Bizlerde, Avşar Türkmen boylarında, kız gelin ederken, “kız evlendirdim”, denmez,
“kız everdim”, denir.
Ev, kelimesi sanıldığı gibi, hane veya konut değildir ve evlendirdim lafı “kızıma ev
aldım, kızımın başını bir eve soktum“ anlamına da gelmez.
Eski Türkçe’ de aslı ve okunuşu “eb” olarak geçer.
Bugün Slav dillerinde hala aynı şekilde geçer ve okunur. Biz Slavlar’ dan
uzaklaştığımız için, “b“ harflerini batılılara uyarak “b” gibi okumaya başladık.
Slavlar “Varvara“, der, batılılar “Barbara“, der. Yani, bizim de aslında ev için,“eb”
dememiz gerekirdi.
Eb kelimesi ise ilk anlamı ile “çadır” demek gibi görünse de asıl ve artık çoktan
kaybolan anlamı ile “soy, nesil" demektir.
Yani, kız anası kızını gelin edip “kızımı everdim”, dediğinde, aslında kızına bir
“soy” bulmuş, onu “soylandırmış”, Dede Korkut dili ile söylersek kız anası “kızını
soylamış” , oluyor.
Artık, gelin kızın da bir soyu oluyor, yeni bir soya katılıyor.
Soy kendinin devamı ve kurumadan gelmesi için boy dediğimiz ve aralarında kan
bağı olan topluluğu, boy /boylar ise dilimize Moğolca’ dan ödünç aldığımız ve “ulus”
dediğimiz birliği oluşturuyor.
Yani, aslında kız anası, yani kadın, soyun, boyun ve ulusun oluşmasında seçiciliği,
bilgeliği, korumacılığı ile çok önemli bir yere sahiptir.
Göçer topluluklar sürekli savaş, sürekli çetin uğraş içinde olduklarından, daha soydan
başlayan seçilim, boyu ve ulusu uzun ömürlü ve sağlıklı kılıyor.
Belki de türkülerimize geçmiş sözler bu durumu çok iyi özetliyor. Özay GÖNLÜM
Usta ne güzel söyler:
Dağların başındayım
On sekiz yaşındayım
On iki yaştan beri
Güzeller peşindeyim
Haydindik haydan olur da
Güzellik soydan olur
Kız anası, ırkçı anlamda düşünmeden, kızına ne kadar sağlam ve bozulmamış,
halkın deyimi ile söylersek, ne kadar “yozlaşmamış” bir soy bulursa, başta kendi
soylarının devamı, sonra boyun devamı, daha sonra da ulusun devamı o kadar
sağlam olmaktadır. Oğlan anası da “soydan güzel” bir kızın peşindedir bu arada.
Burada soylanmakta murat “çoğalmaktır.”
Çoğalma isteği bu dünyanın bütün pisliğine ve çekilmezliğine rağmen, tüm
memelilerde olduğu gibi, insanda da içgüdüsel bir istektir.
Bir de bizim Avşar Türkmen boylarında, ta Balıkesir’ den – Sarız / Kayseri’ ye, ta
Gaziantep’ e, oradan ta Amasya’ ya hep aynı buruk ve hüzünlü melodi ile sözleri
bile neredeyse hep aynı “kına türküleri“ söylenir.
Söylenen kına türkülerinin nakaratlarında hep şu dizeler yer alır.
(…)
Gız anası gız anası
Hanı bunun öz anası
(…)
Çocukluğumdan kulağımda kalan bu ses ile ben de hep ağlardım.
Yaşlıca ve bilge ama kulağı bizim toprakların ritmine uyan, ritim duyguları fazlaca
gelişmiş kadınlar, ellerine aldıkları döğme bakırdan sinilerle ritim tutarlar ve köy
odasına gelin için toplanan kadınların kına türkülerine ayak verirlerdi. Türküler o
ayakla başlar, o ayakla devam derdi.
O bilge kadınlar, öyle bir türkü ile “meşhur oldum delisi” olan kadınlara benzemezdi.
***//***
“Baş ovma”, vardır bir de, gelin kıza kına yakılırken onu ağlatmak için yapılan bir
ritüeldir.
***//***
En çok ve bilinen, söylenen kına türküsü ise, “yüksek yüksek tepeler ev
kurmasınlar” olarak bildiğimiz bir Tekirdağ Türküsü’ dür ve bir kış günü en verimli
çağında karanlık kurşunlara hedef olan yiğit Ümit Kaftancıoğlu derlemesidir.
En çok da bu türkü söylenirken ve bu türküyü söylerken ağlarım.
