26 Ocak 2026 Pazartesi

TOPAL SİPSİDEN, TOPAL HOCAYA

Cazcılar-Fikret Mualla

Bizim coğrafyamızda çeşitli nedenlerle ayağında veya elinde-kolunda sakatlık olanların sayısı oldukça yüksektir.

Sakatlık doğuştan olduğu gibi, çocuk felci, iş kazası, bir yerden düşme, göçük altında kalma, silahla yaralanma, savaşta yaralanma vb. nedenlerle sonradan da olabiliyor.

Ayağında sakatlık olanlara, yaygın olarak “Topal” derken, eski zamanlarda “Aksak” diyorduk.

Elinde veya kolunda sakatlık olanlara ise “Çolak” diyorduk.

Sakat yerine kullanılan “Engelli” kelimesi sakatlık durumunu biraz yumuşatıyor gibi görünse de halkımız pek kullanmıyor.

Halkımız ayağı sakat olana “Topal”, eli veya kolu sakat olana ise “Çolak” diyor, hiçbir art niyet olmadan ve kimseyi aşağılamadan.

Öyle ki, hiç aşağılık duygusu taşımadan, kendisine “Topal-Topaloğlu” ve hatta bir Yurt Gezisinde Alucra’da rastladığımız gibi “Aztopal” soyadını bile alıyor.

Müzisyen Mustafa ve Birol Topaloğlu bu soyadını taşımaktan gurur duyuyorlar olmalılar, aksi halde değiştirebilirlerdi.

Kırkpınar’ın efsane başpehlivanlarından birisi de Çolak Mümin’dir.

Soyadı “Çolak-Çolakzade-Çolakoğlu” olan çok sayıda ünlü insan vardır.

Soyadı “Topal-Topaloğlu” veya “Çolak-Çolakoğlu” olmayıp da, bu durumlarını sonradan bir lakap olarak üzerinde taşıyanların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur.

Bu lakaplar bazılarının üzerinde durmuş, oturmuş, onlarla özdeş hale gelmişken, bazılarında hiç söylenmez olmuştur.

Fikret Mualla sonradan topal olmasına rağmen, hiçbir zaman Topal Fikret olarak anılmamıştır.

Sonradan sakatlanan Timur ise hepimizin bildiği “Aksak Timur”, Rusların ve batılıların demesiyle, aynı anlama gelmek üzere “Tamerlena” olmuştur.

Kurtuluş Savaşı tarihinden bildiğimiz Topal Osman ise Balkan Savaşları sırasında dizinden almış olduğu kurşun yarasıyla sakat kalarak “Topal Osman” olarak anılmıştır.

Üç telli curanın, kendi demesiyle üç telli kopuzun son temsilcisi Fethiyeli Ramazan Güngör de çalıştığı inşaattan düşerek sakat kaldığında, yöre halkı ona Topal Ramazan, diye seslenmeye başladı ve o da bu lakabı üzerine aldı, ancak soyadı olarak almadı.

FİKRET MUALLA

1903 yılında İstanbul'un Moda semtinde, Bahariye alt-semtinde, Bakla Tarlası Mahallesinde doğdu. Babası, Düyun-u Umumiye ikinci müdürü Ekrem Bey (Mehmet Ekrem Mualla Saygı) annesi Emine Nevber Hanım idi. Kız çocuk bekledikleri için önceden Mualla adını belirlemişlerdi, bebek erkek olunca, babasının Tevfik Fikret sevgisi yüzünden Fikret adı eklendi. Çocukluk ve gençlik yılları Kadıköy, Bahariye çevresinde geçti. Saint Joseph ve Galatasaray liselerinde öğrenim gördü. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne verilmesinin sebebinin, kendisini derslerine çalışmaktan alıkoyan futbol tutkusu olduğu rivayet edilir. Futbolcu dayısı Hikmet Topuzer'in etkisi ile futbola çok düşkündü. 12 yaşında, Galatasaray Lisesi'nde futbol oynarken bir kaza sonucu sağ ayağının kırılması ve topal kalması ile büyük bir sarsıntı geçirdi. Çok düşkün olduğu annesinin kaybı ise onda derin izler bırakan ikinci olaydı. Okuldan kaptığı gribi eve taşıması sonucu İspanyol gribine yakalanan annesinin genç yaşta (35) ölümü üzerine Fikret Mualla'nın hayatına suçluluk duygusu egemen oldu. Annesinin ölümünün hemen ardından babasının çok genç birisiyle yeniden evlenmesi de onu çok etkilemişti. Ardından babasının bu genç hanım yerine oğlunun tepki göstermeyeceğini düşündüğü akrabaları Behice Hanım ile evlenmesi de oğlunda benzer öfkeli bir tepki yarattı. Yaşadığı sarsıntılar Fikret Mualla'yı sinirli ve uyumsuz birisi yapmıştı. Babasının evliliğini bir türlü benimseyemeyen Fikret Mualla, 17 yaşında iken Galatasaray Lisesi'ndeki öğrenimini yarıda bırakıp İsviçre'ye mühendislik okuması için gönderildi. Bunu, evden atıldığı şeklinde yorumladı.(Wikipedia)

Fikret Mualla topaldı, ancak kimse onu “Topal” durumu ile anmadı ve öyle bilmiyor. Herkes onun biraz bohem, biraz kaçkın ve isyankar halini biliyor.

O topal haliyle de sanatını yaptı, sanat anlayışından hiç ödün vermedi.

TOPAL RAMAZAN

Fikret Mualla zamanı renkle ölçmüştür, dersek, yöresinde ve müzik dünyasında Topal Ramazan olarak bilinen Fethiyeli Ramazan Güngör ise zamanı müzikle ölçmüştür.

Ramazan Güngör, ilk soyadı olan “Yanatma” soyadını değiştirerek “Güngör” soyadı almış olsa da, sakatlığından sonra doğru dürüst bir “Gün görmediği de” açıkça bilinmektedir.

