25 Temmuz 2026 Cumartesi

MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİMDİR

Dursun Akçam

İlkokuldan sonra okumak isteyenler olsa da çeşitli imkansızlıklar nedeniyle bu pek de kolay olmazdı. Köy çocuklarının ortaokula devam etmeleri için ilçeye, kasabaya gitmeleri gerekirdi. Bunun için ilçede yanında barınacak bir akraba aranırdı. Bulundu diyelim. Öyle akrabalar vardı ki, çocuğun yediği lokmaları sayardı. Ya da akrabası olacak o kişi evin bütün işini o çocuğa gördürür, çocuk ders çalışamazdı.

Çocuk bu durumdan bezer, köyüne geri dönerdi.

 Ama okumak isteyen köy çocukları için çözüm tamamen bitmezdi. Üç-beş köy çocuğu bir araya gelir, aileleri onlara ilçede bir ev tutar, çocuklar orada barınır, ortaokula giderlerdi. O yaşlardaki çocukları bir başına ilçede bir evde bırakmak bugünden düşününce riskli olabilirdi. Ancak o zamanlar böyle bir risk kimsenin aklına gelmezdi. Çocuklar derken, bu çocuklar oğlan çocukları olurdu. Kız çocuklarının böyle üç-beş kişi bir araya gelerek ilçede ev tutup okumaları imkansızdı.

Bazı köyler dışında köy ilkokulunu bitiren kız çocuklarının okuma istekleri pek dikkate alınmazdı. Bazen de aileler kız çocuklarını ilkokula bile göndermez, cahil bırakırlardı.

Ablam ve kız kardeşim ilkokula bile gönderilmeden küçücükten evlendirilen çocuklardandır.

…/…

Köyde veya ilçede ilkokuldan sonra okumak isteyen çocuklar ise ya öğretmenlerinin ya da o dönem ilçeye yeni tayin edilmiş olan ileri görüşlü kaymakamın teşviki ve aileye baskısıyla mümkün olurdu. Çocuklar bazen evlerinden kaçarak kaymakamlığa gider, okumak istediklerini söylerlerdi.

Köy Enstitülerinin açılması ve ilköğretimin zorunlu hale gelmesiyle ülkede okuma yazma oranı yükselmiş olsa da bu yükselmede okul çağındaki çocukların jandarma eşliğinde okula götürülmelerinin korkusu vardır.

…/…

Çorum’da Kale İlkokulu’na giderken, sınıfımızda bizden en az altı, yedi hatta on yaş büyük çocuklar da bulunuyordu. Yaşları bizden büyük bu oğlan çocukları 61 Anayasası ile getirilen zorunlu ilköğretim yasası gereği evlerinden alınarak okula yazdırılanlardı.

Çorum Yetiştirme Yurdunda korunma altında olup da ilkokula giden biz çocukların arasında da oldukça büyük yaş farkı bulunuyordu. Hiç anlamazdım bu kadar yaş farkını. Onların her sene sınıfta kalmış olduğunu veya okuldan kaçtıklarını düşünürdüm. Oysa onların hepsi köy çocuklarıydı ve köylerinde ilkokula yazdırılmamışlardı.

Biz de aklımızca hep köy okulunda okumak isterdik. Zira o dönemde, 60’lı yıllarda, köy okulları 23 Nisan’dan sonra kapanırdı. Bu bir tarımsal kalkınma planıydı ve okula giden çocuklar tarımsal kalkınmada işgücü sayılıyordu.

Biz ise tatilin derdindeydik. 

Yurtta ilkokuldan sonra okumak istemeyen çocuklar sanata giderler, çırak, kalfa ve usta olurlardı. Ders çalışma, sınıf geçme dertleri, akşam etütleri yok diye okula gidenlerimiz onlara özenirdi.

Yurt idaresi herkesi okula yazdırır, ancak bazı çocuklar daha baştan idareye söylerdi: “Hocam beni ortaokula boşuna yazdırmayın, kaçarım.”

Bazıları da ortaokula yazılmış olsalar da ilk notlar gelmeye başladığında “Hocam kafam almıyor, beni okuldan alın” diye açıkça idareyi uyarırdı.

…/…

Okumak isteyen çocukların kaymakamlığa, valiliğe, bakanlığa doğrudan mektup veya dilekçe yazmaları olacak iş değildi. Ancak bakan bey, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel olunca iş değişiyordu.

Okumak isteyen çocuklar o vakitler doğrudan Maarif Vekiline Arzuhal yazabiliyorlardı.

CORNELİUS BİSCHOFF’UN MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİ  

Cornelius Bischoff anısına yapmış olduğumuz İki Yaka Boğaz Şehir Gezimizde anlattık. Cornelius, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman olan ailesi ile birlikte İstanbul’dadır ve St. George Avusturya Lisesi orta kısmına devam etmektedir.

Okuldaki en yakın arkadaşı “Karayağız” Karadeniz delikanlısı, sonraki yılların ünlü ressamı Orhan Peker’dir.

Savaşın sonralarına doğru Almanların yenilgisi kaçınılmaz hale gelince, Müttefiklerin de baskısıyla Türkiye 2 Ağustos 1944’ten itibaren Almanya ile bütün diplomatik ilişkilerini keser. O tarihe kadar Türkiye’de yaşayan ve Alman pasaportu taşıyanlara yol görünür ve onlara ülkelerine geri dönmeleri söylenir.

Dönenler döner, ancak önemli bir sayıda Alman vatandaşı memleketlerine geri dönmezler.

Geri dönmeyenlere pasaportları verilmez ve onlar “Vatansız-Heimatlos-Haymatlos” ilan edilirler.

Haymatlos Almanlar Orta Anadolu’da üç kente, Çorum, Yozgat ve Kırşehir’e enterne edilirler, zorunlu ikamete gönderilirler.

Cornelius, 9.4.1946, İstanbul.
(Fotoğrafın üzerine kendi el yazısıyla “Bizim güneşimiz batmaz!” yazmış.)
(Kemal Yalçın kitabı, s.338)

Çorum’a enterne edilenlerin arasında Cornelius ve ailesi de bulunmaktadır.

Çorum Cornelius’a çok şey kazandırmıştı. Cornelius ölene kadar Çorum ağzı Türkçeyi ve Çorum Bozlaklarını dilinden hiç düşürmemiş ve Çorum’u ve Çorumlu arkadaşlarını çok sevmiş olsa da, yarım bıraktığı okuluna devam etmek istemişti.

Çorum’da böyle bir imkan, böyle bir okul olmadığına ve yasa gereği enterne edildiği yeri terk etmemesi gerektiğine göre ne yapılabilirdi?

Sonraki yılların başta Yaşar Kemal ve diğer Türk yazarlarının eserlerinin Türkçeden Almancaya çevirmeni olacak olan Cornelius çözüm için kendi başına bir girişimde bulunur, dönemin Maarif Vekiline, Milli Eğitim Bakanına, Hasan Ali Yücel’e bir arzuhal yazar, bir mektup yazar.

“Cornelius da doğrudan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e, düzgün bir Türkçe ile mektup yazdı. Durumunu anlattı. St. George Avusturya Lisesi orta kısmını bitirdiğini, ailesiyle birlikte enterne edildiğini, İstanbul’da, dayısının yanında kalabileceğini bildirerek, Fransız lisesinde eğitimine devam ettirebilmesi için özel izin rica etti.

Bir ay kadar sonra, hem dayısından, hem de Hasan Ali Yücel’den olumlu cevaplar geldi.

Hasan Ali Yücel, Cornelius’un mektubunu birkaç kez okumuş, Türkçesini, anlatım tarzını çok beğenmişti. ‘Nazi Almanyası’nın suçu yüzünden böyle bir öğrencinin okuma arzusu zarar görmemeli. Eğitim bakanı olarak benim görevim, okumak isteyen bir gence yardım etmektir,’ diyerek özel izin belgesini imzaladı.”[1]     

Sonra ne mi olur?

Sonra gelen cevapla birlikte Cornelius büyük bir şenlikle Çorum’dan, ünlü saat kulesinin, çan saatinin dibinden İstanbul’a uğurlanır.

