30 Ocak 2026, Cuma
UNESCO YAŞAYAN İNSAN
HAZİNESİ: MUSTAFA KARPUZCU
Körüklü Çizmenin Son Ustalarından
İnsan bir şeyin veya bir kimsenin peşine yollara düşer. Ona ulaşmaya, onu bulmaya çalışır. Peşine düştüğün kişi o işin son ustası, son icracısı olabilir.
O insan yaşayan bir insan hazinesi olabilir. O insan bir şeyin ustası, onun elinden çıkan ürün de son ürünler olabilir.
UNESCO
Yaşayan İnsan Hazinesi Adem Göçer, Abdal Davul Ustasıydı. Onun davul icrasını
canlı görmeyi çok isterdim.
İmkanım olsa, onun yapmış olduğu davullardan bir tane almak isterdim.
Yıllar önce Sungurlu’dan bir çift zurna almıştım. Zurna Sungurlulu Abdal Ustalardan birisinindi. Evimde başköşede duruyor.
Yıllar
önce yapmış olduğumuz Yurt Gezilerimizden birinde bir başka UNESCO Yaşayan
İnsan Hazinesi olan Hayri Dev’in evine gitmiştik. Koca Ustayı sağlığında
ziyaret etmeyişimize ne kadar üzülmüştük.
Hayri Dev’in sağlığında yapmış olduğu belki de son üç telli curaları biz almıştık. Onlardan birisi de bana düşmüştü.
Ardıç ağacından yapılma üç telli cura da evimde başköşededir.
…/…
Bazen de bir şeye heves edersiniz, onu alıp giymek, onu alıp saklamak, sizden sonrakilere miras bırakmak istersiniz.
Bir
çift körüklü çizme alıp giymeyi çok isterdim. Zira körüklü çizme yapan usta
kalmadı artık.
Hep
aklımdaydı, ama yine ihmal ediyordum. Nereye ve hangi ustaya gidecektim.
Tire’ye
mi, Muğla’ya mı, Aydın’a mı gidecektim?
Oralarda gittim, diyelim, son körüklü çizme ustasını nasıl ve nerede bulacaktım.
Buldum diyelim, o usta bana bir çift çizme yapar mıydı acaba?
İzmir’e gittiğimde, Meral-Şeref Dostlarıma bir çift körüklü çizme yaptırma sevdasına düştüğümü, körüklü çizme yapan son ustalardan Mustafa Karpuzcu’nun Kuşadası’nda yaşıyor olduğunu söylediğimde onlar da benim sevdama katılıp yola düşüyorduk.
Lafı
fazla uzatmadan Kuşadası’na doğru yola çıkıyoruz. Kocaeli’nden
İzmir’e-Menemen’e yeni taşınmış olan Sancak Abim de bizimle yine.
Kuşadası
fazla uzak değil. Ama Mustafa Karpuzcu Ustamı nasıl bulacağız.
Gazete
ve internet haberlerine bakarsanız, yeri yurdu belli birisi ve kolaylıkla
bulabilirsiniz.
Kuşadası’na varıyoruz. İçimde heves ettiğim bir şeyin de peşinde olma heyecanı gittikçe artıyor. Bu heyecanı biraz olsun yenebilmek için Mustafa Karpuzcu Ustaya gitmeden önce Kuşadası Deniz Feneri’ne gidiyoruz.
2025 Aralık ayında yapmış olduğumuz YALNIZLIĞIN IŞIKLARI-III Marmara ve Ege Deniz Fenerleri Yurt Gezimizde Kuşadası Deniz Fenerini ancak hava karardıktan sonra görebilmiş, yanına kadar gidememiştik.
Yöre
halkının Güvercin Adası dediği adada kurulu olan deniz feneri Türkiye’de en iyi
korunmuş deniz fenerlerinden birisidir. Ada ile kara arası toprakla
doldurulmuş, fenerin bulunduğu yere yürüyerek geçilebiliyor.
Ada müze haline getirildiği için giriş saatleri dışında geçiş yapamıyorsunuz. Oysa orası özel bir mülk değil, kapatılamaz ve fenerin gece çakar hali çok güzel görünüyor.
Kuşadası Deniz Feneri
Adada, kale içinde özel bir müze var. Bu yasağı o özel müzenin sahipleri mi koyuyor, anlamak zor.
Biz de aracımızı park ediyor ve adaya yürüyerek geçiyoruz. Önce Kuşadası Kalesi içinde bulunan özel müzeyi geziyoruz. Sonra o muhteşem deniz feneri.
Birkaç fotoğraf alarak o geziye katılıp da feneri gündüz vakti gelip göremeyenlerle paylaşıyorum. Yalnızlığın Işıkları-Deniz Fenerleri Yurt Gezilerimizde bize ilham olan kitapta fenerle ilgili ne yazıyor acaba?
“Kuşadası Feneri
İzmir, Kuşadası
| Yalnızlığın Işıkları Kitabından |
Fener, Güvercin Adası üzerinde. Tarihi kale ile aynı toprakları paylaşıyor. Kim ne derse desin Kuşadası’nın en güzel yerinde oturuyor fener ailesi.
Kale kapısından
geçip gidiyorlar evlerine. Onlardan başka kimse giremiyor içeri. Tam karşıda
Samos Adası görülüyor.
Fenerci Ali Osman
Deneri, kızı eve gelirken eşlik ediyor, fırtınalı günlerde. Çünkü Ada, kıstakla
(deniz kenarındaki ince yol) karaya bağlı ve sert rüzgar altında bu yolu
yürüyerek geçmek tehlikelere davetiye çıkartabiliyor.
Yıllarca Türkiye’nin birçok bölgesinde fener inşa etmiş, Ali Osman Deneri. ‘Bütün malzemeleri İstanbul’da atölyede hazırlar, teknelerle feneri yapacağımız yere taşır, orada artık bir hafta on gün kalır, işimiz bitince dönerdik’ diye anlatıyor. Bu sırada ailesi, hiçbir haber alamadan, günlerce kendisini beklermiş.”[1]
1864 yılında yapılmış olan fenerin karakteristiği ile ilgili olarak Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü sayfasında aşağıdaki bilgiler yer alıyor.
Karakteri : W. Fl (2) 10.0 sn.
