26 Haziran 2026 Cuma

FİTBOL

Yetmişli yıllar, Çorum’da ortaokul yıllarım.

Bütün dünyada ve Türkiye’de güçlü esen sosyalizm rüzgarları hızını gittikçe artırıyor.

Günlük hayattan siyasi gündeme, kültüre, sinemaya bir “Sol” jargon egemen olmaya başlıyor. Türkçe sözlük dağarcığına yazılı olmayan kelimeler de girmeye başlıyor.

Öte yandan söz konusu futbol maçı veya futbol topu veya futbolcu olunca kimse futbol demiyor hep “Fitbol” diyor. Oysa ortaokulda okuduğum yabancı dil, Almancada bile “Fussball” kelimesinin karşılığı olarak en azından futbol kelimesine yakın bir ses çıkması gerekirdi insanların ağzından. 

İngilizceden Türkçeye sadece harf değişimi ile geçen “Football” kelimesi bile futbol yerine “Fitbol” olarak dolaşıyordu halkın ağzında.

AYAK TOPU

Futbol kelimesinin karşılığı olarak türetilen Türkçe “Ayak topu” kelimesi hiç tutmamıştı. Milli kelimesinin karşılığında türetilen “Ulusal” kelimesi ise tutar gibiydi, ancak örneğin “Milliler Dünya Futbol Kupası elemelerine katılmaya hak kazandı” cümlesinde milliler yerine “Ulusallar” demek ve öyle bir spor manşeti atmak pek tutmuyordu.

MAJESTELERİNİN TOPÇU BİRLİĞİ 

Modern futbolun beşiği olarak hep İngiltere gösterilir. 

İngiltere’de ise karşımıza Türkçe kelime karşılığı “Cephanelik” olan “Arsenal” kelimesi çıkar. Doğru tahmin ettiniz, İngiltere’nin en eski futbol kulübü olan Arsenal’dan söz ediyoruz.

Arsenal kelimesinin başka bir anlamı daha vardır: Tophane.

İşte ünlü Arsenal Futbol Kulübü 1886 yılında “Dial Square” adıyla Woolwich semtinde bulunan tophane İşçileri tarafından kurulmuştur. 

Dial Square adı daha sonra “Royal Arsenal” olarak, yani “Majestelerinin Tophanesi” olarak değiştirilir.

Kulübün adı daha 1891 yılında tekrar “”Woolwich Arsenal” olarak değiştirilmiş olsa da kulüp hep ve hala sadece “Arsenal” olarak bilinir.

Arsenal Tophanesinde çalışanlar, Osmanlı’daki Tophane çalışanları gibi kısaca “Topçu” olarak adlandırılıyorlardı.

Yani kısaca, Arsenal demek Topçu demektir.

Beşiktaş’a “Arabacılar” takımı denmesi gibi, Osmanlı’da da iki rakip atlı spor takımından birisine “Lahanacılar, diğerine Bamyacılar” deniyordu.

KİT takımlarının hepsinin adı ise ürettikleri mal ile başlardı “”Şekerspor, Kağıtspor, Demirspor vb.”

ADAM İYİ TOPÇU ABİ 

Racon kesen veya kestiğini zanneden mahalle abileri, kahvehane abileri yerli veya yabancı iyi ve üstün nitelikli bir futbolcu için asla “İyi futbolcu” demezlerdi. “İyi topçu” derlerdi ve bu racon hala devam ediyor.

Bir abinin bir futbolcu için ağzından “İyi topçu” lafı çıkıyorsa, o abinin futboldan iyi anladığına inanılırdı ve ayrı bir yeri olurdu. Birisinin ağzından “İyi topçu” değil de “iyi futbolcu” çıkıyorsa, o futboldan pek anlamaz sayılırdı.

O abiler “İyi topçu” lafını ederken, nitelemede geçen “Topçu” kelimesinin Majestelerinin Topçusu, yani Arsenal’dan geldiğini nereden bilebilirdi ki?

ADAM İYİ PEHLİVAN

Futbolda “İyi Topçu” lafı, söz konusu minder, yağlı veya karakucak güreşi olunca karşımıza “Adam iyi pehlivan” nitelemesi çıkar.

Ancak burada futbolda racon kesen mahalle abilerinin yerine güreşte racon kesen mahalle dayılarını görürüz. Onlar iyi bir güreşçi için “İyi pehlivan” diyorlarsa, o dayı güreşten anlıyor, anlamına geliyordu.

Kahvehanede birisi “Pehlivan yerine güreşçi” diyorsa, onun güreşten pek anlamadığı düşünülürdü.

Oysa Farsça “Pehlivan” kelimesi “Kahraman, savaşçı, bahadır” demektir.

Bu kelime, “Pehlivan kelimesi” Osmanlı’da süreç içerisinde evrilerek binicilik, ok atma, matrakçılık, cirit atma vd. sporları yapan her sporcuya verilen ortak bir unvan olmuştur.

Modern olimpiyatlara katılan ve yarışan bütün branştaki sporculara nasıl ki “Atlet” deniyorsa, Osmanlı’da yarışan bütün sporculara da “Pehlivan” deniyordu.

Mahalledeki kahvehanede güreşten söz açılınca “Adam iyi pehlivan” diye racon kesen dayı Osmanlı’da bütün sporculara “Pehlivan” ve olimpiyatlarda yarışan bütün sporculara “Atlet” dendiğini nereden bilebilirdi ki?  

ÇORUM’DA ÇORUMSPOR MAÇLARI

Çorum merkezde geçen çocukluğumun, 60’lı ve 70’li yıllarında bilet alarak hiçbir Çorumspor maçına gitmezdim. Maç biletleri açık tribünler için bedava kapalı tribün için ise paralı olurdu.

Açık tribünler bedava olmasına rağmen yine de çok az seyirci olurdu, bilir, duyardım.

Biz Çorum Yetiştirme Yurdunda koruma altında bulunan kızlı erkekli çocukları tezahürat için Çorumspor maçlarına götürürlerdi. Kızlı erkekli, kalabalık bir grupla Kale Mahallesi’nden stadyuma kadar yürüyerek gider, bir saatte ancak varırdık stadyuma.

Kapalı tribünün karşısında açık tribünde yerimizi alırdık.

Saha topraktı. Maç başlamadan önce itfaiyenin arazözü çıkar, hırıltılı ve homurtlulu motor sesiyle sahayı sulardı.

Bu sulama yaz aylarında kısmen işe yarardı. Ancak yağmurlar başlayınca saha çamura dönerdi.

Maç başlamadan önce iki takımın “Topçuları” ve hakem heyeti orta yuvarlağın iki yanına sıralanır ve orta hakemin talimatını beklerdi.

Orta hakem “Türk sporu şerefine üç kere” diye bağırır ve susar, her iki takımın topçuları hep bir ağızdan, yüksek sesle ve üç kere “Sağol sağol sağol“ diye bağırırlardı. Nedense ben o “Sağol sağol sağol” seslerini hep “Sol sol sol” diye duyar ve buna pek bir anlam veremezdim.

Maç başlar, biz Çorum Yetiştirme Yurdundan gelenler tezahürat yapardık: Yaya ya şaşa şa, Çorumspor çok yaşa!

Bizim tezahüratımız diğer seyirciler tarafından hem pek duyulmaz hem de pek dişe dokunur bulunmazdı. Hakeme küfredenleri, üzeri açılmamış küfürleri hep o maçlarda duyardık. Hele bir de hakemin başında saç yok, kel ise, en ağır küfürlere o hakem maruz kalırdı.

O yıllarda Çorumspor üçüncü ligden ikinci lige çıkmak için çalışıyor. Rizespor Çorum’a gelecek. Şehrin görünür yerlerinde elektrik direkleri arasına gerilen bez pankartlarda şöyle bir tekerleme yazıyordu:

Rize, niye geldin bize

Üç atalım mı size 

Yetiştirme Yurdunda yaşı benden en az 10 yaş büyük olan bir abimiz vardı. Adı Garip Ürün’dü. Garip abi uzun boylu, iri yarıydı ve atletik bir bedene sahipti. Yurttaki bütün kız-erkek küçüklerin abisiydi.

Garip Abi 18 yaşını doldurduktan sonra yurttan ayrıldığında Çorum’da kaldı. Bizi ne zaman çarşıda görse kol kanat olur, hep elini cebine atardı.

Forvet oyuncusu Garip Ürün abimiz iyi futbol oynardı ve Çorumspor Kulübünün profesyonel takımına seçilmiş, bizim de gurumuzdu. Garip Abi ile irtibatımız kopmuş olsa da onun sağlık sorunları olduğunu hep bilir ve duyardık. 

23 Eylül 2023’te ölüm haberi geldiğinde son golü Çorumspor değil, Çorum Yetiştirme Yurdunda yetişenler yemişti sanki.

2,5’LUK

Çorumspor’un maçlarına gitmezdim, ama yurttaki arkadaşlardan uyanık bazıları nereden ve nasıl haber alırlar bilemezdim, o haftaki Çorumspor maçı için “2,5”luk” arandığı bilgisini yayarlardı.

O yıllarda top toplayıcıların adı “’2,5’luk’tu” ve top toplayan çocuklara maçın sonunda 2,5 TL ödenirdi. O zamanların çocuk dünyasında bizim gibi Yetiştirme Yurdunda kalanlar için dişe dokunur bir paraydı 2,5 TL. 

Çorumspor’un o haftaki maçı için top toplayıcı olarak ben de yazıldım. Bunu kim ayarladı, hiçbir fikrim yoktu. Sadece stadyuma gitmemi ve 2,5’luk olarak geldiğimi söylememi tembih ettiler.

Yukarıda bahsedilen sahanın sulanması, seremonide anlatılanlardan sonra maç başladı. Sahanın iki yanında birer kişiyiz, birer 2,5’luk top topluyoruz.

Çorumspor ile kim oynuyordu, hatırlamıyorum.

Topu sürekli takip ediyorum. Top sahanın dışına çıkınca koşarak topu yakalıyor ve oyuncuya teslim ediyorum. O yıllarda maçlarda, birinin patlama ihtimaline karşı birisi de yedek, ancak iki top olurdu.    

Galip takımın ayağından dışarı çıkan topu getirdiğimde, oyunu başlatacak futbolcu bana ne küfürler ederdi. Nedenini hiç anlamazdım, ben sadece görevimi yaptığımı düşünürdüm.

Meğer galip takımın oyuncusu benim topu hemen getirmemle zamandan çalamıyormuş. Topu mümkün oldukça geç getirmeliymişim.

Tersi de oluyordu. Sahadan dışarı çıkan topu mağlup takımın oyuncusuna getirdiğimde de aynı küfürleri duyardım. Yine anlam veremezdim. 

Mağlup veya galip iki takım için de aynı gayreti gösterirdim.

Meğer mağlup takımın oyuncusu da topu neden daha çabuk getirmediğim için küfredermiş bana.  

Maç bittiğinde 2,5 liramı verdiler. Bütün bir paraydı.

Mahalle kahvesinde racon kesen abiler “Top toplayıcılar” için asla “Top toplayıcı” demezler “2,5’luk” derlerdi. 2,5’luk için top toplayıcı lafı edenler futboldan anlamaz sayılılardı.

Maçlarda ise sadece futbolcular hakaret etmezdi 2,5’luklara, seyirci de oyalama yapmayan veya topu çabuk getirmeyen top toplayıcılara “Ulan 2,5’luk” diye bağırıp onları tehdit ederlerdi.