“Cornelius Bischoff, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in özel izniyle İstanbul’a dönmüş, St. Michel Fransız Lisesi’ni bitirmiş, Fransızca-Türkçe, iki dilli olgunluk sınavını Galatasaray Lisesi’nde başarıyla vererek üniversite eğitimine hak kazanmıştı.”[2]

…/…

Maarif Vekiline her zaman arzuhal yazılmaz, bazen de onun önü kesilir, konuşma fırsatı yaratılırdı. Bu da aslında bir tür arzuhaldi.  

ASIM BEZİRCİ’NİN ÇOCUKLUK ARKADAŞI SELAHATTİN UYUŞAN’IN MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİ

Selahattin Uyuşan ile Asım Bezirci Erzincan’dan çocukluk arkadaşlarıdır. Uyuşan’ın babası demiryolcudur. Demiryolu Erzurum’a kadar uzatılınca, babasının görevi o tarafa çıkar ve evine on beş günde bir gelir. Uyuşan’ın babası görev yeri olan geçitteki kulübede beklerken donarak ölür.

Ortaokulda bir dönem Sivas’ta okur. Erzincan’da yaz tatili gelip de karneler alındığında sınıfta kaldığını öğrenir.

“Karnelerimizi aldık ve ben sınıfta kaldığımı öğrendim. Müdür muavinine o anda bilmedikleri bir şeyi söyleyiverdim. Geçen yılda Sivas’ta okuduğumu söyleyerek sınıfta bırakılmamı önlemeye çalıştım. O halde Sivas’a yazar, sorarız dediler. Sivas’tan gelen yanıt ‘Ayrılırken ilişiğimi kesmediğim için devamsızlığımın yılsonuna kadar sürdüğü, bu yüzden sınıfta kaldığım’ hakkındaydı.

Bir de bu yıl kaldığımdan iki yıl üst üste kalanlara yapılan işlem yapılacaktı.”[3]  

Selahattin Uyuşan da okumak istemektedir ve devamsızlıktan kalmasının hata olduğunu düzelttirmek için Ankara’ya, Maarif Vekiline kadar gitmeyi kafasına koyar.

1942, soldan sağa, Halis Okan, Selahattin Uyuşan ve Asım Bezirci
(Selahattin Uyuşan kitabından, s.48)

“Sonuç beklemeler süresince düşünürken birden bir çare olduğunu düşündüm. Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı’ydı. Onun yaptıkları ve yazdıklarıyla ne denli saygın bir adam olduğunu biliyordum. Ona başıma gelenleri anlatırsam düzelteceğinden emindim. Bunu anneme de anlattım. Umutlandı kadıncağız, belki de okuldan umudumu kesersem ekmek parası kazanma yoluna gireceğimi düşünüyordu, bilemiyordum. Bir iki gün sonra öğrencilere mahsus ucuz biletimle Ankara’ya trenle hareket ettim. Annem elde mevcut bütün olanağıyla elime 20 lira kadar vermişti. Şimdi bunun çok bir para olduğunu düşünüyor, şaşırıyorum.

Aklımca bir yanlışı düzeltecek, sınıfımı geçecek, belgeden kurtulacaktım. Ankara’da ucuz bir otele yerleşip önce yatılı sanat okuluna başvurdum. Eğer oraya girersem öteki şikayetlerimden vazgeçebilirdim. Ama okul yaşımın büyüklüğünü oraya kabul edemeyeceklerini söyledi.

Hızım kesilmemişti, oradan Ulus’taki Milli Eğitim Bakanlığı’na gittim, bakanın kapısını beklemeye başladım. Memurlardan biri niçin beklediğimi sordu, Bakanı görmek istediğimi söyledim. Zaman ilerliyor gelen giden olmuyordu. Oradaki memurlardan biri daha geldi niçin beklediğimi sordu, kısaca anlattım. Bana akıl verdi: Burada beklemekle göremezsin. Bakanın evi Sağlık Bakanlığı’nın önünde oraya git, evden çıkıp otomobiline binerken görürsün, söylersin dedi. Dediği gibi yaptım. Zaten tarif edilen yeri biliyordum.

Bir süre oralarda dolaştım. Bakanın şoförü olduğunu tahmin ettiğim bir genç adam ‘Birazdan çıkar sen burada bekle’ dedi. Çok geçmeden bakan evinden çıktı bize doğru gelmeye başladı. Kalın kaşlar, munis bakışlarıyla iyice yaklaşınca soran bakışlarına karşı bir şeyler anlattım. Erzincanlı olduğumu da söyledim. O aylarda Erzincan depremi dolayısıyla doğan ilgiden faydalanmak istediğimi sanıyorum. Anlattıklarımı ne kadar dinleyip anladı bilemiyorum. Arabasına girip otururken ‘Vekalete gel orada konuşuruz’ diye tembihte bulundu.

Onlar gittiler ben de Ulus’a gittim. Bakanlığa çıkıp yine kapıda beklemeye başladım. Odasına girip çıkanlardan biri benimle ilgilendi. Anlattım, gitti. Yarım saat sonra geldi, yaşımı sordu yine gitti. Daha sonra elindeki yazılı kağıdı göstererek bakanın yanına girdi. Birkaç dakika sonra geldi ve yaşımın büyüklüğü dolayısıyla Çocuk Esirgeme Kurumuna alınamayacağımı, verdikleri zarfı Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürlüğüne Samanpazarı yolu üzerindeki merkeze götürmemi söyledi. Götürdüm. O müdürü de Çocuk adlı oyunlarda satılan dergiden biliyordum. Bir de o dinledi anlattıklarımı. Sonra bana ‘Seni kurum himayesine alamıyoruz, ama başka işlerin de varmış onları yapıncaya kadar gösterdiğimiz otelde yatar, yemeklerini alt kattaki çocuk bakım evinde yersin’ dedi. Toros Oteli’nde yer verilmesi için bir de yazı verdi. Yazıyı alıp otele gittim, başka bir öğrenci daha vardı. Çoktan beri orada kalıyormuş. Heyecanla zaman zaman ağlayarak okulla ilişiğimin kesilmemesini, devamımın sağlanmasını istiyordum. Hiç biri sıkıntımı anlayamamışlardı… Hemen bir genel yargı içine girip beni korumayı, yatak, yiyecek sağlanmasını düşünüyorlardı. Oysa ben belge aldığımı, bunun haksızlık olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Umudum kesilmişti.”[4]

Selahattin Uyuşan okuluna devam edemez. Ancak Maarif Vekiline arzu halini yüz yüze anlatabilmiştir.

…/…

Selahattin Uyuşan da Maarif Vekili ile doğrudan görüşmek yerine bir mektupla arzuhalini anlatmış olsaydı, durum değişir miydi, bilemiyoruz.

Ancak Dursun Akçam da Cornelius gibi Maarif Vekiline bir mektup, arzuhal yazar ve daha ümitsiz bir durumu olmasına rağmen, her şey değişir.

ÖLÇEK KÖYLÜ DURSUN AKÇAM’IN MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİ 

Bütün amacı okumak olan Dursun Akçam, köyünde okul olmadığı için ilçe merkezine, Ardahan’a yürüyerek gider. Ardahan uzak değildir, ancak bu işin yazı olduğu gibi, kışı da vardır. Kışında kar vardır, kurt vardır. Çocuk haliyle ve bildiği okuma yazmayla Ardahan’da bir handa yatıp kalkma karşılığında katiplik de yapar.

Bir gün köyde bakkalın önünde toplanan kalabalık, Topal İsmail’in getirdiği bir haberi tartışır. Cilavuz’da, “Köyün Enüstüsü” adında bir mektep açılmıştır.

“Bu mektepte köylü çocukları bedava okuyacaktı, çarığı çorabı da ‘dövletin’ boynunda… Enüstünde tahsil görenler, en birinci ‘mamır’, en birinci meellim, en birinci sıhhiyeci olacaktı.”[5]

Topal İsmail’in dediklerine kimse inanmaz, ama küçük Dursun Akçam’ın o günden sonra bütün dünyası, bütün hayalleri Cılavuz ile dolar, taşar.

Daha ilkokula giden Dursun Akçam gelecek senenin okul masraflarını çıkarmak için kendi köyünden ve komşu köylerden gelen tırpancılarla birlikte Ağrı’ya, Muş Ovasına ot biçmeye gider. Onun küçük olmasına itiraz edenler olsa da okuma yazması olduğu için kendilerine yararı olacağını düşünerek onu da gruba alırlar.

Lakin Ağrı ve hele Muş Ovası şuracıkta değildir.

Git babam git, yürü babam yürü.

“Şallo, kendini taşıyamıyordu, bir de Alo’nun elinden tutmuş, sözde ona yardım ediyordu! Bir yerde soluğu tıkandı, durdu. Umutsuzca gözlerini dolaştırdı çevrede. Yere tükürdü, söylendi:

‘İtoğluitin memleketi, git babam git bitmiyor! Bir de derler ki, başka düveller, topraklarımızı istiyor. Ver gitsin ulan, bu kadar toprağı ananın neresine sokacaksın? Urus’a da yeter, Amerika’ya da!’

Bir tepenin üstünde mola verdik. Altımızdaki tepenin karanlığı yarıldı birden ışıklar fışkırdı, yerden göğe direk oldu. Gök mü açılmıştı, nur mu yağıyordu yeryüzüne? Yoksa gözlerim mi kamaşmıştı? Gözlerimi ovdum, yine o ışık seli!

‘Hey mübarek hey! Diyerek gürledi Asker, ‘Alatiriğe (elektriğe) bir bakın uşaklar, bir bakın, mübarek süngüsünü, gecenin böğrüne saplamış!’

Ben elektriği ilk kez görüyordum! Uykum kaçtı, gözlerim dört açıldı!

(…)

Tosi amcam ekledi:

‘Hele bir de Cılavuz’a gitsin, siz o zaman görün!’

İsko parmağını uzatarak ışıklı dereyi bana gösterdi:

‘İşte Cılavuz orası!’ dedi.

Yüreğim hopladı, uğruna baş koyduğum Cılavuz, ummadığım bir yerde karşıma çıkmıştı, hem de çok görkemli bir biçimde! İbo yine öküzü tersinden koşuyordu:

‘Burası mektep değil, askeriye kışlası! O iri yapılar da erat koğuşu!’

‘Atıyorsun!’ dedi Gülo, ‘Kışla olsaydı şimdi erat tadata (sayıma) çıkmaz mıydı?’

İsko, İbo’ya ters ters baktı:

‘Sen ay ışığına çemkiriyorsun İbo!’ dedi. ‘O taş yapılar Urus’lardan kalmıştır. Eskiden kışlaydı, şimdi mektep olmuştur, alatirik bağlanmıştır. Burada okuyanlar, tekmil köylülerin dölüdür. Üstlerinde asker malı boz urba, potin…’

(…)

İsko tırpanı omuzladı:

‘Mola bitti, karanlığa kalmadan Kars’a varmalıyız’ dedi.

Yolumuz Cılavuz’un üstünden geçiyordu. Çok yakındı, elimi uzatsam değerdi.

Hazır yolum düşmüşken kaçıp gitseydim, hal hikaye böyle böyle deseydim, beni almazlar mıydı? Almazlardı, beşinci sınıfı bitirmen şart derlerdi. Ne de olsa orası da bir devlet dairesiydi, kimsenin gözünün yaşına bakmazlardı.

(…) Yine de ayaklarım gitmiyordu, Cılavuz’u biraz daha yakından görmek istiyordum. Kavakların arasından ayan beyan göremiyordum. Bir söğüt ağacını okşadım, yapraklarını öptüm. Ağaçlar Cılavuz kokuyordu. Birkaç adım daha içeri girmek isterken ıslık sesine başımı kaldırdım, tırpancılar tepenin üstünde beni bekliyorlardı.”[6]

Dursun Akçam bu kadar yaklaştığı, ağaçlarını okşadığı Cılavuz’dan uzaklaşır, ama aklında hep Cılavuz vardır. Onunla yatar, onunla kalkar.

İlkokulu Ardahan’da okumaktadır ve son sınıftadır.

Cılavuz Köy Enstitüsü ise sadece köy okullarından mezun olan çocukları almaktadır. Kural ve yönetmelik budur.

Dursun Akçam bu kuralı öğrendiğinde dünyası başına yıkılır.

“Yinelemeye gerek yok, acılar içinde, düşe kalka şubat ayını yarılamıştım. Çok değil, üç ay sonra Cılavuz’un yolu açılacaktı. İçim içime sığmıyordu. O günlerde, bir haberle dünyam yıkıldı. Şehir okulunu bitiren öğrenciler, Cılavuz Köy Enstitüsüne kabul edilmiyordu. Oraya yalnız, köy ilkokulunda okuyan, köylü çocukları alınıyordu. Deli olacaktım. Hele benim çektiklerime bak, hele onların ettiklerine? Anam babam bayram ederlerdi! Ama her yola başvuracaktım, her kapıyı zorlayacaktım.

Düşündüm taşındım, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e bir mektup yazdım. Amaç köylü çocuklarını okutmaksa benden daha sağlam bir köylü mü olurdu. Ben şehir okulunda, keyfimden okumuyordum! Yaşadıklarımı bir bir özetledim. Mektup çok uzun oldu, dört sayfa mı beş sayfamı kesin anımsayamıyorum, ama son tümcemi hiç unutmadım, ‘Bir bataklıkta çırpınan fukara bir köylü çocuğunu kurtarmak sizin elinizdedir!”[7]

Dursun Akçam, Maarif Vekiline arzuhalini yazar yazmasına da yine de işi garantiye almak, köy okulundan bir diploma almak peşindedir. Ardahan’ın büyükçe köylerinden Sarzep’e gider ve okulun başöğretmeni Kaya Bey’i bulur.

“Öğrenciler öğle tatiline çıkarken ulaşabildim köye. Okulun Başöğretmeni ‘Kaya Bey’i, yolda yakaladım. Soluk soluğa dileğimi aktardım. Elini omuzuma koydu:

‘O iş kolay çocuğum!’ dedi, ‘Sınavlar başlamadan önce, naklini alır, gelirsin…’

(…)

Köy ilkokullarında bitirme sınavları mayıs ayının ilk haftasında başlar, bir hafta sonra biterdi. Sınav süresince Hancı Harun’un dostu Sıddık Ağa’nın yanında, onun tutmalarıyla birlikte kalacaktım.

Gün geldi naklimi aldım, tuttum Sarzep köyünün yolunu…

Yine düş mü görüyordum.

Okulu başarı ile bitirdim. Diplomalar, Kars Valisi’nin imzasına sunulacağı için gecikecekti. Oysa benim acelem vardı, sabırsızdım, hemen Cılavuz’a canımı atmak istiyordum. Başöğretmen Kaya Bey kırmadı beni, ‘Sarzep Köyü İlkokulu’ndan, ‘Pekiyi’ derece ile mezun’ olduğuma ilişkin bir belge verdi elime. Kazığı koparan atlarca ayrıldım oradan.

Yol boyu güneşle, toprakla sevişiyordum. Gökte kuşlar dans ediyordu benim için. Yine de küçük kaygılar üretiyordum içimden. Elimdeki belge geçerli sayılmazsa diplomam, onaydan gelinceye değin, köyde mi bekleyecektim? Hayır, önce giderdim Cılavuz’a, duruma göre sonrasını düşünürdüm. Belki de umulmadık engeller çıkarır, kabul etmezlerdi! Başımı kaldırdım, kasabadaydım.

Hancı Harun’a haber verecektim. Katip Binali,

‘Sana bir mektup var!’ dedi, çekmecesinden çıkardı, uzattı. Yaşamım boyunca, bana posta ile hiçbir şey gelmemişti. Merak içinde açtım zarfı, elle yazılmış kısa bir mektuptu. Ben ne bilirdim, o mektup benim için ileride paha biçilmez bir belge olacaktı’ Her anımsadıkça, onu kaybetmiş olmanın burukluğunu yaşarım. Neyse ki, döne döne okumuş, ezberlemiştim. Aradan yıllar geçmesine karşın, tümce tümce anımsarım:

Sevgili Oğlum Dursun,

Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığın mektubu okudum. Direnişini yürekten kutlarım. Devam etmekte olduğun 23 Şubat İlkokulu’ndan alacağın diploma ile Cılavuz Köy Enstitüsü Direktörü Halit Ağanoğlu’na başvurursan, dileğin yerine getirilecektir.

Gözlerinden öper, başarılarının devamını dilerim.

                                                                                   İsmail Hakkı Tonguç 
                                                                                İlköğretim Genel Müdürü                                                            

 Tutamadım kendimi, oturdum ağladım. Kimdi bu babacan adam? Bir köylü parçasının ‘gözlerinden öperek’ mektup yazıyordu Ankara’dan, ‘Dileğin yerine getirilecektir!’ diyordu. Biraz durulduktan sonra düşünmeye başladım. ‘İlköğretim Genel Müdürü’, herhalde Bakan Yücel’in yardımcısıydı, köylü milletinin halinden, dilinden anlayan bir babacan adam’ Bakan’ı da yardımcısına da çok sevdim. Artık ortada hiçbir engelim kalmamıştı!’

Anamdan babamdan habersiz yola düştüm. Cılavuz’a kaydımı yaptırdıktan sonra duyurmak daha iyi olurdu. Onlar isteseler de engel olamazlardı.

(…)

Sakaltutan’ı aştıktan sonra, geceyi Malakan Mişel’in hanında geçirdim. Devrisi gün, güneşli bir dünya içinde Cılavuz’a ulaştım. Yüreğim göğsümü yumrukluyordu. Koruluğun içinden, taş yapıları doğrulttum. Kız, oğlan bir şenliğe çıkmış gibiydiler.” [8]   

Hep öğrenciler arzuhal göndermez Maarif Vekiline. Cevat Dursunoğlu gibi aydın birisi vardır. Onun arz edeceği raporla genç Türkiye Cumhuriyeti akademik bir atılıma hazırlanır.

CEVAT DURSUNOĞLU’NUN ATATÜRK’E ARZI

Erzurum Kongresi üyesi olan ve kongrede Mustafa Kemal’i destekleyen Erzurumlu Cevat Dursunoğlu İttihat ve Terakki yönetimince yükseköğrenim için Almanya’ya gönderilir. Dursunoğlu Almanya’da felsefe, sosyoloji ve pedagoji eğitimini başarıyla tamamlar ve yurda döner.

12 Ocak 1931’de Avrupa Türk Talebe Müfettişi olarak Berlin’e gönderilir, 1935’e kadar bu görevde kalır, daha sonra yurda dönerek Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda bulunur.

Dursunoğlu, Avrupa Türk Talebe Müfettişliği görevi sırasında çok önemli bir görevi de yerine getirir. Onun vereceği bilgiler doğrultusunda Nazilerden kaçarak Türkiye’ye gelmek isteyen yabancı öğretim üyeleri ile temas kurarak, bilgileri doğrudan Atatürk’e iletir.

Türk üniversitelerinde bunca yabancı öğretim üyesinin görev alarak akademinin adeta bir reform, bir atılım yapmasında onun çok büyük ve görünmez ve isabetli emeği saklıdır.

Cevat Dursunoğlu’nun raporunu dikkate alan Atatürk, başka bir alanda, batı müziği eğitimi için dünyanın sayılı müzikologlarından Paul Hindemith’i yurda davet ederek çok değerli bir karara imza atar.

“Atatürk’ün direktifleriyle müzik işlerinin düzenlenmesi çalışmaları içerisinde Cevat Bey, Avrupa Talebe Müfettişi olarak Berlin’den bakanlığa gönderdiği raporda, uluslararası sanat camiası tarafından tanınan Prof. Paul Hindemith’i tavsiye etmiş ve Hindemith’in Türkiye’ye gelmesini sağlamıştır. Yine, Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kurmak üzere Cevat Bey’in Prof. Carl Elbert’i önerisi de kabul edilerek, Carl Elbert Türkiye’ye davet edilmiştir. Carl Elbert, Türkiye’ye geldikten sonra Cevat Bey ve diğer Türk uzmanlarının yardımıyla Türk tiyatrosunu inceleme imkânı bulmuş ve uzun yıllar Türkiye’de görev yapmıştır.”

 …/…

Hasan Ali Yücel öylesine bir dönem açmıştı ki, öğrenciler doğrudan kendisine arzuhal gönderebiliyor ve Maarif Vekili olarak onları cevaplıyordu.

Maarif Vekili olarak belki de onun en kayıtsız kaldığı kişi, arzuhaline cevap vermediği,  oğlu Can Yücel’di. Can Yücel ise göçüp gitmesine rağmen yine de arzuhal gönderirdi babasına, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e. En güzel şiirini Maarif Vekili için yazar:

Ben hayatta en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek

Nasıl koşarsa ardından bir devin

Yukarıdaki mektuplara benzeyen kim bilir kaç köy çocuğunun mektubu vardır Hasan Ali Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un, Cevat Dursunoğlu’nun evrakı metrukesinde?

Dileriz eğitim tarihçileri bir gün onları bulup yayımlar.

Bu yazıda adı geçen hiç kimse hayatta değil. Hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Ruhları şad olsun.



[1] Haymatlos Dünya Bizim Vatanımız-Kemal Yalçın-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-Ocak 2024 Altıncı Basım-s, 337-338

[2] Yalçın-age, s.362

[3] Geçmişi Çağırmak (Asım Bezirci Dostluğunda Bir Ömür)-Selahattin Uyuşan-Aydili Sanat Yayınları-Ekim 2014 Birinci Baskı-s.58

[4] Uyuşan-age, s.59-60

[5] Bütün Eserleri-Kafdağı’nın Ardı-Dursun Akçam-Arkadaş Yayınevi-2013 İkinci Baskı-s.103

[6] Akçam-age,s. 244-46

[7] Akçam, age, s. 294

[8] Akçam-age, s.294-299

26 Haziran 2026 Cuma

FİTBOL

Yetmişli yıllar, Çorum’da ortaokul yıllarım.

Bütün dünyada ve Türkiye’de güçlü esen sosyalizm rüzgarları hızını gittikçe artırıyor.

Günlük hayattan siyasi gündeme, kültüre, sinemaya bir “Sol” jargon egemen olmaya başlıyor. Türkçe sözlük dağarcığına yazılı olmayan kelimeler de girmeye başlıyor.

Öte yandan söz konusu futbol maçı veya futbol topu veya futbolcu olunca kimse futbol demiyor hep “Fitbol” diyor. Oysa ortaokulda okuduğum yabancı dil, Almancada bile “Fussball” kelimesinin karşılığı olarak en azından futbol kelimesine yakın bir ses çıkması gerekirdi insanların ağzından. 

İngilizceden Türkçeye sadece harf değişimi ile geçen “Football” kelimesi bile futbol yerine “Fitbol” olarak dolaşıyordu halkın ağzında.

AYAK TOPU

Futbol kelimesinin karşılığı olarak türetilen Türkçe “Ayak topu” kelimesi hiç tutmamıştı. Milli kelimesinin karşılığında türetilen “Ulusal” kelimesi ise tutar gibiydi, ancak örneğin “Milliler Dünya Futbol Kupası elemelerine katılmaya hak kazandı” cümlesinde milliler yerine “Ulusallar” demek ve öyle bir spor manşeti atmak pek tutmuyordu.

MAJESTELERİNİN TOPÇU BİRLİĞİ 

Modern futbolun beşiği olarak hep İngiltere gösterilir. 

İngiltere’de ise karşımıza Türkçe kelime karşılığı “Cephanelik” olan “Arsenal” kelimesi çıkar. Doğru tahmin ettiniz, İngiltere’nin en eski futbol kulübü olan Arsenal’dan söz ediyoruz.

