Albayrak
Mahallesi’nde bulunan, giriş kapısı dışında ön cephesi taş duvarlı, sağ cephesi
mahallenin evlerine bitişik, arka cephesi yüksek kör duvarlı, sol cephesinde
ise demirden yüksekçe bir kanatlı kapıyla çevrili büyükçe bir avlu içinde
bulunan Çorum Yetiştirme Yurdu’nda yaşları 7 ila 18 arasında yüzden fazla kız
ve erkek çocuk birlikte barınıyorduk.
O
zamanlar ülkedeki yetiştirme yurtları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı.
Biz
çocuklar, kız ve erkek yurt binalarını da içine alan geniş bir avlu içinde
bulunan Albayrak İlkokulu’na gidiyorduk.
…/…
Adı
Hayati’ydi.
Adı
neden Hayati’ydi, bilemiyorum.
Adı
neden Ahmet, Mehmet veya Mustafa değil de Hayati’ydi?
Bizim
yaşadığımız çevrede ilk defa duyduğum bir isimdi Hayati.
Hayati
yaşça benden ve benim kuşağım, ilkokula yeni başlayan çocuklardan bir hayli
büyüktü.
Okula
da gitmiyordu, işe de.
Okula
gitmeyenler ilkokuldan sonra bir esnafın yanında çıraklık, kalfalık yapardı ve
biz onlara “İşçiler” derdik.
Hayati
hiç okula da gitmemişti.
Çorum’un,
bozkırın ayaza çeken karakışında, Aralık ayında ancak okula gittiğimizde
ısınabilirdik.
Hayati’nin
üzerinde hep bir kaban olurdu.
Hayati
yaz kış hep o kabanla gezerdi yurdun avlusunda.
Bizler
okula gideriz, okuldan çıkarız Hayati yakası ve kolları artık kararmış kabanıyla
adeta bizi beklerdi.
Hayati
hiç okula gitmemişti.
Yaşı
bizden çok büyük olmasına rağmen neden ona adıyla seslenirdik, bilmiyorum.
Onun
yaşındakilere, hatta ondan küçüklere bile “Abi” derdik.
Hayati’nin
küçük kardeşi Hilmi ile akrandık.
Herkes,
yurtta barınan kız-erkek çocuklar, öğretmenler, yöneticiler, yurtta çalışan
terzi, aşçı, hemşire, hademe vb. Hayati’yi bilir, tanır, ama kardeşi Hilmi’yi
bilmezdi.
Biz
okul haricinde dışarıda olursak, Aralık ayının zemherisinde üşürdük.
Hayati
de üşür müydü acaba?
…/…
Neşet
Ertaş, büyük ve mütevazi gönül insanı, çalıp söylediği türkülerin hikayelerini
de anlatır arada.
Hiç
kibir yoktur sözlerinde, hiç böbürlenmez, ben yaptım, ben havalandırdım bu
türküyü, sözlerini ben dizdim vb. demez.
Onun
bütün türkülerinin bir hikayesi vardır kuşkusuz.
Bir
türküsü vardır, çok bilinen: Acem Kızı ya da Çırpınıp da Şanovaya İnince.
Hikayesini
pek kimse bilmez.
Ama
Neşet Ertaş Usta bu türkünün hikayesinde aynı zamanda toplumsal bir sorunu da
dile getirir ve o beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız, yüzünden,
şekil-şemalinden, giyim-kuşamından yanına varmaya bile çekindiğimiz hatta
tiksindiğimiz gönül insanlarını yüceltir.
“Bunlardan en ünlüsü,
daha o yıllarda havalandırdığı Acem Kızı türküsüdür.
İleriki yıllarda,
radyodan duyulduğu andan sonra benimseyip ünü hızla Türkiye’ye yayılarak
sevilecek olan bu türkünün öyküsünü Ertaş şu sözlerle anlatmaktadır: ‘Selli
Yusuf diye birisi vardı. Şarap içip gezerdi. Ağzının kenarından hep ağzının
suyu akar, bu yüzden ona Selli Yusuf derlerdi. Kırşehirli, Abdallardan, o da
saz çalardı. Eskiden konser demezler, tiyatro geldi, sahne yerine de şano derlerdi. Dansözler grubu gelirdi. Getirenler,
korkularından sahneye çıkan dansözler için;-Bu bir
Türk kızı! da diyemezlerdi.-İşte bu,
İran kızı; bu Acem kızı, derlerdi. Bir gün bir
Tiyatro gelmiş. Selli Yusuf bu tiyatroya gitmiş. ‘İşte bu, Acem kızı!’ deyip
sahneye bir dansöz çıkarmışlar. Selli Yusuf, kendi kendine sahnenin ne demek
olduğunu da bilmiyor ya; şanova diyerek, Çırpınıp
da şanovaya çıkınca, eğlen şanovada kal acem kızı; diye başlayan bu şiiri söylüyor kendi kendine. Selli
Yusuf, bunu başka bir havada çalardı. Ben de duydum bunu kendinden. O şiiri ben
kendimce çalıp söyleyerek havalandırdım. Bu havanın doğuşu budur. Yani aslında
sözleri Selli Yusuf’un, benim çaldığım hava da bana aittir.”[1]
Burada
“Eğlen” kelimesi, eğlence anlamında değildir, orada eğleş, oyalan, orada yaşa anlamındadır.
Hep
ağzının suyu akan Selli Yusuf’un soyadı neydi bilemiyoruz. Kaynaklarda da
yazmıyor.
…/…
Hayati’nin
soyadı Özdemir’di.
Hayati’nin
ağzının suyu akardı, Neşet Usta’nın Selli Yusuf’u tarif ettiği gibi.
Ama
biz çocuklar, öğretmen ve öğrenciler Hayati’ye selli değil “Salyalı” derdik.
Hayati’nin
yüzüne karşı kimse ona salyalı, demez, diyemezdi.
Zira
Hayati güçlü kuvvetli, iri yarı birisiydi.
Hayati’nin
selli, salyalı oluşu bir bedensel engeldi.
Ama
çocuk halimizle onun neden ağzından sürekli salya aktığını bilemezdik.
Hayati
konuşamazdı da, sadece çıkarmaya çalıştığı anlamsız sözleri kalın sesiyle ağzında
geveler geveler sonra da kimse onu anlamayınca kızar, öfkelenirdi.
Bugünden
bakınca Hayati’nin spastik engelli olduğunu anlayabiliyorum.
Ancak
o yıllardan yakın zamana kadar ne çocuk yuvalarında ne de yetiştirme
yurtlarında ne bir özel eğitim uzmanı, ne pedagog, psikolog, çocuk doktoru,
rehberlik öğretmeni vb. bulunmazdı.
Yetiştirme
yurtlarında görev yapan öğretmenler arada gelen gece nöbetleri dışında
evlerinde kalırlardı.
Genellikle
köy okullarında çalışıp da şehir merkezlerine tayin isteyen öğretmenler için
bir tür rahatlama yeriydi yetiştirme yurtları. Zira her ne kadar onlar öğretmen
olsalar da, yetiştirme yurtlarında eğitim-öğretim olmadığı için öğretmenlere
düşen pek fazla bir şey olmazdı.
…/…
Albayrak
İlkokulu’nu da içine alan koca avlunun içinde öğretmenlerin belki de en büyük
sorunu Hayati Özdemir’di.
Hayati’nin
“Sultan” adında kırma, sarıya çalan rengiyle bir köpeği vardı.
Sultan’ın
yurdun bahçesine nereden ve ne zaman geldiğini kimse bilmiyordu.
Biz
küçükler Sultan’ın yanına pek yaklaşamazdık. Hayati bütün gün köpeği Sultan ile
beraber olurdu.
Kış
gelip de havalar soğuyunca, Hayati köpeğin üşümemesi için onu yakası ve kolları
siyah kirden görülmeyen kabanının içine alır, onunla birlikte gezerdi yurdun
koca avlusunda.
Tesadüf
müdür, bilinmez, Hayati’nin kabanının rengiyle köpeği Sultan’ın rengi aynıydı.
Yöneticiler
ve öğretmenler arada Hayati’yi uyarırdı, “Köpeği çıkar, dışarı at,” diye.
Hayati
köpeği Sultan için yurdun evlere bakan duvarının dibine derme çatma bir de kulübe
yapmıştı.
Hem
iri yarı ve güçlü kuvvetli hem de daha çok salyalı oluşundan dolayı öğretmenler
Hayati’nin yanına yaklaşmaya cesaret edemezdi. Hem korkarlar hem de ondan tiksinirlerdi.
…/…
Spastik
engelli olan sadece Hayati değildi, zihinsel engelli çocuklar da vardı
aramızda. Devlet kendisine emanet edilen çocukların sadece karnını doyurup
barındırıyordu.
…/…
Hayati
Özdemir’in salyasından tiksinen öğretmenlerimiz anlaşılan Neşet Ertaş’a ilham
veren Selli Yusuf’u hiç duymamış olmalılar.
…/…
O
yıllarda Nuri Sesigüzel’in 1966 yılında oynadığı bir filmde okuduğu ve sonra
çok ünlenen “Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş” türküsü halkın dilinden düşmezdi.
Türkünün
ikinci dörtlüğü “Hayatım geçti görmedim sefa” diye başlıyordu.
Öğretmenler
Hayati’ye yaklaşmak istemezler, onun okula veya işe gitmediğini, yan gelip
yattığını düşünerek, ondan salyası nedeniyle tiksindikleri yetmiyormuş gibi,
onunla bir de alay ederlerdi.
Ona
“Hayati” diye seslenmek yerine, Nuri Sesigüzel’in seslendirdiği o türkünün
ikinci dörtlüğünün ilk dizesi ile seslenirlerdi:
Hayatim
geçti…
Bu
sesleniş şekli nedendir bilinmez, zaman zaman biz küçük çocukların da diline
dolanır ve gizli saklı, Hayati’yi gördüğümüz yerde veya onu anlatırken kendi
aramızda söylerdik: Hayatim geçti…
Hayatım geçti görmedim sefa
Yalan dünyada olur mu vefa
O yardan gördüm binlerce cefa
Ağla gözlerim sızla gözlerim
Sen bu halıma sen bu halıma
.../…
İşte o zemherinin ayazının iliklerimize kadar işlediği
bir bozkır gününde nedendir bilinmez, bütün öğretmenler ve dışarıdan zabıta
desteğiyle yurdun avlusuna doluşan kalabalık bir grup Hayati’nin peşine, daha
doğrusu onun Sultan’ı, köpeğinin peşine düştüler.
Nedendir bilinmez, diyorum, zira acaba o günlerde de
aynen bugünler de olduğu gibi bir “Sokak hayvanları nefreti mi” dolaşıyordu
ülkede?
Veya koca avludaki ilkokulda sadece biz yetiştirme
yurdunda barınan çocuklar değil, mahallenin diğer çocukları da okurdu.
O mahalle çocuklarından hatırlı birisinin velisi köpek
Sultan ile ilgili bir şikayette mi bulunmuştu, bilemiyoruz.
Hayati’nin yanına yaklaşmaya cesaret edemeyen, daha
doğrusu onun salyasının üzerlerine, ellerine bulaşmasından korkan zabıta ve
yurt öğretmenleri önce Hayati’yi ikna ederek köpeği kendilerine vermesini,
kamyonete koymasını isterler.
Yurt öğretmenleri yine “Hayatim geçti…” diye
başlıyorlar Hayati’ye şirin görünmek için.
Hayati köpeğini vermiyor.
Verir mi?
Ona bağrını açmış, onu kabanının içine alıp sıcak
yüreğiyle ısıtmış, onunla yatıp uyumuş, Hayati Sultan köpeği verir mi?
Lakin karşı taraf hem sayıca hem de imkan olarak
güçlüler.
Köpek kulübesinde.
Hayati köpeği vermiyor, kulübenin başında tetikte
dikiliyor.
Yakalayın, diye bir emir geldi mi, tam hatırlayamıyorum.
Zabıta ve yurt öğretmenleri harekete geçiyorlar.
Biz yetiştirme yurdunda barınan küçük çocuklar ve
bizden büyük abi ve ablalarımız harekete geçen zabıta ve yurt öğretmenlerimizi
yuhalamaya başlıyoruz.
Hayati hızla kulübeye eğiliyor.
Sultan’ı kulübeden çıkarıyor, onu düğmeleri ilikli
olan kabanının içine koyuyor.
Hayati iri yarı, koynundaki köpeği ile rahatlıkla
koşabilir.
Spastik engelli Hayati boynundaki yetersiz veya
kilitli kaslardan dolayı kafasını hep sola ve yukarıya kalkık, ayakları ise
bedeniyle uyumsuz bir şeklide paytak paytak koşuyor.
Hayati önde, kovalayanlar arkadalar.
Yurdun arka tarafına doğru bir kovalamaca devam
ediyor.
Biz çocuklar da izliyoruz.
Arka taraftaki en az beş metre yüksekliğinde ve beyaz
kireç badanalı uzun duvarın üzerindeki yumurta sarısından oluşan lekeler
yeniden çıkıyor karşımıza.
Yetiştirme yurdunda çok nadiren de olsa kahvaltıda
verilen haşlanmış yumurtalar genellikle cılk çıkardı.
Bu durumda biz küçükler bir şey yapamazdık, ama büyük
abilerimiz cılk çıkan yumurtaları avlunun arkasına düşen o uzun ve yüksek beyaz
kireç badanalı duvarına fırlatarak parçalarlardı.
Beyaz duvar adeta yumurtadan bir performans sahası
olurdu.
Beyazı badanadan dolayı fark edilmez, ama sarısı
duvarda dalga dalda fark edilirdi.
Hayati spastik haliyle bile hızlı koşuyor.
Gerilim artıyor.
Zavallı köpeğin durumunu göremiyoruz. Yüreği nasıl da
sık atıyor ve korkuyor olmalı.
Koca avlunun sol tarafına gelen demirden yüksekçe
kanatlı kapı genellikle aralıklı olurdu.
Biz küçükler ön kapıdan kaçıp sokağa çıkmaya
korkardık, öğretmenler yakalardı.
Ama arkada, soldaki kanatlı kapının aralığından kaçan abilerimiz
gece yoklamasına doğru gelirlerdi.
O gün o yüksekçe demir kapı aralıklı değildi.
Hayati nasıl olsa kapı aralıklıdır, diye o tarafa
yöneliyor.
Fakat kapı kapalı, aralık da yok.
Hayati’nin peşinden koşanlar onu köşeye
sıkıştırıyorlar.
İtişip kakışma, boğuşma.
Hayati yerlerde.
Sonrasında, Sultan köpeği Hayati’nin koynundan
alıyorlar.
Hayati Sultan için çırpınıyor.
Gerisini anlatmaya yüreğim dayanmıyor.
…/…
1967 yılının zemherisinin ayaza çekmiş bir Aralık
ayında en küçüğü yedi yaşında olan çocuklara Çorum Yetiştirme Yurdu’nda izlettirilen
sahne buydu.
…/…
Sokak Hayvanları Yasa Tasarısı mı?
Önce Hayati Özdemir’in hayatını bilmek gerekiyor.
Önce Hayati’nin salyalı halini de sevmek gerekiyor.
Önce Neşet Ertaş’ın şiirinin sözlerini alıp
havalandırdığı Selli Yusuf’u da bilmek gerekiyor.
Nuri Sesigüzel’in söylediği türküyü Hayati Özdemir
için de dinlemek gerekiyor.
…/…
Hayati 18 yaşına yakın olmalıydı o tarihlerde ve 18
yaşını dolduran çocukların yetiştirme yurtları ile ilişkileri kesiliyordu, yani
çocuklar bir nevi sokağa terk ediliyordu.
Selli Hayati’yi bir daha göremedim, hatırlamıyorum.
Hayati, köpeği Sultan ile görüntümden kayboldu, gitti.
…/…
Konya Çocuk Yuvası’ndan benimle birlikte gelen
çocuklardan birisi de Selli Hayati’nin küçük kardeşi Hilmi Özdemir’di.
Hilmi yetiştirme yurdundan yaşı dolup ayrıldıktan
sonra trafik polisi olur.
Şehirlerarası yolda bir trafik denetimi sırasında
kontrolsüz olarak gelen bir kamyonun altında kalarak hayatını kaybeder.
Hayati’den geriye hiçbir fotoğraf yok.
Hilmi ise Konya Çocuk Yuvası’nda annesinin ziyarete
geldiği sırada çekmiş olduğu fotoğraftaki gibi gülümseyen ve o gürbüz haliyle
hep aklımda, hep gözümün önündedir.
Konya Çocuk Yuvası-1966-Selli Hayati’nin de annesi olan kadın ziyarete gelmiş, Hilmi Özdemir mutlu. Selli Hayati’den dolaylı olarak bana kalan son görüntü.
…/…
Babası, Hayati’ye adını koyarken acaba Nuri
Sesigüzel’in okuduğu o türküden mi ilham aldı? Ya da adı o sıralar daha yeni
duyulmaya başlayan ve daha ilk rollerinden itibaren güçlü bir yardımcı oyuncu
karakteri çizen Hayati Hamzaoğlu’ndan mı esinlendi? Yoksa çocuk doğduğunda
Hayati’nin engelli halini fark ederek, onun hayata tutunması için “Hayati”
adını mı verdi?
Bilemiyoruz.
…/…
Selli Hayati Özdemir’i kimse bilmez ve bilinmeden de
ayrılıp gitti bu dünyadan.
Ama Selli Yusuf’un adı hiç olmazsa Neşet Ertaş’ın
havalandırdığı ve dillerden düşmeyen Acem Kızı türküsünün künyesinde “Söz:
Selli Yusuf” olarak ölümsüzleşir.
Erol Parlak yazmış olduğu kitabının ikinci cildine
notaya almış olduğu bu türkünün nota kaydını da koyar ve Selli Yusuf’un adını
zikreder.
Neşet Ertaş’ın bu türkünün nota kaydı için Erol
Parlak’tan bunu özellikle rica etmiş, onu tembihlemiş olduğunu düşünüyorum.
Neşet Ertaş Selli Yusuf’a bir borç ödemiş oldu.
Erol Parlak da Neşet Ertaş’a.
Biz de Selli Hayati’ye ödüyoruz borcumuzu.
Borçlarımız birikiyor. Onları ödemeye ömrümüz
yetmeyecek.
Nuri Sesigüzel’in icrasıyla üne kavuşan “Aynaya Baktım
Saç Beyaz Olmuş ” türküsünün sözleri Mustafa Kemal Dendenoğlu’na, müziği
Abdurrahman Kızılay’a aittir. Mustafa Kemal Dendenoğlu adı bütün kaynaklarda
sadece “Mustafa Kemal” olarak gösterilir ve onun vefatından söz eden,
Türkiye’de yayınlanmış hiçbir Türkçe duyuru yoktur.
Selli Hayati’yi “Hayatim geçti…” diye çağırmamıza
vesile olan o türkünün sözlerini yazan Mustafa Kemal Dendenoğlu’na biz de
borcumuzu ödeyelim, onun gerçek adını zikrederek.
Sokak hayvanlarına, can dostlarımıza karşı borcumuzu
kim ve ne zaman ödeyecek? Soru bu.
Gemiler
bazen de anonim eserlerin yaratılmasına vesile olurlar. Yani aslında o anonim
dediğimiz eseri gemiler kendileri yaratırlar.
O
nedenle belki de, öyle kaynağı bilinmeyen her esere “Anonim” deyip geçmemek
gerekiyor.
İşte
gemiler, işte trenler, işte kağnılar ne çok eser yaratmışlardır cansız
varlıklar oldukları halde.
Her
dönemin dillere dolanan müzik eserleri, şarkıları, türküleri, tangoları vb.
vardır.
Bazı
eserlerin ise dönemi olmuyor.
Anonim
olduğu için herkes tarafından söylenen eserler gibi, her dönem söylenip,
dinlenebiliyorlar.
Söz
konusu gemiler olunca, aklımıza birçok türkü, şarkı vb. müzik eseri gelir.
Ama
birisi var ki, hala dillerdedir ve söylendiği yere göre farklı forma bürünür.
GEMİLERDE TALİM,
KIRIM’DA SEVDA VAR
Gemilerde
Talim Var, diğer adıyla Recebim, türküsünün kaynak kişisi İnebolulu Sarı Recep
olarak gösterilir.
Tıpkı
Katibim şarkısında veya Hey Onbeşli türküsünde veya diğer başka türkü ve/veya şarkılarda
olduğu gibi halk türkülerinin ve şarkıların farklı söz varyantları olduğu gibi,
farklı formları ve ritimleri de olabiliyor.
Sarı
Recep’in kaynak kişi olarak gösterildiği “Gemilerde Talim Var” Türküsü 9/8
usülde çalınırken, Kırım’dan gelen ses bir ağıt gibidir.
Kırım’dan
gelen sesin usülü de söz varyantı da farklıdır.
Gemi gelir, yanaşır, İçi dolu çamaşır. Bu ne kadar güzellik, Bakan gözler kamaşır. Gel, benim Erecebim, Erecebim. Gelmezsen öleceğim. Kara (y)üzüm salkımı, salkımı, Yar, sen aldın aklımı. Gemi gelir yalıdan, Direkleri karadan. İki yar bir sevilmez, Men çıkayım aradan. Gel, benim Erecebim, Erecebim. Gelmezsen öleceğim. Kara (y)üzüm salkımı, salkımı, Yar, sen aldın aklımı. Gemi gelir, yan gelir Uzaklardan yar gelir. Seve seve ayrılmak, Bu yaşlıkta dar gelir.
Gel, benim Erecebim, Erecebim. Gelmezsen öleceğim. Kara (y)üzüm salkımı, salkımı, Yar, sen aldın aklımı.
İnebolu
varyantının kaynak kişisi TRT repertuarına çok sayıda Kastamonu türküsü
kazandırmış olan Sarı Recep (Güray) olarak görünürken, Kırım varyantı anonim
olarak görünür.
Recep Güray – Sarı Recep
Şu
soruyu sormadan edemiyoruz:
İnebolu
varyantının kaynak kişisi Sarı Recep türküde kendisini mi anlatıyor acaba?
Zira
kısa bir kaynak taramasında İnebolulu Sarı Recep’in de çok yakışıklı, üstelik
sazı ve sözü dinlenen birisi olduğunu öğrenebiliyoruz.
Ama
şurası var ki türkü İnebolu kaynaklıdır ve İnebolu kendi adıyla anılan
teknelerin, Denk Kayığı, yapıldığı, denizcilerin yetiştiği bir liman kentidir.
Bu türküye kaynaklık etmesinde yine gemi motifi belirleyicidir.
Kırım
varyantı dışında ise Vikikaynak’tan alınan aşağıdaki yazı ve ekindeki diğer
varyant ve formlar bu türkünün ne kadar zengin bir coğrafi yelpazede çalınıp
söylendiğini gösteriyor.
Bunun
nedeni ise insanlar gibi, müziğin de geziyor olmasıdır. Bu gezi için yegane
vasıta gemiden başka bir şey değildi elbette. Farklı coğrafya, farklı dil,
farklı kültür kendi söz varyantını, usülünü ve formunu yaratıyor.
Gemilerde Talim
Var
Eser sahibi bilinmiyor
Türkünün giriş müziği Hicaz Zeybek (İzmir Zeybeği)
(Για να ξέρεις αλανιάρη olarak Ρόζα Εσκενάζυ tarafından söylenmiştir.) adlı
türkünün müziği ile birebir benzerlik gösterir. Çemberim Dalda Kaldı türküsünün müziği ile benzerlik gösterir. Sulhiye Kuşkaya - Gemi Gidiyor Gemi olarak farklı sözlerle söylenmiştir. Odeon kayıtlarında bu eser
mevcuttur. Bu türkü benzer sözlerle Şinanay olarak Marika Papagika
söylenmiştir. Müzik farklıdır. Benzer bir müzik de Καλλιοπάκι adlı türküdür.
Αμαλία Βάκα tarafından söylenmiştir.Suya İner Tavşanlar (Aydın) çeşitlemesi vardır.
Türk
Şiirinin ustalarından Melih Cevdet “Rüya” şiirini yazana kadar yakın
tarihimizin en büyük deniz faciası olan Refah Gemisi Faciası’nı belki de çoğu
aydınımız, sanatçımız, yazarımız, şairimiz bilmiyordu.
Refah
Gemisi Faciası bir şair yaratmamıştır, ama o faciada şehit olan Güverte Yüzbaşı
Nejat Anday, şair Melih Cevdet Anday’ın büyük ağabeyidir.
Rüya
şiirine geçmeden önce Refah Gemisi Faciasından söz edelim biraz.
23
Haziran 1941 tarihinde akşam saatlerine doğru Mersin Limanı’ndan hareket eden
Refah Gemisi’nde bulunan askeri personelin amacı belliydi.
“İngiltere’de inşa
edilmiş olan 4 denizaltı gemisi tesellüm etmek ve oradan vatana getirmek üzere
Dz. Yb. Zeki Işın (1346)’ın başkanlığında 19 subay, 63 erbaş ve 68 erin, 20
Haziran 1941 Cuma akşamı Ankara’dan hareketle Mersin’e ve oradan Mısır ve
Cenubi Afrika tarikile (yoluyla, yn) İngiltere’ye azimet (varış, yn)
edeceklerini saygılarımla arz ederim.”[1]
Arz
ederim, diye Başvekalet’e (Başbakanlığa) yazı yazan dönemin Milli Müdafaa
Vekili (Milli Savunma Bakanı) Saffet Arıkan’dır.
Teslim
alınması gereken Reis sınıfı dört denizaltının isimleri ise şunlardı:
Burak
Reis
Murat
Reis
Uluç
Ali Reis
Oruç
Reis
Denizaltıları
teslim almaya gidecek olan yukarıdaki askeri personele Mersin Limanı’ndan diğer
askeri personel de katılır.
20
askeri öğrenci
(Asteğmen
olarak Hava Harp Okulu’ndan mezun olup ancak o zamanki uygulamaya göre halen askeri
öğrenci statüsünde)
1
havacı subay
28
sivil gemi personeli
1
İngiliz subayı
Toplam
200 kişi ile gemi 23 Haziran 1941 tarihinde Mersin Limanı’ndan kalkışa
hazırdır.
Ancak
gemiye daha binmeden geminin 200 kişiyi barındırabilecek imkan ve kabiliyete
sahip olmadığı anlaşılmaktadır.
Fakat
emir vardır. Gemi hareket edecek.
Refah’ın
durumu böyle bir görev için her bakımdan içler acısıdır.
“O esnada Ankara’ya
telefon etmek için postanede bulunan kafile personelinden Üstçavuş Osman Ülay,
Liman Reisi Zihni Koçak’ın yanındakilere, ‘Atina sefirini aldırmak için Ankara
vapuru hazırlanırken buna mukabil 200 kişi böyle bir şileple gönderiliyor’ dediğine
tanık oluyordu.”[2]
Bu
laf belki bir dedikodu gibi gelebilir. Yaşananlara ve görülenlere bakalım.
“Gemideki tuvaletler
yetersiz olduğundan gemiye getirilen Raif Akça ve Hüseyin Altıntaş isimli iki
marangozun (Keresteyi İsmail Yusuf’tan almışlardı) tahtadan dört hela yapması,
geminin demir aldığı son ana kadar sürdü.”[3]
Artık
herkes gemidedir. Yatma planı yapılır. En güzide deniz ve hava subaylarına, er
ve erbaşlara reva görülen şey içimizi sızlatır.
“Sıra kafilenin
yerleşmesine geldiğinde yatak, battaniye ve yastıklar dağıtıldı. Kamaralar
yetersizdi. Subayların bir kısmı kamaralara yerleşirken diğerleri yataklarını
açık köprü üstüne serdi. Havacı asteğmenler, erbaşlar ve bir kısım er güverteye
ve ambar kapaklarının üstüne dağıtıldı. Yer bulamayan altmış kadar er ise
Üsteğmen Fazıl Kartal’ın kontrolünde köprü üstünün hemen altında bulunan asma
kömürlüğe yerleştirildi. Önce kömürler süpürüldü, sonra hasırlar serildi.” [4]
Sorunlar
sadece bunlar mı?
“Güverte Yüzbaşı
Muhittin Darga ise gemiyi açıkta demirde yatarken (demirliyken, yn) görür.
Gemiye çıkıldığındaki manzarayı ise ‘Son derece cesaret kırıcı’ olarak
tanımlar.”[5]
Bütün
her şey bilindiği halde gemiye hareket emri verilir.
Gemi
Mersin Limanı’ndan 17.30 gibi demir alır.
Saat
23.01’de gemi büyük bir patlamayla iskele tarafından yara alır ve o yana yatar.
Patlamaya kimliği ve milliyeti halen belirlenmeyen bir denizaltıdan atılan
torpil neden olur.
Bir
can pazarı başlar.
Normal
koşullarda göze görülmeyen sorunlar, böylesi olağanüstü durumlarda hemen gün
yüzüne çıkar.
Refah
Gemisinin imkanları ve eksiklikleri tahliye ve kurtarma için elverişli
değildir.
TELSİZ:
“Komodor bu kargaşa
yaşanırken infilaktan on dakika sonra ‘Telsizci yok mu?’ diye bağırdığında kıç
tarafından ilk gelen, Telsiz Başçavuş Nevzat Durukan oldu. İnfilakla beraber
geminin bütün elektrik sitemi çöktüğünden telsiz cihazı çalıştırılamıyor,
dolayısıyla yardım çağrısı ‘SOS’ kodu da verilemiyordu.”[6]
“(…) Telsiz Başçavuş
Reşat Kip’in gemide olmamasına rağmen imdat işareti verebileceğini söylemesi
üzerine Yüzbaşı Nevzat Erül ile telsiz kamarasına gidilmiş, ancak telsiz
anteninin kopmuş ve kamaranın suyla dolu olması nedeniyle başarılı
olunamamıştı. Geminin telsizcisi Mevlüt bile kendisini denize atmıştı.” [7]
FİLİKALAR:
“Elde kalan tek filika,
rüşvet güverte iskele tarafta bulunan filikaydı. İndirme tertibatı noksandı.”[8]
Geminin
kaptanı eski deniz subayı İzzet Kaptan gemisini terk etmez ve filikaya
binenlere son anda harita ve bir pusula verir.
“Filikayla gemiden
uzaklaşırken Milli Mücadele’nin ‘Enosis Kahramanı’ İzzet Kaptan hala köprü üstündeydi.
Israrla yapılan, ‘Sen de gel’ çağrılarına son sözü şu oldu:
‘Allah muininiz
(yardımcınız) olsun. Ben burada kalacağım… Başkalarının günahını benim çekmem
mukadderdir (yazgı). Haydi, yolunuz açık olsun.”[9]
Kıbrıs
daha yakın olmasına rağmen lodosun etkisiyle kuzeye doğru akıntıyla giden filikada bir yandan nöbetleşe kürek çeken bir
yandan da döşeme tahtalarından filikaya dolan suyu şapkalarıyla sürekli
boşaltmaya çalışan 28 kişi ertesi gün Adana-Karataş Deniz Feneri açıklarına
kadar geldiklerinde güçleri tükenmiştir artık.
Dört
kişi de gemiden kopan ahşap kapaktan sal yapmıştır. Onları arama kurtarma
gemileri bulmuştur.
Sonuçta
32 kişi faciadan kurtulurken, 168 hayatını kaybetmiştir.
Cemal
Süreya babasının ölümü üzerine bir şiir yazar ve şiir bir soruyla başlar:
Sizin hiç babanız öldü
mü?
Cevabı
yine kendisi verir şair:
Benim bir kere öldü kör
oldum.
Şair
Melih Cevdet ise Refah Gemisi Faciasında şehit olan ağabeyi Nejat için bir şiir
yazar.
Melih
Cevdet soru sormaz, olanı ve gördüklerini anlatır. Anlattığı rüya değildir
aslında, ama şiirin adı “Rüya’dır.”
Rüya[10] Bir rüya gördüm gündüz uykusunda İncecikten
bir kar yağıyordu Sabahat’ im
hasta yatağında doğrulmuş Bir
aydınlığa bakıyordu İncecikten
bir kar yağıyordu Bahriyeli
ağabeyimi düşünüp Erzincan'da
annem ağlıyordu.
Kar yağıyordu.
Melih Cevdet belki de
çok daha erkenden sormuştur benzer bir soruyu Cemal Süreya henüz daha çocukken.
Sizin hiç ağabeyiniz öldü mü?
Ve yine kendisi vermiş
olmalı cevabını:
Rüyamda gördüm, annem ağlıyordu
Melih Cevdet ağlar ağabeyine,
08 Aralık 1993 tarihinde hayatını kaybeden Abidin Dino için de ağlar ve “İkinci
kez ağladım” der.
“Yüzbaşı Nejat Anday, şilebin batmaya başlaması üzerine
Yarbay Zeki Bey’le denize atlamışlar ve batan gemilerin oluşturduğu girdabı da
düşünerek şilepten uzaklaşmaya çalışmışlardı. Ancak bir süre sonra şilebin
tekrar kendini toparlayarak düzeltmesi üzerine geri dönmeye başladılarsa da,
Yarbay Zeki Bey ‘Nejat ben dayanamıyorum’ dedikten sonra kendini salar. Yüzbaşı
Nejat ne kadar uğraşsa da suda kaybolan Yarbaya, bir daha ulaşamaz. Yüzbaşı
Nejat Bey ise her ne kadar şilebe geri çıktıysa da yine de şehit olacaktı.”[11]
Bu
manzara Yüzbaşı Nejat Anday’ın faciada görülen son durumunu anlatır.
Denizaltılar
mı? Onlar da sonuçta bir gemi değil mi?
Hazır
oldukları söylenen ve teslim almaya gitmeleri için emir verilen denizaltılar ne
yazık ki henüz hazır değildir.
Onca
can boşuna mı Akdeniz’de kaybolmuştu?
Oruç Reis Denizaltı
Gemisi:
09
Mayıs 1942 tarihinde İskenderun’da teslim edildi.
Murat Reis Denizaltı
Gemisi:
25
Mayıs 1942 tarihinde İskenderun’da teslim edildi.
Burak Reis Denizaltı
Gemisi:
22
Şubat 1946 tarihinde Gölcük’te teslim edildi.
İngilizler
savaş sonuna kadar bu denizaltıyı kullandılar.
Uluç Ali Reis Denizaltı
Gemisi:
İngilizler
bu denizaltıyı da teslim etmediler.
Denizaltı
18 Nisan 1943 günü, Almanlara ait U.123 no’lu denizaltısı tarafından Afrika’nın
batı sahili açıklarında batırıldı.
Denizaltı
teslim alınsaydı, kaptanı Güverte Yüzbaşı Nejat Anday olacaktı, o göreve
atanmıştı.
Batmış
olsa da denizaltının ilk komutanı Güverte Yüzbaşı Nejat Anday’dı.
Yüzbaşı
Nejat Anday’ın ölümü kardeşi şair Melih Cevdet’e rüya gibi gelir.
Melih
Cevdet’in şairliği ise amcadan gelir, şair ruhlu amcanın kendisine soyadı
olarak “Anday’ı ” almasının ardında şairce bir tutku yatar.
Sunay
Akın 30 Aralık 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Pazar ekinde aşağıdaki yazıyı
yayınlar.
“Paris’e giden Kadir
Raşit Paşa, oralarda bir şiir yazdı mı, bilinmez ama İspanya sınırına yakın bir
yerde bulunan bir Fransız köyünü öylesine çok sever ki, soyadı kanunu
çıktığında, o köyün adını alır soyadı olarak. Çocuk doktoru Kadir Raşit
Paşa’nın yeğeni Melih Cevdet de, o köyün adını şiir kitaplarının kapağına
taşır: “Anday”.
Hiçbir
şey boşlukta durmuyor, her şey bir yeri dolduruyor.
Şairlik
amcadan mı geliyor, bilinmez, ama ölüm insanı şair yapmıyor, sızlatıyor.
Uluç Ali Reis Denizaltı Gemisi Kaptanı
Şehit Deniz Güverte Yüzbaşı Nejat Anday
KORE’YE GİDEN SAVAŞ
GEMİSİNDE DOĞAN KALİPSO KRALI
İnsanlık
tarihinde olduğu gibi kişilerin de kendi hayatlarında “Yıldızın Parladığı
Anlar” vardır. Bunu en güzel anlatan ise Stefan Zweig’dır.
Onun
“Yıldızın Parladığı Anlar” adlı eseri her zaman bir başucu kitabıdır.
Kore
Savaşı’nda yıldızı parlayan, başka bir deyişle savaşa giden ilk gemide doğan
“Kalipso Kralı” kimdi?
Kalipso
Kralı, deyince, hemen tahmin edileceği gibi, Metin Ersoy, aklınıza gelecek ve
doğrudur.
Biz
Metin Ersoy’un hikayesine sonra döneceğiz.
Önce
Kore Savaşı’na gidenlerden, yaşanan sorunlardan, Refah Gemisi Faciası kadar
olmasa da traji-komik durumlardan söz edeceğiz.
Bu
arada, Kore Savaşı’nda yıldızı parlayan sadece Metin Ersoy değildi.
Klasik
Batı Müziği alanında ilk Türk kadın bestecimiz sayılan Nazife Aral’ın (Nazife
Güran) daha önce parlayan yıldızı Kore Savaşı’nda ışıltılı hale gelmiştir
diyebiliriz.
Nazife
Aral Hanımı da anlatacağız.
Bütün
yıldızlar savaşa doğru, savaşta ve gemide parlıyor.
Mecliste
görüşmelere açılmadan sadece 11 Aralık 1950 tarihinde oylanarak onaylanan
hükümet görüşüne istinaden Kore Savaşı’na tugay düzeyinde bir birlikle katılma
kararı alınır.
YOLA
ÇIKMA
İskenderun’da son
hazırlıklarını tamamlayan Kore Türk Silahlı Kuvvetleri BM’in kendilerine tahsis
ettiği 5 adet gemi ile partiler halinde Türkiye’yi terk ettiler. Tahsis edilen
gemilerden 3 tanesi yolcular, 2 tanesi de yük içindi.”[12]
YOLCULUĞUN
TRAJİ-KOMİK HALLERİ
Hazırlıklar
ne askeri, ne kültürel, ne gemi yolculuğu, ne yemek ve lojistik gibi çoğu
bakımdan tam değildir. Ama yine geç kalınmışçasına gemilere kalkış emri
verilir.
Adı
kendisiyle özdeş hale gelmiş olan Kalipso Kralı Metin Ersoy’un o unutulmaz
şarkısı “Vakit Yok Gemi Kalkıyor” sanki Kore’ye, savaşa doğru kalkan bu gemiler
için söylenmiş gibidir.
Oysa
bu şarkı savaştan çok sonra, 70’li yıllarda ortaya çıkar.
ASKERİ
EĞİTİM VE KADRO EKSİKLİĞİ
Birlikler
farklı birliklerden ve gönüllü olarak teşkil edildiği için bir arada eğitim ve
koordinasyon sorunları yaşanmıştır.
İlk
giden Türk Tugayında Alay Komutanı olarak görev yapan Piyade Albay Celal
Dora’dan aktarıyor Adnan Üzmez:
“Celal Dora’nın
anılarında aktardığı düşüncelerinde gerçek anlamını buluyordu: ”Dış memleketlere
gönderilen spor takımları dahi günlerce evvel kampa alınmakta ve rakipleri
karşısında başarılı olmaları için sıkı bir eğitime tabi tutulmaktadır. Bu
takımlar aslında uzun bir zamandır birlikte çalışmış ,anlaşmış ve birbirlerinin
kabiliyetlerini tanımış ve özetle aslında yetişmiş olmalarına rağmen gene de
haftalarca egzersiz yaptırılarak güvenilir bir hale getirildikten sonra
gönderilmektedir…. İşte Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore’ de destanlar yazarak
kazandığı zaferler bunun için önemlidir.” [13]
Eksikler
sadece erbaş ve er kadrolarında değil, komuta kadrolarında da hissedilir.
“Celal Dora, bu noktada
aksaklığın sadece erbaş ve er kadrolarında değil komuta kadrolarının da (subay
ve astsubay) öngörülen süre içerisinde tamamlanamamış olmasından da kaynaklandığını,
bunun da bir takım disiplin zafiyetlerine ve hazırlıkların güçlükle
ilerlemesine neden olduğunu belirtiyor.”[14]
Siyaset
Bilimci Cüneyt Akalın ise Amerikan Yardım Heyeti Başkanı General Mac Bride’tan
aktarır.
“Cüneyt Akalın iki ay
öncesine kadar Türkiye’de bulunan Amerikan Yardım Heyeti Başkanı General Mac
Bride’ın resmi tespitlerine göre Türkiye’nin harp sahasında savaşmaya hazır bir
tek birliği yokken, nasıl bir tugay gönderilme kararının alındığına dikkat
çekerek olayı düşündürücü diye yorumlamaktadır.”[15]
Kadrolar
bir şekilde tamamlanır, ancak Kore’de savaşacak birlikler Amerikan silahları
kullanacaklardır. Fakat birlikler ne Amerikan silahı görmüş ne de o silahlarla
atış eğitimi yapmışlardır. Albay Dora buna da çözüm bulur ve seyir sırasında
erlere denize doğru atış eğitimi yaptırır.
“Dora, bununla birlikte
Amerikalıların yeni getirdikleri silah ve teçhizatı Tugayın ağırlıklarına dahil
edilerek deniz yolculuğu boyunca askerlerin büyük bir bölümünün bir nebze de
olsa eğitim almasına ve atış yapmasına imkan sağlamıştı.”[16]
Denizde
seyir halindeyken atış eğitimleri için bulunan hedefler de aslında
traji-komikti
“Harekete bir hafta
kala Almanya’dan getirtilen Amerikan M-1 Piyade tüfeği ve diğer silahlar üç
gemiye paylaştırılarak yüklenmişti. Mermi herkese yetecek kadar boldu.
Kızıldeniz geçilip açık denizlere çıkıldığında gemi güvertesinden denize doğru
intibak atışlarına başlandı. Ancak denizde
hedef bulmak sorunu vardı. Bu sorun tüketilen yiyeceklerin ambalaj sandıkları
ile çözüldü. Bunlar denize atılarak hedef olarak kullanıldı. Hem gemi hem de
hedefler hareketli olduğundan isabet zor oluyor, ayrıca isabet olup olmadığı,
kimin vuruş yapıp yapmadığı belli olmuyordu. Yine de boş denize atmaktan iyi
idi. Bu atışlar ve silah eğitimleri Kore sularına girene kadar devam etti.”[17]
İNGİLİZCE
DİL SORUNU
Subay
ve astsubay kadrolarının çoğunda İngilizce dil sorunu vardı. İngilizce bilen
çok azdı. Erler ise hiç bilmiyordu ve bu nedenle küçük ve basit sorunların
çözümü bile saatlerce uzayabiliyordu.
Yabancı
dil bilen çok az sayıda yedek subay da Kore’ye gönderilmişti, ancak onlar
sadece Tugay Karargahında hizmet ediyordu.
İşte
onlardan birisi de sonradan, Kalipso Kralı olarak tanıyacağımız Metin Ersoy’du.
YEME-İÇME-TUVALET
SORUNU
Gemiler
adeta yüzen birer kışlaydı. Ancak Türk ve Müslüman askerlerin yeme-içme ve
temizlik, tuvalet alışkanlıkları hiç dikkate alınmamıştı.
Tuvalet
sorunu bir şekilde çözülür, ancak erler yeteri kadar ekmek olmadığı için
yemekten aç kalkmaktadırlar.
“Yemekler iyi idi.
Ancak Amerikan usulü haşlama olarak yapıldığından Türk damak zevkine uymuyordu.
En önemlisi de verilen ekmek miktarının az olmasıydı. Bir santimetre
kalınlığında iki dilim ekmek yetmiyordu. Erlerimiz birkaç lokmada ekmeği
bitiriyor yemekle de karınları doymuyordu. Ekmek miktarının artırılması için
Gemi Komutanına müracaat edilmişse de un miktarı Amerikan ihtiyaçlarına göre
hesaplandığından yolculuk boyunca bir sonuç alınamadı. Ekmeğin azlığı patatesle
giderilmeye çalışıldı. Duşlar ve tuvaletler de Amerikan usulü olarak
yapıldığından ara bölmeler yoktu. Başlangıçta erler bu durumu çok yadırgadılar.
Klozeti kullanmayı beceremediler. Klozetin üstüne çıkanlar, matara ile
temizlenenler oldu. Daha sonra subay ve astsubayların verdikleri derslerle bu
sorunlar giderildi. Personelin hemen hepsi uzun deniz yolculuğu yapmamıştı.
Deniz tutması nedeniyle rahatsız olanlar çoğunluktaydı. Kızıldeniz ve Hint
Okyanusu geçilirken çok sıcak günler yaşandı. Ilıman iklime alışan erlerimiz
bir yandan deniz tutması bir yandan da cehennemi andıran sıcak nedeniyle yattıkları
yerden kalkamaz hale geldiler. Yemeden içmeden kesildiler. Deniz tutması nedeni
ile her tarafı kirlenen gemi sık sık yıkanmak zorunda kaldı.”[18]
Kore’ye
farklı tarihlerde dört tugay gider ve her biri bir öncekini değiştirir.
Üçüncü
tugayın komutan yardımcısı Albay Nuri Pamir şehit olduğundan onun yerine Tugay Komutan
Yardımcısı olarak Kore’ye Kurmay Albay Cemal Madanoğlu tayin edilir.
Madanoğlu
gemide yaşananlara ilave yapar:
“Erleri gemide yaşantıya
alıştırmak kolay olmadı. Zorluk daha ayakyolunda başlıyordu. Ayakyolları geniş,
onar on beşer kişilik. Yola çıkmadan önce Seferihisar’da erlere bu işin nasıl
görüleceğini öğretmiştik.
(…)
Sabah kahvaltı saat
6’da başlıyor. Kahvaltı edilen yer küçük bir yerdi. Giren er self-servis
lokantalarda olduğu gibi kahvaltı tepsisini alıyor. Yüksek masalar var. Ayakta
yiyor. Çıkarken de kabını kacağını bulaşık bidonuna bırakıyor. Sonra
meyvelerini alıp dışarıda yiyor.
İlk gün sabah
kahvaltısına girdiler. Son er, kahvaltısını bitirip çıkarken öğle oldu.
“Gemi yönetimi, bunlar
Türk’tür, görenekleri başkadır(*) diye klozetlerin arasına naylon perdeler
koydurmuş. Başa çıkamayınca perdeleri söktürdüm; kapılara nöbetçi diktim:
-Kimse meyve
artıklarını klozete atmayacak; işini gördüğü yeri pis bırakan, suyu çekmeyen,
çöp atanı gördüm mü yapacağımı bilirim.
Ama iş istediğim gibi
yürümüyor.
Yolculuğun üçüncü günü
olmuş, erler yataklarında sigara içip örtüleri yakıyorlar takımları berbat
ediyorlar, kirletiyorlar yangın tehlikesi doğuyor.”
(*) Bizimkiler daha ilk
günü ayakyollarını tıkadılar. Meyve artıklarını denize atacaklarına klozete
atıyorlar.[20]
Tıpkı
Kars’ı hiç görmediği halde Paris’te Kars için şiirler yazmış olan Cemal Süreya
gibi, hayatında Kore’yi hiç görmediği ve Kore Gemisi’nde bulunmadığı halde
büyük bir duyarlılıkla ve sanatla Kore Savaşı’nı anlatan, Sabahattin Ali’nin
Ankara Konservatuarı’ndan öğrencisi Fahri Erdinç’in yazdıkları gelir gözümüzün
önüne.
“Sabah oldu. Oldu, ama
askeri kaldırabilirsen kaldır. Koğuşlar, kamaralar, koridorlar, merdivenler
kusmuk içinde. Elini ağzına yetiştiremeyen, nerede bulunuyorsa orada boşaltmış.
Bastığın yer kayıyor. Kimi geceleyin daha “Kültürlü” davranmış, hemen miğferini
kapmış, onun içine kusmuş. Ortalık ağarırken, ayıp örtmek için, miğferini
lumbuzlardan çıkaran çıkarana. Memetler kusmukları denize döküyorlar.
Döküyorlar, ama rüzgar da dökülen emaneti aldığı gibi geminin karnına
yapıştırıyor. Şöyle uzağına geçip de gemiye bir bakabilsen, baştanbaşa
sıvanmış, saksağan yumurtası gibi her yanı alaca bulaca.”[21]
Gemi
Kızıldeniz’den geçerken bir emir yayınlanır gemide. Güvertede yatılabilecek.
Yalnız denize düşme olursa, bunun sorumluluğu Türk Komutanlığına ait olacak.
“O gece, imam (görevli tabur
imamı, yn) hem üst güverteyi, hem alt güverteyi dolaştı. Gözlerinin gördüğü
yere, filikaların altlarına ve içlerine varıncaya kadar, don-gömlek veya
gömleksiz serilip yatan askerlere öğütler verdi:
‘Çişiniz gelirse denize
çövdürmek yok! Bu denizin bir adı da Kabe Denizi’dir. Valla çarpılırsınız. Bu
bir. Uçkurlarınızın birer ucunu birbirinize bağlayın. Bu iki. Geminin yalpası çok. Eğer denize
düşerseniz, şehit-mehit olmaz, gitseniz gitseniz eşek cennetine gidersiniz. Bu
üç…Allah rahatlık versin!’”[22]
KORE’DE
CEPHE GERİSİNDE YAŞANAN SORUNLAR
Cephe
gerisinde de sorunlar yaşanır.
Özellikle
Türk askeri araç sürücüleri kural tanımaz bir şekilde araç kullanmaktadırlar.
Öyle
ki araç kazalarında hayatlarını kaybeden Türk askerlerin sayısı savaşta yaşanan
toplam kaybın %10’unu bulur.
“Bir diğer sorun da
Türk şoförlerinin durumu idi. O yıllarda yurdumuzdaki motorlu araç sayısı az
olduğundan şoför miktarı da azdı. Bu nedenle Kore’ye giden şoförlerin çoğu
askeri ehliyetli ve acemi idi. O günlerde Tokyo’da yayınlanan Star adlı ordu
gazetesi Türk Şoförleri için aynen şunları yazıyordu. ”Türk Şoförleri Kore ye
ayak bastıkları andan itibaren, Korelileri ve BM mensuplarını korku ve heyecana
düşürmüşlerdir. Türk Şoförleri trafik kurallarına kesinlikle uymaz. Yolun daima
ortasını takip eder. Geriden gelip korna çalarak yol isteyenlere asla yol
vermez. Yollarda yazılı hız sınırına bağlı kalmaz ve aracını her türlü yolda
son sürat kullanmaktan zevk alır. Bu nedenle sık sık kazaya neden oldukları
için üzerinde ayyıldız işareti olan aracı gören herkes ya durmalı ya da yol
vermelidir”.
Celal Dora anılarında
Türk Şoförlerinin bu yetersizlikleri yüzünden toplam zayiatımızın %10 unun araç
kazalarından dolayı verildiğini ifade eder. Turgut Sunalp de Türk Şoförlerin
eğitimsizliğine dikkat çekerek şu bilgileri vermektedir: ”Askeri Polis kontrol
noktalarında gösterilmesi zorunlu geçiş belgesinin, Türk Şoförü için ‘ME TURK’
ibaresi olduğu Kore’de meşhur olmuştur. Şoför bu sözü söyleyince askeri polis
dilini bilmeyen birisi ile bir hiç için dakikalarca münakaşa edip trafiği aksatmaktansa
‘GEÇ!’ işaretini vermeyi her zaman tercih etmiştir.”[23]
Cephe
gerisinde sadece bunlar yaşanmaz. Türk askerinin Kore’de gördüğü yoksulluk ve
fuhuş ahlaki çöküntü yaratıp komutanlar tarafında fark edilse de bu pek dile
getirilmez.
“Em. Alb. Fevzi Tüzüner,
kendisi ile yüz yüze yaptığım görüşmede bu konuya dikkat çekip “Aç insan inançlarını
yer “Sözünü söylemiş ve ilave etmişti. “Kore’ye gittiğimizde açlık ve sefalet
içinde bir halk bizi karşılamıştı. Kore yaşlılarının aksi iddialarına rağmen
fuhşun Kore’de yaygınlaştığına ben şahit oldum.” Aynı değerlendirmede bulunan
Abdi İpekçi Dünyanın Dört Bucağından adlı eserinde Kore bölümünde yalnız
Başkent Soeul’de polis kayıtlarına giren 30.000 fahişenin varlığından söz eder.
Güventürk’ün tespiti ise daha ilginçtir. ”Bir zamanlar çok terbiyeli ve namuslu
olduğu söylenen Kore’de bu şimdi hayal artık. Küçücük çocuklar etrafımızı
sarıyor, elleri ile işaretler yaparak birinci kalite kadın diyor. Sizi davet
ediyorlar. Kim? diye sorma bu daha acıdır. Çünkü götürmek istediği kadın ya
anası ya da ablasıdır. Baltacıoğlu da Kore görevi sırasında mevzilerine kadar
yaklaşan bir Koreli kadına rastladıklarını, kadının tercüman aracılığı ile
verdiği ifadesinde ilginç bir yaklaşımla: ”Para istemiyorum. Sadece burada
kalıp karnımı doyuracağım. Buna karşılık bir gecede 30 kişi benimle beraber
olabilir.” Şeklinde konuştuğu yönünde bilgi vermektedir.”[24]
Benzer
tespiti Madanoğlu da yapar ve anılarında anlatır:
“Her yanda savaşın
sosyal ve moral yıkıntıları izleniyor. Fuhuş almış yürümüş. Kimi yerde yolların
yakınındaki tümseklerin üstüne çıkmış çocuklar bağıra çağıra ablalarını
satıyorlar.
-İki dolar iki dolar 16
yaşında ablam iki dolar…” [25]
Bu
koşullar altında Kore’ye sevk edilen birliklerimiz ve erlerimiz İskenderun
Limanı’ndan bando-mızıkayla uğurlanır.
Bando
çeşitli marşların yanında KORE MARŞI’nı da çalar.
GEMİLER VE SANAT - KLASİK
BATI MÜZİĞİNDE İLK KADIN BESTECİMİZ
Metin
Ersoy henüz Kalipso Kralı değilken ve sadece yabancı dil bildiği için Birinci
Kore Türk Tugay Karargahında askerliğini yedek subay olarak taparken, Klasik
Batı Müziği alanında ilk kadın bestecimiz Nazife Aral’ın bestelemiş olduğu Kore
Marşı çalınır Ankara’da Tren Garında. Trenler İskenderun’a asker kafileleri
taşırlar.
Sonrası
mı?
Sonrasında
Nazife Hanım da Kore’ye gider, Türk askerini ve birlikleri orada da ziyaret
eder.
Neden
olmasın ki?
Marilyn
Monroe Amerikalılar için cepheye geliyorsa, Nazife Aral Hanım da gelebilir.
Ancak,
Nazife Hanım Türk askerine “Kulaklara Kore kadar yabancı” o Kore Marşı yerine
keşke başka bir marş veya türkü bestelemiş olsaydı.
Arada
moral izni için Japonya’ya gönderilen Türk subayları cepheye yeniden
dönüyorlar. Bir Japonya dönüşünde Madanoğlu anlatıyor:
“Kore’ye döndüğümde kış
iyice bastırmıştı. O yılların ünlü yıldızı Marilyn Monroe gelmiş. Birlik birlik
dolaşıyor. Hangi birliğe giderse çevredeki birliğin erleri oraya üşüşüyorlar.
Bize yakın bir
birlikteki gösterisine ben de gittim. Holivut yıldızlarının savaştaki Amerikan
askerlerine moral vermesi için böyle geziler düzenleniyor. Hava soğuk mu soğuk.
Ama kurulan sahnenin sağına soluna birer özel kamyon yanaşmış; bu kamyonlardan
sahneye geniş körüklü borular uzatılmış; sıcak hava veriliyor.
Moral subayı, onların
kadrolarında bir de moral subayı var, yağmur yağabileceğini düşünmemiş, hava
serpiştiriyor. Marilyn Monroe de anlaşılan içerlemiş, üstü açık sahneye
çıkmıyor.
Erler bağırıp
çağırıyorlar. Birlik komutanı sahnenin üstüne bir çadır bezi gerdirmeye
çalışıyor. Marilyn’le gelen ekipteki öteki aktörler askeri oyalamaya
çalışıyorlar; ama yuhalanınca kaçıyorlar.”[26]
Nazife
Aral Hanım’ın bestelemiş olduğu Kore Marşı’nın müziğine ne hikmetse hiçbir
yerde ulaşamıyorsunuz.
Bunun
birkaç nedeni olabilir,
-Bestenin
ısmarlama ve yetersiz bir eser olması,
-Güftenin,
alayı sebepsizce lağvedilen ve Türkiye’de muhalefetin yanında olduğu imajı
verilen Albay Celal Dora’ya ait olması,
-Güftenin
çok başarısız olması,
-Güftede
geçen Moskof kelimesinin 60’lı yıllarda Türk-Sovyet yakınlaşmasında handikap
olması,
-Kore’ye
giden askerin çoğunluğunun Anadolu’dan gelen erler olduğu düşünüldüğünde
bestenin ve dolayısıyla marşın Kore’ye gidecek olan diğer üç değiştirme tugayının
uğurlanışlarında bir daha seslendirilmemiş olmasıdır.
Fahri
Erdinç kendi yazar sezgisi ve ironisiyle teşhisi tam olarak doğru koyar
aslında.
“Bandoların gümgümü
arasında, ne gidenin ne dediği anlaşılıyordu, ne de uğurlayanın. Bazı
vagonlardan “Kore Marşı” duyuluyordu. Kulaklara Kore kadar yabancı olan bu
marşı, bir Hariciyeci’nin kızı Nazife hanıma ısmarlama yazdırılan bu marşı
Mehmetçikler veresiye söylüyorlardı. Çoğu vagonlardan duyulan marş bambaşkaydı.
Bu marş “Yaslı gittim…” diye başlıyordu. Gardaki yaslı ana babalar işte bu
marşın ne dediğini anlıyorlardı.
Nazife
Hanım, Kore Marşı bestesi pek tutulmamış olsa da 1959 yılında eşinin tayini
dolasıyla gitmiş olduğu Diyarbakır’da Diyarbakır Flarmoni Derneği’ni kurar ve
hayatı boyunca 1000 kadar beste yapar.
Sonrası
mı?
Sonrası:
BESTEKAR SOKAK
Ankara’da
doğup büyüyenler de dahil olmak üzere, Ankara’da yaşayanların da adının veriliş
nedenini bilmedikleri veya merak etmedikleri Kavaklıdere’deki Bestekar Sokak
Nazife Hanım’a saygının bir ifadesidir.
KORE MARŞI
Milletle, devletle
birdir oy’umuz,
Cihanla savaştı şanlı soyumuz.
Güney’e, kuzey’e, doğu,
batı’ya
Kore’ye uzandı sınır
boyumuz.
Yaşasın
Vatan, Yaşasın Millet,
Savaşmak
Türklüğün canına minnet.
Eskiden türkümüz “Alo
Yemen” di,
Bugün de Kore’ye attık
kemendi.
Türklüğün verdiği şanlı
kararı
Moskoftan gayri, cihan,
beyendi.
Yaşasın
Vatan, Yaşasın Millet,
Savaşmak
Türklüğün canına minnet.
Hürriyet uğruna, savaş
yoluna
Yardımı reddetmek
Türklüğe zillet.
Not:
Şiiri Celal Dora yazmış, Nazife S. Aral bestelemiştir.[28]
Birinci Tugay ile Kore’de bulunan Nazife Aral Hanım-Yzb. Kamil Celkan’ın Albümünden
GEMİLER
VE SANAT Kalipso Kralı Metin Ersoy’u Kore’ye giden ilk tugayın karargahında
buluyor.
Mete
Yurtsever’in 22 Eylül 2021 tarihinde yazmış olduğu kendisine ait blog
yazısından aktaralım.
Bu gemide ah ben de olsaydım…
Geç kalacaksın hiç yok zaman
Düşünme sakın olma pişman
Yalnız kalamaz hiçbir yaratık
Vakit yok gemi kalkıyor artık
Bu gemide ah ben de olsaydım
Açık denizlere yol alsaydım
Vız gelirdi her şey inan bana
Yeter ki ben sana varsaydım
Metin Ersoy (1934-2017) bu sözlerle başlayan 45’liği 1970 yılında çıkarmış,
yani benim doğduğum yıl. Bu şarkının hikayesi ise Kore Savaşı’na kadar gidiyor. O tarihte askerliğini tercüman olarak
yapan teğmen (yedek subay, yn) Metin Ersoy, Kore cephesine gönderiliyor. Bir ay
süren gemi yolculuğunda ve sonrasında Amerikalıların onu Harry Belafonte’ye
benzetmeleriyle kalipsoya merak salıyor, dansını öğreniyor ve epey malzeme
topluyor. Türkiye’ye döndüğünde Türk pop müziğinin mimarlarından İlham
Gencer’in dikkatini çekiyor ve onun kendisine verdiği isimle “Kalipso Kralı”
70’lere ve Türk pop müzik tarihine damgasını vuruyor.
VAKİT YOK GEMİ KALKIYOR ARTIK
Bu yazıya, GEMİLER VE SANAT, ilham olan konu 19
Mayıs’ta oluştu.
Bandırma Vapuru ve o vapurda bulunan Manastırlı Kurmay
Albay Kazım (Dirik) ve onun kızı Şükran ile kaçan Türk Tiyatrosu’nun altın
çocuğu Muammer Karaca’yı anlatarak başladık.
Kore Türk Tugayı’nda yedek subay tercüman olarak
gemiyle Kore’ye giden Metin Ersoy ile bitirdik.
Biz bitirdik, ama Metin Ersoy “Ben de birkaç cümle bir
şey söyleyebilir miyim?” diyor.
Anlatmaya başlıyor, söyledikleri çok çarpıcı şeyler
“Tabii Kore’den önce bizi askeri terimler için Seferihisar’da bir ay ayrı
ayrı eğitime aldılar. (…) Dağın tepesinde, İngilizce askeri terimler
öğreniyoruz. Başımızda bir subay var sadece. O zamanlar generaller bile
İngilizce’nin “i” sini bilmiyordu.
Kimse tuvalete bile gidemezdi orada biz olmadan başlarında.”[29]
Bu söz biraz ağır olsa da çok çarpıcı ve hiç tekzip
gelmediğine göre, gerçekliği doğru olmalıdır. Zira Metin Ersoy anlatırken
kendisini de eleştiriyor, anlatmaya devam ediyor.
“5000 kişilik tugayda 28 kişilik tercüman teğmen kadrosu vardı. En kötüleri
bendim.”[30]
Metin Ersoy sadece dil sorununu değil, gemide yaşanan
sorunları da anlatır.
“Hava öyle sıcaktı ki size bunu sözcüklerle ve kağıtla anlatmam mümkün
değil. Yanıyorduk resmen. Kızıldeniz’deydik. Bir tek çaremiz vardı; duş yapmak.
Herkes kan ter içinde duşlara hücum etmeye başladı. Fakat sonrası çok daha
büyük bir facia oldu. Meğer deniz suyunu duş depolarına koymuşlar! Duştan her
çıkan, kısa bir süre sonra sahiden yanmaya başladı. Su gitti tuz kaldı
tenimizde.”[31]
Metin Ersoy yine de güzel şeylerden söz eder, “Kore benim için üniversite
tahsiliydi aslında.”[32] demeyi de ihmal etmez.
Vatan, namus, şehitlik vb. sözleriyle Kore’ye
gönderilen ve şehit olan Mehmetçiklerin bile sahipsiz bırakıldığını sanatçı
duyarlığıyla anlatır Metin Ersoy.
“İki askerimiz vardı bir gün, iki şehit… Mayına basmıştı biri. Şehitliğe
gidip şehitlerimizi son yolculuklarına uğurlamak gerekiyordu. (…) İndik şehre.
Şehitliğe gitmemiz lazım. İmam ne dese beğenirsiniz? ‘Cenazeleri garda
bırakalım,’ diyor bana. ‘O neden?’ diye sordum, anlamadım amacını. ‘PX’ e
gidelim,’ dedi. Post Exchange, çarşısına...’
(…)
Post Exchange’i şöyle anlatayım size, ticaret yapıyorlardı orada. Sigara
alıyorsun mesela PX’te 3 liraysa dışarıda 6 lira. (…) Karaborsa merkezi. İmam
ticaret yapacak, bana şehitleri garda bırakalım sonra gelir alırız diye
utanmadan teklif sunuyor. O karaborsayı orada herkes yaptı, generalinden
subayına kadar.”[33]
Erlerin neden mayına bastıklarına gelince trajik
olduğu kadar mitolojik de sanki.
Metin Ersoy erlere gündüz mayınlı bölgeyi gösterir ve
geçecekleri koridoru da söyler, mayına dokunursanız patlar ve ölürsünüz, der.
Ama gece olunca işler değişir.
“Ama gece olunca karanlık çağırıyordu onları. Mayın tarlasının bir yanından
bir şarkı sesi… İnce, tatlı, davetkar bir kadın sesi… Düşünebiliyor musunuz,
Kore’de, uzak bir ülkeden gelmiş askerin gecesine bir kadın sokuluyor. Gecenin
ağzı gibi bir şeydi o kadının imgesi. Şakşi diyordu bizimkiler ona, yani
‘Seksi’… Bütün Kore’nin bildiği bir şarkıyı söylüyor Şakşi, geceleri oraya
gelir. İstediği şey ise askerleri tavlamak…
(…)
Belki cehalet dersiniz adına belki erkeklik. Ama oluyor işte. (…) Sizi en çok
ortalık sütliman iken yutar savaşın karanlığı. O kadına ulaşmanın yolunu
arayanlar için en büyük engel, çevirdiğimiz o mayın tarlasının etrafından
dolanıp yanına gitmenin eziyetiydi.(…) Ne yaptı biliyor musunuz o askerlerden
biri, silahını bıraktı, ‘Ortadan geçer giderim ben,’ dedi. Şakşi’ye gidecek… Sonrası
tabii tahmin edilen son.”[34]
Askeri Şakşi değil sanki Sirenler çağırır mitolojinin
derinliklerinden.
“Siren’ler (Seirenler): İlk olarak Homeros, onları denizle ilişkili
göstermiştir. Homeros’a göre Seiren’ler, ‘Büyüler yakınlarına gelen bütün
insanları/bilmeden kim yaklaşırsa onların yanına ve dinlerse onları/yandı
demektir o kişi, çünkü dönemez bir daha evine’. Seiren’ler denilen bu
denizkızlarının ezgisine doyum olmaz. Öyle bir ezgi ki, dayanılmaz bir çekişle
çağırır insanı; öyle bir ezgi ki, ölüme doğrudur bütün çağrısı.”[35]
Yazımda adları geçenlerin hiçbiri bugün artık hayatta
değiller.
Ruhları şad olsun.
Yönetmenliğini Metin Erksan’ın yapmış olduğu ve Kore
Savaşı’ndan, Nato’ya üye olmamızdan, hemen sonra 1960 yılında çekilen
“Gecelerin Ötesi” filminde oynayan yedi umutsuz gençten ikisi olan Metin Ersoy ve
Suphi Kaner’ in hayallerinde hep kaçak veya parayla bir gemiye atlayıp
Amerika’ya gitmek vardır.
Gençler o gemiye asla binemediler, Metin Erksan
bindirmemiş olmalıdır.
Gemiler kalkmış olsa da sanat gemide de devam ediyor,
geride kalan sadece limanlar oluyor.
Hattuşa, 29 Mayıs 2024
(Bu bölüm için dinleme: Recebim-Aliye Yakubova / İzleme: Gecelerin
Ötesi-Metin Erksan)
[1] İkinci
Dünya Savaşı’nda Batırılan Bir Türk Gemisi Refah Şilebi-Rahmi Akbaş-Atatürk
Araştırma Merkezi-2014 Birinci Baskı, s.15
[2] Refah ve
Atılay Faciaları-Bora Serdar-Cumhuriyet Kitapları-2023 Birinci Baskı, s.166
[12] Adnan
Üzmez-İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Gelişen Olayların Işığında Kore Savaşı ve
Türkiye-İÜ Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve
İnkilap Tarihi Ana Bilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi-2006
[35]
Mitoloji ve İkonografi-Doç.Dr. Bedrettin Cömert-HÜ Sosyal ve İdari Bilimler
Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Yayınları-Mayıs 1980-Birinci Baskı- s.37