WM 74 DÜNYA FUTBOL KUPASI ŞAMPİYONASI

Dünya Futbol Kupası Şampiyonası 1974 yılında Federal Almanya’da düzenleniyordu. Televizyonlar ilk defa canlı olarak dünya kupası maçlarını yayınlıyorlar ve Halit Kıvanç bize maçtan daha fazlasını anlatıyordu.

WM ise Almanca, Dünya Birinciliği anlamına gelen “Weltmeisterschaft” bileşik kelimesinde geçen W ve M kelimelerinin baş harfleriydi. 

Akşam olunca yurdun son katındaki televizyon odasına toplanır, 74 Dünya Kupası maçlarını izlerdik. Dünya futbol yıldızlarını ilk defa o dünya kupasında görüyorduk.

Yetiştirme Yurdunun da Çorum Amatör Lig’de oynayan bir futbol takımı vardı.

Takımdaki çocuklardan kimisi Gerd Müller, kimisi Beckenbauer, Höness olurdu.

Polonya flaş takımdı ve kimisi de Polonya takımından Deyna, Lato olurdu.

Solcu abiler ise başka bir racon keserler ve Alman Milli Takımında oynayan “Maocu Paul Breitner” olurlar veya ona da birisini yakıştırırlardı.

Renklerimiz Çorumspor’un renkleri, kırmızı-siyahtı.

Çorum Yetiştirme Yurdu Futbol Takımı-Yurtspor

Ayakta soldan sağa: Hamza Cücük, Cafer Çangaloğlu, Yusuf Horasan, İsmet Aslan, Adem Boran, Sabahattin Sayar, Nuri Aydın (Menejer, o da yurttan)

Altta soldan: Mustafa Şenöz, Yılmaz Aydoğan, Servet Öztaş, Hurşit Uzuner, Hüseyin Şahin

SİİRT KÖY HİZMETLERİ 

1989-1994 yılları arasında Sümerbank-Beykoz Deri ve Kundura İşletmesi’nde çalıştım. Fabrikanın, yani Sümerbank’ın desteklediği ve finanse ettiği Beykozspor Kulübü ise İstanbul Ligi’nden başlayarak uzun yıllar Türk Futbol Tarihinin büyükleri arasında yer alıyordu. Hafta sonlarında Şehir Hatlarının Beykoz Vapuruna biner Sirkeci’ye giderdim. Benimle birlikte Beykoz da gelirdi sanki. 

Şehir hatlarının gemilerinde çalışan çımacılarla ahbap olmuştum. Söz dönüp dolaşır futbola gelirdi. 1990 İtalya Dünya Futbol Şampiyonası daha yeni bitmişti ve futbol oynayan herkes bu kez kendisini, Maldini, Baggio, Bergomi vd. gibi birer İtalyan futbol yıldızı gibi görüyor, Alman yıldızlar çoktan hafızadan ve sahalardan silinmişlerdi.

Çımacılar bana hangi futbol takımını tuttuğumu soruyorlardı. Ben de her seferinde onlara “Siirt Köy Hizmetleri” diye cevap veriyordum.

Abi öyle takım mı olur ya, diye bana alaysı bakıyorlar, bir sonraki görüşmemizde, yine soruyorlar, ben yine aynı cevabı veriyordum.

Ben Beykoz’da çalışırken zihnime bir mizahi isim olarak yerleşen ve çımacıların benimle alay ettikleri Siirt Köy Hizmetleri Futbol Kulübü 1999-2000 yılları sezonunda Süper Lige çıktığında ben artık o çımacıları göremiyordum.

“Kulüp 1969 yılında kuruldu. 1983 yılında 6 yıl boyunca kullanacağı Siirt Yol Su Elektrik Spor adını aldı, 1989 yılında ise kulüp Köy Hizmetleri'nin himayesine geçti ve Siirt Köy Hizmetleri Spor adını alarak 10 yıl boyunca Köy Hizmetleri tarafından yönetildi. 1999 yılında Fadıl Akgündüz'ün sahibi olduğu JetPA ile sponsorluk anlaşması yaparak Siirt Jet-PA Spor adıyla 1999-2000 sezonunda 1. Lig'e (bugünkü Süper Lig) yükselmiştir. Kulüp; Ersen Martin, Timuçin Bayazıt, Ceyhun Eriş, Okan Öztürk, Oktay Derelioğlu, Hamza Hamzaoğlu gibi önemli isimleri kadrosuna katmasına rağmen 2000-2001 sezonunda 1. Lig'den düşmüştür.” (Wikipedia)   

2004 AVRUPA FUTBOL ŞAMPİYONU: YUNANİSTAN

2004 Avrupa Futbol Kupası Şampiyonası Portekiz’de oynanıyordu. Gebze’de çalışıyordum. İş çıkışı servise bindiğimde gündem gereği sadece Avrupa Futbol Şampiyonası konuşuluyordu.

İlk tur maçları oynanmaya başladığında mahallenin değil, ama servis minibüsünün abileri soruyordu: “Recep Bey, sence hangi takım alır kupayı?”

“Yunanistan” deyince, bana “Ya Recep Bey sen de futboldan hiç anlamıyormuşsun” diyorlar ve alay ediyorlardı. 

Yunanistan ikinci eleme turlarına kaldığında, bana aynı soru yine geliyordu: Recep Bey, sence hangi takım alır kupayı?

Yine Yunanistan dediğimde ise, “Ya o şansına ikinci tura kaldı” diyerek futboldan anlamadığımı söylemek istiyorlardı.

Derken Yunanistan çeyrek final, sonra final ve sonunda ise kupayı alınca abilerin bana söyledikleri son söz “Ya Recep Bey, sen futboldan baya anlıyormuşsun” oluyordu.

YALÇIN KÜÇÜK - KALECİ RÜŞTÜ REÇBER

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ise Avusturya ve İsviçre’nin ev sahipliklerinde yapıldı. Türk Milli Takımının kalecisi Rüştü Reçber’di.

Yalçın Küçük, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası hakkında Yeni Harman Dergisi’nde kendisine sorulan sorulardan Rüştü Reçber ile ilgili kısmına aşağıdaki cevabı veriyordu: 

“Nasıl isterseniz öyle söyleyin. Bana Yeni Harman dergisi 'Kaleci Rüştü için ne düşünüyorsunuz?' diye sordu. 'Milli kovadır,' dedim. Benimle dalga geçtiler, 'Naptınız hocam, Barcelona'ya gidiyor,' dediler. Üç sene kaldı ama! Ben futbol bilmem ama tariflere bakıyorum.”

Yalçın Küçük hayatında belki de hiç top oynamadı, futbol maçına çıkmadı. Ama söylediklerini yabana atabilir miyiz?

Rüştü için iyi topçu diyen abiler vardı elbette, ama onlardan hiçbirisi İyi İktisatçı Yalçın Küçük Hocayı ve bu dediklerini muhtemelen okumamıştı.

…/…

Bu sene, 2026, Dünya Futbol Şampiyonası aynı anda ABD, Kanada ve Meksika’da düzenleniyor.

Futbolu zevkle izlenebilecek görsel şölene çeviren futbolcular mahalle kahvehanelerinde racon kesen abiler için hala “Topçu” ve mahalle aralarında top yuvarlamaya çalışan yeni yetme çocuklar için ise futbol hala “Fitbol” olmaya devam ediyor.

…/…

1978’de Arjantin’de düzenlenen Dünya Futbol Şampiyonasında tribünlerden gelen tezahürat sesleri işkence altındakilerin çığlıklarını bastırıyordu.

“Futbol asla sadece futbol değildir sözüne” bir katkıda bulunmaya çalıştım.

TAVSİYE EDİLEN OKUMALAR :




  İZLEMELER :

-DAR ALANDA KISA PASLAŞMALAR

-KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ

-ZAFER KAÇIŞ


31 Mayıs 2026 Pazar

HASTALIK İYİLEŞMEYE GİDEN YOLDUR [1]


Başlığı ödünç alarak alıyorum.

Hastalıkların tıbbi olarak tanımını ve tedavisini hekimlere bırakacak olursak, halkın kendi bulduğu, uyguladığı tedavi yöntemlerinin tıp hekimlerinkinden daha fazla olduğunu görürüz.

Halkın bulduğu ve uyguladığı tedavi yöntemlerinin çoğu artık unutulmuş durumda veya şarlatanların elinde birer haksız kazanç kapısına dönmüş durumdadır.

Anadolu’da sayıları artık çok az kalmış olsa da yüzyıllardır süregelen “Sancı Ocakları” vardı. Sancı Ocakları halkın her türlü hastalığını tedavi için gittikleri mekanlardı.

Bu mekanlar “Yatır, türbe, tekke, ocak vb.” şeklinde adlandırılmış olsa da genel anlamda hepsinin adı “Sancı Ocağı’ydı.”

Ocakları çoğunluğu kadın olan ocak sahibi kişiler beklerdi ve sancısına, ağrısına, hastalığına şifa için gelenlere tedaviyi onlar uygulardı. Ocak sahipliği halkın “El Alma” dediğimiz sistemle bir sülaleyi takip ederdi. Kimse ben de şuraya bir ocak açayım da tedaviye başlayayım, demez, buna cesaret edemezdi. Halk geleneksel sancı ocaklarını ve oradaki “Ocakçıları” bilir, başka bir yerde bir ocak ve ocakçı ortaya çıkmışsa, ona güvenmezdi.

Yılancık ocağı, derma-demra ocağı, sarılık ocağı, parpı ocağı gibi çok sayıda sancı ocağı Anadolu’nun farklı yerlerinde farklı isimlerle varlıklarını uzun süre sürdürdüler. Modern hayat ve tıbbi tedavi imkanları yaygınlaştıkça geleneksel sancı ocakları ve ocakçıları birer birer yok oldular.

Yok oluşla beraber Anadolu’nun kültürel bir kaynağı da tam derlenip toparlanmadan, üzerinde yeterli araştırmalar yapılmadan, ocaklara gelen hastaların vakaları incelenmeden kapanıp gittiler.

…/…

Annemin köyü Çorum-Sungurlu-Demirşeyh Köyü’nün mezarlığındaki tekkede bulunan bir ardıç ağacı dalı tekkeye gelen sancılı insanların sancı veren yerlerine sıvazlanırdı.

Hatay-Samandağı-Hızır Makamında bulunan şekilsiz ve garip bir ağaç parçası da aynı amaca yöneliktir.

Bazı kadınların tükürüğü veya göğüslerinden gelen sütün şifa olduğuna inanılır. O kadının tükürdüğü yara iyi olur. Yeni doğan bebekler yörede bilgeliği ve göreneği ile ünlü, tanınmış, saygın kadınlara götürülür ve o kadından çocuğun yüzüne tükürmesi istenirdi. “Yüzüne tükürdüğüm” veya “Yüzüne tükürsen Ya Rabbi Şükür der” sözü buradan gelir.

Burada amaç o bilge kadınının özelliklerinin bebeğe de geçmesini dilemektir. Bunu, benzer, yüze tükürme işlemini ocak olmayan ama ailede bulunan çokbilmiş bir kadın da yapar ve itiraz eder gibi olan bebeğin annesine veya yakınlarına “Bana benzesin” diye yaptığını söyler.

…/…

Günümüzde halen kullanılan Sağlık Ocakları Anadolu’nun o kadim tedavi, sancı ocaklarından bir aktarımdır.

…/…

Hastalık nasıl ve neden iyileşmeye giden yoldur? Bir ağrının, bir rahatsızlığın tedavisi için onun “Hastalık” olarak tanımlanmasıyla başlar her şey. Bu rahatsızlık tıbbi olabileceği gibi, toplumsal da olabilir.

Hastalığı tanımlayabiliyorsanız, işte o zaman iyileşmeye giden yol açılmış olur.

