3 Temmuz 2022 Pazar

KARAÇAYLI BİR BATUR: CÜNEYT ARKIN - Cüneyt YÜREKLİBATUR Anısına

KARAÇAY                                                                  

Doğduğum köye yakın bir köy vardı. Karaçay Köyü.

Yaz tatillerinde yanında berber çıraklığı yaptığım büyük kuzenimin dükkanına gelen köylülerden köyümün bağlı olduğu ilçenin diğer köy isimlerini de duyardım.

İlk gençlik yıllarımda ise o berber dükkanında köylülerden duymuş olduğum ilçemin köylerini merak ederek o köylere gitmeye başladıktan sonraki yıllarda yolum belki de en çok Karaçay Köyü’nden geçiyordu.

Karaçay Köyü’nden her geçişimde etrafta bir çay arardım. Bulamazdım.

Hattuşa’ya hayat veren Budaközü Çayı Karaçay Köyü’nün açıklarından geçer ve Kızılırmak’ın en büyük kolu olan Delice Irmağı’na karışır.

Benim Karaçay Köyü’nde yıllarca bir akarsu aramam boşunaydı.

Ta ki Büyük Çerkes Sürgünüyle Anadolu’ya sığınan Kuzey Kafkasyalı Halkların arasında Türk soylu Karaçaylıların da olduğunu öğrenene kadar.

Karaçaylılar Anadolu’ya Çerkes halklarıyla birlikte geldikleri için onlar da yerli halk tarafından “Çerkes veya Karaçaylı olarak” bilindiler, köylerine hep Karaçay adını koydular.

Veya Eskişehir gibi Tatar halkların olduğu yerlere yerleştiklerinde kendilerini “Nogay” olarak adlandırdılar.

Hattuşa’ya ve dolasıyla Hitit Panteonu Yazılıkaya’ya çok da uzak olmayan bizim ilçenin Karaçay’ı yıllar sonra beni bir Dağlık Frigya gezisi sırasında ve yine adı Yazılıkaya olan Eskişehir-Han ilçesine bağlı bir köyde buldu. Köyün adı Karaçay değildi, ama köyde yaşayanlar Karaçaylıydı.

O Karaçaylılar kendileri sürgün geldikleri köyde belki de son Frig Kraliçesi Emilie Haspels’e evlerini açıyordu yıllarca.

CÜREK Mİ, CÜRET Mİ?

Çocukluk ve gençlik yıllarımızın kuralsız bilgi yarışmalarından birisi de kuşkusuz sinema artistlerinin gerçek isimlerinin ne olduğunu bilip söylemek oluyordu. Kim Yılmaz Güney’in gerçek adını biliyorsa, çocuklar arasında o bilgili olarak kabul görüyordu.

Kim Cüneyt Arkın’ın gerçek adını biliyordu peki?

Peki Sami Hazinses’ in gerçek adı neydi?

Sami Hazinses, Diyarbakır’ın Samo’ su biz Çorumlu çocukları pek de ilgilendirmese de Diyarbakırlı gazeteci yazar Muhsin Kızılkaya[1] kendi çocukluğundan bahseden hikayelerinde Yılmaz Güney-Cüneyt Arkın çekişmelerinin o kült sorusunun ne olduğunu bir kere de bize sorar adeta Cüneyt Arkın’ın vefatı üzerine:

Yılocusan, Cinosusan?

Yılocu musun, Cinocu musun?

Yılmaz Güney’i mi, Cüneyt Arkın’ı mı tutuyorsun?

Ne bu soru ve yanıtı ne de Yılocu veya Cinocu olmanın iyi-kötü yanları bizim bu yazımızın konusu değil elbette.

Biz yine “Sinema artistlerinin gerçek isimleri bilgi yarışmasına” dönelim isterseniz.

Cüneyt Arkın’ın gerçek adının “Fahrettin Cüreklibatır” olduğunu bilmek ve bunu ilk söyleyen olmak çocuklar için bir övünç kaynağıydı.

Çocuklar “Cürek ve –li takısı almış haliyle Cürekli” kelimesini hiç duymadıkları ve anlamını bilmedikleri için galiba doğrusu bu olmamalı diyerek “Cürekli” yerine “Cüretli” derler ve Cüneyt Arkın’ın gerçek adı böylece Fahrettin Cüretlibatır olur ve öyle bilinirdi.