Arsenal kelimesinin başka bir anlamı daha vardır: Tophane.

İşte ünlü Arsenal Futbol Kulübü 1886 yılında “Dial Square” adıyla Woolwich semtinde bulunan tophane İşçileri tarafından kurulmuştur. 

Dial Square adı daha sonra “Royal Arsenal” olarak, yani “Majestelerinin Tophanesi” olarak değiştirilir.

Kulübün adı daha 1891 yılında tekrar “”Woolwich Arsenal” olarak değiştirilmiş olsa da kulüp hep ve hala sadece “Arsenal” olarak bilinir.

Arsenal Tophanesinde çalışanlar, Osmanlı’daki Tophane çalışanları gibi kısaca “Topçu” olarak adlandırılıyorlardı.

Yani kısaca, Arsenal demek Topçu demektir.

Beşiktaş’a “Arabacılar” takımı denmesi gibi, Osmanlı’da da iki rakip atlı spor takımından birisine “Lahanacılar, diğerine Bamyacılar” deniyordu.

KİT takımlarının hepsinin adı ise ürettikleri mal ile başlardı “”Şekerspor, Kağıtspor, Demirspor vb.”

ADAM İYİ TOPÇU ABİ 

Racon kesen veya kestiğini zanneden mahalle abileri, kahvehane abileri yerli veya yabancı iyi ve üstün nitelikli bir futbolcu için asla “İyi futbolcu” demezlerdi. “İyi topçu” derlerdi ve bu racon hala devam ediyor.

Bir abinin bir futbolcu için ağzından “İyi topçu” lafı çıkıyorsa, o abinin futboldan iyi anladığına inanılırdı ve ayrı bir yeri olurdu. Birisinin ağzından “İyi topçu” değil de “iyi futbolcu” çıkıyorsa, o futboldan pek anlamaz sayılırdı.

O abiler “İyi topçu” lafını ederken, nitelemede geçen “Topçu” kelimesinin Majestelerinin Topçusu, yani Arsenal’dan geldiğini nereden bilebilirdi ki?

ADAM İYİ PEHLİVAN

Futbolda “İyi Topçu” lafı, söz konusu minder, yağlı veya karakucak güreşi olunca karşımıza “Adam iyi pehlivan” nitelemesi çıkar.

Ancak burada futbolda racon kesen mahalle abilerinin yerine güreşte racon kesen mahalle dayılarını görürüz. Onlar iyi bir güreşçi için “İyi pehlivan” diyorlarsa, o dayı güreşten anlıyor, anlamına geliyordu.

Kahvehanede birisi “Pehlivan yerine güreşçi” diyorsa, onun güreşten pek anlamadığı düşünülürdü.

Oysa Farsça “Pehlivan” kelimesi “Kahraman, savaşçı, bahadır” demektir.

Bu kelime, “Pehlivan kelimesi” Osmanlı’da süreç içerisinde evrilerek binicilik, ok atma, matrakçılık, cirit atma vd. sporları yapan her sporcuya verilen ortak bir unvan olmuştur.

Modern olimpiyatlara katılan ve yarışan bütün branştaki sporculara nasıl ki “Atlet” deniyorsa, Osmanlı’da yarışan bütün sporculara da “Pehlivan” deniyordu.

Mahalledeki kahvehanede güreşten söz açılınca “Adam iyi pehlivan” diye racon kesen dayı Osmanlı’da bütün sporculara “Pehlivan” ve olimpiyatlarda yarışan bütün sporculara “Atlet” dendiğini nereden bilebilirdi ki?  

ÇORUM’DA ÇORUMSPOR MAÇLARI

Çorum merkezde geçen çocukluğumun, 60’lı ve 70’li yıllarında bilet alarak hiçbir Çorumspor maçına gitmezdim. Maç biletleri açık tribünler için bedava kapalı tribün için ise paralı olurdu.

Açık tribünler bedava olmasına rağmen yine de çok az seyirci olurdu, bilir, duyardım.

Biz Çorum Yetiştirme Yurdunda koruma altında bulunan kızlı erkekli çocukları tezahürat için Çorumspor maçlarına götürürlerdi. Kızlı erkekli, kalabalık bir grupla Kale Mahallesi’nden stadyuma kadar yürüyerek gider, bir saatte ancak varırdık stadyuma.

Kapalı tribünün karşısında açık tribünde yerimizi alırdık.

Saha topraktı. Maç başlamadan önce itfaiyenin arazözü çıkar, hırıltılı ve homurtlulu motor sesiyle sahayı sulardı.

Bu sulama yaz aylarında kısmen işe yarardı. Ancak yağmurlar başlayınca saha çamura dönerdi.

Maç başlamadan önce iki takımın “Topçuları” ve hakem heyeti orta yuvarlağın iki yanına sıralanır ve orta hakemin talimatını beklerdi.

Orta hakem “Türk sporu şerefine üç kere” diye bağırır ve susar, her iki takımın topçuları hep bir ağızdan, yüksek sesle ve üç kere “Sağol sağol sağol“ diye bağırırlardı. Nedense ben o “Sağol sağol sağol” seslerini hep “Sol sol sol” diye duyar ve buna pek bir anlam veremezdim.

Maç başlar, biz Çorum Yetiştirme Yurdundan gelenler tezahürat yapardık: Yaya ya şaşa şa, Çorumspor çok yaşa!

Bizim tezahüratımız diğer seyirciler tarafından hem pek duyulmaz hem de pek dişe dokunur bulunmazdı. Hakeme küfredenleri, üzeri açılmamış küfürleri hep o maçlarda duyardık. Hele bir de hakemin başında saç yok, kel ise, en ağır küfürlere o hakem maruz kalırdı.

O yıllarda Çorumspor üçüncü ligden ikinci lige çıkmak için çalışıyor. Rizespor Çorum’a gelecek. Şehrin görünür yerlerinde elektrik direkleri arasına gerilen bez pankartlarda şöyle bir tekerleme yazıyordu:

Rize, niye geldin bize

Üç atalım mı size 

Yetiştirme Yurdunda yaşı benden en az 10 yaş büyük olan bir abimiz vardı. Adı Garip Ürün’dü. Garip abi uzun boylu, iri yarıydı ve atletik bir bedene sahipti. Yurttaki bütün kız-erkek küçüklerin abisiydi.

Garip Abi 18 yaşını doldurduktan sonra yurttan ayrıldığında Çorum’da kaldı. Bizi ne zaman çarşıda görse kol kanat olur, hep elini cebine atardı.

Forvet oyuncusu Garip Ürün abimiz iyi futbol oynardı ve Çorumspor Kulübünün profesyonel takımına seçilmiş, bizim de gurumuzdu. Garip Abi ile irtibatımız kopmuş olsa da onun sağlık sorunları olduğunu hep bilir ve duyardık. 

23 Eylül 2023’te ölüm haberi geldiğinde son golü Çorumspor değil, Çorum Yetiştirme Yurdunda yetişenler yemişti sanki.

2,5’LUK

Çorumspor’un maçlarına gitmezdim, ama yurttaki arkadaşlardan uyanık bazıları nereden ve nasıl haber alırlar bilemezdim, o haftaki Çorumspor maçı için “2,5”luk” arandığı bilgisini yayarlardı.

O yıllarda top toplayıcıların adı “’2,5’luk’tu” ve top toplayan çocuklara maçın sonunda 2,5 TL ödenirdi. O zamanların çocuk dünyasında bizim gibi Yetiştirme Yurdunda kalanlar için dişe dokunur bir paraydı 2,5 TL. 

Çorumspor’un o haftaki maçı için top toplayıcı olarak ben de yazıldım. Bunu kim ayarladı, hiçbir fikrim yoktu. Sadece stadyuma gitmemi ve 2,5’luk olarak geldiğimi söylememi tembih ettiler.

Yukarıda bahsedilen sahanın sulanması, seremonide anlatılanlardan sonra maç başladı. Sahanın iki yanında birer kişiyiz, birer 2,5’luk top topluyoruz.

Çorumspor ile kim oynuyordu, hatırlamıyorum.

Topu sürekli takip ediyorum. Top sahanın dışına çıkınca koşarak topu yakalıyor ve oyuncuya teslim ediyorum. O yıllarda maçlarda, birinin patlama ihtimaline karşı birisi de yedek, ancak iki top olurdu.    

Galip takımın ayağından dışarı çıkan topu getirdiğimde, oyunu başlatacak futbolcu bana ne küfürler ederdi. Nedenini hiç anlamazdım, ben sadece görevimi yaptığımı düşünürdüm.

Meğer galip takımın oyuncusu benim topu hemen getirmemle zamandan çalamıyormuş. Topu mümkün oldukça geç getirmeliymişim.

Tersi de oluyordu. Sahadan dışarı çıkan topu mağlup takımın oyuncusuna getirdiğimde de aynı küfürleri duyardım. Yine anlam veremezdim. 

Mağlup veya galip iki takım için de aynı gayreti gösterirdim.

Meğer mağlup takımın oyuncusu da topu neden daha çabuk getirmediğim için küfredermiş bana.  

Maç bittiğinde 2,5 liramı verdiler. Bütün bir paraydı.

Mahalle kahvesinde racon kesen abiler “Top toplayıcılar” için asla “Top toplayıcı” demezler “2,5’luk” derlerdi. 2,5’luk için top toplayıcı lafı edenler futboldan anlamaz sayılılardı.

Maçlarda ise sadece futbolcular hakaret etmezdi 2,5’luklara, seyirci de oyalama yapmayan veya topu çabuk getirmeyen top toplayıcılara “Ulan 2,5’luk” diye bağırıp onları tehdit ederlerdi.

WM 74 DÜNYA FUTBOL KUPASI ŞAMPİYONASI

Dünya Futbol Kupası Şampiyonası 1974 yılında Federal Almanya’da düzenleniyordu. Televizyonlar ilk defa canlı olarak dünya kupası maçlarını yayınlıyorlar ve Halit Kıvanç bize maçtan daha fazlasını anlatıyordu.

WM ise Almanca, Dünya Birinciliği anlamına gelen “Weltmeisterschaft” bileşik kelimesinde geçen W ve M kelimelerinin baş harfleriydi. 

Akşam olunca yurdun son katındaki televizyon odasına toplanır, 74 Dünya Kupası maçlarını izlerdik. Dünya futbol yıldızlarını ilk defa o dünya kupasında görüyorduk.

Yetiştirme Yurdunun da Çorum Amatör Lig’de oynayan bir futbol takımı vardı.

Takımdaki çocuklardan kimisi Gerd Müller, kimisi Beckenbauer, Höness olurdu.

Polonya flaş takımdı ve kimisi de Polonya takımından Deyna, Lato olurdu.

Solcu abiler ise başka bir racon keserler ve Alman Milli Takımında oynayan “Maocu Paul Breitner” olurlar veya ona da birisini yakıştırırlardı.

Renklerimiz Çorumspor’un renkleri, kırmızı-siyahtı.

Çorum Yetiştirme Yurdu Futbol Takımı-Yurtspor

Ayakta soldan sağa: Hamza Cücük, Cafer Çangaloğlu, Yusuf Horasan, İsmet Aslan, Adem Boran, Sabahattin Sayar, Nuri Aydın (Menejer, o da yurttan)

Altta soldan: Mustafa Şenöz, Yılmaz Aydoğan, Servet Öztaş, Hurşit Uzuner, Hüseyin Şahin

SİİRT KÖY HİZMETLERİ 

1989-1994 yılları arasında Sümerbank-Beykoz Deri ve Kundura İşletmesi’nde çalıştım. Fabrikanın, yani Sümerbank’ın desteklediği ve finanse ettiği Beykozspor Kulübü ise İstanbul Ligi’nden başlayarak uzun yıllar Türk Futbol Tarihinin büyükleri arasında yer alıyordu. Hafta sonlarında Şehir Hatlarının Beykoz Vapuruna biner Sirkeci’ye giderdim. Benimle birlikte Beykoz da gelirdi sanki. 

Şehir hatlarının gemilerinde çalışan çımacılarla ahbap olmuştum. Söz dönüp dolaşır futbola gelirdi. 1990 İtalya Dünya Futbol Şampiyonası daha yeni bitmişti ve futbol oynayan herkes bu kez kendisini, Maldini, Baggio, Bergomi vd. gibi birer İtalyan futbol yıldızı gibi görüyor, Alman yıldızlar çoktan hafızadan ve sahalardan silinmişlerdi.

Çımacılar bana hangi futbol takımını tuttuğumu soruyorlardı. Ben de her seferinde onlara “Siirt Köy Hizmetleri” diye cevap veriyordum.

Abi öyle takım mı olur ya, diye bana alaysı bakıyorlar, bir sonraki görüşmemizde, yine soruyorlar, ben yine aynı cevabı veriyordum.

Ben Beykoz’da çalışırken zihnime bir mizahi isim olarak yerleşen ve çımacıların benimle alay ettikleri Siirt Köy Hizmetleri Futbol Kulübü 1999-2000 yılları sezonunda Süper Lige çıktığında ben artık o çımacıları göremiyordum.

“Kulüp 1969 yılında kuruldu. 1983 yılında 6 yıl boyunca kullanacağı Siirt Yol Su Elektrik Spor adını aldı, 1989 yılında ise kulüp Köy Hizmetleri'nin himayesine geçti ve Siirt Köy Hizmetleri Spor adını alarak 10 yıl boyunca Köy Hizmetleri tarafından yönetildi. 1999 yılında Fadıl Akgündüz'ün sahibi olduğu JetPA ile sponsorluk anlaşması yaparak Siirt Jet-PA Spor adıyla 1999-2000 sezonunda 1. Lig'e (bugünkü Süper Lig) yükselmiştir. Kulüp; Ersen Martin, Timuçin Bayazıt, Ceyhun Eriş, Okan Öztürk, Oktay Derelioğlu, Hamza Hamzaoğlu gibi önemli isimleri kadrosuna katmasına rağmen 2000-2001 sezonunda 1. Lig'den düşmüştür.” (Wikipedia)   

2004 AVRUPA FUTBOL ŞAMPİYONU: YUNANİSTAN

2004 Avrupa Futbol Kupası Şampiyonası Portekiz’de oynanıyordu. Gebze’de çalışıyordum. İş çıkışı servise bindiğimde gündem gereği sadece Avrupa Futbol Şampiyonası konuşuluyordu.

İlk tur maçları oynanmaya başladığında mahallenin değil, ama servis minibüsünün abileri soruyordu: “Recep Bey, sence hangi takım alır kupayı?”

“Yunanistan” deyince, bana “Ya Recep Bey sen de futboldan hiç anlamıyormuşsun” diyorlar ve alay ediyorlardı. 

Yunanistan ikinci eleme turlarına kaldığında, bana aynı soru yine geliyordu: Recep Bey, sence hangi takım alır kupayı?

Yine Yunanistan dediğimde ise, “Ya o şansına ikinci tura kaldı” diyerek futboldan anlamadığımı söylemek istiyorlardı.

Derken Yunanistan çeyrek final, sonra final ve sonunda ise kupayı alınca abilerin bana söyledikleri son söz “Ya Recep Bey, sen futboldan baya anlıyormuşsun” oluyordu.

YALÇIN KÜÇÜK - KALECİ RÜŞTÜ REÇBER

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ise Avusturya ve İsviçre’nin ev sahipliklerinde yapıldı. Türk Milli Takımının kalecisi Rüştü Reçber’di.

Yalçın Küçük, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası hakkında Yeni Harman Dergisi’nde kendisine sorulan sorulardan Rüştü Reçber ile ilgili kısmına aşağıdaki cevabı veriyordu: 

“Nasıl isterseniz öyle söyleyin. Bana Yeni Harman dergisi 'Kaleci Rüştü için ne düşünüyorsunuz?' diye sordu. 'Milli kovadır,' dedim. Benimle dalga geçtiler, 'Naptınız hocam, Barcelona'ya gidiyor,' dediler. Üç sene kaldı ama! Ben futbol bilmem ama tariflere bakıyorum.”