…/…

Çorum’da, ilkokul dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde bir sobacının yanına çırak olarak girmiştim. İki ortak olan sobacının kullandığı birkaç mekanik aleti vardı. Kenet-punto makinası-kıvırma makinesi.

Hiç boş kalmazdım, ama boş kaldığımda kenet makinesine parça, atık sac parçaları koyar katlar, sonra da uçlarından katlanmış bu parçaları birbirine geçirir, üzerini tahta tokmakla döver daha büyük bir sac yapardım.

O zamanlar fırınlı ve emaye sobalar henüz pek yaygın değildi. Yuvarlak odun sobaları hala yapılıyordu. Ustalar odun sobası için kestikleri sacın iki tarafını da kenetle katlar, sonra o iki ucu birbirine geçirip üzerine tahta tokmakla ezince ortaya odun sobasının silindir şekli çıkardı.

Büyülenirdim.

Büyülendiğim başka bir konu ise ustaların arada elektrot kaynağı yaparlarken, kaynak telinin metale değerken çıkarmış olduğu beyaz ışık parlaklığı olurdu.

Bebekler, çocuklar, hayvanlar bu tür ışık kaynakları karşısında hep büyülenirler.

Usta kaynak yaparken el maskesi kullanır ve maskem olmadığı için beni hep uyarırdı “Işığa bakma,” derdi. Nasıl bakmazsın, o ışık sanki ilahi bir ışık gibi görünürdü gözüme.

PATATESLE GELEN TEDAVİ

Ustanın uyarılarını dinler gibi yapsam da dinlememiştim. Akşam oldu, işten çıkıp Yetiştirme Yurduna geldim. Gözlerimde bir batma, başımda bir ağrı oluşmaya başladı. Akşam yemeğini zor yiyebildim. Hemen koğuşa çıkıp uyumak istedim. Fakat ağrı gittikçe artıyor, azalmıyordu.

Yetiştirme Yurdunda ilkokuldan sonra okumayıp da işe, sanata giden kardeşlerimiz de vardı. Birileri onlardan birisine durumu anlatmış olmalı, işçi abilerden birisi yanıma geldi. Gözlerime baktı. Nerede çalıştığımı ve kaynağa bakıp bakmadığımı sordu.

Sobacıda çalıştığımı ve kaynağa baktığımı söyledim. Tamam, dedi işçi abi. Birisini yurdun mutfağına gönderdi, o saatte kapısı çoktan kilitlenmiş olan mutfaktan bir adet soyulmamış patates geldi.

Teşhis: Kaynak alması, tıbbi adı, kaynak keratiti

Tedavi: Patatesi kabuklu halde dilimleyin. İki gözün üstüne de birer dilim koyun. Üzerini yumuşak bir bezle, tülbentle sarın, sabaha kadar o şekilde uyuyun.

İşçi abinin dediklerini yaptım. Sabah bir şeyim kalmamıştı.

Şu işçi abi de ne çok şey biliyormuş.

Aslında patates bu iş için mucize gibi görünse de soğuk bir kompres ya da içinde buz olan bir torba da aynı işi görüyormuş, lakin bizim o yıllarda ve o imkansızlıkta bunları bulabilme şansımız hiç yoktu.

…/…

Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu öğretmen yazar Dursun Akçam babasının tükürüğünün nasıl şifa olduğunu anlatır Kaf Dağı’nın Ardı öykü kitabında.

“Babam, kıskanırdı anamı, altta kalmamak için o da kendi hünerlerini ortaya koyardı. Bunların en önemlisi, tükürük tedavisiydi. Hopa’dan bir şileple Mehti Ağa’nın koyun sürüsü ile birlikte İstanbul’a gitmişti. Bu yolculukta hem deniz gören hem de deniz suyu içen tek kişiydi köyümüzde. O nedenle babamın tükürüğü, cümle yaralara merhemdi. O yıllarda ne de çok yüzünde sarı yara çıkan çocuklar, gençler vardı! Babam, evin ortasına, aralıklı yan yana, iki sepet koyar, ayağının birini bir sepete, birini öbür sepete atarak ayakta durur, bacakları arasından geçen yaralıların yüzüne tükürürdü. Babamın tükürüğü, sarı yara, sulu yara, yanık, çıban vb. cümle yaralara merhem olurdu! Anama göre bu keramet babamda değil, içtiği tuzlu deniz suyundaydı.”[2]

Ardahan merkez ilçe Ölçek Köylü Dursun Akçam’ın annesine göre keramet deniz suyundaysa, benim annemin köyü Demirşeyh Köyü tekkesindeki ağaç parçasının kerameti ise o çevrede öylesi bir ağacın hiç bulunmuyor olmasıydı.

Teşhis : Sulu yara, sarı yara

Tedavi : Dursun Akçam’ın babasının tükürüğü

…/…

HERA’NIN GÖĞSÜNDEN FIŞKIRAN SÜTÜ ŞİFA MIYDI?

Galaksi adının kökeni, eski Yunancada bizim galaksimizi belirtmek üzere kullanılan “sütlü, süt gibi, sütsü” anlamlarına gelen galaxias (γαλαξίας) sözcüğü ya da “süt dairesi” anlamındaki kyklos galaktikos (κύκλος γαλακτίκος) terimidir. Bu terim ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan “Süt Yolu” terimi eski Yunan mitolojisindeki bir mitostan kaynaklanır.

Zeus’un Alkmene’yi gebe bıraktığını öğrenen Hera, büyük bir kıskançlığın yanında Herakles’e karşı da nefret duyar. Hera duyduğu bu nefretle Herakles ve ikizi İphikles’le birlikte beşiğinde yattığı bir gün, çocukları boğması için iki kocaman yılan gönderir. Yılanları gören İphikles, ağlamaya başlar ancak Herakles, yılanları elleriyle yakalar ve sıkarak boğar.


Hera’nın kıskançlığından korkan Alkmene ise Herakles’i Thebai’nin dışında bir tarlaya bırakır. Bu sırada Zeus’un isteğiyle Athena, Hera’yı yanına alarak yürüyüşe çıkmıştır. Bebeği gören Athena, şaşırmış gibi yaparak çocuğu Hera’ya gösterir ve “Haydi, senin memelerinde nasılsa süt var, izin ver de şu küçük yaratık da birazını emsin.” der. Hera, hiç düşünmeden çocuğu emzirmek için kucağına alır. Herakles, tanrıçanın memesini öyle kuvvetli emer ki Hera, duyduğu acıyla bebeği yere fırlatır. Bu arada göğsünden fışkıran süt, gökyüzüne ulaşarak adına Samanyolu (Süt Yolu, Milky Way) denilen yıldız kümesini oluşturur.

Burada anlatılmak istenen Süt Yolu-Milky Way-Samanyolu gibi görünse de Hera’nın göğsünden çıkan sütün aslında kendisini rahatlatmış olmasıdır. Lohusa kadınların bazıları fazla gelen sütlerini boşaltamaz, sağamazlardı.

Süt Annelik diye bilinen annelik, böyle doğmuş olsa gerek. Bir mahallede, bir köyde birkaç lohusa olsa da sütü fazla gelen belki de tek bir lohusa olurdu. O da fazla sütüyle başka bebekleri de emzirirdi. Burada süt hem lohusa annenin göğsünden çıkarken onu rahatlatmış hem de başka bir bebeği doyurmuş, beslemiş oluyordu.

O nedenle Özay Gönlüm ve Davut Sulari süt kardeşlerdir.

İyi de biz neden Süt Yolu değil de Saman Yolu diyoruz?

Bu da İran-Pers etkisinden kaynaklıdır.

Türkçede Samanyolu olarak bilinen ismin kökeni Farsçaya dayanmaktadır. İranlılar bu fenomene saman çeken, saman taşıyan anlamına gelen "Kehkeşan" ismini vermişlerdir. Efsaneye göre Samanyolu, kerpiç ustalarına saman taşınırken, saman taşıyanların düşürdüğü yere düşen saman tozlarından ve saman parçalarından meydana gelmiştir.

Teşhis : Süt dolu göğüs ağrısı

Tedavi : Başka bebekleri de emzirmek       

…/…

Konu anne sütüyle tedaviye gelince Hagop Mintzuri’den söz etmemek olmaz. Mintzuri Armıdan Fırat’ın Öte Yanı anı kitabında sizi adeta masal diyarlarına götürür, yok artık diyesiniz gelir.

“Hamamda göz ağrısına tutulurduk. Buğday dövülüp samandan ayrılırken, kalkan saman tozları gözlerimize dolardı. Bir senesinde ne yaptıysam geçmedi. Teğçur Çeşmesi göz ağrısına iyi gelirdi. Kaç defa gittim yıkadım, iyileşmedi. Ana sütü de iyidir, geçirir. Maro’ya haber saldık, gelip gözüme süt damlatsın diye. ‘Ben utanırım, abimin karşısında memelerimi açamam’ dedi. Sonunda ikna ettik, sabah akşam beş altı kere geldi. Ben sırt üstü yatardım boylu boyunca, o da diz çöküp üstüme eğilir, iri göğsünü örtüyle örtüp, uçlarından sıkardı. Biz oğlanlar çatnuktan, yani mürver dallarından şırınga gibi su püskürteci yaparız. Püskürteç gibi püskürtüyordu sütü gözlerime. Gözlerim iyileşti.

Ne yerdi de sütü taşardı?” [3]

Teşhis : Göze saman tozu kaçması

Tedavi : Maro’nun göğsünden göze püskürtülen süt

…/…

Hagop Mintzuri’yi okumayanlar, bilmeyenler Milky Way-Süt Yolu mitolojisinde Hera’nın göğsünden fışkırttığı sütü tasvir eden tablolara hayranlıkla bakar, hikayeleri ise film gibi dinlerler.

Oysa hiçbir ressam Mintzuri’nin yüzüne süt püskürten Maro’yu resmetmez, anlatmaz.

…/…

Hastalık iyileşmeye giden yol ise, aşk da hastalığa giden yoldur.

Aşk illa ki

Bu yazı için tavsiye edilen dinleme:

Süt içtim dilim yandı

İcra: Hacer Buluş



  

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 



[1] Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur-Thorwald Dethlefsen-Ruediger Dahlke-Çeviri: Berrin Bilgin Haznedar-Mozaik Yayınları-2005 Birinci Baskı

[2] Dursun Akçam-Kafdağı’nın Ardı-Arkadaş Yayınevi-2013 İkinci Baskı-s.57

[3] Armıdan Fırat’ın Öte Yanı-Hagop Mintzuri-Ermeniceden Çeviren: Silva Kuyumcuyan-Aras Yayıncılık-2025 Kasım Dördüncü Baskı-s.132-133

30 Nisan 2026 Perşembe

İÇİMDEKİ SOĞUK CEHENNEM (ÜÇÜNCÜ VE İKİNCİ BÖLÜM):

04 Şubat 2026, Çarşamba


ANADOLU MEDENİYETLERİ MÜZESİ’NDE KARKAMIŞ SERGİSİ


İzmir Mavi Treninden yeni iniyorum. Ankara sabahı soğuk ve kapalı. Saat henüz 09.00.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 17.21.22.jpeg
Akşam 19.05’te Basmane’den kalkan İzmir Mavi Treni önünde veda anı


Onca yüküm var. Önce yükümü emanet bırakacağım bir yer bulmalıyım. Kardeşim Rıza Sincan-Şaşmaz Sanayi Sitesinde çalışıyor. Başkentray ile (Kayaş-Sincan-Kayaş arası çalışan banliyö treni) Şaşmaz’a gidip, yükümü bırakıyorum. 


Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde açılan ve 26 Mart tarihine kadar açık kalacak bir sergi var. O sergiye gitmeliyim. Şaşmaz’dan geri dönüyorum. Tren Garından çıkıp Gençlik Parkı’nın içinden geçerek İtfaiye Meydanı’na doğru yürüyorum. Gazi Lisesi’nin karşısındaki lokantanın adı dikkatimi çekiyor. PORSİYON OSMAN


Vardır bir hikayesi.


Saat 11.00’de müzedeyim.


Serginin tam adı: Fırat Kıyısında Hititlerin Karkamış’ı-Yeni Keşifler ve Yeni Katkılar


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 16.13.56.jpeg


Heyecan verici bir sergi. Hititler MÖ 1200’lerde Hattuşa’yı terk ettikten sonra, 300 yıl Anadolu coğrafyasında görülmezler. MÖ 900’lerde Adana-Malatya-Gaziantep-Kahramanmaraş, Niğde ve Hatay gibi yerlerde şehir devletler halinde tekrar görülen Hititler “Geç Hititler” olarak adlandırılır. Bu şehir devletler içinde Gaziantep’te bulunan Karkamış çok önemlidir. Fırat boyu uzanan şehir devlet en çok buluntu veren bir yerdir. Sergi bu buluntuların daha önce hiçbir yerde sergilenmeyen eserlerini içermektedir.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 16.21.09.jpeg
Anadolu Bağlaması ve Çifte Kaval
C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 16.22.32.jpeg
C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 16.23.07.jpeg

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 16.21.55.jpegBirbirinden farklı ve hepsi bir olayı, bir töreni, bir kutsalı ifade eden rölyefler, heykeller, ortostatlar Hititlerin ses vermedikleri 300 yıllık o Karanlık Çağlarda hiç de boş oturmadıklarını sanatsal kaygıdan asla uzaklaşmadıklarını anlatıyor. İşte Anadolu Bağlaması, işte tahtında oturan Ana Tanrıça Kybele, işte tam ortası oyularak suyolu gibi kullanılan kutsal bir rölyef. 








Yirmili yaşlarda ve yabancı olduğunu tahmin ettiğim bir genç dikkatimi çekiyor. Sarsak yürüyen genç erkek her adım atışında neredeyse yere kapanacak gibi geziyor sergiyi.

Sergiden ayrılarak yeniden Şaşmaz Sanayi Sitesine gidiyorum. Sırt çantamı alarak tren garına dönüyorum.

DOĞU EKSPRESİ YOLCULARI

Beni Erzurum’a götürecek Doğu Ekspresi saat 18.00’de kalkıyor. Trenin kalkışına yarım saat var. Doğu Ekspresi yolcuları olduğunu tahmin ettiğim insanlar yavaş yavaş toplanıyorlar. İşte beş kişi olan kadınlar grubu şimdiden sohbete başlamışlar.

Orta yaşlarda bir kadın kendinden yaşlı olan bir adama yüksek sesle bir şeyler anlatıyor. Hiç ara vermeden ve yaşlı adamdan hesap sorar gibi, “Tekrar et, ne dedim” diyor sürekli olarak.

Yaşlı adam “Evet, Kayseri” diyerek kadının söylediklerini anladığını belirtmek istiyor.

Anlaşılan yaşlı adam Kayseri’de inecek. Yaşlı adamda unutkanlık mı var acaba? Kadınla yaşlı adamın arasında nasıl bir ilişki var ? Kim bilir?

Telefon şarj cihazının önünde yere oturmuş halde telefonunu şarj eden genç dikkatimi çekiyor. Bu bizim müzedeki sarsak genç. Evet ta kendisi.

Genç adan yere uzun oturmuş, telefonu şarj olana kadar kitabını okuyor. O da mı benimle aynı trende ?

Ayakta durmakta zorlanan, saçlarını usturaya vurdurmuş dazlak genç bir adam bekleme salonundaki koltuğa bir oturup bir kalkıyor.

Adam her iki kolunu da koltuk değneklerine dayayarak yürümeye çalışıyor. Tedirgin bir hali var.

Kafasını üç numara tıraş ettirmiş yirmili yaşlardaki gencin yanında ondan daha genç birisi daha var. Abi kardeş olabilirler. Kafası üç numara bu genç erkek askere mi gidiyor acaba? Hep öyle giderler. Kışlaya varınca saçları yoluk yoluk yolan kışla berberine tıraş olmamak için üç numara tıraş olup giderler.

Kısa dönem, paralı askerlik yapanlar böylelikle terhis olana kadar bir daha kışla berberine gitmemiş olurlar.

Şu beşli kadın grubu şimdiden yemek sepetlerini açıyorlar. Hepsi de kilolu sayılır.


EN TEMİZ İSVİÇRE Mİ YIKAR? 


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 17.23.30.jpeg


Trenlerde bulunan tuvaletler hijyen açısından kullanmaya pek elverişli değildir. Trenin kalkış saatinden önce garın tuvaletine gidiyorum. Giriş parasını önceden ödemek gerekiyor. Bir kişinin ancak sığabileceği, her tarafı tahta ile kapatılmış kulübedeki gişeden paramı uzatıyorum. Gişenin iç tarafında, görevlinin önünde hepsi 20 TL olan üç adet kağıt para dikkatimi çekiyor. Kağıt paralar yan yana ve sanki hepsi ütülenmiş gibi dümdüz duruyorlar.

Parayı alan görevli turnikeyi açıyor ve tuvalete giriyorum. Şaşırmamak mümkün değil. Burası tuvalet olamaz. Burası oturma odası da olamaz. Burası tuvalet olamayacak kadar temiz ve pak ve güzel kokuyor. Burası oturma odası olamayacak kadar ferah ve havadar. Tuvaletten çıkıyorum. Kulübedeki adam kulübesinde kağıt paralarla hala bir şeyler yapıyor. Artık sormam gerekiyor.


-Kağıt paralarla ne yapıyorsunuz?

-Temizleyip düzeltiyorum.

-Neden?

-Daha temiz ve düzgün oluyor. Öğle değil mi?

-Temizlik için ne kullanıyorsunuz?

-Çamaşır suyu. 

Sormadan söylüyor “Kolonya kullanmam. Kolonyanın içindeki alkol paranın üzerindeki yazıları dağıtıyor.” 

Şaşırıp kalıyorum.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-20 at 17.24.47.jpeg

Temizlenmiş paralar. Bantları yapıştırdığı tahta parçası ve bantları kestiği maket bıçağı ucu

Gişenin arkasında, adamın önünde duran bir tahta parçasının ne olduğunu anlayamıyorum.

-Bu ne?

-Paraları önce sabitliyorum.

-Eee?

-Paraları sabitlemek için onları bantla buraya yapıştırıyorum.

-Bu tahta ne işe yarıyor?

-Bantları küçük küçük koparıp hazır olması için geçici olarak bu tahta parçasına yapıştırıyorum.

Söz konusu para aklama olunca, “İsviçre daha temiz yıkar” derler ya. Doğru değilmiş gibi sanki. Bu adam daha temiz yıkıyor.

Birlikte fotoğraf alabilir miyiz, diyorum.

Evet, diyor.

Kulübesinden çıkan adamın eli ayağı, üstü başı tertemiz. Yüzü tıraşlı.

Hayretim daha da artıyor.

Birlikte durarak bir çekim yapıyorum.

-Adınız nedir?

-Satılmış.

Satılmış abiyi bu kadar yazmakla kalmayacağım. 

DOĞU EKSPRESİ TRENİNDEKİLER

Tekli pulman koltukta, gidiş yönüne göre sol taraftayım.

Kızıyla birlikte olan kadın sağ tarafta bulunan ağır ve hacimli valizlerini baş üstü rafına yerleştirmeye çalışıyor. Olmuyor. Hem boyları hem de güçleri yetmiyor.

İki arka tarafta uzun boylu genç bir erkek oturuyor. Hemen teklifsiz gelip kadına yardım ediyor. Ne güzel. Aferin gence.

Tren daha yeni hareket ediyor ki, telaşla aynı vagona gelen orta yaşlardaki karı koca ise anne-kızın arkasındaki çiftli koltuğa yerleşiyorlar. Kafa ve ense tıraşı yeni olmuş adam emekli bir bürokrata benziyor. Kadın da o bürokratın kariyerinden-makamından olsa gerek, diğer bürokrat eşlerine caka satan birisini andırıyor.

Adam da valizini baş üstü rafına koymak için hamle yapıyor. O da ne? Adamın yeri işgal edilmiş. Onun ve herkesin yeri mutlaka kendi baş üstünde olmalı, kural bu değil mi?

Bürokrat emeklisi olduğunu düşündüğüm adam hemen sertleşiyor, amir veya müdür tavrını takınıyor.

“Hanımefendi, burası bize ait raf, sizin rafınız değil. Valizlerinizi bizim raftan çeker misiniz?

Anne kadın hiç tereddütsüz ve biraz da mahcup ve ürkek, “Tabi ki,” diyor.   

Lakin imdada yine o uzun boylu genç erkek yetişiyor, hemen gelip anne kızın valizlerini biraz sola kaydırıyor.

Anne kız rahatlamış görünüyor, ama o bürokrat emeklisi, belki de emekli bir asker, tam tatmin olmamış gibi söylenmeye devam ediyor.

Genç erkek, bürokrat emeklisine vagonun zaten bomboş olduğunu, kimin eşyasını nereye koyacağını belirten bir numara vb. sistemi olmadığını, anlatmaya çalışıyor.

Bürokrat emeklisi adam, “Olsun, yine de kurallar var” diye söyleniyor.

Kırıkkale geçiliyor. Yozgat’a doğru ilerliyoruz.

Yemek vagonuna gidiyorum. Dördüncü vagonun son koltuğunda tek başına oturan genç adam müzede gördüğüm o sarsak adam değil mi?

Bir şey demeden geçiyorum. Yemek vagonunda kafası üç numara tıraşlı genç ile yanında ondan daha genç birisi oturuyorlar. Onlara selam veriyorum.

-Askere mi?

-Evet abi, nereden anladın?

-Anlaşılmayacak ne var?

-Nereye?

-Erzincan’a abi.

-Sen kimsin?

-Ben de küçük kardeşiyim abi. Abimi teslim edip geri döneceğim.

-Anne baba neden gelmediler?

-Gerek yok abi.

Doğru gerek yok.

-Kısa dönem mi?

-Evet abi, paralı askerlik.

Hem anne babanın gelmesine gerek yok hem de anne babalar, kardeşler, akrabalar oğlan çocuklarının askere, kışlaya teslimine kalabalık halde gelirler.

Hem gerek yok, hem de asker olan çocuklarının topu topu üç haftalık eğitim ve sonrasında yemin törenlerine aynı kalabalıkla yine gelirler.

Sanırsın oğlan çocukları paşa oluyor veya padişah kılıç kuşanıyor.

Genç adamlarla biraz sohbet ediyoruz.

O arada yemek vagonuna o koltuk değnekli adam da geliyor.

Vagonuma geri dönüyorum.

Dönerken o genç sarsak adamı yine görüyorum. Artık onunla konuşmalıyım.

-Sen bugün öğle saatlerinde müzedeydin, hatırladım.

Genç adam çok şaşırıyor. Evet, diyor.

Adını soruyorum. Amerikalıymış. Hemşire olarak Amerika deniz kuvvetlerinde çalışmış. Biraz para biriktirmiş. Türkiye’yi geziyor. Buradan Tiflis’e gidecekmiş.

Vagonuma dönüyorum.

Kayseri’yi geçmiş olmalıyız. Uyumuşum.

