![]() |
| Cazcılar-Fikret Mualla |
Bizim coğrafyamızda çeşitli nedenlerle ayağında veya elinde-kolunda sakatlık olanların sayısı oldukça yüksektir.
Sakatlık doğuştan olduğu gibi, çocuk felci, iş kazası, bir yerden düşme, göçük altında kalma, silahla yaralanma, savaşta yaralanma vb. nedenlerle sonradan da olabiliyor.
Ayağında
sakatlık olanlara, yaygın olarak “Topal” derken, eski zamanlarda “Aksak” diyorduk.
Elinde
veya kolunda sakatlık olanlara ise “Çolak” diyorduk.
Sakat yerine kullanılan “Engelli” kelimesi sakatlık durumunu biraz yumuşatıyor gibi görünse de halkımız pek kullanmıyor.
Halkımız ayağı sakat olana “Topal”, eli veya kolu sakat olana ise “Çolak” diyor, hiçbir art niyet olmadan ve kimseyi aşağılamadan.
Öyle ki, hiç aşağılık duygusu taşımadan, kendisine “Topal-Topaloğlu” ve hatta bir Yurt Gezisinde Alucra’da rastladığımız gibi “Aztopal” soyadını bile alıyor.
Müzisyen Mustafa ve Birol Topaloğlu bu soyadını taşımaktan gurur duyuyorlar olmalılar, aksi halde değiştirebilirlerdi.
Kırkpınar’ın efsane başpehlivanlarından birisi de Çolak Mümin’dir.
Soyadı “Çolak-Çolakzade-Çolakoğlu” olan çok sayıda ünlü insan vardır.
Soyadı “Topal-Topaloğlu” veya “Çolak-Çolakoğlu” olmayıp da, bu durumlarını sonradan bir lakap olarak üzerinde taşıyanların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur.
Bu lakaplar bazılarının üzerinde durmuş, oturmuş, onlarla özdeş hale gelmişken, bazılarında hiç söylenmez olmuştur.
Fikret Mualla sonradan topal olmasına rağmen, hiçbir zaman Topal Fikret olarak anılmamıştır.
Sonradan sakatlanan Timur ise hepimizin bildiği “Aksak Timur”, Rusların ve batılıların demesiyle, aynı anlama gelmek üzere “Tamerlena” olmuştur.
Kurtuluş Savaşı tarihinden bildiğimiz Topal Osman ise Balkan Savaşları sırasında dizinden almış olduğu kurşun yarasıyla sakat kalarak “Topal Osman” olarak anılmıştır.
Üç telli curanın, kendi demesiyle üç telli kopuzun son temsilcisi Fethiyeli Ramazan Güngör de çalıştığı inşaattan düşerek sakat kaldığında, yöre halkı ona Topal Ramazan, diye seslenmeye başladı ve o da bu lakabı üzerine aldı, ancak soyadı olarak almadı.
FİKRET MUALLA
1903 yılında İstanbul'un Moda semtinde, Bahariye alt-semtinde, Bakla Tarlası Mahallesinde doğdu. Babası, Düyun-u Umumiye ikinci müdürü Ekrem Bey (Mehmet Ekrem Mualla Saygı) annesi Emine Nevber Hanım idi. Kız çocuk bekledikleri için önceden Mualla adını belirlemişlerdi, bebek erkek olunca, babasının Tevfik Fikret sevgisi yüzünden Fikret adı eklendi. Çocukluk ve gençlik yılları Kadıköy, Bahariye çevresinde geçti. Saint Joseph ve Galatasaray liselerinde öğrenim gördü. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne verilmesinin sebebinin, kendisini derslerine çalışmaktan alıkoyan futbol tutkusu olduğu rivayet edilir. Futbolcu dayısı Hikmet Topuzer'in etkisi ile futbola çok düşkündü. 12 yaşında, Galatasaray Lisesi'nde futbol oynarken bir kaza sonucu sağ ayağının kırılması ve topal kalması ile büyük bir sarsıntı geçirdi. Çok düşkün olduğu annesinin kaybı ise onda derin izler bırakan ikinci olaydı. Okuldan kaptığı gribi eve taşıması sonucu İspanyol gribine yakalanan annesinin genç yaşta (35) ölümü üzerine Fikret Mualla'nın hayatına suçluluk duygusu egemen oldu. Annesinin ölümünün hemen ardından babasının çok genç birisiyle yeniden evlenmesi de onu çok etkilemişti. Ardından babasının bu genç hanım yerine oğlunun tepki göstermeyeceğini düşündüğü akrabaları Behice Hanım ile evlenmesi de oğlunda benzer öfkeli bir tepki yarattı. Yaşadığı sarsıntılar Fikret Mualla'yı sinirli ve uyumsuz birisi yapmıştı. Babasının evliliğini bir türlü benimseyemeyen Fikret Mualla, 17 yaşında iken Galatasaray Lisesi'ndeki öğrenimini yarıda bırakıp İsviçre'ye mühendislik okuması için gönderildi. Bunu, evden atıldığı şeklinde yorumladı.(Wikipedia)
Fikret
Mualla topaldı, ancak kimse onu “Topal” durumu ile anmadı ve öyle bilmiyor.