Görünüş
Mesafesi : 10 mil
Denizden Yükseklik : 20 metre
Kule Yüksekliği : 8 metre
Biz de yukarıda sözü edilen sert rüzgara maruz kalıyoruz. Dalgaların geliş süresini hesap ederek yola çıkmaya çalışsak da kısacık yolda hem giderken hem de gelirken dalgakıranın boyunu da aşan dalgalar bizi de ıslatıyor.
“Denizlerin ışıkları geçiyor içimden.”
…/…
Deniz
Fenerinden sonra Kuşadası’nın yamaçta ve daracık sokaklarını gezmek istiyoruz.
Buna pek vaktimiz yok. Bizim amacımız Mustafa Karpuzcu Ustamızı ziyaret etmek.
Ancak yine de Kuşadası denilince bir zamanlar dillere destan Kuşadası Festivallerinin ana mekanı olan Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’nı görmeden gitmek istemiyoruz.
Kervansaray
önünde araçtan iniyoruz. Kış ayı olmasına rağmen park edecek yer bulamadığımız
için aracı park etmek için Şeref bizden ayrılıyor.
Kervansaray kendi halinde neredeyse dokunsan yıkılacak gibi duruyor. Hiçbir faaliyet yok. Kapıları kapalı. Ne restorasyon ne de bir açıklama var. İnsan üzülüyor.
Avluda bir görevli kervansarayın kapalı olduğunu söylüyor. Çıkarken hüzün kaplıyor içimizi.
| Kuşadası-Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı |
Kuşadası İskelesi yakınındadır. 1618 yılında Sadrazam Öküz Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Kurşunlu Han, yani Öküz Mehmet Paşa
Kervansarayı önce kale olarak yaptırılmış, daha
sonra han olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kalın ve yüksek
duvarların çevrelediği dikdörtgen avlunun etrafında iki katlı, revaklı kapalı
mekan vardır. Moloz taş ve devşirme taş malzeme kullanılarak inşa edilmiştir.
Küçük bir iç kale görünümünde olan kervansaray, en üst kısmı üçgen uçlu, sivri dendanelidir (çıkıntı, rb). Geniş avlu etrafında sıralanmış odalar vardır. Çeşitli dönemlerde restorasyon görmüş ve sağlam durumdadır. Kuzeybatı ve güneydoğudaki köşelerde arkadan üst kata çıkan iki merdiveni bulunmaktadır. Kervansarayın girişi kuzeyde olup, mermer kapı boşluğu kemerle örülmüştür. Kuşadası Belediyesi web sayfası
…/…
Asıl
amacımız UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi Mustafa Karpuzcu’yu ziyaret etmek, ama
kendisini nasıl bulacağız.
Kervansaraydan fazla uzaklaşmadan gazete haberlerinde verilen adres bilgilerinden hareketle kış günleri olmasına rağmen dükkanlarını açmış olan birkaç esnafa adres soruyoruz. Deri giysiler satan bir dükkana giren Meral, dükkan sahibinin Mustafa Karpuzcu’yu tanıdığını, buralarda olan dükkanını kapatıp başka bir yere taşındığı bilgisini veriyor.
Derken
dükkan sahibi genç arkadaş da geliyor ve onun yeğeninin dükkanının az geride
hediyelik eşya satan dükkan sıralarının hizasında bir yerde olduğunu söylüyor
ve dükkanı da tarif ediyor.
Az sonra bize tarif edilen dükkana varıyoruz. Doğru bilgiler. Ancak o da Mustafa Karpuzcu’nun buralardan taşındığını ve yeni yerini bilmediğini söylüyor. Telefon için bir irtibat numarası istiyoruz kendisinden.
İrtibat için telefon numarasını alan Meral hemen telefon ediyor. Karşısına çıkan Mustafa Karpuzcu’nun oğlu olmalı. Tarifler ve konumlar alınıyor. Biz de Şeref’ten ayrıldığımız yere, Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı önüne geliyoruz. Az sonra Şeref gelerek bizi alıyor.
Verilen konumu bulmak için yola çıkıyoruz.
Yamaçlarda, bahçelik bir mahalle içinde, Kuşadası’nın Şirince tarafı girişinde sakin bir yere varıyoruz. Ne bir dükkan tabelası var ne de ortalıkta dükkan olduğunu belli eden bir yapı veya işaret.
Bir
noktada yol bitiyor ve geri dönüyoruz. Döndüğümüz yerde hemen sağ tarafta köşe
duvarına asılmış, görülmesi çok zor küçük bir tabela görüyorum:
İnan Kundura Evi
İşte aradığımız yer. Dikkat etmezseniz, hemen gözünüzden kaçabilir.
Aracımızı park ederek, bir zeytinliğin içine giriyoruz. Ayakkabıcı dükkanı burada mı, hala aklımıza yatmıyor. On metre kadar yokuş aşağı yürüyoruz, sağ tarafta bir yapıya yöneliyoruz. Yapı zeytinlik içinde bir müştemilat aslında. Ancak Mustafa Karpuzcu Kuşadası’nın kalabalığından sıkılmış olmalı ki, kendisini buraya atmış.
Burası bir sanatçı için yaratım sürecinde de çok önemli bir mekan aslında. Mustafa Karpuzcu da usta değil mi zaten?
UNESCO YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ: Mustafa Karpuzcu
Zeytinliğin
içindeki yapının girişi bir sundurmayla çevrilmiş, sundurmalı yerden geçince
dükkana açılan kapıdan içeri giriyorsunuz. Girişte selam verip içeri giriyoruz.
Bizi yolu tarif eden, konumu gönderen genç adam, Mustafa Ustanın oğlu Mehmet
karşılıyor. Ayakkabı imalatçılarında bulunan ve eğilince belinizin seviyesine
gelen kunduracı tezgahı gibi bir masanın arkasında oturanın Mustafa Karpuzcu
olduğunu tahmin ediyorum. Selam vererek kendimizi tanıtıyoruz.
Aynı
zamanda tezgah olduğunu düşündüğüm masanın arkasında gül kurusu kazağın üzerine
giymiş olduğu kalın kışlık palto ile oturanın Mustafa Karpuzcu olduğunu
öğreniyoruz. İçerisi sıcak aslında, ama Mustafa Ustam üşüyor olmalı.
Paltonun
altına boynuna doladığı sarı renkte yörük şalı da ustamın giyimi ile uyum
içinde.
İlerleyen sohbetimizde Mustafa Karpuzcu’nun aynı zamanda bölgede yapılan deve güreşlerinde organizatör olduğunu anlıyoruz. Boynundaki şal o günlerin bir aksesuarı olmalıdır.
