12 Ocak 2018 Cuma

UMUDUN BEKÇİLERİ

Yurt Gezilerinden biliyoruz.
Her gezimizden dönüşte, o gezinin bir “gün görmez çivisini” arıyoruz.
Artık böyle insan mı kaldı, derken Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinde, kendi hallerinde, hiç kimseden, hiçbir şey beklemeden karşımıza çıkıveren insanlar bize umut oluyorlar. 
Biliyoruz bu insanları az çok ve aslında Yurt Gezilerimizde onları da görmeye gidiyoruz.
Onları görerek umudumuzu neden yitirmememiz gerektiğine inanıyoruz.
Üç güzel insandan söz edelim istedik.
Bu üç güzel insan da çoğumuzun hiç bilmediği, bilip de hiç gitmediği arkeolojik ören yerlerinin  bekçileridir.
Onlar aslında umudun, umudumuzun bekçileri oluyor, gün yüzüne çıkmamış  umudun.
AIGAI ÖREN YERİ – AHMET ALTINAY
Herkes Bergama’yı – Pergamon’u  bilir, ama henüz  sırlarını  açığa  vermemiş  ve yanı başında  sayılan , Helen yayılmasına tek başlarına direnmiş bir AIGAI Antik  Kentini  bilmez.
AIGAI’yi bilmek yetmez aslında.
Orayı bilmek için belki de önce, ören yeri bekçisi AHMET ALTINAY Amca’yı tanıyıp, bilmek gerekir.
Kendi maaşını AIGAI tanıtımı için bağışlayacak kadar cömert olan, tek başına varlığı ile koca bir antik kentin el değmeden ve talan edilmeden bugünlere gelmesinde görülmez bir emeği olan AHMET ALTNAY Amca.
Geçen sene Aralık ayında gidip gördük.
Yeter İLHAN kardeşimiz gezi raporunda AHMET ALTINAY Amca ile ilgili bölüm her şeyi özetliyor.

(…)

Şefimiz hepimiz toplanmışken bu gezimizin “gün görmez çivisi” olan Ahmet Altınay Amcaya teşekkürlerimizi sunmak için sözü alıyor ve Şükrü Tül tarafından yazılan 1995 basımı olan “AİGAİ Aiolis’te Bir Dağ Kent” adlı kitabın sunuş kısmını okuyor.


Okurken Ahmet Altınay ismini şef telaffuz ettiğinde Ahmet Altınay Amcanın gözleri yaşarıyor. Kim bilebilir ki zamanda ne yolculuklar yaptı o anda Aigai Öreni Bekçisi Ahmet Altınay. Şef de duygulandı, sesinin rengi değişti. Dinleyenler, suskunlaştılar, başlar öne eğildi. Tekrar baştan aldı sunuşu Şef. Şefin de dediği gibi Bakırçay Ovası’ nı sulayacak kadar gözlerinden damlalarca yaşlar döküldü. Son damla da geldi o yanakta durdu ve akmadı daha aşağılara. Bir damla yaş bile çok kıymetliydi buralarda.


Aigai Öreni Bekçisi Ahmet Altınay Amca anlattı o zamanı. Dedi ki, Almanlar hazırlamışlar Aigai ile ilgili kitap. Biz neden yapmıyoruz, diye sormuş kazıyı yapanlara. Onlar da her zamanki o bildik cümleyi sarf edip finansman sorunundan dolayı yapamadıklarını belirtmişler. Bu koca yürekli adam da “gün görmez çivimiz” Aigai Ören Yeri Bekçisi Ahmet Altınay da maaşını teklif etmiş. Onlar da duygulanmış olacaklar ki bu kitabı basıp sunuşa da eklemişler.

ÇATAL HÖYÜK – SADRETTİN DURAL
Çatal Höyük   1960’ların başında efsane James MELLAART tarafından ilk defa kazılmaya başlandığında, daha ilk buluntular bile dünyayı şaşkına çevirmişti.
Çatal Höyük sırlarını korumaya devam ediyor hala.
Ama, orada , Çatal Höyük ören yerinde bir güzel insan var ki, ören yeri  bekçisi SADRETTİN DURAL , sanki sekiz bin yıldır orada yaşıyor ve sekiz bin yıldır orada yaşayıp göçüp  gitmiş insanları, anıları, ana tanrıçaları, leoparları bekliyor.
SADRETTİN DURAL sadece ören yeri bekçiliği yapmakla  kalmıyor, “burnunu başka işlere de sokuyor” ve oturup “PROTECTING ÇATAL HÖYÜK – Çatal  Höyük Bekçisi” diye  bir kitap  yazıyor.
Bu kitap ABD’ de, California’da Binghamton Üniversitesi  Antropoloji Bölümü’nde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor.
24 – 25 Şubat tarihlerinde yapacağımız Neolitikten – Hititlere Anadolu Uygarlıkları Yurt Gezimizde  24  Şubat , Cumartesi  sabahı Çatal Höyük’ te olacağız , SADRETTİN DURAL  ile  temas kurduk,  bizi o sabah   bekliyor olacak.
Onunla sohbet edeceğiz. 



ÇAVUŞTEPE URARTU KALESİ – MEHMET KUŞMAN
Orada çok uzakta Van’ın Gürpınar İlçesi’nde efsane kraliçe Semiramis’in ülkesi Urartulardan kalma Çavuştepe Kalesi var.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde duruyor kale.
Oraya, o kaleye tam 55 yıldır her türlü hava ve yol şartlarına rağmen, kimi zaman yürüyerek giden, elektriği ve suyu, tuvaleti olmayan kalede ören yerini bekleyen bir ören yeri bekçisi var.
Adı, MEHMET KUŞMAN
MEHMET KUŞMAN, bugün dünyada Urartu Dilini okuyup yazabilen ve sadece 38 kişiden birisi.
MEHMET KUŞMAN ilk okul mezunu ve ören yeri bekçisi.
Tam 44 yılını resmi  olarak,  11  yılını ise  gönüllü  olarak kale bekçiliğine ve  Urartu  Diline veren MEHMET KUŞMAN 2017  Eylül ayında 77  yaşında  ören yeri  bekçiliğini bıraktı.
Yoruldu.
MEHMET KUŞMAN’ın tek isteği,  Urartu  dilinin Asur,  Sümer, Hitit  dilleri  gibi,  akademik seviyede  üniversitelerde okutulmasıdır.