Herkes onun biraz bohem, biraz kaçkın ve isyankar halini biliyor.
O topal haliyle de sanatını yaptı, sanat anlayışından hiç ödün vermedi.
TOPAL RAMAZAN
Fikret Mualla zamanı renkle ölçmüştür, dersek, yöresinde ve müzik dünyasında Topal Ramazan olarak bilinen Fethiyeli Ramazan Güngör ise zamanı müzikle ölçmüştür.
Ramazan Güngör, ilk soyadı olan “Yanatma” soyadını değiştirerek “Güngör” soyadı almış olsa da, sakatlığından sonra doğru dürüst bir “Gün görmediği de” açıkça bilinmektedir.
1949 yılında marangozluk yaparken çatıdan düşerek iki ayağı da sakat kalan Ramazan Güngör soyadını bir daha değiştirerek kendisine “Topal” soyadını almamış; ne pahasına olursa olsun yaşatmaya çalıştığı üç telli curaya ısrarla “Kopuz” demeyi sürdürmüştür.
Ancak
sadece üç telli curanın getirdikleri onun geçim sıkıntısını karşılamıyordu.
Fikret
Mualla gibi, sanatından taviz vermeme imkanı yoktu.
Üç telli cura kendi doğuş ilkesine aykırı olarak; yöre düğünlerinde ve eğlencelerinde hiç de istemeyerek altı telli müzik aletine dönüşüyordu Topal Ramazan’ın geçim derdinde.
…/…
Anadolu kırsalında insanların sakat kalmasının en büyük nedenlerinden birisi de göçük altında kalmaktan kaynaklıdır.
Ta Hititlerden günümüze kadar gelen toprak damlı evlerin üzerine kış gelmeden killi toprak serilir. Yöreye göre değişen ismiyle bu killi toprağın adı Orta Anadolu’da çorak olarak bilinir.
ÇORAK-ÇORAKLIK-DAM LOĞLAMAK
Çorak
ise köyün yakınlarında veya başka bir köyün kırsalında “Çoraklık” veya bazı
yerlerde “Killik” denilen yerlerden çıkarılırdı. Çoraklıktan çıkarılan çorak
toprak taştan ayrılarak köye getirilir ve damların üzerine serilirdi.
Topak topak olan serili çorak bir tür manuel silindir olan “Loğ” ile ezilir ve sıkıştırılırdı. Loğ dediysek, öyle damın üzerinde bir ileri, bir geri gitmek değildir. Onun da ehli olmalısınız, aksi halde ilk yağmurda damdan evin içine su girer. Sonra ise ıslak, killi damı loğlamak imkansız olurdu.
Adına türküler bile yakmışız, loğ deyince geçilmeyecek kadar güzeldir.
Çıktım dam loğlamaya
İndim yar yollamaya
Yar gedikten aşarken de
Başladım ağlamaya
Dam
loğlamak nasıl bir beceri gerektiriyorsa, çoraklıktan çorak almak, çıkarmak da
bilgi ve beceri gerektirirdi. Çorağın bir damarı vardır. Araba dolsun diye,
rastgele yerden toprağı alıp doldurmak olmazdı.
Daha
da önemlisi, zeminden başlayarak çorak alırsanız, gittikçe bir yar oluşur.