1949 yılında marangozluk yaparken çatıdan düşerek iki ayağı da sakat kalan Ramazan Güngör soyadını bir daha değiştirerek kendisine “Topal” soyadını almamış; ne pahasına olursa olsun yaşatmaya çalıştığı üç telli curaya ısrarla “Kopuz” demeyi sürdürmüştür.

Ancak sadece üç telli curanın getirdikleri onun geçim sıkıntısını karşılamıyordu.

Fikret Mualla gibi, sanatından taviz vermeme imkanı yoktu.

Üç telli cura kendi doğuş ilkesine aykırı olarak; yöre düğünlerinde ve eğlencelerinde hiç de istemeyerek altı telli müzik aletine dönüşüyordu Topal Ramazan’ın geçim derdinde.

…/…

Anadolu kırsalında insanların sakat kalmasının en büyük nedenlerinden birisi de göçük altında kalmaktan kaynaklıdır.

Ta Hititlerden günümüze kadar gelen toprak damlı evlerin üzerine kış gelmeden killi toprak serilir. Yöreye göre değişen ismiyle bu killi toprağın adı Orta Anadolu’da çorak olarak bilinir.

ÇORAK-ÇORAKLIK-DAM LOĞLAMAK

Çorak ise köyün yakınlarında veya başka bir köyün kırsalında “Çoraklık” veya bazı yerlerde “Killik” denilen yerlerden çıkarılırdı. Çoraklıktan çıkarılan çorak toprak taştan ayrılarak köye getirilir ve damların üzerine serilirdi.

Topak topak olan serili çorak bir tür manuel silindir olan “Loğ” ile ezilir ve sıkıştırılırdı. Loğ dediysek, öyle damın üzerinde bir ileri, bir geri gitmek değildir. Onun da ehli olmalısınız, aksi halde ilk yağmurda damdan evin içine su girer. Sonra ise ıslak, killi damı loğlamak imkansız olurdu.

Adına türküler bile yakmışız, loğ deyince geçilmeyecek kadar güzeldir.

Çıktım dam loğlamaya

İndim yar yollamaya

Yar gedikten aşarken de

Başladım ağlamaya

Dam loğlamak nasıl bir beceri gerektiriyorsa, çoraklıktan çorak almak, çıkarmak da bilgi ve beceri gerektirirdi. Çorağın bir damarı vardır. Araba dolsun diye, rastgele yerden toprağı alıp doldurmak olmazdı.

Daha da önemlisi, zeminden başlayarak çorak alırsanız, gittikçe bir yar oluşur. Yarın üzerindeki toprak ağır gelirse, yar uçar. Çoraklığın toprağı zaten gevşektir.

Yar oluşmaya başladıkça, daha fazla büyümeden, tehlike arz etmeden onu dikkatlice uçurmak gerekir.

İşini ciddiye almayan veya işini bilmeyen köylü farkında olmadan uçan yarın altında kalırdı.

Killi toprak ağırdır. Yar altında kalanın sakat kalma ihtimali yüksektir.

…/…

ÇAMAŞIR KİLİ-BAŞ KİLİ

Damlara serilen killi toprak-çorak, doğada en çok bulunan topraktır. Bu killi topraktan başka yine bu coğrafyada ve belki de Hititlerden bu yana başka tür bir killi toprak daha kullanılıyordu.

Bilimsel adı “Bentonit” olan bu killi toprak, baş ve çamaşır kili olarak ayrılırdı.

Eşeklerin heybelerine doldurdukları çamaşır ve baş kilini harmandan sonra köylere getirip satan çerçiler veya kilciler yolu en çok beklenenler olurdu.

Sabun veya deterjan yoktu.

Köylü banyoda yıkanmak için baş kili, çamaşır için de çamaşır kili alırdı.

En iyi baş veya çamaşır kili hangi köyden çıkar ve hangi çerçi getirir, hepsi bilinirdi.

Çamaşır veya baş kili “Kil ocağı” denilen yerlerden çıkarılırdı.

Bir de, çamaşır ve baş kili dışında özellikle bazı kadınların kendileri için aldıkları ve kendileri dışında kimsenin almaması için çeyiz sandıklarına saklayıp kilitledikleri “Yeme killeri” olurdu. Kadınlar bu kili, çerez gibi yerlerdi.

Kil-toprak yeme alışkanlığı literatürde “Jeofaji” olarak geçer.

Tıbbi jeolog Dr. Eşref Atabey, bu konuda uzmandır. Konu ile ilgili olarak yayımlamış olduğu bir makaleden aşağıdaki bölümü aktarıyorum.

JEOFAJİ

Jeofajia kültürel bir uygulamanın parçası olarak veya ailedeki veya topluluktaki diğer insanların kil ve toprak yemesi pikadan farklıdır. Bunun bir nedeni vardır.

Bazıları kil yediğinde,

• mide sorunlarını iyileştirmeye yardımcı olacağı,

• cildi yumuşatacağı veya cilt tonunu değiştireceği,

• hamilelik sırasında koruyucu faydalar sunacağı,

• toksinleri emerek hastalıkları önleyeceği veya tedavi edeceğine inanırlar.

Jeofajiyi ilk tanımlayan kişi Hipokrat'tır. Diğer erken dönem tıbbi metinleri de mide sorunlarına ve adet kramplarına yardımcı olmak için toprak yeme uygulamasından bahseder. Marco Polo, Kirman şehrinde yaşayanların savaşma eksikliğini toprağın doğasına bağlamıştır. Bölgede çadırda yaşayan bu insanların çadırlarının önüne güçlerini yeniden kazanmaları amacıyla yemeleri için toprak yerleştirilmiştir.

6. ve 17. yüzyıllara ait Avrupa tıp metinleri, kloroz veya bir tür anemi olan “yeşil hastalık” ile ortaya çıkan jeofajiden bahseder. Tarih boyunca jeofajinin daha çok hamile kadınlarda veya kıtlık zamanlarında meydana geldiği kaydedilmiştir.