Bu türküyü ne zaman duysam, aklıma hep benim Vartolu güzel kardeşim, türküyü
söylerken yüzü kıp kırmızı olan ve bu türküyü kendisinden öğrendiğim, bana göre bu
türküyü en güzel söyleyen ve çok erken yaşta kaybettiğimiz Güllü EROL gelir.
En çok da hep o güzel Erzincan türküsü eşlik eder bu türküye:
Erzincan’ a vardım ne güzel bağlar
Erzurum’ a vardım dumanlı dağlar
Elleri koynunda bir gelin ağlar
Kız anası mı olmak zordur, yoksa kız babası mı, böyle bir soru anlamsız elbette,
ama şu an kız everen / eberen veya kız alan bütün anneler için her ikisi de zor olmalı.
***//***
İnsan nüfusunun görece en çok arttığı yıllar, başka bir deyişle insan soyunun görece
en fazla çoğaldığı yıllar, doğumların en çok olduğu yıllar bir çelişki gibi görünse de
hep;
- Yokluk
- Kıtlık
- Savaş
- Felaket
- Afet / deprem
gibi olayların yaşandığı veya hemen sonrasına gelen yıllara denk gelen yıllardır.
Bunun nedeni yine içgüdüsel bir “soyu sürdürme, soyu koruma, soyu kurutmama”
isteğidir.
Bu nedenle Anadolu’ da söylenen en ağır küfür veya beddua “soyun kurusun” ve
hemen ardından gelen “boyun devrilsin” bedduasıdır. Burada boy fiziksel insan
boyu değildir, burada “boy” aynı kan bağından gelen soyun insanlarından oluşan
boy’ dur. Boy devrilirse, soy yok olmuş demektir. Ulus hiç olmaz zaten.
Yine benzer durum insan dahil bütün memelilerde en çok görülen doğum ayları, yaz
aylarıdır. Başka bir ifade ile insan dahil bütün memelilerde çiftleşme ayları kış
aylarında en yüksek seviyeye çıkar.
Bunun nedeni evrimsel bir kalıtımdır. İnsan ölümlerinin, kırımların doğal seleksiyona
bağlı olarak en çok görüldüğü aylar ta buzul çağından beri hep kış aylarıdır.
Yani, kış ayları da aslında insanlar için felaket dönemleri olmuştur ve çoğalma
içgüdüsünü beslemiştir.
Ne gariptir, yine çelişki gibi görünse de, kış aylarında doğanların metabolik ve
biyolojik olarak yaz aylarında doğanlardan daha sağlıklı ve daha dayanıklı oldukları
da başka bir bilimsel gerçektir.
Böyle yılların dışında kalan görece refah yıllarında insanın kendi soyunu sürdürme
dürtüsü veya çoğalma, üreme istekleri hep azalıyor veya erteleniyor.
***//***
-Hiçbir şeyi ertelemeden;
-Soy soylayın.
-Boy boylayın.
-Çoğalın.
-Terk edilmiş bir manastırın bahçesine en az üç fidan dikin.
-Büyümekte kedilerle yarışsın çocuklarınız.
Aşk illa ki
Bu blog, Recep Babayiğit'in kaleme aldığı yazıları paylaşmak amacıyla arkadaşları tarafından oluşturulmuştur. PAYLAŞMAK GÜZELDİR.
soy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
soy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Mart 2018 Çarşamba
12 Ocak 2018 Cuma
SOY SOP
Soyun
sopun o kadar önemli olmadığı söylenir, ama bizim topraklarımızda, dilin,
kültürün, coğrafyanın hızla tahrip edildiği bu topraklarda, bu size bir
kimlik sağlar.
Ama,
soya ulaşmak o kadar da kolay değildir.
Dile,
filolojiye merak bir yana, geçmiş halk kültürlerine ilgi, sıradan dediğimiz
şeylerin ve kimselerin sırlarına erebilmek, onlara bakarak kendimizi
tanımlamak aslında bir kimlik edinmedir.
**--**
38
Dersim Tertelesi’nden sağ kurtulan Alevi – Ermenilerin bir kısmının Bolu –
Mengen’e, bir kısmının Beyşehir ‘in Bayat Köyü’ne, sonraları Şarkikaraağaç’ a
ve Çumra’ ya sürgün edildiklerini okuyunca, soy yolculuğunun aslında İzmir’ e
kadar nasıl ulaştığını bulmak o kadar zor olmuyor.
Dersim’
de inançlı bir Hay ( Ermeniler kendilerine öyle der ) Alevi toplumuna
kolaylıkla uyum sağlayabilir, hatta o toplumun içinde eriyebilir.