***//***

Onlar,

AIGAI ‘ de –                       AHMET ALTINAY
ÇATAL HÖYÜK ‘ te –        SADRETTİN DURAL
ÇAVUŞ TEPE ‘ de –          MEHMET KUŞMAN
sadece sıradan birer  ören yeri  bekçisi  değiller.
Onlar, yaşadıkları yerin farkında olan, “oraların ruhunu “hisseden, yaşadıkları yerlerde kendilerinden önce yaşayanlara adeta bir vefa borcu ödeyen güzel insanlar.
“Tükendi artık”,  derken, onlar aslında  umudun asla  tükenmeyeceğini  gösteren güzel insanlar.
Onlar, sadece ören yeri bekçileri değil, onlar yaşamımızın temel kaynağı olan

UMUDUN BEKÇİLERİ.

Umudu da paylaşın.
Türküler söyleyin birlikte.
Umudunuz hiç tükenmesin, en umutsuz olduğunuz zaman, gidin bir yere, bir canlıya, güzel bir varlığa, bir yüce sevdaya gönüllü bekçilik yapın.
Bekçilikten murat, korumaktır, koruyun onları.

Muhabbetle,
Aşk illa ki

Recep Babayiğit, 12.01.2018




SOY SOP


Soyun sopun o kadar önemli olmadığı söylenir, ama bizim topraklarımızda, dilin, kültürün, coğrafyanın hızla tahrip edildiği bu topraklarda,  bu size bir kimlik sağlar.

Ama, soya ulaşmak o kadar da kolay değildir.

Dile, filolojiye merak bir yana, geçmiş halk kültürlerine ilgi, sıradan dediğimiz şeylerin ve kimselerin sırlarına erebilmek, onlara bakarak kendimizi  tanımlamak aslında bir kimlik edinmedir.

**--**

38 Dersim Tertelesi’nden sağ kurtulan Alevi – Ermenilerin bir kısmının Bolu – Mengen’e, bir kısmının Beyşehir ‘in Bayat Köyü’ne, sonraları Şarkikaraağaç’ a ve Çumra’ ya sürgün edildiklerini okuyunca, soy yolculuğunun aslında İzmir’ e kadar nasıl ulaştığını bulmak o kadar zor olmuyor.

Dersim’ de inançlı bir Hay ( Ermeniler kendilerine öyle der  ) Alevi toplumuna kolaylıkla uyum sağlayabilir, hatta o toplumun içinde eriyebilir.

Beyşehir’ e sürgün gelen Ermeniler, coğrafyaya bağlı olarak, Sünni – Türk yaşam biçimine zorlanmış olsa da, Bolu – Mengen’ e gelenler Alevileşmiş yaşam biçimiyle kendi inancını da sürdürebilmiştir.

Sürgün geldikleri yerlerde Ermeni olduklarını söylemenin doğru olmadığını düşündüklerinde,  dini zorlamalara karşı kendilerinin, din dışılık anlamında, Alevi olduklarını söyleyebilirler.

İsimler kolaylıkla değişir, en hızla  asimile olan ve aşınan şey isimlerdir.

**--**

Ama, Dersim öncesinde, 1934 ‘te Musevilere karşı yapılan “Trakya Kırımı – Deportasyonu” ve sonrasında, 6-7 Eylül 1955 barbarlığı, 1963, 1967 ve 1974  Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye ‘de yaşayan gayrimüslimler kendilerine yeni isimler alarak hızla Türk kimliği içinde kaybolmaya çalıştılar.

Bu bir korkudur ve insanidir.

1948’ de İsrail’ in kurulmasıyla, Türkiye’ de yaşayan Museviler, Musevi asıllılar örneğin “Vital”, anlamında ve bire bir karşılığı “Can” adını aldılar. Öyle ki “Jan” yerine “Can” adını  tercih ettiler.  Duruma göre gayri Müslimlerin arasında “Jan”, Alevi – Sünni toplum arasında “Can” oldular. Bu aynı zamanda bu isimle  kendilerini Alevi olarak da seküler bir biçime sokma çabasıdır ve kendilerine koruma sağlamıştır.

Can-an, sadece işin feminen ve Türkçeleşmiş halidir, aslı yine Vital – Vitali’ dir.

Aynı anlama gelmek üzere “ Mizrahi – Mizraki “, tam karşılığı “Doğulu” oluyor.

Benzer şekilde, Ermeni, Aelen – Ali olarak karşımıza çıkmaktadır.

**--**

Soylarının nereye dayandığını bilenler ya da soylarından emin olmayanlar veya korkanlar, örtüp kamufle etmek isteyenlerin çoğu ise, tırnak içinde soy adlarını hep “AK” lamaya çalıştılar ve hep kendilerine;

ÖZTÜRK – TÜRKÖZ -  ÖZKAN – ARKAN – ARIKAN – bir  de “AK”   soy adları  alarak, en Türk, en Öz - Türk, en safkan , en Öz-Kan kendileri olduklarını kanıtlamaya çalıştılar.

**--**

Sünni – Hanefi toplumda ise insanlar örtme soy adları bir yana, soyun belirleyicisi olan baba adı olarak Muhammed Peygamberin babasının adını “ABDULLAH” adını aldılar. Daha doğrusu insanların kimliklerinde baba adı olarak  Abdullah adı yazıldı.

Bizim muhteşem sesimiz, avazı kadar yüreği de muhteşem olan Ruhi Su’nun baba adı Abdullah’ tır. Ruhi SU,1915 sonrası yetim kalmış bir Ermeni’dir ve babasının Ermenice adını örterek ona Müslüman bir kimlik kazandırma çabası olarak baba adı Abdullah yazılmıştır.

Benzer durum baba soyu gayrimüslime çıkan sayısız  Sünni – Hanefi ailelerde de  görülebilir.

Dedemin babasının ve onun da babasının adı Abdullah’ tır. Gayrimüslim Kürt bir soya vardığını söylerdi babam.