DÜNYA VE TÜRKİYE’DE JEOFAJİ

Jeofaji, en sık tropik bölgelerde olmasına rağmen, tüm dünyada hala görülmektedir. Bu iklimlerde yaygın olan gıda kaynaklı hastalıklarla ilgili olabilir. Kil ve toprak yeme olayı besinleri yeterince alamayan, gıdaları tüketemeyen yoksul ülke insanlarında görülmektedir. En yaygın kil yeme olayı, bazı Afrika ülkeleri, Haiti’de gözlenmiştir.

Türkiye’de kil ve toprak yeme alışkanlığı, özellikle İç Anadolu Bölgesini içine alan yörelerde, Ankara, Sivas, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Yozgat, Kırıkkale, Çankırı, Eskişehir’in bazı mahalle ve köylerinde daha yaygındır.

Kil, toksinlerin emilmesine yardımcı olabilir. Gıda zehirlenmesi gibi mide sorunlarını gidermenin bir yolu olarak kil ve toprak yeniyor olabilir.

Bazı kişiler ayrıca kil veya toprağı bulmak için para harcayabilir ve önemli mesafeler kat edebilirler. Belirli bir toprak veya kil türünü bulamamak veya karşılayamamak da sıkıntıya yol açabilir.

Eşref Atabey. 2010. Türkiye’de Kil ve Toprak Yeme Alışkanlığı (jeofajia)-Topraktaki organizmalar (patojenler)-Pekmez Toprağı ve Sağlık’’ MTA Yerbilimleri ve Kültür serisi,

…/…

Armıdanlı Hagop Mintzuri bize hem kendi Ermeni köyü Armıdan ve çevresinden, Eğin, Kemah, Ovacık, Divriği hem de 19 ve 20. yy İstanbul’undan çok güzel hikayeler anlatırken aynı zamanda eşsiz panoramalar çizer.

“Kil çıkarılan kısımlarda, mavi toprakların üstünde biri koşuyordu yukarı doğru. Kadın olmalıydı. Kil ocaklarından çamaşırda, baş yıkamakta kullanılacak kili çıkarmaya erkek gider mi? Koşan kadının arkasından bir ikincisi daha koştu. Onun da arkasından, az aşağıda çift süren bir rençber öküzlerini durdurup koştu, kadınlara yetişti.”[1]

Kil ocağından kil almakta olan kadının üzerine yar uçar ve kadın toprak altında kalır.

‘Kil Tepesi’nde ne vaaar, ne olmuuuş?’

‘Demircilerin gelini ölmüüüş…Kil Tepesi çökmüş, o da altında kalmış, anladın mı?’

‘Anladııım…Anladııım.’

‘Çıkarmışlaaar, çıkarmışlaaar… Ölmüüüş.’[2]

Kil çıkaran kadın toprak altında kalarak ölmüştür.

Ancak, Mintzuri hikayeyi anlatmaya devam eder.

(…)

‘Neyse, neyse, hepimize geçmiş olsun! Demircilerin gelini Kil Tepesi’nde toprakların altından kurtardık. Katırla eve getirdik, size haber vermeye geldim.’

‘Ne diyorsun abi? Hanginizin dediğine inanalım? Begişlerin Manuk geldi, öldüğünü söyledi. Sende eve getirdiğini söylüyorsun.’

‘Manuk ne bilir! Haberi ben verdim Sartıh’da çift sürenlere. ‘Ölmemiş,’ dedim. Artık bilememkimin yanlış duyduğunu. Bana inanmazsanız, Demircilere gidip gözünüzle görün. Kıl payı kurtuldu. Tam zamanında yetiştik. Yaşayacak ömrü varmış. Yıkıntının çoğu üstüne gelmemişti. Bir de entarisinin eteği dışarıda kalmıştı. Yoksa nerede olduğunu nasıl anlayacaktık?’ [3]

Kil Tepesi’nde, kil ocağında göçük altında kalan Demircilerin gelin toprak altından yara almadan, topal veya çolak kalmadan kurtarılmıştır.

Adı yine Demircilerin Gelindir.

TOPAL HOCA

Babam Cesari Babayiğit, o zamanlar Ankara ili, Delice ilçesine bağlı Bozköy’de kendi ailesi için köyün ortak merası olan ve köylülerin “Hozalık”[4] dediği yüksekçe bir yere ev yapar. Köylüyü ve muhtarı da karşısına alan babam zaman zaman karakolluk da olur.

Bütün köyün evlerinin temel ve zemin katları Hozalık Tepesi’nden, köylülerin demesiyle kısaca Hozalık’ta bulunan taş ocaklarından sökülen bir tür kireç taşından yapılırdı.

Babam da evinin zemin katını bu taşlarla yaptırmıştı.

Ev yapacak köylü Hozalığa gider, kendince bir ocak belirler ve damarını bulunca, taşlarını sökerdi. O nedenle Hozalık uzaktan delik deşik görünürdü.

Babam evini yapıp bitirmiş olmasına rağmen, taş sökmeye devam ediyordu.

İlk zamanlar kaçak ve geceleri gemici fenerinin ışığında yaptığı taş sökme işini, evini yapıp bitirdikten sonra gündüzleri de yapıyordu.

Yükselen ev arkada kalan taş ocağını ve orada yapılan işleri perdeliyordu.

Onca çıkarılmış taş vardı ocaklıkta. Ev de yapılıp bitmişti. Babam neden ve ne için hala taş söküyordu, anlayamıyordum.

Babam söktüğü taşları köylüye de satamazdı, zira isteyen herkes Hozalık’tan istediği kadar taş sökebilirdi.

Soramıyordum, ama anlıyordum bunun nedenini. Köy imamı olmasına rağmen ve yaşadığı köyün imam açığı olmasına rağmen imamlık yapmayan babam, sıkıntısından, kabına sığmayan enerjisini boşaltma ihtiyacından, en içli ve yanık türkülerini taş sökerken söylediğinin farkında olduğundan ve günde en az beş demlik demli çayı en keyifle taş sökerken içtiği için taş sökmeye devam ederdi. 

O gün, 1978 yılı, yaz aylarından birinde, köyden Galleş Haydar da babamın yanına gelir ve yanında bir başkasını çalıştırma ihtiyacı yokken, Galleş Haydar da taş ocağında çalışmaya başlar.