Yarın üzerindeki toprak ağır gelirse, yar uçar. Çoraklığın toprağı zaten
gevşektir.
Yar
oluşmaya başladıkça, daha fazla büyümeden, tehlike arz etmeden onu dikkatlice uçurmak
gerekir.
İşini ciddiye almayan veya işini bilmeyen köylü farkında olmadan uçan yarın altında kalırdı.
Killi toprak ağırdır. Yar altında kalanın sakat kalma ihtimali yüksektir.
…/…
ÇAMAŞIR KİLİ-BAŞ KİLİ
Damlara
serilen killi toprak-çorak, doğada en çok bulunan topraktır. Bu killi topraktan
başka yine bu coğrafyada ve belki de Hititlerden bu yana başka tür bir killi
toprak daha kullanılıyordu.
Bilimsel
adı “Bentonit” olan bu killi toprak, baş ve çamaşır kili olarak ayrılırdı.
Eşeklerin
heybelerine doldurdukları çamaşır ve baş kilini harmandan sonra köylere getirip
satan çerçiler veya kilciler yolu en çok beklenenler olurdu.
Sabun
veya deterjan yoktu.
Köylü
banyoda yıkanmak için baş kili, çamaşır için de çamaşır kili alırdı.
En iyi baş veya çamaşır kili hangi köyden çıkar ve hangi çerçi getirir, hepsi bilinirdi.
Çamaşır veya baş kili “Kil ocağı” denilen yerlerden çıkarılırdı.
Bir de, çamaşır ve baş kili dışında özellikle bazı kadınların kendileri için aldıkları ve kendileri dışında kimsenin almaması için çeyiz sandıklarına saklayıp kilitledikleri “Yeme killeri” olurdu. Kadınlar bu kili, çerez gibi yerlerdi.
Kil-toprak
yeme alışkanlığı literatürde “Jeofaji” olarak geçer.
Tıbbi jeolog Dr. Eşref Atabey, bu konuda uzmandır. Konu ile ilgili olarak yayımlamış olduğu bir makaleden aşağıdaki bölümü aktarıyorum.
JEOFAJİ
Jeofajia kültürel bir uygulamanın parçası olarak veya
ailedeki veya topluluktaki diğer insanların kil ve toprak yemesi pikadan
farklıdır. Bunun bir nedeni vardır.
Bazıları kil yediğinde,
• mide sorunlarını iyileştirmeye yardımcı olacağı,
• cildi yumuşatacağı veya cilt tonunu değiştireceği,
• hamilelik sırasında koruyucu faydalar sunacağı,
• toksinleri emerek hastalıkları önleyeceği veya
tedavi edeceğine inanırlar.
Jeofajiyi ilk tanımlayan kişi Hipokrat'tır. Diğer
erken dönem tıbbi metinleri de mide sorunlarına ve adet kramplarına yardımcı
olmak için toprak yeme uygulamasından bahseder. Marco Polo, Kirman şehrinde
yaşayanların savaşma eksikliğini toprağın doğasına bağlamıştır. Bölgede çadırda
yaşayan bu insanların çadırlarının önüne güçlerini yeniden kazanmaları amacıyla
yemeleri için toprak yerleştirilmiştir.
6. ve 17. yüzyıllara ait Avrupa tıp metinleri, kloroz
veya bir tür anemi olan “yeşil hastalık” ile ortaya çıkan jeofajiden bahseder.
Tarih boyunca jeofajinin daha çok hamile kadınlarda veya kıtlık zamanlarında
meydana geldiği kaydedilmiştir.
DÜNYA VE TÜRKİYE’DE JEOFAJİ
Jeofaji, en sık tropik bölgelerde olmasına rağmen, tüm
dünyada hala görülmektedir. Bu iklimlerde yaygın olan gıda kaynaklı
hastalıklarla ilgili olabilir. Kil ve toprak yeme olayı besinleri yeterince
alamayan, gıdaları tüketemeyen yoksul ülke insanlarında görülmektedir. En
yaygın kil yeme olayı, bazı Afrika ülkeleri, Haiti’de gözlenmiştir.