**--** 

Birde gayri meşru ya da tecavüz sonucu doğan, baba soyu belirsiz çocukların baba adı olarak “Kaya”, yazılırdı ki, bu tamamen konu dışıdır.

**--**

Sonuçta bu topraklarda yaşıyoruz ve kime baksan bir sır saklıyordur, hangi binaya, hangi taşa, hangi ağaca, börtü böceğe, akarsuya, vadiye nereye baksan, sırlar doludur.

Konuyu sadece etnografik, etnolojik, filolojik açıdan ele alırken bile ne sırlara eriyorsunuz, sizi çoğu zaman şaşırtıyor.

Hepsinin altında ise, merak gizli olmalı, merak ise “şaşırmakla” başlıyor.

**--**

Hele  bir de dağ isimlerimiz vardır, başka bir muhabbetin konusu olabilir.

Muhabbetle,

Aşk illa ki

Recep Babayiğit 12.01.2018

10 Ocak 2018 Çarşamba

KUŞBAZLAR

Çocukluğumda güvercin uçuranlar  vardı. Hep merak eder, bu işten ne anlarlar acaba derdim.

Sonra;

İstanbul’ a geldiğimde, güvercinlerin cami avlularının ayrılmaz parçası  olduğunu,

sonra;

camilerin ve türbelerin en güzel  yerlerine güvercinler ve diğer kuşlar  için “kuş sarayları” yapıldığını gördüğümde,

sonra;

Farsi Halkların güvercine, yani güzel kadınlara “kebuter”,  dediklerini öğrendiğimde,

sonra;

Van’a can veren Edremit su yollarını yaptıran o efsane Urartu kraliçesi Semiramis’in adının anlamının “güvercinin getirdiği”, demek  olduğunu bulduğumda,

sonra;

Yaşar Kemal’ den “azat-buzat” kuşlarını,  

sonra;

Esma Ocak’ tan Diyarbakır’ın en güzel  ve hüzünlü “güvercin uçuranlar”  öykülerini okuduğumda,   

sonra;

Hrant’ ın güvercin ürkekliğinden söz ederken, aslında ölüme ne kadar yaklaşmış olduğunu anladığımda,

Ve çocukluğumda, güvercinlerle, yani halkın deyimiyle “kuşlarla”, bu kadar oynayan “kuşbazların”, aslında sevdalı insanlar olduğunu anlamam için kebuter” şiirini yazmam gerektiğini fark ettim.

Beşir  Fuad, bir uzun sohbetin konusu  olabilir, ama eminim güvercinler arasındadır  şimdi.


Muhabbetle,
Aşk illa ki,

Recep Babayiğit, 10.01.2018 Gebze




kebuter

kana kana
kanarım bazı aylar
kanımdan
güvercinler doğar
ölmeye az kalırım
seherde kızıl  bir
kısrağa kanarım


gücüm kalmaz kendimi deşmeye
beşir fuad bileklerime sarılır
geceleri biyoloji dersine kaldırır

ders bir : kan güvercini tanır
ders iki : atları vuran kebuterin kanadıdır


(kebuter : güvercin )


30 Aralık 2017 Cumartesi

TESLİM – TESLİME & SATI – SATILMIŞ


Türklerde isimlerin nasıl konduğunu daha önce konuşmuş, bir sohbet konusu olarak yazmıştık.

İsimler konarken o ismi taşıyanla, ismin bir birine uygun olması, bilinen deyimle “isimle müsemma"  olmasına dikkat  edilirdi.

Zayıf, çelimsiz doğan ve sıra dışı bir şey olmazsa, öyle kalacak bir oğlan çocuğuna “yiğit – yağız" adı verilmezdi.

Bakınca daha ışıltısı hemen fark edilen bir kız çocuğuna Moğollardan ödünç aldığımız  “ece”  adı verilirken, ışıltısı  olmayan bir  kız  çocuğuna “yosma” adı  verilmezdi.

Şimdi gülüp geçeriz, anlamını ve o adı o kız çocuğuna veren ailenin o andaki duygularını bilmeden “yosma” adını bir kadında duyduğumuzda.

Çocuklara bu tür isim koymalar, hep “ isimle müsemma “ ilkesine uygun olacak şekilde olurdu.

Ama, toplumda farklı sosyal, etnik, dini ve antropolojik ve inanç grupları da bir arada yaşamaktadır.

Bu grupların kendi içe kapalı sistemlerinde, inançlarında, sosyal hayatlarında değiştirmeleri çok zor veya çok yavaş ilerleyen bir asimilasyonla doğan çocukların isimleri hep bir devir daim gibi kuşaklar boyu aynı kalarak sürer giderdi.

Örneğin, Avşar – Türkmen boylarında en yaygın isimler, kızlar için “DÖNE – DÖNÜŞ – DÖNDÜ”, olurken, oğlanlar için en yaygın isimler “ BAYRAM – ALİ – HAYDAR “ olurdu. Bizim köyde aynı yaş grubunda olmak üzere, DÖNE adını taşıyan altı kadın olunca, onları  bir birinden ayırmak için sosyal çözümler  girerdi  devreye .

Kimisi  DELİ  DÖNE, kimisi  KEL DÖNE olurdu.

Elif  adı da buna benzerdi.

Yine örneğin, hiçbir Alevi inanç grubunda oğlan çocuklarının adı asla “ OSMAN veya ÖMER “ olmazdı ve bu durum yaygın olarak halen devam etmektedir.

***//***

Bir mesel gerçek :

Çorum ‘un merkeze bağlı bir  Alevi  Köyü  vardır. Adı  KANLI OSMAN.

Köylüler, köyün adından rahatsız  olurlar ama bir türlü  köyün adını  değiştiremezler.

Bir keresinde Çorum’ a gelen valiye  ulaşarak , dertlerini anlatırlar.

Köylerinin adını değiştirmek istediklerini  söylerler.

Vali, durumu  anlayışla karşılar ve tamam ,der.

-          Ben de beğenmedim köyünüzün adını, köyünüzün adı bundan sonra KANLI OSMAN yerine ŞANLI OSMAN olsun.

