26 Aralık 2017 Salı

HEMRAH – REHBER - MİHMANDAR

Bir yola çıkmaya gerek yok rehber edinmek için, bir dem kaybolmadıktan sonra.

Kaybolanlar zaten harabat ehlidir, biz ehle ne kadar uzağız.

Paylaşmak istedim, içimden geçenleri, dilimden düşenleri.

***--***
Bu arada, rehber  kelimesi  bana pek yakın gelmiyor,  kendim rehber  olmadığım halde.

Yol gösteren demektir.

Reh – aslı  “rah” yol demektir.

Bilirsin,  bulmacalarda da çıkar.

Farsça’ dan İstanbul ağzına incelerek girer kelimeler.

Bizim Emrah, diye bildiğimiz de aslında Hamrah, Homrah, Hemrah’ tır.

Bu arada iki Emrah’ımız vardır, birisi Erzurumlu, diğeri Ercişli Emrah.

Bir Süphan Dağı çıkışında Ercişli Emrah’ ı anlatmaya çalışmıştım, Erciş’ ten geçerken.

Hem-rah, yani aynı yola giden, yani sol anlamda olmasa da yol-daş demektir, aynı yolun yolcusu demektir.

Ben rehberlik yaparken insanları  aynı yolda götürerek,  yoldaş yapmaya  gayret ettim.

Reh-ber ya da rah-ber ise yol gösteren, kılavuz demektir.

Ben Yurt Gezilerinde sadece yol göstermiyordum. Bu anlamıyla  rehberlik, bir tür  önderlik, liderlik, bir tür  peygamberliktir.  “Rayber”, der Alevi inananlar, onun ışığından, sözünden çıkılmaz.

Mihmandar ise, konukçu, konuk ağırlayan, demektir.

Mihman, Sünni gelenekte çok sözü edilen bir kelimedir.

Misafir, demektir.

Mihmandar  ise, çoğu yerde rehber  kelimesi  ile karıştırılır, onun yerine kullanılır.

Mesela, diplomatik olarak gelen misafirlere, ya da evinize  gelen konuklarınıza  kenti gezdirdiğinizde, onları iyi ağırladığınızda siz, rehber değil, mihmandar  olmuş oluyorsunuz.

Ben, bütün Yurt Gezilerinde hep ve herkesin mihmandarıydım, sizler benim mihmanımdınız, yani misafirimdiniz.

Bütün Yurt Gezilerine katılanları kendi misafirim gibi  ağırlamaya, hoş tutmaya, elimdekini, dilimdekini paylaşmaya çalıştım.

Türkçeye, konukçu  olarak çeviriyorlar ama doğru değil,  konuksever  daha uyar.

Ergin Konuksever  vardı, bizim güzel  abimiz,  gazeteci. Kıbrıs Çıkartmasının Gazi gazetecisi.

Kendinize mihman olun önce, kendi gönlünüzün mihmanı olun.

Sonra sizi  birisi  mihmandar yapar, merak etmeyin.

Muhabbetle,
Recep Babayiğit, 26.12.2017

Ucu Yanık Nameler


Eskiler “name” derlerdi, mektup yerine.
Türkülere, şarkılara en çok “name” yakışırdı.

Telefon yok, okuma yazma bilen yok, herkes dört gözle ve hasretle gurbetteki sevdiğinden, eşinden, oğlundan, askerdeki yavuklusundan bir “name” beklerdi.

Name gelir, lakin, onu okuyacak kim var ki? Ya ilk okula yeni başlayan bir çocuk ya da okuma yazmayı askerde “Ali Okulu” denen okuma yazma öğretilen sınıflarda öğrenen bir amca.

Ama, sevda nameleri herkese okutulmaz.

Okunsa da sevgili onu hep koynunda saklar, köşede, tarlada bulduğu o okul çocuğunu durdurur, nameyi çıkarır koynundan bir daha okutur, bir daha.