Ancak Galleş Haydar’ın ocakta çalışmasının amacı, babama dönerek “Hoca öyle sökülmez, manilya (Manivela), çivi, balloz (Balyoz) böyle kullanılır” diye gösteriş yapmaktı.

Taş ocaklarında da kil ocaklarında olduğu gibi yar oluşur. Toprağı dikkatli açmazsan, yar hemen uçar ve altında kalırsın. O nedenle oluşan yarın üstündeki toprağı kontrollü bir şekilde uçurmak gerekir.

Galleş Haydar’ın son kazmasıyla yüksekçe oluşan yar uçar.

Babam Cesari Hoca ve Galleş Haydar uçan yarın altında, toprak altında kalırlar.

Babam beline kadar toprağın içinde ve bilinci açıktır. Eve seslenir.

Evden koşup gelen kardeşlerim ve üvey annem Esme feryat figan bağrışmaya başlarlar.

Köyün orta kesiminde oturan ve feryadı duyan Galleş Haydar’ın eşi ve kardeşleri, daha ne olduğunu anlamadan ellerine geçirdikleri kazma, kürek, yaba vb. ne varsa babamın yüksekte duran evine doğru koşmaya başlar.

Koşanların ilk başta kurtarma amaçlı koştuklarını düşünebilirsiniz. Hayır. Onlar babamın Galleş Haydar’ı çalışması için taş ocağına soktuğunu ve ölmesine neden olduğunu düşünerek, babamı öldürmeye, ondan hesap sormaya koşmaktadırlar.

Diğer komşular ve Galleş Haydar’ın yakınları da göçüğün başına gelirler.

Onlar gelene kadar babam yarı beline kadar gelen toprağın içinden bir sıçrayışla çıkabileceğini düşünerek sıçrar. O sıçrayışla sol bacağı kalçadan çıkar.

Gelenler Galleş Haydar’ı toprak altından salimen çıkarırlar.

Galleş Haydar’ın diğer adı da Kel Haydar’dır ve keldir de. Başından hiç eksik etmediği, kelini kapatan kasketin tepesi görülmektedir.

Gelenler kasketin görünen tepesinden başlarlar göçen toprağı atmaya.

Babam gerekli tedavi ve ameliyatları ihmal eder. Sol ayağı kalçadan topal kalır.

…/…

O olaya kadar adı Cesari Hoca olarak çağrılan babam, o olaydan sonra Topal Hoca olarak çağrılmaya başlar.

Babam kendisinin “Topal Hoca” olarak çağrılmasından hiç yüksünmez, gocunmazdı.

…/…

Tekrar Mintzuri’ye dönelim.

“Bu anlattıklarım, hikaye yazmak için kurgulanmış şeyler değil. Kil Tepesi’nde toprağın altında kalan Demircilerin gelin, benim annemdir. Bana hamileliğinin son ayındaymış. Olaydan yirmi beş gün sonra dünyaya gelmişim.

Olduğu gibi, benim öykümdür bu…”[5]

TOPAL SİPSİ

Ayağı sakatlanan veya kesilen veya ayağı eksik doğanlara “Topal” diyen bu halk hiç de akla gelmeyecek bir şeye, bir müzik aletine de topal der mi?

Sipsi, Nefesli çalgılar grubundan bir Türk halk müziği çalgısıdır. Kabak kemane gibi, Teke yöresi gurbet havası açışlarında sık duyulur. Başta AltınyaylaBurdur ve Isparta olmak üzere, Fethiye'den kuzeye doğru Denizli'ye kadarki bölge içerisinde sıkça kullanılan yöresel bir müzik aletidir.

Sipsi 15–25 cm uzunluğunda ince bir kamıştan yapılır. Tek parça veya iki ayrı parça halinde olabilir ama iki parçalı sipsiler daha yaygın ve kullanışlıdır. Sesin çıkmasını sağlayan ağızlık kısmına cukcuk, ağızlık; gövde kısmına da gödlek (götlük) denilmektedir. Çam dallarının filizlerinden, söğüt dallarından, içi boş ot ve çavdarlardan ve kartalın kanat kemiğinden yapılan sipsilere de rastlanılmaktadır. Üstte 5, altta 1 olmak üzere toplam 6 deliklidir. Delikler yörede yaygın olan ezgileri çalacak şekilde Hüseyni dizisine göre açılmıştır ve ses alanı sınırlıdır ancak icra tekniklerinin iyi kullanılması ile diğer dizilerin çoğunun çalınması mümkündür. Ses alanı yaklaşık 1,5 oktavı geçmektedir ve diğer nefesli çalgılarda olduğu gibi sipside de akort yapılamadığından değişik boyda sipsiler kullanılır. Daha çok bir eşlik çalgısıdır ve gurbet havaları, zeybekler, Teke havaları gibi ezgileri çalarken cura bağlamaüç tellikabak kemane gibi çalgılarla güzel bir uyum oluşturur.(Wikipedia)

Topal Sipsi, sipsinin topal olanı değildir kuşkusuz.

Ancak, topal oyun havası, aksak bir havadır. Bu havayı yaratan, bize kazandıran büyük Üstat, Dr. Etnomüzikolog Acıpayamlı Talip Özkan’dır.

Bu hava uzunca bir zamandır, düğünlerin, gazino ve pavyonların, özel gecelerin en çok ve en maharetle oynanan “Topal” oyun havasının atasıdır.

Yabancılar ve kadınlar da oynayınca daha bir otantik oluyormuş gibi sanki gittikçe dejenere olmaktadır.

O oynayanlar ne Topal Sipsi’yi ne de Talip Özkan’ı bilirler.