Köylüler valinin konuşmasını başında gülümseyerek dinlerken , valinin konuşması bitince adeta  yıkılırlar.

-          Beyim, bizi  rahatsız eden köyün adındaki  OSMAN lafıdır, yoksa  köyümüz ha KANLI  olmuş ha ŞANLI

***//***

Bazı isimler  dönemsellik arz eder.

Zamanında ünlü olan bir  futbolcu, bir  şarkıcı, bir ulusal kahraman veya  çok sevilen bir  türküde adı geçen erkek veya  kadın adı o yılların doğan çocuklarına isim olur.

Kazım’ ın Türküsü , vardır örneğin artık kimsenin bilmediği ,okumadığı ve ille de dinlemediği.

Orhan Veli’ den  Bedri  Rahmi’ ye şiirlerine misafir bile olmuştur.

Muharrem ERTAŞ  Usta ‘ dan dinleyince bu türküyü, Kazım ‘ın öldüğüne değil, türkünün Ustanın o yüce sesinde büründüğü hüzne yanarsınız.

Ümmü Gülsüm ‘ ün sesi, sadece  Mısır’ ı değil, bütün dünyayı sallarken , o dönemde doğan bizim kızlarımızın isimlerinde de Ümmü – Ümmühan  adı yaygın olarak görülür.

***//***

Bir gerçek :

Mısır’ da , Mısır’ ın yiğit evladı  Nasır Hükümeti bakanlar  kurulu toplantısına hazırlanıyor.

O sırada, Ümmü Gülsüm ‘ ün konseri  olduğu  bilgisi gelir.

Bakanlar kurulu  toplantısı iptal edilir.
***//***

Çocuğu olmayan aileler , bazen ilk çare, bazen son çare olarak gizli  güçlerine inandıkları yatırlara, tekkelere, dergahlara ,bazen de Müslüman olmalarına rağmen, kiliselere, manastırlara giderek medet umarlar ve bir  çocuk dilerler.

Bu tür yerlere  giden aileler, çocukları  olması halinde,  ilk doğan çocuklarını o tekkeye “ adayacaklarını “ söylerler ve dua ederler.

Burada adamak, daha geniş ve daha gönülden olarak “ satmak “ olarak çıkar karşımıza.

Yani, doğacak ilk çocuk o tekkeye  satılacaktır.

Şimdi,  bugünkü aklımızla, bugünkü kibirli ve çok bilmiş  aklımızla, kır kültürünü, köy  kültürünü , antropolojisini bilmeden,yok sayarak  “ satmak “ kelimesine takılırsak,  o tekke için doğan çocuklara verilen , kız  çocukları  için SATI ,  oğlan çocukları  için SATILMIŞ  isimlerini  hiç mi  hiç anlayamayız.

İnsanların inançlarına saygı, hoş görünün temelidir.

Hiçbir  anne  baba,  çocuklarını  bir  bedel  karşılığında satmaz.

Buradaki  satma kavramı “ adama – adanmışlıkla “ açıklanabilir.

Adama, satma ise, çocuğu o gizli gücü olana, geniş anlamda ise o zata o gizli gücü veren Allah ‘a  satmaktır.

Bedeli  yoktur  bu satma işinin.

Biz şehir insanı ,  bu SATI – SATILMIŞ  isimlerini duyar,  alay ederiz,  bu isimleri koyan ailelere  hakaret ederiz.

Oysa, toplumda  soy adı  “ ADAN – ADANIR “ olan çok sayıda aile vardır. İsimler soy isimlerden ayrı tutulamaz.Ama, bu soy isimlerine hiç takılmayız bile.

İronik amam, SATILMIŞ  yerine çocuğumuza SOLD  adını  versek, bizi  çok mu  POST- MODERN  bulurlar acaba ?

Benzer  şekilde, YAVER  ismi de Doğu Anadolu Terekeme kültüründe çıkar  karşımıza.

Burada YAVER  adı  askeri bir makam değil, Allah ‘ ın adına bir makamdır.

Bizim güzel babamız, SEYFİ BABA  ‘ nın adındaki  SEYF , kılıç da Allah’ ın kılıcı ve SEYF-İ kılıç gibi anlamı taşırken, SEYFULLAH , Allah’ ın kılıcı  anlamına gelir.

Şimdi, biz yine buradan bakan kibirli ve çok bilmiş  şehir  ahalisi,“ o da kötü, öteki de “ , deriz.

Oysa,  işin inanç, aidiyet, etnik boyutunu  hiç düşünmeyiz.

SATI KADIN

Biz şehir ahalisi  ne kadar alay edersek edelim, meclisin ilk kadın milletvekillerinden birisinin Ankaralı SATI  KADIN, tam adıyla SATI ÇIRPAN  olduğunu bilmeyiz.

Bilsek de  SATI  adını  dilimize  pek yakıştıramayız.

SATILMIŞ – MARAŞLI ŞEYH OĞLU SATILMIŞ

Satılmış adı ise belki de karşımıza en güzel  FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL ‘ in Han Duvarları şiirinde çıkar.

Orta Anadolu  Volkanları  Yurt  Gezimizde Aksaray – Sultanhan’ da okuduk bu ölümsüz  şiir.

Şairin kaldığı  hanın duvarında rastladığı şairin adı  SATILMIŞ – ŞEYH OĞLU MARAŞLI  SATILMIŞ ‘ tır.

MARAŞLI ŞEYH OĞLU  SATILMIŞ’ ın hayatı ise koca bir  çöküşün hüzünlü  hikayesidir.

Şair,  SATILMIŞ  adından asla çekinmemiş  ve bugünkü  biz  kibirli  şehir ahalisini ve bu adı duyunca gülüp alay eden, sözde tüyleri  diken diken olan çok bilmiş  şehir ahalisini düşünerek bu ölümsüz şiirde, SATILMIŞ  adını  zikretmekten ve öne çıkarmaktan vaz geçmemiş, böyle bir şeyi aklına bile getirmemiştir.

Oysa, biz şimdi bu şiiri değil de, şiirde geçen  geçen SATILMIŞ  adına takılı  kalırız.