Türkiye’de kil ve toprak yeme alışkanlığı, özellikle
İç Anadolu Bölgesini içine alan yörelerde, Ankara, Sivas, Kırşehir, Nevşehir,
Niğde, Yozgat, Kırıkkale, Çankırı, Eskişehir’in bazı mahalle ve köylerinde daha
yaygındır.
Kil, toksinlerin emilmesine yardımcı olabilir. Gıda
zehirlenmesi gibi mide sorunlarını gidermenin bir yolu olarak kil ve toprak
yeniyor olabilir.
Bazı kişiler ayrıca kil veya toprağı bulmak için para
harcayabilir ve önemli mesafeler kat edebilirler. Belirli bir toprak veya kil
türünü bulamamak veya karşılayamamak da sıkıntıya yol açabilir.
Eşref Atabey. 2010. Türkiye’de Kil ve Toprak Yeme Alışkanlığı (jeofajia)-Topraktaki organizmalar (patojenler)-Pekmez Toprağı ve Sağlık’’ MTA Yerbilimleri ve Kültür serisi,
…/…
Armıdanlı Hagop Mintzuri bize hem kendi Ermeni köyü Armıdan ve çevresinden, Eğin, Kemah, Ovacık, Divriği hem de 19 ve 20. yy İstanbul’undan çok güzel hikayeler anlatırken aynı zamanda eşsiz panoramalar çizer.
“Kil çıkarılan kısımlarda, mavi toprakların üstünde biri koşuyordu yukarı doğru. Kadın olmalıydı. Kil ocaklarından çamaşırda, baş yıkamakta kullanılacak kili çıkarmaya erkek gider mi? Koşan kadının arkasından bir ikincisi daha koştu. Onun da arkasından, az aşağıda çift süren bir rençber öküzlerini durdurup koştu, kadınlara yetişti.”[1]
Kil ocağından kil almakta olan kadının üzerine yar uçar ve kadın toprak altında kalır.
‘Kil Tepesi’nde ne
vaaar, ne olmuuuş?’
‘Demircilerin
gelini ölmüüüş…Kil Tepesi çökmüş, o da altında kalmış, anladın mı?’
‘Anladııım…Anladııım.’
‘Çıkarmışlaaar, çıkarmışlaaar… Ölmüüüş.’[2]
Kil
çıkaran kadın toprak altında kalarak ölmüştür.
Ancak, Mintzuri hikayeyi anlatmaya devam eder.
(…)
‘Neyse, neyse,
hepimize geçmiş olsun! Demircilerin gelini Kil Tepesi’nde toprakların altından
kurtardık. Katırla eve getirdik, size haber vermeye geldim.’
‘Ne diyorsun abi?
Hanginizin dediğine inanalım? Begişlerin Manuk geldi, öldüğünü söyledi. Sende
eve getirdiğini söylüyorsun.’
‘Manuk ne bilir! Haberi ben verdim Sartıh’da çift sürenlere. ‘Ölmemiş,’ dedim. Artık bilememkimin yanlış duyduğunu. Bana inanmazsanız, Demircilere gidip gözünüzle görün. Kıl payı kurtuldu. Tam zamanında yetiştik. Yaşayacak ömrü varmış. Yıkıntının çoğu üstüne gelmemişti. Bir de entarisinin eteği dışarıda kalmıştı. Yoksa nerede olduğunu nasıl anlayacaktık?’ [3]
Kil Tepesi’nde, kil ocağında göçük altında kalan Demircilerin gelin toprak altından yara almadan, topal veya çolak kalmadan kurtarılmıştır.
Adı yine Demircilerin Gelindir.
TOPAL HOCA
Babam
Cesari Babayiğit, o zamanlar Ankara ili, Delice ilçesine bağlı Bozköy’de kendi
ailesi için köyün ortak merası olan ve köylülerin “Hozalık”[4] dediği yüksekçe bir yere
ev yapar. Köylüyü ve muhtarı da karşısına alan babam zaman zaman karakolluk da
olur.
Bütün
köyün evlerinin temel ve zemin katları Hozalık Tepesi’nden, köylülerin
demesiyle kısaca Hozalık’ta bulunan taş ocaklarından sökülen bir tür kireç
taşından yapılırdı.
Babam
da evinin zemin katını bu taşlarla yaptırmıştı.
Ev
yapacak köylü Hozalığa gider, kendince bir ocak belirler ve damarını bulunca,
taşlarını sökerdi. O nedenle Hozalık uzaktan delik deşik görünürdü.
Babam
evini yapıp bitirmiş olmasına rağmen, taş sökmeye devam ediyordu.
İlk
zamanlar kaçak ve geceleri gemici fenerinin ışığında yaptığı taş sökme işini,
evini yapıp bitirdikten sonra gündüzleri de yapıyordu.
Yükselen ev arkada kalan taş ocağını ve orada yapılan işleri perdeliyordu.
Onca
çıkarılmış taş vardı ocaklıkta. Ev de yapılıp bitmişti. Babam neden ve ne için
hala taş söküyordu, anlayamıyordum.
Babam söktüğü taşları köylüye de satamazdı, zira isteyen herkes Hozalık’tan istediği kadar taş sökebilirdi.
Soramıyordum, ama anlıyordum bunun nedenini. Köy imamı olmasına rağmen ve yaşadığı köyün imam açığı olmasına rağmen imamlık yapmayan babam, sıkıntısından, kabına sığmayan enerjisini boşaltma ihtiyacından, en içli ve yanık türkülerini taş sökerken söylediğinin farkında olduğundan ve günde en az beş demlik demli çayı en keyifle taş sökerken içtiği için taş sökmeye devam ederdi.
O gün, 1978 yılı, yaz aylarından birinde, köyden Galleş Haydar da babamın yanına gelir ve yanında bir başkasını çalıştırma ihtiyacı yokken, Galleş Haydar da taş ocağında çalışmaya başlar.
Ancak Galleş Haydar’ın ocakta çalışmasının amacı, babama dönerek “Hoca öyle sökülmez, manilya (Manivela), çivi, balloz (Balyoz) böyle kullanılır” diye gösteriş yapmaktı.
Taş ocaklarında da kil ocaklarında olduğu gibi yar oluşur. Toprağı dikkatli açmazsan, yar hemen uçar ve altında kalırsın. O nedenle oluşan yarın üstündeki toprağı kontrollü bir şekilde uçurmak gerekir.
Galleş Haydar’ın son kazmasıyla yüksekçe oluşan yar uçar.
Babam
Cesari Hoca ve Galleş Haydar uçan yarın altında, toprak altında kalırlar.
Babam
beline kadar toprağın içinde ve bilinci açıktır. Eve seslenir.
Evden koşup gelen kardeşlerim ve üvey annem Esme feryat figan bağrışmaya başlarlar.
Köyün orta kesiminde oturan ve feryadı duyan Galleş Haydar’ın eşi ve kardeşleri, daha ne olduğunu anlamadan ellerine geçirdikleri kazma, kürek, yaba vb. ne varsa babamın yüksekte duran evine doğru koşmaya başlar.
Koşanların ilk başta kurtarma amaçlı koştuklarını düşünebilirsiniz. Hayır. Onlar babamın Galleş Haydar’ı çalışması için taş ocağına soktuğunu ve ölmesine neden olduğunu düşünerek, babamı öldürmeye, ondan hesap sormaya koşmaktadırlar.
Diğer
komşular ve Galleş Haydar’ın yakınları da göçüğün başına gelirler.
Onlar gelene kadar babam yarı beline kadar gelen toprağın içinden bir sıçrayışla çıkabileceğini düşünerek sıçrar. O sıçrayışla sol bacağı kalçadan çıkar.
Gelenler
Galleş Haydar’ı toprak altından salimen çıkarırlar.
Galleş
Haydar’ın diğer adı da Kel Haydar’dır ve keldir de. Başından hiç eksik
etmediği, kelini kapatan kasketin tepesi görülmektedir.
Gelenler kasketin görünen tepesinden başlarlar göçen toprağı atmaya.
Babam gerekli tedavi ve ameliyatları ihmal eder. Sol ayağı kalçadan topal kalır.
…/…
O olaya kadar adı Cesari Hoca olarak çağrılan babam, o olaydan sonra Topal Hoca olarak çağrılmaya başlar.
Babam kendisinin “Topal Hoca” olarak çağrılmasından hiç yüksünmez, gocunmazdı.
…/…
Tekrar Mintzuri’ye dönelim.
