Hastalıkların
tıbbi olarak tanımını ve tedavisini hekimlere bırakacak olursak, halkın kendi
bulduğu, uyguladığı tedavi yöntemlerinin tıp hekimlerinkinden daha fazla
olduğunu görürüz.
Halkın
bulduğu ve uyguladığı tedavi yöntemlerinin çoğu artık unutulmuş durumda veya
şarlatanların elinde birer haksız kazanç kapısına dönmüş durumdadır.
Anadolu’da
sayıları artık çok az kalmış olsa da yüzyıllardır süregelen “Sancı Ocakları”
vardı. Sancı Ocakları halkın her türlü hastalığını tedavi için gittikleri
mekanlardı.
Bu
mekanlar “Yatır, türbe, tekke, ocak vb.” şeklinde adlandırılmış olsa da genel
anlamda hepsinin adı “Sancı Ocağı’ydı.”
Ocakları
çoğunluğu kadın olan ocak sahibi kişiler beklerdi ve sancısına, ağrısına,
hastalığına şifa için gelenlere tedaviyi onlar uygulardı. Ocak sahipliği halkın
“El Alma” dediğimiz sistemle bir sülaleyi takip ederdi. Kimse ben de şuraya bir
ocak açayım da tedaviye başlayayım, demez, buna cesaret edemezdi. Halk
geleneksel sancı ocaklarını ve oradaki “Ocakçıları” bilir, başka bir yerde bir
ocak ve ocakçı ortaya çıkmışsa, ona güvenmezdi.
Yılancık
ocağı, derma-demra ocağı, sarılık ocağı, parpı ocağı gibi çok sayıda sancı
ocağı Anadolu’nun farklı yerlerinde farklı isimlerle varlıklarını uzun süre
sürdürdüler. Modern hayat ve tıbbi tedavi imkanları yaygınlaştıkça geleneksel
sancı ocakları ve ocakçıları birer birer yok oldular.
Yok
oluşla beraber Anadolu’nun kültürel bir kaynağı da tam derlenip toparlanmadan,
üzerinde yeterli araştırmalar yapılmadan, ocaklara gelen hastaların vakaları
incelenmeden kapanıp gittiler.
…/…
Annemin
köyü Çorum-Sungurlu-Demirşeyh Köyü’nün mezarlığındaki tekkede bulunan bir ardıç
ağacı dalı tekkeye gelen sancılı insanların sancı veren yerlerine sıvazlanırdı.
Hatay-Samandağı-Hızır
Makamında bulunan şekilsiz ve garip bir ağaç parçası da aynı amaca yöneliktir.
Bazı
kadınların tükürüğü veya göğüslerinden gelen sütün şifa olduğuna inanılır. O
kadının tükürdüğü yara iyi olur. Yeni doğan bebekler yörede bilgeliği ve
göreneği ile ünlü, tanınmış, saygın kadınlara götürülür ve o kadından çocuğun
yüzüne tükürmesi istenirdi. “Yüzüne tükürdüğüm” veya “Yüzüne tükürsen Ya Rabbi
Şükür der” sözü buradan gelir.
Burada
amaç o bilge kadınının özelliklerinin bebeğe de geçmesini dilemektir. Bunu,
benzer, yüze tükürme işlemini ocak olmayan ama ailede bulunan çokbilmiş bir
kadın da yapar ve itiraz eder gibi olan bebeğin annesine veya yakınlarına “Bana
benzesin” diye yaptığını söyler.
…/…
Günümüzde
halen kullanılan Sağlık Ocakları Anadolu’nun o kadim tedavi, sancı ocaklarından
bir aktarımdır.
…/…
Hastalık
nasıl ve neden iyileşmeye giden yoldur? Bir ağrının, bir rahatsızlığın tedavisi
için onun “Hastalık” olarak tanımlanmasıyla başlar her şey. Bu rahatsızlık
tıbbi olabileceği gibi, toplumsal da olabilir.
Hastalığı
tanımlayabiliyorsanız, işte o zaman iyileşmeye giden yol açılmış olur.
…/…
Çorum’da,
ilkokul dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde bir sobacının
yanına çırak olarak girmiştim. İki ortak olan sobacının kullandığı birkaç
mekanik aleti vardı. Kenet-punto makinası-kıvırma makinesi.
Hiç
boş kalmazdım, ama boş kaldığımda kenet makinesine parça, atık sac parçaları
koyar katlar, sonra da uçlarından katlanmış bu parçaları birbirine geçirir,
üzerini tahta tokmakla döver daha büyük bir sac yapardım.
O
zamanlar fırınlı ve emaye sobalar henüz pek yaygın değildi. Yuvarlak odun
sobaları hala yapılıyordu. Ustalar odun sobası için kestikleri sacın iki
tarafını da kenetle katlar, sonra o iki ucu birbirine geçirip üzerine tahta
tokmakla ezince ortaya odun sobasının silindir şekli çıkardı.
Büyülenirdim.
Büyülendiğim
başka bir konu ise ustaların arada elektrot kaynağı yaparlarken, kaynak telinin
metale değerken çıkarmış olduğu beyaz ışık parlaklığı olurdu.
Bebekler,
çocuklar, hayvanlar bu tür ışık kaynakları karşısında hep büyülenirler.
Usta
kaynak yaparken el maskesi kullanır ve maskem olmadığı için beni hep uyarırdı
“Işığa bakma,” derdi. Nasıl bakmazsın, o ışık sanki ilahi bir ışık gibi
görünürdü gözüme.
PATATESLE GELEN TEDAVİ
Ustanın
uyarılarını dinler gibi yapsam da dinlememiştim. Akşam oldu, işten çıkıp
Yetiştirme Yurduna geldim. Gözlerimde bir batma, başımda bir ağrı oluşmaya
başladı. Akşam yemeğini zor yiyebildim. Hemen koğuşa çıkıp uyumak istedim.
Fakat ağrı gittikçe artıyor, azalmıyordu.
Yetiştirme
Yurdunda ilkokuldan sonra okumayıp da işe, sanata giden kardeşlerimiz de vardı.
Birileri onlardan birisine durumu anlatmış olmalı, işçi abilerden birisi yanıma
geldi. Gözlerime baktı. Nerede çalıştığımı ve kaynağa bakıp bakmadığımı sordu.
Sobacıda
çalıştığımı ve kaynağa baktığımı söyledim. Tamam, dedi işçi abi. Birisini
yurdun mutfağına gönderdi, o saatte kapısı çoktan kilitlenmiş olan mutfaktan
bir adet soyulmamış patates geldi.
Teşhis: Kaynak alması, tıbbi adı, kaynak keratiti
Tedavi: Patatesi kabuklu halde dilimleyin. İki gözün
üstüne de birer dilim koyun. Üzerini yumuşak bir bezle, tülbentle sarın, sabaha
kadar o şekilde uyuyun.
İşçi
abinin dediklerini yaptım. Sabah bir şeyim kalmamıştı.
Şu
işçi abi de ne çok şey biliyormuş.
Aslında
patates bu iş için mucize gibi görünse de soğuk bir kompres ya da içinde buz
olan bir torba da aynı işi görüyormuş, lakin bizim o yıllarda ve o
imkansızlıkta bunları bulabilme şansımız hiç yoktu.
…/…
Cilavuz
Köy Enstitüsü mezunu öğretmen yazar Dursun Akçam babasının tükürüğünün nasıl
şifa olduğunu anlatır Kaf Dağı’nın Ardı öykü kitabında.
“Babam, kıskanırdı
anamı, altta kalmamak için o da kendi hünerlerini ortaya koyardı. Bunların en
önemlisi, tükürük tedavisiydi. Hopa’dan bir şileple Mehti Ağa’nın koyun sürüsü
ile birlikte İstanbul’a gitmişti. Bu yolculukta hem deniz gören hem de deniz suyu
içen tek kişiydi köyümüzde. O nedenle babamın tükürüğü, cümle yaralara
merhemdi. O yıllarda ne de çok yüzünde sarı yara çıkan çocuklar, gençler vardı!
Babam, evin ortasına, aralıklı yan yana, iki sepet koyar, ayağının birini bir
sepete, birini öbür sepete atarak ayakta durur, bacakları arasından geçen
yaralıların yüzüne tükürürdü. Babamın tükürüğü, sarı yara, sulu yara, yanık,
çıban vb. cümle yaralara merhem olurdu! Anama göre bu keramet babamda değil,
içtiği tuzlu deniz suyundaydı.”[2]
Ardahan
merkez ilçe Ölçek Köylü Dursun Akçam’ın annesine göre keramet deniz suyundaysa,
benim annemin köyü Demirşeyh Köyü tekkesindeki ağaç parçasının kerameti ise o
çevrede öylesi bir ağacın hiç bulunmuyor olmasıydı.
Teşhis: Sulu
yara, sarı yara
Tedavi: Dursun
Akçam’ın babasının tükürüğü
…/…
HERA’NIN GÖĞSÜNDEN
FIŞKIRAN SÜTÜ ŞİFA MIYDI?