Orta yaşlı kadının kendisine emir tekrarı gibi, “Haydi tekrar et, Kayseri, de” diye seslendiği yaşlı adam Kayseri’de indi mi acaba?

İndiyse onu kim karşıladı?

Adam demans hastası mıydı? Kim bilir?

Uyanıp tekrar yemek vagonuna gidiyorum. Genç Amerikalı tek başına oturuyor. İzin isteyerek masasına oturuyorum. Biraz sohbet ediyoruz. Ona bir kahve ısmarlıyorum. Mutlu oluyor.

Yan masada oturan abi-kardeş de bize katılıyorlar. Genç Amerikalı beni bırakıp gençlerle sohbete devam ediyor. Gençler İngilizce olarak söylemek istediklerini cep telefonuna, translater, yazıyorlar ve sonra Amerikalıya gösteriyorlar.

İki koltuğu da değneklere dayalı dazlak kafalı adam da geliyor.

Gençler onun kim olduğunu, nereye gittiğini çözmüşler.

Adam kimsesiz, kalacak ve gidecek yeri yok. Üstelik sakat. Devlet onu bir yaşlı bakımevine vermiş. Iğdır.

Adam Iğdır’a nasıl gidecek. Engelli birisinin trene sonra da otobüse binip inmesi kolay mı? Engelli adamda Iğdır Yaşlı Bakımevinin telefonu var. Tren görevlilerinden birisi Iğdır’ı arıyor. Engelli adamın Iğdır’a nasıl gideceğini, nerede inmesi gerektiğini soruyor.

Yemek vagonunda bir saat oturuyoruz.

Tekrar vagonuma dönüyorum.

Bürokrat emeklisi, kuralları bilen ve herkese hatırlatma gibi görev ve vatandaşlık bilinci olduğuna inanan adam benim oturduğum tekli koltuk sırasına geçmiş.

Adam karısıyla bütün yol boyunca oturmaktan sıkılmış olmalı, diye düşünüyorum.

Tekli koltukta daha rahat edebilir.

Hayır. Hiç de öyle değil.

Adam bir süre sonra koltuğun altına doğru eğiliyor. Sonra da elinde elektrikli bir plastik cezve ile doğruluyor. Adamın neden bizim tarafa geçtiğini anlıyorum. Çiftli koltuk sırasında olan prizlerde elektrik yok, tekli sırada var.

O görev ve vatandaşlık bilinçli emekli bürokrat yasak olmasına rağmen plastik bir cezveyi vagonun prizine takıp su kaynatmış. Şimdi de karısıyla kahve yapıyorlar.

Oysa hep anons ediliyor ve her yerde uyarı yazıları var. Vagonlarda bulunan elektrik prizlerine ısıtıcı vb. takmak yasak. Zira takılan her cihaz vagonun ve trenin sigortasının atmasına neden oluyor.

Kim dinler?

Doğu Ekspresine binen o şımarık gençler sosyal medyada boy boy fotoğraf ve arkası gelmez videolarda vagonlarda nasıl kahve yaptıklarını, nasıl menemen pişirdiklerini paylaşıyorlar. Vagonların ve trenin sigortalarının atmasının neye mal olacağını, gecikmeleri, yedek jeneratör vagonun ne zaman geleceğini bilmiyorlar mı acaba?

Bilmez olurlar mı?

Bizim emekli bürokrat da biliyor elbette.

Yeniden uyandığımda Sivas’a vardığımızı anlıyorum. Kalabalık bir yolcu grubu biniyor trene. Hepsi de kadın. Ne güzel. Tren boş gitmeyecek.

Yerimden kalkıp biraz yürümek istiyorum. Dördüncü vagondan üçüncü vagona geçince yürümekte zorlanıyorum.

Vagonun neredeyse tamamı Sivas’tan binen kadınlardan oluşuyor. Hepsi pijamalarını ve terliklerini giymişler. Bunda ne var, diyeceksiniz?

Hepsi torbalar ve tabaklar dolusu ev yemekleri getirmişler. Yaprak sarmaları, börekler, kekler, pastalar, pilakiler, neler neler. Hepsi getirdiklerini birbirlerine ikram ediyorlar. “Yeni yaptım, bir lokma al, gücenirim ama, zeytin yağlı…”

Vagonda ağır bir yemek ve ayak kokusu birbirine karışmış.

O kadar yayılmışlar ki, vagondan geçip başka bir vagona gitmek çok zor.

O vagonda bulunan veya vagondan geçen diğer yolcular kimin umurunda?

TECER DAĞLARI-ÇALTI SUYU-KIZ KÖPRÜSÜ-CÜREK

Sivas sonrası Divriği’ye giderken Tecer Tren İstasyonundan geçiliyor.

Tren burada yavaşlıyor. Karla örtülü Tecer Dağları bana mı göz kırpıyor yoksa kendisine soyadını veren şair Ahmet Kutsi Tecer’e mi? Sis ve dumandan bunu fark edemiyorum.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.18.45.jpeg
Tecer Dağları
C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.31.33.jpeg
Tecer Tren İstasyonu 

O Ahmet Kutsi Tecer Aşık Veysel’i bulup ortaya çıkaran, ülkeye kazandıran öğretmen şairlerimizdendir.

Buradan itibaren Çaltı Suyu ile birlikte seyahat ediyoruz. Çaltı Suyu uzunca bir süre hep solumuzdan akıyor, suyun Çaltı Köyü açıklarında Karasu’ya kavuştuğu yeri merak ediyorum. Trenden görülebilir mi acaba?

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.19.31.jpeg
Cürek Köprüsü
C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.20.07.jpeg
    Divriği Kız Köprüsü

Divriği’ye varmadan Cürek’ten geçiyoruz. Bir efsane, bir masal köy, Cürek.

Yıllar önce yapmış olduğumuz Yurt Gezimizin adı DEMİR DAĞINA YOLCULUK’tu ve Cürek Madenci Kampüsü bize kendi anılarını sunmuştu.

Cürek Köprüsü’nü geride bırakıyoruz. Divriği ilçesi ve kalesi sağımızda kalıyor.

Solumuzda görünen yan yana iki köprüden eski olanı Kız Köprüsü, diğeri ise artık kullanılmayan Divriği Demiryolu Köprüsü.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.20.34.jpeg

Divriği Eski Demiryolu Köprüsü-Altından akan Çaltı Suyu


Eğin’e bağlanan Taş Yolu için Çaltı Köyü’nde ayrılmak gerekiyor. Çaltı Köyü uzun zamandır cevher zenginleştirme ve açık krom madeni sahası.

Çaltı Köyü’nü geçince hemen sağda Çaltı Suyu ile Karasu’nun birbirine kavuştuğu kavşutu görmek istiyorum. Ancak trenin geçiş güzergahı buna izin vermiyor. Oysa hemen orada, biliyorum.

Çaltı Köyü’nden başlayıp derin bir vadiye giren trenin sağından başlayan 300 yıllık Ermeni Katır Yolları hala ayakta duruyor. Bir gün yürümeli bu yolları.

Erzincan’a varmadan güneş batmaya başlıyor. Gün batımı karlı dağlara yansıyor.

Hava tekrar kararmaya başlıyor. Erzincan’a varıyoruz.

Kışlaya teslim olacak genç adam ve kardeşi trenden inmişler, yürüyorlar. Uzaktan da olsa selamlaşıyoruz.

C:\Users\Pc\OneDrive\Masaüstü\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.21.14.jpeg

Doğuya doğru güneş Tecer Dağları’ndan batar.


ERZURUM’A VARIŞ

ANAYURT OTELİNİ Mİ, YENİ ŞÜKRAN OTELİNİ Mİ TERCİH EDERSİNİZ?


Yolculuk 24 saatten fazla sürüyor. Saat 20.00’ye geliyor. Garda iniyorum. Taksi durağı garın dışında. Karlı ve buz tutmuş yoldan taksi durağına güçlükle geçiyorum.

Taksi yok. Biraz bekliyorum.

C:\Users\Pc\OneDrive\Masaüstü\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.21.42.jpeg

Erzurum Garı geceye teslim

Taksi geldiğinde Akgün Otel, diyorum.

Tam adı Hotel Akgün. İki yıldızlı bir otel. Bir zamanların Erzurum’unda efsane olmalıdır. Merkezde ve işlek bir cadde üzerinde bulunuyor.

Otele giriyorum. Kapıdan adımımı atmamla burnuma çarpan ağır küf kokusu beni  çarpıyor. Nefes almakta zorlanıyorum.

Yerdeki halıfleks döşeme yeryer parçalanıp yırtılmış. Boşluklardan mozaikli beton zemin görünüyor.

Kıyıda köşede döşemeleri yıpranmış, ağır mobilyalar var. İlk açılıştan olamaz. Otel sahibinin evinden gelmiş eski mobilyalar olmalıdır.

Yeni Şükran Oteli - YouTube Anayurt Oteli (film) - Vikipedi Hotel Akgün | Erzurum

Kimse yok mu, diye sesleniyorum.

Uzun boylu, tıraşı uzamış, incecik, avurtları çökmüş genç bir adam geliyor. Saat daha 20.00 olmadığı halde uyur bir hali var adamın.

Yer ayırtmış olduğumu söylüyorum.

Kimliğimi alıp beni kaydediyor ve oda anahtarımı veriyor.

Genç adam bana kuralları söylüyor:

-Kaloriferler akşam 19.00’dan önce yanmaz. Sabah saat 08.00’de söner.

-Asansör yok.

Erzurum’un -40’ı bulan soğuğunda kaloriferin saat 19.00’da yanması ve sabah ise saat 08.00’de sönmesi de ne oluyor? Ne yapalım? Kabul.

Asansörü olmayan otelde benim odam beşinci ve son katta. Çık babam çık.

Biraz zorlanarak da olsa oda kapımı açıyorum.

Elektrik anahtarını bulmakta acemi olmasam gerek, lakin odanın içi bilmece gibi. Nihayet elektrik anahtarını bulup en fazla 40 mumluk olan ampulü yakıyorum.

Tuvalet ve banyo bir arada, ama lambaları yanmıyor. Tasarruf mu acaba? Odanın ışığı ile aydınlanacağım.

Olsun.

Her şey tamam da, kaloriferlerin saat 19.00’da yandığı otelde oda pencerelerinin ardına kadar açık olması ne demek oluyor?

Düşündüm de iyi ki açık. Aksi halde odanın küf kokan havasından duramazdım.

Kimler kaldı bu otelde acaba? Bir zamanlar, daha Palandöken açılmamışken, daha Erzurum Büyük Şehir olmadan, henüz Büyülü Şehirken kimleri ağırladı acaba bu otel?

Anayurt Oteli de olabilirdi kaldığım otel, Yeni Şükran Oteli de.

CUMHURİYET’E GİDEN YOLDA ERZURUM KONGRE BİNASI

Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastıktan sonra Erzurum’da bir kongre toplanmasını ister ve kongre 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanır.

17 Haziran'da Vilâyet-ı Şarkiye Müdâfa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum şubesi tarafından toplanan Erzurum Kongresi, Erzurum Umûmî Kongresi veya Umûmî Erzurum Kongresi olarak da anılır.

Buraya kadar tamam da bu bilgilerin Cumhuriyet ile ne ilgisi var? Anlatalım:


C:\Users\Pc\OneDrive\Masaüstü\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.26.02.jpeg
Erzurum Kongre Binası-Ermeni Kız Koleji
Ünlü Sansaryan Han 5 yıldızlı otel oldu: Tabutluktan lüks süitlere - Son  Dakika Haber
Sirkeci Sansaryan Han

“O tarihte, yani 1919 tarihinde Erzurum’da böylesine geniş katılımlı bir kongrenin yapılabileceği uygun bir bina var mıdır?

