1999’un son günleriydi.
Kardeşim Latif bir iş kazasında hayatını kaybettiğinde henüz 31 yaşındaydı ve geride 4 ve 5 beş yaşlarında iki oğlan çocuğu bırakmıştı.
Kayaş’ta bir gecekondunun önünde toplanan köylülerimiz ısrarla cenazenin köye defnedilmesini istiyorlardı.
Oysa cenazenin nereye defnedileceği hakkında karar verecek birinci derecede yakını eşi Ayten’di. Bunu ısrarla söylememe rağmen, beni ve Ayten’i dinlemeyen köylüler adeta birilerinden kaçırırcasına cenazeyi apar topar köye götürüyorlardı.
Eşinin ölümünün getirdiği ayrılık yetmiyormuş gibi, gidip hasbıhal edebileceği bir mezarın da köye kazılması Ayten için çok ağır bir yüktü.
Ayten’in içinde kızılca kıyamet kopuyordu.
Köyde evin önünde salacaya yatırılan Latif’in beyaz tenini yıkamak babamız Cesari Hocaya, Topal Hocaya düşüyordu.
Cesari Hoca oğlunun, kardeşimin beyaz tenine maşrapayla su döktükçe kendi bedenindeki sular çekilip kuruyor olmalıydı.
Köyde kazma vursan işleyemeyecek kadar donmuş toprağa zar zor açılan mezar kardeşim Latif’i de bağrına basıyordu.
İçimde donmuş topraklar eleniyordu.
Bu vakitsiz ölümden kısa bir süre önce, 10 Eylül’de başka bir can, bir Ülke hayata merhaba diyordu, benim Canım.
…/…
25 Ocak 2026, Pazar
Gözlerim beynimle uyumsuz çalışıyor.
Öğle vakti bindiğim trenle Ankara’ya varıyorum. Akşam Etimesgut’ta bir nişan var.
Latif’in, 26 yıl önce kazma geçmez kış toprağına verdiğimiz kardeşimin büyük oğlu Gökhan’ın nişanı var.
Kalabalık sayılır.
Düğün salonunun adı Happy Garden.
Gözlerim beynimle uyumsuz çalışıyor.
Nişanlı gençlerin oturduğu koltukların arkasındaki panoda yazan yazı Türkçenin kaçıncı yüzyılından acaba?
Better
together
Eryaman,
26 Ocak 2026, Pazartesi
Eskişehir üzerinden Ege Ekspresi
Sabah saat 06.00 treniyle Eskişehir’e varıyorum. Bir buçuk saat beklemeden sonra 08.45’te hareket eden Ege Ekspresi’ne biniyorum.
Bu güzergahı gündüz vakti geçmeyeli hayli olmuş. En son Harbiye yıllarında geçtiğimi hatırlıyorum. Tren katarı oldukça uzun olsa da yemek ve yatma vakitlerini bildirmek için trende boru çalınırdı. Bunu boru ve trampet takımından birisi canlı olarak icra ederdi.
Güzergahın geçtiği coğrafya olağanüstü. Yağan yağmurlar dereleri doldurmuş. Trenin geçtiği çok sayıda eski ve tarihi köprüyü tren ancak kavisli bir yerden geçerken görebiliyorum.
Balıkesir’den sonrası Turgutlu-Bandırma Hattı, diğer adıyla Kasaba-Bandırma Temdidi (Uzatma) diye geçen hat oluyor.
Bu hattı da Fransızlar yapmış olduğu için tarihi istasyon binalarının alınlıklarında solda Osmanlıca, sağda ise Fransızca transkripti olmak üzere iki dilli kitabeler yer alıyor.
HÜLYALI HEKİMLER ÜTOPYALARI İÇİN YOLLARDALAR
Kütahya sonrası Tavşanlı geliyor. Tavşanlı Tren İstasyonu kesen hemzemin geçidi soldan takip ederseniz, karanlıkta kayıp geçen trenler gibi sinemamıza geç gelip erken geçen, görsel aklın dehası Ahmet Uluçay’ın köyüne, Tepecik’e varırsınız.
Tepecik Köyü başka bir gezinin mekanı olsun.
Tavşanlı geride kalıyor. Tavşanlı geride kalmadan yüz yıl kadar önce aralarında Cumhuriyet’in Milli Eğitim Bakanlığını da yapmış olan Dr. Reşit Galip’in doktor arkadaşlarından oluşan bir grup ütopyacı hekim ütopyaları peşinden Tavşanlı köylerinde dolaşıyorlardı.
Selam olsun ütopyacılara ve Ahmet Uluçay’a.
Tavşanlı’dan sonra gözüm hep solda. Demiryolunun solundan coşkun akan su Emet Çayı olmalıdır.
Az sonra sol tarafta bir kule yapısı görüyorum, peşinden bir tane daha, derken bir daha. Bu kule yapıları ne ola ki? Böyle bir yerde kışla olamaz. Olsa olsa eski ve terk edilmiş bir maden sahası olabilir. Zira hiçbir faaliyet fark edilmiyor.
Bilgilerimi yokluyorum, Tavşanlı-Tunçbilek derken, hemen sağımızda bir istasyon binası beliriyor adı: Değirmisaz.
Artık eminin, burası Değirmisaz Köyü ve o görünen kule yapıları bir zamanlar Zonguldak ve Ereğli ve yakın zamanda gitmiş olduğumuz Balya Kurşun Madenlerinde olduğu gibi terk edilmiş, hayalet yerlerden birisi olan Değirmisaz Linyit İşletmelerinin kuleleridir.
Değirmisaz da yukarıda sayılan yerler gibi, bir zamanlar her bakımdan Paris’i aratmayan yerlerdi. Buna Cürek’i de dahil edebiliriz.
Değirmisaz Yurt Gezilerine mutlaka dahil edilmelidir.
Dursunbey İstasyonu ile Balıkesir sınırlarına girmiş oluyoruz.