Buyur ediliyoruz. Her birimize birer sandalye, tabure veriliyor. Mustafa Ustamın genç oğlu Mehmet üniversite mezunu. Folklor okumuş, müziğe yatkın. Halk oyunları eğitmeni. Ancak o da baba-dede mesleğine heves etmiş ve her an babasının iki dudağının arasından çıkacak söze kulak kesiliyor.
Babası Mustafa Usta nasıl bu işi babası Mehmet Ustadan öğrendiyse, torun Mehmet de babası Mustafa Ustadan mesleğin sırlarını öğrenmeye hazır.
Mehmet sadece mesleği öğrenmiyor, gelen-giden herkesle sıcak diyalog içinde ve işin sosyal yanını da bir kenara not ediyor olmalıdır.
Bize
son anda göz kırpan dükkan tabelasında yazılı olan İnan Kundura Evi yazılı
tabelanın izi dükkanda karşımıza çıkıyor.
Tabela
eski dükkandan sökülüp getirilmiş ve şimdiki dükkanda baş köşede duruyor.
Tabelada
adı geçen Mehmet Karpuzcu ise bu işin ilk ustası.
Unesco İnsan Hazinesi beratı alan Mustafa Karpuzcu ikinci kuşak, onu oğlu Mehmet Karpuzcu ise üçüncü kuşak kunduracı.
Önce çaylar geliyor. Mehmet dükkanın bir köşesine yapılan mutfağa girip çıktıkça elinde bir şeyler getiriyor. Çayların yanında kalbura bastı tatlısı geliyor.
Mustafa Ustam sözü edilen beratı henüz yeni aldığı için onu tebrik etmek için telefonlar susmuyor, ziyaretçiler eksik olmuyor.
Bizim
ziyaretimiz sırasında tebrik etmek için birisi geliyor. Gelen kişi fazla
kalmadan gidiyor. Sohbet asıl ondan sonra başlıyor.
Kısa bir süre kalacağımızı düşünerek geldiğimiz kunduracıda üç saate yakın kalıyoruz. Sorular, hikayeler, anılar bitmiyor.
Mustafa Ustam mesleğe ne zaman başladığını, neleri nasıl öğrendiğini, iş ve meslek söz konusu olduğunda babasının ona bir usta gibi davrandığını anlatıyor.
İlkokula giderken bir yaz tatili boyunca bir kundura imalathanesinde çalışmıştım. Aklımda kalan kunduracı terimlerini sıraladıkça ve onlarla ilgili sorular sordukça Mustafa Ustam bundan hem keyif alıyor hem de biraz muzip şekilde karşı sorular soruyor.
Sorular
geldikçe Mustafa Ustam “Sen iyi sorular soruyorsun” diyor. Gelenlerin boş
sorular sorduğundan yakınıyor. Benim sorularım karşısında keyif alıyor.
Karşısında onu can kulağı, merak ve saygı ile dinleyen dört kişilik bir grubu
arada süzen Mustafa Ustam konudan konuya geçiyor.
Yaşınız
kaç Ustam, diye soruyorum.
Sizce
kaç gösteriyorum, diyor.
Yetmiş
olabilir, diyorum.
Fazla söyledin, diyor.
Aslında
Ustamın 1961 doğumlu, yani benimle aynı yıl doğumlu olduğunu buraya gelmeden
önce öğrenmiştim, ama ben ona yetmiş yaşını özellikle söyledim. Bu yaş onu
biyolojik olarak yaşlandırmaktan ziyade, mesleki olarak olgunlaştırır, diye
düşünmüştüm.
Bir yandan bu kısa ziyarette daha çok soru sormak için fırsat kollarken, yıllarca arayıp da bir türlü ulaşamadığım körüklü çizme imalatçısının karşısında olmanın heyecanını yaşıyorum.
Sohbetin bir yerinde ustam elimize körüklü çizmeler veriyor. İşte bu, diyorum. Türünün son örneği bir varlık gibi dokunuyorum çizmelere.
Mustafa
Ustama malzemeleri nereden temin ettiğini soruyorum.
Deri ve tabanlık kalın kösele, astar olarak kullanılan sahtiyan İzmir’den alınıyor.
-Ağaç
çivi kullanıyor musunuz Ustam?
-O olmadan kösele ayakkabı yapılmaz.
Bunu bilerek soruyorum. Ama başka bir şeyi öğrenmek istiyorum aslında.
-Ağaç
çivileri nereden alıyorsunuz?
-Hah işte, bak ne güzel sorular soruyorsun. Eskiden Türkiye’de üretiliyordu. Şimdi yurtdışından geliyor. Çok para veriyoruz.
Orta büyüklükte plastik bir bidonun içinde ayakkabı tabanı ve topuklarına çakılan nalçaları görüyorum. Nalçalar bir telle birbirine bağlanarak demet yapılmış.
-Nalça
da kullanıyor musunuz?
-İsteyen
olursa.
-Onları
nereden alıyorsunuz?
-Bunları da yapan yok artık. Bir yerde bolca bulmuştum, gördüğün bidonun içinde demetler halinde saklıyorum.
Mustafa Ustam beratını almak için Cumhurbaşkanı’nın huzuruna çıkmak için külliyeye gitmiş. Düzenlenen törende beratını almış. Orada nasıl gittiğini, kendisini nasıl karşıladıklarını, neler görüp yaşadıklarını anlatıyor.
-Berat
yanında parasal bir ödül de veriliyor mu Ustam?
-Hayır, sadece çerçeve içinde bir berat.
Konu bir ara deve güreşlerine geliyor. Bu sene ülke genelinde yaşanan şap hastalığından dolayı Ege’de hiçbir yerde deve güreşleri yapılmamış. Gelecek sene yapılması halinde deve güreşlerine gelmeyi düşündüğümüzü söylüyorum.
-Kadınlardan
da körüklü çizme siparişi geliyor mu?
-Geliyor. Onlar daha çok kırmızı rengi tercih ediyorlar.
| Kadınlar kırmızı renkli körüklü çizme siparişi veriyorlar. |
Mustafa Ustamın tezgahının arkasında, rafların en altında büyükçe bir plastik bidonun içinde toz halinde bir şey dikkatimi çekiyor. Bunun deri ve kunduracılıkta kullanılan çok önemli bir organik yapıştırıcı olan “Çiriş” olduğunu tahmin ediyorum.