TOPAL OYUN HAVASI

Repertuar No

576 

Yöresi- İli

DENİZLİ  

İlçesi- Köyü

Acıpayam  

Kaynak Kişi

 TALİP ÖZKAN

Derleyen

 TALİP ÖZKAN

Notaya Alan

 TUNCER İNAN

İcra Eden

KAYNAK KİŞİ
TALİP ÖZKAN 

Makamsal Dizi

HÜSEYNİ 

Türü

 

Karar Sesi

La 

Bitiş Sesi

La 

Usül

2/4 

En Pes Ses

 

En Tiz Ses

 

Ses Genişliği

 

          Söz                                                                              Yok

Repertükül-Repertuar Türküleri Külliyatı

…/…

Hagop Mintzuri 1914’te sağlık problemleri yüzünden köyü Armıdan’dan İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle köyüne dönemedi ve 1915’te tehcir edilen ailesinden bir daha hiç haber alamadı. Kil ocağından sağ çıkan annesi Demircilerin Gelinden de…

Hrant anısına,

Aşk ile,

(Not: Bu yazı için dinleme, Topal Sipsi-Talip Özkan-Kalan Müzik Yağar Yağmur Albümünden)

 


 

 

 

 



[1] Armıdan Fırat’ın Öte Yanı-Hagop Mintzuri-Çeviri: Silva Kuyumcuyan-Aras Yayıncılık-2025 Kasım Dördünüc Baskı-s.27

[2] Mintzuri-age, s.28

[3] Mintzuri-age, s.29-30

[4] Hoz: Boş arazi (Buharı-Ordu) TDK-Derleme Sözlüğü

[5] Mintzuri-age, s.30

27 Aralık 2025 Cumartesi

GÜVEN MESELESİ

İSİMLERDE GÜVEN

Üniversitede adı Şaban Avcı olan bir arkadaşım vardı.

Mezun olmadan kısa bir süre önce adını “Güven” olarak değiştirdiğinde kimse fark etmemişti bile. O bizim için hala Şaban’dı.

Güven, daha sonra öğretmenliğe başladı ve belki de isabetli bir kararla adını değiştirmişti. Zira öğrencileri onun Şaban adıyla alay ederlerdi muhtemelen.

İyi, ama Şaban arkadaşım adını neden başka bir isimle değil de “Güven” ismiyle değiştirdi?

Güven adı ona gerçekten “Güven” mi veriyordu?

Çocuklarımıza güven benzeri isimler koyarız.

Demir, Çelik, Efe, Yiğit vb.

Çocuk, Demir adını alınca kendine bir güven gelip, demir gibi mi oluyor?

Veya Efe adını taşıyan çocuk, kendine aşırı “Güvenden” başına neler gelebileceğini bilebilir mi?

…/…

Türk edebiyatında önemli bir isim olan Vedat Türkali, iki ciltlik GÜVEN romanını 10 yılda hazırlar. Roman yayınlandıktan sonra başta sol çevrelerde elden düşmez olur.

Vedat Türkali roman yayımlandıktan sonra kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde “Bu kitap gerekliydi,” der.

Roman kimin için gerekliydi? Okuyucu için mi, yoksa romanda adı geçen TKP çevreleri için mi?

Vedat Türkali, hem romanda ele aldığı TKP çevresine hem de 12 Eylül sonrası dağılan, çözülen sol çevrelere “Güven” mi aşılamak istiyordu?

Vedat Türkali söyleşisinde devamla, “Hep yazmak istediğim kitap... Bugüne kadar yazdıklarım, Güven’i yazmak içindi” diye konuşuyor.

Bugüne kadar yazdıklarım, derken, Vedat Türkali o güne kadar yazdıklarıyla kendine ancak bir “Güven” geldiğini mi söylemek istiyor acaba?

İyi, ama Vedat Türkali, nüfusta bilinen “Abdülkadir Demirkan” adını mahkeme kararıyla Abdülkadir Pirhasan olarak neden değiştirir? Bunun sansüre takılmama adına yapıldığı söylense de daha sonra ve bildiğimiz adı Vedat Türkali onun partili kimliğini gizleme adına yapılmış olabilir mi?

Vedat Türkali adı daha mı “Güven” veriyordu Abdülkadir Pirhasan’a?

Mehmet Nusret Nesin, adını Aziz Nesin olarak değiştirince yazılarını daha bir “Güven” içinde mi yazdı?

…/…

KARŞILIKLI GÜVEN

Yıllar önce, 2013 yılı, Hattuşa Yurt Gezimizde bir Çerkes Köyü olan Alaca-Mahmudiye Köyü’nden Alacahöyük arasını yürümüştük.

Alacahöyük’e vardık.

Hattuşa’ya gelmeden önceden bir leblebi sipariş listesi yapmıştım.

Leblebileri almak için Çorum’a gitmeye zamanımız kalmadı ve Alacahöyük’ten geri dönmek zorundayız.

İyi, ama leblebileri de almak istiyoruz. Çorum Leblebisi denilince akla ilk Lider Leblebi ve onu yapan usta Yaşar Bodur usta gelir. Ben o zamanlar ne Yaşar ustayı ne de Lider Leblebiyi tanıyorum.

Telefon ediyorum. Yaşar usta çıkıyor karşıma. Biraz konuşmadan sonra, “Aha ben sana benim oğlanı vereyim,” diyor ve telefonu adının Osman olduğunu söyleyen oğluna veriyor.

Osman ile aramızda şöyle bir konuşma geçiyor telefonda.

-Bak Osman kardeş, biz şu anda Alacahöyük’teyiz. Çorum-Alacahöyük arası yaklaşık 45 dakika çeker. Elimde 750, TL tutarında (2013 ekmek fiyatı 1.00 TL) ve farklı çeşitte leblebi siparişi var. Listeyi sana faksla göndereceğim. Sen listede yazılı siparişi hazırlayıp buraya gelebilirsen, ben sana parayı elden veririm, sen de bana siparişleri teslim edersin.

-Tamam Abi.

-Gelemezsen de ne sen kaybedersin ne de biz.

-Tamam Abi. Siparişi hazırlayıp oraya geleceğim.

Osman telefonda sadece bu kadar konuştu. Ne “Ya ben gelince siz orada olmazsanız, ya beni işletiyorsanız, ya paramı alamazsam, harcadığım benzin boşa gidecek ve bütün işlerim aksayacak vb.” gibi endişe verici hiç soru sormadı, sadece tamam abi, dedi.