(…)

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, 

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken 

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; 

Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı 

Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa 

Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan 
Baba ocağından yar kucağından 

Bir çiçek dermeden sevgi bağından 
Huduttan hududa atılmışım ben"

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi.. 
Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi. 

(…)

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor 
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor

"Gönlümü çekse de yârin hayali 
Aşmaya kudretim yetmez cibali 

Yolcuyum bir kuru yaprak misali 
Rüzgârın önüne katılmışım ben"

(…) 

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım. 
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

 (…)

"Garibim namıma Kerem diyorlar 
Aslı'mı el almış haram diyorlar 
Hastayım derdime verem diyorlar 
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"

(…) 

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında 
Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında 

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı! 

Bahtına lanet olsun aşmadıysan bu dağı! 
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna 

Post verenler yabanın hayduduna kurduna! 
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu 

Hancı dedim bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu? 
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende, 

Dedi 
-Hana sağ indi ölü çıktı geçende! 

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti 
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti... 

Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi. 

***//***
Biz kendimizi  gönülden ve içtenlikle, kime ve neye satıyoruz.

Hiç kendinizi  karşılıksız ve koşulsuz 
AMA EN İLKEL HALİNİZLE

birisine adadınız mı, sattınız mı ?
Bir aşka mesela ?

Aşka adanmışlığın diğer  anlatımı  “satılmak" değil midir ?

Bedelsiz ve koşulsuz satılmak.

Satı veya Satılmış  olmak, aşk ve sevda söz konusu olunca bu isimleri  gururla taşımak.

***//***

Başka bir gerçek :

Yalçın KÜÇÜK Hoca anlatır  ÖDTÜ ‘ lü  yıllarından.
Bir gün yine öğretim üyeleri kantininde yemek yiyordur.

Dışarıda öğrenciler  rektörlüğe  doğru  yürüyor  ve “satılmış  rektör"  diye,  slogan atıyorlar. O sırada, üstünde beyaz  önlüklü  yaşı  bir  komiye göre  bir hayli ileri  Çorumlu bir  emekçimiz  ileri geri gidiyor,  kendi kendine söyleniyor, kızarıp bozarıyor.
-          Hayır, ben rektör olamam, ben rektörlük yapamam , diyor.

Sonradan öğreniyorum. Bizim emekçinin, kominin adının SATILMIŞ  olduğunu.

***//***
TESLİM ve TESLİME isimleri de benzer  inanç ve düşüncelerle  verilir  çocuklara.

TESLİM  TÖRE
Türkiye Sosyalist  Hareketinin önderlerinden ve hala  direnen ,  otoriteye  değil, ama kendini inandığı  kavgaya  TESLİM eden,  bu anlamda  İSMİ  İLE MÜSEMMA  birisidir.

Adı ile gurur duyduğunu  tahmin ediyorum.
Hangimiz  TESLİM edebiliyoruz  kendimizi  inandığımız  kavgaya ve aşka ?
Ona “ özgürlük hareketinin çapı ve çıpası  “ , diyenler vardır, fazlasıyla hak ediyor.

TESLİME NESRİN
Bu yiğit  kadın batıda veya Bangladeş’ in dışında batıda bir yerde  doğmuş olsaydı,  kahramanlar  diyarında olurdu.

Ölümü ve tehditleri hiçe sayan ,şair ruhlu  bu kadının asla  TESLİM olmayan ruhunu  anlamayanlar, gider onun adına takılı  kalırlar.

TESLİME NESRİN de kendini  kavgasına teslim etmiştir  kuşkusuz  ve taşıdığı adı fazlasıyla  hak ediyor.

***//***
Mesele şu ya da bu nedenle konmuş isimlerle  alay etmek, burun kıvırmak  değil.

Mesele o isimlerin neden konduğunu bilmek de değil.
Mesele  anlamları  çok açık olan

SATI – SATILMIŞ – TESLİM – TESLİME  kelimelerinden yola  çıkarak, hiçbir bedel ve beklenti olmaksızın ve koşulsuz  olarak ve en İLKEL , ÜMMİ halimizle,

-          Kime, neye, hangi kavgaya

-          Hangi aşka ve nereye kadar

-          Hangi özgürlüğe

Kendimizi  SATABİLİYOR  ve TESLİM EDİYORUZ, mesele  bu  olmalı.
Herkesi aşk-ı niyaz ile selamlıyorum.

Muhabbetle,

Aşk illa ki
















































ARİFLİK


Ucu yanık mektuplar yazamasam da fazlaca, rahatlamak, paylaşmak, akıl sağlığımı bozmamak  için arada yazıyorum, yazmak zorunda hissediyorum.

Konusu bir daldan bir dala gibi görünse de hep kendi düşüncelerimi, hep kendi duygu ve düşüncelerimi yazıyorum.

Bazen, "ne çok konuşuyorsun", diyorum kendi kendime.

***--***

Biz ilkokula  başladığımızda öğretilen ilk türkülerden  birisiydi “ Nasihat Türküsü “.

Karacaoğlan’ın ölümsüz bir şiiridir.

Arif olmak o kadar kolay değil elbette, ama zor da değil.

Aynayı hep başkası tutar ya yüzümüze, kendimizin suretini tanımlamak olmaz.

Hele iç aynamız?

Halkımız iç hastalıklarını anlamak için doktora gittiğinde “doktor beni aynaya tuttu", der.

Aslında ne kadar  doğru  bir ifadededir.

Bizi aynaya tutan kim peki?

Arif insanlar olmalı, arifler olmalı bizi aynaya  tutanlar.

***--***

Hep düşünürdüm, neden bu uzun ve söylemesi zor bir türküyü belletirlerdi bize?

Türkülere hep hakkını  vermeye, başından sonuna, doğru melodi, doğru hava, doğru tavır ile  söylemeye  gayret etmişimdir.

***--***

Demek ki, bize bu türküleri belleten insanlar, arif insanlardı ve bizim de arif insanlar olmamızı, Arifliğin ne demek olduğunu öğrenmemizi istiyordu.

Bütün bunları, Arifliği felsefe bölümlerinde yıllarca okusan  öğrenemezsin, velev ki şu üç satırlık  türkü her şeye yeter.