Balıkesir’e vardığımızda inenler-binenler çok oluyor. Duruş süremiz 15 dakika. On beş dakikayı duyunca mı acıktığımı fark ediyorum, bilmiyorum, ama çok acıkmışım.
Trenden inerek doğruca gar büfesine koşuyorum. Tarihi gar büfesi yine aynı yerinde duruyor ve gelen-geçen yolculara hizmet veriyor. Sıcaklığından camekanı buharla kaplanmış börekler vitrinde boy boy duruyor.
İki boy peynirli börek, üç adet su alıyorum.
Hesabı öderken fark ediyorum, benim bir kol olacağını düşündüm börekler birbirine dolamalı tam dört kol. Tane olarak satıldığını düşündüğüm börekler tartılarak satılıyor. Bunu ise benden sonra gelen müşteri “Bana yüz liralık börek ver,” deyince anlayabiliyorum.
ÇİFT DİLLİ İSTASYON KİTABELERİ
Benim dört dolamalı iki adet börekler de tartılıyor. Hesabı ödüyorum. İyi, ama bu kadar böreği ben ne zaman ve nerede yiyeceğim.
Trenin hareketine daha var. Büfeci acelesi olanları teselli ediyor bir yandan, “Tren daha en az on dakika burada, telaşlanmayın.”
Ben yine de tedbirli olayım, vagona, yerime geçiyorum.
Aldıklarımı koltuğuma koyuyorum. Tekrar trenin kapısına gelip istasyonun çift dilli kitabesini arıyorum. Büyükçe bir ağaç yan cephedeki kitabeyi perdeliyor, net olarak göremiyorum.
Vagondan inerek, kitabeyi daha net görebileceğim bir yer arıyorum.
Tren hareket eder mi acaba? Şef trenler trenin başında, bir işaret düdüğü de çalmadı.Çiseleyen yağmur iri damlalara dönüşerek hızını artırıyor.
Birkaç fotoğraftan sonra vagondaki yerimi alıyorum.
Börekler hala sıcak ve lezzetli. Canım ne kadar çekse de ne kadar aç olsam da bir böreğin ancak yarısını yiyebiliyorum.
Sonra gelen istasyonların da kitabelerine bakıyorum. Kimisi hala bozulmamış bir şekilde yerlerinde duruyor. Kimisi düşmüş. Kimisi de yeni yapılan istasyon binasında yerine konmamış, onun yerine Latin harfleriyle ve beyaz zemin üzerine siyah veya mavi Türkçe levhalar asılmış.
| Horoz Köy |
| Çukur Hüseyin |
İşte hat boyunca uzanan ve artık pek fazla yolcusu olmayan istasyonların mermerden kitabeleri.
Horoz Köy
Çukur Hüseyin
Kırasson, yani Giresun
BALIKESİR’DE BİR GİRESUN
Biz Giresun adının Yunanca Kerasus’tan geldiğini ve bir Doğu Karadeniz şehri olduğunu bilirdik. Aynı anlama gelen Kırassoun-Giresun tren istasyonun burada ne işi var?
Kırassoun’da yaşayanlar bu adı nasıl telaffuz ediyorlardı?
Bugünkü adı Savaştepe olarak geçiyor ve Balıkesir’in bir ilçesidir.
TRENDE BİR DAMSIZ
Savaştepe’de, yani eski adıyla Giresun’da trene binenlerden birisi bizim vagonda arka tarafa, benim de bulunduğum tarafa doğru ilerliyor.
Şiddetli yağmurdan perişan bir şekilde ıslanmış. Havanın ısısı aniden düştüğünden üşümüş de olmalı.
Adamın sırtında arkası tamamen açılmış ve içindekiler geriye dökülecek gibi bir sırt çantası var. Sırt çantasının içindekiler tamamen dökülmesin diye bazı yerleri elle dikilmiş.
İlk önce sırt çantasının arka fermuarının açılmış ya da açık unutulmuş olduğunu düşünerek adamı uyarmak istiyorum. Fakat daha dikkatli bakınca, çantanın ne fermuarı ne de çantalık bir halinin kalmadığını fark ederek adamı uyarmaktan vaz geçiyor, dahası utanıyorum.
Adamın sırtındaki çantadan başka elinde içinde elbise olduğu anlaşılan, yarısına kadar dolu, büyük boy ve siyah çöp poşeti var.
Koltuğuna oturmakta tereddüt eden adam biraz tedirgin. Siyah çöp poşetini koltuğunun üzerindeki rafa yerleştiriyor.
Arkası açık sırt çantasını kucağında tutuyor.
Bir ara oturuyor gibi oluyor, sonra tekrar ayağa kalkıyor.
Oturduğunda koltuğu kirletmekten mi korkuyor acaba?
Benim oturduğum tekli sıra ve trenin gidiş yönüne göre sağ tarafta bulunuyor. Adam benim önümdeki koltuğa oturuyor.
Yerler boş olduğundan ben karşı sırada, solda, ikili koltuğa kurulmuş haldeyim.
Adam nihayet koltuğuna oturuyor. Koltuğuna oturmasına rağmen belirgin bir tedirgin hali var adamın.
Karşı koltuktan onu izliyorum. Balıkesir’den almış olduğum böreklerin çeyreğini zar zor ancak yiyebilmiştim. Adamın karnının aç ve susuz olduğunu düşünüyorum.
Koltuğumdan kalkarak adamın koltuğunun başına geliyor ve “Baba açsındır, taze börek ve su,” diyorum.
Adam bir şeyler söylemek istiyor, yutkunuyor. Gerisi gelmiyor. “Sen yeseydin ya,” diyor sadece sessizce.
Akhisar’a yaklaşıyoruz. İnecek olan yolcular kapılara yaklaşıyor. Adam da yaklaşıyor.
Sırtında yine o sırt çantası ve elinde siyah renkli yarısı dolu çöp poşeti.