-Ustam
çiriş kullanıyor musunuz?
-Bizim
işimiz çiriş olmadan olmaz.
-Çirişi
nereden alıyorsunuz?
-Onu söylemem.
Mustafa Ustamın çirişi nereden aldığını söylemek istememesi karşısında susuyorum.
Çiriş bitkisi Doğu Anadolu’da yetişen ve kökleri yumru olan bir bitkidir. Yapraklarından yemek yapılırken, kökleri zehirli olduğu için yenmez. Kökleri kurutularak un haline getirilir. Biraz su ile ve ihtiyaç kadar bir kabın içinde karılarak hamur kıvamına getirilir ve o hali ile ayakkabı yapımında kullanılan sayanın birbirine yapıştırılmasında kullanılır. Bir parmak çiriş iki deri parçası arasına sürülür, bastırılır ve sonra çekiçle veya papuççu muştasıyla dövülerek birbirine yapıştırılır.
Çiriş yumrusundan elde edilen toz ve bundan elde edilen yapıştırıcı doğal ve organik bir yapıştırıcı olsa da, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO tarafından kullanımı yasaklanmıştır.
Bu durumu ustama söylüyorum. Gerisini de anlatıyorum. Ben 1989-1994 yılları arasında Sümerbak-Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’nda çalıştım. Bize gelen genelgelerin birisinde FAO kararına atıfta bulunarak çiriş yapıştırıcı kullanımının kesinlikle yasak olduğu yazıyordu, ustama bunu söylüyorum.
Neoprenli
yapıştırıcılar çıkınca, sadece deri ve kundura sektörlerinde değil, birçok
imalat sektöründe kullanılmaya başlamıştır.
Çirişten yapılan yapıştırıcı ise içinde bulunan bir tür uçucu maddeden dolayı zehirli olmalıdır.
Bunu
anlamak için mitolojiye bakıyoruz hemen.
Çiriş
bitkisi mitolojide yeraltı dünyasının tanrısı Hades’in bitkisidir.
Mitoloji
Çiriş-Asphodel Çayırları
Yunan efsanelerinde asphodel,
ölüler ve yeraltı
dünyasıyla bağlantılı en ünlü bitkilerden biridir. Homeros, onu ölülerin meskeni
olan büyük çayırı ( ἀσφόδελος λειμών ) kaplayan bir bitki olarak
tanımlar. Mezarlara dikilirdi ve genellikle asphodel çelengiyle
taçlandırılmış olarak görünen Persephone ile ilişkilendirilir. Ölümle olan genel
bağlantısı, şüphesiz yeraltı dünyasının kasvetini ve ölümün solgunluğunu
çağrıştıran grimsi yaprakları ve sarımsı çiçeklerinden kaynaklanmaktadır.
Kökleri daha yoksul Yunanlılar tarafından yenirdi; bu nedenle bu tür
yiyeceklerin ölüler için yeterince iyi olduğu düşünülürdü. Asphodel ayrıca
zehirli yılan ısırıklarına ve büyücülüğe karşı bir çare olarak kabul edilirdi ;
fareler için ölümcüldü, ancak domuzları hastalıklardan korurdu. Libya göçebeleri kulübelerini asphodel
saplarından yaparlardı. Wikipedia
Hem
Yunanlar hem de Romalılar, mezarların üzerine çirişotu (Asphodel)
dikmekteydiler, bu çiçekler gelecek yaşamın simgesi sayılırdı ve Elysion
çayırlarının bu çiçekle dolu olduğuna inanılırdı. Çiriş otu ile birlikte
dikilen ebegümeci (Malva) ise ölülerin Elysion çayırlarında gıdasız kalmamasına
yönelik alınan bir önlemdi. Persephone genellikle çirişotundan bir taç giymiş
olarak tasvir edilir. Bitkiler mitolojide Hades’in bitkisi olarak kabul görür
ve bu nedenle sıklıkla mezarlıklara dikilirdi.
Biz de ölümsüz olmasını arzuladığımız bir mesleğin icracısı karşısında çiriş otundan yapılan yapıştırıcının sakıncalarını anlatmaya çalışıyoruz. Hamur haline getirilen toz hem uçuş halinde hem de parmakla deriye sürülürken vücuda giriyor olmalıdır.
Ustama sadece uyarı niteliğinde bir bilgi veriyorum.
Sıra çizmelere yapılan
körüklere geliyor. Ustam onu da anlatıyor ve tezgahın üzerinde gösteriyor. Üç
tip körük yapıyorlar: Baklava, akordeon ve simit.
O halde bir körüklü çizme nedir, kısaca bahsedelim.
Söke, AYDIN
Körüklü çizme, Aydın efesinin vazgeçilmez aksesuarı...
Körüklü imal edilirken asla yapay malzeme kullanılmaz.
Kösele altı el işçiliği ile yapılır. Körüklü çizmenin dışında dana derisi,
içinde ise sahtiyan adı verilen palamutla pişirilmiş keçi derisi kullanılır.
Çizme önce ayak ölçüsü alınarak yapılmaya başlanır.
Ayak bileğine gelen yerler körük kıvrımı verilerek hazırlanır. Bu
kıvrımlar havalandırma sağlayarak ayakları kışın sıcak, yazın serin tutar.
Körükler akordeon, baklava ya da simit şeklinde
bükülebileceği gibi giyenin kendi ayağının biçimini alacak şekilde de
ayarlanabilir. Bir çiftinin imal edilmesi on günü bulan körüklünün
rahatlığını ve yürüyüşü bile etkileyen sağlamlığını ancak bu özel ayakkabıyı
giyenler anlayabilir.
Güney Ege Turizm Tanıtım Portalı
Körükler özel bir kerpeten olan “Danalya” kullanılarak yapılıyor.
Sohbet güzel, Ustam da keyif alıyor. Lakin hem onu meşgul etmek istemiyoruz, hem de bizim de yolumuz var.
-Ustam
son bir sorum var.
-Buyrun.
-Bir
çift körüklü çizme siparişi versem yapabilir misiniz?
-Yaparız.
Bu cevap beni daha da heyecanlandırıyor. Yıllardır arayıp durduğum, kendime bir çift körüklü çizme yapacak ustanın karşısındayım ve siparişimi veriyorum.
Ustam
oğlu Mehmet’e söylüyor, Mehmet hemen büyük boy bir defter getiriyor. Defterin
sayfası açılıyor.