Namede yazılmayan, okunmayan, kendine ait sırlar arar satırlarda. Arada sorar “iyi oku çocuk, bana başka ne demiş?”
Namenin, mektubun gelmesi gecikmişse, bütün suç postanın, postacının olur.

Kimsenin aklına;

“yârim İstanbul’u mesken mi tuttun
gördün güzelleri  beni unuttun” ,

diye bir şüphe  gelmez.

Nameyi alan sevgili, gurbetteki, askerdeki sevgilisine cevap yazamaz ki, okuma yazması yoktur, nasıl yazsın?
Ama, gelen mektuba cevap yazmamak olur mu?

O çocuk yine bulunur, selam kelam, yazılır sadece yine de. En son, mektup zarfa konmadan, sevgili mektubun bir köşesini yakar ve hemen söndürür ve katlar kâğıdı, zarfa koyar.

Okuma yazması olmayan sevgili en güzel cevabı mektubun köşesini yakarak verir: “Senin için yanıyorum, sevdan beni böyle yakıyor”.

Yetmez mi?

Anadolu insanı kendini hep böyle sembollerle anlatmamış mıdır zaten?

Sonra bir şarkı çıkar bu ucu yanık mektuplardan:

Yine yakmış yar mektubun ucunu
Askerlikte sevda çekmek zor diyor
Yükleyip postanın bana suçunu
Hatırımı teller ile  sor diyor

 **--**
Çok eskilerde ise, bu kadim topraklar başka çözümler bulmuş gurbete, yâre selam göndermek için.

Turnalar taşımış bütün meramı, bütün sevda yükünü.
Gök yüzünden bölük, bölük turnalar
Bir name  yazayım yâre götürün

 **--**
Ama, en dervişane ve en sır dolu türkülerimizi Neşet Usta söylemiş;

Kalpten kalbe bir yol vardır bilinmez

Demiş o Gönül Dağı türküsünde.

Hepsi var olsunlar, şan olsun onlara, bize ışık veriyorlar.

 **--**
Şimdi ne name yazan var ne alan ve ne de okuyan.

Şimdi, herkes e-mail yazıyor, sonra kızıyor, siliyor onu, sonra onu başkalarıyla paylaşıyor. Ne kadar kolay ve hissiz ne kadar iki yüzlüce.

Oysa, mektup zata özgüdür, silinir mi, yakılır mı, başkalarıyla paylaşılır mı?

 **--**
Name yazacağınız güzel günlerde, kadim  bir dostunuz  olsun.

Muhabbetle,
Recep Babayiğit

20 Aralık 2017 Çarşamba

Erbain & Zemheri


Erbain & Zemheri

Eskiler isim koyarken  çok farklı yollar izlermiş.

Türklerde ve uzak Asya toplumlarında yeni doğan çocuğa isimleri hep bilge kişiler, bilici, geleceği görebilen ve çocuğun ne olacağını nasıl olacağını bilen ulu kişiler verirmiş.

Verilen isimler çok da isabetli olurmuş ki, eskiler ismi ile özdeş, adı gibi sanı olanlara “ismi ile müsemma” derlerdi.

Bugün artık herkes istediği adı çocuğuna hatta, kedisine, köpeğine bile veriyor.

Devrim, diyor mesela çocuğuna, Deniz, diyor. Ama, kendisi bile devrime inanmıyor.

Türklerde isim koyma işine sonra yine geliriz ya da bir sohbetimizde konuşuruz.

Araplarla ilk temastan sonra, kültür ve devlet işlerinden başlayarak, günümüze çocuk isimlerinde de Arap etkisi  görülmeye başladı.

Osmanlı’nın kurucusu aslında bir Türk ve adı Otman ya da Ataman iken, Arapça Osman oldu bu isim.

Kızlarımızın adı hep Elif, diye çağrılır oldu.

Bir, ilk, birinci, demek.

Arap alfabesinin ilk harfidir, bir rakamı olarak da kullanılır.

İlk sırada olduğu için, Allah adı yerine de geçer.