Bir de diğer elinde benim verdiğim börekler ve su.
Ne börekleri yemiş ne de suyu içmiş. Akşama saklamış olabilir mi? Ya da gideceği yerde onu bekleyen ve ondan daha aç insanlar mı var acaba?
İki vagon arasındaki sahanlıkta ayaküstü konuşuyoruz.
Yağmur öyle şiddetli yağıyor ki, adamın korunacak hiçbir şeyi yok.
-Nereye gideceksin hemşerim, çok yağmur var?
-Bir ahbabıma gideceğim.
Adamın cep telefonu yok. Gideceği ahbabını nerede, nasıl ve ne zaman bulabilecek?
Gece nerede kalacak?
-Adınız ne?
-Kadir Abi.
Gerisini ben sormadan o söylüyor, belli ki bir güven duyuyor bana.
“Cinayet işledim abi, tam on beş yıl yattım içerde.
Savaştepe’den bindim, kondüktör gidip gelip bana bilet sordu. Sanki ben kaçak binmişim gibi, şerefsiz.
Kılığımıza bakarak böyle davranıyorlar.”
Tren tam olarak durunca adam iniyor. Bir süre o aşağıda ve dışarıda ben yukarıda ve vagondan konuşmaya devam ediyoruz.
Birden aklıma geliyor, bir miktar para uzatıyorum ona.
Alıp cebine koyuyor, teşekkür ediyor.
Abi benim adım Kadir, diyor, Akhisar’a gelirsen beni bulursun, demeyi ihmal etmiyor.
Ne kötüyüm, o kadar para nedir ki, neden biraz daha vermedim ki?
Tren ağırdan hareket ediyor.
Kadir kardeş, o para az oldu, kusura bakma, şunu da al, diyorum.
Kadir’in yüzünde sıcaklık yayılıyor gibi oluyor.
Bir süre daha Kadir’i izliyorum, gözden kaybolana kadar.
“Damsız” kelimesini hep gazino, pavyon, bar vb. gibi konularda dile getiririz.
Kapılarında “Damsız girilmez” diye yazar.
Dam, burada Fransızca aslı “Dame” kelimesinin Türkçe okunuşudur.
Oysa bizim Kadir de bir “Damsızdır.”
Egemen ilişkiler bin yılların getirdiği “Dam” kültürünü girenlerin çoğunun anlamadığı bir soytarılığa dönüştürerek, kapıdaki “Dam” yazısına indirgemiştir yazık ki.
Oysa “Dam” temel anlamda ev demektir. Başınızı, hayvanınızı, ekmeğinizi sokacağınız ev demektir.
Köylerdeki evimiz tek başına ev değildir, yanında ve altında damlar bulunurdu.
Ahır damı, tandır damı, samanlık damı.
Köylülerimizin en çok çekinip korktukları ama yine de düşmekten kurtulamadıkları yer ise “Mapus Damı” değil midir?
Kadir damsızdı, yani evsiz barksız.
Tren Akhisar’dan ayrılıyor.
Yağmur şiddetli yağıyor.
Kendime yine kızıyorum. Adetimdir. Uzun yolculuklarda yanında mutlaka yedek bir sırt çantası taşırım. Neden bu yolculuk için de yedek bir sırt çantası almadım ki, Kadir’e verirdim.
İçimdeki damlara yağmurlar doluyordu.
AKHİSAR SONRASI MANİSA VE MENEMEN
Akhisar sonrası Muradiye ve sonra Menemen.
Sonrası ise Çiğli.
Şeref Dostum Çiğli’de bekliyor.
Tren Çiğli’de durunca iniyorum. Yağmur hala aynı yağmur, Kadir’i Akhisar’da bıraktığım yağmur.
Şeref Dostumla kucaklaşıyoruz. Eve varıyoruz. Meral Can sofralar hazırlamış.
MENEMEN
28 Ocak 2026, Çarşamba
KUBBELİ BAKKAL
Bakkalda bir pir-i fani: Ali Haydar Ayla
Popüler kültürün veya medyanın itmesiyle değil, kendiliğinden ve bir sıcaklıkla gidilen yerlerin, yapılan ziyaretlerin anıları da unutulmuyor.
Anısını unutmak istemediğim, ama daha önce hiç gitmediğim bir yere, Menemen’de Kubbeli Bakkal’a gitmek istiyorum.
Meral ve Şeref Dostlarım da merakla bu geziye katılmak istiyorlar.
Araçsız gitmek zor. Şeref Dostum aracını hazırlıyor.
Önce İzmit’ten Menemen’e yeni taşınan Sancak Abimize uğruyoruz. Yeni evinde ziyaretimiz onu ziyadesiyle mutlu ediyor.
Sancak Abiyi de alarak Eski Menemen’e gidiyoruz.
Aracı park ettiğimiz yerde, sol taraf köşedeki tarihi yapı aradığımız Kubbeli Bakkal olmalıdır.
Uzun yıllar bakkal olarak kullanılan bu tarihi yapının yanında benzer mimaride başka bir yapı daha bulunuyor.
Kubbeli Bakkal, Eski Mahkeme Caddesi’nde bulunuyor. Caddenin adından bu bölgenin, Menemen’in eski bir yerleşim yeri olduğu anlaşılıyor.
Bakkala girer girmez kendinizi 1950’lerde hissediyorsunuz. Sanki o yıllardan kalma Menemen’in, Foça’nın, Dikili’nin ve hatta Karaburun’un dağ köylerinden gelip de hala önceden verilmiş olan siparişlerini alacak olanlar var gibi. Her şey olduğu gibi duruyor. Bir yandan da bakkala girip çıkanlar, alış-veriş yapanlar oluyor, sürekli bir devinim var.
Küçük ve tarihi ahşap bir masanın arkasına paltosuyla oturmuş olan beyin ağzında maske var.