Bu
bir Amerikan Muhasebesi Kalamoza Defteri-Defteri Kebir, üzerinde kayıtlar da
var. Ben de kullanmıştım benzer defterden. Bu defter de antika sayılır aslında.
Ustamın eline nereden gelmiş acaba?
Açılan sayfaya ayağımı basıyorum. Mustafa Ustam ayağımın ölçüsünü alıyor. Tamam, diyor. Ayağımı kaldırıyorum.
Fiyat pazarlığı yapmıyorum. Sadece bir miktar kapora bırakıyorum.
Defteri Kebir’e alınan ayak ölçüm
İnan Kundura Evi’nden UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi Mustafa Karpuzcu ve oğlu Mehmet Karpuzcu’nun yanından ayrılırken, ölmeden yapmak istediğim bir şeye daha adım atmış oluyorum: Bir çift körüklü çizme siparişi vermek
Vedalaşarak
ayrılıyoruz. Ayrılmadan hatıra fotoğrafları alıyoruz.
İki hafta önce siparişin
durumunu soruyorum Mehmet’e. Mehmet bana çizmenin körüksüz halinin fotoğrafını
gönderiyor ve hazırlandığını yazıyor.
İki
hafta sonra çizmelerin körüklü ve bitmiş halinin fotoğrafı geliyor.
Kalan
borcumu ödüyorum.
Mehmet
istersem çizmeleri bana kargo ile gönderebileceğini söylüyor.
Hayır,
diyorum. Ben gelip alacağım.
Hem
Mustafa Karpuzcu Ustamı hem de oğlu Mehmet’i bir kere daha görmek istiyorum.
Çizmeleri orada deneyip giyeceğim. Ayağıma bol veya dar gelse de onları
alacağım, zira benim amacım kaybolmakta olan bir mesleğin ürününü yaşatmak.
Üstelik bu ürün Unesco Yaşayan İnsan Hazinesi olan bir ustanın elinden çıkıyorsa, onu hiç giymeden saklasam da olur.
Sohbet sırasında sormuş olduğum sorulardan birisi de, imalattan sonra çizmelerin bir yerine kendi alamet-i farikalarını-logolarını basıp basmadıklarıyla ilgiliydi.
Hayır,
diyor Mustafa Ustam.
İyi, ama diyorum, yıllar sonra, bu çizme birisinin aline geçtiğinde veya bize zamanlar Mustafa Karpuzcu adında körüklü çizme yapan efsane bir usta vardı, desem elimize geçen çizmenin onun ürünü olup olmadığını nasıl anlayacağız?
Haklısın, diyor Mustafa Ustam, bunu bir düşünelim.
“YAŞAYAN
İNSAN HAZİNEMİZ-MUSTAFA KARPUZCU
Bir şehrin kültür
ve sanat alanındaki yeri ve ürettiği katma değer, o şehirde yaşayan
ve üreten kültür ve sanat adamlarıyla eş değerdir. Ne kadar kültür
adamınız ve sanatçınız varsa, hem ülke genelinde, hem de
uluslararası alanda o kadar tanınır ve bilinirsiniz. Binlerce yılın
birikimiyle oluşmuş ve onlarca coğrafyada icra edilmiş Türk kültürü
ve sanatı ise dünyada eşsiz kültür ve sanat ögelerine sahiptir. Ancak 20.
yüzyılın sonlarında başlayan ve halen baş döndürücü hızla devam eden teknolojik
gelişmeler, maalesef geleneksel kültürümüzü ve sanatımızı tahrip etmekte,
ürettikleri ürünler ilgi görmeyen “ yaşayan insan hazinesi “
ustalarımızın sayısını da giderek azaltmaktadır.
Kuşadası şehrinin yaşayan insan hazinelerinden en önemlisi ve değerlisi bizce sayın Mustafa KARPUZCU ustamızdır. 25 yıldır tanıdığım ve dostu olmaktan büyük onur duyduğum ustam değeri bilinmeyen, kıymeti anlaşılmayan bir sanatkar ve kültür adamıdır. Karpuzcu dostumuzu kıymetli bir usta kılan meziyet hem ürettiği körüklü çizmeler, hem de kültürümüze yaptığı unutulmaz katkılardır. KARPUZCU ayni zamanda bir karakter abidesi, haddini bilen insan timsali, söz verince yerine getiren bir şahsiyet ve sözü-sohbeti dinlenir, boş söz kullanmayan bir Kuşadası beyefendisidir.
“ Körüklü çizme
“ Mertliğin simgesi efelerin heybeti, zalime korku mazluma dost, savaştan
savaşa koşan zeybeklerin zırhı ve vazgeçilmez aksesuarıdır. Körüklü çizme
imal edilirken asla yapay malzeme kullanılmaz. Kösele altı el işçiliği ile yapılır.
Körüklü çizmenin dışında dana derisi, içinde ise sahtiyan adı verilen palamutla
pişirilmiş keçi derisi kullanılır. Özel ölçü alınır ve en az 10 gün el emeği ve
göz nuru ile alın teri dökülerek üretilir. Körükler , “ akordeon, baklava ya da
simit” şeklinde bükülebileceği gibi giyenin kendi ayağının biçimini
alacak şekilde de ayarlanabilir.
İşte bu özelliklere sahip Türk kültürünün müstesna özel çizmesini sessiz ama vakur bir şekilde 40 yıldan fazla üreten ve tüm ülkede sayıları sadece 10-15 kadar kalan körüklü çizme ustası KARPUZCU, 2013 yılından beri Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından yürütülen “
Mustafa Karpuzcu’nun Beratı
yaşayan insan hazinesi” listesine üç ay önce başvurdu. Zorlu ve uygulamalı bir sınavdan geçtikten sonra bu unvanı bileğinin hakkıyla kazanarak kayıt altına alındı ve görselde gördüğünüz kartı taşıma hakkına sahip oldu. Dün Aydın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından kendisine kartı takdim edildi. Bizde orada bulunma bahtiyarlığını yaşadık. MUSTAFA KARPUZCU ismi UNESCO Yaşayan İnsan hazineleri Türkiye Listesinde yer aldı.