Yunus’taki Elif, Allah adına söylenir.

İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif, diye.

Yunus  konusunu da sonra  konuşuruz.

Bizim Şerife’nin halasının kızı Saniye kardeşimiz var. Saniye “ikinci” demektir.

Duyan herkes,  böyle isim olur mu, der, saniyeyi bir zaman kavramı sanır.

Saniye  muhtemelen ailenin ikinci  çocuğudur.

Bizim sosyalizm tarihimizde kara bir gün vardır, 28 Kanun-i Sani, yani ikinci kanun, yani 28 Şubat, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katli günüdür.

Nasıl ki Rabia, dördüncü  ve doğan dördüncü  çocuğa dördüncü anlamında “rabia”, deniyorsa.

Murabba da kare demektir.

Rabia, murabba, erbain hep aynı kökten gelir.

Erbain “kırk, kırkıncı” demektir.

Aslında dünya takvimleri  hep birbirinin aynısıdır ve bizim bölgemizin takvim geleneği  ta Sümerlere dayanır.

Halk takviminde 22 Aralık – 31 Ocak zemheri ise, Şii takviminde bu dönem Erbain’dir.

İkisinde de geçen süre  kırk gündür.

22 Aralık, yani, 21 Aralık’ tan sonraya, yani gün dönümünden sonraya gelen günden başlayan kırk gün zemheriyi, soğuk, kara soğukları anlatır.

Erbain, bu toprakların geleneği değildir. 

Ama, ciğerimizi yakar.

Muharrem ayının 10. Günü, yani aşura günü, yani Hüseyin ve yanındakilerin katledilişi ile başlayan ve kırk gün süren yas günlerine Şii dünyası  “ erbain “ , der.

Dünyanın en kalabalık, yas törenleri yapılır.

Milyonlarca insan, dünyanın dört bir yanından Kerbela’ya gelir. İran’ dan gelenler, kırk gün önce yola çıkar, kırkıncı gün Kerbela’da olurlar.

Ben de bir keresinde tesadüfen, erbain günlerinde  Kerbela’da bulunmuştum.

Öte yandan, erbain, yani kırk, tasavvufta ve sufilikte, hatta  bütün dinlerde  çile çekme anlamına da gelir.

Dervişlerin kırk gün çile çekmesi, kırk gün halvete girmesi, insanı kâmil olma yolunda hamlıktan kurtulması için adımlardan birisi olan bu dönem “erbain” olarak adlandırılır.

Ve lakin bir de bizim bir şairimiz  vardır. “Türk şiirinin süvarisi”, olarak adlandırılır.

İsmet Özel, şimdilerde ve uzun yıllardır farklı, islami – şeriatçı, Türkçü, yollara  savrulsa da, 68 kuşağı ve ben 78 kuşağından bazıları, şairi hep “erbain” ile biliriz.

Erbain, şair  İsmet Özel’ in kırk yaşına kadar  yazmış olduğu şiirlerini topladığı  kitabın adıdır.

Bana göre muhteşemdir ve Türk şiirinin süvarisi olmayı  bu şiirleri ile fazlasıyla  hak eder.

Benim hala ezberimdedir, baş ucu kitabım ve kendi sesinden baş ucu kasetimdir.

O halde, onun bu kitapta en bilinen, en ezbere bilinen bir şiirine, “amentü”  ne dersiniz ?

Bir de selam olsun “zemheri ayında gül isteyenlere”.


Muhabbetle,

Recep Babayiğit, Gebze, 21.12.2017



amentü



İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.

Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peş peşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam on beşli olmasa.

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa her gün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.

Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal
haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.

İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yere

Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerde

Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola

Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.

Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.

Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.

(1974)

İsmet Özel



19 Aralık 2017 Salı

UZUN ÖMER


Bugünlerde Eminönü başta olmak üzere, Milli Piyango gişelerinin önlerinde kuyruklar uzar gider.

Milli Piyango denince nedense benim aklıma hep kendisi de yaşadığı yıllarda bir Milli Piyango bayisi olan Uzun Ömer, gerçek adı ile ÖMER ÖZKAN gelir.

Bu yazı, İKDOS etkinliklerinden tanıdığımız YasemimUZUNÖMEROĞLU Hanım’ın soy  adının uzun yaşaması dileğiyle yazılmıştır. 

***//***

Uzun Ömer

1989-1994 yılları arasında çalıştığım Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasında, Osmanlı dönemi moda ayakkabıları, zenne dediğimiz kadın ayakkabıları, frapan balo ayakkabıları, altı tahtadan demir çelik fabrikaları için yapılmış ayakkabılar, Sarıkamış Harbi için yapılan kar botları, altı kabaralı buz botları ve benzerlerinin yanında görenleri hayrete düşürecek kadar büyük bir çift erkek ayakkabısı hemen göze çarpardı.

Bilmeyenler, fabrikaya dışarıdan gelenler bu ayakkabının şimdilerde olduğu gibi, Guiness aptallığı, yani en büyük, en uzun, en kısa, en hızlı, en aptal, aptalın aptalı vb yarışmalar için hazırlanmış olan bir ayakkabı olduğunu sanabilirlerdi.

Oysa, Uzun Ömer' in yaşadığı yıllarda ne Guiness ve aptallığı ne de Beykoz'a gelen ziyaretçi vardı.

Uzun Ömer o zamanlar İstanbul’un en kalabalık eğlence mekânı, bohem hayatın meskeni olan, sonra içler acısı bir yangınla İstanbul'a küsüp köşesine çekilen Galata Köprüsü' nün girişinde Milli Piyango, o zamanki adıyla Tayyare Piyangosu biletleri satardı.

Uzun Ömer, dediysem, öyle ortanın biraz üstünde boyu olan birisi değildi. Uzun Ömer tam 2,25 metre boyundaydı. Şimdilerde yaşasa, NBA’de yıldız olurdu.

O kadar boy olunca, ona giydirecek ayakkabı da o kadar büyük oluyordu.

O şartlarda, Uzun Ömer' e ayakkabı yapacak ne bir usta ne bir atölye bulunabiliyordu. Zira, usta ayakkabının gerçek bedelini alsa, Uzun Ömer' de para yok, almasa usta zarar eder.

İş Uzun Ömer' e ayakkabı giydirmeye gelince, görev ta 1832 yılından beri Memalik - i Osmaniye'nin bütün ahalisine, askerine, polisine, itfaiyesine, öğrencisine vs. ayakkabı giydiren, gerçek bir sanayi okulu olan Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası'na düşüyordu.

İşte, Beykoz Fabrikası'nın raflarında herkesin dikkatini çeken ayakkabı, aptal bir Guines iddiası için yapılmış olan ayakkabı değil; gerçek bir ihtiyaç, halktan birisi, 2,25 metre boyunda, 160 kg ağırlığında Uzun Ömer' in ihtiyacı için yapılmış olan, bir çift 58 numara ayakkabıydı.

Uzun Ömer’i belki de bize en güzel Sait Faik anlatır, “Uzun Ömer” öyküsünde. 

«Akşam olunca Ömer Efendi gişesini kapar, Köprü'nün merdivenlerini uzun, dalgın bir hülya aleminde çıkar. Kendinden altmışar, yetmişer, seksener santim aşağıda insanların üstüne saffet dolu, hüsran dolu gözleriyle bakarak bir tramvay vatmanının yanında iki büklüm Beşiktaş'taki evine döner. Babasının yemeklerini yerler. Sonra tahtadan yapılmış hususi karyolası kırıldığı için yerde hususi yapılmış şiltesine uzanır, gözlerini kapar, helal süt emmiş bir eş düşünür. »
Uzun Ömeroğlu’na sevgilerimle,

Recep Babayiğit, Gebze 18.12.2017

14 Aralık 2017 Perşembe

LODOS YAMANDI


Çatılar uçtu, kuşlar konacak yer bulamadı, uçak ve gemi seferleri yapılamadı. Bacalar çekmedi, zehirlenenler oldu. Kimse buna bir şey diyemez kuşkusuz, sonuçta bu bir doğa olayı. Ama, eserken ve ardında bıraktığı o baş ağrısı yok mu?

Biz şimdi lodostan şikâyet ediyoruz, ama lodosu bekleyenler de var, bilirsin. Lodosu bekleyenlere “lodoscu”, diyoruz. Aslında Türkçe yapım eklerindeki mantığa uymuyor. Yani –cı yapım ekinden, bir şeyi yapan, yani lodosu yapan, gibi bir anlam çıkabilir.

Lodoscu kelimesini yabancı dillere çevirecek olsak, bire bir çeviri komik olur, lodos imal eden, lodos satan gibi bir anlam çıkar.

Oysa, lodoscu hep böyle günleri bekler.

Lodosla birlikte kıyaya vuran, başta odun, malzeme, kimi zaman batan geminin malları, çoğu zaman lodoscunun geçim kaynağı da olur, ısınma kaynağı da. Karadeniz’ in yoksul insanları denizin getireceklerini bekler.

Ama, bu kelime sonraları anlam değiştirerek, günümüzde kentlerin devasa çöplüklerinden eşya, giysi, yiyecek, bazen altın, aklına ne gelirse, ayıranlara da verilmiştir.

Kentleşme ve petrol türevi eşyalar, azgınca tüketimle hayatımıza hızla girince, bununla birlikte kentlerin çöplükleri de tepe ve hatta dağ boyutlarına ulaştı.

Çöplükler sadece Türkiye’ de değil, yoksul, en alttaki hiç de azımsanmayacak bir sınıfın geçim kaynağı haline geldi.

Öyle ki, oradan hayatlarını kazanan bu sınıf, günlük hayatlarını da orada, derme çatma kulübelerde geçiriyorlar.

Biz onlara artık aynı anlama gelmese de “lodoscu”, diyoruz.

Ama, asıl lodoscu belki de bizler, şehir insanı, şehir ahalisiyiz.

Başkalarının attığı, terk ettiği, usanıp bıraktığı, hedonistçe tüketmeye çalıştığı ve insana, mutluluğa, sevgiye, aşka, umuda dair ne varsa, hepsini oradan buradan toplayarak kendimize bir hayat, sahte ve çöplük hayatı kurmaya çalışıyoruz.

Kendi sevdamızı, kendi umudumuzu, kendi hülyamızı umarsız ve çıkarsız, kendimizce yaşamıyoruz, lodosun çıkmasını, bir şeylerin bize doğru savrulup gelmesini bekliyoruz.

Recep Babayiğit, 14.12.2017 Gebze

22 Kasım 2017 Çarşamba

SU KASİDESİ YA DA ÇIBIĞINA LÜLE


Aziz Nesin’e “en sevdiğiniz Türk şairi”, kimdir, diye sorduklarında, hemen “Fuzuli”, der. Azeridir Fuzuli, bizden daha çok bilirler ve severler.

Ardından ekler, “Fuzuli’nin ‘Leyla ile Mecnunu’, olağan üstü bir destandır” der.

 Lise edebiyat derslerinde, divan edebiyatının en zor konusu aruz vezniydi.

Ama, yine de divan edebiyatını bana sevdiren Fuzuli’ydi, en çok beğendiğim ise, onun aşağıya iki dizesini aldığım eşsiz “Su Kasidesi’ydi”

 Bizim gibi, doğu toplumlarında sevgiliye olan hasret öyle derindir ki, bunu bazen bir şiir, bazen bir söz, bazen bir benzetme anlatır.

Ama, bütün mesele sevgiliye olan hasreti anlatmak, dile getirmek değildir, mesele hasreti dindirmektir.

 Sevgiliye hasreti dindirmek kolay değildir. Ne mendiller düşürülür cumbalı evlerden sevgilinin geçtiği yola, ne ucu yanık nameler yazılır sevgiliye.

Su ya da mey dolu bardaktan iki yudum içildikten sonra, bardak ya da kadeh sevgiliye gönderilir muhabbet meclislerinde, yarısını da sevgili içer.

Amaç, meyin yarısını ikram etmek değildir, amaç , sevgilinin dudaklarının değdiği bardağa veya kadehe, aynı yere kendisinin de dudaklarını değdirip, bir tür buluşma yaşamaktır.

Öyle değil midir, sevdiğimiz birisinin, sevgilimizin, gezip dolaştığı, büyüdüğü, yatıp uyuduğu yerleri bizim de gezip dolaştığımızda “ah işte sevgilim de buralarda dolaşmış, buralarda yatıp uyumuştu” diyerek sevgiliyle bir tür buluşma yapmaz mıyız?

 Ama, aşağıdaki Su Kasidesi’nden alınan iki dize öyle bir buluşmayı anlatır ki, günümüz arabeskçileri o tarihte yaşamış olsalardı, işin içinden çıkamazlardı.


Öleceksin, gönüllü öleceksin, belki kara sevdadan, sevgiliye hasretinden, belki intiharla öleceksin, kavuşamayacaksın, kara toprağa gireceksin, kaçış yok.

O kara toprak gün gelip, çanak çömlek, testi yapmak için çamur haline getirilecek, o çamurdan testi yapılacak.

Sevgilinin kara toprağa dönmüş bedeninden yapılan testiye su doldurulacak, sevgili her gün o testiden su içecek.

Sevgilinin dudakları her gün o testiye değecek. O dudaklar, ölen sevgilinin toprak olmuş, sonra testi olmuş bedeni ile buluşacak.


Bakmayın siz şimdi testilerin plastik, çelik, camdan veya porselenden yapıldığına.

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,
öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla
sevgiliye su sunun.)

 Müthiş.

 ** -- **

Bizim Abdal müziğimizde bir zirve olan Çekiç Ali vardır. Neşet Usta zirve ise, Çekiç Ali, erken göçmüş bir başka zirvedir.

 Bağlamanın teline şiddetle, adeta çekiçle bir yere vurur gibi vurduğu için “Çekiç Ali” demişlerdir ona. Neşet Usta da son yıllarında doğaçlama çalıp söylemeye başladığında, bağlamanın tellerini  adeta bir çekiçle döğer gibiydi.

 Bir kıyamet ağıt “Kızılırmak” Türküsü söyler.

 Ama, bir de, “Çıbığına Lüle” diye başka ve benzersiz bir türkü daha söyler.

 Öyle söyler ki Fuzuli mezarından uyanıp gelse, Çekiç Ali’nin önünde eğilir.

19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarına, Anadolu’ ya gelen batılı gezginler, oryantalistler, günlüklerinde Türkleri en tipik özellikleri ile şöyle anlatırlar:” Bütün gün kahvehanelerde bağdaş kurup otururlar, ucunda lüle olan ve içinde tütün yanan bir metreyi bulan çubuk çekerler”.

 Biz, Çekiç Ali, Anadolu Ağzı, “çubuk” demeyiz, “çıbık” deriz.


Bir insan bütün gün ucunda lüle olan çıbığı çekerse, bunun sevgiliyle buluşmanın ne anlamı olabilir ki?

Lüle, kilden yapılırdı, içinde tütün yanardı, çubuğun ucuna takılırdı.

 Yani, lüle olmadan, ağızlığa takar gibi, tütünü sarıp çubuğa takamazdın.

 Tütün lülenin içinde yanar da yanar, dumanı sevgiliyi, ateşi seni yakar.

Daha çok yanmak, hep yanmak, sevgiliden ayrılmamak, sevgiliyle buluşmak için bütün mesele “çıbığa lüle olmaktır”.

“ Sen ne kadar çıbık olursan, ben o kadar lüle olurum” der gibidir sevgili.

 Yanmak, duman olmaktır lülede. Bunu yazan yazar, ama Çekiç Ali söylerse bu türküyü, sevgili için çıbığa nasıl lüle olunur, anlarsın.

Çıbığına lüleyim
Yar yüzüne güleyim
Sen kapıdan geçerken
Ben başına belayım

 ** -- **

 Hani bir söz vardır “ kapıdan kovsan, bacadan girer “, diye.
 Gerçekten de öyle insanlar vardır.

 Anlatılır, hikayedir, belki efsanedir, ama sadece hırsızlar girmezdi bacalardan evlere. Deli aşıklar da bazen bacalardan girerdi sevgilinin yanına. Boşuna mı söylenmişti o ünlü Ankara türküsü:

Bacada yatan oğlan
Gömleği keten oğlan
Gündüz gelme gece gel
Horozdan korkan oğlan

Deli aşık, bacada yatıyorsa, elbet bir yolunu bulur, sevgilinin yanına bacadan da girer, şüphe yok.

 Bizim kültürümüzde bacadan Noel Baba’nın girmesi yoktur, ama bacadan giren deli aşıklar vardır.

Çıbık nasıl lülesiz olmuyorsa, evler de bacasız olmaz.

Bacalar evin ayrılmaz bir parçasıdır, ocağın tüttüğünü, o evde hayat olduğunu bacadan anlarsınız.

Baca tütüyorsa, soy devam ediyor demektir. Sevgili de soya dahildir.

 Ama, aşık için o ocağın başına geçmek, sevgiliyle buluşmak zordur, imkansızdır.

 Bacada yatmak da çözüm değildir.

Aşık için son ve kalıcı tek çare, o eve, sevgilinin bulunduğu o eve, o ocağa “baca “olmak, evden sonsuza kadar ayrılmamak, tıpkı çıbığın ayrılmaz bir parçası olmak gibi, evin ayrılmaz bir parçası, baca olmaktır.

 Çorum halk türküsü ne güzel anlatır bu sevgiyi, bu buluşmayı.

 Şu uzun gecenin gecesi olsam
Çorum’ da bir evin bacası olsam
Dediler ki nazlı yârim pek hasta
Başında okuyan hocası olsam.

 ** -- **

 Şan olsun, Fuzuli’ ye, Çekiç Ali’ ye, Çorumlu halk ozanına ve elbette  bacada yatan oğlana.

 Aşk ve sevda bir testinin ağzında su olmak, bir çıbığın lülesinde yanmak, bir evin bacasında tütmek, değil midir hep?

 Aşk illa ki.


Recep Babayiğit

22.11.2017 Gebze

8 Kasım 2017 Çarşamba

PASTIRMA YAZI


Pastırma kimin ya da hangi kentin adına yazılır veya ilerde tescil edilir bilinmez ama, önce bilinmeyen ya da yanlış bilinen bir deyimi açıklayalım :

 “Pastırma Yazı”

Şimdilerde içinde bulunduğumuz aylarda güneş arada bir , birkaç günlüğüne yüzünü gösterdiğinde, hemen çok bilmişçesine başlarız “daha önümüzde pastırma yazı var”, havalar biraz daha böyle gider, demeye.

Oysa, “pastırma yazı”, değildir, söylenen, doğrusu “ pastırma ayazıdır”. Anadolu insanı ses kaynaşması ile konuşur, sonra ağzından çıkan ses yazıya aktarıldığında başka bir yanlışa neden olur.

Tıpkı, örnekleri çok daha fazla olan;

-        Arada hala dilimizden düşmeyen o ünlü Bodrum türküsü “Çökertme” de “geçen” burası da aspat değil Halilim “dizesindeki” Aspat’ın “nedense ve hiç sorgu sual etmeden, hem aydınlar hem de o ünlü ses sanatçıları tarafından hep ama hep “asfalt” olarak seslendirilmiş olmasıdır. Oysa, türkünün geçtiği yıllarda değil Bodrum’ da Türkiye’ de bile asfalt yol yoktu.