Selam verip bakkala giriyoruz. Ağzında maskeli beyin adının Ali Haydar Ayla olduğunu öğreniyoruz.
Sorular birbiri ardına geliyor. Rahatsız etmek, bunaltmak istemiyoruz Ali Haydar Beyi.
İçeride bir ısıtıcı yok ve kapısı sürekli açık olan bakkalda bütün gün bir masanın arkasında oturup kalmak aslında pek Ali Haydar Beye uygun değil gibi. Zira hayat hikayesi bir bakkal tarihi yazacak kadar dolu.
Endüstri Meslek Lisesi mezunu ve bakkalın üçüncü kuşak sahibi olduğunu söylüyor.
Yanında bir yardımcısı çalışıyor.
Raflar ve raflara dizili bütün mallar hem göz alıcı hem de tarihi anlamları var.
Kimsede karasakız bulamazsanız, burada bulabilirsiniz.
Kimsede mihenk taşı yoktur, burada vardır. Ali Haydar Beyin dedesi bir zamanlar altın karşılığında da satış yapıyordu belki de. Veya dağ köylerinden gelenler yanlarında getirdikleri sarı liraları, altınları Ali Haydar Beyin aynı adı taşıyan dedesine emanet ediyorlardı. Kim bilir?
Aksi halde bir bakkalda üzerinde altın çizgilerinin, altının taşa tutulmuş olduğu belli olan mihenk taşının da bulunmasının bir açıklaması nasıl olabilir?
Ali Haydar Bey orasını bilemem, ben daha küçüktüm, bu mihenk taşları buradaydı, diyor.
Bütün malların marka ve isimleri, ambalajları değişmiş. Hepsi eski isim, marka ve ambalajlarıyla önünüzden bir karnaval geçişi yapıyorlar.
Kubbeli tavan yüksek, oralara kadar uzanan yerlere de bir şeyler konmuş.
Ali Haydar Bey bir süre sonra maskesini çıkararak bizimle daha içten ve samimi konuşmaya başlıyor.
Kültürel, turistik amaçlı ziyarete gelenlerin olduğunu ancak hepsinin samimiyetlerinin sorgulanması gerektiğini ifade etmek isterken, bize olan yakınlığı içimizi ısıtıyor.
Her gün muntazaman tıraşını oluyor, sanki bir büyük mahkeme yargıcı gibi, gayet ciddi, üzerinde kolalı gömleği, kravatı ve takım elbisesiyle Kubbeli Bakkal’a ve bakkala girenlere bir güven veriyor.
Ufak tefek de olsa bir ritüel ve bereket olsun diye alış veriş yapıyoruz. Yaşı en az 80 olan kahve değirmeninde çekirdek kahve çektiriyoruz.
Meral Can eve gidince çekilmiş kahveden kahve yapıyor. Makine ayarından olmalı, kahve iri çekilmiş olduğundan Meral ve Şeref pek tutmuyorlar.
Oysa benim tam aradığım da bu, iri çekilmiş kahve.
Ali Haydar Bey ve babası ve hatta dedesi de bu kahve değirmenini kullanmış olmalı.
O zamandan bu zamana gelip kahve çektirenlerin çoğu köylüler olduğu için, onlar bu iri çekilmiş kahveye alışmış olmalılar. Zira köylü insan ancak ağzına iri kahve zerresi geldiğinde kahve içtiğini anlayabiliyordu.
Kahveyi daha ince çekmek de mümkündü belli ki, ancak o zaman iri çekilmiş kahveye alışmış olan köylü ince kahvenin gerçek kahve olduğuna inanmaz, siz de buna ikna edemezdiniz.
Ali Haydar Bey içinde bulunduğu yapının aslında bir imarethane ve özel mülk olduğunu söylüyor. Ciddi bir şekilde tamir-bakım görmeli.
Biz lafın gerisini 8 Mayıs 2017 tarihli Anadolu Ajansı haberine bırakalım.
Haberi yapan Yusuf Şahbaz.
İZMİR - YUSUF ŞAHBAZ
İzmir'in Menemen ilçesinde yaklaşık 600 yıl önce yapılan türbeye imarethane olarak inşa edilen kubbeli yapı, Ayla ailesi tarafından 3 kuşaktır bakkal olarak işletiliyor.
Pazarbaşı Mahallesi'nde yer alan ve kitabesinde 1432 yılında yapıldığı belirtilen Mühürlü Sultan Türbesi'nin bitişiğindeki ahşap çerçeveli yapı, Cumhuriyetin ilk yıllarında Ermeni bir eczacı tarafından kullanıldı. Daha sonra Ali Haydar Ayla tarafından satın alınarak bakkal haline dönüştürülen bina, 85 yıldır "Kubbeli Bakkal" adıyla hizmet veriyor.
Tarihi binaya hiç dokunmayan aile, geleneği bozmayıp 3 kuşaktır bu kubbenin altında bakkallık yaparak geçimini sağlamaya devam ediyor.
Bakkalın binasının yanı sıra içinde kullanılan bazı eşyalar da antika değeri taşıyor.
Dükkanın en eskisi ise üzerinde 1871 yılında yapıldığını yazan dede mirası makas. 1934 yılından bu yana ölçüm yapan terazi de üzerindeki 34 mührüyle hala kullanılıyor. Üretimi durmuş bazı ürünler de raflarda antika olarak sergileniyor.
Dükkanda en eskisi 1949 yılına ait veresiye defterleri ve ilk sayfasında "1951 yılı bidayetindeki sayımda zuhur eden mevcudumuz" yazılı envanter defteri de dikkat çekiyor.
Kubbeli Bakkal'ın sahibi ve üçüncü kuşak işleticisi Ali Haydar Ayla (60), dedesinden babasına, babasından da kendisine kalan bakkalı ömrü yettiğince çalıştırmaya devam edeceğini söyledi.
