7 Ağustos 2024 Çarşamba

HAYATIM GEÇTİ GÖRMEDİM SEFA - HAYATİ ÖZDEMİR- SELLİ YUSUF - ACEM KIZI - NEŞET ERTAŞ - SOKAK HAYVANLARI VS.


1967 yılı soğuk bir Aralık ayıydı.

Yedi yaşındayım.

Albayrak Mahallesi’nde bulunan, giriş kapısı dışında ön cephesi taş duvarlı, sağ cephesi mahallenin evlerine bitişik, arka cephesi yüksek kör duvarlı, sol cephesinde ise demirden yüksekçe bir kanatlı kapıyla çevrili büyükçe bir avlu içinde bulunan Çorum Yetiştirme Yurdu’nda yaşları 7 ila 18 arasında yüzden fazla kız ve erkek çocuk birlikte barınıyorduk.

O zamanlar ülkedeki yetiştirme yurtları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı.

Biz çocuklar, kız ve erkek yurt binalarını da içine alan geniş bir avlu içinde bulunan Albayrak İlkokulu’na gidiyorduk.

…/…

Adı Hayati’ydi.

Adı neden Hayati’ydi, bilemiyorum.

Adı neden Ahmet, Mehmet veya Mustafa değil de Hayati’ydi?

Bizim yaşadığımız çevrede ilk defa duyduğum bir isimdi Hayati.

Hayati yaşça benden ve benim kuşağım, ilkokula yeni başlayan çocuklardan bir hayli büyüktü.

Okula da gitmiyordu, işe de.

Okula gitmeyenler ilkokuldan sonra bir esnafın yanında çıraklık, kalfalık yapardı ve biz onlara “İşçiler” derdik.

Hayati hiç okula da gitmemişti.

Çorum’un, bozkırın ayaza çeken karakışında, Aralık ayında ancak okula gittiğimizde ısınabilirdik.

Hayati’nin üzerinde hep bir kaban olurdu.

Hayati yaz kış hep o kabanla gezerdi yurdun avlusunda.

Bizler okula gideriz, okuldan çıkarız Hayati yakası ve kolları artık kararmış kabanıyla adeta bizi beklerdi.

Hayati hiç okula gitmemişti.

Yaşı bizden çok büyük olmasına rağmen neden ona adıyla seslenirdik, bilmiyorum.

Onun yaşındakilere, hatta ondan küçüklere bile “Abi” derdik.

Hayati’nin küçük kardeşi Hilmi ile akrandık.

Herkes, yurtta barınan kız-erkek çocuklar, öğretmenler, yöneticiler, yurtta çalışan terzi, aşçı, hemşire, hademe vb. Hayati’yi bilir, tanır, ama kardeşi Hilmi’yi bilmezdi.

Biz okul haricinde dışarıda olursak, Aralık ayının zemherisinde üşürdük.

Hayati de üşür müydü acaba?

…/…

Neşet Ertaş, büyük ve mütevazi gönül insanı, çalıp söylediği türkülerin hikayelerini de anlatır arada.

Hiç kibir yoktur sözlerinde, hiç böbürlenmez, ben yaptım, ben havalandırdım bu türküyü, sözlerini ben dizdim vb. demez.

Onun bütün türkülerinin bir hikayesi vardır kuşkusuz.

Bir türküsü vardır, çok bilinen: Acem Kızı ya da Çırpınıp da Şanovaya İnince.

Hikayesini pek kimse bilmez.

Ama Neşet Ertaş Usta bu türkünün hikayesinde aynı zamanda toplumsal bir sorunu da dile getirir ve o beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız, yüzünden, şekil-şemalinden, giyim-kuşamından yanına varmaya bile çekindiğimiz hatta tiksindiğimiz gönül insanlarını yüceltir.

“Bunlardan en ünlüsü, daha o yıllarda havalandırdığı Acem Kızı türküsüdür.

İleriki yıllarda, radyodan duyulduğu andan sonra benimseyip ünü hızla Türkiye’ye yayılarak sevilecek olan bu türkünün öyküsünü Ertaş şu sözlerle anlatmaktadır: ‘Selli Yusuf diye birisi vardı. Şarap içip gezerdi. Ağzının kenarından hep ağzının suyu akar, bu yüzden ona Selli Yusuf derlerdi. Kırşehirli, Abdallardan, o da saz çalardı. Eskiden konser demezler, tiyatro geldi, sahne yerine de şano derlerdi. Dansözler grubu gelirdi. Getirenler, korkularından sahneye çıkan dansözler için;-Bu bir Türk kızı! da diyemezlerdi.-İşte bu, İran kızı; bu Acem kızı, derlerdi. Bir gün bir Tiyatro gelmiş. Selli Yusuf bu tiyatroya gitmiş. ‘İşte bu, Acem kızı!’ deyip sahneye bir dansöz çıkarmışlar. Selli Yusuf, kendi kendine sahnenin ne demek olduğunu da bilmiyor ya; şanova diyerek, Çırpınıp da şanovaya çıkınca, eğlen şanovada kal acem kızı; diye başlayan bu şiiri söylüyor kendi kendine. Selli Yusuf, bunu başka bir havada çalardı. Ben de duydum bunu kendinden. O şiiri ben kendimce çalıp söyleyerek havalandırdım. Bu havanın doğuşu budur. Yani aslında sözleri Selli Yusuf’un, benim çaldığım hava da bana aittir.”[1]

Burada “Eğlen” kelimesi, eğlence anlamında değildir, orada eğleş, oyalan, orada yaşa anlamındadır.

Hep ağzının suyu akan Selli Yusuf’un soyadı neydi bilemiyoruz. Kaynaklarda da yazmıyor.

…/…

Hayati’nin soyadı Özdemir’di.

Hayati’nin ağzının suyu akardı, Neşet Usta’nın Selli Yusuf’u tarif ettiği gibi.

Ama biz çocuklar, öğretmen ve öğrenciler Hayati’ye selli değil “Salyalı” derdik.

Hayati’nin yüzüne karşı kimse ona salyalı, demez, diyemezdi.

Zira Hayati güçlü kuvvetli, iri yarı birisiydi.

Hayati’nin selli, salyalı oluşu bir bedensel engeldi.

Ama çocuk halimizle onun neden ağzından sürekli salya aktığını bilemezdik.

Hayati konuşamazdı da, sadece çıkarmaya çalıştığı anlamsız sözleri kalın sesiyle ağzında geveler geveler sonra da kimse onu anlamayınca kızar, öfkelenirdi.

Bugünden bakınca Hayati’nin spastik engelli olduğunu anlayabiliyorum.

Ancak o yıllardan yakın zamana kadar ne çocuk yuvalarında ne de yetiştirme yurtlarında ne bir özel eğitim uzmanı, ne pedagog, psikolog, çocuk doktoru, rehberlik öğretmeni vb. bulunmazdı.

Yetiştirme yurtlarında görev yapan öğretmenler arada gelen gece nöbetleri dışında evlerinde kalırlardı.

Genellikle köy okullarında çalışıp da şehir merkezlerine tayin isteyen öğretmenler için bir tür rahatlama yeriydi yetiştirme yurtları. Zira her ne kadar onlar öğretmen olsalar da, yetiştirme yurtlarında eğitim-öğretim olmadığı için öğretmenlere düşen pek fazla bir şey olmazdı.

…/…

Albayrak İlkokulu’nu da içine alan koca avlunun içinde öğretmenlerin belki de en büyük sorunu Hayati Özdemir’di.

Hayati’nin “Sultan” adında kırma, sarıya çalan rengiyle bir köpeği vardı.

Sultan’ın yurdun bahçesine nereden ve ne zaman geldiğini kimse bilmiyordu.

Biz küçükler Sultan’ın yanına pek yaklaşamazdık. Hayati bütün gün köpeği Sultan ile beraber olurdu.

Kış gelip de havalar soğuyunca, Hayati köpeğin üşümemesi için onu yakası ve kolları siyah kirden görülmeyen kabanının içine alır, onunla birlikte gezerdi yurdun koca avlusunda.

Tesadüf müdür, bilinmez, Hayati’nin kabanının rengiyle köpeği Sultan’ın rengi aynıydı.

Yöneticiler ve öğretmenler arada Hayati’yi uyarırdı, “Köpeği çıkar, dışarı at,” diye.

Hayati köpeği Sultan için yurdun evlere bakan duvarının dibine derme çatma bir de kulübe yapmıştı.

Hem iri yarı ve güçlü kuvvetli hem de daha çok salyalı oluşundan dolayı öğretmenler Hayati’nin yanına yaklaşmaya cesaret edemezdi. Hem korkarlar hem de ondan tiksinirlerdi.

…/…

Spastik engelli olan sadece Hayati değildi, zihinsel engelli çocuklar da vardı aramızda. Devlet kendisine emanet edilen çocukların sadece karnını doyurup barındırıyordu.

…/…

Hayati Özdemir’in salyasından tiksinen öğretmenlerimiz anlaşılan Neşet Ertaş’a ilham veren Selli Yusuf’u hiç duymamış olmalılar.

…/…

O yıllarda Nuri Sesigüzel’in 1966 yılında oynadığı bir filmde okuduğu ve sonra çok ünlenen “Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş” türküsü halkın dilinden düşmezdi.