Zaman hep öğretiyor.

Bir gün DEMİR DAĞI’NA YOLCULUK adı altında uzun bir tren yolculuğuyla Cumhuriyet’in başka bir başarı hikayesi olan Divriği-Cürek Madenci Kampüsü’ne gittiğimizde demir madeninin çıkarıldığı ve kampüse de adını veren Cürek Köyü’nün adının aslında “Cürek” değil, Yürek olması gerektiğini buldum.

Türkiye’nin doğusunda kalan, Azerbaycan dahil bütün Türk soylu halklar “Y” harfleri yerine “C” harfleri ile seslenirler.

Yol-col

Yıldız-culduz

Yahşi-cahşı

Ve Yürek de kolaylıkla Cürek olur elbette.

Karaçaylılar da sözünü ettiğimiz bölgedendir ve onların fonetiğinde de “Y” harfi yerine “C” harfi kullanılması çok doğaldır.

Cüneyt Arkın ölümünden kısa süre önce yazıp yayınladığı “BENİM KAHRAMANIM TÜRK HALKIDIR” eserinde adının Fahrettin Cüreklibatır olduğunu yazar.[2]

Cüneyt Arkın “Yürek-Cürek” konusuna pek eğilmemiş gibi görünüyor, zira kitabında çok farklı anıları anlatırken, soyadındaki Cürek’ ten hiçbir yerde söz etmez.

Bu yazı Cüneyt Arkın’ın sağlığında yazılmış olsaydı keşke.

Bilim insanı Ali Demirsoy, gençliğinde Şark Ekspresi ile Kemaliye’ye giderken Bağıştaş İstasyonu’nda iner. “Tren Cürek’e gelince, artık geldik, deriz”,[3] der anılarında. Oysa daha en az iki saat yolları vardır Kemaliye’ye.

Belki de en güzel “Cürek” sözü Sabahat Akkiraz’ ın sesine yakışır:

Kara tren de yol alıyı Cürek'ten
Oturdum da bir of çektim yürekten
Dediler ki yarin bu yıl gelmiyi
O da benim gibi yansın yürekten

Aslında türkünün bu ilk kıtasının söz dizimi anlamları aynı, fakat yazılışları farklı olan Cürek-Yürek kelimeleriyle sağlanır.


BATUR MU, BATIR MI?

Cüneyt Arkın Kurtuluş Savaşı gazisi olan babası Hacı Yakup’ un soyadı kimi kaynaklarda “Batur” kimi kaynaklarda ise Cüneyt Arkın soyadında olduğu gibi “Batır” diye yazar.

Yine o çocukluk yıllarımın bilgi yarışmasına dönersek, bir şeye kendimce hep itiraz ettiğimi hatırlarım.

Bir şeye veya bir kimseye “Cüretli veya cürekli batırmak” çok ilkel ve düşmanca bir tavır olmalıydı.

O halde Cüneyt Arkın’ın soyadındaki “Batır” mutlaka “Batur” olmalıydı ve çocuklarla konuşurken ısrarla Cüreklibatır yerine, Cüreklibatur, derdim.

Kurtuluş Savaşı bir gazinin, onca yoksulluğa rağmen kendi canından bile önce sahip olduğu hayvanları, köpeğini, sıpasını düşünen bir babanın, kendisine “Batır” soyadı alması garip olmalıydı.

Cüneyt Arkın belki babasının Kurtuluş Savaşı anılarını derleyip onlardan bir roman yazmadı, ama benzer yoksulluğu çeken ve öğretmen olan kendisi de bir Kurtuluş Savaşı gazisinin oğlu olan Talip Apaydın babasının anılarını destansı bir üçlemeyle yazdı.[4]

Üstelik Talip Apaydın da Eskişehir bozkırında, Çifteler Köy Enstitüsü’nde yakalamıştı Cüneyt Arkın’ın babası Hacı Yakup’un şehirlerde arayıp bulamadığı “Yıldızları”.

“Yıllar geçti. Çoğu gece onu sokakta bulurdum. ‘Baba’ derdim, ‘Ne arıyorsun?’