Yoktur.

Medreseler ve camiler vardır elbette, ama o yapılar kongre için uygun değildir.

Kongre için bir tek yapı vardır, o da şu an Erzurum Resim ve Heykel Müzesi binası olarak hizmet eden binadır. Bina, 1864'te Osmanlı vatandaşı olup, Moskova’da yaşayan Mıgırdiç Sanasaryan tarafından Sanasaryan Koleji (Ermeni Kız Yatılı Okulu) olarak yapılmış ve eğitim vermiştir.

İstanbul’da, Sirkeci’de bulunan bina ise bir zamanların tabutluklarının bulunduğu, işkence odaları ile ünlü han da yine aynı Ermeni vatandaş, Sanasaryan tarafından Erzurum Kız Kolejine gelir getirmek için yaptırılmıştır. Hatalı olarak “Sansaryan” şeklinde söylenen binanın adı Türk siyasi tarihine geçmiştir.

Sirkeci’deki Sansaryan Hanın mimarı ise yine bir Ermeni vatandaşımız olan Hovsep Anzavuryan’dır ve bina 1895 yılında yapılmıştır.”

Bina ışıklandırılmış. Yarın gündüz gözüyle görür, müzeyi ziyaret ederim.

Üzücü olan ise, kış sezonunda kayak için Palandöken’e gelen binlerce insanın otellerinden ve kayak tesislerinden ayrılarak Erzurum’u gezip görmeden, sokaklarında yürümeden, insanlarıyla konuşmadan, kahvehanelerinde kıtlama şekerle demli bir çay içmeden şehirden ayrılmalarıdır.

Yazık.

GECENİN ERZURUM’U

Sırt çantamı otele bırakarak bir lokanta arıyorum. Karşı kaldırımda bulunan ve taze yemeklerini bu saate kadar henüz tüketememiş lokantaya giriyorum. Bu saatte benden başka müşteri yok.

Yemekten sonra aşçıya Cimcime Hatun Kümbetini soruyorum. Yürüyerek uzak olduğunu söylüyor.

Olsun, diyorum. Yürürüm.

Hava iyice soğumuş. Yerler kar ve buz. Yürümekte zorlanıyorum.

İnceden başlayan kar şiddetini ve yoğunluğunu artıyor.

Cimcime Hatun Kümbetine doğru yürüyorum. Sokaklar ve caddeler ıssız. El ayak çekilmiş.

Daha yolun başında aydınlatılmış eski bir taş bina dikkatimi çekiyor. Burası Kongre Binası olmalı, diyorum.

Binanın dışını çepeçevre saran taş duvarın demirden giriş kapısının önüne geliyorum. Evet, burası Erzurum Kongre Binası. Bina şu an müze ve içinde değerli ressamların eserleri de sergileniyor.

Bu saatte açık olamaz. Yarın gelip gezerim.

Demir kapının girişinde buralı olmadığı her halinde belli olan genç bir adam meraklı gözlerle hem bana hem de binaya bakıyor.

Selam veriyorum.

Genç adam kayak için gelmiş. Bir fırsat bularak şehri gezmeye çıkmış.

Kongre binasının hikayesini anlatıyorum. Duydukları karşısında şaşıran ve heyecanlanan genç adam yarın gündüz mutlaka geleceğini söylüyor.

Cimcime Hatun Kümbeti’ne doğru giderken karşıma Erzurum Kalesi ve tam karşısında bulunan Çifte Minareli Medrese çıkıyor olanca ihtişamlarıyla.

Bu nasıl bir görüntü? Ne Erzurum’un soğuğu ne gecenin yalnızlığı bastırabiliyor kaleye konup kalkan güvercinlerin sesini.

Üç yol ağzına gelince sağa dönüyorum. Kalenin beden duvarları boyunca yürüyorum. Tam köşe duvarının üzerine oturtulan Tepsi Minare bana biraz geç kaldın Dadaş, der gibi duruyor.

Gerçekten de geç kaldım bu kadim şehri gezmek için.

Zehir gibi soğuğunda yürümek, nefes almak için.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.12.58.jpeg
Çifte Minareli Medrese
C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.14.41.jpeg
  Kalenin beden duvarları


Tepsi Minare’nin üzerine sonradan monte edilen saat minareyi eşsiz bir Çan Saatine dönüştürmüş, lapa lapa yağan karın altında görkemli ve esrarlı duruşu çok asil.

Minare ve kale girişi kapalı. Onları da yarın gündüz vakti görürüm.

Kalenin önündeki parkta bir hareketlilik var. Çocuklar gece vakti neşe içinde kızakla kayıyorlar. Kızakların başlangıç noktasında bulunan bina ise Erzurum ayazında hareketli ve sıcak tek yer olmalı.

Burası Aşık Sümmani Baba Aşıklar Kıraathanesi ve Gelenek Evi.

Tam da aradığım yer. Arasam bulamazdım.

Erzurum’da unutulmaya yüz tutmuş, çayhaneleri ve ocakları kapanmış Erzurumlu Aşıkları nerede dinleyebilirsin?

Kars biraz daha canlı bu bakımdan ve yeni yeni farklı mekanlar ve aşıklar çıkıyor ortaya.

Dışarıdan bakınca sarı ışığın hakim olduğu mekanın ön tarafı neredeyse tamamen camlı ve içeride masalarda oturanların hepsini görebiliyorsunuz.

Aşıkları dinlemek, Sümmani Baba’yı düşlemek istiyorum.

Kapıdan içeri girmemle yüzümü bir sıcak yalayıp geçiyor. Gözlüğümün camları buğulanıyor. Kendime bir masa buluyorum.

Aşıkların o günkü piri sahnede konuşma yapıyor. Derken geleneksel aşıklama türkülerine başlıyor, hem çalıyor hem de söylüyor.

Biraz sonra diğer aşık da çıkıyor sahneye. Atışma başlıyor.

Söz sık sık Aşık Sümmani Baba’ya gelip düğümleniyor. Aşıklar, Sümmani Baba sanki onları dinliyormuş gibi bir kusur etmemeye çalışıyorlar.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.14.04.jpeg
Tepsi Minare üzeri Çan Saati

Lakin aşıkları dinlemeye gelenler büyük kusur ediyorlar. Ortalıkta koşup gürültü yapan çocuklar. Aşıkları dinlemeyen, gürültülü bir şekilde sohbet eden, ellerindeki cep telefonlarının büyüsüne kapılmış insanlar da bu kusura ortak oluyorlar.

Aşıklar yine de büyük bir tevazu ile sanatlarını icra etmeye devam ediyorlar.

Sümmani Baba adına içim sızlıyor. Kıraathaneden çıkmadan önce Sümmani Baba’dan alınan o dörtlüğün sözleri altında ezim ezim eziliyorum.

Erzurum’un zehir gibi soğuğu geçiyor içimden.

Kıraathaneden çıkıp Çifte Minareli Medrese’ye gidiyorum. Yakutiye Medresesini ve kümbetleri, Erzurum Tabyalarını da yarın gündüz gözüyle görmek istiyorum. Dışarıda kar yağıyor.

Genç aşık memleketin en batısından bir ağıt seslendiriyor: Kara Ova Düğünü

İşte memleket budur, diyorum. Memleketin en doğusundan ses veren Erzurumlu Aşık, Kerimoğlu’nun memleketinin havasını söylüyor.

Lakin Palandöken’e gelmek ve orada kalmak için cömertçe para dökenlerden bir kişi bile görünmüyor kıraathanede.

Yazık.

Sümmani Baba’dan tek bir deyiş dinlemiş olsalardı bari:

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.36.45.jpeg C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.33.17.jpeg


Ervah-ı Ezelden


Ervah-ı ezelde levh-i kalemde,
Bu benim bahtımı kara yazmışlar
Gönül perişandır devr-i alemde
Bir günümü yüz bin zara yazmışlar


Aşk benimle eyler daim kıyl-ü kal

Dahi beklemeye kalmadı mecal

Derdimi taksimdara kıldım arzuhal

Dediler bizi ne civara yazdılar


Nedir bu sevdanın nihayetinde

Yadlar gezer yarın vilayetinde

Herkes hanesinde muhabbetinde

Bilmem bizi ne civara yazdılar


Dünyayı sevenler veli değildir

Kanaat ehliler deli değildir

İnsanoğlu gamdan hali değildir

Her birini bir efkara yazdılar


Döner mi kavlinden sıdk-ı sadıklar

Dost ile dost olur bağrı yanıklar

Aşk kaydına geçti bunca aşıklar

Sümmani’yi bir kenara yazdılar


Sümmani Baba “Ervah-ı Ezelde”, yani zamanı belli olmayan, göçüp gitmiş ruhlar, derken uzun bir yolculuğa çıkıp geri dönenleri mi anlatmak istiyordu?

Sümmani Baba bu sözü söylerken bizim Çorumlu Bozlak Ustası Aşık Şahap Şahadoğru’ya el mi veriyordu?

Şekip de en bilinen “Malum olsun Sana Bak Ne Haldeyim?” bozlağında “Elesti bezminden- Bezm-i Elest’ten” söz eder. Kısaca Ruhlar Alemi, demektir Elesti Bezmi.

Elesti bezminden de sana ikrarım verdim

Ruhlar aleminde ikrarım verdim

O günden bugüne de ey dost sözümde durdum

Acı Şekip’ine de gayri müşkülde kaldım

Fiskeden bulanan da ufak göl gibi


05 Şubat 2026, Perşembe

ERZURUM KONGRE BİNASI NEDEN KAPALI?

Uyur uyanık geceden sonra otelden ayrılıyorum. Sırt çantamı otelde bırakıyorum.

Gündüz gözüyle göreceklerim var. Vaktim sınırlı. Bir yandan da Artvin otobüsünü kaçırmamalıyım.

Dün gece vakti gördüğüm Erzurum Kongre Binasının önüne geliyorum. Demir kapı kapalı. İterek açıyorum. Gece boyu yağan karın üzerinde hiçbir ayak izi yok. Ya müze açık değil ya da kardan dolayı memurlar henüz gelmemişler.

Oysa ikisi de değil.

Gerçek olan müzenin, yani Kongre Binasının valilik kararıyla kapatılmış olmasıydı.

Bina girişine asılı duyurudaki bilgiler ne kadar doğru bilinmez, ancak binaya girilmesini yasaklayan gerekçenin gayri resmi nedenlerini bilmemek mümkün mü?

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.15.36.jpeg C:\Users\Pc\OneDrive\Masaüstü\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.29.09.jpeg


GÜNDÜZÜN ERZURUM’U

Kongre Binasına giremiyorum. Dün gece vakti beni dinleyen genç adam ne yaptı acaba?

Dün gece gezdiğim yerleri bugün gündüz gözüyle geziyorum. İşte yine Erzurum Kalesi, Çifte Minareli Medrese.

C:\Users\Pc\OneDrive\Masaüstü\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.27.54.jpeg

Arka planda Dumlu Dağı sırası, tabyalar yolu.


İşte bütün görkemi ve sanatsal zirvesiyle Yakutiye Medresesi.

Ayaklarım beni Üç Kümbetler’e götürüyor. Geceden yağan taze kara bata çıka kümbetlere geliyorum. 

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.26.50.jpeg


Şehir dışındaki Erzurum Tabyalarına yürüyerek gitmem imkansız. Mesafe çok uzak değil, ama hem vaktim çok az hem de yollar kar ve buz, yürümek çok zor.

Bir taksiye biniyorum. Tabyalar, diyorum.

Tabyalara geldiğimde sadece Nene Hatun’un mezarının bulunduğu Aziziye Tabyasını gezebiliyorum.

İstesem de daha fazla ilerleyemem. Kar bir metreden fazla.

Tabyalar Anadolu ve Trakya Savunmasında çok önemli bir role sahiptir. Erzurum Tabyaları ile Nene Hatun’a mal edilen savunmalardan dolayı en bilinen tabyalardır.

Nene Hatun’un mezarını ziyaret ediyorum. Dönüş için acele etmeliyim.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.22.48.jpeg C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.23.25.jpeg

Bir sanatsal zirve: Yakutiye Medresesi Minaresi


Taksici beni Gürcü Kapı’da indiriyor. İnmeden önce bana kartını veriyor. Adı Abdurrahman Suçsuz. Bu nasıl soy isim, diye soruyorum.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.40.40.jpeg


Dedeleri kan davası nedeniyle Göle’den gelmişler. Mahkemeye düşmüşler. Mahkeme dedelerinin suçsuz olduğunu söyleyince dedeleri bu soyadını almışlar.

Alevi olduğunu söylüyor taksici.

İyi, ama adın neden Abdurrahman, diyorum.

Abi annem bana hamileyken Abdurrahman Gazi Türbesine gidip, dua etmiş. Duası kabul olmuş ve benim adımı Abdurrahman koymuş.

Bizde de vardır o gelenek. Köyde bir Arap Dede Türbesi vardır. Oraya giden Alevi-Sünni insanlar oğlan çocukları olduğunda isimlerini Arap koyarlar.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.24.18.jpeg

Gürcükapı Hacı Mehmet çeşmesi


Gürcü Kapı’da İstanbul’da bile göremeyeceğim bir çeşme çıkıyor karşıma. Çeşmenin özelliği mimari yapısından kaynaklanmıyor. Çeşmede tam üç adet lüle var ve hepsi de sağlam yerinde duruyor ve içinden su akıyor.

İstanbul’da su bentleri ve Taksim Maksemi dışında sağlam lüle görebilmeniz imkansızdır.

Fatih Camisinde bulunan lüleler ise hem kırık hem de içinde su akmıyor artık.

Otele doğru yürürken bir pasajın önünden geçiyorum. Satıcıya Erzurum Papağı olup olmadığını soruyorum. Var, diyor. Görmek istiyorum.

Bugüne ve bu yaşa kadar aklımda olan bir Erzurum Papağını neden almadım? Hala kendime kızıyorum. Sokaklarda papakla gezen bir kişi bile göremedim.

Adının İlyas olduğunu söyleyen satıcı, içeriden bana türlü papaklar getiriyor. Çok güzel işler. Artık bu papakları ancak müzelerde bulabilirim.

Kuşadası’nda Mustafa Karpuzcu’ya verdiğim körüklü çizme gibi papak da almak istiyorum. Ancak, imkanlarımı çok zorlamış olacağım.

Ama mutlaka alacağım.

İlyas Beyle sohbet güzel. Yan dükkanda çalışan terzi seksenine gelmiş. Dükkana her gün gelmiyor. Dükkanın anahtarını İlyas Beye bırakıyor. İlyas Bey ile sohbet bana yandaki terzi dükkanının kapısını açtırıyor.

İlyas Bey dükkanın kapısını açarak bana terzinin diplomasını gösteriyor. İstanbul’da, 1968 yılında alınan bir terzilik diploması ile Erzurum’da ustalık yapan Zeki Bey. Keşke az daha vaktim olaydı da ertesi gün Zeki Bey ile sohbete kalaydım.

İşte Erzurum, işte Palandöken’den değil de insanımızın sokaklardan dökülen profili. 

C:\Users\Pc\OneDrive\Masaüstü\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.30.16.jpeg



Tiftik Erzurum'luyu Isıtıyor - Erzurum Portalı - Erzurum Hab

Çok özel bir iplikten örülen Erzurum Papağından başlık ve eldiven, atkı.

06 Şubat 2026, Cuma

ERZURUM-ARTVİN YOLU ÇETİNDİR

Artvin otobüsü gecikmeli geliyor. Çok normal. Bingöl’den gelen otobüs tipide yolda bile kalabilirdi.

Gecikmeli de olsa yola çıkıyoruz. Dumlu Dağı yönünde ilerliyoruz. Henüz Erzurum’u çıkmış sayılmayız. Nasıl bir tipi başlıyor. Hava kararıyor. Yol dün gecenin üzerine yağan karla örtülü. Kaptanımız deneyimli. Tek şerit var. Bu şartlarda yol açma çalışması da işe yapamaz.

Tortum’a yaklaştıkça hava açıyor, kar ve tipi kesiliyor.

Uzundere’ye varınca mola veriyoruz. Uzundereliler kendilerini “Ca Kebabının” sahibi olarak görüyorlar. Selman ile yıllar önce yapmış olduğumuz Kaçkar Gezisinde Uzundere’de yolda yediğim Ca Kebabından sonra tövbeliyim.

Mola biraz uzun sürüyor.

Yusufeli’ne uğramıyoruz. Ancak Yusufeli HES için açılan yollar, istinat duvarları, viyadükler ve tüneller sorunlu görünüyor. İlçenin çevre yolundaki istinat duvarları uçmuş. Yol tek şeritten ve kontrollü veriliyor. Geçtiğimiz yıllarda çökmüş olan tünel ise hala kapalı. İnsan üzerindeki yüzlerce metre tepe-duvarın yanından geçerken ürküyor. Duvar her an üzerinize kayabilir.

Nihayet Artvin’e varıyorum.

Şavşat minibüsü kalkmış. Bir saat sonra başka bir minibüs var. Onu bekliyorum.

Şavşat minibüsü hareket etmeden önce Yurt Gezginlerinin de yakından tanıdığı Bazgiretli dostum Muhtar Yusuf Meydan’ı arıyorum.

Yusuf köyde olduğunu söylüyor. Arkasından ilave ediyor, “Abi köyde bir cenaze var. Köy içi yollar kapalı. Köprünün yanında az bir yer açıldı, bütün araçlar oraya yığıldı. Cenazeye gelenler yavaşa yavaş dağılıyor. Araçlar park yerinden ayrılıyor. Hüseyin seni ancak bir saat sonra alabilir. Şartul’da biraz beklersin.”  

Tamam, diyorum. Sorun yok. Beklerim.

Şartul dedikleri yer, Şavşat-Meydancık ve Artvin yol çatı ve bütün araçlar burada durup mola verirler. Mola yerinde bir kahvehane ve market var. Sıkılmazsınız.

Şartul’da kahvehaneyi işleten Hüseyin de köye gitmiş. Ölen yaşlı bir kadın ve uzak yakın çoğu kimsenin akrabasıymış.

VE BAZGİRET

Yusuf’un kardeşi Hüseyin çok geçmeden geliyor. Beni alarak yola düşüyoruz. Meydancık yolu Bazgiret ayrımına kadar açık. Bir saat kadar sonra Bazgiret ayrımına gelince karla kaplı yola giriyoruz. Buraya kadar açık olan yolda ilerlemek zor. Sol tarafımız dere ve uçurum. Hüseyin’in aracı dört çeker, ancak bir gün önce cenazeden dolayı açılan yol geceden yağan karla yeniden kapanmış gibi.

Yol ancak kepçenin ağız genişliği kadar açılmış. Karşıdan bir araç gelmesi halinde kaçacak bir boşluk yok. Kürenmemiş kar yığını içine girerseniz, saplanıp kalabilirsiniz.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.44.54.jpeg

Hüseyin sırt çantamı omuzlamış gidiyor.

Neyse ki karşıdan bir araç gelmiyor.

Nihayet köyün alt başındaki köprüye varıyoruz. Burası iyice açılmış. Cenazeye gelen araçlar buraya park etmişler. Hala park yerinde duran araçlar var.

Daha yukarıya, mezarlığa kadar olan yol için kepçe bir kere ve bir yere kadar gidebilmiş ancak. Oradan sonra cenaze omuzlarda taşınmış.

Hüseyin de kendine bir yer buluyor ve park ediyor.

Araçtan iniyoruz. Hüseyin benim büyük sırt çantamı alıyor, ben de küçüğünü. Köy içi karla kaplı yolundan yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz.

Kepçenin üzerinden geçtiği kar sertleşmiş, beton gibi ve üzerine basarsan kayıyor. Hüseyin beni uyarıyor. Tekerlek izinden yürümemi söylüyor.

Yolda görenler selam veriyorlar, hoş geldiniz, diyorlar.

Ben de tanıdıklarıma, tanımadıklarıma baş sağlığı diliyorum.

Yarım saat kadar zorlu köy içi yol yürüyüşünden sonra Hüseyinlerin evine varıyoruz.

Eve girince yüzüme ikinci bir alaz vuruyor Erzurum’daki Aşık Sümmani Baba Kıraathanesi’nden sonra.

Ev halkı oradalar. Baba, anne, Yusuf, Hüseyin’in eşi Saynur Hanım.

Hoş geldin faslından sonra sohbete başlıyoruz.

Bugüne kadar neden geciktirdim, bilmiyorum. Bazgiret kışı geciktirmeye gelmez. Kışı başka hiçbir yerde bu kadar yaşayamam.

Yaşadığım sadece kar ve kış değil, kışın köye getirdiği kış kültürünü hala yaşatan köylülerin bütün olumsuz koşullara rağmen hala köyde yaşıyor olmalarıdır.

İlk gün pek gelen olmuyor, Adnan Emu’yu saymazsak.

Gece olup yatmaya odama gittiğimde nefesim duracak gibi oluyorum.

Köyün kütük evlerinin tamamının altları ahır ve samanlıktır.

Kütüklerin arasından yukarıya doğru sızan metan gazı nefesimi kesiyor. Astımımı tetikliyor. Neyse ki metan gazı oturma odasına gelmiyor.

Ne yapacağım. Yarın sabah hemen köyü terk etmeli miyim?

Alışır mıyım yoksa?

Bu kış koşullarında, olağanüstü bir kar köyüne başka ne zaman geleceğim sanki?

Dayan biraz. Metan gazı da ne ki?

İyi ama gazın kokusu o kadar keskin ki.

07 Şubat 2026, Cumartesi

Sabah olunca Yusuf’la köy içi yoldan araçların park edildiği yere gidiyoruz. Yusuf köyün muhtarı olduğu için köy yolunun açık olmasını da denetliyor.

Dün cenaze için yol açmaya köye gelen İl Özel İdaresi çalışanı genç İlyas bugün de gelmiş. Köyün en üst yerine boş çıkıyor ve oradan başlıyor karı küremeye.

Karın kürendiği yer ile yolun zeminine bakıyorum, yer yer iki metreye varan kar kalınlığı hemen fark ediliyor.

Çatılarına yığılan karı kürekle küremeye çalışanlar tehlikeyi de göz almışlar.

Aytekin’in köye gelen kız torunları ise ellerine geçirdikleri kızakla kayarak keyifli ve çığlık çığlıya anlar yaşıyorlar.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.43.00.jpeg

Aytekin Abinin iki ayrı oğlundan iki kız torunu, soldan ikinci Algı, yanındaki kuzeni Masal


Muhtar Yusuf’la kepçenin açmış olduğu yolu takip ederek köyün çıkışına, araçların park ettiği yere kadar iniyoruz.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.41.28.jpeg

Yukarı Mahalle Gamaşet’ten Vezir

Zamane çerçisi Gürbüz gelmiş. Bunca zorlu ve tehlikeli yolu göze alarak gelen Çerçi Gürbüz tezgahını açmış. Ne ararsan var, derde deva bile.

Kedi maması bile getirmiş. Köyde isteyen oluyormuş.

Aslında çok mantıklı, zira kütük evlerde fare eksik olmaz.

Kışı köyde geçiren herkes birer birer düşüyor yola ve Çerçi Gürbüz’ün başı çok kalabalık. Siparişi olanlar siparişlerini alıyorlar. Sohbet orada da devam ediyor. Gürbüz taze sebze ve meyve de getirmiş.

İşte Vezir, yukarı mahalle Gamaşet’ten bir tanıdık.

İşte Gürbüz’e giderken yolun soluna astığı uyarı levhasıyla köy içi trafiğe yön veren Kırk Altılı Ali Çavuş

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.42.01.jpeg

Zamane çerçisi Gürbüz tezgahını açmış

Günün akşamında Yusuf ve Hüseyin’in babaları İsmail Amcanın bacanağı geliyor.

Bacanağının adı da İsmail. Bu köyde ne çok İsmail adı var?

Derken başkaları. Adnan Emu. Bizim Fatih’in babası Cavit Kardeş.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.43.35.jpeg

Köy içi trafiği yöneten Kırk Altılı Ali çavuş

Gelenlere durmadan sorular soruyorum.

Merak ettiklerim var.

-Ormana oduna neden kışın gidiliyor? Neden yazın gidilmiyor?

-Dünkü cenazede ıskatı için ne dağıtıldı? Kibrit de dağıtıldı mı?

Daha birçok soru soruyorum. Sorularıma verilen cevaplardan bir sohbet doğuyor doğal olarak.

ORMANA ODUNA VE İLK KIŞIN KARDAN SONRA GİDİLİR

İlk sorumun cevabını alarak merakımı gideriyorum.

“Bütün köy kışın ve ihtiyaç halinde yazın yakacak odununu ormandan karşılıyor. Ormana oduna kışın ve ilk kar yağdıktan sonra gidiliyor. Çünkü yazın orman yolu genellikle çamur olur ve kızakları çeken öküzler çamura saplanıp kalırlar ve gidemezler.

Karın yağması ile birlikte geceden ayaza çeken havada sert karın üzerinde giden öküzlü kızaklar sorun çıkarmadan ormanın derinlerine kadar giderler.

Kızaklar artarda bir sıra halinde giderler. Sırada esas alınan nokta, en uçtaki, en derindeki kesim yerinin sahibinin kızağının kafilenin en önünde gitmesidir.

Diğer kızaklar ona göre sıralanırlar.

Yerini bilmeyen, sıraya yanlış girenler sırayı bozamazlar, zira yol ancak bir kızağın gidebileceği genişliktedir ve geri dönülemez.

Geri dönmek ancak en uçtan, en derinden yapılır.

Herkes işini bitirince de sıra geriye döner, bu sefer en baştaki en sona kalır.

Arada kazalar olur. Öküz sorun çıkarır. Kızağın oku kırılır. Odunu iyi yerleştirmeyenin kızağı devrilir.”

MEFTANIN ISKATI

Müslüman Anadolu’da bir gelenektir. Kur’anda yeri olmasa da yöreye ve kültüre göre biçimlenen “Iskat” geleneği halen devam etmektedir.

Kelime anlamı düşürme olan “Iskat” vefat eden kişinin kılamadığı namaz veya tutamadığı oruç gibi ibadet borçlarının fidye (sadaka) verilerek düşürülmesi işlemidir.  

Çoğu yerde bu iş para vererek yapılırken ve ortada para dönerken, Bazgiret ve diğer Gürcü köylerinde meftanın ıskatı gelen cenaze cemaatine “İpli makara ve kibrit” dağıtılarak sağlanır.

Belli ki bu Bazgiret gibi, Kuzey Doğu Anadolu’nun yüksek rakımlı dağ köylerinde en çok ihtiyaç duyulan eşyalar gözetilerek ve oraların ulu kişilerinin düşüncesiyle oluşturulmuş bir gelenektir ve çok yerindedir.

Dağ başında belki her şeyi bulabilirsiniz, ama ipli bir makara ve içi dolu kibrit bulamazsınız.

Dünkü cenazede kibrit de dağıtıldı mı?

Cevap: Evet

Ne güzel.

Artık kibrit acil bir ihtiyaç malzemesi olmaktan çıkmış olsa da bunun en azından cenazelerde yerine getiriliyor olması çok anlamlıdır.

Sohbetler uzun kış geceleri kadar uzuyor. Herkesi, her kelimeyi can kulağıyla dinliyorum.

Konu “Iskat” olunca belki de Kazak Abdal’a kulak vermek gerekir.

Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Mezarına götürenin
İmamın da avradını

08 Şubat 2026, Pazar

Bugün Muhtar Yusuf’la köyü dolaşıyoruz. Önce bizim Tulimci Fevzi’nin babası Kaptan Emu’yu ziyaret ediyoruz. Kaptan Emu ve eşi bizi sıcak bir içtenlikle karşılıyorlar. Hep merak ettiğim soruyu Kaptan Emu’ya soruyorum artık.

Sana neden Kaptan diyorlar?

Kaptan Emu anlatıyor, uzun ve hiç sıkılmadan dinleyebileceğiniz yaşanmış hikayeler.

Ona Kaptan adını veren ise köyün öğretmenlerinden birisiymiş ve öylece kalmış.

Kaptan Emu arada duvarda çerçeve içinde asılı bir fotoğrafı gösteriyor ve “Rahmetli” diyor. Fotoğraf genç yaşta kaybettikleri oğullarına ait.

Oradan pansiyona gidiyoruz Yusuf’la. Pansiyona giden yola el değmiş ne de ayak. Belimize kadar gömülerek varıyoruz pansiyona. Yusuf bir yerlerden viski ve votka buluyor. İçmemek olur mu?

Köye tekrar döndüğümüzde ahırda bulunan ve üç ay sonra ilk defa gün yüzüne çıkacak danayı görüyorum. Dananın adı “Cevher” ve karı ilk defa görüyor.

Bu çok önemli. Köylüler yeni danalara karın ne olduğunu göstermek ve danalar da karı tanımak zorundalar.

Zira hiç kar görmeyip de baharda tamamı eriyip enine uzun bir şerit halinde karla karşılaşan danalar hiç görmedikleri ve bilmedikleri karın üzerinden atlayıp geçemiyormuş.

Belki 500 metre genişlikteki kar şeridinin en sonuna kadar gidip karın olmadığı noktadan dönüyorlarmış sürüye.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.39.50.jpeg C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.40.44.jpeg

Dana Cevher ilk defa kar görüyor.  Bakışlar meraklı


Bizimle gelen başka birisi daha var, o da Yurt Gezginlerinin yakından tanıdığı köpek Çakır.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.35.50.jpeg C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.38.51.jpeg

Çakır gururlu ve başı dik ve sadık

09 Şubat 2026, Pazartesi

Kar hala yağıyor. Köy içi yol açılmıyor, öylece kaldı. Evlerinin önlerini açanlar da bıraktı artık kar küremeyi.

10 Şubat 2026, Salı

Bugün kar yağışı yok. Nihayet güneş kendini gösteriyor. Karşı Yalnız Çam Dağları’nın ardından doğan güneş bir serap gibi.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.34.54.jpeg

Yalnız Çam- Ardahan taraflarından nihayet güneş açıyor.


C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.37.18.jpeg

 

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 14.37.56.jpeg

Bir düş gibi

11 Şubat 2026, Pazartesi

Bugün Bazgiret’ten ayrılıyorum. Artvin’e gidecek bir araç varmış. Aytekin Abi gidiyormuş. Yusuf, ben ve İsmail Abi, Aytekin Abinin pikabına biniyoruz.

İsmail Abi Şartul’da iniyor, Şavşat’a gidecek.

Artvin’e varışımız saat 10.30 oluyor.

İzmit otobüsü saat 11.00’de hareket ediyor.

Vedalaşma ve otobüs hareket ediyor.

ARTVİN-İZMİT ARASI OTOBÜS YOLCULUĞU

Sahil boyu bütün il ve ilçelere giren otobüsümüz Çayeli’nden yolcusunu alıyor ve kısa bir mola veriyor. Mola yerinde bulunan tuvaletin Bay ve Bayan için asılan levhaları ne çok şey anlatıyor aslında.

C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.16.56.jpeg  C:\Users\Pc\AppData\Local\Packages\5319275A.WhatsAppDesktop_cv1g1gvanyjgm\LocalState\sessions\223AC9D4267865674840456EBC68E97086EEBFCC\transfers\2026-16\WhatsApp Image 2026-04-21 at 09.17.25.jpeg

Arhavi'de otogara giren otobüs iki yolcusunu alıp hareket ediyor.

İki yolcunun birisi yirmili yaşlarda, diğeri kırklı yaşlarda iki kadın.

Onları yolcu etmeye gelen on beş kişi kadar kadınlı erkekli grup yolcu kadınları kucaklayıp vedalaşırken kimi ağlıyor kiminin gözleri doluyor.

Veda edip otobüse binen yolcu kadınlar da sessizce ağlıyorlar.

En öndeki koltuğa oturuyorlar.

Otobüs hareket ediyor.

12 Şubat 2026, Salı

İÇİMDEKİ SOĞUK CEHENNEME BİR ÇIĞ DÜŞÜYOR

Otobüs sabah saat altıda Kocaeli otogarına giriyor.

Benimle birlikte o kadınlar da iniyorlar.

Benim tek bir sırt çantam var.

Kadınların o kadar çok eşyası ve büyük boy valizleri var ki.

Son kolinin bagajdan alınmasına yardım ederken genç kadının diğer kadına anne dediğini duyuyorum.

Anne bir yük arabası almaya gidiyor. Otobüs de perondan ayrılıyor.

Bagajdan çıkan bunca yükü bu anne kız yük arabasına nasıl yükleyebilirler ki?

Bekliyorum. Ayrılmıyorum.

Yük arabasını güçlükle sürükleyen kadına yardım ederek arabayı yüklerin yanına getiriyorum.

Ağır koli ince sayılacak naylon iple dört kat bağlanmış.

O ağır koliyi anne kızın yük arabasına koyabilmeleri imkansız.

O saatte otogarda yardım edecek kimseler de yok.

Ağır kolinin yük arabasına konmasına yardım ediyorum.

Koli de muhtemelen mutfak eşyaları var, çıkan şangırtıdan öyle anlaşılıyor.

Diğer küçük kolide tencere seti var.

Koliler ve diğer bagaj yük arabasına yerleştiriliyor.

Geriye iki büyük boy valiz kalıyor.

Kız ben bunları çekerim, diyor.

Çekinerek söze giriyorum.

-Siz Arhavi'den bindiniz. Vedalaşırken sizin ve sizi uğurlayanların gözleri yaşlıydı.

Bir ayrılık mı?

Anne sadece gözlerime bakıyor. Anlaşılmıyor mu, demek ister gibi.

Bir şey diyemiyorum.

-Ne tarafa gidiyorsunuz?

Nereye gideceklerini de bilmiyorlar. Birisi gelip bizi alacak, diyor kız.

-Ben taksiyle Yahya Kaptan'a gidiyorum, o tarafa gidiyorsanız, sizi de bırakalım, diyorum.

Kız çok uzağa gideceklerini söylüyor.

Anne ve kız, ama ikisi de genç. Yeni ve bilmedikleri bir büyük şehirde nereye gidiyorlardı?

Çaresizce vedalaşırken ikisininde gözlerindeki nem hala fark ediliyordu. Üstelik hava buz gibiydi.

İçimdeki soğuk  cehenneme bir çığ daha düşüyordu.


Bu yazı için tavsiye edilen dinleme: Erhavı Ezelde-İcra: Grup Abdal