Türkünün ikinci dörtlüğü “Hayatım geçti görmedim sefa” diye başlıyordu.


Öğretmenler Hayati’ye yaklaşmak istemezler, onun okula veya işe gitmediğini, yan gelip yattığını düşünerek, ondan salyası nedeniyle tiksindikleri yetmiyormuş gibi, onunla bir de alay ederlerdi.

Ona “Hayati” diye seslenmek yerine, Nuri Sesigüzel’in seslendirdiği o türkünün ikinci dörtlüğünün ilk dizesi ile seslenirlerdi:

Hayatim geçti…

Bu sesleniş şekli nedendir bilinmez, zaman zaman biz küçük çocukların da diline dolanır ve gizli saklı, Hayati’yi gördüğümüz yerde veya onu anlatırken kendi aramızda söylerdik: Hayatim geçti…

Hayatım geçti görmedim sefa
Yalan dünyada olur mu vefa
O yardan gördüm binlerce cefa

Ağla gözlerim sızla gözlerim
Sen bu halıma sen bu halıma

.../…

İşte o zemherinin ayazının iliklerimize kadar işlediği bir bozkır gününde nedendir bilinmez, bütün öğretmenler ve dışarıdan zabıta desteğiyle yurdun avlusuna doluşan kalabalık bir grup Hayati’nin peşine, daha doğrusu onun Sultan’ı, köpeğinin peşine düştüler.

Nedendir bilinmez, diyorum, zira acaba o günlerde de aynen bugünler de olduğu gibi bir “Sokak hayvanları nefreti mi” dolaşıyordu ülkede?

Veya koca avludaki ilkokulda sadece biz yetiştirme yurdunda barınan çocuklar değil, mahallenin diğer çocukları da okurdu.

O mahalle çocuklarından hatırlı birisinin velisi köpek Sultan ile ilgili bir şikayette mi bulunmuştu, bilemiyoruz.

Hayati’nin yanına yaklaşmaya cesaret edemeyen, daha doğrusu onun salyasının üzerlerine, ellerine bulaşmasından korkan zabıta ve yurt öğretmenleri önce Hayati’yi ikna ederek köpeği kendilerine vermesini, kamyonete koymasını isterler.

Yurt öğretmenleri yine “Hayatim geçti…” diye başlıyorlar Hayati’ye şirin görünmek için.

Hayati köpeğini vermiyor.

Verir mi?

Ona bağrını açmış, onu kabanının içine alıp sıcak yüreğiyle ısıtmış, onunla yatıp uyumuş, Hayati Sultan köpeği verir mi?

Lakin karşı taraf hem sayıca hem de imkan olarak güçlüler. 

Köpek kulübesinde.

Hayati köpeği vermiyor, kulübenin başında tetikte dikiliyor.

Yakalayın, diye bir emir geldi mi, tam hatırlayamıyorum.

Zabıta ve yurt öğretmenleri harekete geçiyorlar.

Biz yetiştirme yurdunda barınan küçük çocuklar ve bizden büyük abi ve ablalarımız harekete geçen zabıta ve yurt öğretmenlerimizi yuhalamaya başlıyoruz.

Hayati hızla kulübeye eğiliyor.

Sultan’ı kulübeden çıkarıyor, onu düğmeleri ilikli olan kabanının içine koyuyor.

Hayati böylelikle köpeğini koşturarak yormamış oluyor.

Hayati iri yarı, koynundaki köpeği ile rahatlıkla koşabilir.

Spastik engelli Hayati boynundaki yetersiz veya kilitli kaslardan dolayı kafasını hep sola ve yukarıya kalkık, ayakları ise bedeniyle uyumsuz bir şeklide paytak paytak koşuyor.

Hayati önde, kovalayanlar arkadalar.

Yurdun arka tarafına doğru bir kovalamaca devam ediyor.

Biz çocuklar da izliyoruz.

Arka taraftaki en az beş metre yüksekliğinde ve beyaz kireç badanalı uzun duvarın üzerindeki yumurta sarısından oluşan lekeler yeniden çıkıyor karşımıza.

Yetiştirme yurdunda çok nadiren de olsa kahvaltıda verilen haşlanmış yumurtalar genellikle cılk çıkardı.

Bu durumda biz küçükler bir şey yapamazdık, ama büyük abilerimiz cılk çıkan yumurtaları avlunun arkasına düşen o uzun ve yüksek beyaz kireç badanalı duvarına fırlatarak parçalarlardı.

Beyaz duvar adeta yumurtadan bir performans sahası olurdu.

Beyazı badanadan dolayı fark edilmez, ama sarısı duvarda dalga dalda fark edilirdi.

Hayati spastik haliyle bile hızlı koşuyor.

Gerilim artıyor.

Zavallı köpeğin durumunu göremiyoruz. Yüreği nasıl da sık atıyor ve korkuyor olmalı.

Koca avlunun sol tarafına gelen demirden yüksekçe kanatlı kapı genellikle aralıklı olurdu.

Biz küçükler ön kapıdan kaçıp sokağa çıkmaya korkardık, öğretmenler yakalardı.

Ama arkada, soldaki kanatlı kapının aralığından kaçan abilerimiz gece yoklamasına doğru gelirlerdi.

O gün o yüksekçe demir kapı aralıklı değildi.

Hayati nasıl olsa kapı aralıklıdır, diye o tarafa yöneliyor.

Fakat kapı kapalı, aralık da yok.

Hayati’nin peşinden koşanlar onu köşeye sıkıştırıyorlar.

İtişip kakışma, boğuşma.

Hayati yerlerde.

Sonrasında, Sultan köpeği Hayati’nin koynundan alıyorlar.

Hayati Sultan için çırpınıyor.

Gerisini anlatmaya yüreğim dayanmıyor.

…/…

1967 yılının zemherisinin ayaza çekmiş bir Aralık ayında en küçüğü yedi yaşında olan çocuklara Çorum Yetiştirme Yurdu’nda izlettirilen sahne buydu.

…/…

Sokak Hayvanları Yasa Tasarısı mı?

Önce Hayati Özdemir’in hayatını bilmek gerekiyor.

Önce Hayati’nin salyalı halini de sevmek gerekiyor.

Önce Neşet Ertaş’ın şiirinin sözlerini alıp havalandırdığı Selli Yusuf’u da bilmek gerekiyor.

Nuri Sesigüzel’in söylediği türküyü Hayati Özdemir için de dinlemek gerekiyor.

…/…

Hayati 18 yaşına yakın olmalıydı o tarihlerde ve 18 yaşını dolduran çocukların yetiştirme yurtları ile ilişkileri kesiliyordu, yani çocuklar bir nevi sokağa terk ediliyordu.

Selli Hayati’yi bir daha göremedim, hatırlamıyorum.

Hayati, köpeği Sultan ile görüntümden kayboldu, gitti.

…/…

Konya Çocuk Yuvası’ndan benimle birlikte gelen çocuklardan birisi de Selli Hayati’nin küçük kardeşi Hilmi Özdemir’di.

Hilmi yetiştirme yurdundan yaşı dolup ayrıldıktan sonra trafik polisi olur.

Şehirlerarası yolda bir trafik denetimi sırasında kontrolsüz olarak gelen bir kamyonun altında kalarak hayatını kaybeder.

Hayati’den geriye hiçbir fotoğraf yok.

Hilmi ise Konya Çocuk Yuvası’nda annesinin ziyarete geldiği sırada çekmiş olduğu fotoğraftaki gibi gülümseyen ve o gürbüz haliyle hep aklımda, hep gözümün önündedir.

Konya Çocuk Yuvası-1966-Selli Hayati’nin de annesi olan kadın ziyarete gelmiş, Hilmi Özdemir mutlu. Selli Hayati’den dolaylı olarak bana kalan son görüntü.

…/…

Babası, Hayati’ye adını koyarken acaba Nuri Sesigüzel’in okuduğu o türküden mi ilham aldı? Ya da adı o sıralar daha yeni duyulmaya başlayan ve daha ilk rollerinden itibaren güçlü bir yardımcı oyuncu karakteri çizen Hayati Hamzaoğlu’ndan mı esinlendi? Yoksa çocuk doğduğunda Hayati’nin engelli halini fark ederek, onun hayata tutunması için “Hayati” adını mı verdi?

Bilemiyoruz.

…/…

Selli Hayati Özdemir’i kimse bilmez ve bilinmeden de ayrılıp gitti bu dünyadan.

Ama Selli Yusuf’un adı hiç olmazsa Neşet Ertaş’ın havalandırdığı ve dillerden düşmeyen Acem Kızı türküsünün künyesinde “Söz: Selli Yusuf” olarak ölümsüzleşir.

Erol Parlak yazmış olduğu kitabının ikinci cildine notaya almış olduğu bu türkünün nota kaydını da koyar ve Selli Yusuf’un adını zikreder.

Neşet Ertaş’ın bu türkünün nota kaydı için Erol Parlak’tan bunu özellikle rica etmiş, onu tembihlemiş olduğunu düşünüyorum.

Neşet Ertaş Selli Yusuf’a bir borç ödemiş oldu.

Erol Parlak da Neşet Ertaş’a.

Biz de Selli Hayati’ye ödüyoruz borcumuzu.

Borçlarımız birikiyor. Onları ödemeye ömrümüz yetmeyecek.

Nuri Sesigüzel’in icrasıyla üne kavuşan “Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş ” türküsünün sözleri Mustafa Kemal Dendenoğlu’na, müziği Abdurrahman Kızılay’a aittir. Mustafa Kemal Dendenoğlu adı bütün kaynaklarda sadece “Mustafa Kemal” olarak gösterilir ve onun vefatından söz eden, Türkiye’de yayınlanmış hiçbir Türkçe duyuru yoktur.

Selli Hayati’yi “Hayatim geçti…” diye çağırmamıza vesile olan o türkünün sözlerini yazan Mustafa Kemal Dendenoğlu’na biz de borcumuzu ödeyelim, onun gerçek adını zikrederek.

 Sokak hayvanlarına, can dostlarımıza karşı borcumuzu kim ve ne zaman ödeyecek? Soru bu.

 Hattuşa, 21 Temmuz 2024, Pazar  

 


Erol Parlak kitabı, ikinci cilt, sayfa 585

   

Tavsiye edilen dinleme:

Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş

İcra: Nuri Sesigüzel

Tavsiye edilen film:

Beyaz Mendil

Yönetmen: Lütfi Akad

Oyuncular: Fikret Hakan/Ruth Elizabeth



[1] Garip Bülbül Neşet Ertaş-Hayatı-Sanatı-Eserleri 1-Erol Parlak-Demos Yayınları-2013 Birinci Baskı, s.319-320

8 Temmuz 2024 Pazartesi

GEMİLER VE SANAT II


Gemiler bazen de anonim eserlerin yaratılmasına vesile olurlar. Yani aslında o anonim dediğimiz eseri gemiler kendileri yaratırlar.

O nedenle belki de, öyle kaynağı bilinmeyen her esere “Anonim” deyip geçmemek gerekiyor.

İşte gemiler, işte trenler, işte kağnılar ne çok eser yaratmışlardır cansız varlıklar oldukları halde.

Her dönemin dillere dolanan müzik eserleri, şarkıları, türküleri, tangoları vb. vardır.

Bazı eserlerin ise dönemi olmuyor.

Anonim olduğu için herkes tarafından söylenen eserler gibi, her dönem söylenip, dinlenebiliyorlar.

Söz konusu gemiler olunca, aklımıza birçok türkü, şarkı vb. müzik eseri gelir.

Ama birisi var ki, hala dillerdedir ve söylendiği yere göre farklı forma bürünür.

GEMİLERDE TALİM, KIRIM’DA SEVDA VAR

Gemilerde Talim Var, diğer adıyla Recebim, türküsünün kaynak kişisi İnebolulu Sarı Recep olarak gösterilir.

Tıpkı Katibim şarkısında veya Hey Onbeşli türküsünde veya diğer başka türkü ve/veya şarkılarda olduğu gibi halk türkülerinin ve şarkıların farklı söz varyantları olduğu gibi, farklı formları ve ritimleri de olabiliyor.

Sarı Recep’in kaynak kişi olarak gösterildiği “Gemilerde Talim Var” Türküsü 9/8 usülde çalınırken, Kırım’dan gelen ses bir ağıt gibidir.

Kırım’dan gelen sesin usülü de söz varyantı da farklıdır.

Bir sevda türküsüdür, ama derin bir sevda.

Türkü Kırım’a mı gitti yoksa Kırım’dan mı Anadolu’ya geldi, bunun cevabını etno-müzikologlar verebilir ancak.

Neticede her iki varyantın leitmotivi de “Gemidir.”

SARI RECEP (GÜRAY) Varyantı

GEMİLERDE TALİM VAR
BAHRİYELİ YARİM VAR
O DA GİTTİ SEFERE
NE TALİHSİZ BAŞIM VAR

Bağlantı:

HANİ BENİM RECEB'İM RECEB'İM
SARI LİRA VERECEĞİM
ALMAZSA KARAKOLA GİDECEĞİM

GEMİ GELİR YANAŞIR
İÇİ DOLU ÇAMAŞIR
İSTANBUL'UN KIZLARI
RECEP DİYE AĞLAŞIR

Bağlantı

MAVİ GİYME TANIRLAR
SENİ YOLCU SANIRLAR
GEÇME KAPIM ÖNÜNDEN
SENİ BENDEN ALIRLAR

Bağlantı

KIRIM VARYANTI

Gemi gelir, yanaşır,
İçi dolu çamaşır.
Bu ne kadar güzellik,
Bakan gözler kamaşır.
 
Gel, benim Erecebim, Erecebim.
Gelmezsen öleceğim.
Kara (y)üzüm salkımı, salkımı,
Yar, sen aldın aklımı.
 
Gemi gelir yalıdan,
Direkleri karadan.
İki yar bir sevilmez,
Men çıkayım aradan.
 
Gel, benim Erecebim, Erecebim.
Gelmezsen öleceğim.
Kara (y)üzüm salkımı, salkımı,
Yar, sen aldın aklımı.
 
Gemi gelir, yan gelir
Uzaklardan yar gelir.
Seve seve ayrılmak,
Bu yaşlıkta dar gelir.

Gel, benim Erecebim, Erecebim.
Gelmezsen öleceğim.
Kara (y)üzüm salkımı, salkımı,
Yar, sen aldın aklımı.

İnebolu varyantının kaynak kişisi TRT repertuarına çok sayıda Kastamonu türküsü kazandırmış olan Sarı Recep (Güray) olarak görünürken, Kırım varyantı anonim olarak görünür.

 

Recep Güray – Sarı Recep

Şu soruyu sormadan edemiyoruz:

İnebolu varyantının kaynak kişisi Sarı Recep türküde kendisini mi anlatıyor acaba?

Zira kısa bir kaynak taramasında İnebolulu Sarı Recep’in de çok yakışıklı, üstelik sazı ve sözü dinlenen birisi olduğunu öğrenebiliyoruz.

Ama şurası var ki türkü İnebolu kaynaklıdır ve İnebolu kendi adıyla anılan teknelerin, Denk Kayığı, yapıldığı, denizcilerin yetiştiği bir liman kentidir. Bu türküye kaynaklık etmesinde yine gemi motifi belirleyicidir.

Kırım varyantı dışında ise Vikikaynak’tan alınan aşağıdaki yazı ve ekindeki diğer varyant ve formlar bu türkünün ne kadar zengin bir coğrafi yelpazede çalınıp söylendiğini gösteriyor.

Bunun nedeni ise insanlar gibi, müziğin de geziyor olmasıdır. Bu gezi için yegane vasıta gemiden başka bir şey değildi elbette. Farklı coğrafya, farklı dil, farklı kültür kendi söz varyantını, usülünü ve formunu yaratıyor.

Gemilerde Talim Var
Eser sahibi bilinmiyor

Türkünün giriş müziği Hicaz Zeybek (İzmir Zeybeği) (Για να ξέρεις αλανιάρη olarak Ρόζα Εσκενάζυ tarafından söylenmiştir.) adlı türkünün müziği ile birebir benzerlik gösterir. Çemberim Dalda Kaldı türküsünün müziği ile benzerlik gösterir. Sulhiye Kuşkaya - Gemi Gidiyor Gemi olarak farklı sözlerle söylenmiştir. Odeon kayıtlarında bu eser mevcuttur. Bu türkü benzer sözlerle Şinanay olarak Marika Papagika söylenmiştir. Müzik farklıdır. Benzer bir müzik de Καλλιοπάκι adlı türküdür. Αμαλία Βάκα tarafından söylenmiştir.Suya İner Tavşanlar (Aydın) çeşitlemesi vardır. 

(Not: Tıklanarak Youtube üzerinden izlenebilir) 

 Sinanai- Canto by MARIKA PAPAAGIKA (in Tu rkish)

 ΚΑΛΛΙΟΠΑΚΙ - ΡΙΤΑ ΑΜΠΑΤΖΗ (ΤΟΥΝΤΑΣ)

 Ali Fuat Aydın - Για να ξέρεις αλανιάρη

 Καλλιοπάκι ( Πάλι, Μεθυσμένος Είμαι ) - Βάκα Αμαλία

 GEMİLERDE TALİM VAR - AHMET KELGİNLİ

 Sulhiye Kuşkaya - Gemi Gidiyor Gemi (Taş Plak Arşivi)

 Ρόζα Εσκενάζυ -Για να ξέρεις αλανιάρη

 ΑΠΟ ΤΑ ΓΛΥΚΑ ΣΟΥ ΜΑΤΙΑ (ΟΛΜΑΖ) Γιασεμή Σαραγούδα

 Seha Okuş - Çemberim Dalda Kaldı

 Ali Fuat Aydın - Hicaz Zeybek (İzmir Zeybeği)

 KARANFİL YALAKLARI

MELİH CEVDET’İN RÜYA ŞİİRİ

Türk Şiirinin ustalarından Melih Cevdet “Rüya” şiirini yazana kadar yakın tarihimizin en büyük deniz faciası olan Refah Gemisi Faciası’nı belki de çoğu aydınımız, sanatçımız, yazarımız, şairimiz bilmiyordu.

Refah Gemisi Faciası bir şair yaratmamıştır, ama o faciada şehit olan Güverte Yüzbaşı Nejat Anday, şair Melih Cevdet Anday’ın büyük ağabeyidir.

Rüya şiirine geçmeden önce Refah Gemisi Faciasından söz edelim biraz.

23 Haziran 1941 tarihinde akşam saatlerine doğru Mersin Limanı’ndan hareket eden Refah Gemisi’nde bulunan askeri personelin amacı belliydi.

“İngiltere’de inşa edilmiş olan 4 denizaltı gemisi tesellüm etmek ve oradan vatana getirmek üzere Dz. Yb. Zeki Işın (1346)’ın başkanlığında 19 subay, 63 erbaş ve 68 erin, 20 Haziran 1941 Cuma akşamı Ankara’dan hareketle Mersin’e ve oradan Mısır ve Cenubi Afrika tarikile (yoluyla, yn) İngiltere’ye azimet (varış, yn) edeceklerini saygılarımla arz ederim.”[1]

Arz ederim, diye Başvekalet’e (Başbakanlığa) yazı yazan dönemin Milli Müdafaa Vekili (Milli Savunma Bakanı) Saffet Arıkan’dır.

Teslim alınması gereken Reis sınıfı dört denizaltının isimleri ise şunlardı:

Burak Reis

Murat Reis

Uluç Ali Reis

Oruç Reis

Denizaltıları teslim almaya gidecek olan yukarıdaki askeri personele Mersin Limanı’ndan diğer askeri personel de katılır.

20 askeri öğrenci

(Asteğmen olarak Hava Harp Okulu’ndan mezun olup ancak o zamanki uygulamaya göre halen askeri öğrenci statüsünde)

1 havacı subay

28 sivil gemi personeli

1 İngiliz subayı

Toplam 200 kişi ile gemi 23 Haziran 1941 tarihinde Mersin Limanı’ndan kalkışa hazırdır.

Ancak gemiye daha binmeden geminin 200 kişiyi barındırabilecek imkan ve kabiliyete sahip olmadığı anlaşılmaktadır.

Fakat emir vardır. Gemi hareket edecek.

Refah’ın durumu böyle bir görev için her bakımdan içler acısıdır.

“O esnada Ankara’ya telefon etmek için postanede bulunan kafile personelinden Üstçavuş Osman Ülay, Liman Reisi Zihni Koçak’ın yanındakilere, ‘Atina sefirini aldırmak için Ankara vapuru hazırlanırken buna mukabil 200 kişi böyle bir şileple gönderiliyor’ dediğine tanık oluyordu.”[2]

Bu laf belki bir dedikodu gibi gelebilir. Yaşananlara ve görülenlere bakalım.

“Gemideki tuvaletler yetersiz olduğundan gemiye getirilen Raif Akça ve Hüseyin Altıntaş isimli iki marangozun (Keresteyi İsmail Yusuf’tan almışlardı) tahtadan dört hela yapması, geminin demir aldığı son ana kadar sürdü.”[3]

Artık herkes gemidedir. Yatma planı yapılır. En güzide deniz ve hava subaylarına, er ve erbaşlara reva görülen şey içimizi sızlatır.

“Sıra kafilenin yerleşmesine geldiğinde yatak, battaniye ve yastıklar dağıtıldı. Kamaralar yetersizdi. Subayların bir kısmı kamaralara yerleşirken diğerleri yataklarını açık köprü üstüne serdi. Havacı asteğmenler, erbaşlar ve bir kısım er güverteye ve ambar kapaklarının üstüne dağıtıldı. Yer bulamayan altmış kadar er ise Üsteğmen Fazıl Kartal’ın kontrolünde köprü üstünün hemen altında bulunan asma kömürlüğe yerleştirildi. Önce kömürler süpürüldü, sonra hasırlar serildi.” [4]

Sorunlar sadece bunlar mı?

“Güverte Yüzbaşı Muhittin Darga ise gemiyi açıkta demirde yatarken (demirliyken, yn) görür. Gemiye çıkıldığındaki manzarayı ise ‘Son derece cesaret kırıcı’ olarak tanımlar.”[5]

Bütün her şey bilindiği halde gemiye hareket emri verilir.

Gemi Mersin Limanı’ndan 17.30 gibi demir alır.

Saat 23.01’de gemi büyük bir patlamayla iskele tarafından yara alır ve o yana yatar. Patlamaya kimliği ve milliyeti halen belirlenmeyen bir denizaltıdan atılan torpil neden olur.

Bir can pazarı başlar.

Normal koşullarda göze görülmeyen sorunlar, böylesi olağanüstü durumlarda hemen gün yüzüne çıkar.

Refah Gemisinin imkanları ve eksiklikleri tahliye ve kurtarma için elverişli değildir.

TELSİZ:

“Komodor bu kargaşa yaşanırken infilaktan on dakika sonra ‘Telsizci yok mu?’ diye bağırdığında kıç tarafından ilk gelen, Telsiz Başçavuş Nevzat Durukan oldu. İnfilakla beraber geminin bütün elektrik sitemi çöktüğünden telsiz cihazı çalıştırılamıyor, dolayısıyla yardım çağrısı ‘SOS’ kodu da verilemiyordu.”[6]

“(…) Telsiz Başçavuş Reşat Kip’in gemide olmamasına rağmen imdat işareti verebileceğini söylemesi üzerine Yüzbaşı Nevzat Erül ile telsiz kamarasına gidilmiş, ancak telsiz anteninin kopmuş ve kamaranın suyla dolu olması nedeniyle başarılı olunamamıştı. Geminin telsizcisi Mevlüt bile kendisini denize atmıştı.” [7]

FİLİKALAR:

“Elde kalan tek filika, rüşvet güverte iskele tarafta bulunan filikaydı. İndirme tertibatı noksandı.”[8]

Geminin kaptanı eski deniz subayı İzzet Kaptan gemisini terk etmez ve filikaya binenlere son anda harita ve bir pusula verir.

“Filikayla gemiden uzaklaşırken Milli Mücadele’nin ‘Enosis Kahramanı’ İzzet Kaptan hala köprü üstündeydi. Israrla yapılan, ‘Sen de gel’ çağrılarına son sözü şu oldu:

‘Allah muininiz (yardımcınız) olsun. Ben burada kalacağım… Başkalarının günahını benim çekmem mukadderdir (yazgı). Haydi, yolunuz açık olsun.”[9]

Kıbrıs daha yakın olmasına rağmen lodosun etkisiyle kuzeye doğru akıntıyla giden  filikada bir yandan nöbetleşe kürek çeken bir yandan da döşeme tahtalarından filikaya dolan suyu şapkalarıyla sürekli boşaltmaya çalışan 28 kişi ertesi gün Adana-Karataş Deniz Feneri açıklarına kadar geldiklerinde güçleri tükenmiştir artık.

Dört kişi de gemiden kopan ahşap kapaktan sal yapmıştır. Onları arama kurtarma gemileri bulmuştur.

Sonuçta 32 kişi faciadan kurtulurken, 168 hayatını kaybetmiştir.

Cemal Süreya babasının ölümü üzerine bir şiir yazar ve şiir bir soruyla başlar:

Sizin hiç babanız öldü mü?

Cevabı yine kendisi verir şair:

Benim bir kere öldü kör oldum.

Şair Melih Cevdet ise Refah Gemisi Faciasında şehit olan ağabeyi Nejat için bir şiir yazar.

Melih Cevdet soru sormaz, olanı ve gördüklerini anlatır. Anlattığı rüya değildir aslında, ama şiirin adı “Rüya’dır.” 

Rüya[10]

Bir rüya gördüm gündüz uykusunda
İncecikten bir kar yağıyordu
Sabahat’ im hasta yatağında doğrulmuş
Bir aydınlığa bakıyordu
İncecikten bir kar yağıyordu
Bahriyeli ağabeyimi düşünüp
Erzincan'da annem ağlıyordu.

Kar yağıyordu.

Melih Cevdet belki de çok daha erkenden sormuştur benzer bir soruyu Cemal Süreya henüz daha çocukken.

Sizin hiç ağabeyiniz öldü mü?

Ve yine kendisi vermiş olmalı cevabını:

Rüyamda gördüm, annem ağlıyordu

Melih Cevdet ağlar ağabeyine, 08 Aralık 1993 tarihinde hayatını kaybeden Abidin Dino için de ağlar ve “İkinci kez ağladım” der.

“Yüzbaşı Nejat Anday, şilebin batmaya başlaması üzerine Yarbay Zeki Bey’le denize atlamışlar ve batan gemilerin oluşturduğu girdabı da düşünerek şilepten uzaklaşmaya çalışmışlardı. Ancak bir süre sonra şilebin tekrar kendini toparlayarak düzeltmesi üzerine geri dönmeye başladılarsa da, Yarbay Zeki Bey ‘Nejat ben dayanamıyorum’ dedikten sonra kendini salar. Yüzbaşı Nejat ne kadar uğraşsa da suda kaybolan Yarbaya, bir daha ulaşamaz. Yüzbaşı Nejat Bey ise her ne kadar şilebe geri çıktıysa da yine de şehit olacaktı.”[11]

Bu manzara Yüzbaşı Nejat Anday’ın faciada görülen son durumunu anlatır.

Denizaltılar mı? Onlar da sonuçta bir gemi değil mi?

Hazır oldukları söylenen ve teslim almaya gitmeleri için emir verilen denizaltılar ne yazık ki henüz hazır değildir.

Onca can boşuna mı Akdeniz’de kaybolmuştu?

Oruç Reis Denizaltı Gemisi:

09 Mayıs 1942 tarihinde İskenderun’da teslim edildi.

Murat Reis Denizaltı Gemisi:

25 Mayıs 1942 tarihinde İskenderun’da teslim edildi.

Burak Reis Denizaltı Gemisi:

22 Şubat 1946 tarihinde Gölcük’te teslim edildi.

İngilizler savaş sonuna kadar bu denizaltıyı kullandılar.

Uluç Ali Reis Denizaltı Gemisi:

İngilizler bu denizaltıyı da teslim etmediler.

Denizaltı 18 Nisan 1943 günü, Almanlara ait U.123 no’lu denizaltısı tarafından Afrika’nın batı sahili açıklarında batırıldı.

Denizaltı teslim alınsaydı, kaptanı Güverte Yüzbaşı Nejat Anday olacaktı, o göreve atanmıştı.

Batmış olsa da denizaltının ilk komutanı Güverte Yüzbaşı Nejat Anday’dı.

Yüzbaşı Nejat Anday’ın ölümü kardeşi şair Melih Cevdet’e rüya gibi gelir.

Melih Cevdet’in şairliği ise amcadan gelir, şair ruhlu amcanın kendisine soyadı olarak “Anday’ı ” almasının ardında şairce bir tutku yatar.

Sunay Akın 30 Aralık 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Pazar ekinde aşağıdaki yazıyı yayınlar.

“Paris’e giden Kadir Raşit Paşa, oralarda bir şiir yazdı mı, bilinmez ama İspanya sınırına yakın bir yerde bulunan bir Fransız köyünü öylesine çok sever ki, soyadı kanunu çıktığında, o köyün adını alır soyadı olarak. Çocuk doktoru Kadir Raşit Paşa’nın yeğeni Melih Cevdet de, o köyün adını şiir kitaplarının kapağına taşır: “Anday”.  

Hiçbir şey boşlukta durmuyor, her şey bir yeri dolduruyor.

Şairlik amcadan mı geliyor, bilinmez, ama ölüm insanı şair yapmıyor, sızlatıyor.

 


Uluç Ali Reis Denizaltı Gemisi Kaptanı 
Şehit Deniz Güverte Yüzbaşı Nejat Anday


KORE’YE GİDEN SAVAŞ GEMİSİNDE DOĞAN KALİPSO KRALI

İnsanlık tarihinde olduğu gibi kişilerin de kendi hayatlarında “Yıldızın Parladığı Anlar” vardır. Bunu en güzel anlatan ise Stefan Zweig’dır.

Onun “Yıldızın Parladığı Anlar” adlı eseri her zaman bir başucu kitabıdır.

Kore Savaşı’nda yıldızı parlayan, başka bir deyişle savaşa giden ilk gemide doğan “Kalipso Kralı” kimdi?

Kalipso Kralı, deyince, hemen tahmin edileceği gibi, Metin Ersoy, aklınıza gelecek ve doğrudur.

Biz Metin Ersoy’un hikayesine sonra döneceğiz.

Önce Kore Savaşı’na gidenlerden, yaşanan sorunlardan, Refah Gemisi Faciası kadar olmasa da traji-komik durumlardan söz edeceğiz.

Bu arada, Kore Savaşı’nda yıldızı parlayan sadece Metin Ersoy değildi.

Klasik Batı Müziği alanında ilk Türk kadın bestecimiz sayılan Nazife Aral’ın (Nazife Güran) daha önce parlayan yıldızı Kore Savaşı’nda ışıltılı hale gelmiştir diyebiliriz.

Nazife Aral Hanımı da anlatacağız.

Bütün yıldızlar savaşa doğru, savaşta ve gemide parlıyor.

Mecliste görüşmelere açılmadan sadece 11 Aralık 1950 tarihinde oylanarak onaylanan hükümet görüşüne istinaden Kore Savaşı’na tugay düzeyinde bir birlikle katılma kararı alınır.

YOLA ÇIKMA

İskenderun’da son hazırlıklarını tamamlayan Kore Türk Silahlı Kuvvetleri BM’in kendilerine tahsis ettiği 5 adet gemi ile partiler halinde Türkiye’yi terk ettiler. Tahsis edilen gemilerden 3 tanesi yolcular, 2 tanesi de yük içindi.”[12]

YOLCULUĞUN TRAJİ-KOMİK HALLERİ

Hazırlıklar ne askeri, ne kültürel, ne gemi yolculuğu, ne yemek ve lojistik gibi çoğu bakımdan tam değildir. Ama yine geç kalınmışçasına gemilere kalkış emri verilir.

Adı kendisiyle özdeş hale gelmiş olan Kalipso Kralı Metin Ersoy’un o unutulmaz şarkısı “Vakit Yok Gemi Kalkıyor” sanki Kore’ye, savaşa doğru kalkan bu gemiler için söylenmiş gibidir.

Oysa bu şarkı savaştan çok sonra, 70’li yıllarda ortaya çıkar.

ASKERİ EĞİTİM VE KADRO EKSİKLİĞİ

Birlikler farklı birliklerden ve gönüllü olarak teşkil edildiği için bir arada eğitim ve koordinasyon sorunları yaşanmıştır.

İlk giden Türk Tugayında Alay Komutanı olarak görev yapan Piyade Albay Celal Dora’dan aktarıyor Adnan Üzmez:

“Celal Dora’nın anılarında aktardığı düşüncelerinde gerçek anlamını buluyordu: ”Dış memleketlere gönderilen spor takımları dahi günlerce evvel kampa alınmakta ve rakipleri karşısında başarılı olmaları için sıkı bir eğitime tabi tutulmaktadır. Bu takımlar aslında uzun bir zamandır birlikte çalışmış ,anlaşmış ve birbirlerinin kabiliyetlerini tanımış ve özetle aslında yetişmiş olmalarına rağmen gene de haftalarca egzersiz yaptırılarak güvenilir bir hale getirildikten sonra gönderilmektedir…. İşte Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore’ de destanlar yazarak kazandığı zaferler bunun için önemlidir.” [13]

Eksikler sadece erbaş ve er kadrolarında değil, komuta kadrolarında da hissedilir.

“Celal Dora, bu noktada aksaklığın sadece erbaş ve er kadrolarında değil komuta kadrolarının da (subay ve astsubay) öngörülen süre içerisinde tamamlanamamış olmasından da kaynaklandığını, bunun da bir takım disiplin zafiyetlerine ve hazırlıkların güçlükle ilerlemesine neden olduğunu belirtiyor.”[14]

Siyaset Bilimci Cüneyt Akalın ise Amerikan Yardım Heyeti Başkanı General Mac Bride’tan aktarır.

“Cüneyt Akalın iki ay öncesine kadar Türkiye’de bulunan Amerikan Yardım Heyeti Başkanı General Mac Bride’ın resmi tespitlerine göre Türkiye’nin harp sahasında savaşmaya hazır bir tek birliği yokken, nasıl bir tugay gönderilme kararının alındığına dikkat çekerek olayı düşündürücü diye yorumlamaktadır.”[15]

Kadrolar bir şekilde tamamlanır, ancak Kore’de savaşacak birlikler Amerikan silahları kullanacaklardır. Fakat birlikler ne Amerikan silahı görmüş ne de o silahlarla atış eğitimi yapmışlardır. Albay Dora buna da çözüm bulur ve seyir sırasında erlere denize doğru atış eğitimi yaptırır.

“Dora, bununla birlikte Amerikalıların yeni getirdikleri silah ve teçhizatı Tugayın ağırlıklarına dahil edilerek deniz yolculuğu boyunca askerlerin büyük bir bölümünün bir nebze de olsa eğitim almasına ve atış yapmasına imkan sağlamıştı.”[16]

Denizde seyir halindeyken atış eğitimleri için bulunan hedefler de aslında traji-komikti

“Harekete bir hafta kala Almanya’dan getirtilen Amerikan M-1 Piyade tüfeği ve diğer silahlar üç gemiye paylaştırılarak yüklenmişti. Mermi herkese yetecek kadar boldu. Kızıldeniz geçilip açık denizlere çıkıldığında gemi güvertesinden denize doğru intibak atışlarına başlandı.  Ancak denizde hedef bulmak sorunu vardı. Bu sorun tüketilen yiyeceklerin ambalaj sandıkları ile çözüldü. Bunlar denize atılarak hedef olarak kullanıldı. Hem gemi hem de hedefler hareketli olduğundan isabet zor oluyor, ayrıca isabet olup olmadığı, kimin vuruş yapıp yapmadığı belli olmuyordu. Yine de boş denize atmaktan iyi idi. Bu atışlar ve silah eğitimleri Kore sularına girene kadar devam etti.”[17]

İNGİLİZCE DİL SORUNU

Subay ve astsubay kadrolarının çoğunda İngilizce dil sorunu vardı. İngilizce bilen çok azdı. Erler ise hiç bilmiyordu ve bu nedenle küçük ve basit sorunların çözümü bile saatlerce uzayabiliyordu.

Yabancı dil bilen çok az sayıda yedek subay da Kore’ye gönderilmişti, ancak onlar sadece Tugay Karargahında hizmet ediyordu.

İşte onlardan birisi de sonradan, Kalipso Kralı olarak tanıyacağımız Metin Ersoy’du.

YEME-İÇME-TUVALET SORUNU

Gemiler adeta yüzen birer kışlaydı. Ancak Türk ve Müslüman askerlerin yeme-içme ve temizlik, tuvalet alışkanlıkları hiç dikkate alınmamıştı.

Tuvalet sorunu bir şekilde çözülür, ancak erler yeteri kadar ekmek olmadığı için yemekten aç kalkmaktadırlar.

“Yemekler iyi idi. Ancak Amerikan usulü haşlama olarak yapıldığından Türk damak zevkine uymuyordu. En önemlisi de verilen ekmek miktarının az olmasıydı. Bir santimetre kalınlığında iki dilim ekmek yetmiyordu. Erlerimiz birkaç lokmada ekmeği bitiriyor yemekle de karınları doymuyordu. Ekmek miktarının artırılması için Gemi Komutanına müracaat edilmişse de un miktarı Amerikan ihtiyaçlarına göre hesaplandığından yolculuk boyunca bir sonuç alınamadı. Ekmeğin azlığı patatesle giderilmeye çalışıldı. Duşlar ve tuvaletler de Amerikan usulü olarak yapıldığından ara bölmeler yoktu. Başlangıçta erler bu durumu çok yadırgadılar. Klozeti kullanmayı beceremediler. Klozetin üstüne çıkanlar, matara ile temizlenenler oldu. Daha sonra subay ve astsubayların verdikleri derslerle bu sorunlar giderildi. Personelin hemen hepsi uzun deniz yolculuğu yapmamıştı. Deniz tutması nedeniyle rahatsız olanlar çoğunluktaydı. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu geçilirken çok sıcak günler yaşandı. Ilıman iklime alışan erlerimiz bir yandan deniz tutması bir yandan da cehennemi andıran sıcak nedeniyle yattıkları yerden kalkamaz hale geldiler. Yemeden içmeden kesildiler. Deniz tutması nedeni ile her tarafı kirlenen gemi sık sık yıkanmak zorunda kaldı.”[18]

Kore’ye farklı tarihlerde dört tugay gider ve her biri bir öncekini değiştirir.

Üçüncü tugayın komutan yardımcısı Albay Nuri Pamir şehit olduğundan onun yerine Tugay Komutan Yardımcısı olarak Kore’ye Kurmay Albay Cemal Madanoğlu tayin edilir.

Madanoğlu gemide yaşananlara ilave yapar:

“Erleri gemide yaşantıya alıştırmak kolay olmadı. Zorluk daha ayakyolunda başlıyordu. Ayakyolları geniş, onar on beşer kişilik. Yola çıkmadan önce Seferihisar’da erlere bu işin nasıl görüleceğini öğretmiştik.

(…)

Sabah kahvaltı saat 6’da başlıyor. Kahvaltı edilen yer küçük bir yerdi. Giren er self-servis lokantalarda olduğu gibi kahvaltı tepsisini alıyor. Yüksek masalar var. Ayakta yiyor. Çıkarken de kabını kacağını bulaşık bidonuna bırakıyor. Sonra meyvelerini alıp dışarıda yiyor.

İlk gün sabah kahvaltısına girdiler. Son er, kahvaltısını bitirip çıkarken öğle oldu.

Ama üçüncü, dördüncü gün alıştılar.”[19]

Madanoğlu tuvalet sorununa da el atar.

“Gemi yönetimi, bunlar Türk’tür, görenekleri başkadır(*) diye klozetlerin arasına naylon perdeler koydurmuş. Başa çıkamayınca perdeleri söktürdüm; kapılara nöbetçi diktim:

-Kimse meyve artıklarını klozete atmayacak; işini gördüğü yeri pis bırakan, suyu çekmeyen, çöp atanı gördüm mü yapacağımı bilirim.

Ama iş istediğim gibi yürümüyor.

Yolculuğun üçüncü günü olmuş, erler yataklarında sigara içip örtüleri yakıyorlar takımları berbat ediyorlar, kirletiyorlar yangın tehlikesi doğuyor.”

(*) Bizimkiler daha ilk günü ayakyollarını tıkadılar. Meyve artıklarını denize atacaklarına klozete atıyorlar.[20] 

Tıpkı Kars’ı hiç görmediği halde Paris’te Kars için şiirler yazmış olan Cemal Süreya gibi, hayatında Kore’yi hiç görmediği ve Kore Gemisi’nde bulunmadığı halde büyük bir duyarlılıkla ve sanatla Kore Savaşı’nı anlatan, Sabahattin Ali’nin Ankara Konservatuarı’ndan öğrencisi Fahri Erdinç’in yazdıkları gelir gözümüzün önüne.

“Sabah oldu. Oldu, ama askeri kaldırabilirsen kaldır. Koğuşlar, kamaralar, koridorlar, merdivenler kusmuk içinde. Elini ağzına yetiştiremeyen, nerede bulunuyorsa orada boşaltmış. Bastığın yer kayıyor. Kimi geceleyin daha “Kültürlü” davranmış, hemen miğferini kapmış, onun içine kusmuş. Ortalık ağarırken, ayıp örtmek için, miğferini lumbuzlardan çıkaran çıkarana. Memetler kusmukları denize döküyorlar. Döküyorlar, ama rüzgar da dökülen emaneti aldığı gibi geminin karnına yapıştırıyor. Şöyle uzağına geçip de gemiye bir bakabilsen, baştanbaşa sıvanmış, saksağan yumurtası gibi her yanı alaca bulaca.”[21]

Gemi Kızıldeniz’den geçerken bir emir yayınlanır gemide. Güvertede yatılabilecek. Yalnız denize düşme olursa, bunun sorumluluğu Türk Komutanlığına ait olacak.

“O gece, imam (görevli tabur imamı, yn) hem üst güverteyi, hem alt güverteyi dolaştı. Gözlerinin gördüğü yere, filikaların altlarına ve içlerine varıncaya kadar, don-gömlek veya gömleksiz serilip yatan askerlere öğütler verdi:

‘Çişiniz gelirse denize çövdürmek yok! Bu denizin bir adı da Kabe Denizi’dir. Valla çarpılırsınız. Bu bir. Uçkurlarınızın birer ucunu birbirinize bağlayın.  Bu iki. Geminin yalpası çok. Eğer denize düşerseniz, şehit-mehit olmaz, gitseniz gitseniz eşek cennetine gidersiniz. Bu üç…Allah rahatlık versin!’”[22]

KORE’DE CEPHE GERİSİNDE YAŞANAN SORUNLAR

Cephe gerisinde de sorunlar yaşanır.

Özellikle Türk askeri araç sürücüleri kural tanımaz bir şekilde araç kullanmaktadırlar.

Öyle ki araç kazalarında hayatlarını kaybeden Türk askerlerin sayısı savaşta yaşanan toplam kaybın %10’unu bulur.

“Bir diğer sorun da Türk şoförlerinin durumu idi. O yıllarda yurdumuzdaki motorlu araç sayısı az olduğundan şoför miktarı da azdı. Bu nedenle Kore’ye giden şoförlerin çoğu askeri ehliyetli ve acemi idi. O günlerde Tokyo’da yayınlanan Star adlı ordu gazetesi Türk Şoförleri için aynen şunları yazıyordu. ”Türk Şoförleri Kore ye ayak bastıkları andan itibaren, Korelileri ve BM mensuplarını korku ve heyecana düşürmüşlerdir. Türk Şoförleri trafik kurallarına kesinlikle uymaz. Yolun daima ortasını takip eder. Geriden gelip korna çalarak yol isteyenlere asla yol vermez. Yollarda yazılı hız sınırına bağlı kalmaz ve aracını her türlü yolda son sürat kullanmaktan zevk alır. Bu nedenle sık sık kazaya neden oldukları için üzerinde ayyıldız işareti olan aracı gören herkes ya durmalı ya da yol vermelidir”.

Celal Dora anılarında Türk Şoförlerinin bu yetersizlikleri yüzünden toplam zayiatımızın %10 unun araç kazalarından dolayı verildiğini ifade eder. Turgut Sunalp de Türk Şoförlerin eğitimsizliğine dikkat çekerek şu bilgileri vermektedir: ”Askeri Polis kontrol noktalarında gösterilmesi zorunlu geçiş belgesinin, Türk Şoförü için ‘ME TURK’ ibaresi olduğu Kore’de meşhur olmuştur. Şoför bu sözü söyleyince askeri polis dilini bilmeyen birisi ile bir hiç için dakikalarca münakaşa edip trafiği aksatmaktansa ‘GEÇ!’ işaretini vermeyi her zaman tercih etmiştir.”[23]

Cephe gerisinde sadece bunlar yaşanmaz. Türk askerinin Kore’de gördüğü yoksulluk ve fuhuş ahlaki çöküntü yaratıp komutanlar tarafında fark edilse de bu pek dile getirilmez.

“Em. Alb. Fevzi Tüzüner, kendisi ile yüz yüze yaptığım görüşmede bu konuya dikkat çekip “Aç insan inançlarını yer “Sözünü söylemiş ve ilave etmişti. “Kore’ye gittiğimizde açlık ve sefalet içinde bir halk bizi karşılamıştı. Kore yaşlılarının aksi iddialarına rağmen fuhşun Kore’de yaygınlaştığına ben şahit oldum.” Aynı değerlendirmede bulunan Abdi İpekçi Dünyanın Dört Bucağından adlı eserinde Kore bölümünde yalnız Başkent Soeul’de polis kayıtlarına giren 30.000 fahişenin varlığından söz eder. Güventürk’ün tespiti ise daha ilginçtir. ”Bir zamanlar çok terbiyeli ve namuslu olduğu söylenen Kore’de bu şimdi hayal artık. Küçücük çocuklar etrafımızı sarıyor, elleri ile işaretler yaparak birinci kalite kadın diyor. Sizi davet ediyorlar. Kim? diye sorma bu daha acıdır. Çünkü götürmek istediği kadın ya anası ya da ablasıdır. Baltacıoğlu da Kore görevi sırasında mevzilerine kadar yaklaşan bir Koreli kadına rastladıklarını, kadının tercüman aracılığı ile verdiği ifadesinde ilginç bir yaklaşımla: ”Para istemiyorum. Sadece burada kalıp karnımı doyuracağım. Buna karşılık bir gecede 30 kişi benimle beraber olabilir.” Şeklinde konuştuğu yönünde bilgi vermektedir.”[24]

Benzer tespiti Madanoğlu da yapar ve anılarında anlatır:

“Her yanda savaşın sosyal ve moral yıkıntıları izleniyor. Fuhuş almış yürümüş. Kimi yerde yolların yakınındaki tümseklerin üstüne çıkmış çocuklar bağıra çağıra ablalarını satıyorlar.

-İki dolar iki dolar 16 yaşında ablam iki dolar…” [25]

Bu koşullar altında Kore’ye sevk edilen birliklerimiz ve erlerimiz İskenderun Limanı’ndan bando-mızıkayla uğurlanır.

Bando çeşitli marşların yanında KORE MARŞI’nı da çalar.

GEMİLER VE SANAT - KLASİK BATI MÜZİĞİNDE İLK KADIN BESTECİMİZ

Metin Ersoy henüz Kalipso Kralı değilken ve sadece yabancı dil bildiği için Birinci Kore Türk Tugay Karargahında askerliğini yedek subay olarak taparken, Klasik Batı Müziği alanında ilk kadın bestecimiz Nazife Aral’ın bestelemiş olduğu Kore Marşı çalınır Ankara’da Tren Garında. Trenler İskenderun’a asker kafileleri taşırlar.

Sonrası mı?

Sonrasında Nazife Hanım da Kore’ye gider, Türk askerini ve birlikleri orada da ziyaret eder.

Neden olmasın ki?

Marilyn Monroe Amerikalılar için cepheye geliyorsa, Nazife Aral Hanım da gelebilir.

Ancak, Nazife Hanım Türk askerine “Kulaklara Kore kadar yabancı” o Kore Marşı yerine keşke başka bir marş veya türkü bestelemiş olsaydı.

Arada moral izni için Japonya’ya gönderilen Türk subayları cepheye yeniden dönüyorlar. Bir Japonya dönüşünde Madanoğlu anlatıyor:

“Kore’ye döndüğümde kış iyice bastırmıştı. O yılların ünlü yıldızı Marilyn Monroe gelmiş. Birlik birlik dolaşıyor. Hangi birliğe giderse çevredeki birliğin erleri oraya üşüşüyorlar.

Bize yakın bir birlikteki gösterisine ben de gittim. Holivut yıldızlarının savaştaki Amerikan askerlerine moral vermesi için böyle geziler düzenleniyor. Hava soğuk mu soğuk. Ama kurulan sahnenin sağına soluna birer özel kamyon yanaşmış; bu kamyonlardan sahneye geniş körüklü borular uzatılmış; sıcak hava veriliyor.

Moral subayı, onların kadrolarında bir de moral subayı var, yağmur yağabileceğini düşünmemiş, hava serpiştiriyor. Marilyn Monroe de anlaşılan içerlemiş, üstü açık sahneye çıkmıyor.

Erler bağırıp çağırıyorlar. Birlik komutanı sahnenin üstüne bir çadır bezi gerdirmeye çalışıyor. Marilyn’le gelen ekipteki öteki aktörler askeri oyalamaya çalışıyorlar; ama yuhalanınca kaçıyorlar.”[26]

Nazife Aral Hanım’ın bestelemiş olduğu Kore Marşı’nın müziğine ne hikmetse hiçbir yerde ulaşamıyorsunuz.

Bunun birkaç nedeni olabilir,

-Bestenin ısmarlama ve yetersiz bir eser olması,

-Güftenin, alayı sebepsizce lağvedilen ve Türkiye’de muhalefetin yanında olduğu imajı verilen Albay Celal Dora’ya ait olması,

-Güftenin çok başarısız olması,

-Güftede geçen Moskof kelimesinin 60’lı yıllarda Türk-Sovyet yakınlaşmasında handikap olması,

-Kore’ye giden askerin çoğunluğunun Anadolu’dan gelen erler olduğu düşünüldüğünde bestenin ve dolayısıyla marşın Kore’ye gidecek olan diğer üç değiştirme tugayının uğurlanışlarında bir daha seslendirilmemiş olmasıdır.

Fahri Erdinç kendi yazar sezgisi ve ironisiyle teşhisi tam olarak doğru koyar aslında.

“Bandoların gümgümü arasında, ne gidenin ne dediği anlaşılıyordu, ne de uğurlayanın. Bazı vagonlardan “Kore Marşı” duyuluyordu. Kulaklara Kore kadar yabancı olan bu marşı, bir Hariciyeci’nin kızı Nazife hanıma ısmarlama yazdırılan bu marşı Mehmetçikler veresiye söylüyorlardı. Çoğu vagonlardan duyulan marş bambaşkaydı. Bu marş “Yaslı gittim…” diye başlıyordu. Gardaki yaslı ana babalar işte bu marşın ne dediğini anlıyorlardı.

Yaslı gittim şen geldim…”[27]

Nazife Hanım, Kore Marşı bestesi pek tutulmamış olsa da 1959 yılında eşinin tayini dolasıyla gitmiş olduğu Diyarbakır’da Diyarbakır Flarmoni Derneği’ni kurar ve hayatı boyunca 1000 kadar beste yapar.

Sonrası mı?

Sonrası: BESTEKAR SOKAK

Ankara’da doğup büyüyenler de dahil olmak üzere, Ankara’da yaşayanların da adının veriliş nedenini bilmedikleri veya merak etmedikleri Kavaklıdere’deki Bestekar Sokak Nazife Hanım’a saygının bir ifadesidir. 

KORE MARŞI

Milletle, devletle birdir oy’umuz,

Cihanla savaştı şanlı soyumuz.

Güney’e, kuzey’e, doğu, batı’ya

Kore’ye uzandı sınır boyumuz.

Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet,

Savaşmak Türklüğün canına minnet.

Eskiden türkümüz “Alo Yemen” di,

Bugün de Kore’ye attık kemendi.

Türklüğün verdiği şanlı kararı

Moskoftan gayri, cihan, beyendi.

Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet,

Savaşmak Türklüğün canına minnet.

Hürriyet uğruna, savaş yoluna

Yardımı reddetmek Türklüğe zillet.

Not: Şiiri Celal Dora yazmış, Nazife S. Aral bestelemiştir.[28] 

Birinci Tugay ile Kore’de bulunan Nazife Aral Hanım-Yzb. Kamil Celkan’ın Albümünden

GEMİLER VE SANAT Kalipso Kralı Metin Ersoy’u Kore’ye giden ilk tugayın karargahında buluyor.

Mete Yurtsever’in 22 Eylül 2021 tarihinde yazmış olduğu kendisine ait blog yazısından aktaralım.

Bu gemide ah ben de olsaydım…

Geç kalacaksın hiç yok zaman
Düşünme sakın olma pişman
Yalnız kalamaz hiçbir yaratık
Vakit yok gemi kalkıyor artık

Bu gemide ah ben de olsaydım
Açık denizlere yol alsaydım
Vız gelirdi her şey inan bana
Yeter ki ben sana varsaydım

Metin Ersoy (1934-2017) bu sözlerle başlayan 45’liği 1970 yılında çıkarmış, yani benim doğduğum yıl. Bu şarkının hikayesi ise Kore Savaşı’na kadar gidiyor. O tarihte askerliğini tercüman olarak yapan teğmen (yedek subay, yn) Metin Ersoy, Kore cephesine gönderiliyor. Bir ay süren gemi yolculuğunda ve sonrasında Amerikalıların onu Harry Belafonte’ye benzetmeleriyle kalipsoya merak salıyor, dansını öğreniyor ve epey malzeme topluyor. Türkiye’ye döndüğünde Türk pop müziğinin mimarlarından İlham Gencer’in dikkatini çekiyor ve onun kendisine verdiği isimle “Kalipso Kralı” 70’lere ve Türk pop müzik tarihine damgasını vuruyor.

VAKİT YOK GEMİ KALKIYOR ARTIK

Bu yazıya, GEMİLER VE SANAT, ilham olan konu 19 Mayıs’ta oluştu.

Bandırma Vapuru ve o vapurda bulunan Manastırlı Kurmay Albay Kazım (Dirik) ve onun kızı Şükran ile kaçan Türk Tiyatrosu’nun altın çocuğu Muammer Karaca’yı anlatarak başladık.

Kore Türk Tugayı’nda yedek subay tercüman olarak gemiyle Kore’ye giden Metin Ersoy ile bitirdik.

Biz bitirdik, ama Metin Ersoy “Ben de birkaç cümle bir şey söyleyebilir miyim?” diyor.

Anlatmaya başlıyor, söyledikleri çok çarpıcı şeyler

“Tabii Kore’den önce bizi askeri terimler için Seferihisar’da bir ay ayrı ayrı eğitime aldılar. (…) Dağın tepesinde, İngilizce askeri terimler öğreniyoruz. Başımızda bir subay var sadece. O zamanlar generaller bile İngilizce’nin “i” sini bilmiyordu.

Kimse tuvalete bile gidemezdi orada biz olmadan başlarında.”[29]

Bu söz biraz ağır olsa da çok çarpıcı ve hiç tekzip gelmediğine göre, gerçekliği doğru olmalıdır. Zira Metin Ersoy anlatırken kendisini de eleştiriyor, anlatmaya devam ediyor.

“5000 kişilik tugayda 28 kişilik tercüman teğmen kadrosu vardı. En kötüleri bendim.”[30]

Metin Ersoy sadece dil sorununu değil, gemide yaşanan sorunları da anlatır.

“Hava öyle sıcaktı ki size bunu sözcüklerle ve kağıtla anlatmam mümkün değil. Yanıyorduk resmen. Kızıldeniz’deydik. Bir tek çaremiz vardı; duş yapmak. Herkes kan ter içinde duşlara hücum etmeye başladı. Fakat sonrası çok daha büyük bir facia oldu. Meğer deniz suyunu duş depolarına koymuşlar! Duştan her çıkan, kısa bir süre sonra sahiden yanmaya başladı. Su gitti tuz kaldı tenimizde.”[31]

Metin Ersoy yine de güzel şeylerden söz eder, “Kore benim için üniversite tahsiliydi aslında.”[32] demeyi de ihmal etmez.

Vatan, namus, şehitlik vb. sözleriyle Kore’ye gönderilen ve şehit olan Mehmetçiklerin bile sahipsiz bırakıldığını sanatçı duyarlığıyla anlatır Metin Ersoy.

“İki askerimiz vardı bir gün, iki şehit… Mayına basmıştı biri. Şehitliğe gidip şehitlerimizi son yolculuklarına uğurlamak gerekiyordu. (…) İndik şehre. Şehitliğe gitmemiz lazım. İmam ne dese beğenirsiniz? ‘Cenazeleri garda bırakalım,’ diyor bana. ‘O neden?’ diye sordum, anlamadım amacını. ‘PX’ e gidelim,’ dedi. Post Exchange, çarşısına...’

(…)

Post Exchange’i şöyle anlatayım size, ticaret yapıyorlardı orada. Sigara alıyorsun mesela PX’te 3 liraysa dışarıda 6 lira. (…) Karaborsa merkezi. İmam ticaret yapacak, bana şehitleri garda bırakalım sonra gelir alırız diye utanmadan teklif sunuyor. O karaborsayı orada herkes yaptı, generalinden subayına kadar.”[33]

Erlerin neden mayına bastıklarına gelince trajik olduğu kadar mitolojik de sanki.

Metin Ersoy erlere gündüz mayınlı bölgeyi gösterir ve geçecekleri koridoru da söyler, mayına dokunursanız patlar ve ölürsünüz, der.

Ama gece olunca işler değişir.

“Ama gece olunca karanlık çağırıyordu onları. Mayın tarlasının bir yanından bir şarkı sesi… İnce, tatlı, davetkar bir kadın sesi… Düşünebiliyor musunuz, Kore’de, uzak bir ülkeden gelmiş askerin gecesine bir kadın sokuluyor. Gecenin ağzı gibi bir şeydi o kadının imgesi. Şakşi diyordu bizimkiler ona, yani ‘Seksi’… Bütün Kore’nin bildiği bir şarkıyı söylüyor Şakşi, geceleri oraya gelir. İstediği şey ise askerleri tavlamak…

(…)

Belki cehalet dersiniz adına belki erkeklik. Ama oluyor işte. (…) Sizi en çok ortalık sütliman iken yutar savaşın karanlığı. O kadına ulaşmanın yolunu arayanlar için en büyük engel, çevirdiğimiz o mayın tarlasının etrafından dolanıp yanına gitmenin eziyetiydi.(…) Ne yaptı biliyor musunuz o askerlerden biri, silahını bıraktı, ‘Ortadan geçer giderim ben,’ dedi. Şakşi’ye gidecek… Sonrası tabii tahmin edilen son.”[34]

Askeri Şakşi değil sanki Sirenler çağırır mitolojinin derinliklerinden.

“Siren’ler (Seirenler): İlk olarak Homeros, onları denizle ilişkili göstermiştir. Homeros’a göre Seiren’ler, ‘Büyüler yakınlarına gelen bütün insanları/bilmeden kim yaklaşırsa onların yanına ve dinlerse onları/yandı demektir o kişi, çünkü dönemez bir daha evine’. Seiren’ler denilen bu denizkızlarının ezgisine doyum olmaz. Öyle bir ezgi ki, dayanılmaz bir çekişle çağırır insanı; öyle bir ezgi ki, ölüme doğrudur bütün çağrısı.”[35]

Yazımda adları geçenlerin hiçbiri bugün artık hayatta değiller.

Ruhları şad olsun.

Yönetmenliğini Metin Erksan’ın yapmış olduğu ve Kore Savaşı’ndan, Nato’ya üye olmamızdan, hemen sonra 1960 yılında çekilen “Gecelerin Ötesi” filminde oynayan yedi umutsuz gençten ikisi olan Metin Ersoy ve Suphi Kaner’ in hayallerinde hep kaçak veya parayla bir gemiye atlayıp Amerika’ya gitmek vardır.

Gençler o gemiye asla binemediler, Metin Erksan bindirmemiş olmalıdır.

Gemiler kalkmış olsa da sanat gemide de devam ediyor, geride kalan sadece limanlar oluyor.

Hattuşa, 29 Mayıs 2024

(Bu bölüm için dinleme: Recebim-Aliye Yakubova / İzleme: Gecelerin Ötesi-Metin Erksan)









[1] İkinci Dünya Savaşı’nda Batırılan Bir Türk Gemisi Refah Şilebi-Rahmi Akbaş-Atatürk Araştırma Merkezi-2014 Birinci Baskı, s.15

[2] Refah ve Atılay Faciaları-Bora Serdar-Cumhuriyet Kitapları-2023 Birinci Baskı, s.166

[3] Bora Serdar, age, s.168

[4] Bora Serdar, age, s.173

[5] Rahmi Akbaş, age, s.27

[6] Bora Serdar, age, s.178

[7] Bora Serdar, age, s.179

[8] Bora Serdar, age, s.182

[9] Bora Serdar, age, s.183

[10] Sözcükler “Toplu Şiirler”-Melih Cevdet Anday-Everest Yayınları-2008 İkinci Baskı

[11] Rahmi Akbaş, age, s.33

[12] Adnan Üzmez-İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Gelişen Olayların Işığında Kore Savaşı ve Türkiye-İÜ Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Ana Bilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi-2006

[13] Adnan Üzmez, age

[14] Adnan Üzmez, age

[15] Adnan Üzmez, age

[16] Adnan Üzmez, age

[17] Adnan Üzmez, age

[18] Adnan Üzmez, age

[19] Madanoğlu Anılar 1911-1953- Cemal Madanoğlu-Evrim Yayınevi-1982-Birinci Bası-s.348

[20] C. Madanoğlu, age, s.349

[21] Kore Nire-Fahri Erdinç-Yordam Kitap-2014 Birinci Basım- s.160

[22] Fahri Erdinç, age, s.163

[23] Adnan Üzmez, age

[24] Adnan Üzmez, age

[25] C. Madanoğlu, age, s.355

[26] C. Madanoğlu, age, s.377-78

[27] Fahri Erdinç, age, s.148

[28] Kore Gazisi Kilisli Yüzbaşı Kamil Celkan’ın Hayatı ve Kahramanlıkları (1950-1951)-Dr. Ali Denizli- Pelikan Yayıncılık-2015 Birinci Baskı, s.76

[29] Kalipso Kralı Metin Ersoy Vakit Yok Gemi Kalkıyor Artık-Kaan Koç-Ayşe Şenyer-Alfa Basım Yayım-2018 Birinci Baskı, s.62

[30] K.Koç-A.Şenyer, age,s.62

[31] K.Koç-A.Şenyer, age,s.65

[32] K.Koç-A.Şenyer, age, s.69

[33] K.Koç-A.Şenyer, age, s.75

[34] K.Koç-A.Şenyer, age, s.77

[35] Mitoloji ve İkonografi-Doç.Dr. Bedrettin Cömert-HÜ Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Yayınları-Mayıs 1980-Birinci Baskı- s.37