Galaksi adının kökeni, eski Yunancada bizim
galaksimizi belirtmek üzere kullanılan “sütlü, süt gibi, sütsü” anlamlarına
gelen galaxias (γαλαξίας) sözcüğü ya da “süt dairesi”
anlamındaki kyklos galaktikos (κύκλος γαλακτίκος) terimidir. Bu terim
ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan “Süt Yolu” terimi
eski Yunan mitolojisindeki bir mitostan kaynaklanır.
Zeus’un Alkmene’yi gebe bıraktığını öğrenen
Hera, büyük bir kıskançlığın yanında Herakles’e karşı da nefret duyar. Hera
duyduğu bu nefretle Herakles ve ikizi İphikles’le birlikte beşiğinde yattığı
bir gün, çocukları boğması için iki kocaman yılan gönderir. Yılanları gören
İphikles, ağlamaya başlar ancak Herakles, yılanları elleriyle yakalar ve
sıkarak boğar.
Hera’nın kıskançlığından korkan Alkmene ise
Herakles’i Thebai’nin dışında bir tarlaya bırakır. Bu sırada Zeus’un isteğiyle
Athena, Hera’yı yanına alarak yürüyüşe çıkmıştır. Bebeği gören Athena, şaşırmış
gibi yaparak çocuğu Hera’ya gösterir ve “Haydi, senin memelerinde nasılsa süt
var, izin ver de şu küçük yaratık da birazını emsin.” der. Hera, hiç düşünmeden
çocuğu emzirmek için kucağına alır. Herakles, tanrıçanın memesini öyle kuvvetli
emer ki Hera, duyduğu acıyla bebeği yere fırlatır. Bu arada göğsünden fışkıran
süt, gökyüzüne ulaşarak adına Samanyolu (Süt Yolu, Milky Way) denilen yıldız
kümesini oluşturur.
Burada anlatılmak istenen Süt Yolu-Milky
Way-Samanyolu gibi görünse de Hera’nın göğsünden çıkan sütün aslında kendisini
rahatlatmış olmasıdır. Lohusa kadınların bazıları fazla gelen sütlerini
boşaltamaz, sağamazlardı.
Süt Annelik diye bilinen annelik, böyle doğmuş
olsa gerek. Bir mahallede, bir köyde birkaç lohusa olsa da sütü fazla gelen
belki de tek bir lohusa olurdu. O da fazla sütüyle başka bebekleri de
emzirirdi. Burada süt hem lohusa annenin göğsünden çıkarken onu rahatlatmış hem
de başka bir bebeği doyurmuş, beslemiş oluyordu.
O nedenle Özay Gönlüm ve Davut Sulari süt
kardeşlerdir.
İyi de biz neden Süt Yolu değil de Saman Yolu
diyoruz?
Bu da İran-Pers etkisinden kaynaklıdır.
Türkçede Samanyolu olarak bilinen ismin kökeni
Farsçaya dayanmaktadır. İranlılar bu fenomene saman çeken, saman taşıyan
anlamına gelen "Kehkeşan" ismini vermişlerdir. Efsaneye göre
Samanyolu, kerpiç ustalarına saman taşınırken, saman taşıyanların düşürdüğü
yere düşen saman tozlarından ve saman parçalarından meydana gelmiştir.
Teşhis: Süt dolu göğüs ağrısı
Tedavi: Başka bebekleri de emzirmek
…/…
Konu
anne sütüyle tedaviye gelince Hagop Mintzuri’den söz etmemek olmaz. Mintzuri
Armıdan Fırat’ın Öte Yanı anı kitabında sizi adeta masal diyarlarına götürür,
yok artık diyesiniz gelir.
“Hamamda göz
ağrısına tutulurduk. Buğday dövülüp samandan ayrılırken, kalkan saman tozları
gözlerimize dolardı. Bir senesinde ne yaptıysam geçmedi. Teğçur Çeşmesi göz
ağrısına iyi gelirdi. Kaç defa gittim yıkadım, iyileşmedi. Ana sütü de iyidir,
geçirir. Maro’ya haber saldık, gelip gözüme süt damlatsın diye. ‘Ben utanırım,
abimin karşısında memelerimi açamam’ dedi. Sonunda ikna ettik, sabah akşam beş
altı kere geldi. Ben sırt üstü yatardım boylu boyunca, o da diz çöküp üstüme
eğilir, iri göğsünü örtüyle örtüp, uçlarından sıkardı. Biz oğlanlar çatnuktan, yani mürver dallarından
şırınga gibi su püskürteci yaparız. Püskürteç gibi püskürtüyordu sütü
gözlerime. Gözlerim iyileşti.
Hagop
Mintzuri’yi okumayanlar, bilmeyenler Milky Way-Süt Yolu mitolojisinde Hera’nın
göğsünden fışkırttığı sütü tasvir eden tablolara hayranlıkla bakar, hikayeleri
ise film gibi dinlerler.
Oysa
hiçbir ressam Mintzuri’nin yüzüne süt püskürten Maro’yu resmetmez, anlatmaz.
…/…
Hastalık
iyileşmeye giden yol ise, aşk da hastalığa giden yoldur.
Aşk
illa ki
Bu
yazı için tavsiye edilen dinleme:
Süt içtim dilim yandı
İcra:
Hacer Buluş
[1] Hastalık
İyileşmeye Giden Yoldur-Thorwald Dethlefsen-Ruediger Dahlke-Çeviri: Berrin
Bilgin Haznedar-Mozaik Yayınları-2005 Birinci Baskı
[2] Dursun
Akçam-Kafdağı’nın Ardı-Arkadaş Yayınevi-2013 İkinci Baskı-s.57
[3] Armıdan
Fırat’ın Öte Yanı-Hagop Mintzuri-Ermeniceden Çeviren: Silva Kuyumcuyan-Aras
Yayıncılık-2025 Kasım Dördüncü Baskı-s.132-133
İzmir Mavi Treninden yeni iniyorum. Ankara sabahı soğuk ve kapalı. Saat henüz 09.00.
Akşam 19.05’te Basmane’den kalkan İzmir Mavi Treni önünde veda anı
Onca yüküm var. Önce yükümü emanet bırakacağım bir yer bulmalıyım. Kardeşim Rıza Sincan-Şaşmaz Sanayi Sitesinde çalışıyor. Başkentray ile (Kayaş-Sincan-Kayaş arası çalışan banliyö treni) Şaşmaz’a gidip, yükümü bırakıyorum.
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde açılan ve 26 Mart tarihine kadar açık kalacak bir sergi var. O sergiye gitmeliyim. Şaşmaz’dan geri dönüyorum. Tren Garından çıkıp Gençlik Parkı’nın içinden geçerek İtfaiye Meydanı’na doğru yürüyorum. Gazi Lisesi’nin karşısındaki lokantanın adı dikkatimi çekiyor. PORSİYON OSMAN
Vardır bir hikayesi.
Saat 11.00’de müzedeyim.
Serginin tam adı: Fırat Kıyısında Hititlerin Karkamış’ı-Yeni Keşifler ve Yeni Katkılar
Heyecan
verici bir sergi. Hititler MÖ 1200’lerde Hattuşa’yı terk ettikten sonra, 300
yıl Anadolu coğrafyasında görülmezler. MÖ 900’lerde Adana-Malatya-Gaziantep-Kahramanmaraş,
Niğde ve Hatay gibi yerlerde şehir devletler halinde tekrar görülen Hititler
“Geç Hititler” olarak adlandırılır. Bu şehir devletler içinde Gaziantep’te
bulunan Karkamış çok önemlidir. Fırat boyu uzanan şehir devlet en çok buluntu
veren bir yerdir. Sergi bu buluntuların daha önce hiçbir yerde sergilenmeyen
eserlerini içermektedir.
Anadolu Bağlaması ve Çifte Kaval
Birbirinden farklı ve hepsi bir olayı, bir töreni, bir kutsalı ifade eden rölyefler, heykeller, ortostatlar Hititlerin ses vermedikleri 300 yıllık o Karanlık Çağlarda hiç de boş oturmadıklarını sanatsal kaygıdan asla uzaklaşmadıklarını anlatıyor. İşte Anadolu Bağlaması, işte tahtında oturan Ana Tanrıça Kybele, işte tam ortası oyularak suyolu gibi kullanılan kutsal bir rölyef.
Yirmili
yaşlarda ve yabancı olduğunu tahmin ettiğim bir genç dikkatimi çekiyor. Sarsak
yürüyen genç erkek her adım atışında neredeyse yere kapanacak gibi geziyor
sergiyi.
Sergiden
ayrılarak yeniden Şaşmaz Sanayi Sitesine gidiyorum. Sırt çantamı alarak tren
garına dönüyorum.
DOĞU EKSPRESİ YOLCULARI
Beni
Erzurum’a götürecek Doğu Ekspresi saat 18.00’de kalkıyor. Trenin kalkışına
yarım saat var. Doğu Ekspresi yolcuları olduğunu tahmin ettiğim insanlar yavaş
yavaş toplanıyorlar. İşte beş kişi olan kadınlar grubu şimdiden sohbete
başlamışlar.