"Bin 700 sarı liraya aldım"
Babasının vefat etmesinden sonra makine mühendisi olmasına rağmen bakkalın başına geçtiğini anlatan Ayla, "Rahmetli dedem burasını vakıflardan açık artırma yöntemiyle satın almış. Dedem 'Oğlum ben burayı bir liranın bir sarı lira olduğu zamanda bin 700 sarı liraya aldım' derdi. Yani dedemin dediği lira kağıt para, sarı lira da altın." dedi.
Ömrünün bu bakkalda geçtiğini, yürümeyi öğrendiği günden bu yana bakkala geldiğini anlatan Ayla, "Çocukken dükkanın köşesinde çuvalların üzerinde uyurdum. Çocukluğumdan bu yana halen gelen müşterilerimiz var." diye konuştu.
Menemen'de herkes tarafından bilindiklerini, halk arasında "bir şeyi arayıp bulamadıysan Kubbeli Bakkal'a git" sözünün yerleştiğini aktaran Ayla, "Biz de mümkün olduğu kadar çeşitli ürünleri takip ederek müşterilerimize hizmet vermeye çalışıyoruz." diye konuştu.
Kubbeli Bakkal'ın 5 yıl önce İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından "Tarihi Yapıda Yaşam" ödülü aldığını dile getiren Ayla, İzmir'in ilçeleri dışında Türkiye'nin birçok yerinden bakkalı merak edip gelenlerin olduğunu kaydetti.
"İçki ve sigara satışımız yoktur"
Makine mühendisi olduktan sonra işletmeye başladığı bakkalı kapatmayı hiç düşünmediğini ifade eden Ayla, tarihi binada çalışmanın kanına işlediğini, 2 gün ilçeden ayrılsa bakkalını özlediğini söyledi.
Bakkalı dedesinden kaldığı şekilde muhafaza etmeye çalıştığını aktaran Ayla, "Bakkal açıldığı günden bu yana kadar hem yanında bulunan türbeye saygıdan hem de kazancının inancımıza uygun olmadığını düşündüğümüzden sigara ve içki satışı yapmadık." ifadelerini kullandı.
Son dönemde çevrede çok sayıda süpermarketin açıldığına dikkat çeken Ayla, bunca yıllık başarısını ise şöyle özetliyor:
"Bizim müşterimizin çok olmasındaki etken, tatlı dil, güler yüz, müşteriye güven verebilmek. Müşteri bu kapıdan çıktığı zaman 'ben aldatıldım' zihniyetiyle çıkmamalı. Biz müşterilerimize misafir gözüyle bakıyoruz. Bütün esnaf arkadaşlara tavsiyem doğruluktan, dürüstlükten ayrılmasınlar."
Kubbeli Bakkal'da 19 yıldır çalışan Kazım Yıldız (44) ise süpermarkette çalışmaktansa bu bakkalı tercih ettiğini, kendisinin ilçede bu bakkalın çalışanı olarak tanındığını, bununla gurur duyduğunu anlattı.
"Süpermarketler var ama..."
Bakliyattan şifalı otlara, çekime hazır kahveden doğal tuza binlerce ürünü barındıran Kubbeli Bakkal'ın müşterilerinden Ayşen Kanat, 55 yıldır müşterisi olduğu bakkaldan alışveriş yapmak için Karşıyaka'dan geldiğini söyledi.
Güvendiği için buradan alışveriş yaptığını söyleyen Kanat, şöyle konuştu:
"Aradığım ne varsa hepsini burada bulabiliyorum. Çok tarihi bir yer. Çalışanlar müşterilerine güler yüzlü davranıyor."
KUBBELİ BAKKALIN ZİMEN DEFTERİ
Bakkal demek, veresiye satan demektir. Veresiye satmayan bakkal pek nadirdir. Ancak veresiye ile bakkal olunur.
Kubbeli Bakkal da veresiye satıyor olmalıdır.
Bizim Kubbeli Bakkal’a gitme amacımız aslında veresiye defterinden rastgele bir sayfayı açarak, hesap açılan kişinin hesabını kapatmaktı.
Muhabbete dalınca ben geliş amacımızı unuttum. Hatırlatan olmayınca da öylece kaldı.
Eskiler veresiye defteri demez, “Zimen defteri” derlerdi. Eskiler hayır yapacakları zaman hava karardıktan veya gün ağarmadan önce sadaka taşlarına ayni veya nakdi yardım bırakırlardı. Sadaka taşları kültürü unutulalı yıllar oldu.
Yardım yapanların bir kısmı da mahalle bakkallarına giderek, “Çıkar şu zimen defterini bakkal efendi” diyerek, rastgele açtıkları sayfada hesap sahibinin bütün hesabını kapatır, sayfayı yırttırır ve bakkala da tembih ederlerdi, hesabı kimin kapattığını söylemeyeceksin.
Biz de zimen defterinde rastgele bir sayfa açtırmak istedik. Olmadı. Bir sonraki Menemen, Kubbeli Bakkal ziyaretimize kalsın.
Bizim göremediğimiz zimen defterini yukarıdaki haberi yapan gazeteci Yusuf Şahbaz görmüş ve bahsetmiş.
![]() |
| Mihenk taşları, üzerinde altın çigiler |
![]() |
| Henüz TEKEL değil, İnhisar-1940’lar |
| İçleri de Ülker, ama pöti bör değil |
| Sayısız damgalı terazi kefesi |
| Kubbeli Bakkalın ilk sahibi dede Ali Haydar Ayla-baba ve yukarıda torun Ali Haydar Ayla |
Tekrar geleceğimizi söyleyerek, Ali Haydar Beye veda ederek Kubbeli Bakkal’dan ayrılıyoruz.
İçimdeki mekana ve mesleğe sadakat, aza kanaat ışığı kubbeler kadar parlıyor.
MAHKEME CAMİ
Bölgede bir çok mekanın adında “Mahkeme” geçiyor. Kubbeli Bakkal’dan ayrılarak hemen yakınında bulunan Mahkeme Camisi’ne gidiyoruz.