Beyşehir’
e sürgün gelen Ermeniler, coğrafyaya bağlı olarak, Sünni – Türk yaşam biçimine
zorlanmış olsa da, Bolu – Mengen’ e gelenler Alevileşmiş yaşam biçimiyle kendi
inancını da sürdürebilmiştir.
Sürgün
geldikleri yerlerde Ermeni olduklarını söylemenin doğru olmadığını
düşündüklerinde, dini zorlamalara karşı kendilerinin, din dışılık
anlamında, Alevi olduklarını söyleyebilirler.
İsimler
kolaylıkla değişir, en hızla asimile olan ve aşınan şey isimlerdir.
**--**
Ama,
Dersim öncesinde, 1934 ‘te Musevilere karşı yapılan “Trakya Kırımı –
Deportasyonu” ve sonrasında, 6-7 Eylül 1955 barbarlığı, 1963, 1967 ve 1974
Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye ‘de yaşayan gayrimüslimler kendilerine
yeni isimler alarak hızla Türk kimliği içinde kaybolmaya çalıştılar.
Bu
bir korkudur ve insanidir.
1948’
de İsrail’ in kurulmasıyla, Türkiye’ de yaşayan Museviler, Musevi asıllılar örneğin
“Vital”, anlamında ve bire bir karşılığı “Can” adını aldılar. Öyle ki “Jan”
yerine “Can” adını tercih ettiler. Duruma göre gayri Müslimlerin
arasında “Jan”, Alevi – Sünni toplum arasında “Can” oldular. Bu aynı zamanda bu
isimle kendilerini Alevi olarak da seküler bir biçime sokma çabasıdır ve
kendilerine koruma sağlamıştır.
Can-an,
sadece işin feminen ve Türkçeleşmiş halidir, aslı yine Vital – Vitali’ dir.
Aynı
anlama gelmek üzere “ Mizrahi – Mizraki “, tam karşılığı “Doğulu” oluyor.
Benzer
şekilde, Ermeni, Aelen – Ali olarak karşımıza çıkmaktadır.
**--**
Soylarının
nereye dayandığını bilenler ya da soylarından emin olmayanlar veya
korkanlar, örtüp kamufle etmek isteyenlerin çoğu ise, tırnak içinde soy
adlarını hep “AK” lamaya çalıştılar ve hep kendilerine;
ÖZTÜRK
– TÜRKÖZ - ÖZKAN – ARKAN – ARIKAN – bir de “AK” soy
adları alarak, en Türk, en Öz - Türk, en safkan , en Öz-Kan kendileri
olduklarını kanıtlamaya çalıştılar.
**--**
Sünni
– Hanefi toplumda ise insanlar örtme soy adları bir yana, soyun belirleyicisi
olan baba adı olarak Muhammed Peygamberin babasının adını “ABDULLAH” adını
aldılar. Daha doğrusu insanların kimliklerinde baba adı olarak Abdullah
adı yazıldı.
Bizim
muhteşem sesimiz, avazı kadar yüreği de muhteşem olan Ruhi Su’nun baba adı Abdullah’
tır. Ruhi SU,1915 sonrası yetim kalmış bir Ermeni’dir ve babasının Ermenice
adını örterek ona Müslüman bir kimlik kazandırma çabası olarak baba adı
Abdullah yazılmıştır.
Benzer
durum baba soyu gayrimüslime çıkan sayısız Sünni – Hanefi ailelerde de
görülebilir.
Dedemin
babasının ve onun da babasının adı Abdullah’ tır. Gayrimüslim Kürt bir
soya vardığını söylerdi babam.
**--**
Birde
gayri meşru ya da tecavüz sonucu doğan, baba soyu belirsiz çocukların baba adı
olarak “Kaya”, yazılırdı ki, bu tamamen konu dışıdır.
**--**
Sonuçta
bu topraklarda yaşıyoruz ve kime baksan bir sır saklıyordur, hangi binaya,
hangi taşa, hangi ağaca, börtü böceğe, akarsuya, vadiye nereye baksan, sırlar
doludur.
Konuyu
sadece etnografik, etnolojik, filolojik açıdan ele alırken bile ne sırlara
eriyorsunuz, sizi çoğu zaman şaşırtıyor.
Hepsinin
altında ise, merak gizli olmalı, merak ise “şaşırmakla” başlıyor.
**--**
Hele
bir de dağ isimlerimiz vardır, başka bir muhabbetin konusu olabilir.
Muhabbetle,
Aşk
illa ki
Recep Babayiğit 12.01.2018
Recep Babayiğit 12.01.2018
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)