Orta
yaşlarda bir kadın kendinden yaşlı olan bir adama yüksek sesle bir şeyler
anlatıyor. Hiç ara vermeden ve yaşlı adamdan hesap sorar gibi, “Tekrar et, ne
dedim” diyor sürekli olarak.
Yaşlı
adam “Evet, Kayseri” diyerek kadının söylediklerini anladığını belirtmek
istiyor.
Anlaşılan
yaşlı adam Kayseri’de inecek. Yaşlı adamda unutkanlık mı var acaba? Kadınla
yaşlı adamın arasında nasıl bir ilişki var ? Kim bilir?
Telefon
şarj cihazının önünde yere oturmuş halde telefonunu şarj eden genç dikkatimi
çekiyor. Bu bizim müzedeki sarsak genç. Evet ta kendisi.
Genç
adan yere uzun oturmuş, telefonu şarj olana kadar kitabını okuyor. O da mı
benimle aynı trende ?
Ayakta
durmakta zorlanan, saçlarını usturaya vurdurmuş dazlak genç bir adam bekleme
salonundaki koltuğa bir oturup bir kalkıyor.
Adam
her iki kolunu da koltuk değneklerine dayayarak yürümeye çalışıyor. Tedirgin
bir hali var.
Kafasını
üç numara tıraş ettirmiş yirmili yaşlardaki gencin yanında ondan daha genç
birisi daha var. Abi kardeş olabilirler. Kafası üç numara bu genç erkek askere
mi gidiyor acaba? Hep öyle giderler. Kışlaya varınca saçları yoluk yoluk yolan
kışla berberine tıraş olmamak için üç numara tıraş olup giderler.
Kısa
dönem, paralı askerlik yapanlar böylelikle terhis olana kadar bir daha kışla
berberine gitmemiş olurlar.
Şu beşli kadın grubu
şimdiden yemek sepetlerini açıyorlar. Hepsi de kilolu sayılır.
EN TEMİZ İSVİÇRE Mİ YIKAR?
Trenlerde bulunan tuvaletler hijyen açısından kullanmaya pek elverişli değildir. Trenin kalkış saatinden önce garın tuvaletine gidiyorum. Giriş parasını önceden ödemek gerekiyor. Bir kişinin ancak sığabileceği, her tarafı tahta ile kapatılmış kulübedeki gişeden paramı uzatıyorum. Gişenin iç tarafında, görevlinin önünde hepsi 20 TL olan üç adet kağıt para dikkatimi çekiyor. Kağıt paralar yan yana ve sanki hepsi ütülenmiş gibi dümdüz duruyorlar.
Parayı alan görevli turnikeyi açıyor ve tuvalete giriyorum. Şaşırmamak mümkün değil. Burası tuvalet olamaz. Burası oturma odası da olamaz. Burası tuvalet olamayacak kadar temiz ve pak ve güzel kokuyor. Burası oturma odası olamayacak kadar ferah ve havadar. Tuvaletten çıkıyorum. Kulübedeki adam kulübesinde kağıt paralarla hala bir şeyler yapıyor. Artık sormam gerekiyor.
-Kağıt paralarla ne yapıyorsunuz?
-Temizleyip düzeltiyorum.
-Neden?
-Daha temiz ve düzgün oluyor. Öğle değil mi?
-Temizlik için ne kullanıyorsunuz?
-Çamaşır suyu.
Sormadan söylüyor “Kolonya kullanmam. Kolonyanın içindeki alkol paranın üzerindeki yazıları dağıtıyor.”
Şaşırıp kalıyorum.
Temizlenmiş paralar. Bantları yapıştırdığı tahta parçası ve bantları kestiği maket bıçağı ucu
Gişenin
arkasında, adamın önünde duran bir tahta parçasının ne olduğunu anlayamıyorum.
-Bu
ne?
-Paraları
önce sabitliyorum.
-Eee?
-Paraları
sabitlemek için onları bantla buraya yapıştırıyorum.
-Bu
tahta ne işe yarıyor?
-Bantları
küçük küçük koparıp hazır olması için geçici olarak bu tahta parçasına
yapıştırıyorum.
Söz
konusu para aklama olunca, “İsviçre daha temiz yıkar” derler ya. Doğru değilmiş
gibi sanki. Bu adam daha temiz yıkıyor.
Birlikte
fotoğraf alabilir miyiz, diyorum.
Evet,
diyor.
Kulübesinden
çıkan adamın eli ayağı, üstü başı tertemiz. Yüzü tıraşlı.
Hayretim
daha da artıyor.
Birlikte
durarak bir çekim yapıyorum.
-Adınız
nedir?
-Satılmış.
Satılmış
abiyi bu kadar yazmakla kalmayacağım.
DOĞU EKSPRESİ
TRENİNDEKİLER
Tekli
pulman koltukta, gidiş yönüne göre sol taraftayım.
Kızıyla
birlikte olan kadın sağ tarafta bulunan ağır ve hacimli valizlerini baş üstü
rafına yerleştirmeye çalışıyor. Olmuyor. Hem boyları hem de güçleri yetmiyor.
İki
arka tarafta uzun boylu genç bir erkek oturuyor. Hemen teklifsiz gelip kadına
yardım ediyor. Ne güzel. Aferin gence.
Tren
daha yeni hareket ediyor ki, telaşla aynı vagona gelen orta yaşlardaki karı
koca ise anne-kızın arkasındaki çiftli koltuğa yerleşiyorlar. Kafa ve ense
tıraşı yeni olmuş adam emekli bir bürokrata benziyor. Kadın da o bürokratın
kariyerinden-makamından olsa gerek, diğer bürokrat eşlerine caka satan birisini
andırıyor.
Adam
da valizini baş üstü rafına koymak için hamle yapıyor. O da ne? Adamın yeri
işgal edilmiş. Onun ve herkesin yeri mutlaka kendi baş üstünde olmalı, kural bu
değil mi?
Bürokrat
emeklisi olduğunu düşündüğüm adam hemen sertleşiyor, amir veya müdür tavrını
takınıyor.
“Hanımefendi,
burası bize ait raf, sizin rafınız değil. Valizlerinizi bizim raftan çeker
misiniz?
Anne
kadın hiç tereddütsüz ve biraz da mahcup ve ürkek, “Tabi ki,” diyor.
Lakin
imdada yine o uzun boylu genç erkek yetişiyor, hemen gelip anne kızın
valizlerini biraz sola kaydırıyor.
Anne
kız rahatlamış görünüyor, ama o bürokrat emeklisi, belki de emekli bir asker,
tam tatmin olmamış gibi söylenmeye devam ediyor.
Genç
erkek, bürokrat emeklisine vagonun zaten bomboş olduğunu, kimin eşyasını nereye
koyacağını belirten bir numara vb. sistemi olmadığını, anlatmaya çalışıyor.
Bürokrat
emeklisi adam, “Olsun, yine de kurallar var” diye söyleniyor.
Kırıkkale
geçiliyor. Yozgat’a doğru ilerliyoruz.
Yemek
vagonuna gidiyorum. Dördüncü vagonun son koltuğunda tek başına oturan genç adam
müzede gördüğüm o sarsak adam değil mi?
Bir
şey demeden geçiyorum. Yemek vagonunda kafası üç numara tıraşlı genç ile
yanında ondan daha genç birisi oturuyorlar. Onlara selam veriyorum.
-Askere
mi?
-Evet
abi, nereden anladın?
-Anlaşılmayacak
ne var?
-Nereye?
-Erzincan’a
abi.
-Sen
kimsin?
-Ben
de küçük kardeşiyim abi. Abimi teslim edip geri döneceğim.
-Anne
baba neden gelmediler?
-Gerek
yok abi.
Doğru
gerek yok.
-Kısa
dönem mi?
-Evet
abi, paralı askerlik.
Hem
anne babanın gelmesine gerek yok hem de anne babalar, kardeşler, akrabalar oğlan
çocuklarının askere, kışlaya teslimine kalabalık halde gelirler.
Hem
gerek yok, hem de asker olan çocuklarının topu topu üç haftalık eğitim ve
sonrasında yemin törenlerine aynı kalabalıkla yine gelirler.
Sanırsın
oğlan çocukları paşa oluyor veya padişah kılıç kuşanıyor.
Genç
adamlarla biraz sohbet ediyoruz.
O
arada yemek vagonuna o koltuk değnekli adam da geliyor.
Vagonuma
geri dönüyorum.
Dönerken
o genç sarsak adamı yine görüyorum. Artık onunla konuşmalıyım.
-Sen
bugün öğle saatlerinde müzedeydin, hatırladım.
Genç
adam çok şaşırıyor. Evet, diyor.
Adını
soruyorum. Amerikalıymış. Hemşire olarak Amerika deniz kuvvetlerinde çalışmış.
Biraz para biriktirmiş. Türkiye’yi geziyor. Buradan Tiflis’e gidecekmiş.
Vagonuma
dönüyorum.
Kayseri’yi
geçmiş olmalıyız. Uyumuşum.