Yalçın Küçük hayatında belki de hiç top oynamadı, futbol maçına çıkmadı. Ama söylediklerini yabana atabilir miyiz?

Rüştü için iyi topçu diyen abiler vardı elbette, ama onlardan hiçbirisi İyi İktisatçı Yalçın Küçük Hocayı ve bu dediklerini muhtemelen okumamıştı.

…/…

Bu sene, 2026, Dünya Futbol Şampiyonası aynı anda ABD, Kanada ve Meksika’da düzenleniyor.

Futbolu zevkle izlenebilecek görsel şölene çeviren futbolcular mahalle kahvehanelerinde racon kesen abiler için hala “Topçu” ve mahalle aralarında top yuvarlamaya çalışan yeni yetme çocuklar için ise futbol hala “Fitbol” olmaya devam ediyor.

…/…

1978’de Arjantin’de düzenlenen Dünya Futbol Şampiyonasında tribünlerden gelen tezahürat sesleri işkence altındakilerin çığlıklarını bastırıyordu.

“Futbol asla sadece futbol değildir sözüne” bir katkıda bulunmaya çalıştım.

TAVSİYE EDİLEN OKUMALAR :




  İZLEMELER :

-DAR ALANDA KISA PASLAŞMALAR

-KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ

-ZAFER KAÇIŞ


31 Mayıs 2026 Pazar

HASTALIK İYİLEŞMEYE GİDEN YOLDUR [1]


Başlığı ödünç alarak alıyorum.

Hastalıkların tıbbi olarak tanımını ve tedavisini hekimlere bırakacak olursak, halkın kendi bulduğu, uyguladığı tedavi yöntemlerinin tıp hekimlerinkinden daha fazla olduğunu görürüz.

Halkın bulduğu ve uyguladığı tedavi yöntemlerinin çoğu artık unutulmuş durumda veya şarlatanların elinde birer haksız kazanç kapısına dönmüş durumdadır.

Anadolu’da sayıları artık çok az kalmış olsa da yüzyıllardır süregelen “Sancı Ocakları” vardı. Sancı Ocakları halkın her türlü hastalığını tedavi için gittikleri mekanlardı.

Bu mekanlar “Yatır, türbe, tekke, ocak vb.” şeklinde adlandırılmış olsa da genel anlamda hepsinin adı “Sancı Ocağı’ydı.”

Ocakları çoğunluğu kadın olan ocak sahibi kişiler beklerdi ve sancısına, ağrısına, hastalığına şifa için gelenlere tedaviyi onlar uygulardı. Ocak sahipliği halkın “El Alma” dediğimiz sistemle bir sülaleyi takip ederdi. Kimse ben de şuraya bir ocak açayım da tedaviye başlayayım, demez, buna cesaret edemezdi. Halk geleneksel sancı ocaklarını ve oradaki “Ocakçıları” bilir, başka bir yerde bir ocak ve ocakçı ortaya çıkmışsa, ona güvenmezdi.

Yılancık ocağı, derma-demra ocağı, sarılık ocağı, parpı ocağı gibi çok sayıda sancı ocağı Anadolu’nun farklı yerlerinde farklı isimlerle varlıklarını uzun süre sürdürdüler. Modern hayat ve tıbbi tedavi imkanları yaygınlaştıkça geleneksel sancı ocakları ve ocakçıları birer birer yok oldular.

Yok oluşla beraber Anadolu’nun kültürel bir kaynağı da tam derlenip toparlanmadan, üzerinde yeterli araştırmalar yapılmadan, ocaklara gelen hastaların vakaları incelenmeden kapanıp gittiler.

…/…

Annemin köyü Çorum-Sungurlu-Demirşeyh Köyü’nün mezarlığındaki tekkede bulunan bir ardıç ağacı dalı tekkeye gelen sancılı insanların sancı veren yerlerine sıvazlanırdı.

Hatay-Samandağı-Hızır Makamında bulunan şekilsiz ve garip bir ağaç parçası da aynı amaca yöneliktir.

Bazı kadınların tükürüğü veya göğüslerinden gelen sütün şifa olduğuna inanılır. O kadının tükürdüğü yara iyi olur. Yeni doğan bebekler yörede bilgeliği ve göreneği ile ünlü, tanınmış, saygın kadınlara götürülür ve o kadından çocuğun yüzüne tükürmesi istenirdi. “Yüzüne tükürdüğüm” veya “Yüzüne tükürsen Ya Rabbi Şükür der” sözü buradan gelir.

Burada amaç o bilge kadınının özelliklerinin bebeğe de geçmesini dilemektir. Bunu, benzer, yüze tükürme işlemini ocak olmayan ama ailede bulunan çokbilmiş bir kadın da yapar ve itiraz eder gibi olan bebeğin annesine veya yakınlarına “Bana benzesin” diye yaptığını söyler.

…/…

Günümüzde halen kullanılan Sağlık Ocakları Anadolu’nun o kadim tedavi, sancı ocaklarından bir aktarımdır.

…/…

Hastalık nasıl ve neden iyileşmeye giden yoldur? Bir ağrının, bir rahatsızlığın tedavisi için onun “Hastalık” olarak tanımlanmasıyla başlar her şey. Bu rahatsızlık tıbbi olabileceği gibi, toplumsal da olabilir.

Hastalığı tanımlayabiliyorsanız, işte o zaman iyileşmeye giden yol açılmış olur.

…/…

Çorum’da, ilkokul dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde bir sobacının yanına çırak olarak girmiştim. İki ortak olan sobacının kullandığı birkaç mekanik aleti vardı. Kenet-punto makinası-kıvırma makinesi.

Hiç boş kalmazdım, ama boş kaldığımda kenet makinesine parça, atık sac parçaları koyar katlar, sonra da uçlarından katlanmış bu parçaları birbirine geçirir, üzerini tahta tokmakla döver daha büyük bir sac yapardım.

O zamanlar fırınlı ve emaye sobalar henüz pek yaygın değildi. Yuvarlak odun sobaları hala yapılıyordu. Ustalar odun sobası için kestikleri sacın iki tarafını da kenetle katlar, sonra o iki ucu birbirine geçirip üzerine tahta tokmakla ezince ortaya odun sobasının silindir şekli çıkardı.

Büyülenirdim.

Büyülendiğim başka bir konu ise ustaların arada elektrot kaynağı yaparlarken, kaynak telinin metale değerken çıkarmış olduğu beyaz ışık parlaklığı olurdu.

Bebekler, çocuklar, hayvanlar bu tür ışık kaynakları karşısında hep büyülenirler.

Usta kaynak yaparken el maskesi kullanır ve maskem olmadığı için beni hep uyarırdı “Işığa bakma,” derdi. Nasıl bakmazsın, o ışık sanki ilahi bir ışık gibi görünürdü gözüme.

PATATESLE GELEN TEDAVİ

Ustanın uyarılarını dinler gibi yapsam da dinlememiştim. Akşam oldu, işten çıkıp Yetiştirme Yurduna geldim. Gözlerimde bir batma, başımda bir ağrı oluşmaya başladı. Akşam yemeğini zor yiyebildim. Hemen koğuşa çıkıp uyumak istedim. Fakat ağrı gittikçe artıyor, azalmıyordu.

Yetiştirme Yurdunda ilkokuldan sonra okumayıp da işe, sanata giden kardeşlerimiz de vardı. Birileri onlardan birisine durumu anlatmış olmalı, işçi abilerden birisi yanıma geldi. Gözlerime baktı. Nerede çalıştığımı ve kaynağa bakıp bakmadığımı sordu.

Sobacıda çalıştığımı ve kaynağa baktığımı söyledim. Tamam, dedi işçi abi. Birisini yurdun mutfağına gönderdi, o saatte kapısı çoktan kilitlenmiş olan mutfaktan bir adet soyulmamış patates geldi.

Teşhis: Kaynak alması, tıbbi adı, kaynak keratiti

Tedavi: Patatesi kabuklu halde dilimleyin. İki gözün üstüne de birer dilim koyun. Üzerini yumuşak bir bezle, tülbentle sarın, sabaha kadar o şekilde uyuyun.

İşçi abinin dediklerini yaptım. Sabah bir şeyim kalmamıştı.

Şu işçi abi de ne çok şey biliyormuş.

Aslında patates bu iş için mucize gibi görünse de soğuk bir kompres ya da içinde buz olan bir torba da aynı işi görüyormuş, lakin bizim o yıllarda ve o imkansızlıkta bunları bulabilme şansımız hiç yoktu.

…/…

Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu öğretmen yazar Dursun Akçam babasının tükürüğünün nasıl şifa olduğunu anlatır Kaf Dağı’nın Ardı öykü kitabında.

“Babam, kıskanırdı anamı, altta kalmamak için o da kendi hünerlerini ortaya koyardı. Bunların en önemlisi, tükürük tedavisiydi. Hopa’dan bir şileple Mehti Ağa’nın koyun sürüsü ile birlikte İstanbul’a gitmişti. Bu yolculukta hem deniz gören hem de deniz suyu içen tek kişiydi köyümüzde. O nedenle babamın tükürüğü, cümle yaralara merhemdi. O yıllarda ne de çok yüzünde sarı yara çıkan çocuklar, gençler vardı! Babam, evin ortasına, aralıklı yan yana, iki sepet koyar, ayağının birini bir sepete, birini öbür sepete atarak ayakta durur, bacakları arasından geçen yaralıların yüzüne tükürürdü. Babamın tükürüğü, sarı yara, sulu yara, yanık, çıban vb. cümle yaralara merhem olurdu! Anama göre bu keramet babamda değil, içtiği tuzlu deniz suyundaydı.”[2]

Ardahan merkez ilçe Ölçek Köylü Dursun Akçam’ın annesine göre keramet deniz suyundaysa, benim annemin köyü Demirşeyh Köyü tekkesindeki ağaç parçasının kerameti ise o çevrede öylesi bir ağacın hiç bulunmuyor olmasıydı.

Teşhis : Sulu yara, sarı yara

Tedavi : Dursun Akçam’ın babasının tükürüğü

…/…

HERA’NIN GÖĞSÜNDEN FIŞKIRAN SÜTÜ ŞİFA MIYDI?

Galaksi adının kökeni, eski Yunancada bizim galaksimizi belirtmek üzere kullanılan “sütlü, süt gibi, sütsü” anlamlarına gelen galaxias (γαλαξίας) sözcüğü ya da “süt dairesi” anlamındaki kyklos galaktikos (κύκλος γαλακτίκος) terimidir. Bu terim ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan “Süt Yolu” terimi eski Yunan mitolojisindeki bir mitostan kaynaklanır.

Zeus’un Alkmene’yi gebe bıraktığını öğrenen Hera, büyük bir kıskançlığın yanında Herakles’e karşı da nefret duyar. Hera duyduğu bu nefretle Herakles ve ikizi İphikles’le birlikte beşiğinde yattığı bir gün, çocukları boğması için iki kocaman yılan gönderir. Yılanları gören İphikles, ağlamaya başlar ancak Herakles, yılanları elleriyle yakalar ve sıkarak boğar.


Hera’nın kıskançlığından korkan Alkmene ise Herakles’i Thebai’nin dışında bir tarlaya bırakır. Bu sırada Zeus’un isteğiyle Athena, Hera’yı yanına alarak yürüyüşe çıkmıştır. Bebeği gören Athena, şaşırmış gibi yaparak çocuğu Hera’ya gösterir ve “Haydi, senin memelerinde nasılsa süt var, izin ver de şu küçük yaratık da birazını emsin.” der. Hera, hiç düşünmeden çocuğu emzirmek için kucağına alır. Herakles, tanrıçanın memesini öyle kuvvetli emer ki Hera, duyduğu acıyla bebeği yere fırlatır. Bu arada göğsünden fışkıran süt, gökyüzüne ulaşarak adına Samanyolu (Süt Yolu, Milky Way) denilen yıldız kümesini oluşturur.

Burada anlatılmak istenen Süt Yolu-Milky Way-Samanyolu gibi görünse de Hera’nın göğsünden çıkan sütün aslında kendisini rahatlatmış olmasıdır. Lohusa kadınların bazıları fazla gelen sütlerini boşaltamaz, sağamazlardı.

Süt Annelik diye bilinen annelik, böyle doğmuş olsa gerek. Bir mahallede, bir köyde birkaç lohusa olsa da sütü fazla gelen belki de tek bir lohusa olurdu. O da fazla sütüyle başka bebekleri de emzirirdi. Burada süt hem lohusa annenin göğsünden çıkarken onu rahatlatmış hem de başka bir bebeği doyurmuş, beslemiş oluyordu.

O nedenle Özay Gönlüm ve Davut Sulari süt kardeşlerdir.

İyi de biz neden Süt Yolu değil de Saman Yolu diyoruz?

Bu da İran-Pers etkisinden kaynaklıdır.

Türkçede Samanyolu olarak bilinen ismin kökeni Farsçaya dayanmaktadır. İranlılar bu fenomene saman çeken, saman taşıyan anlamına gelen "Kehkeşan" ismini vermişlerdir. Efsaneye göre Samanyolu, kerpiç ustalarına saman taşınırken, saman taşıyanların düşürdüğü yere düşen saman tozlarından ve saman parçalarından meydana gelmiştir.

Teşhis : Süt dolu göğüs ağrısı

Tedavi : Başka bebekleri de emzirmek       

…/…

Konu anne sütüyle tedaviye gelince Hagop Mintzuri’den söz etmemek olmaz. Mintzuri Armıdan Fırat’ın Öte Yanı anı kitabında sizi adeta masal diyarlarına götürür, yok artık diyesiniz gelir.

“Hamamda göz ağrısına tutulurduk. Buğday dövülüp samandan ayrılırken, kalkan saman tozları gözlerimize dolardı. Bir senesinde ne yaptıysam geçmedi. Teğçur Çeşmesi göz ağrısına iyi gelirdi. Kaç defa gittim yıkadım, iyileşmedi. Ana sütü de iyidir, geçirir. Maro’ya haber saldık, gelip gözüme süt damlatsın diye. ‘Ben utanırım, abimin karşısında memelerimi açamam’ dedi. Sonunda ikna ettik, sabah akşam beş altı kere geldi. Ben sırt üstü yatardım boylu boyunca, o da diz çöküp üstüme eğilir, iri göğsünü örtüyle örtüp, uçlarından sıkardı. Biz oğlanlar çatnuktan, yani mürver dallarından şırınga gibi su püskürteci yaparız. Püskürteç gibi püskürtüyordu sütü gözlerime. Gözlerim iyileşti.

Ne yerdi de sütü taşardı?” [3]

Teşhis : Göze saman tozu kaçması

Tedavi : Maro’nun göğsünden göze püskürtülen süt

…/…

Hagop Mintzuri’yi okumayanlar, bilmeyenler Milky Way-Süt Yolu mitolojisinde Hera’nın göğsünden fışkırttığı sütü tasvir eden tablolara hayranlıkla bakar, hikayeleri ise film gibi dinlerler.

Oysa hiçbir ressam Mintzuri’nin yüzüne süt püskürten Maro’yu resmetmez, anlatmaz.

…/…

Hastalık iyileşmeye giden yol ise, aşk da hastalığa giden yoldur.

Aşk illa ki

Bu yazı için tavsiye edilen dinleme:

Süt içtim dilim yandı

İcra: Hacer Buluş



  

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 



[1] Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur-Thorwald Dethlefsen-Ruediger Dahlke-Çeviri: Berrin Bilgin Haznedar-Mozaik Yayınları-2005 Birinci Baskı

[2] Dursun Akçam-Kafdağı’nın Ardı-Arkadaş Yayınevi-2013 İkinci Baskı-s.57

[3] Armıdan Fırat’ın Öte Yanı-Hagop Mintzuri-Ermeniceden Çeviren: Silva Kuyumcuyan-Aras Yayıncılık-2025 Kasım Dördüncü Baskı-s.132-133