İnşallah başta
değerli ustamızın üyesi olduğu oda olmak üzere, belediyemiz, etkili ve yetkili
sivil toplum kuruluşlarımız, devletimizin güzide resmi kurumları ustamıza
ortak “ bir saygı gecesi “ düzenler, Kuşadası kamuoyuna tanıtır,
belgeseli en kısa sürede hazırlanır ve kendisinin yerine geçecek bir kaç
kalfa yetiştirmesi için teşvik edilir. Değerlerimizin kıymetini yaşarken
bilelim, öldükten sonra mermerden değil som altından mezar taşı yapsanız
ne fayda. Kendinizden başka kimi tatmin edersiniz, vesselam.”
Kuşadası
Kültürel ve Tarihi Mirası Koruma Derneği
http://www.kusadasikulturportali.com ›
Mustafa-Karpuzcu
| Çizmemin körüksüz hali |
| Körük şekli verilmiş |
Az daha unutuyordum. Dükkandan çıkarken aklıma geldi ve son anda dönerek Mustafa Ustama söylediğim söz, “Ustam çizmeler gıcırdaklı olabilir mi?”
Elbette, diye not alıyordu Mustafa Ustam.
Gıcırdak ne mi demek?
Gıcırdak ve Duhat Abimiz başka bir yazımızın konusu olsun.
İçimdeki düşsel maniler seslendiriyordu, babası ünlü bir kunduracı ustası olan Kütahyalı Gomidas.
O
gün yeğenim Murat’ın diktiği külot pantolonu giymiştim.
Mustafa
Ustam bana gelmişken bir de sana külot pantolon diktirelim, o giydiğin külot
pantolon değil, deyince, hemen tamam, diyorum.
Hemen
birisini, bir terziyi arıyor. Terzi de Kuşadası’nda. Terziden konum alınıyor ve
hemen yola çıkıyoruz.
Terzi bizim girmediğimiz o yokuş ve dar sokakların birinde. Dükkanı buluyoruz. Şeref bizi yine bırakıp bir park yeri arıyor.
Burası Gençlik Dikimevi ve usta Nuri Sünnetçi.
Nuri
Ustamla hemen sıcak bir diyalog başlıyor aramızda. Ben demeden, o diyor:
-O
bacağınızdaki külot pantolon değil, alakası yok.
-Haklısın
Ustam, bizim yeğen ancak bu kadar dikebildi. O nedenle size geldik ya.
Nuri Usta hemen ölçülerimi alıyor. Fiyatta hiç pazarlık yapmıyorum. Yaşayan insan hazinesi bir ustanın elinden çıkacak körüklü çizmeye ancak böyle bir ustanın dikeceği külotlu pantolon yakışırdı elbette.
02 Şubat 2026, Pazartesi
Gemiler ve Sanat
İzmir’e gelişimin asıl nedeni, Meral ve Şeref Dostların İzmir çevresine Gemiler ve Sanat başlıklı bir sunum yapmaktı.
Sunum, belirlenen günde ve saat 18.00-20.00 arası yapıldı. Katılımcılar çok merak ve ilgiyle dinlediler. Katılanlara ve beni bu sunum için davet eden Dostlarıma teşekkür ediyorum.
03 Şubat 2026, Salı
Tire Pazarı
Bugün
İzmir’den ayrılacağım. Saat 19.05’te hareket edecek İzmir Mavisiyle İzmir’den
Ankara’ya yolculuk yapacağım.
Trenin
kalkış saatine kadar vaktimizi değerlendirmek istiyoruz.
Bugün Tire Pazarı aynı zamanda.
Tire Pazarı Salı günleri kuruluyor ve Türkiye’nin en büyük pazarıdır.
Yıllar önce yapmış olduğumuz Yurt Gezilerimizden birisi de Pazar Ola-Ege Pazarlarıydı. O gezide Tire Pazarını da gezmiştik.
Anadolu’da
çoğu pazarda olduğu gibi, pazar açılmadan önce belediye hoparlöründen yapılan
bir anonsla sabah esnaf duası yapılır. Bu dua Tire Pazarında saat 08.30’da
yapılıyor. Duadan önce Tire’de, pazarda olmak istiyorum.
Sabah erkenden evden çıkıyoruz. Yolda Sancak Abimizi de alıyoruz.
Tire’ye
vardığımızda henüz saat 08.30 bile değildi. Derken belediye hoparlöründen anons
duyuluyor ve ardından Pazar için esnaf-bereket duası geliyor.
Pazara katılan, pazarın bulunduğu sokak, cadde ve meydanlara açılan dükkan sahipleri, pazara alış-veriş için civar köylerden ve kentler de gelmiş olan halk da yapılan duaya eşlik ediyor, ellerini kaldırıyor
Bereketli olsun, Pazar ola diyoruz önünde durduğumuz pazarcı esnafına.
Çok
renkli, farklı yüzlerce, binlerce yüz karakterinin bir arada olduğu, sürekli
devinim halinde olan bir pazar.
Bu
kadar büyük pazarı bugün içinde gezip bitirmek mümkün değil.
Hem biz buraya, Tire’ye tıpkı körüklü çizme imalatı gibi, yitip kaybolmakta olan başka bir mesleğin son icracısını görmeye geldik.
Son Urgancıyı görmek, onu mesleğini icra ederken izlemek için Tire Kent Müzesi’ne gidiyoruz. Belediye kaybolan-kaybolmakta olan meslekleri görsel ve uygulamalı olarak sergilemek için o esnafın temsilcileri için müzede tezgahlar kurmuş, temsilciler müzeye gelen ziyaretçilere mesleklerini icra ediyorlar.
Biz
de müzeye gidiyoruz.
Karşımızda Yurt Gezgini Dostumuz Yaşar Öztürk’ün kayınpederi Urgancı Koreli Mehmet’i bulacağımız düşü var. Ana nafile bir düş. Urgancı Memet bu dünyadan ayrılalı hayli oluyor.
TİRE’DE SON URGANCI: RAİFE BAYSAL
Bizi Tire’nin son urgancısı Raife Baysal Hanım karşılıyor. Raife Hanım bu işi babasıyla birlikte yapmış yıllarca. Babasını kaybeden Raife Hanım tek başına devam etmiş işe. Daha sonra bu meslek Tire’den de silinince belediyenin desteği ile babasından kalan tezgahı Kent Müzesi’ne taşımış ve mesleğini orada icra ediyor.
Raife
Hanım, tanışma faslından sonra bize kendirin urgana dönüşme aşamalarını
uygulamalı olarak anlatıyor. Son icracı Raife Hanım eski kendirlerin
kalmadığını, piyasadaki urganların çoğunun sentetik karışımlı urganlar olduğunu
söylerken, bir mesleğin daha yok oluşuna tanıklık ediyor.