Orta
yaşlı kadının kendisine emir tekrarı gibi, “Haydi tekrar et, Kayseri, de” diye
seslendiği yaşlı adam Kayseri’de indi mi acaba?
İndiyse
onu kim karşıladı?
Adam
demans hastası mıydı? Kim bilir?
Uyanıp
tekrar yemek vagonuna gidiyorum. Genç Amerikalı tek başına oturuyor. İzin
isteyerek masasına oturuyorum. Biraz sohbet ediyoruz. Ona bir kahve
ısmarlıyorum. Mutlu oluyor.
Yan
masada oturan abi-kardeş de bize katılıyorlar. Genç Amerikalı beni bırakıp
gençlerle sohbete devam ediyor. Gençler İngilizce olarak söylemek istediklerini
cep telefonuna, translater, yazıyorlar ve sonra Amerikalıya gösteriyorlar.
İki
koltuğu da değneklere dayalı dazlak kafalı adam da geliyor.
Gençler
onun kim olduğunu, nereye gittiğini çözmüşler.
Adam
kimsesiz, kalacak ve gidecek yeri yok. Üstelik sakat. Devlet onu bir yaşlı
bakımevine vermiş. Iğdır.
Adam
Iğdır’a nasıl gidecek. Engelli birisinin trene sonra da otobüse binip inmesi
kolay mı? Engelli adamda Iğdır Yaşlı Bakımevinin telefonu var. Tren
görevlilerinden birisi Iğdır’ı arıyor. Engelli adamın Iğdır’a nasıl gideceğini,
nerede inmesi gerektiğini soruyor.
Yemek
vagonunda bir saat oturuyoruz.
Tekrar
vagonuma dönüyorum.
Bürokrat
emeklisi, kuralları bilen ve herkese hatırlatma gibi görev ve vatandaşlık
bilinci olduğuna inanan adam benim oturduğum tekli koltuk sırasına geçmiş.
Adam
karısıyla bütün yol boyunca oturmaktan sıkılmış olmalı, diye düşünüyorum.
Tekli
koltukta daha rahat edebilir.
Hayır.
Hiç de öyle değil.
Adam
bir süre sonra koltuğun altına doğru eğiliyor. Sonra da elinde elektrikli bir
plastik cezve ile doğruluyor. Adamın neden bizim tarafa geçtiğini anlıyorum.
Çiftli koltuk sırasında olan prizlerde elektrik yok, tekli sırada var.
O
görev ve vatandaşlık bilinçli emekli bürokrat yasak olmasına rağmen plastik bir
cezveyi vagonun prizine takıp su kaynatmış. Şimdi de karısıyla kahve
yapıyorlar.
Oysa
hep anons ediliyor ve her yerde uyarı yazıları var. Vagonlarda bulunan elektrik
prizlerine ısıtıcı vb. takmak yasak. Zira takılan her cihaz vagonun ve trenin
sigortasının atmasına neden oluyor.
Kim
dinler?
Doğu
Ekspresine binen o şımarık gençler sosyal medyada boy boy fotoğraf ve arkası
gelmez videolarda vagonlarda nasıl kahve yaptıklarını, nasıl menemen
pişirdiklerini paylaşıyorlar. Vagonların ve trenin sigortalarının atmasının
neye mal olacağını, gecikmeleri, yedek jeneratör vagonun ne zaman geleceğini
bilmiyorlar mı acaba?
Bilmez
olurlar mı?
Bizim
emekli bürokrat da biliyor elbette.
Yeniden
uyandığımda Sivas’a vardığımızı anlıyorum. Kalabalık bir yolcu grubu biniyor
trene. Hepsi de kadın. Ne güzel. Tren boş gitmeyecek.
Yerimden
kalkıp biraz yürümek istiyorum. Dördüncü vagondan üçüncü vagona geçince
yürümekte zorlanıyorum.
Vagonun
neredeyse tamamı Sivas’tan binen kadınlardan oluşuyor. Hepsi pijamalarını ve
terliklerini giymişler. Bunda ne var, diyeceksiniz?
Hepsi
torbalar ve tabaklar dolusu ev yemekleri getirmişler. Yaprak sarmaları,
börekler, kekler, pastalar, pilakiler, neler neler. Hepsi getirdiklerini
birbirlerine ikram ediyorlar. “Yeni yaptım, bir lokma al, gücenirim ama, zeytin
yağlı…”
Vagonda
ağır bir yemek ve ayak kokusu birbirine karışmış.
O
kadar yayılmışlar ki, vagondan geçip başka bir vagona gitmek çok zor.
O
vagonda bulunan veya vagondan geçen diğer yolcular kimin umurunda?
TECER DAĞLARI-ÇALTI
SUYU-KIZ KÖPRÜSÜ-CÜREK
Sivas
sonrası Divriği’ye giderken Tecer Tren İstasyonundan geçiliyor.
Tren
burada yavaşlıyor. Karla örtülü Tecer Dağları bana mı göz kırpıyor yoksa
kendisine soyadını veren şair Ahmet Kutsi Tecer’e mi? Sis ve dumandan bunu fark
edemiyorum.
Tecer Dağları
Tecer Tren İstasyonu
O
Ahmet Kutsi Tecer Aşık Veysel’i bulup ortaya çıkaran, ülkeye kazandıran
öğretmen şairlerimizdendir.
Buradan
itibaren Çaltı Suyu ile birlikte seyahat ediyoruz. Çaltı Suyu uzunca bir süre
hep solumuzdan akıyor, suyun Çaltı Köyü açıklarında Karasu’ya kavuştuğu yeri
merak ediyorum. Trenden görülebilir mi acaba?
Cürek Köprüsü
Divriği Kız Köprüsü
Divriği’ye
varmadan Cürek’ten geçiyoruz. Bir efsane, bir masal köy, Cürek.
Yıllar
önce yapmış olduğumuz Yurt Gezimizin adı DEMİR DAĞINA YOLCULUK’tu ve Cürek
Madenci Kampüsü bize kendi anılarını sunmuştu.
Cürek
Köprüsü’nü geride bırakıyoruz. Divriği ilçesi ve kalesi sağımızda kalıyor.
Solumuzda
görünen yan yana iki köprüden eski olanı Kız Köprüsü, diğeri ise artık
kullanılmayan Divriği Demiryolu Köprüsü.
Divriği Eski Demiryolu Köprüsü-Altından akan Çaltı Suyu
Eğin’e
bağlanan Taş Yolu için Çaltı Köyü’nde ayrılmak gerekiyor. Çaltı Köyü uzun
zamandır cevher zenginleştirme ve açık krom madeni sahası.
Çaltı
Köyü’nü geçince hemen sağda Çaltı Suyu ile Karasu’nun birbirine kavuştuğu
kavşutu görmek istiyorum. Ancak trenin geçiş güzergahı buna izin vermiyor. Oysa
hemen orada, biliyorum.
Çaltı
Köyü’nden başlayıp derin bir vadiye giren trenin sağından başlayan 300 yıllık
Ermeni Katır Yolları hala ayakta duruyor. Bir gün yürümeli bu yolları.
Erzincan’a
varmadan güneş batmaya başlıyor. Gün batımı karlı dağlara yansıyor.
Hava
tekrar kararmaya başlıyor. Erzincan’a varıyoruz.
Kışlaya
teslim olacak genç adam ve kardeşi trenden inmişler, yürüyorlar. Uzaktan da
olsa selamlaşıyoruz.
Yolculuk
24 saatten fazla sürüyor. Saat 20.00’ye geliyor. Garda iniyorum. Taksi durağı
garın dışında. Karlı ve buz tutmuş yoldan taksi durağına güçlükle geçiyorum.
Taksi
yok. Biraz bekliyorum.
Erzurum Garı geceye teslim
Taksi
geldiğinde Akgün Otel, diyorum.
Tam
adı Hotel Akgün. İki yıldızlı bir otel. Bir zamanların Erzurum’unda efsane
olmalıdır. Merkezde ve işlek bir cadde üzerinde bulunuyor.
Kıyıda
köşede döşemeleri yıpranmış, ağır mobilyalar var. İlk açılıştan olamaz. Otel
sahibinin evinden gelmiş eski mobilyalar olmalıdır.
Kimse
yok mu, diye sesleniyorum.
Uzun
boylu, tıraşı uzamış, incecik, avurtları çökmüş genç bir adam geliyor. Saat
daha 20.00 olmadığı halde uyur bir hali var adamın.
Yer
ayırtmış olduğumu söylüyorum.
Kimliğimi
alıp beni kaydediyor ve oda anahtarımı veriyor.
Genç
adam bana kuralları söylüyor:
-Kaloriferler
akşam 19.00’dan önce yanmaz. Sabah saat 08.00’de söner.
-Asansör
yok.
Erzurum’un
-40’ı bulan soğuğunda kaloriferin saat 19.00’da yanması ve sabah ise saat
08.00’de sönmesi de ne oluyor? Ne yapalım? Kabul.
Asansörü
olmayan otelde benim odam beşinci ve son katta. Çık babam çık.
Biraz
zorlanarak da olsa oda kapımı açıyorum.