“Bu anlattıklarım,
hikaye yazmak için kurgulanmış şeyler değil. Kil Tepesi’nde toprağın altında
kalan Demircilerin gelin, benim annemdir. Bana hamileliğinin son ayındaymış.
Olaydan yirmi beş gün sonra dünyaya gelmişim.
Olduğu gibi, benim öykümdür bu…”[5]
TOPAL SİPSİ
Ayağı sakatlanan veya kesilen veya ayağı eksik doğanlara “Topal” diyen bu halk hiç de akla gelmeyecek bir şeye, bir müzik aletine de topal der mi?
Sipsi, Nefesli
çalgılar grubundan bir Türk halk müziği çalgısıdır. Kabak kemane gibi, Teke yöresi gurbet havası açışlarında sık duyulur.
Başta Altınyayla, Burdur ve Isparta olmak üzere, Fethiye'den kuzeye doğru Denizli'ye kadarki bölge içerisinde sıkça kullanılan yöresel bir müzik aletidir.
Sipsi 15–25 cm uzunluğunda ince bir kamıştan yapılır. Tek parça veya iki ayrı parça halinde olabilir ama iki parçalı sipsiler daha yaygın ve kullanışlıdır. Sesin çıkmasını sağlayan ağızlık kısmına cukcuk, ağızlık; gövde kısmına da gödlek (götlük) denilmektedir. Çam dallarının filizlerinden, söğüt dallarından, içi boş ot ve çavdarlardan ve kartalın kanat kemiğinden yapılan sipsilere de rastlanılmaktadır. Üstte 5, altta 1 olmak üzere toplam 6 deliklidir. Delikler yörede yaygın olan ezgileri çalacak şekilde Hüseyni dizisine göre açılmıştır ve ses alanı sınırlıdır ancak icra tekniklerinin iyi kullanılması ile diğer dizilerin çoğunun çalınması mümkündür. Ses alanı yaklaşık 1,5 oktavı geçmektedir ve diğer nefesli çalgılarda olduğu gibi sipside de akort yapılamadığından değişik boyda sipsiler kullanılır. Daha çok bir eşlik çalgısıdır ve gurbet havaları, zeybekler, Teke havaları gibi ezgileri çalarken cura bağlama, üç telli, kabak kemane gibi çalgılarla güzel bir uyum oluşturur.(Wikipedia)
Topal
Sipsi, sipsinin topal olanı değildir kuşkusuz.
Ancak,
topal oyun havası, aksak bir havadır. Bu havayı yaratan, bize kazandıran büyük
Üstat, Dr. Etnomüzikolog Acıpayamlı Talip Özkan’dır.
Bu
hava uzunca bir zamandır, düğünlerin, gazino ve pavyonların, özel gecelerin en
çok ve en maharetle oynanan “Topal” oyun havasının atasıdır.
Yabancılar
ve kadınlar da oynayınca daha bir otantik oluyormuş gibi sanki gittikçe
dejenere olmaktadır.
O oynayanlar ne Topal Sipsi’yi ne de Talip Özkan’ı bilirler.
TOPAL OYUN HAVASI
|
Repertuar No |
576 |
|
|
Yöresi- İli |
||
|
İlçesi- Köyü |
Acıpayam |
|
|
Kaynak Kişi |
||
|
Derleyen |
||
|
Notaya Alan |
||
|
İcra Eden |
||
|
Makamsal Dizi |
||
|
Türü |
|
|
|
Karar Sesi |
La |
|
|
Bitiş Sesi |
La |
|
|
Usül |
2/4 |
|
|
En Pes Ses |
|
|
|
En Tiz Ses |
|
|
|
Ses Genişliği |
|
Söz Yok
Repertükül-Repertuar Türküleri Külliyatı
…/…
Hagop Mintzuri 1914’te sağlık problemleri yüzünden köyü Armıdan’dan İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle köyüne dönemedi ve 1915’te tehcir edilen ailesinden bir daha hiç haber alamadı. Kil ocağından sağ çıkan annesi Demircilerin Gelinden de…
Hrant
anısına,
Aşk ile,
(Not:
Bu yazı için dinleme, Topal Sipsi-Talip Özkan-Kalan Müzik Yağar Yağmur
Albümünden)