Hayat hep bu ve benzer türkülerle hatırlattı kendini bana.

Arif olmayanlardan uzak kalmaya  gayret ettim. Onlar ne hatır bilirler, ne yiğit. Ne gönül bilirler ne iyilik.

Muhabbetle,

***--***


Nasihat

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Onu yad ellere açıcı olma

Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe sen eylik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma

Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik olmaz
Sen eylik et de o zayi olmaz
Darılıp ta başa kakıcı olma

El ariftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma

Muradım nasihat bunda söylemek
Size layık olan onu dinlemek
Sev seni seveni zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma

Karacaoğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste aciz düşürür
Kötülere konup göçücü olma



28 Aralık 2017 Perşembe

DURUN GİTMEYİN

Günaydın Erkan Amca,

Aşağıda bana göndermiş olduğunuz yazının üzerine size bu Yurt Gezisi raporunu gönderiyorum.

***//***

En kötü anlarda, en kötü  koşullarda bile  bu toprakları terk etmeyi asla  düşünmedim.

Sadece geçen hafta Nihat Hocam ile  yapmış  olduğumuz  dört günlük olağanüstü

“Yeşilırmak ve Kelkit Çayı Havzası Yurt Gezisinde “yaşadıklarımız, gördüklerimiz, tanıdığımız insanlar, o kıvrım kıvrım dağlar, o ıssız vadiler, o mavi bir atlas gibi karlı ovayı örten gök yüzü, o kayan yıldızı bile donduracak soğuk, o “bana yok mu”, diyeceğiniz eşsiz lezzette yemekler, saymakla bitmeyen memleket güzellikleri bu sorunun, bu tür korkuların, bu tür ürkekliklerin ne kadar  anlamsız olduğunu  bize bir kez daha gösterdi.

Yazıda geçen “gitmeyin”, gerekçelerine tamamen katılıyorum.

Çorum – Sungurlu’ da bir halam yok ama, gezimize Çorum – Sungurlu’ dan başladık. Bir gece ablamda kaldık. Çorum – Sungurlu’ ya Orta  Anadolu’nun ortası  Çankırı – Orta ilçesinden  vardık.

Gerede’ den sonra, Çerkeş – Çankırı / Orta – Eldivan – Çankırı – Kızılırmak – Sungurlu – Hattuşa – Yozgat’a ulaştık.

Hattuşa – Yozgat arası  yoğun kar altındaydı, sanki Hitit zamanından kalmış, donup  kalmıştı  sadece bacaları tüten  köyler.

Nihat  Hocam Hattuşa’ da kar altındaki  Yazılıkaya  Tapınağı’ndaki tanrıların fotoğraflarını  çekmeye giderken, sanki geç kalmış bir buluşmaya gider gibi, ağır ve vakurdu.   

Yozgat’ ta Çapanoğlu Camisi ve saat kulesi, derken vardık Zile’ ye – Zela.

Sezar’ın o beş saat içinde Pontus Kıralı  II  Pharnakes’e karşı   kazandığı ünlü zaferin savaşı  Zile’ de geçer ve Sezar  tarihe geçen o ünlü  “lakonik” sözünü “Veni – Vidi – Vici”yi o zaferden  sonra  Zile’ de söyler.

Savaş meydanını  görmek, sır dolu  Zile sokaklarında gezmek, “Şehitler  Sokağı” denen bir sokakta bir zamanlar 11 adet genel ev bulunduğunu, aynı sokakta cami ve mescidin ve bir de orta okulun olduğunu ve üstelik genel evlerde çalışan kadınların tamamının Zileli  olduğunu  öğrenmek  ve üstelik Zile’nin Türkiye’ deki  en fazla yatıra  sahip kent  olduğunu  bilmek, yazları bağ evlerinde Alevi Canlar  dem çekerken, Rufai şeyhlerinin müritleri ile yan bahçede zikir  yaptıklarını duymak, insana başka cennet  aratmıyor.

Şimdi artık yıkık Şehitler Sokağından geriye bir başka ve çarpıcı “lakonik” söz kalmış: Yaşandı bitti.

Yazı yeni, kim bilir hangi sevgili diğerine yazdı bu sprey boyalı yazıyı? Ah bir bilseydi, bu sokakta gerçekte neler yaşanmış olduğunu?

Ah bir bilseydi kimsesiz ve çaresiz o 45 yaşında iki gözü de görmeyen kadının genel evde gaz lambası altında çalışarak nasıl hayatta kaldığını?

Yaşandı bitti.

Sır dolu Zile’ den  ayrılarak Tokat’ a vardık.

İnsanı insan, kültürü kültür.

Bir yazmaları var, binlerce alasım geliyor, bir hanları var yüz yıl uyusam, yine de uyanmasam, diyesim geliyor.

Tokat’tan sonra, Yeşilırmak  Havzası  bitiyor, Kelkit Çayı Havzası’na giriyoruz.

Reşadiye, Koyulhisar, Suşehri, Şebinkarahisar.

Geceyi  Şebinkarahisar’ da geçiriyoruz.

Ertesi gün yönümüz Giresun.

Şebinkarahisar  - Giresun arasında Eğribel var.

Kim bilir kaç kervan kırıldı bu geçitte, kim bilir kaç yayla göçü kaldı  baharın erken karının altında, kim bilir  kaç hasret kavuşamadan gitti  bu dağ başlarında, kim bilir kaç kral, kaç komutan aştı bu dağları ordularıyla ?

Ya Mustafa Kemal, nasıl geçti bu dağlardan, dağlar selama durdu mu Paşama ?

Gökyüzü masmavi bir atlas gibi, kıvrım kıvrım dalgalanan  karlı  dağların üzerine  ağmış.

Arada bir çıkan  beyaz bulutlar karla  dans etmeye  çalışıyor, başlarını uzatsalar  dağlar, beyaz  bulutlara  değecekler.

Derin vadilerden kalkan sis sizi  içine çekiyor.

Bir saatlik yol beş saatte  ancak geçiliyor. Bu güzellikleri, bu dağları, bu sis altındaki toprakları, bu mavi atlastan gök yüzünü öyle sadece bir saatte  geçmek olur mu ?