İstanbul’da gördüğüm Üç Mihraplı Cami’den sonra gördüğüm ikinci bir üç mihraplı cami bu cami, Mahkeme Camisi oluyor. İnsan inanamıyor. Gittikçe şunu anlıyor ve inanıyorum, hiçbir şey tek ve biricik değil, bir benzeri bir yerlerde var veya vardı. Sadece ortaya çıkarmak veya bir vesile olması gerekiyor.
Caminin kubbe alemi sıra dışı ve hemen dikkatimi çekiyor.
Caminin adındaki “Mahkeme” Kubilay Olayı sonrasında davaların bu cami mekanında görülmüş olmasından kaynaklanmaktadır.
Mahkeme Camii
Menemen’in Camiikebir Mahallesi’nde bulunan; Tek kubbeli,üç mihraplı ve kargir bir cami olan Mahkeme Camii, halk arasında ‘’Mehmet Paşa Camii’’ ve ‘’Çivili Camii’’ adlarıyla da anılır. Kesin inşa tarihi bilinmeyen Camii ile ilgili ilk bilgiyi, 17. yüzyılda ilçeyi ziyaret eden Evliya Çelebi vermiş, adını ‘’Mahkeme Camii’’ olduğunu yazmıştır. Camii’nin avlusuna açılan batı ve güneydoğu girişlerinde sırasıyla 1275/1858-1959 ve 1324/1906 tarihli tamir kitabeleri bulunmaktadır.
Menemen olayında Şehit Asteğmen Kubilay’ın başını kesip ayaklanan kişilerin mahkeme edildiği cami olduğundan halk arasında Mahkeme Cami olarak bilinir.
Tek kubbeli, üç mihraplı kargir bir camiidir. Üç demir kapı ile son cemaat yerine girilmektedir. Ön cephede bir pencere bir kapı olmak üzere dört pencere yer almaktadır. Girişin iki tarafında ahşap bölmelerle üst kattaki kadınlar mahfiline çıkılmaktadır. Kadınlar mahfilinin çevresi, ahşap korkuluklu olup orat kısımda yuvarlak bir çıkıntı şeklinde bir balkon kısmı vardır. Mahfili altı ahşap sütun taşımakta olup sütunların üzeri alçı ile sıvalıdır ve yağlıboya ile boyanmıştır.
(Menemen Belediyesi web sayfası)
TAŞHAN’DA BİR UD KALFASI: CELİL ALTINBİLEK HOCA
Yol bizi hemen yakındaki Taşhan’a götürüyor. İzmir’e giden kervanların yol üstü olmasından dolayı, Menemen’de de bir kervansarayın, hanın olmaması düşünülemez. Taşhan onlardan birisidir.
Taşhan’da bulunan ve çoğu hemşehri derneklerinin ofisleri olan mekanların neredeyse tamamı kapalı. Üst kata çıkıyoruz. Taş basamakları çıkıp sol çaprazda kapısı açık bir mekanın kapısından içeri göz attığımızda burasının bir ud yapımevi olduğunu anlıyoruz.
Nispeten soğuk sayılacak bir mekanda içerde sandalyesinde oturan orta yaşlı adama selam veriyoruz.
Kendimizi tanıtıyoruz. Sandalyesinden kalkan adam da kendini tanıtarak adının Celil olduğunu söylüyor.
Celil Bey emekli bir teknik öğretmen. Emekliliğinden bu yana birçok iş yaptıktan sonra şimdi de “Ud yapım ustası” olma yolunda olduğunu söylüyor. Ben kalfayım henüz, diyor.
Ustasının Edremit’te olduğunu, orada yaşadığını söylüyor.
Taşhan’da bütün mekanların kapalı olmasından mıdır, konuşacak insan bulamamasından mıdır, yoksa öğretmenliğin getirdiği mesleki özellik midir, bilinmez, Celil Hocam sözü bize hiç bırakmayacak şekilde konuşuyor.
Konuşsun. Biz sordukça o daha çok konuşuyor. Sözü başka yöne çekelim, diye başka tür sorular soruyoruz, oradan da çok şey konuşabiliyor Celil Hocam.
Biz orada bir saatten fazla kalıyoruz, o sürede ne gelen oluyor ne giden.
Yapılan udları kim alıyor?
Siz de ud çalabiliyor musunuz?
Teknede, sapta, eşikte, hangi ağaçları kullanıyorsunuz?
Udi Hrant, Yorgo Bacanos vs. diyorum.
| Emekli Teknik Öğretmen, ud yapım kalfası Celil Altınbilek |
Bir sonraki gelişimizde meşk edelim, diyorum, tamam diyor Celil Hocam.
Çıkmadan teknenin yapımında kullanılan ithal “Pelesenk ağacı” çıtasından almak istiyorum. Para almadan bir çıtayı hediye ediyor ustam.
Sadakat, öğrenmeye olan inanç ve mesleğe saygıyı burada da görüyoruz.
Ustası Mustafa Usta, Celil Hocamdan daha küçük yaşta olmasına rağmen, Celil Hocam ustasından sadakatle söz ediyor.
22 Mart 2019 tarihinde yayımlanan Menemen’in Sesi Gazetesi’nde Mekanlar ve İnsanlar başlıklı seri yazısı Taşhan’da faaliyet gösteren ud yapımevini, Mustafa Ustayı ve onun kalfası Celil Hocamı anlatıyor. Yazının ilgili bölümünü aktarıyorum.
Celil Hocam ustası Mustafa Seven’e ne kadar sadakatle bağlıysa, ustası da kalfası Celil Hocamın teknik öğretmen bakışıyla kendisine başka bir boyut kazandırdığının farkındadır.