Elektrik
anahtarını bulmakta acemi olmasam gerek, lakin odanın içi bilmece gibi. Nihayet
elektrik anahtarını bulup en fazla 40 mumluk olan ampulü yakıyorum.
Tuvalet
ve banyo bir arada, ama lambaları yanmıyor. Tasarruf mu acaba? Odanın ışığı ile
aydınlanacağım.
Olsun.
Her
şey tamam da, kaloriferlerin saat 19.00’da yandığı otelde oda pencerelerinin
ardına kadar açık olması ne demek oluyor?
Düşündüm
de iyi ki açık. Aksi halde odanın küf kokan havasından duramazdım.
Kimler
kaldı bu otelde acaba? Bir zamanlar, daha Palandöken açılmamışken, daha Erzurum
Büyük Şehir olmadan, henüz Büyülü Şehirken kimleri ağırladı acaba bu otel?
Anayurt
Oteli de olabilirdi kaldığım otel, Yeni Şükran Oteli de.
CUMHURİYET’E GİDEN
YOLDA ERZURUM KONGRE BİNASI
Mustafa
Kemal Samsun’a ayak bastıktan sonra Erzurum’da bir kongre toplanmasını ister ve
kongre 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanır.
17 Haziran'da Vilâyet-ı
Şarkiye Müdâfa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum şubesi tarafından toplanan Erzurum
Kongresi, Erzurum Umûmî Kongresi veya Umûmî Erzurum Kongresi olarak da
anılır.
Buraya kadar tamam da bu bilgilerin Cumhuriyet
ile ne ilgisi var? Anlatalım:
Erzurum Kongre Binası-Ermeni Kız Koleji
Sirkeci Sansaryan Han
“O tarihte, yani 1919 tarihinde
Erzurum’da böylesine geniş katılımlı bir kongrenin yapılabileceği uygun bir
bina var mıdır?
Yoktur.
Medreseler ve camiler vardır
elbette, ama o yapılar kongre için uygun değildir.
Kongre için bir tek yapı vardır, o
da şu an Erzurum Resim ve Heykel Müzesi binası olarak hizmet eden binadır.
Bina, 1864'te Osmanlı vatandaşı olup, Moskova’da yaşayan Mıgırdiç Sanasaryan
tarafından Sanasaryan Koleji (Ermeni Kız Yatılı Okulu) olarak yapılmış ve
eğitim vermiştir.
İstanbul’da, Sirkeci’de bulunan bina
ise bir zamanların tabutluklarının bulunduğu, işkence odaları ile ünlü han da
yine aynı Ermeni vatandaş, Sanasaryan tarafından Erzurum Kız Kolejine gelir
getirmek için yaptırılmıştır. Hatalı olarak “Sansaryan” şeklinde söylenen
binanın adı Türk siyasi tarihine geçmiştir.
Sirkeci’deki Sansaryan Hanın mimarı
ise yine bir Ermeni vatandaşımız olan Hovsep Anzavuryan’dır ve bina 1895
yılında yapılmıştır.”
Bina
ışıklandırılmış. Yarın gündüz gözüyle görür, müzeyi ziyaret ederim.
Üzücü
olan ise, kış sezonunda kayak için Palandöken’e gelen binlerce insanın
otellerinden ve kayak tesislerinden ayrılarak Erzurum’u gezip görmeden,
sokaklarında yürümeden, insanlarıyla konuşmadan, kahvehanelerinde kıtlama
şekerle demli bir çay içmeden şehirden ayrılmalarıdır.
Yazık.
GECENİN ERZURUM’U
Sırt
çantamı otele bırakarak bir lokanta arıyorum. Karşı kaldırımda bulunan ve taze
yemeklerini bu saate kadar henüz tüketememiş lokantaya giriyorum. Bu saatte
benden başka müşteri yok.
Yemekten
sonra aşçıya Cimcime Hatun Kümbetini soruyorum. Yürüyerek uzak olduğunu
söylüyor.
Olsun,
diyorum. Yürürüm.
Hava
iyice soğumuş. Yerler kar ve buz. Yürümekte zorlanıyorum.
İnceden
başlayan kar şiddetini ve yoğunluğunu artıyor.
Cimcime
Hatun Kümbetine doğru yürüyorum. Sokaklar ve caddeler ıssız. El ayak çekilmiş.
Daha
yolun başında aydınlatılmış eski bir taş bina dikkatimi çekiyor. Burası Kongre
Binası olmalı, diyorum.
Binanın
dışını çepeçevre saran taş duvarın demirden giriş kapısının önüne geliyorum.
Evet, burası Erzurum Kongre Binası. Bina şu an müze ve içinde değerli
ressamların eserleri de sergileniyor.
Bu
saatte açık olamaz. Yarın gelip gezerim.
Demir
kapının girişinde buralı olmadığı her halinde belli olan genç bir adam meraklı
gözlerle hem bana hem de binaya bakıyor.
Selam
veriyorum.
Genç
adam kayak için gelmiş. Bir fırsat bularak şehri gezmeye çıkmış.
Kongre
binasının hikayesini anlatıyorum. Duydukları karşısında şaşıran ve heyecanlanan
genç adam yarın gündüz mutlaka geleceğini söylüyor.
Cimcime
Hatun Kümbeti’ne doğru giderken karşıma Erzurum Kalesi ve tam karşısında
bulunan Çifte Minareli Medrese çıkıyor olanca ihtişamlarıyla.
Bu
nasıl bir görüntü? Ne Erzurum’un soğuğu ne gecenin yalnızlığı bastırabiliyor
kaleye konup kalkan güvercinlerin sesini.
Üç
yol ağzına gelince sağa dönüyorum. Kalenin beden duvarları boyunca yürüyorum.
Tam köşe duvarının üzerine oturtulan Tepsi Minare bana biraz geç kaldın Dadaş,
der gibi duruyor.
Gerçekten
de geç kaldım bu kadim şehri gezmek için.
Zehir gibi soğuğunda
yürümek, nefes almak için.
Çifte Minareli Medrese
Kalenin beden duvarları
Tepsi
Minare’nin üzerine sonradan monte edilen saat minareyi eşsiz bir Çan Saatine
dönüştürmüş, lapa lapa yağan karın altında görkemli ve esrarlı duruşu çok asil.
Minare
ve kale girişi kapalı. Onları da yarın gündüz vakti görürüm.
Kalenin
önündeki parkta bir hareketlilik var. Çocuklar gece vakti neşe içinde kızakla
kayıyorlar. Kızakların başlangıç noktasında bulunan bina ise Erzurum ayazında
hareketli ve sıcak tek yer olmalı.
Burası
Aşık Sümmani Baba Aşıklar Kıraathanesi
ve Gelenek Evi.
Tam
da aradığım yer. Arasam bulamazdım.
Erzurum’da
unutulmaya yüz tutmuş, çayhaneleri ve ocakları kapanmış Erzurumlu Aşıkları
nerede dinleyebilirsin?
Kars
biraz daha canlı bu bakımdan ve yeni yeni farklı mekanlar ve aşıklar çıkıyor
ortaya.
Dışarıdan
bakınca sarı ışığın hakim olduğu mekanın ön tarafı neredeyse tamamen camlı ve
içeride masalarda oturanların hepsini görebiliyorsunuz.
Kapıdan
içeri girmemle yüzümü bir sıcak yalayıp geçiyor. Gözlüğümün camları
buğulanıyor. Kendime bir masa buluyorum.
Aşıkların
o günkü piri sahnede konuşma yapıyor. Derken geleneksel aşıklama türkülerine
başlıyor, hem çalıyor hem de söylüyor.
Biraz
sonra diğer aşık da çıkıyor sahneye. Atışma başlıyor.
Söz
sık sık Aşık Sümmani Baba’ya gelip düğümleniyor. Aşıklar, Sümmani Baba sanki
onları dinliyormuş gibi bir kusur etmemeye çalışıyorlar.
Tepsi Minare üzeri Çan Saati
Lakin
aşıkları dinlemeye gelenler büyük kusur ediyorlar. Ortalıkta koşup gürültü
yapan çocuklar. Aşıkları dinlemeyen, gürültülü bir şekilde sohbet eden,
ellerindeki cep telefonlarının büyüsüne kapılmış insanlar da bu kusura ortak
oluyorlar.
Aşıklar
yine de büyük bir tevazu ile sanatlarını icra etmeye devam ediyorlar.
Sümmani
Baba adına içim sızlıyor. Kıraathaneden çıkmadan önce Sümmani Baba’dan alınan o
dörtlüğün sözleri altında ezim ezim eziliyorum.
Erzurum’un zehir
gibi soğuğu geçiyor içimden.
Kıraathaneden
çıkıp Çifte Minareli Medrese’ye gidiyorum. Yakutiye Medresesini ve kümbetleri,
Erzurum Tabyalarını da yarın gündüz gözüyle görmek istiyorum. Dışarıda kar
yağıyor.
Genç
aşık memleketin en batısından bir ağıt seslendiriyor: Kara Ova Düğünü
İşte
memleket budur, diyorum. Memleketin en doğusundan ses veren Erzurumlu Aşık,
Kerimoğlu’nun memleketinin havasını söylüyor.
Lakin
Palandöken’e gelmek ve orada kalmak için cömertçe para dökenlerden bir kişi
bile görünmüyor kıraathanede.
Yazık.
Sümmani
Baba’dan tek bir deyiş dinlemiş olsalardı bari:
Ervah-ı Ezelden
Ervah-ı ezelde levh-i kalemde, Bu benim bahtımı kara yazmışlar Gönül perişandır devr-i alemde Bir günümü yüz bin zara yazmışlar
Aşk benimle eyler daim kıyl-ü kal
Dahi beklemeye kalmadı mecal
Derdimi taksimdara kıldım arzuhal
Dediler bizi ne civara yazdılar
Nedir bu sevdanın nihayetinde
Yadlar gezer yarın vilayetinde
Herkes hanesinde muhabbetinde
Bilmem bizi ne civara yazdılar
Dünyayı sevenler veli değildir
Kanaat ehliler deli değildir
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazdılar
Döner mi kavlinden sıdk-ı sadıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydına geçti bunca aşıklar
Sümmani’yi bir kenara yazdılar
Sümmani Baba “Ervah-ı Ezelde”, yani zamanı belli
olmayan, göçüp gitmiş ruhlar, derken uzun bir yolculuğa çıkıp geri dönenleri mi
anlatmak istiyordu?
Sümmani Baba bu sözü söylerken bizim Çorumlu Bozlak
Ustası Aşık Şahap Şahadoğru’ya el mi veriyordu?
Şekip de en bilinen “Malum olsun Sana Bak Ne
Haldeyim?” bozlağında “Elesti bezminden- Bezm-i Elest’ten” söz eder. Kısaca
Ruhlar Alemi, demektir Elesti Bezmi.
Elesti bezminden de sana ikrarım verdim
Ruhlar aleminde ikrarım verdim
O günden bugüne de ey dost sözümde durdum
Acı Şekip’ine de gayri müşkülde kaldım
Fiskeden bulanan da ufak göl gibi
05 Şubat 2026, Perşembe
ERZURUM KONGRE BİNASI
NEDEN KAPALI?
Uyur
uyanık geceden sonra otelden ayrılıyorum. Sırt çantamı otelde bırakıyorum.
Gündüz
gözüyle göreceklerim var. Vaktim sınırlı. Bir yandan da Artvin otobüsünü
kaçırmamalıyım.
Dün
gece vakti gördüğüm Erzurum Kongre Binasının önüne geliyorum. Demir kapı
kapalı. İterek açıyorum. Gece boyu yağan karın üzerinde hiçbir ayak izi yok. Ya
müze açık değil ya da kardan dolayı memurlar henüz gelmemişler.
Oysa
ikisi de değil.
Gerçek
olan müzenin, yani Kongre Binasının valilik kararıyla kapatılmış olmasıydı.
Bina
girişine asılı duyurudaki bilgiler ne kadar doğru bilinmez, ancak binaya
girilmesini yasaklayan gerekçenin gayri resmi nedenlerini bilmemek mümkün mü?
GÜNDÜZÜN ERZURUM’U
Kongre
Binasına giremiyorum. Dün gece vakti beni dinleyen genç adam ne yaptı acaba?
Dün
gece gezdiğim yerleri bugün gündüz gözüyle geziyorum. İşte yine Erzurum Kalesi,
Çifte Minareli Medrese.
Arka planda Dumlu Dağı sırası, tabyalar yolu.
İşte
bütün görkemi ve sanatsal zirvesiyle Yakutiye Medresesi.
Ayaklarım
beni Üç Kümbetler’e götürüyor. Geceden yağan taze kara bata çıka kümbetlere
geliyorum.
Şehir dışındaki Erzurum
Tabyalarına yürüyerek gitmem imkansız. Mesafe çok uzak değil, ama hem vaktim
çok az hem de yollar kar ve buz, yürümek çok zor.
Bir
taksiye biniyorum. Tabyalar, diyorum.
Tabyalara
geldiğimde sadece Nene Hatun’un mezarının bulunduğu Aziziye Tabyasını
gezebiliyorum.
İstesem
de daha fazla ilerleyemem. Kar bir metreden fazla.
Tabyalar
Anadolu ve Trakya Savunmasında çok önemli bir role sahiptir. Erzurum Tabyaları
ile Nene Hatun’a mal edilen savunmalardan dolayı en bilinen tabyalardır.
Nene
Hatun’un mezarını ziyaret ediyorum. Dönüş için acele etmeliyim.
Bir sanatsal zirve: Yakutiye Medresesi Minaresi
Taksici
beni Gürcü Kapı’da indiriyor. İnmeden önce bana kartını veriyor. Adı
Abdurrahman Suçsuz. Bu nasıl soy isim, diye soruyorum.
Dedeleri
kan davası nedeniyle Göle’den gelmişler. Mahkemeye düşmüşler. Mahkeme
dedelerinin suçsuz olduğunu söyleyince dedeleri bu soyadını almışlar.
Alevi
olduğunu söylüyor taksici.
İyi,
ama adın neden Abdurrahman, diyorum.
Abi
annem bana hamileyken Abdurrahman Gazi Türbesine gidip, dua etmiş. Duası kabul
olmuş ve benim adımı Abdurrahman koymuş.
Bizde
de vardır o gelenek. Köyde bir Arap Dede Türbesi vardır. Oraya giden
Alevi-Sünni insanlar oğlan çocukları olduğunda isimlerini Arap koyarlar.
Gürcükapı Hacı Mehmet çeşmesi
Gürcü
Kapı’da İstanbul’da bile göremeyeceğim bir çeşme çıkıyor karşıma. Çeşmenin
özelliği mimari yapısından kaynaklanmıyor. Çeşmede tam üç adet lüle var ve
hepsi de sağlam yerinde duruyor ve içinden su akıyor.
İstanbul’da
su bentleri ve Taksim Maksemi dışında sağlam lüle görebilmeniz imkansızdır.
Fatih
Camisinde bulunan lüleler ise hem kırık hem de içinde su akmıyor artık.
Otele
doğru yürürken bir pasajın önünden geçiyorum. Satıcıya Erzurum Papağı olup
olmadığını soruyorum. Var, diyor. Görmek istiyorum.
Bugüne
ve bu yaşa kadar aklımda olan bir Erzurum Papağını neden almadım? Hala kendime
kızıyorum. Sokaklarda papakla gezen bir kişi bile göremedim.
Adının
İlyas olduğunu söyleyen satıcı, içeriden bana türlü papaklar getiriyor. Çok
güzel işler. Artık bu papakları ancak müzelerde bulabilirim.
Kuşadası’nda
Mustafa Karpuzcu’ya verdiğim körüklü çizme gibi papak da almak istiyorum.
Ancak, imkanlarımı çok zorlamış olacağım.
Ama
mutlaka alacağım.
İlyas
Beyle sohbet güzel. Yan dükkanda çalışan terzi seksenine gelmiş. Dükkana her
gün gelmiyor. Dükkanın anahtarını İlyas Beye bırakıyor. İlyas Bey ile sohbet
bana yandaki terzi dükkanının kapısını açtırıyor.
İlyas
Bey dükkanın kapısını açarak bana terzinin diplomasını gösteriyor. İstanbul’da,
1968 yılında alınan bir terzilik diploması ile Erzurum’da ustalık yapan Zeki
Bey. Keşke az daha vaktim olaydı da ertesi gün Zeki Bey ile sohbete kalaydım.
İşte
Erzurum, işte Palandöken’den değil de insanımızın sokaklardan dökülen profili.
Çok özel bir iplikten örülen Erzurum Papağından başlık ve eldiven, atkı.
06 Şubat 2026, Cuma
ERZURUM-ARTVİN YOLU
ÇETİNDİR
Artvin
otobüsü gecikmeli geliyor. Çok normal. Bingöl’den gelen otobüs tipide yolda
bile kalabilirdi.
Gecikmeli
de olsa yola çıkıyoruz. Dumlu Dağı yönünde ilerliyoruz. Henüz Erzurum’u çıkmış
sayılmayız. Nasıl bir tipi başlıyor. Hava kararıyor. Yol dün gecenin üzerine
yağan karla örtülü. Kaptanımız deneyimli. Tek şerit var. Bu şartlarda yol açma
çalışması da işe yapamaz.
Tortum’a
yaklaştıkça hava açıyor, kar ve tipi kesiliyor.
Uzundere’ye
varınca mola veriyoruz. Uzundereliler kendilerini “Ca Kebabının” sahibi olarak
görüyorlar. Selman ile yıllar önce yapmış olduğumuz Kaçkar Gezisinde
Uzundere’de yolda yediğim Ca Kebabından sonra tövbeliyim.
Mola
biraz uzun sürüyor.
Yusufeli’ne
uğramıyoruz. Ancak Yusufeli HES için açılan yollar, istinat duvarları,
viyadükler ve tüneller sorunlu görünüyor. İlçenin çevre yolundaki istinat
duvarları uçmuş. Yol tek şeritten ve kontrollü veriliyor. Geçtiğimiz yıllarda
çökmüş olan tünel ise hala kapalı. İnsan üzerindeki yüzlerce metre tepe-duvarın
yanından geçerken ürküyor. Duvar her an üzerinize kayabilir.
Nihayet
Artvin’e varıyorum.
Şavşat
minibüsü kalkmış. Bir saat sonra başka bir minibüs var. Onu bekliyorum.
Şavşat
minibüsü hareket etmeden önce Yurt Gezginlerinin de yakından tanıdığı
Bazgiretli dostum Muhtar Yusuf Meydan’ı arıyorum.
Yusuf
köyde olduğunu söylüyor. Arkasından ilave ediyor, “Abi köyde bir cenaze var.
Köy içi yollar kapalı. Köprünün yanında az bir yer açıldı, bütün araçlar oraya
yığıldı. Cenazeye gelenler yavaşa yavaş dağılıyor. Araçlar park yerinden
ayrılıyor. Hüseyin seni ancak bir saat sonra alabilir. Şartul’da biraz
beklersin.”
Tamam,
diyorum. Sorun yok. Beklerim.
Şartul
dedikleri yer, Şavşat-Meydancık ve Artvin yol çatı ve bütün araçlar burada
durup mola verirler. Mola yerinde bir kahvehane ve market var. Sıkılmazsınız.
Şartul’da
kahvehaneyi işleten Hüseyin de köye gitmiş. Ölen yaşlı bir kadın ve uzak yakın
çoğu kimsenin akrabasıymış.
VE BAZGİRET
Yusuf’un
kardeşi Hüseyin çok geçmeden geliyor. Beni alarak yola düşüyoruz. Meydancık yolu
Bazgiret ayrımına kadar açık. Bir saat kadar sonra Bazgiret ayrımına gelince
karla kaplı yola giriyoruz. Buraya kadar açık olan yolda ilerlemek zor. Sol
tarafımız dere ve uçurum. Hüseyin’in aracı dört çeker, ancak bir gün önce
cenazeden dolayı açılan yol geceden yağan karla yeniden kapanmış gibi.
Yol
ancak kepçenin ağız genişliği kadar açılmış. Karşıdan bir araç gelmesi halinde
kaçacak bir boşluk yok. Kürenmemiş kar yığını içine girerseniz, saplanıp
kalabilirsiniz.
Hüseyin sırt çantamı omuzlamış gidiyor.
Neyse
ki karşıdan bir araç gelmiyor.
Nihayet
köyün alt başındaki köprüye varıyoruz. Burası iyice açılmış. Cenazeye gelen
araçlar buraya park etmişler. Hala park yerinde duran araçlar var.
Daha
yukarıya, mezarlığa kadar olan yol için kepçe bir kere ve bir yere kadar
gidebilmiş ancak. Oradan sonra cenaze omuzlarda taşınmış.
Hüseyin
de kendine bir yer buluyor ve park ediyor.
Araçtan
iniyoruz. Hüseyin benim büyük sırt çantamı alıyor, ben de küçüğünü. Köy içi
karla kaplı yolundan yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz.
Kepçenin
üzerinden geçtiği kar sertleşmiş, beton gibi ve üzerine basarsan kayıyor.
Hüseyin beni uyarıyor. Tekerlek izinden yürümemi söylüyor.
Yolda
görenler selam veriyorlar, hoş geldiniz, diyorlar.
Ben
de tanıdıklarıma, tanımadıklarıma baş sağlığı diliyorum.
Yarım
saat kadar zorlu köy içi yol yürüyüşünden sonra Hüseyinlerin evine varıyoruz.
Eve
girince yüzüme ikinci bir alaz vuruyor Erzurum’daki Aşık Sümmani Baba
Kıraathanesi’nden sonra.
Ev
halkı oradalar. Baba, anne, Yusuf, Hüseyin’in eşi Saynur Hanım.
Hoş
geldin faslından sonra sohbete başlıyoruz.
Bugüne
kadar neden geciktirdim, bilmiyorum. Bazgiret kışı geciktirmeye gelmez. Kışı
başka hiçbir yerde bu kadar yaşayamam.
Yaşadığım
sadece kar ve kış değil, kışın köye getirdiği kış kültürünü hala yaşatan
köylülerin bütün olumsuz koşullara rağmen hala köyde yaşıyor olmalarıdır.
İlk
gün pek gelen olmuyor, Adnan Emu’yu saymazsak.
Gece
olup yatmaya odama gittiğimde nefesim duracak gibi oluyorum.
Köyün
kütük evlerinin tamamının altları ahır ve samanlıktır.
Kütüklerin
arasından yukarıya doğru sızan metan gazı nefesimi kesiyor. Astımımı
tetikliyor. Neyse ki metan gazı oturma odasına gelmiyor.
Ne
yapacağım. Yarın sabah hemen köyü terk etmeli miyim?
Alışır
mıyım yoksa?
Bu
kış koşullarında, olağanüstü bir kar köyüne başka ne zaman geleceğim sanki?
Dayan
biraz. Metan gazı da ne ki?
İyi
ama gazın kokusu o kadar keskin ki.
07 Şubat 2026,
Cumartesi
Sabah
olunca Yusuf’la köy içi yoldan araçların park edildiği yere gidiyoruz. Yusuf
köyün muhtarı olduğu için köy yolunun açık olmasını da denetliyor.
Dün
cenaze için yol açmaya köye gelen İl Özel İdaresi çalışanı genç İlyas bugün de
gelmiş. Köyün en üst yerine boş çıkıyor ve oradan başlıyor karı küremeye.
Karın
kürendiği yer ile yolun zeminine bakıyorum, yer yer iki metreye varan kar
kalınlığı hemen fark ediliyor.
Çatılarına
yığılan karı kürekle küremeye çalışanlar tehlikeyi de göz almışlar.
Aytekin’in
köye gelen kız torunları ise ellerine geçirdikleri kızakla kayarak keyifli ve
çığlık çığlıya anlar yaşıyorlar.
Aytekin Abinin iki ayrı oğlundan iki kız torunu, soldan ikinci Algı, yanındaki kuzeni Masal
Muhtar
Yusuf’la kepçenin açmış olduğu yolu takip ederek köyün çıkışına, araçların park
ettiği yere kadar iniyoruz.
Yukarı Mahalle Gamaşet’ten Vezir
Zamane
çerçisi Gürbüz gelmiş. Bunca zorlu ve tehlikeli yolu göze alarak gelen Çerçi
Gürbüz tezgahını açmış. Ne ararsan var, derde deva bile.
Kedi
maması bile getirmiş. Köyde isteyen oluyormuş.
Aslında
çok mantıklı, zira kütük evlerde fare eksik olmaz.
Kışı
köyde geçiren herkes birer birer düşüyor yola ve Çerçi Gürbüz’ün başı çok
kalabalık. Siparişi olanlar siparişlerini alıyorlar. Sohbet orada da devam
ediyor. Gürbüz taze sebze ve meyve de getirmiş.
İşte
Vezir, yukarı mahalle Gamaşet’ten bir tanıdık.
İşte
Gürbüz’e giderken yolun soluna astığı uyarı levhasıyla köy içi trafiğe yön
veren Kırk Altılı Ali Çavuş
Zamane çerçisi Gürbüz tezgahını açmış
Günün
akşamında Yusuf ve Hüseyin’in babaları İsmail Amcanın bacanağı geliyor.
Bacanağının
adı da İsmail. Bu köyde ne çok İsmail adı var?
Derken başkaları. Adnan
Emu. Bizim Fatih’in babası Cavit Kardeş.
Köy içi trafiği yöneten Kırk Altılı Ali çavuş
Gelenlere
durmadan sorular soruyorum.
Merak
ettiklerim var.
-Ormana
oduna neden kışın gidiliyor? Neden yazın gidilmiyor?
-Dünkü
cenazede ıskatı için ne dağıtıldı? Kibrit de dağıtıldı mı?
Daha
birçok soru soruyorum. Sorularıma verilen cevaplardan bir sohbet doğuyor doğal
olarak.
ORMANA ODUNA VE İLK KIŞIN
KARDAN SONRA GİDİLİR
İlk
sorumun cevabını alarak merakımı gideriyorum.
“Bütün köy kışın
ve ihtiyaç halinde yazın yakacak odununu ormandan karşılıyor. Ormana oduna
kışın ve ilk kar yağdıktan sonra gidiliyor. Çünkü yazın orman yolu genellikle
çamur olur ve kızakları çeken öküzler çamura saplanıp kalırlar ve gidemezler.
Karın yağması ile
birlikte geceden ayaza çeken havada sert karın üzerinde giden öküzlü kızaklar
sorun çıkarmadan ormanın derinlerine kadar giderler.
Kızaklar artarda
bir sıra halinde giderler. Sırada esas alınan nokta, en uçtaki, en derindeki
kesim yerinin sahibinin kızağının kafilenin en önünde gitmesidir.
Diğer kızaklar ona
göre sıralanırlar.
Yerini bilmeyen,
sıraya yanlış girenler sırayı bozamazlar, zira yol ancak bir kızağın
gidebileceği genişliktedir ve geri dönülemez.
Geri dönmek ancak
en uçtan, en derinden yapılır.
Herkes işini
bitirince de sıra geriye döner, bu sefer en baştaki en sona kalır.
Arada kazalar
olur. Öküz sorun çıkarır. Kızağın oku kırılır. Odunu iyi yerleştirmeyenin
kızağı devrilir.”
MEFTANIN ISKATI
Müslüman
Anadolu’da bir gelenektir. Kur’anda yeri olmasa da yöreye ve kültüre göre
biçimlenen “Iskat” geleneği halen devam etmektedir.
Kelime anlamı düşürme olan “Iskat” vefat eden
kişinin kılamadığı namaz veya tutamadığı oruç gibi ibadet borçlarının fidye
(sadaka) verilerek düşürülmesi işlemidir.
Çoğu
yerde bu iş para vererek yapılırken ve ortada para dönerken, Bazgiret ve diğer
Gürcü köylerinde meftanın ıskatı gelen cenaze cemaatine “İpli makara ve kibrit”
dağıtılarak sağlanır.
Belli
ki bu Bazgiret gibi, Kuzey Doğu Anadolu’nun yüksek rakımlı dağ köylerinde en
çok ihtiyaç duyulan eşyalar gözetilerek ve oraların ulu kişilerinin
düşüncesiyle oluşturulmuş bir gelenektir ve çok yerindedir.
Dağ
başında belki her şeyi bulabilirsiniz, ama ipli bir makara ve içi dolu kibrit
bulamazsınız.
Dünkü
cenazede kibrit de dağıtıldı mı?
Cevap:
Evet
Ne
güzel.
Artık
kibrit acil bir ihtiyaç malzemesi olmaktan çıkmış olsa da bunun en azından
cenazelerde yerine getiriliyor olması çok anlamlıdır.
Sohbetler
uzun kış geceleri kadar uzuyor. Herkesi, her kelimeyi can kulağıyla dinliyorum.
Konu
“Iskat” olunca belki de Kazak Abdal’a kulak vermek gerekir.
Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Mezarına götürenin
İmamın da avradını
08 Şubat 2026, Pazar
Bugün
Muhtar Yusuf’la köyü dolaşıyoruz. Önce bizim Tulimci Fevzi’nin babası Kaptan
Emu’yu ziyaret ediyoruz. Kaptan Emu ve eşi bizi sıcak bir içtenlikle
karşılıyorlar. Hep merak ettiğim soruyu Kaptan Emu’ya soruyorum artık.
Sana
neden Kaptan diyorlar?
Kaptan
Emu anlatıyor, uzun ve hiç sıkılmadan dinleyebileceğiniz yaşanmış hikayeler.
Ona
Kaptan adını veren ise köyün öğretmenlerinden birisiymiş ve öylece kalmış.
Kaptan
Emu arada duvarda çerçeve içinde asılı bir fotoğrafı gösteriyor ve “Rahmetli”
diyor. Fotoğraf genç yaşta kaybettikleri oğullarına ait.
Oradan
pansiyona gidiyoruz Yusuf’la. Pansiyona giden yola el değmiş ne de ayak.
Belimize kadar gömülerek varıyoruz pansiyona. Yusuf bir yerlerden viski ve
votka buluyor. İçmemek olur mu?
Köye
tekrar döndüğümüzde ahırda bulunan ve üç ay sonra ilk defa gün yüzüne çıkacak
danayı görüyorum. Dananın adı “Cevher” ve karı ilk defa görüyor.
Bu
çok önemli. Köylüler yeni danalara karın ne olduğunu göstermek ve danalar da
karı tanımak zorundalar.
Zira
hiç kar görmeyip de baharda tamamı eriyip enine uzun bir şerit halinde karla
karşılaşan danalar hiç görmedikleri ve bilmedikleri karın üzerinden atlayıp geçemiyormuş.
Belki
500 metre genişlikteki kar şeridinin en sonuna kadar gidip karın olmadığı
noktadan dönüyorlarmış sürüye.
Dana Cevher ilk defa kar görüyor. Bakışlar meraklı
Bizimle gelen başka birisi daha var, o da Yurt Gezginlerinin yakından tanıdığı köpek Çakır.
Çakır gururlu ve başı dik ve sadık
09 Şubat 2026,
Pazartesi
Kar
hala yağıyor. Köy içi yol açılmıyor, öylece kaldı. Evlerinin önlerini açanlar
da bıraktı artık kar küremeyi.
10 Şubat 2026, Salı
Bugün
kar yağışı yok. Nihayet güneş kendini gösteriyor. Karşı Yalnız Çam Dağları’nın
ardından doğan güneş bir serap gibi.
Yalnız Çam- Ardahan taraflarından nihayet güneş açıyor.
Bir düş gibi
11 Şubat 2026,
Pazartesi
Bugün
Bazgiret’ten ayrılıyorum. Artvin’e gidecek bir araç varmış. Aytekin Abi
gidiyormuş. Yusuf, ben ve İsmail Abi, Aytekin Abinin pikabına biniyoruz.
İsmail
Abi Şartul’da iniyor, Şavşat’a gidecek.
Artvin’e
varışımız saat 10.30 oluyor.
İzmit
otobüsü saat 11.00’de hareket ediyor.
Vedalaşma
ve otobüs hareket ediyor.
ARTVİN-İZMİT ARASI
OTOBÜS YOLCULUĞU
Sahil
boyu bütün il ve ilçelere giren otobüsümüz Çayeli’nden yolcusunu alıyor ve kısa
bir mola veriyor. Mola yerinde bulunan tuvaletin Bay ve Bayan için asılan
levhaları ne çok şey anlatıyor aslında.
Arhavi'de otogara giren otobüs iki
yolcusunu alıp hareket ediyor.
İki yolcunun birisi yirmili yaşlarda,
diğeri kırklı yaşlarda iki kadın.
Onları yolcu etmeye gelen on beş kişi
kadar kadınlı erkekli grup yolcu kadınları kucaklayıp vedalaşırken kimi ağlıyor
kiminin gözleri doluyor.
Veda edip otobüse binen yolcu
kadınlar da sessizce ağlıyorlar.
En öndeki koltuğa oturuyorlar.
Otobüs hareket ediyor.
12 Şubat 2026, Salı
İÇİMDEKİ SOĞUK
CEHENNEME BİR ÇIĞ DÜŞÜYOR
Otobüs sabah saat altıda Kocaeli
otogarına giriyor.
Benimle birlikte o kadınlar da iniyorlar.
Benim tek bir sırt çantam var.
Kadınların o kadar çok eşyası ve
büyük boy valizleri var ki.
Son kolinin bagajdan alınmasına
yardım ederken genç kadının diğer kadına anne dediğini duyuyorum.
Anne bir yük arabası almaya gidiyor.
Otobüs de perondan ayrılıyor.
Bagajdan çıkan bunca yükü bu anne kız
yük arabasına nasıl yükleyebilirler ki?
Bekliyorum. Ayrılmıyorum.
Yük arabasını güçlükle sürükleyen
kadına yardım ederek arabayı yüklerin yanına getiriyorum.
Ağır koli ince sayılacak naylon iple
dört kat bağlanmış.
O ağır koliyi anne kızın yük
arabasına koyabilmeleri imkansız.
O saatte otogarda yardım edecek
kimseler de yok.
Ağır kolinin yük arabasına konmasına
yardım ediyorum.
Koli de muhtemelen mutfak eşyaları
var, çıkan şangırtıdan öyle anlaşılıyor.
Diğer küçük kolide tencere seti var.
Koliler ve diğer bagaj yük arabasına
yerleştiriliyor.
Geriye iki büyük boy valiz kalıyor.
Kız ben bunları çekerim, diyor.
Çekinerek söze giriyorum.
-Siz Arhavi'den bindiniz. Vedalaşırken
sizin ve sizi uğurlayanların gözleri yaşlıydı.
Bir ayrılık mı?
Anne sadece gözlerime bakıyor.
Anlaşılmıyor mu, demek ister gibi.
Bir şey diyemiyorum.
-Ne tarafa gidiyorsunuz?
Nereye gideceklerini de bilmiyorlar.
Birisi gelip bizi alacak, diyor kız.
-Ben taksiyle Yahya Kaptan'a
gidiyorum, o tarafa gidiyorsanız, sizi de bırakalım, diyorum.
Kız çok uzağa gideceklerini söylüyor.
Anne ve kız, ama ikisi de genç. Yeni
ve bilmedikleri bir büyük şehirde nereye gidiyorlardı?
Çaresizce vedalaşırken ikisininde gözlerindeki
nem hala fark ediliyordu. Üstelik hava buz gibiydi.
İçimdeki soğuk cehenneme bir çığ daha düşüyordu.
Bu yazı için tavsiye edilen dinleme: Erhavı Ezelde-İcra: Grup Abdal