        -      Beylerin, paşaların şehirlerin dışında at ahırları olurdu. Buralara “emir-i ahur” denirdi.            Oralarda çalışan köylü bunu ses kaynaşması ile telaffuz eder ve oralara “imrahor”,                derdi. Bugün, Ankara’nın en eski mahallelerinden “İmrahor”un, adının ne demek                     olduğunu kimse bilmez, merak da etmez.

-       Çok tekrarlanan bir söz vardır “eski camlar bardak oldu”. Oysa, doğrusu “eski çamlar bardak oldu”, şeklindedir.

Pek bilinmez, ama bilen bilir, eskiyen, yaşlı çamlar kesildiğinde, orman köylüsü, geçimini ormandan sağlayan “ağaç eri, tahtacı, kimi yerde "çıtak" dediğimiz, halkımız, onlarda su kabı, yani bir tür damacana yapar.Küçüğüne “bardak”, büyüğüne “senek” der.  

***//***

Anadolu’ da değil sadece, insanın yaşadığı her yerde gıdaların saklanma ve koruma yöntemleri aşağı yukarı hep bir birine benzer. Sadece koşullar değiştiğinde, refah ve sanayileşme ile birlikte ilkel saklama koşulları terk edilmeye başlanmıştır.

Yani, atlı asker bütün ülkelerin ordularında vardı, yani bütün orduların atlı askerleri artan eti şımarıkça atmıyor, bırakmıyor ya da vahşi hayvanlara vermiyordu, zaten az bulunan eti yanında taşıyordu, elbette taşıma yöntemini bilerek.

Yani, bu yöntem ne Hunlulara ne Türklere ne de Germenlere mahsus olamaz.
Pastırmanın adından hareketle, pastırmanın bir  Türk yiyeceği olduğu iddia edilemez.

***//***  

Benim çocukluğumda ve hatta gençliğimde de kurban bayramlarında kesilen etlerin saklanması için tek yöntem, elektrik ve buz dolabı olmadığı için, onları tuza bulayıp, kedinin uzanamayacağı ipe asmaktı.

Tuz burada zaten pişirici bir faktördür, hele mevsim kış ya da kışa yakın ayazlı günler ise, et havanın ayazı ile hiçbir kokma, bozulma olmadan adeta pişer ve saklanmış olurdu.

Şimdi aynı ya da benzer işi, derin dondurucular yapıyor. Köyden gelen halkımız ise ne yazık ki büyük bir görgüsüzlük ve aç gözlülükle evlerinin bir köşesine kocaman derin dondurucular alıp koyuyorlar.

Et böyle saklanırken, o ünlü ve dillere destan Kars Kazı farklı mı saklanırdı?

Hayır elbette.

Kars Kazı, iyice yağlanmadan kesilmez. Kışın bastırmasına kadar yeterince yağlanan  kaz kesilir  ve  tuza bulanarak, ipe serilip, kurutulur.

***

Eti ve kazı saklayan, koruyan aslında tuzdan ziyade “ayazdır”.

Biz de ayazda uzun süre dışarıda kaldığımızda ya da tedbirsiz karda dolaştığımızda, önce hemen kızarır, ertesi gün ise kap kara olur, güneşte yanmaktan beter oluruz.

Aslında olan şey, yüz derimizin adeta  pişmesi, donmasıdır.

***

Yeniden “pastırma yazına”  dönecek olursak, bu aylarda , yani kışa giriş aylarında,  güneşli havaların sabahları getirdiği ayazı yemeyen et  pastırma olmaz, adının Kayseri’ ye ya da Kastamonu’  ya yazılması hiç önemli değil.

Önemli olan, bilgileri, kelimeleri, gelenekleri, şimdiki ve gelecek kuşaklara doğru aktarmaktır: Pastırma yazı değil, pastırma ayazı ...

Recep Babayiğit,
8.11.2017 İstanbul