Sözü daha fazla uzatmadan Anadolu Ajansı’nın haberinden aktaralım:
İzmir
Küçük Menderes
Ovası'nda yetiştirilen kenevirin evlerin bahçelerindeki çarklarda geleneksel
yöntemlerle işlenmesiyle elde edilen halatlar, yüzyıllarca bölgenin en önemli
gelir kaynağı oldu.
Geçmişi Antik Çağ'a
dayanan ve Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethinde gemilerde kullandığı
urganları ördürdüğü yer olarak rivayet edilen Tire'de, kayıtlara göre
1950'lerde 600 civarında çark bulunurken, fabrikasyon üretimin gelişmesi ve
Küçük Menderes Nehri'ndeki suyun azalmasıyla aileler mesleği zamanla bıraktı.
Özel
bir firmaya ait fabrikada modern makinelerle üretimin devam ettiği ilçede,
geleneksel el urgancılığı ise 62 yaşındaki usta Raife Baysal tarafından yok
olmaya yüz tutmuş meslekleri tanıtmak için Kent Müzesi'nde oluşturulan bölümde
sembolik olarak sürdürülüyor.
Müzede
görevli Baysal, urganın dışında kenevirden dekoratif eşyalar da üretiyor.
Urgancılık meşakkatli
Raife Baysal, AA
muhabirine, ilkokuldan sonra eğitimine devam etmediğini, anne babasının yanında
urgancılığı öğrendiğini söyledi.
Raife Hanım urgan büküyor. |
Çocukluğunda Tire'de yaygın olarak urgancılık yapıldığını dile getiren Baysal, "Babam, amcalarım urgancıydı. Tire'nin geçimi de urgancılıktan sağlanırdı. Her evde hiç yoksa en azından bir tane çark vardı." dedi.
Urgancılığın
meşakkatli bir meslek olduğunu ifade eden Baysal, üretim sürecini şöyle
anlattı:
"Kendir
tohumu tarlaya ekilmesinin ardından bitkinin yetişerek 2,5-3 metre olması
beklenir. Bunlar büyüdükten sonra biçilir, suya gömülür. Eskiden Küçük Menderes
vardı, şimdi suyu kesildi. Berrak akardı, o suyun içinde 9-10 gün gömülürdü.
Sudan çıkarıldıktan sonra kurutulur ve develerle evlere dağıtılırdı. Evlerde
soyulur ve ancak o zaman işlenmeye hazır olur. Mahlacımız dövülür, tarakta
taranır, incelmiş halde çarkımızda işlenmeye hazır olur. Büyük kalıplarla
birleştirildiğinde urgan halat haline gelir. 75 metre, 100 metre istediğimiz
uzunlukta olur. Daha önceleri kamyonlarda yük sarmalarında kullanılırdı, kuyu
urganları yapılırdı."
Tireli
gençlerin geleneksel meslekleri öğrenmeye meraklı olduğunu belirten Baysal,
"Bu sanatı bildiğim için gurur duyuyorum. Unutulmamasını istiyorum. Bizler
ölmeden birilerine miras bırakılsın istiyorum. Dilim döndüğünce anlatmaya
çalışıyorum. Gençlerimiz öğrensin, bilinsin, bunlar atalarımızın mesleği."
diye konuştu.
Kenevirden
ev eşyaları da yaptığını vurgulayan Baysal, şunları kaydetti:
"İşlemiş olduklarımı ne yapsam diye düşündüm. Runnerler (dekoratif uzun, dar masa örtüsü), sepetler, çantalar, şapkalar yapmaya başladım. Ürettiklerimiz de müzemizde satılıyor. Oğluma da öğrettim ama ileride yapar mı bilmiyorum. Ata meslekleri olduğu için ölmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sağlıklı bir malzeme. Eskiden kilimlerimiz vardı, atıklarından minder yapardık. Her hali değerlendirilirdi. Öğrenmek isteyen çok. Hiçbir şey kolay öğrenilmiyor. Her işin bir zorluğu olduğu gibi bunun da zorlukları var, birden bire düzgün olmuyor." Zeynep Çelikkol-Anadolu Ajansı-23.12. 2022
Tire kültürel ve etnografik olarak o kadar zengin bir yer ki, kitaplar dolusu anlatmak bile yetmez. Gidip yaşayarak görülecek çok şey var hala.
Tire
çok kültürlü, çok inançlı bir yer. Anadolu’daki en eski Yahudiler, Romanyot
Yahudiler kalabalık bir şekilde buraya yerleştiler ve yakın zamanlara kadar
onlara ait evler, sinagoglar, okullar, dükkanlar ayaktaydı.
Biz de Tireli Yahudilerin yaşamış oldukları ve onlardan geriye kalan evleri görmek için Yahudi Mahallesi’ne gidiyoruz.
Ben en çok o bölgede bulunan Yalınayak Hamamı’nı merak ediyorum.
Yalınayak Hamamı
Tire’nin Yalınayak Mahallesi’nde bulunan Yalınayak Hamamı, Fatih Sultan Mehmet Dönemi, yani 15. yüzyıl yapılarındandır. Bu hamam, Tire’nin en anıtsal yapı örneklerindendir. Yapıldığı dönemde, erkekler ve kadınlar kısmı olmak üzere iki kısımdan meydana gelen bir çifte hamamdır.
Giriş kısmında
fıskiyeli bir havuz bulunan Yalınayak Hamamı’nın, erkekler kısmında bulunan
yıkanma alanındaki göbek taşına çok özel bir eğim verilmiştir. Kubbesi ise
samanyolundan esinlenerek yapılmış yıldız ve çokgen formlu aydınlatma
delikleriyle donatılmıştır.
Yalınayak Hamamı,
erkekler kısmındaki yıkanma bölümünde bulunan ‘Mikve (Arınma) Havuzu’
nedeniyle, diğer Türk hamamlarından ayrılmaktadır. Bu bölüm, o dönemde, Tire’de
hatırı sayılır bir nüfus barındıran Yahudiler için tasarlanmıştır.
Yahudiler bu
havuzda, kubbedeki özel bölümden aşağıdaki havuza akarak biriken yağmur
suyuyla, yani saf suyla mikve (arınma) ritüeli gerçekleştirmişlerdi. İşte
böylesi bir tasarıma sahip olan Yalınayak Hamamı, bu yönüyle çok uzun süre Tire
Yahudilerinin de önemli toplanma alanlarından biri olmuştur.