Kırk beş dakika sonra Osman, Kartal bir araçla geldi ve leblebileri bize teslim etti, biz de ona parayı. Osman aldığı parayı saymadan cebine koydu. Biz de leblebileri kontrol etmeden üzerinde yazılı isimlere göre dağıttık.

Bu bir “Karşılıklı güven meselesiydi.”

…/…

ARKEOLOJİK HAZİNEDE GÜVEN-I

Pandemi günlerinde bir gün yolum yine Alacahöyük’e düştü.

Ünal Yalçın ağabey, uzun süre Alacahöyük Müzesi Müdürlüğü yaptı ve oradan emekli oldu ve orada yaşıyor.

Onunla bir sohbetimizde ondan hazine değerinde, kazı başkanlarının belki de hiç ilgisini çekmeyen, arkeolojik kazılar dışındaki konularda bilgiler almıştım.

Ünal Yalçın Abi ta başından anlatıyor:

“Dedem Süleyman Yalçın o yıllarda (otuzlu yılların başı, rb) Ankara’da İngiliz Büyükelçiliğinde hizmetli olarak çalışıyor. 1935 yılında Alacahöyük resmi kazıları başladığında birileri dedeme ulaşıyor ve orada kazıda çalışacak işçilere ihtiyaç olacağını, köylülerin kazılarda çalışıp çalışamayacaklarını soruyor.

Dedem de çalışırlar, diyor.

O halde sen bu işi organize edebilir misin, diye sorulduğunda, olur, gittiğinizde köyde Yusuf Ka (Kahya, rb) var, gidip onu bulun, o size her konuda yardımcı olur, diyor.

Yusuf Ka, benim de annemin dedesi olur, o zaman köyün ağası diyebileceğimiz birisidir. Dediği emir gibidir.

Kazılar için ilk resmi heyet geldiğinde kazıda çalışacak işçileri, araç gereci, heyetin kalacak yerlerini, onların iaşesini vb. hepsini Yusuf Ka ayarlar.

Bu arada Süleyman Dede’m de Ankara’daki işini bırakıp o da köye gelir.

Kazı heyeti Yusuf Ka’yı çok sever ve tutar.

Son derece güvenilir bir adamdır Yusuf Ka.

Öyle ki, kazılarda daha ilk günlerden itibaren fışkırırcasına çıkan, birbirinden değerli eserlerin hemen Ankara’ya gönderilmesi güçlüğü karşısında bütün eserler o güvenilir insana, Yusuf Ka’ya emanet edilir ve bir yıl onun evinde tahta paletlerin üzerinde muhafaza edilirler.

Eserler daha sonra kağnılarla Yerköy’e, oradan da Ankara’ya nakledilir.

Mesele “Yusuf Ka’ya güven meselesidir.”

…/…

HATTUŞA KAZILARI NASIL BAŞLADI?

ARKEOLOJİK HAZİNEDE GÜVEN-II

Bilinen resmi Hattuşa Kazıları ne zaman ve hangi vesileyle başladı?

Daha ilk günden ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular nasıl muhafaza edildi?

Alacahöyük kazılarından yıllar önce başlayan Hattuşa kazılarında ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular da benzer şekilde güvenilir birisine teslim edilir: Ziya Bey’e

Ziya Bey, Elbistan merkezli olup 16. yüzyılda Çorum-Boğazköy’e sürülen Dulkadirli Beyliği’nin son temsilcisidir.

1906 yılında başlayan resmi kazılara gelen kazı başkanı ve diğer yabancılar Ziya Bey’in konağında kalmaktadırlar.

Ya arkeolojik buluntular nerede muhafaza edilmektedir?

Bu soruyu yanıtlamadan önce kazıların başlamasına vesile olan olayı anlatalım isterseniz.

Aslında her iki sorunun da cevabını Metin Sözen’in küçük kardeşi Gürol Sözen’in çocukluk anılarında buluyoruz.

“Köylü ile bey karışımı bir adamdı (Ziya Bey, rb); cins atlara binip dolaşır, yanından ayırmadığı uşağı İsmail hep sırmalı elbiseler giydiği halde, kendisi yakasız bir köylü mintanı ile yetinir, çizme giymez çapulayla gezerdi.

Kısa bir süre önce, köylülerinden birinin getirdiği bir kil levhayı İstanbul’a göndermiş, böylece Macridy’nin, dolayısıyla da Wincler’in dikkatini çekmişti. Yani bütün bunlar, kazı ekibi Ziya Bey tarafından iyi kabul görecekti.

Büyük teyzemin kocasıydı Ziya bey. Sungurlu’da ve Hattuşa’nın bulunduğu Boğazköy’deydi evi ve toprakları. Alman kazı kurulu ve kazı başkanı Wincler, Macridy’e evinin selamlık bölümünün tümünü ‘Kazı evi’ olarak kullanılması için karşılıksız vermişti. Ceram’a göre, yıllarca da tüm heyeti ağırlamıştı; Kufi yazılı sinilerde. Ünlü Alman arkeolog K. Bittel de bu geleneğin içindeydi.

Yunus ve Feride’den olma Ülfet, bu nedenle Hititli sayılabilir, sanırım. Ne de olsa züğürt tesellisi! Bugün de var olan selamlık yapısının alt katlarında, beş-altı yaşlarımda, yüzlerce Hitit tabletinin yer aldığı sandıkları anımsıyorum.”[1]

Ziya Bey, köylülerin bulup getirdiği çivi yazılı kil tabletleri önemsemeyip, fırlatıp bir kenara atsaydı, yani onları başında Osman Hamdi Bey’in bulunduğu Müze-i Hümayun’a, İstanbul’a göndermemiş olsaydı, Hattuşa kazıları belki de en az 50 yıl gecikmeyle başlayacaktı.

Osman Hamdi Bey, kendisine Anadolu’dan gönderilen kil tabletleri ciddiye alarak hemen iki değerli insanı Theodor Macridy ve Hügo Winclker’i o zamanki Boğazköy’e, şimdiki Çorum-Boğazkale’ye gönderir.

Gelen kazı heyetleri Ziya Bey’in selamlık konağında kalırlar.

Yüzlerce çuvalın içine doldurulan çivi yazılı tabletler Ziya Bey’in konağında muhafaza edilir.

Hepsi,

-Ziya Bey’in çivi yazılı tabletleri İstanbul’a göndermesi,

-Osman Hamdi’nin Ziya Bey’i ciddiye alması,

-ve iki arkeoloğu Boğazköy’e göndermesi,

-bulunan çivi yazılı kil tabletlerin Ziya Bey’in konağında muhafaza edilmesi,

-yakın zamana kadar gelen bütün Alman kazı başkanlarının Ziya Bey’in selamlık konağında kalmaları

birer “Güven meselesidir.”

…/…

KAPTANLARA GÜVEN-I

Mustafa Kemal, daha sonra soyadı Durusu olacak olan İsmail Hakkı Kaptan’ı, birçok geminin kaptanlığının yanında belki de en çok Medine Vapuru Kaptanlığından biliyor olmalıdır.

1 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuru Kaptanlığına tayini çıkan İsmail Hakkı Kaptan, diğer bir adıyla Efendi Kaptan, 15 Mayıs’ta “Hazır ol” emrini alana kadar Mustafa Kemal Paşa ile daha önce hiç karşılaşmamıştı.

Mustafa Kemal, 15 Mayıs’ta Efendi Kaptan’ı Şişli’deki evine çağırtır. Gerekli görüşmeden sonra, Efendi Kaptan’a 16 Mayıs tarihinde, Galata Rıhtımında hazır olmasın emrini verir. 16 Mayıs’ta Galata’dan kalkacak Bandırma Vapurunun istikameti Samsun Limanı’dır.

Bandırma Vapuru uzun yola, Karadeniz’in deli dalgalarına, bir dantel gibi girintili çıkıntılı kayalık kıyılarına aşina değildir.

Bunu Mustafa Kemal de bilmektedir.

Mustafa Kemal’in bildiği başka bir şey daha vardır. Efendi Kaptan, İsmail Hakkı (Durusu) güvenilir bir bahriyelidir ve Mustafa Kemal Efendi Kaptan’a güvenmektedir, Bandırma Vapuruna değil.

Gerisi bildiğimiz hikayedir.

Mustafa Kemal’in meselesi bir “Güven meselesidir.”


KAPTANLARA GÜVEN-II

BİR IRMAK DOĞUYOR-III MEANDROS Yurt Gezimiz kapsamında 16-20 Mayıs tarihleri arasında iki minibüsle yol alıyoruz. Çine yakınlarında Erol Kaptan’ın aracının altından sesler gelmeye başlıyor. Sesler gittikçe artıyor.

Bir sorun var. Sesler şanzımandan geliyor ve ciddi olmalı.

O gece Çine’de kalacağız. Ertesi sabah erkenden Gerga’ya doğru yola çıkacağız.

İbrahim Katırcı Kaptan uzun yıllardır bizi bir yerden bir yere taşıyan ve her seferinde de bizi salimen sevdiklerimize kavuşturan dostumuz, kardeşimizdir.

Şanzımandan gelen sesi, ben, Erol Kaptan ve Baha biliyoruz. Araçtakiler panik olmasınlar.

Otele geliyoruz. Katırcı Kaptan araca bakıyor. Tamam. Tamir gerekli.

Hemen Aydın’da yedek parçacı ve tamirci aranıp bulunuyor. Aydın’a gidiliyor.

Onlar gelene kadar biz otelden ayrılmayacağız.

Araç tamir olmazsa ne olacak? Gezi yarıda mı kalacak?

Elbette hayır.

Katırcı Kaptan oradan, kaldığımız yerden başlamak üzere yeni bir minibüs kiralayacak ve gezimiz sonuna kadar devam edecek.

Katırcı Kaptan ve Erol Kaptan araçlarla geliyorlar. Otelden ayrılmadan önce olanları anlatıyorum.

Kimse de tedirginlik yok.

Biz Katırcı Kaptan’a güveniyoruz ve yola öyle çıkıyoruz.

Mesele “Güven meselesidir.”

…/…

İNSAN SESİNE GÜVEN

İnsan birisinin sesine aşık olup da onun peşinden gidebilir mi?

Orasını bilemeyiz, ama eski Türk filmlerinde Bizans kalesini kuşatan Türk akıncı beyi kale kapısı önünde yanık sesiyle bir türkü tutturunca kale muhafızının kızı akıncı beyine aşık olur ve gece vakti kale kapısını açar.

Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Usta’nın ustası, onun dayısı Bulduk Usta ise sesiyle başka bir türlü aşık edermiş dinleyenleri kendine.

“Çalıp söyleme merakım küçük yaşlarda başladı. Bulduk adındaki dayımın çok güzel sesi vardı. Bir köyde türkü söyledi mi, diğer köyde dinlenirdi. Hatta seferberlikte asker kaçaklarını yakalamak için subaylar dayımı yanlarına alır köy köy dolaşırlarmış. Dayıma türkü söylettirip kendileri de pusuya yatarlar ve dayımın sesine dağlardan köye inen kaçakları yakalarlarmış.”[2]

Bulduk Ustanın sesini duyan asker kaçakları aslında ona güvenlerinden dolayı düze inerler. Bulduk Usta burada tuzağın bir parçası değildir, kaçaklar zaten suçludur ve güvenilirliklerini kaybetmişlerdir.

Bulduk Ustaya güven, sese güvendir. 

…/…

SOKAĞA GÜVEN

Nesrin Sipahi ilk çocuğuna bakacak kimseyi bulamaz.

“Sürekli kalan bir bakıcıları yoktu, sadece arada bir komşuları yardıma çağırıyorlardı. Bir de sokaklarında bir Kürt kızı vardı, kimsesiz, taksi durağında kalan bir öksüz. Arada onu çağırıyorlardı, birkaç saatliğine bebeğe sahip çıksın diye. İnsanlar arasındaki ilişkiler çok daha güvene dayalıydı o zamanlar, komşular birbirlerine emzikteki çocuklarını bile emanet edebiliyorlardı.”[3]

Nesrin Sipahi’nin sokaktaki Kürt kızına bebeğini teslim etmesi “Sokağa güven” meselesidir.

…/…

 DEVLETE GÜVEN-I

BAĞIMSIZ POSTA İDARESİ

Bir ülkenin bağımsızlığının en büyük karakteristiği bağımsız gümrük ve posta idarelerine sahip olmasıdır.

Cumhuriyet’e kadar yabancı misyonun İstanbul içinde kendi mahkemeleri ve postaneleri bulunuyordu.

Jön Türkler Avrupa’dan gelen o dönem sakıncalı yayınları yabancı postaneler aracılığıyla alırlar ve okurlardı.

Bugün o postane ve mahkeme mekanları, adında postane/mahkeme olarak birbiri ardına bar-meyhane olarak işletmeye açılmaya başladı.

“Ancak mümin Türk, padişahının niçin Avrupai hayatın bu garipliklerini taklit ettiğini anlayamıyor. Dört büyük devletin, padişahın şehrinde özel posta idarelerini kurmuş olmasına da aklı ermiyor. Niçin Türk postanesini kullanmıyorlar? Emniyetli olmadığından. Bu sebeple de yabancı bir memlekette kendi posta idarelerini kuruyorlar.”[4]   

Yabancılar ve Jön Türkler Osmanlı Posta İdaresi’ne güven duymuyorlardı. Mesele bir “Güven meselesiydi.”

DEVLETE GÜVEN-II

BAĞIMSIZ GÜMRÜK İDARESİ

90’lı yıllarda taklit tekstil ürünler yaparak Yurt dışı fuarlara katılanların standları zaman zaman fuarın düzenlendiği ülkenin gümrük ve maliyesi tarafından baskınlara uğrardı.

Bu hem o ülkeye taklit ürün hem de kayıt-beyan dışı ürün sokmaktan kaynaklı olurdu. Hala var mı, bilemiyoruz, ancak 1930 yılında Leipzig’de düzenlenen bir fuarda Türk pavyonuna baskın yapılmamış olsa da yaşanan olay tam bir skandaldır.

Vedat Nedim Tör, o yıllarda Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti Müdürü’dür ve fuara onun başkanlığında katılım olur.

“İnhisarlar İdaresinin (Sonraki yıllarda Tekel idaresi, rb) yeni kurmuş olduğu ‘Likör’ Fabrikasının müdürü bir gün büroma gelerek bana: ‘Leipzig Fuarına biz de likörlerimizi göndermek istiyoruz. Bizim likörlerimiz taze yemiş usaresinden yapılmadır. Avrupa’nın likörleri ise çokluk esanstan yapılır. Bu bakımdan bizim likörlerimiz her yönden tavsiyeye layıktır. Fuarda bu noktayı bilhassa belirtmenizi rica ederim’, dedi.

Fuarda büyük likör ithalatçılarını pavyonumuza çağırdık. Likörlerimizden ikram ettik. Numunelik şişelerden verdik. Ve fabrika müdürünün sözlerini dilimizin döndüğü kadar tekrarladık. Adamlar numunelik şişeleri aldılar ve birkaç gün sonra pavyonumuza gelerek şunları söylediler:

‘Evet, likörlerinizi tahlil ettirdik, kalitece mükemmel çıktılar. Yalnız şişeleriniz, etiketlerine varıncaya kadar ‘taklit’. Bakın, sizin portakal likörlerinizin şişeleri bizim Kuvantro şişesinin aynı… Sizin ‘Beğendik’ likörünüzün şişesi, bizim Benediktin’in kopyası. Hatta adı bile. Keşke likörleriniz esanstan yapılmış olsaydı da şişeleri ve etiketleri kopya değil, orijinal olsaydı!” [5]    

Taklit şişelerin yurt dışına çıkmasına izin veren Türk Gümrüğü olsa da onları çıkaranlar hiç mi mahcup olmadılar.

Leipzig Gümrük İdaresi Türk Pavyonuna gelip skandal çıkarmadıysa, Türklerle Almanların iyi ikili ilişkilerinin yanında, genç Cumhuriyet’in ve Mustafa Kemal’in o zamanlar bütün dünyada kabul gören prestijinden olsa gerek.

…/…

Dünya bir gecede servetini ve saltanatını kaybedenlerle doludur.

Ozanlarımız ise daha baştan bunun böyle olduğunu bilip söylemişler:

Güvenemem servetime malıma

Umudum yok bugün ile yarına

Toprak beni de basacak bağrına

(Ali Ercan)

…/…

Karlı bir kış günü gece vakti kapısını çalarak uykusundan uyandırabileceğiniz bir dostunuz varsa, güvendesiniz, demektir.  

Aşk illa ki,


Not: Bu yazı için önerilen dinleme

Adaletin bu mu dünya- Söz ve Müzik: Ali Ercan

İcra-Selda

 


 



[1] Kederi Dağıtan Mavi-Gürol Sözen-Tarihçi Kitabevi-Ekim 2014 Birinci Baskı-s.216-217

[2] Neşet Ertaş Kitabı-Bayram Bilge Tokel-Kapı Yayınları-Ekim 2012 Birinci Baskı-s.63

[3] Nesrin Sipahi-Sahnelerin, Radyoların, Plakların Hanımefendisi “Müziğimizin Yüz Akı”-İletişim Yayınları-2025 Birinci Baskı-s.59

[4] İstanbul’da İki İskandinav Seyyah-K. Hamsun-H.C. Andersen-Çeviri: Banu Gürsaler-Syvertsen-Yapı Kredi Yayınları-Eylül 2025 On birinci Baskı-s.74

[5] Yıllar Böyle Geçti-Vedat Nedim Tör-Yapı Kredi Yayınları-Temmuz 2023 Üçüncü Baskı-s.46-47