‘Yıldız arıyorum oğlum’ derdi.”[5]

Türk Dil Kurumu Sözlüğü “Batur” karşılığında “Bahadır” kelimesini verir.

Bahadır kelimesinin karşılığı ise yine aynı sözlükte şöyle yer alır:

Savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse, batur.

Bu tanım en çok da Kurtuluş Savaşı Gazisi Hacı Yakup’a yakışmıyor mu?

O halde, kimlikte “Batır” yazılı olması tamamen bir nüfus memuru hatasına dayanmaktadır.

Cüneyt Arkın onca çevirdiği filmde bilmeden ve farkında olmadan da olsa soyadına öykünerek hep bir “Batur’u” canlandırmadı mı?

O, Cüneyt Arkın halkına olan borcunu fazlasıyla ödedi.

Biz de bu yazıyla onun aslında “Cüreklibatır” değil de Karaçaylı bir “YÜREKLİBATUR” olduğunu anlatarak ona olan borcumuzu ödemeye çalıştık.

Ruhu şad olsun,

 

Ahmet Mekin ile Erol Taş'a selam etmeden olmaz.



[1] MUHSİN KIZILKAYA-CÜNEYT ARKIN HİÇBİR FİLMİNDE ÖLMEMİŞTİ-HABER TÜRK GAZETESİ-29.06.2022

[2] CÜNEYT ARKIN-BENİM KAHRAMANIM TÜRK HALKIDIR-KIRMIZI KEDİ YAYINLARI

[3] ALİ DEMİRSOY-DOĞAPEREST BİR BİYOLOĞUN ANILARI-ASİ KİTAP

[4] TALİP APAYDIN-TOZ DUMAN İÇİNDE/VATAN DEDİLER/KÖYLÜLER-LİTERATÜR YAYINCILIK

[5] CÜNEYT ARKIN, AGE

30 Haziran 2022 Perşembe

MİŞA İLE KISTAKLARA DOĞRU BİR GEZİNTİ YA DA ADANIN TAŞLARI-2

 

“Hep daha yakından görmek istiyordum. Ama bunun için hiç imkanım olmadı. Adadan Paşa Limanı Adası-Balıklı’ ya uğrayıp Erdek’e giden feribottan baktığımda aklım hep orada kalıyordu. Bu küçük Paşa Limanı adasının yanında acaba başka küçük bir ada mı vardı? Yoksa iki ada arasındaki kara bağlantısı jeolojik nedenlere bağlı olarak batmış mıydı? Hep merak ediyordum. Sanki bir çöküntü var gibi geliyordu bana, zira feribottan aradaki kara bağlantısını neredeyse hiç göremiyordum. Sanki arada hiçbir kara bağlantısı yok gibi görünüyordu.

Kendi kendime bunun bir “Nehrung”[1] olması gerektiğini düşünüyordum. Şimdi bugün, burada tam kırk yıldır görüp görüp de merak ettiğim, ama Paşa Limanı – Balıklı’ da inerek o merak ettiğim yere kadar yürüyerek gördüğümün ne olduğunu öğrenememenin bana vermiş olduğu sıkıntıdan kurtuluyorum.  Demek, o arada kara bağlantısı yok gibi gördüğüm, kara bağlantısı olsa bile benim hep “Nehrung” diye bildiğim kıyı şekli bir “Kıstakmış.”

Bir daha söyle bakalım Reco, “Kıştak mı?”

Hayır, ‘Kıstak’.”

Öyle mutluydu ki Mişa. İlkokula yeni başlayan ve öğrendiği her şey için heyecan duyan küçük bir çocuk gibiydi.

Her fırsatta bana teşekkür ediyordu Mişa, benim üniversitede Alman Dili ve Edebiyatı okurken 1984-88 yılları arasında hocam olan Dr. Michael FRITSCHE.

Yakınları ve ailesi ona hep Mişa, diyor.

Üniversitede ise o Herr FRITSCHE idi.

Biz de Mişa[2] olarak devam edelim o halde.

20 HAZİRAN, PAZARTESİ

“Seninle Paşalimanı’na gidelim mi, oradaki adaları merak ediyorum,” diye soran Mişa’ ya olur elbette, diyorum.