Mustafa Seven anlatıyor:
Celil hocamla beraber çalıştığımız için beni biraz disipline etti kendisine teşekkür ediyorum. Üzüntüm de şu ben de O’nu benim tarafıma biraz çektim. Celil hocam teknik çalışan bir insandır, ben ise tutamla, göz yordamı ile bazı işleri hallederim. Celil hocamı biraz tutama çektim, O da beni biraz tekniğe çekti. Abi kardeş ilişkimiz bu şekilde devam ediyor.
S.D.B: Celil hocam seni de kısaca tanıyabilir miyiz?
Celil Altınbilek: 7’nin hikmeti denir ya benim de doğum tarihimde 7’ler çok. 17.07.1957 yılında Vakfıkebir’de doğdum. 60’da İzmir’e yerleşmişiz. İzmir’de, İkiçeşmelik’te büyüdüm, ilkokulu orada, ortaokulu Altınpark’ta okudum. Babam emekli oldu, Bozyaka’da ev yaptı 68 yılıydı ama, 70 yılında 55 yaşında kalpten gitti. Ortaokulda müzik öğretmenimiz kemanla bize müzik dersi verirdi. Belki o etkilerle müziğe yöneldim. Neyse Ankara’da Teknik Öğretmen Okulu’nda okudum. 27 yıl kamu okullarında 3 yıl öğretmenlik kalanı idarecilik ile evlatlarımıza eğitim öğretim vermeye çalıştık. Son 6 yıl Menemen’de çalıştıktan sonra 2006 yılında Endüstri Meslek Lisesi Müdürü olarak emekli olduk. Kızımıza eczane açtık. Bir dönem ona yardımcı olduk. Baktık ki kendi ayakları üzerinde duruyor biz de hobi işlerine vakit ayırmaya başladık. El sanatları, kuyumculuk alanında çok güzel telkâri yaparım. Neyle 2010 yılının sonunda Eskişehir gezisinde tanıştım. Odunpazarı Mevlevihane’sinde dolaşırken baktım bir köşe dükkanda usul vuruyor iki kişi. Bir süre seyrettikten sonra yapabilir miyim acaba dedim. Dene dediler. Ses çıkaramadım. Dönünce, o zamanlar emekli müzik öğretmeni İsmail hocanın dükkanı var, oraya gittim. Metod ve vitrindeki neyi de bana verdi. Denedim denedim ses çıkmaya başladı. Kulaktan dolma bağlama çalmışlığımız var. Öğrencilik yıllarında biraz gitar da çalmıştım. Halk müziği ağırlıklı parçaları neyde üflüyorum kendimce, ama bu ney üflemek değil dedim. Ondan sonra 3 sezon kurs aldım konservatuvar okuyan hocadan. Neyi usulü ve notası ile öğrendim ve usulü çok beceremedim, ama notayla ve makamsal anlamda bilgilerle Türk müziğini orada tanıdım ki, buraya gelmem de kulaktaki o bilgilerle oldu diye düşünüyorum. Burada çok mutluyum, malzeme üretiyoruz, tavır üretiyoruz, insanların görerek etkilenmelerini sağlamaya çalışıyoruz, kısacası hizmet üretiyoruz.
BİZDE KALANLAR
Son yıllarda Taşhan özellikle restorasyon sonrası sanatı aşk ile yapan, ekonomik kaygılardan uzak sevdiği işe gönül koymuş insanların toplandığı çok özel bir mekan. Yine öyle bir sanat köşesinde hoş bir sohbetteydik bu hafta. Müzik insanı Mustafa Seven Bey ve yıllarca eğitim camiasında hak ettiği saygınlığı ile çok sevdiğimiz abimiz Celil Altınbilek emeklilik sonrası kesişen yollarını, içinde bulundukları mekanın hikayesini bizimle paylaştılar. Mustafa Bey mekanın kurucusu. Doğuştan müzisyen, genlerinin kaç kuşak öteden kendisine sunduğu armağanı özel yeteneklerini kabul etmiş ve de hakkını vermiş. İçinde bulunduğu hayattan duyduğu haz her halinden belli. Eşi, çocukları da onun bu “havesluğuna” eşlik etmişler. Sevdiği işle uğraşan insanların huzurlu keyfi bir süre sonra bizi de etkisi altına alıverdi. Celil Hocam Afrika’dan gelen çok nadide bir Cocabola ağacından ud’unu olanca sabrı ve dikkatiyle yapmaya devam ederken sohbete de eşlik ediyor. Mustafa Bey sohbetin bir arasında udu eline alıp minik bir konser veriyor derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Röportajı okuduğunuzda içinize bir müzik hevesi düşerse adres belli, onların kapısı tüm müzik severlere açık. İki Karadenizli dosta “Nedir bu kavgamız, nedir bu telaş. Ömür dediğimiz biter yavaş yavaş. Üç günlük dünyanın her şeyi fani. Bir hoş seda muhabbet kalır arkada” dizelerini hatırlatan hayatlarında daha çok hoş sedalar bırakmaları dileyerek mekandan ayrılıyoruz.
Aşk ile sevmeli, içinize işlemeli tutku. Celil Hocama aşk olsun.
BERBER LEVAZIMATÇISI
Menemen gezmekle bitmiyor, her sokak, her dükkan, her mekan saklı bir tarih sanki.
Başımızı şöyle bir uzatıp bakalım diye kapısına geldiğimiz bir başka dükkanın önünde içeriye davet ediliyoruz.
Dükkan sahibi oturduğu tuhaf koltuğundan kalkıyor. Koltuğun önünde mermerden bir tezgah, tezgahın üzerinde musluk ve lavabo bulunuyor.
Adam eski bir berbermiş. Pandemi günlerinden sonra dükkanı tamamen kapatmış ve artık berberlik yapmıyor, dükkanı başka birisine de devretmemiş, aynı dükkanda berber levazımatçılığı yapıyor.
Oturduğu koltuk ise berberliğinden kalma berber koltuğudur.
Şaşırmamak, ama mesleğe sadakate saygı göstermemek elde değil.
İMREN HELVACISI-UKRAYNALI VİKTORİA
Menemen’e gelmeden, burada Kuyuda Kokoreç yapıldığını duymuş Şeref Dostumuz.
Kuyuda Kokoreç nerede yapılıyor, diye sorarken, kokoreççinin tarif edilen yerden kira nedeniyle ayrılmış olduğunu öğreniyoruz.
Neyse ki kokoreççi başka bir mekanda hala faalmiş.
Biz akşama doğru oraya gideriz, diyoruz ve karşımıza çıkan başka bir mesleğe sadakat ve tutku mekanından içeri adımımız atıyoruz.
Burnuma taze tahin, kavrulmuş susam kokusu geliyor.
| Viktoria bu sefer sağ tarafta duruyor. |
Tezgahın gerisinde arı gibi çalışan, ben dahil herkese hazır cevaplar veren bir adam ve onun sağında, bu topraklardan olmadığı her halinden ve tavrından ve de güzelliğinden belli olan birisi var.
Helvalar geliyor, paketler gidiyor. İçeride susam, tahin ve çöğen harmanlanıyor, helva oluyor.
Sıcak sıcak servis yapılıyor.
Dayanılacak gibi değil. Yarım kilo hemen şimdi yemeye, yarım kilo da ev için alınıyor.
Viktoria Ukraynalı, birkaç cümle Rusça konuşuyorum. Yanındaki adam onun kocası, o da Rusça bildiği için konuştuklarımda sakınca görmemiş olmalı ki, gülümseyip geçiyor.
Viktoria ülkesinin Ruslar tarafından işgalinden dolayı olsa gerek, daha fazla ve içten gelerek Rusça konuşmak istemiyor.
İçerden gelen helvalar Viktoria’nın ellerinde ve gülen güzel yüzünde başka bir lezzet boyutu kazanıyor olmalıdır. Helvacı dükkanı her an dolu.
Viktoria’nın tahin helvasının lezzetine kattıklarının arkasında memleket özlemi mi yatıyor acaba?
MENEMEN AVCILAR DERNEĞİ’NDE BİR OSMAN PALA
Sancak Abi evinden çıkınca, evine çok yakın olduğunu ve sabah erkenden bittiğini söylediği simitlerin yapıldığı simit fırınına uğramış ve bize bolca simit almıştı.
İmren Helvacısından, Viktoria’nın gülen yüzünün de değmiş olduğu tahin helvamız da var. Aracımıza doğru giderken, dış görünüşü farklı bir mimari mekan olduğu anlaşılan yere göz atıyoruz. Burası Menemen Avcılar Derneği Lokali.
Ortadaki Osman Pala, derneğin yeni yönetimi ile
İçeriye göz atıyoruz. Oldukça sakin, neredeyse kimseler yok.
İçeri giriyoruz, dernek üyesi olmayanların da girebileceklerini öğreniyor ve bir masa etrafına oturuyoruz.
Çaylar geliyor. Simit ve tahin helvası masaya konuyor.
Yan masada bir arkadaşıyla oturan ve adının Osman olduğunu söyleyen kişi de sohbete katılıyor. Balıkçıymış Osman. Avcılık da yapıyor. Ama asıl dertleri sulama sorunları, çevre kirliliği. Kimse dertlerini dinlemiyormuş.
Balık da pek fazla yok artık, diyor Osman.
Gediz Deltası’nın bir kısmının yakınlarda olduğunu, başka bir zaman gelirsek bizi deltaya götürebileceğini söylüyor.
Hatta bu akşam gün batmadan tarif ettiği gidebilirsek, deltayı yukarıdan görebileceğimizi söylüyor.
Tamam, diyoruz, gideriz. Lakin akşama doğru başlayan şiddetli yağmur buna imkan vermiyor, İzmir’e dönmek zorunda kalıyoruz.
Çay paralarını Balıkçı Osman Dostumuz bize ödetmiyor, ocakçı Osman’a bir işaretle, tamam, diyerek başını eğiyor.
KUYUDA KOKOREÇ DE NEYİN NESİ?
Mekanın adı TAŞ KUYU KOKOREÇ ve kokoreç beş saati bulan sürede kuyuda pişiriliyor.
Araya sora Taş Kuyu Kokoreç’in mekanına varıyoruz.
Halil Usta bizi güler yüzle karşılıyor ve hep, gelen herkese karşı güler yüzünü eksiltmiyor.
İşte mesleğe sadakatin bir başka örneği daha çıkıyor karşımıza.
Servis edilen kokoreçler yeniyor, yanı sıra muhabbet.
Halil Usta muhabbet için para almıyor.
Genç ve filozof düşünceli bir dost insan Halil Ustanın eşi de klinik psikolog olarak çalışıyormuş.
Ortalıkta paytak paytak dolaşan iki yaşındaki oğlunun adı ise çok iddialı: Devrim
Menemen gelişlerimiz Taş Kuyu Kokoreç için de olacak artık.
Halil Usta-Menemen
BİRİNCİ BÖÜMÜN SONU
İKİNCİ BÖLÜM:
KUŞADASI
30 Ocak 2026, Cuma
UNESCO YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ: MUSTAFA KARPUZCU
Körüklü Çizmenin Son Ustalarından










Kardeşiniz Latif’in yıldızlar yoldaşı olsun,bir solukda okudum,Uzman ailesine de selam olsun.siz gerçekten yolda çok güzel hayat yaşıyorsunuz .sağlıkla devam etsin ,Sizin kıymetli Ülke’niz ile benim de kıymetli küçük kızım yaşdaşmış..Taş kuyu kokoreçi doğal olarak bol kekikli acılı düşünüp canımız istedi..Başka yol hatıralarını okumak dileğiyle kaleminize sağlık…Teşekkür ederim çünkü okurken yaşıyor gibi hissediyorum Gülcan Suveren
YanıtlaSil