Bütün bu güzellikler, Eğribel Geçidi’ne varınca  doğa romantizmine “ Atilla  İlhan “ şiirlerinin romantizmi  ulanıyor, zirvedeyiz,  romantizmin zirvesinde.

Giresun – Ordu – Ünye  derken, dönüyoruz tekrar  Yeşilırmak Havzası’na.

Ünye – Akkuş - Niksar arası  dağ yolu  geçit vermiyor.

Yoğun kar, tipi, soğuk, karda  kaymış  uzun araçlar, ulaşamayan kar küreme  araçları.

“Kalalım mı” diyor Nihat Hocam, bir otel bulup.

“Devam edelim Hocam, inanılmaz bir gece yolculuğu” diyorum, devam ediyoruz.

Gece Amasya’dayız.

Bize, bu memleketi bırakanlardan daha önce bu topraklarda yaşamış, bize bu toprakları karış karış anlatan Amasyalı Strabon’un memleketi, ünlü coğrafyacının memleketi.

Yeşilırmak en güzel, en nazlı, en cilveli burada akar, akarken konakları şöyle bir  yalar  geçer.

Bir sestir ırmak, bir bereket, koca dağlar bir su derdidir Şirin’ in  Ferhat’ına, bir gömüt  Pontus  Krallarına.

Bir gece bey konağında kalmakla bey olunmuyor ama, Amasya’ da bey olunmaz zaten, “şehzade” olunur.

Merzifon üzerinden  geliyoruz  Osmancık ve Kargı’ ya.

Kargı’ da nar gibi kızarmış etin “sırık kebabı” olduğunu  bilmezseniz, etin lezzetine varamazsınız.

İnce bir ipek gibi işlenmiş keçi tulumuna basılı o “şarap oburu” Kargı  Tulumu’ ndan yemezseniz, şarap sadece kırmızı alkollü  bir sıvıdır.

Gerede – Bolu derken dönüyoruz  payitahta.

Bunca güzellikleri, bunca romantizmi anlatmak yetmiyor. Bunca memleket  terk
edilir mi, diye hiç sormuyorum bile.

O lakonik söze de gerek yok.

Yaşandı ama daha bitmedi.

Yaşandı ve yine yaşanacak:

“ en padişah korkulara direnebilen yepyeni bir Mustafa  Kemal  davranışı “ (Atilla  İlhan )

 Ellerinizden öpüyorum,

Recep,
Evladınız,




Bana bu güzellikleri yaşatan pek  muhterem Nihat  Hocam’ a, şükranlarımı  sunuyorum.

Bu gezi güzergahı boyunca bize eşlik eden bir kitabın sayfalarından  

Yurt  Gezileri ‘ ni anlatan ve bize eşsiz bir hazine bırakan yurt sever  aydın insan, Aziz  Nesin’ in anısı önünde saygı ile eğiliyorum.

  ***//***

Durun gitmeyin...

Bu kadar mı güzel anlatılır içinde bulunduğumuz durum..

Yıllarını yurt dışında geçiren bir arkadaşımdan gelen mesajı noktasına
virgülüne dokunmadan paylaşıyorum.
***//***

İZMİR SAİNT JOSEPH’ ten BİR MUSEVİ ARKADAŞIMDAN GELEN MESAJ

Durun gitmeyin! Siz kardeşsiniz!

16.11.2016 Çarşamba

Herkeste bir gitme arzusu. Dolar uçuşa geçmiş, başkanlık tartışmaları canını sıkıyor, sınırımızda savaş, içeride terör belası, biliyorum...
 
Ama, nereye gideceksin ki zaten?
 
Memleketin içinde debeleneceksen, git. Şehirden sıkıldıysan, trafikteki kornalar ruhunda çalıyorsa, asansördeki selamsız adam yüzüne bön bön bakıyorsa,
damızlık bir tip omuz atıp geçiyorsa sokakta, masandaki dosyalar çalıştığın
plazanın maketi gibi yükseliyorsa önünde, yürüyen bantta gibi hissediyorsan
hayatta kendini; git.
 
Küçük bir kasabaya git, yerleş. Küçül, kalabalıktan uzaklaş, ruhunu temizle.
Ama sıkılırsan, gel.

Artık Amerika’yı falan unut bir kere. Bu seçimden sonra oraya gidip anca beyaz
Amerikalıların çimlerini biçersin. Amerikalılar, Kanada’ya kapağı atmak için
başvuru sitelerini çökertiyorlar yoğunluktan, senin orada ne işin var?

Meksikalılar, Kübalılar, El Salvadorlular, Porto Rikolular işgal etmiş zaten memleketi. İngilizcen yetmez, İspanyolcayı ana dil yapman lazım. Hintliler, Çinliler neredeyse bir Avrupa ülkesi kadar kalabalıklar.


Sen işini gücünü bırakacaksın da, Amerika’ya yerleşeceksin cıbıl cıbıl. Kendine Türk arkadaş arayacaksın. Sonra sorgulayacaksın kendini, bu arkadaşımla Türkiye’de olsak arkadaşlık eder miyim?
 
Almanya’ya da gitme mesela. Büyük şişersin. Saat dokuz dedin mi sokakta adam
bulamazsın. Oranın düzeni bizim insanı ruh hastası yapar. Karınca gibi planlı,
düzenli, analitik olamazsın sen. İllaki kaytarmak isteyeceksin, bir kısa yol
bulmaya çalışacaksın hayatta. Almanya’da yemez bunlar.

Burada Almancı, Almanya’da yabancı olacaksın. Kapını bir kez çalmayacak hiç bir Alman komşun.

Ancak fazlaca gürültü yaparsan ‘Polizei’ gelecek kapına, ona dert anlatacaksın.

Uzak yerlere gitme. Avusturalya misal. Ya da dünyanın en yaşanılası yeri falan diye Yeni Zelanda’yı hedefleme. Arkanda kimse bırakmadın mı? Birine bir şey olsa, dönüp gelemezsin. Dünyanın bir ucu dedikleri yer oralar işte. Çok medeniymiş, çok mutluymuş insanlar. Evet öyle. Ama sen onlardan değilsin ki?