Günümüzde kullanım hakkı T.C. Tire Belediyesi’ne aittir.
Tire Belediyesi web sayfası
Yazıda geçen, mikve, yalınayak, Yahudi kelimeleri beni Osmanlı Dönemine götürüyor. Karşıma hamama takunya ile giren Osmanlı Müslüman vatandaş ile takunya giymesi yasak olduğu için hamama yalınayak girmek zorunda olan gayri Müslümler, Tire olunca da Yahudiler çıkıyor.
Aslında
hamamın adı da bu uygulamadan geliyor olmalıdır. Hamamın bulunduğu yer
Yahudilerin yaşadığı bir mahalle olsa da yine de hamama yalınayak girmek
zorundaydılar.
Mikvenin işlevi de arınma değil, Yahudilerden sıçrayacak olan suyun bir Müslümanın tenine değmemesi içindir.
Murathan Mungan “Hamamname” kitabında bazı hikayeler anlatır.
“Ortasında sadece Yahudilerin girebileceği bir havuz bulunan bu hücreye, neden ‘Yahudi Batağı’ dendiğini merak etmiş, yerinde görüp anlamak istemişti. Yahudilere dinin emri olan bu havuzdan herkesin aklının meşrebine göre anladığı, dünyanın yahut devlet nizamının, suyu tene göre taksim ettiğiydi. Yahudi’nin tenine değen su, bir Müslümanınkine değmemeliydi. Tenden tene su geçerdi. “[2]
Yukarıda ‘Mikve’ olarak geçen arınma yeri Hamamname adı kitapta Tevila Havuzu olarak geçer ve halk arasında orasının adı ‘Yahudi Batağı’dır.”
Murathan Mungan, hamamın adındaki “Yalınayak” kavramını da açıklayıcı hikayeler anlatır:
“İÇİNDE BULUNDUĞU
suyun zerresine kapılıp, çarşı hamamlarında gayrimüslimlere nalın giymenin
yasaklandığı devirlerde, mahalle arasındaki bir hamamın aynalı kurnasından
zamanın içine aktı.
(…)
Tam o sırada
ayağından nalınını bırakıp yere çıplak basan Müslüman bir müşteriye çıkışan
hamamcının sesi önce kubbede çın çın çınlayıp, adamın ürküyle fal taşı gibi
olmuş gözlerinden hamam kubbesinin şaşkınlıkla fal taşı gibi olmuş gözlerine
ağan bir buhar dumanıyla birlikte göğe karıştı.
(…)
Hamamda ayağından nalınını bırakan herhangi bir Müslümanın da gayrimüslim sanılabileceği ihtimali hamam çıplağı tenlerde kirli bir ürpertiyle dolaşıp herkesin birbirine kuşkulu nazarlar attığı bir sıkıntıya bulaştı.” [3]
Bunları bilerek Yalınayak Hamamı’na gitmek benim içimde de bir ürpertiye neden oluyordu.
Tire
de doğa da çok güzel.
Biz ise benim tren saatime kadar olan kalan vaktimizde Tire ve civarında önemli bir Bektaşi Dergahı olan Ali Baba Dergahı’na gidiyoruz.
Dergah dönüşü İzmir’e doğru yola çıkıyoruz.
03 Şubat 2026, Salı
İzmir-Ankara Tren Yolculuğu
Trenin
kalkış saatinden önce İzmir-Basmane Garı’ndayız.
Trenin hareketinden önce Meral ve Şeref Dostlarla, Sancak Abimle vedalaşıyorum.
Saat 19.05, tren hareket ediyor.
İzmir’den
ayrılmak hikayenin geri kalanını sona erdirmiyor.
Yol varsa, hikaye de vardır.
Akhisar’a geldiğimizde dışarı bakıyorum. O “Damsız” Dostum oralarda bir yerlerde olabilir mi?
Trene
anne ve babasıyla birlikte üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim genç
bir kız biniyor.
Anne
ve baba kızlarının valizlerini vagona getirmişler.
Kız
elinde içinde bir kedi olan kedi kafesi taşıyor.
Vagondaki yolculardan orta yaşlarda bir kadın, vagon sanki kendi eviymiş gibi, ciyak ciyak bağırıyor: Buraya hayvan getirilir mi? Bir sürü hastalık gelir.
Genç
kız ürküyor bu ciyaklamadan ve hemen siniyor. Kızın babası alaycı ve umursamaz
bir tavırla ciyaklayan kadına hiç de aldırmıyor.
Kızın annesi bu kadının yolculuk sırasında kızına bir kötülük yapabileceğini düşünüyor olmalı ve kızının kulağına eğilerek bir şeyler fısıldıyor. Muhtemele, kızım aldırma o deliye, korkma, diyor.
Genç kız sinmiş bir şekilde kedisiyle koltuğuna oturuyor. Ciyaklayan kadın hiç durmadan konuşuyor ve kendisini haklı çıkarmak için bütün vagona bakıyor ve adeta imdat istiyor: Sayın yolcular, siz neden konuşmuyorsunuz, trene hayvan getirilir mi, olmaz öyle şey.
Kimse
kadına aldırmıyor.
Derken
Akhisar’dan binen yolcuların bilet kontrolü için kondüktör geliyor. Ciyaklayan
kadın bu sefer kondüktöre çıkışıyor.
Kondüktör
de alaycı ve muzip bir tavırla kadına kısa ve net cevap veriyor:
Hanımefendi, trende yolculuğun kurallarına göre kafesi içinde ve aşı belgesi olan hayvan taşımak yasak değildir.
Tren
Ankara Garı’na vardığında, ertesi gün sabah saat 09.00’u gösteriyor.
Bugün
de çok yoğun bir gün olacak ve akşam 18.00’de bineceğim Doğu Ekspresi ile
Erzurum’a gideceğim.
(Devam edecek)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
04 Şubat 2026, Çarşamba
Ankara-Erzurum Tren
Yolculuğu
Erzurum Akşamı
Artvin üzeri Bazgiret
[1]
Yalnızlığın Işıkları Deniz Fenerleri-Aykut Tankuter-Emre Ermin-Novartis Kültür
Yayınları-2003 Birinci Baskı, s.106
[2]
Hamamname-Murathan Mungan-Metis Yayınları-Eylül 2020 İkinci Basım-s.32
[3] Mungan-age, s.11
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder