19 Ocak 2025 Pazar

FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ (İkinci Bölüm)


EVLİLİKLERİ-KAVUŞAMAMALARI:

Fikriye (Şakrakses) Hanım

Fikriye Şakrakses Hanım’ın hocası ve ona Ayşe Opereti’nde primadonna görevi veren, aynı zamanda operetin bestecisi olan Muhlis Sabahattin Ezgi’nin gözdesi olduğu söylenir.

Evliliği ile ilgili tek bilgi Pan Yayıncılık’tan çıkan bir kaynakta yer alır.

“Eşim olan Vedat Örfi Bengü’nün ‘Kont dö Lüksenburg’ ve ‘Balo Kaçakçıları’ operetleriyle, sahne hayatına atıldım.”[1]

Vedat Örfi Bengü ise Nazım Hikmet’in eşi Piraye’nin ilk evlilik yaptığı kişidir. Nazım’ın üvey oğlu Mehmet Fuat, Vedat Örfi Bey ile Piraye Hanım’ın çocuklarıdır.

Onun da mutlaka aşkları vardı, ama anlaşılan odur ki bir kavuşamama hali söz konusudur.

Acaba diyorum, Ayşe Opereti’nde seslendirdiği “Gel Okşa Beni” şarkısı bir kavuşamama ifadesi miydi?

Fikriye Hanım

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım hakkında yazılanların neredeyse tamamının dedikoduya varan iki, üç hatta dört varyantı bulunmaktadır.

Fikriye Hanım’ın, Mustafa Kemal’in onu Ankara’ya davet etmesinden önce Mısırlı bir zengin ile evlilik yaptığını okuyoruz.

Şemsi Belli’den aktarıyorum:

“Bazı kaynaklar, Atatürk’ün Samsun’a hareketinden sonra Fikriye Hanım’ın bir Mısırlı ile evlendirildiğini, harem yaşamına katlanamadığı için kısa sürede boşanıp tekrar Türkiye’ye döndüğünü yazarlar. Bunun, kesinlikle doğru olmadığı, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen tarafından bu satırların yazarına şöylece açıklanmıştır:

‘Fikriye Hanım’ın evlendiği iddiası kesinlikle yanlıştır. Böyle bir şey olsaydı Atatürk’ten veya yakınlarından mutlaka duyardım. Bu konuları elbette benimle oturup konuşmazdı. Ama sofra sohbetlerinde Fikriye Hanım’la ilgili o kadar çok konuşmaya tanık oldum ki bunların hiçbirinde Fikriye Hanım’ın başka biriyle evlendiğine ilişkin hiçbir bilgi mevcut değildir. Bu tarihsel yanlışlığın mutlaka düzeltilmesi gerekir.”[2]

Burada Sabiha Gökçen kendinden emin şekilde konuşurken, bir yandan da “Bu konuları elbette benimle oturup konuşmazdı.” demektedir.

Fikriye Hanım’ın bir Mısırlıyla evlenmiş olup olmadığı o kadar önemli olmasa gerek.

Önemli olan onun ebedi aşkı Mustafa Kemal ile evlenmiş olup olmadığıdır.

Bu konuda da fazlaca bilgi farklılığı bulunmaktadır.

Hıfzı Topuz Mustafa Kemal’in Fikriye Hanım ile evliliğini anlatıyor:

“Çok doğru söylüyorsun çocuğum ama gene de önlem almakta yarar var. Sen bu evlenme işine sıcak bakıyorsan, bunu hemen iki gün içinde çözebiliriz.”

“Ne diyorsunuz Paşam? Sıcak bakmak ne demek? Buna hayır diyeceğimi mi düşünüyordunuz?”

“Hayır, hiç düşünmüyordum. Bak, bu iş şöyle olacak. İki gün sonra ben buraya Şeriye Vekili ve eski Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi Efendi’yi çağıracağım, nikahımızı o kıyacak.”[3]

Her şey kararlaştırılır, şahitler belirlenir. İş dini nikaha gelir.

“İş kalmıştı nikah törenlerinde geleneksel olarak belirlenen mihri muaccel ve mihri müeccelin saptanmasına.”[4]

Mihri muaccel olarak 10 altın, mihri müeccel olarak ise 50 altın belirlenir.

“Nikah işlemi yapılırken Paşa’nın emir eri Ali bile salona alınmadı. Fehmi Efendi ve şahitler gittikten sonra, Ankara günlerinin en mutlu anlarını yaşadık.”[5]

Atatürk’ün ölene kadar yanından ayrılmayan muhafızı Kılıç Ali ise; “Fakat Gazi hiçbir zaman Fikriye Hanım’la evlenmekten söz etmediği gibi, buna ihtimal verdirecek bir belirti de göstermemişti.”[6] diye yazar anılarında.

Ancak, Çankaya’ya resmi nikahlı eş olarak gelen Latife Hanım’dan sonra, Fikriye Hanım hastalığı öne sürülerek tedavisi için Almanya’ya gönderilir.

Hastalığının tedavisi için Almanya’ya gitmesi gerekiyor muydu, bilemiyoruz.

Fakat Fikriye Hanım’ın ağabeyinin Amerika’da yaşayan oğlu, yeğeni, Abbas Hayri Özdinçer’e göre halası Almanya’ya hastalığının tedavisi için değil, “Ankara’da yapılmasında sakınca görülen tıbbi bir operasyon için”[7]gönderilmişti.

Fikriye Hanım Almanya dönüşü yine Çankaya’nın yolunu tutar.

Ancak Latife Hanım tarafından köşkten kovulurcasına uzaklaştırılan Fikriye Hanım, köşkten ayrıldıktan sonra kiralamış olduğu faytonun arka koltuğunda bir el tabanca atışıyla intihara kalkışır.

Mustafa Kemal’in özel talimatlarıyla on gün kadar yaşatılır ve tam iyiye doğru giderken zatürreden hayatını kaybeder.

Burada da bazı sorular vardır kimi kaynaklarda.

Yine Can Dündar-Abbas Hayri Özdinçer görüşmesine dönersek, Abbas Hayri Bey’e göre halası intihar edecek birisi değildir ve sırtından vurularak öldürülmüştür.

Konu bilinmezlerle ve sırlarla doludur.

Ancak bilinen bir gerçek vardır, o da Fikriye Hanım’ın da kavuşamadan bu dünyadan ayrılmış olmasıdır.

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım

Yazımızın kahramanı Karacalar Köylü Fikriye Hanım ise diğer Fikriye Hanımlardan çok daha gençtir sevdiğini kaybettiğinde.

Fikriye Hanım kendi köyünden 18 yaşındaki Ziya ile nişanlıdır.

Fikriye’nin babası köy imamı Ali Efendi Karacalar Köyü’nde imamlık günü yettiğinden, dolduğundan, komşu Kızıltepe Köyü’ne imam durur.

O dönemlerde köy imamları, köy bekçileri, korucular, çobanlar hane başına yıllık belirli bir ölçek tahıla denk gelen kazanç karşılığı, yazılı olmayan sözleşmelerle çalışırlardı. Buna “Durmak” denirdi, imam durdum, bekçi durdum, şeklinde konuşulurdu.

Ali Efendi Kızıltepe Köyü’ne imam durunca nişanlı kızını Fikriye’yi de yanında götürür.

Ziya ise küheylan yapılı bir kıratı ile gün aşırı nişanlısı Fikriye’yi görmeye Kızıltepe Köyü’ne gelir. Bu durum Fikriye’nin yaktığı ağıtta söylediği gibidir sanki “Çok muhabbet tez ayrılık getirir.”

Bu gidiş gelişler Kızıltepe köylülerinin gençlerince pek hoş karşılanmaz.

İhtimal ki Fikriye Hanım o kadar alımlı ve güzel olmasaydı, Kızıltepeli gençler Ziya’nın bu geliş gidişlerine pek aldırış etmezlerdi.

Ziya’nın yine öyle bir gelişinde Kızıltepeli gençler Ziya’yı fena halde döverler.

Kimi söylenti ise, Ziya’nın tabanca ile korkutulduğu şeklindedir.

İşin başka bir yanı ise Karacalar köylülerle yapılan sözlü görüşmelerde hiç kimse Ziya’nın dövüldüğünden söz etmez, onun fasulye tarlası suladıktan sonra üşütüp zatürreye yakalanarak öldüğünden söz eder.

Anlaşılan Karacalar köylüleri bu durumu gurur meselesi yaparlar. Öyle ya komşu köyün gençleri senin köyünün ileri geleninin genç bir oğlunu dövüyor ve sen sessiz kalıyorsun.

O halde yapacak tek iş vardı, Karacalar Köyü’nün gençleri de Kızıltepe Köyü’nün gençlerine hesap sormalıydı. Bunu yapamayan Karacalar gençleri Ziya’nın ölüm nedenini çok basit bir nedene mi dayandırmak istiyorlardı acaba?

Fena halde dayaktan sonra atının sırtında Karacalar Köyü’ne evine gelen Ziya bir hafta yataktan çıkamayacak şekilde yatar ve daha sonra hayatını kaybeder.

Fikriye Hanım’ın ağıtına daha sonra geleceğiz.

Ziya’nın ölümüyle bir başına kalan güzel Fikriye’nin babası Ali Efendi, kızını bir an önce köyden uzaklaştırarak, kaza bela olmadan güvenilir ve tanıdık birisiyle evlendirmek ister.

Fikriye Hanım yaşça kendisinden oldukça büyük, evli ve üç çocuk sahibi Alaca’da tahsildarlık yapan halasının oğlu Mustafa Demir ile evlendirilir.

Kavuşamama yetmez, Fikriye Hanım bir de bu evliliğe razı olmak zorunda kalır.

Görüşme yaptığım Mustafa Amca ise, Fikriye Hanım’ın Ziya öldüğünde “Kardeşi çok küçük olmasaydı, 13-14 sene bile bekleyip, Ziya’nın anısına Ahmet’e varırdım.” dediğini aktarıyor.

Ziya’nın kardeşi Ahmet, ağabeyi Ziya öldüğünde gerçekten de çok küçüktür.

Ben köye ziyarete gittiğimde Ahmet de yakın zamanda, bir iki ay önce ağabeyi Ziya’nın yanına defnedilmişti.

ÖLÜMLER-MEZARLAR:

Fikriye (Şakrakses) Hanım o ihtişamlı hayattan sonra kimsesiz bir şekilde 1994 yılında Darülaceze’de vefat eder. Mezarının yerini öğrenemedim.

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım ise 30 Mayıs 1924 tarihinde hayata veda eder. Mezarının yeri belli değildir.

Fikriye Hanım’la ilgili olarak başından sonuna kadar yazılan, söylenen iddialar bu konuda, mezarı konusunda da devam eder.

Yazar Eriş Ülger Fikriye Hanım’ın mezarının bugünkü Kuğulu Park’ta olduğunu yazarken, Mustafa Kemal’in Yaveri Salih Bozok ile birlikte ilk ve son defa olarak 25 Temmuz 1924 tarihinde mezarı ziyarete gittiğini belirtir.

Paşa terini silmek için cebinden ipek mendilini çıkarır, ipek mendil terini almayınca Kılıç Ali’den pamuklu bir mendil ister ve terini siler. Kılıç Ali anlatıyor:

“Baktım ki çok terlemişlerdi:

-Paşa Hazretleri bunu da kullanabilirsiniz, diyerek ikinci mendili de takdim etmek istedim.

-Yok, yok yeter bu, buyurdular. Birkaç saniye daha oyalandılar. Tam otomobile doğru gidecek iken tekrar Fikriye Hanım’ın mezarına doğru döndü, elindeki beyaz ipek mendili, bir avuç gül yaprağı savurur gibi Fikriye Hanım’ın mezarının üzerine doğru savurdu. Şöylesine birkaç kere havada dalgalanan ipek mendilin mezarın başucuna kadar bir tüy hafifliği ile inmesine kadar bekledi. Birkaç saniye sonra da, sanki mezarın başına sadece ipek mendili değil yüreğini de bırakmışçasına hüzünle oradan ayrıldık.

Bu ziyaret Paşa Hazretleri’nin Fikriye Hanım’ın mezarını ilk ve son ziyaretiydi.”[8]

Yazar Şemsi Belli ise mezar yeri konusunu bir efsaneye dönüştürür adeta.

“Masal bu ya… Yine derler ki…

Fikriye Hanım’ın intihar ettiği sıralarda Ankara’da şimdiki Etnografya Müzesi’nin bulunduğu yer bir mezarlıkmış…

Fikriye Hanım, bu mezarlıkta toprağa verilmiş…

(…)

Fikriye Hanım’ın mezarının bulunduğu yere de şu anda Etnografya Müzesi’nin önünde bulunan Atatürk heykeli dikilmiş… Aynı toprak parçasının altında yatan Fikriye Hanım’la, üstünde yer alan Gazi Mustafa Kemal heykeli, efsaneye dönüşmüş bilinmeyenlerle tarihe dönüşmüş bilinenleri simgeleyen bir anıt olmuş…

Ve de derler ki…

Etnografya Müzesi’nin önünde bulunan bu heykelde Gazi Paşa’nın bindiği atın havaya kalkık sol ayağı, Fikriye Hanım’ın yattığı yeri işaret eder… Ölümünden, Anıtkabir’e nakledileceği güne kadar Atatürk’e geçici mezar olarak seçilen bu yerde Fikriye Hanım’la Gazi Paşa’nın yıllarca beraber oluşu, aşk denilen yüce duygunun oluşturduğu mutlu bir rastlantıdır belki de…” [9]

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım’ın Mezarı

Fikriye Demir Hanım’ın çileli ve zor geçen hayatı 11 Nisan 1996 tarihinde son bulur.

Mezarı oğlu Hakkı ile yan yana olmak üzere Çorum-Alaca ilçe mezarlığındadır.

Burada karşımıza bir başka ortak özellik daha çıkmaktadır: At

Mustafa Kemal ata binmeyi seven ve güzel ve cins atlara sahip birisidir.

Onu en güzel anlatan heykelleri hep onun at üzerindeki halidir.

Ziya’nın atı da türkülere konu olacak kadar güzel ve cins bir attır.

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım da at ile gezmeyi seven birisidir.

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım ise hiç ata bindi mi bilemiyoruz, ama yaktığı türküde adı geçen Ziya’nın atı hala dillerden düşmez.

 

At sırtında Fikriye Hanım-Hıfzı Topuz kitabından.

 

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanımın mezarı

Asıl konumuza, Ziya’nın Ağıdı’na dönecek olursak; Karacalar Köyü’nde Mustafa Yıldırım Amca ile yapmış olduğum görüşmede hem ağıt, hem Ziya, hem güzellik, kısaca yukarıda anlattıklarımız çıkıyor karşımıza.

Fikriye Hanım’ın babasının Karacalar Köyü’nden ahbapları Kızıltepe Köyü’ne ziyarete gelirler. Laf arasında söz Ziya’dan açılır ve Ziya’nın bir süredir nişanlısı Fikriye’yi görmeye gelmediğini söyler İmam Ali Efendi.

Bunun üzerine gelen misafirler onu (Ziya’yı) geçen gün defnettiklerini söylerler.

Ziya’nın ölmüş olduğunu duyan Fikriye Hanım hemen bir ağıt yakar.

TRT Radyolarında Ziya’nın Ağıtı, diye geçen ağıt, başka isimler altında da (Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün, Ham Meyveyi Kopardılar Dalından vb.) bilinir.

Farklı icracıların seslendirdiği bu türküyü Fikriye Hanım’ın da seslendirdiği video görüntüleri mevcuttur.

Erkek seslerinden ziyade kadın seslerine daha uyan bu ağıt bizim türkü dağarımıza önemli bir yer tutmaktadır.

Türkünün bilinen ve okunan 3-4 kıtalık bölümü dışında Fikriye Hanım’ın 30 kıtalık bir söz dizisi bulunmaktadır.

Karacalar Köylü Mustafa Yıldırım Amca’ya soruyorum:

-Köyde odalarda bu ağıt söylenir miydi?

-Söylenmezdi, Fikriye Hanım evlendiği için eşine karşı bir saygı meselesinden dolayı söylenmezdi pek.

Sonra bir gün Fikriye Hanım köyün kızlarıyla otururken radyodan kendi yaktığı türküyü dinleyince yine başlar ağlamaya.

Yozgat-Bozok Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olan Naciye Kaya, Fikriye Hanım’ın kendi bilgisi dışında bu türkünün radyodan çalınmasına üzülür.

“Yapılan röportajda Fikriye Hanım kendisini üzen başka bir olaydan daha bahsediyor. Bu olay kendisinin haberi olmadan, izinsiz bir şekilde söylendiği ağıtın türkü olarak okunmasıdır. Bu duygularını şöyle ifade ediyor: Ben, bunları sabah köyün kızlarına culfalıkta (halı, kilim, çul dokunan yer, yn) ağıt şeklinde söylüyorum. Onlar gözyaşları arasında dinliyorlar. Tabii bir kısmını ezberlemişler. Değişik mekânlarda söylemişler. Bir gün radyoda Yozgat yöresinden Nida Tüfekçi’nin derlediği Bir Yozgat türküsü “Ziya’m” diye anons edildi. Türküyü gözyaşları arasında kalbimin bütün damarları titreyerek dinledim. Benden izinsiz alınmasına ve okunmasına çok üzüldüm. Beni fazla konuşturmayın, ben dertliyim, üzüntülüyüm.”[10]

Naciye Kaya ağıtın tam halini de yayınlar aynı yazısında.

Uzun olur gemilerin direği,
Yanık olur anaların yüreği,
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi,
Onun için açık gider gözlerim.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

Benim yârim yaylalarda oturur,
Ak ellerin soğuk suya batırır.
Demedim mi nazlı yârim ben sana,
Sık muhabbet tez ayrılık getirir.
 
At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

Çamlığın başında tüter bir tütün,
Acı çekmeyenin yüreği bütün.
Ziya’nın atını pazara tutun,
Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler,
Adını da hayırsıza koysunlar.
 
Ata binmiş de başı tuvalet,
Gel otur yanıma bir akıl öğret,
Senin nazlı yârin kime emanet.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Sürün cezveleri, sürün kaynasın,
Ziya gelsin ciridini oynasın,
Kahpe felek muradına doymasın.


At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Ziya’m ciritte de asla yenilmez,
Öyle yiğide de öldü denilmez,
Hasret gidenin de gözü yumulmaz.

Yumman gözlerini yâr gelmeyince,
Yumman cenazeyi yâr gelmeyince.
 
Evlerine vardım horantası çok,
İçlerine vardım nazlı yârim yok.
Etraf köylerde de hiç emsali yok,

Öyle yiğide de öldü denilmez,
Hasret gidenin de gözü yumulmaz.
 
Pembe pembe güldün, yanağın soldu,
Karın ağrısı da bahane oldu,
Hayırsız elbisen, bohçada kaldı.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Keten gömlek giyer kolu kırmalı,
Tekbir alıp namazına durmalı,
Nişanlına Mevla’m sabır vermeli.

Öyle yiğide de öldü denilmez,
Hasret gidenin gözü yumulmaz.
 
Hayal hayal eder elâ gözleri,
Unutulmaz o yiğidin sözleri,
Düşmanların gelmiş tebdil yüzleri.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Emmin gitmiş nişanlını getirir,
Beş bacı da başucunda oturur,
Annen baban eksiğini yetirir.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Ziya’yı sorarsan yiğitler başı,
Felek beğendin mi yaptığın işi?
Ölüm yakışmıyor küçüktür yaşı.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Sarı çiğdem, mor menekşe bitince,
Kırmızı gül için bülbül ötünce,
Eller yâriyle de zevke çıkınca,

Ararım bulamam nazlı yâr seni,
Nerede bulayım nazlı yâr seni.
 
Duman almış şu Soğluk’un başını,
Anan eyleyemez gözün yaşını,
Nişanlın çatlattı sabır taşını.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Kırmızı gül gibi ne tez uyandın,
Düşman derdin acısına hep yandın,
Nazlı yârini de kime inandın.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Yozgat’ın dağı da bir kara tepe,
Yârin istediği bir altın küpe,
Yozgat’ta gezmedim ben sere serpe.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Hastane derler de yedi köşeli,
Doktorlar geliyor eli şişeli,
Ziya’yı sorarsan yerde döşeli.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Eşmeyi ellemeyin, eşme durulsun,
Ziya’mın ölüsü orda yumulsun,
Nazlı yârim acep kime verilsin?

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr

AĞIDIN DERLENMESİ VE YAYILMASI

Ağıdı derleyen olarak resmi kayıtlarda Nida Tüfekçi görülür ve yöresi Yozgat-Akdağmadeni yazar.

Nida Tüfekçi’nin müzik ve folklor dünyamıza yapmış olduğu çok büyük hizmetlerini burada saymakla bitiremeyiz.

Ancak bu derlemede bazı önemli haksızlıklar bulunmaktadır.

TRT Müzik Dairesi’nin 2479 sıra numarasıyla THM Repertuarına aldığı türkünün doğru-yanlış çizelgesini aşağıdaki şekilde çıkarmaya çalıştım.

 

DERLEYEN               DOĞRU                      YANLIŞ

Nida Tüfekçi                    X

YÖRESİ

Yozgat-Akdağmadeni                                    X (Yöresi Yozgat Merkez Karacalar Köyü)

KİMDEN ALINDIĞI

Belirtilmemiş                                                  X (Karacalar Köyü’nden Fikriye Demir)

DERLEME TARİHİ

Belirtilmemiş

NOTAYA ALAN

Belirtilmemiş

Bu kadar büyük bir isim, bu kadar büyük bir kurum nasıl böyle hatalar yapabilir ve bir ağıtı kendi yöresine yazar, anlamak zor.

Dahası Nida Tüfekçi bir sinema filminde okuduğu bu türkü ile şöhrete kavuşur ve dinlenir olur.

“Memuriyet hayatından istifa etmesinin ardından, çalışmalarına Ankara Radyosu çatısı altında devam eden Nida Tüfekçi’nin, ülke genelinde büyük şöhret kazanması; 1955 yılının sonbaharında, Lütfi Akad’ın çektiği ‘Beyaz Mendil’ filmine çalıp-okuduğu Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün, isimli ağıt türkü [Ziya’nın Ağıdı] sayesinde olur.

Müzik yöneticiliğini Muzaffer Sarısözen’in yaptığı ‘Beyaz Mendil’ filminde, Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün türküsünü çalıp-söyleyiş tarzı ile ortaya koyduğu sanat kalitesi; Nida Tüfekçi’nin adının daha geniş kitlelerce tanınmasını sağladı. Diğer yandan, ülkemizin her köşesinden sinemaseverlerin filme ilgi göstermesinde de bu türkünün sevilmesinin büyük payı vardır.”[11]

KARACALAR KÖYLÜ FİKRİYE HANIM’IN DOLMAYAN ÇİLESİ

Nişanlısı ölen, genç yaşta evli ve üç çocuklu birisine eş olarak verilen Fikriye Hanım’ın çilesi doldu mu, dersiniz?

Köylüsü Mustafa Yıldırım Amca anlatıyor:

“Fikriye’nin evlendiği adamdan, Mustafa Demir’den iki oğlu olmuştu, ilkinin adı Hakkı’ydı. Zavallının üzerine motor (traktör, yn) devrildi genç yaşta öldü.”

Hakkı gerçekten de 34 yaşında hayata veda eder.

Fikriye Hanım oğlu Hakkı için de ağıt yakmış mıdır acaba?

Mustafa Amca, Fikriye Hanım’ın Nevşehir’de maliyede memur olarak çalışan ikinci oğlunun da genç denecek yaşta Nevşehir’de öldüğünü anlatıyor.

MEZAR ZİYARETLERİ

Karacalar Köyü’nde bulunduğum sırada ne Ziya’nın ne de Fikriye Hanım’ın “Sana varacağım” diye yarenlik ettiği Ziya’nın erkek kardeşi Ahmet’in mezarlarına gitmedim. Yanlış anlaşılmak ve birçok soruya muhatap olmak istemedim.

Aradan bir zaman geçince, 08 Nisan 2021 tarihinde Fikriye Hanım’ın mezarını ziyaret etmek için Çorum-Alaca ilçe mezarlığına gidiyorum.

Gitmeden önce Karacalar Köylü Nuri’yi arayıp mezar yerinin tarifini alıyorum.

Aldığım tarife göre gittiğimde çok aramama rağmen mezarı bulamıyorum.

Nuri’yi tekrar arıyorum.

Nuri, Alaca’da iki mezarlık olduğunu, en iyisi Fikriye Hanım’ın oto galerisi olan bir akrabasına gidip mezarı ona sormam gerektiğini söylüyor.

 

  Baba- Fikriye Demir’in eşi

Oğul, genç yaşta gelen acı 

 Mezarlık yolunda bulunan oto galeriyi buluyorum.

Derdimi anlatıyorum. Beni çok iyi karşılıyorlar.

Yanlış mezarlıkta arama yapmış olduğumu söyleyerek, doğru mezarlıkta ve ada/parsel numarası ile bir tarif veriyorlar elime.

Oto galeri ile mezarlık arası yürüyerek on dakika.

Tekrar mezarlığa geliyorum.

Bu sefer oldukça kolay bir şekilde Fikriye Hanım’ın mezarını buluyorum.

Oto galerisi işletenler Fikriye Hanım’ın mezarının yanında eşinin ve oğlu Hakkı’nın da mezarını görebileceğimi söylemişlerdi.

Gerçekten de bütün mezarlar bir arada, Fikriye Demir, oğlu Hakkı Demir, eşi Mustafa Demir.

Mezarın soğuk mermerine dokunuyorum.

Fikriye Hanım’a selam veriyorum.

Mezarın başında dilimin döndüğünce Ziya’nın Ağıtını okuyorum.

Benden başka Fikriye Hanım’ın mezarının başında onun yakmış olduğu bu ağıtı okuyan, söyleyen olmuş mudur acaba?

DAHA BİTMEDİ

Mezarlıktan ayrılırken iki mezar taşı gözüme çarpıyor.

Mezar taşında yazılı olan KANTEMİR soyadı dikkatimi çekiyor.

Beni Karacalar Köyü’ne getiren, sonra mezarlığa getiren, sonra bu yazıyı yazmama neden olan ana tema müzik dersem; gideceğim yol DİMİRTİ KANTEMİR’e çıkar.

İyi, ama KANTEMİR soyadı burada ne arar? Candemir veya Kandemir, değil, KANTEMİR.

DİMİTRİ KANTEMİR kendi nota sistemiyle Osmanlı Dönemi müziklerini notaya almış ve icra etmiş bir devlet adamıdır.

Yalçın Tura ise onun bulduğu sistemle notaya almış olduğu eserleri deşifre edebilmek için çeyrek ömrünü, 25 yılını harcamıştır.

 

Müzik ortak nokta, burada da çıkıyor karşımıza.

Dimitri Kantemiroğlu ya da Dimitri Kantemir (Rumence: Dimitrie Cantemir, 26 Ekim 1673 - 1723), Osmanlı Devleti'ne bağlı Boğdan eyaletinin beyi, Rumen asıllı tarihçi ve yazar, İstanbul'da yaşadığı süre boyunca Klasik Türk müziğine büyük katkılarda bulunmuş müzik uzmanı.

Kısaca Kantemiroğlu Edvarı diye anılan, Kitab-ı İlmü’l-musiki ala vechi’l-hurufat (Mûsikiyi Harflerle Tespit ve İcrâ İlminin Kitabı) adlı kitap iki bölümden oluşur. Birinci bölümde makamlar, perdeler, usuller üstüne müzik teorisi bilgilerini, ikinci bölümde ise 16. -17. yüzyıla ait, arasında kendi bestelerinin de bulunduğu toplam 349 bestenin notasını verir. Kitap Osmanlı padişahı II. Ahmet’e sunulmuştur. Kantemiroğlu'nun kitabında yer alan besteleri kendi buluşu olan bir müzik notasyonuyla kaydetmesi sayesinde birçok besteyi yok olmaktan kurtarmıştır.

O. Wright, Yalçın Tura ve Rumen müzikolog Eugenia Popescu-Judetz, Kantemiroğlu hakkında pek çok çalışma yaptılar. Bunlardan biri 1999 (Popescu-Judetz'in çalışması), diğeri 2000 yılında (Yalçın Tura'nın çalışması) Türkiye'de yayımlandı.(Vikipedia)

…/…

Fikrimin İnce Gülü’nden Fikriyelerin yaşadıklarına ulaşmaya çalıştık.

Daha gideceğimiz çok yol var.

Yolda kim bilir daha kaç hikâye çıkacak karşımıza?

…/…

Karacalar Köylü Fikriye Hanım’ın ağıtı yüreğimi yakarak beni çok uzaklara, diğer Fikriye Hanımlara götürdü.

Bugün hiçbirisi hayatta değiller.

Bana Karacalar Köylü Fikriye’yi anlatan Mustafa Yıldırım Amca da.

Hepsinin;

Fikriye Demir Hanım’ın

Fikriye Şakrakses Hanım’ın,

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım’ın,

Ziya’nın ( Çalışkan)

Fikriye’nin babası köy imamı Ali Efendi’nin (Çevik)

Hatalarla dolu da olsa türküyü derleyen Nida Tüfekçi’nin

Ruhları şad olsun.

…/…

Fikri(ye)min İnce Gülü, derken Adalet Ağaoğlu’nun o muhteşem romanını, Fikrimin İnce Gülü, unutmamız mümkün mü?

Hatırla Hattuşa, diyorum.

Neler hatırlıyorsun o romandan?

Romandan uyarlanan ve başrolde İlyas Salman’ın oynadığı Sarı Mercedes filmini izledin mi?

En iyisi, romanı ve filmi Hattuşa’ya davet etmek, onları bir de burada, Hattuşa’da okuyup izlemek.

Fikrimin İnce Gülü romanı okunuyor, film izleniyor.

Ortaya daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olan karşılaştırmalı bir analiz çıkıyor.

Yozgat merkez ilçeye bağlı Karacalar Köyü’nde başlayan ve Çorum-Alaca ilçe mezarlığında son bulan Fikri(ye)min İnce Gülü yolculuğum Hattuşa’da devam ediyor.

Hattuşa, 13 Temmuz 2024

Not:

DİNLEME:

Bu ağıt icrası kadın ağzı bir icra olması gerekirken, nerdeyse hep erkek ağzından söylenmiştir.

Kadın ağzı ağıt için öneri: Emel Taşçıoğlu-Ziya’nın Ağıtı

İZLEME:

Beyaz Mendil filmi (1955 Lütfi Akad yapımı)

 



[1] Git Zaman Gel Zaman-Fonogrfa-Gramofon-Taş Plak-Cemal Ünlü-Pan Yayıncılık-2016 İkinci Baskı-s.511

[2] Belli,age, s.91

[3] Topuz, age, s.172

[4] Topuz, age, s.175

[5] Topuz, age, s.175

[6] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları-Derleyen: Hulusi Turgut-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-2022 Yirmi Beşinci Baskı, s.544

[7] Can Dündar-Abbas Hayri Özdinçer Görüşmesi-28 Şubat 2010 tarihli Milliyet Gazetesi

[8] Ülger, age, s.263-264

[9] Belli, age, s.177

[10] Ziya’nın Ağıdı Üzerine-Naciye Kaya-Ar. Gör., Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2, 2 (2012/2)

[11] Nida Tüfekçi: Türkülere Kanat Çırpan Bir Sırça Yürek-Süleyman Şenel-Musiki Dergisi-11.09.2018

29 Aralık 2024 Pazar

FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ

(video için not: yazar Safiye Ayla'dan, editör Münip Utandı'dan, tekniker Bülent Ersoy'dan olsun dedi, mütereddit kalan tekniker nedendir bilinmez Eylem Aktaş'da karar kıldı)

Hattuşa günleri biri diğerine benzemez şekilde geçiyor.

Ankara’da oturan kız kardeşim Şerife Ankara’da gecekonduda yaşarken komşuluk yaptığı ailenin oğlu Nuri’ye her sene Yozgat Çömlek Peyniri siparişi veriyormuş.

Nuri daha sonra Ankara’dan tekrar kendi köyüne, Yozgat merkez ilçeye bağlı Karacalar Köyü’ne taşınmış ve orada yaşıyor.

Şerife her sene yakın çevresinden topladığı peynir siparişini Nuri’ye veriyor, Nuri de sonbaharda peynirleri Ankara’ya gönderiyor.

Burada Şerife’nin hiçbir kârı olmadığı gibi, peynirlerin parasını Nuri’ye peşin ödüyor, kendisi ise almış olduğu siparişlerin parasını ya çok geç alıyor ya da hiç alamıyor.

Üstelik peynirler Ankara-Kayaş’a otobüsle getiriliyor, Şerife bir de gidip onları almak için masraf yapıyor, zahmet çekiyor.

O sene hazır olan peynirleri Karacalar’a gidip ben alıp getireyim, diyorum Şerife’ye.

Olur, Abi, diyor Şerife.

Hatırla Hattuşa, diye başlıyorum yine söze. Konu sadece karavanla peynir taşıma mı, yoksa başka hikâyeler de mi var?

KARAVANLA-BEYAZ DEVE İLE YOZGAT ÇÖMLEK PEYNİRİ TAŞIMA

Hattuşa’dan karavanla yola çıkıyorum. Önce Sungurlu’ya uğramam gerekiyor. Ablam Zeynep, oğlu Mustafa için kışlık erzak hazırlamış. Çoğu turşu. Bidon bidon turşuları daha karavana taşırken bile ortalığı sarımsak ve sirke kokusu kaplıyor.

Turşu bidonları karavana yükleniyor.

Şimdi yolum Yozgat-Merkez İlçe-Karacalar Köyü.

Yola çıkmadan önce Nuri ile telefonda görüşüyorum. Nuri beni Alaca-Yozgat yolu üzerindeki bir akaryakıt istasyonunda saat 13.00 gibi bekleyeceğini söylüyor.

Karavanın içini şimdiden ağır bir koku sarıyor.

Acaba peynirler de kokuyor mu?

Saat 13.00’e doğru Nuri ile sözleştiğimiz akaryakıt istasyonunda buluşuyoruz. Birbirimizi ilk defa görmemize rağmen, hemen kaynaşıyoruz.

Karacalar Köyü bu noktadan sonra araçla yarım saat. Yol bir süre sonra asfalttan çıkarak bozuk köy yoluna sapıyor. Köye varıyoruz.

Nuri’nin demesiyle kapıları aynı avluya bakan üç kardeşe ait üç hane hep bir arada yaşıyorlar.

Avlu oldukça geniş ve bir tarafta çok sayıda tarım makineleri park etmiş halde duruyor.

Güz vakti tarlalar biçilmiş, herkler edilmiş. Şimdi artık bağ bozumu, pekmez, peynir, turşu zamanı.

Yozgat Çömlek Peyniri gerçekten de farklı aroması olan bir peynirdir, ancak topraktan çömleklere basılırsa.

Artık sadece Yozgat’ta değil, Anadolu’nun neredeyse hiçbir yerinde peynirler toprak çömleklere veya deri tulumlara basılmıyor.

Böyle olunca eski peynir lezzetlerini bulmak çok zor, neredeyse imkansız.

İpek bir kese gibi deriye basılan Kargı Tulumu ve birkaç istisna var elbette her zaman.

Nuri beni evine buyur ediyor.

Eşi ve çocukları beni sıcak karşılıyorlar.

Biraz sonra Nuri’nin babası Mustafa Amca da geliyor beni görmeye.

Sohbet güzel, yemekler lezzetli, çaylar da içiliyor, ama peynirler hala hazır değil.

Vakit geçiyor.

Ankara’ya gideceğim daha.

Geleli neredeyse iki saat geçtiği halde ne peynirden söz eden var, ne de halimi soran.

Anlaşılan, Şerife’nin 21 bidonluk siparişinden birkaç bidonu ya eksikti veya içinden alınarak daha hatırlı birisine verildi ve Nuri’nin eşi ve yengeleri eksilen bidonları yeni peynirden basmaya uğraşıyorlar.

Kolay değil plastikten de olsa bidonlara peynir basmak. Aslında toprak çömlek veya plastik bidon da olsa peynirleri mutlaka erkekler basar, çünkü peynirin kuvvetli basılarak arasında asla hava kalmaması gerekir.

Anlaşılan eksilen bidonları kadınlar basıyor.

AĞRI’DAN GELDİM ABİ 

Nuri’nin babası Mustafa Amca’yla sohbet ederken içeriye girip çıkan Nuri’nin hanımı da arada söze karışıyor. Genç sayılacak yaşta, rahat tavırlarıyla kendine güven sergileyen kadının bizim buralardan olmadığını tahmin ediyorum.

Siz nerelisiniz, diye soruyorum Nuri’nin hanımına.

Abi ben Ağrılıyım, diyor kadın.

-Nasıl yani?

-Evet abi.

Önce kadının ailesinin yıllar önce, özellikle 93 Harbi sırasında muhacir olarak bu bölgeye gelenlerden ve bölgede kalanlardan olabileceğini düşünüyorum.

-Aileniz muhacir mi gelmiş?

-Yok Abi.

-Nasıl peki?

-Abi aracılar var, beni buldular. Bana bir fotoğraf gösterdiler.

-Sonra da aha bu eşim, Nuri geldi. Görüştük, beni alıp buraya, bu köye getirdi.

-Kaç yıldır bu köydesin?

-15 yıldır bu köyde yaşıyorum, çocuklarımız var.

Nasıl bir hayat bu, diye şaşırırken biraz sonra duyacaklarımdan sonra artık hiç şaşırmam diyebileceğim şeyler dinliyorum Nuri’nin arkadaşı olan başka bir köylüden.

ABİ BEN KARI BULURUM, İŞİM BU

Odada sıkıldığımı anlayan ve eksik peynir bidonlarının hazırlanmasının gecikeceğini bilen Nuri beni evden dışarı çıkarıyor.

Köyün kırsalında yürüyüş yapıyoruz.

Nuri’ye köyün kimlerden kaldığını, Yörük-Türkmen-Çerkez vb. etnik yapısını soruyorum.

Abi bu köy dey kaç bin yıldır öz be öz Türk köyüdür, ne gavur gelmiş ne de yaşamış burada, diyor.

Köyü gezerken kıyıda köşede, sokak başlarında gözüme çarpan ve geç dönem Bizans mezar taşları olduğunu düşündüğüm, üzerindeki kabartma haçlarla birlikte yan yatmış bir şekilde duran taşların ne olduğunu Nuri’ye sormanın gereksiz olduğunu biliyorum.

Köyde haç kabartmalı taşlara herkes alışık demek ki ve onların ne olduğunu merak edip soran bile yok. 

Karacalar Köyü eski camisi temelinin köşe taşı

 

Diğer köşe, temel taşı

Yeniden eve geliyoruz.

Çatal kapının önünde duran büyükçe bir antik mermer parçanın üzerine oturmuş bir köylü beni sorguya çekiyor.

Siyah saçları jöleyle geriye doğru taranmış, siyah ütülü pantolonlu, ütülü ve uzun kollu, geniş yakalı beyaz gömleğinin düğmeleri göğsüne kadar açık, boynundaki kalın altın zinciri gururla taşıyan genç sayılacak yaştaki köylü kafasını bile bana çevirmeden, bıyık altından ve alt perdeden konuşmaya başlıyor:

-Sen çok geziyormuşsun.

-Eh, biraz, fırsat oldukça.

-Urfa’ya gittin mi?

-Gittim.

-Balıklı Gölü gördün mü?

-Gördüm.

Urfa’ya gittin mi, sorusundan sonra hiç bilmediğim bir yeri anlatacağını düşündüğüm genç köylünün Balıklı Gölü sormasına şaşırmıyorum. Devam ediyor genç köylü.

-Ben her sene en az yirmi kere giderim Urfa’ya.

-Hayırdır?

Merakım artıyor, genç köylü Urfa’da benim bilmediğim bir yere mi gidiyor, yoksa müritlik ilişkisinde olduğu bir tarikatın merkezine mi gidiyor?

-Karı getiririm oradan.

-Nasıl yani?

-Benim işim bu, ekmek parası.

-Nasıl oluyor?

-Benim orada aracım bir kadın var.

-Eee?

-Ona buralardan, dul, bekar erkeklerin fotoğraflarını götürürüm. O da bana elinde olan kızların, kadınların fotoğraflarını gösterir. Ben fotoğrafları alıp buraya getiririm. Beğenen devam eder, sonra görüştürürüm.

-Yani aracılık bir nevi.

-Evet.

-Sonra?

-Sonra her sene en az yirmi karı bulurum, alıp getiririz buralara, civar köylere.

Genç köylüye bir şey diyemiyorum. Demek ki bu da başka bir eş bulma yolu olmuş.

Şaşırmıyorum da.

Bizim çocukluğumuzda mektupla arkadaşlık yaparak evlenenleri, daha sonraki yıllarda ve hala devam eden şekilde sahillere gelen yaşı ve gönlü geçmiş yabancı kadınlara aşık oldum tiyatroları oynayarak onlarla evlenip kapağı Avrupa’ya atmaya çalışan sahte evlilikleri, köyünden Almanya’ya gitmiş kızla evlenip aile birleşmesi bahanesiyle Almanya’ya adım atan, sonra da ilk fırsatta ayrılıp başka bir hayatın esiri olanları düşündüğümde; genç köylünün Urfa’dan bulduğu kadınlar için aracılık yapmasını yadırgamıyorum. Sadece genç köylü kendisini tam olarak ifade edemiyor.

Boynuna taktığı kalın altın zincirle, jöleli siyah saçlarıyla, alt perdeden konuşmasıyla bir bitirim edası takınması çok sahte ve komik kaçıyor, hepsi o kadar.   

Genç köylüyle olan bu kısa diyalogdan sonra Nuri ile yeniden köyün sokaklarında geziniyoruz.

Yıllar önce Nida Tüfekçi anısına yapmış olduğumuz bir Yurt Gezisinde Zeynep Herkmen dostumuz, Nida Tüfekçi’yi anlatırken; ben de yine bir Nida Tüfekçi derlemesi olan Ziya’nın Ağıtı hakkında konuşma yaparak ağıtın yakıldığı köyün de adını söyleyerek bir gün bu ağıt için o köye gidelim, diyordum.

Hatırla Hattuşa, diyorum. Sadece o geziden mi hatırlıyorsun Karacalar Köyü’nü ve Ziya’nın Ağıtını?

20 Kasım 2020, Cuma günü Selman Ak dostumla Hattuşa’dan çıkarak Dersim’e doğru yapmış olduğumuz ve “Dersim’e Yolculuk” adı altında yayınlamış olduğumuz seyahatnamemizde, Yozgat il sınırını Sivas’a doğru çıkarken Selman dostumdan bir türkü rica ediyordum: Ziya’nın Ağıtı.

…/…

-Selman Gözüm, henüz Yozgat topraklarındayız. Bu toprakları çıkmadan bir Yozgat türküsü açsan, mesela Nida Tüfekçi’nin derlediği Ziya’nın Ağıtı türküsünü.

-Tamam, olur.

-Ama türkü Bayram Bilge Tokel’den olsun, o da Yozgatlıdır ve bence Yozgat türkülerini en iyi icra eden kişidir.

-Tamam.

Türküye konu olan ağıt gerçekte yaşanmış bir olaydan alınmıştır ve ağıtı yakan kadın Yozgat merkez Karacalar Köyü’nden Fikriye Hanımdır.

Başka bir inceleme yazımızın konu başlığı “FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ” olacak, ama önce tamamlanması gereken ziyaretleri yapmam gerekiyor. Fikriyeleri yazacağız, yüreğimiz dayanabilirse.

-Selman gözüm, Bayram Bilge Tokel 30 yıl aradan sonra bin bir güçlükle ikna edilerek yurda, bu topraklara geri dönen ustaların ustası Neşet Ertaş’ın geri gelmesinde en büyük payı olan kişidir.

-Haa, şu Neşet Ertaş belgesellerinde, anılarında “Bayram gardaş” diye sözünü ettiği kişi mi bu Bayram Bilge Tokel?

-Evet, tam da öyle.

…/…

Dersim’e Yolculuk sonrası, aklımda yolda geçen bu diyalogla gidiyordum Karacalar Köyü’ne.

Ağıtın yakılmış olduğu o köy işte şu an benim de sokaklarında gezdiğim köy, Yozgat Merkez ilçeye bağlı Karacalar Köyü’dür.

Benim derdim ise, Karacalar Köyü’nde ağıtı yakan Fikriye Hanım’ın ve Ziya’nın hayatta olan akraba ve/veya yakınlarını bularak onlarla görüşmeler yapmak.

Köyün sokaklarından Nuri ile gezerken ona Fikriye Hanım’dan, Ziya’dan söz ediyorum.

Nuri, Fikriye Hanım’ın yakınlarından yaşlı birisinin yaşadığı evi gösteriyor ve peşinden ekliyor, biraz aksi bir adamdır yalnız.

Nuri’nin sözünü ettiği eve geliyoruz, kapının tokmağını çalıyorum. Sokağa açılan kapı hemen usulca açılıyor. Üzerindeki eski ve yıpranmış bir kazak ve paçaları kısa gelen bir pijamayla yaşlıca bir köylü bizi karşılıyor.

Nuri köylüye ne istediğimizi, neden kapıyı çaldığımızı anlatıyor.

Fikriye Hanım diyorum, Ziya Bey diyorum. Yaşlı köylü yüzünü benden sağa doğru kaçırmış halde, “Yok” diyor.

Yani, bilmiyorum, demek istiyor.

Yaşlı adamın unutkanlığına vermek istiyorum.

Hiçbir fotoğrafı falan var mı, diye soruyorum.

Yok, diyor köylü.

Buraya, o inanılmaz derecede yürek yaralayan ağıtın yakıldığı köye kadar gelmişken Fikriye ve  Ziya hakkında bir şey öğrenmeden, dinlemeden geri dönmek istemiyorum.

Çaresiz yaşlı köylünün evinden ayrılıyoruz.

Nuri birden bire, o senin sorduklarının en iyi, en güzel cevabını babam bilir, o Fikriye’yi görüp tanımış biridir, diye konuşunca heyecanlanıyorum.

O halde hemen babanı yeniden çağırabilir misin, diyorum.

Kısa bir süre sonra yine Nuri’nin evindeyiz.

Nuri’nin yalnız yaşayan babası Mustafa Amca yeniden geliyor.

Cep telefonumun ses kayıt tuşuna basıyorum.

Anlatılanlardan, benim daha sonra yaptığım Çorum-Alaca ilçe mezarlığında yapmış olduğum ziyaretlerden bir hikâye yazmayı düşünüyorum.

FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ

Eski zamanlarda çocuklara isim verirken doğan çocuğun taşıdığı ada layık, uygun olması düşünülür, gözetilirdi.

Buna “İsmiyle müsemma” hali denirdi, yani ismiyle aynı, adına layık, eşit demektir.

Çocukların ismini ise büyükler, dedeler, neneler, bilge kişiler, obanın başı koyardı ve genellikle uygun, isimle müsemma adlar konulurdu.

Sonra işin içine başka şeyler de girdi.

Bir savaş varsa, çocuğun adı Savaş, savaş zaferle sonuçlandıysa oğlana Zafer, kıza Muzaffer, dendi.

Darbelerin çocukları Hürriyet, Sibel, Devrim vb. oldu.

Sonra, ünlü futbolcuların, ünlü sinema veya sahne yıldızlarının isimleri de çocuklara ad olarak çokça konur oldu.

Sonra ise çocuğun adının neden öyle olduğunu aile ve çocuk da bilemez hale geldi, zira kimse o ismi verirken bir yere not düşmemişti.

Bugün kimse kız çocuğuna Şükûfe adını koymaz.

Oysa Türkiye’nin ilk kadın coğrafya öğretmeni ve yazar, peşinde birçok ünlünün koştuğu Şükûfe Nihal’i bilenler çocuklarına onun adını vermiştir. Üstelik gonca gül demektir, Şükûfe.

Adaletsizlik her geçen gün artsa da kimse çocuğuna Adalet adı vermiyor.

Ya da artık o kadar çok ünlü futbolcu, sahne ve ses sanatçısı var ki, bir günde sönüp gidiyorlar. Aileler onların izini bile takip edemiyorlar.

Çelik Gülersoy’un babası Stalin hayranı mıydı acaba? Onun yaşadığı dönemde Çelik adına rastlamak çok zor. Stalin ise anlamı çelik olan bir kripto isimdir.

Bizim yazımızın konusu olan isim ise Karacalar Köyü’nden Fikriye’dir.

Ancak, yazımızda sadece Karacalar Köylü Fikriye’yi değil; Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye’yi de bir zamanlar sahneleri kasıp kavuran ve ilk taş plak kaydı yapılan Türk kadın ses sanatçısı Fikriye Şakrakses Hanımları da anlatacağız.

Bu nedenle yazımızın başlığını FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ olarak koyuyoruz.

Önce o güzelim şarkı ile başlayalım.

FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

Bir eski zaman şarkısı vardır: Fikrimin İnce Gülü

Yazıda ele alacağımız konu Karacalar köylü Fikriye Demir ve onun yaktığı Ziya’nın Ağıtı olsa da, Fikriye Demir ile aynı adı taşıyan ve çok büyük ihtimalle ona isim kaynaklığı yapmış olan diğer Fikriyeleri de anlatmaya çalışacağız.

Burada “İsmiyle müsemma” gibi bir durum söz konusu değildir.

Söz konusu olan ünlü veya şöhret birisinin adının yeni doğan bir çocuğa verilmiş olmasıdır.

Karacalar Köylü Fikriye Hanım (02.09.1334) Miladi 1918 tarihinde doğduğunda ona ismini veren babası Köy İmamı Ali Efendi kızına isim kaynağı olan şöhretleri mutlaka biliyor olmalıydı.

Dönemin ünlü şarkıcısı ve ilk plak kaydı yapılan Türk kadını Fikriye Şakrakses’in adını o zamanlar duymayan yoktur.

Fikriye Şakrakses Hanım 1903 doğumludur. 1929 yılında sahnelenen Ayşe Operetinde söylemiş olduğu “Gel Okşa Beni” adlı tango aynı yıl taş plak kaydı olarak basılır.

Diğer Fikriye ise, soyadı almadan, Soyadı Kanunu çıkmadan önce hayatını kaybeden, Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanımdır. (1897-1924)

Fikriye Hanım’ın ölümünden sonra adı nüfus kayıtlarına Zeynep Fikriye Özdinçer olarak geçer. Ancak biz yazımızda onu herkesin bildiği şekilde, Fikriye Hanım olarak anacağız.

Karacalar Köylü Fikriye’nin babası Ali Efendi, hem Fikriye Hanım ile Mustafa Kemal’in ilişkisini hem de Fikriye Hanım’ın ölümünü duymuş ve biliyor olmalıdır.

O dönemde çocuklara isim olan kişilerin önemli bir kısmı savaşlarda, afetlerde, ince hastalıkta, eşkıya kurşunuyla ölen insanların adıydı aynı zamanda.

İnsanlar, özellikle kız çocuklarına en çok da talihsiz ölen kadınların isimlerini koyardı, sanki kendi talihleri de onlarınkine benzemesin diye veya talihsiz ölen o kadının ruhunu şad etmek için.

Fikriye Hanım’ın talihsiz ölümü duyulunca herkesin bundan etkilenmiş olması mümkündür.

Lakin, Karacalar Köylü Fikriye’nin “Alim” olarak çağırılan babası köy imamı Ali Efendi’nin kızının doğum tarihi göz önüne alındığında, en çok da ses sanatçısı Fikriye Şakrakses’ten etkilenmiş olması daha büyük bir ihtimaldir.

Öte yandan hem Ali Efendi’nin hem de kızı Fikriye’nin de sesleri oldukça güzeldir.

Fikrimin İnce Gülü şarkısına yeniden dönersek, güftesi belli olmayan bu ölümsüz şarkının bestecisi Muallim İsmail Hakkı Bey’dir (1866-1927).

Bu durumda, bestecisinden yola çıkarak her üç Fikriye’nin de bu ölümsüz şarkıyı bilip seslendirdiklerini söyleyebiliriz.

Karacalar Köylü Fikriye hariç, iki Fikriye’yi de tanıyan Mustafa Kemal’in gençlik yıllarında belki de aklını başından alan ve en çok dinlediği şarkılardan biriydi bu şarkı.

Konumuz Ziya’nın Ağıtı türküsünün yakılma hikâyesidir. Ancak, ağıtın yakıcısı Karacalar Köylü Fikriye (Demir) ile diğer Fikriyelerin ortak yanlarının sadece isim benzerliği olduğunu düşünüyorsanız, yanılabilirsiniz.

O halde nedir bu ortak yanlar?

FİKRİYELERİN ORTAK YANLARI

MÜZİĞE YATKINLIKLARI:

Fikriye (Şakrakses) Hanım

“Fikriye Hanım 1903 senesinde İstanbul’da dünyaya gelir. Varlıklı bir ailenin kızıdır. 1909 senesinden 1913 senesine kadar Moda’daki Fransız Sörler Mektebinde eğitim görür. On iki yaşına kadar eğitimini okullarda alır. Okulu bıraktıktan sonra sadece müzik dersleri almaya başlar. Özellikle Profesör Mösyö Ernest’ten teganni dersleri alır.”[1]

Atatürk’ün huzurunda Dolmabahçe’de Ayşe Operetinde Ayşe’yi oynar. Operetin bestecisi Muhlis Sabahattin (Ezgi’nin) öğrencisidir (1889-1947). Yalova’da konser verir, Ata’nın iltifatına mahzar olur.

Taş plağa okuduğu “Gel Okşa Beni” şarkısından sonra Sahibinin Sesi plak şirketi Fikriye Şakrarses’i baş muganniliğe getirir.

Gökhan Akçura aktarıyor:

“Plak dolduran ilk Türk kadını ise Fikriye (Şakrakses) Hanımdır. Muhlis Sabahattin’in ‘Ayşe’ operetinin ‘Gel okşa beni’ şarkısını Sahibinin Sesi plaklarına okuyan Fikriye Hanım, o yıllarda ‘Fevkalade çok para kazandığını söyler. ‘Dört senede 60-65 bin lira aldığımı bilirim.”[2]

 Fikriye Hanım

 “Fikriye, Paşa’sı uzaklarda cephede olduğu zamanlar (gününü, yn) ya Zübeyde Hanım’la ya Refet Bey’in hanımıyla veya kitap, gazete okuyarak geçirirdi. Annesi Vasfiye Hanım’dan ud dersleri almış, çok güzel ud çalar olmuştu. Sesiyle de uduna refakat eden Fikriye’nin en çok sevdiği şarkı Dede Efendi’nin;

 ‘Sana ey canımın canı efendim,

Kırıldım küstüm, incindim gücendim’ şarkısıydı.”[3]

 Yazar Şemsi Belli’nin aktarımından Fikriye Hanım’ın sadece ud değil, piyano da çaldığını anlıyoruz.

 “O sıralarda fotoğraf zabiti Esat Tengizman, Paşa’nın bir nevi özel fotoğrafçısıydı. Fikriye Hanım, bir yandan -büyük aşkının altın madalyası gibi- boynunda taşıdığı kehribar tespihle boy fotoğrafları çektiriyor; bir yandan da beraberinde Ankara’ya getirdiği piyanosunda Paşa’nın sevdiği şarkıların provasını yapıyordu.”[4]

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım

Karacalar Köyü’nde yaşayan, Nuri’nin babası Mustafa Yıldırım amca ile 07 Ekim 2020 tarihinde yaptığım sesli görüşme kaydından:

-Mustafa Amca Fikriye Hanım’ın sesi güzel miydi?

-Kuran okurdu, mevlit okurdu, kızların düğününde okurdu ki, sesine hayran kalırdı bütün köylü.

Babasının köy imamı olduğunu bildiğimiz Fikriye Hanım’ın babasından da doğaçlama bir ses eğitimi almış olması muhtemeldir.

Zira o vakitler köylere imam duranlar köy muhtarı ve ileri gelenlerce öncelikle ses imtihanına tabi tutulurdu. Ezanı nasıl okuyor, selayı nasıl veriyor, güzel mevlit okuyor mu, sesi ve makamı güzel mi?

Üç Fikriye’nin de müziğe yatkınlıkları ve güzel sesli olduklarını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Onların belki de en yakın ortak noktaları, müziğe yatkınlıkları olsa gerek.

Fikriye Demir Hanım babasının sesini günde beş vakit dinliyorsa, onun ses yeteneğini de almış olmalıdır.

GÜZELLİKLERİ:

Fikriye (Taşkınses) Hanım

Hakkında yazılı fazla bir kaynak bulamadığım Fikriye Şakrakses Hanım’ın sadece bir fotoğrafını koymakla yetiniyorum.

Fikriye Hanım

“Ortadan uzunca boylu, güzel endamlı, gözleri ve bakışları etkili, zarif, kumral güzeli bir genç kızdı.”[5]

Şemsi Belli Fikriye Hanım’ı böyle tarif ederken Eriş Ülger, Mustafa Kemal’in arkadaşı Doktor Fikret (Onuralp) ile sohbetinden aktarır Fikriye’yi:

“Bilmem ki Fikret sana nasıl cevap vereyim. İstanbul’da Fikriye diye bir kız var. Sanırım şu sıralar 21 yaşlarında. Hoş ve güzel bir kız.”[6]

Halide Edip ise akşam Ankara-Kalaba’daki evine döndüğünde ilk kez karşılaştığı Fikriye Hanım hakkında eşi Adnan Bey’e şunları anlatır:

“Bugün Paşa’nın yeğeni Fikriye Hanım’la tanıştık. Kendisini daha önce Mustafa Kemal’in arabasında görmüştüm. Bu güzel kadın bize her türlü yardıma hazır olduğunu söyledi.”[7]

 

Gökhan Akçura kitabından, dönemin güzellik anlayışına göre güzel bir kadın

Bütün bu anlatılanların yanında onun iki fotoğrafı her şeyi, Fikriye Hanım’ın güzelliğini daha iyi anlatıyor.

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım

Karacalar Köyü’nde yaşayan Mustafa Yıldırım ile 07 Ekim 2020 tarihinde yaptığım sesli görüşme kaydından:

-Mustafa Amca, Fikriye nasıl birisiydi, şöyle akça benizli, sarı saçlı, mavi gözlü falan mıydı?

-Kırmızı benizli yakışıklı öyle biriydi. Eyice güzeldi.

Babasının Trabzon-Akçaabat’tan gelmiş olduğunu öğrendiğim Fikriye Hanım’ın beyaz tenli, tipik bir Karadeniz güzeli olabileceğini tahmin ediyorum. Bu arada Mustafa Amcadan duyduğum “Yakışıklı” kelimesinin kadınlar için de söylendiğini öğrenmiş oluyordum.

Her üç Fikriye’nin de güzel olduklarını söyleyebiliyoruz.

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım


 (Birinci bölümün sonu)

 

 



[1]https://feymag.com-Müziğin Öncü Kadınlarından Fikriye (Şakrakses) Hanım-Editör: Muzaffer Karasalan-11.17.2015

[2] Gramofon Çağı-Gökhan Akçura-Om Yayınevi-2002 Birinci Baskı-s.24-25

[3] Ümmid-i Aşkım Fikriye-Eriş Ülger-Bilgi Yayınevi-2015 Birinci Baskı-s.107

[4] Fikriye Belge ve Fotoğraflarla Çocukluğundan Evliliğe Kadar Atatürk’ün Duygu Dünyasında Hanımlar-Şemsi Belli-Bilgi Yayınevi-2010 Dördüncü Baskı-s.109

[5] Belli,age,s.89

[6] Ülger,age,s.21

[7] Gazi ve Fikriye-Hıfzı Topuz-Remzi Kitabevi-2002 Yedinci Baskı-s.177