Yanında kafanı da alıp götürdüğün için, Sydney’de bir kafede mutlu mutlu oturup
ilkokul arkadaşın Samet’in Facebook sayfasına bakacaksın.
 
Çok soğuk yerlere de gitme. Herkesin medeniyet rüyası Kanada’ya sakın gitme
mesela. Tam on bir yıl orada kalıp dönen arkadaşıma ‘neden döndün oğlum, manyak
mısın?’ deyince, on bir yılını şöyle özetlediydi: ‘çok soğuk oğlum!’


Soğuk yere alışamazsın sen. Bizim bünyeler güneş ister. Bazen günün ortasında
felekten bir saat çalıp, güneşin alnında malak gibi duralamak ister bizim bedenler.

Bir de çay oldu mu yanında. Hele bir de senin gibi işsiz güçsüz bir dost, ömre bedel...

Kapının önündeki 3 ton karı küremezsin sen Kanada’da. Ellerin plaza eli, bedenin Akdeniz bedeni. Birine yaptırayım desen, Türkiye’deki Genel Müdür maaşını
isterler. Sinirlenip kürek takımı alırsın, iki kürer, sonra bakakalırsın.

Çok medeni, mekanik Avrupa’da bir yer seçme Almanya dışında da. Irkçılık almış
başını gidiyor. Birinci sınıf vatandaş olamayacağın bir memlekette nasıl huzur
bulacaksın? Kara kafalar diyorlar bizim gibilere İskandinav dostlar, bilir misin?


- Ben çipil sarışınım arkadaş, kendimi aryan ırk arasına yediririm,

- Gider orada bir Türk mahallesine yerleşirim, Brüksel’de Burdurlular
Kahvehanesinde takılırım,

- Biz zaten İtalyan’a benziyoruz milletçe, aralarına karıştım mı kimse anlamaz,
gibilerinden bir diyeceğin varsa sen bilirsin.


Ama gittiğin yerde hep yabancı kalacaksın, unutma. Türk kahvesinde bir Euro’ya
içtiğin ince belli çay bile hasret kokacak.


İngiltere’yi hiç düşünme. Çünkü İngiltere deyince Londra’yı düşlüyorsun biliyorum. Gofret kolisinden hallice bir apartman dairesine, Türkiye’deki yıllık maaşının yarısını vereceksin bir ayda. O da Londra’nın merkezinde falan değil ha, trene binip şehre gideceğin mesafede.

Hesabını baştan yap. Londra’nın merkezinde oturman için ya bir prensle evleneceksin, ya da Chelsea’de top oynayacaksın. İkisi için de geç değil dersen, bilemem.

Bence para biriktireceğine antrenmanlara başla, daha büyük bir olasılık var.

Sürekli yağan yağmurunu, hep kapalı havasını saymıyorum. Bizi bozar. Sütlü
çayını içer, içinden bir Ege türküsü söylersin.


Londra dışını hiç düşünme sakın. Adanın diğer bölgelerinde misal bir pub’a girsen gece yanlışlıkla, kırmızı burunlu holigan abilerin bakışlarından öyle tırsarsın ki, bırak İngiltere’de kalmayı,

Çorum - Sungurlu’daki halanın evine yerleşmeyi tercih edersin.
Sayacak yer de çok, her birine takacağım kulp da.

Aslında demek istediğim şu:

Gitmeyin güzel insanlar, biz kardeşiz. Gittiniz mi birbirimizi özleriz. Yılda bir gelinen tatille falan da geçmez hasretimiz.


27 Aralık 2017 Çarşamba

SEVMEK ZAMANI

Gün ve Ay vardı, modern zamanlara gelince “ay ve yıldız” oldular. Bayrak diye masal uydurdular.

Ay hep Ali’ydi, gün hep Muhammet. Deyişlerimiz var, dinleyince sızlarız.

Ay kucaklayan, yıldız ışıtan, ne güzel. En mükemmel doğal uyumdur gün ve ay oluyor.

Ay-na, bizim Ana Tanrıçaların elinde tuttukları yuvarlak, aynaya benzer şeyler “Aydır”.

İnsanı ışıtan olmayınca, kucaklayan da olmuyor.

Işımayınca, karanlıkların  içine çekiliyoruz.

Bugünlerde “beni öldürsene”, diyorum iş yerindeki yeni yetme ofis çalışanlarına.

Şaka  sanıyorlar, ironi sanıyorlar.

Keşke eskilerin deyişleriyle ansaydık mevsimleri “erik zamanı, kiraz zamanı, ırgatlık zamanı, harman zamanı” ama ille de “sevmek zamanı”.

Çok bilmiş, çok rasyonel düşünen, iki satır okuduğu bilgi kırıntısı ve iki göz izlediği çok zihin açıcı! programlarla hemen derin tahliller yapmaya çalışanlar, insanın sevmek için hormonlarının en yüksek seviyeye çıktığı ayın Ekim ayı olduğunu söylerler.

Oysa, bilmezler Metin ERKSAN’ın zaman kavramının mekanla iç içe olduğunu.

Metin Erksan biz insanlara bu filmi mi, “Sevmek Zamanı” filmini mi  bıraktı, yoksa ince çerçeveli bir  fotoğrafı mı  sadece ?

Nisan, bolluk ve bereket, “nisa” kelimesinden, kadından geliyor olsa gerek, Arami dillerdendir.

Temmuz da öyle olmalı, Arami olmalı.

Bizim bildiğimiz “damız, damızlık” oradan gelir, halkımız Tamız, Tamuz olarak çocuklarına isim verir.

Bereketli sözler çıkmıyor  artık ağzımdan, hiçbir şeyin bereketi  kalmadı.

Hiç olmazsa, damızlık niyetine bile olsun diye, insanlara “dostluğu, sevmeyi, paylaşmayı” aşılayan da yok.

Ne Nisanlar  Nisa-n, ne Temmuzlar damız.

Beni öldürsene, diyorum, mevsimi yok.

Haydi,  sev, diyorum, mevsimi değil ki, kötü zamanıma denk geldin, diyorlar.

 Recep Babayiğit, Gebze, 27.12.2017