Hazırlıklarımızı yapıyoruz. Pazartesi günü kalkacak ve Balıklı’ ya uğrayacak 07.15 feribotuna bineceğiz.

Mişa bizimle birlikte adada yeni komşuları Ulaş Hanım ve eşi Teoman’ın da geleceğini söylüyor.

Tamam, diyorum.

Sabah 06.20’de beni ve Mişa’yı araçlarıyla alan Teoman ve eşiyle feribot iskelesine gidiyoruz.

Ulaş ve Teoman’ı daha önce görmüştüm adada, ama tanışmamıştım.

Michael Mişa oluyorsa, Teoman da Teo oluyor.

Feribotun kalkış saati geliyor ve üst güvertede bir yere oturuyoruz. Üst güverteden birkaç kare fotoğraf çekiyorum. Havada yağmur havası var.

Hava serin ve rüzgarlı. Ulaş üşüyor, rüzgar almayan iskele tarafına geçiyor. Sancak tarafında durabilmek çok zor. Teo yanına aldığı polar hırkasını bir eşi Ulaş’a veriyor, bir kendisi giyiyor.

Ben üşümüyorum.

Mişa ise ateşli bir hastalıktan yeni çıkmış olduğu için tedbirli ve yanına ince montunu almış ve üzerine giyiyor.

 

 Kırmızı şapkalı Mişa-yanındaki Ulaş, beyaz şapkalı Teo-Marmara Adası feribot iskelesi

Feribot Balıklı’ ya saat 07.45’de varıyor.

İnmemiz ve yürüyüşe başlamamız saat 08.00’i buluyor.

Erdek’e giden feribot dönüşte saat 12.00’de yine Balıklı’ ya uğruyor. Yani bu demektir ki, ada gezimiz için tam dört saatimiz var. 12.00 feribotunu kaçırırsak, bir sonraki ve Balıklı’ ya uğrayan son feribot saat 20.00’de. 

Üst güverteden havanın durumu böyle görünüyor, saat 07.20
 

Feribottan iniyoruz. Elli metre gidiyoruz ve bir yol ayrımına varıyoruz.

Yol ayrımında soldaki levhalar Harmanlı-Paşa Limanı-Poyrazlı köylerini, sağdaki levha ise Tuzla köyünü gösteriyor.

Mişa’nın aklında Poyrazlı Köyü, daha doğrusu Vori-Voria Köyü var.

Vori veya Voria Rumca’ da “Poyraz” anlamına geliyor. Fakat bu da “Boreas veya Voreas”- kuzey rüzgarı anlamına gelen ve rüzgar tanrısı poyraz kelimesinden bozma ve halk ağzında “Vori” olan bir kelimedir. 

Lala Mustafa Paşa Kıbrıs seferinden dönüşünde, çok sert bir havaya tutulması ve bu adanın kuytusuna yaklaşarak sığınması ve orada kalması üzerine, Paşa'nın Limanı anlamında Paşa Limanı adını almıştır. Lala Mustafa Paşa bu ziyareti ile adada yaralı askerlerini tedavi ettirmiş, şehit askerlerini defnetmiş, cami ve çeşme gibi halkın kullanımına açık meskenler inşa ettirmiştir. Caminin çatısını gemisinin direği ile desteklemiştir. 1935'teki depremde cami tamamen yıkılmış yerine şimdiki cami yapılmıştır. Caminin yanındaki mezarlıkta çok eski mezarlar mevcuttur. Bunların en eskileri 'Sahib-i hayat ve hasenat Paşa Limanı Zabiti Elhoş Halil Ağa 1200' ve 'Merhum Tiryaki Mehmet Paşa 1174' kitabelerini taşıyan taşlardır. Bu eserler halâ ayakta durmaya çalışmaktadır.

 

Paşa Limanı-Balıklı Köyü İskelesi

Ama Mişa’nın Erdek’e giderken görmüş olduğu ve ayrı bir ada olduğunu düşündüğü yer adanın güney batısında ve Tuzla Köyü yönünde olmalı ve biz de Tuzla Köyü’ne doğru yürümeliyiz.

Üstelik dört saat içinde hem Vori’ye-Poyrazlı Köyü’ne hem de Tuzla Köyü’ne yürümemiz için vaktimiz yok.

 Amacımız zaten Mişa’nın kırk yıldır aklında kalan ve merak ettiği o kara bağlantısı olan yeri görmek değil mi?

Yola koyuluyoruz. Rüzgar devam ediyor.

Kısa bir yürüyüşten sonra yol sağa dönüyor. Denize bakan bir terastaki çamlık dikkatimizi çekiyor. Çamlığın etrafı dikenli tel ile çevrilmiş. Burasının eski bir mezarlık olduğunu düşünüyoruz. Açık olan yerden çamlığa giriyoruz. Evet, burası mezarlık, ama sadece tek bir mezar görebiliyoruz. Mezar Osmanlı döneminden ve hem baş, hem ayak taşları hala yerinde duruyor. Diğer mezarlara ne olmuş? Yeni mezarlık nerede, bilemiyoruz.

Mezarlığın içinden yürüyerek denize bakan yamaçtan yürüyoruz. Önümüze çıkan bir inşaat yolumuzu kesiyor ve yeniden asfalt yola çıkmak zorunda kalıyoruz.

Asfalt yoldan yürümeye devam ediyoruz.

Kısa bir süre sonra asfalt yoldan sola ayrılan toprak yol dikkatimizi çekiyor ve asfalt yoldan ayrılarak toprak yola giriyoruz.

Toprak yol denize doğru gidiyor. Denize yaklaştıkça yolun sağa doğru döneceğini ve daha sonra yeniden asfalt yola kavuşacağını tahmin ediyorum.

Denize doğru birisi sağ tarafta, diğeri solda olmak üzere etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan iki yazlık ev görüyoruz.

 

Çamlıktan Balıklı sahilinin görünüşü

Sahile kadar iniyoruz.

Yol sahil boyu devam ediyor.

Sağ taraftaki ev sahibi bahçesine bir şeyler ekmiş olmalı, kuşlar yemesin, diye bahçesine bir korkuluk da dikmiş.

Oysa yaşadığımız dünya bütün canlılar için ortak bir yaşam alanı değil mi? Kuşlarla bile paylaşılmayan bir dünya nasıl olabilir? Korkuluk da neyin nesi?

Benim derdim ev sahibinin bahçesine neden bir korkuluk koyduğu değil, benim derdim ev sahibinin bahçesine koyduğu korkuluğun şekli ve ne olduğudur.

Korkuluk vitrin mankeni bir kadının üst tarafı. Mankenin duruşu sanki saldırıya uğrayarak üstü parçalanmış bir kadın görüntüsü veriyor.

Bu ne demek?

Ev sahibi bu kadın vitrin mankenini ya muhtemelen daha önce denize çöp olarak atılan ve poyraz rüzgarlarının attığı kıyıdan almış ya da ev sahibi bir giyim mağazası sahibi olmalı, diye düşünüyorum.  

Kadın vitrin mankeni

SAHİLDEKİ İŞARETLER

Sahile iniyorum. Poyraz rüzgarlarının kıyıya vurduklarını merak ediyorum. İlginç parçalar görüyorum. Ne görsem yanıma alacak durumum yok elbette. Ama işte bir meşe odunu buluyorum. Ne ilginç. Meşenin baş tarafı bir taraftan bakarsan deve başını, diğer taraftan bakarsan köpek başını andırıyor.

“Bu bir işaret Recep Abi,” diyor Ulaş. Mişa ve Teo da buna şaşırıyorlar.

Biraz daha sağa sola bakayım, derken işte başka bir şey daha. Bu sahillerde pek rastlanmayan ve iç yüzeyi sedef kaplı bir istiridye parçası.

Bunun da bir işaret olduğunu söylüyor Ulaş.


Asıl şaşılacak şey ise, bulduğum her iki parçanın da şekil olarak bir hayvan başına benziyor olmasıdır. Meşe odunu ve sedef sola baktıklarında benzerliğe şaşırmamak elde değil. Öyle ki sedef şekilde görülen devenin başındaki burun derisi kıvrımları bile görülebiliyor.

NİHAYET O KARA BAĞLANTISI

Kuzey sahili boyunca uzanan toprak yoldan ilerliyoruz. Toprak yol bir süre sonra bizi asfalt yola bağlıyor. Asfalt yol deniz seviyesinden biraz yüksekte ve en tepeye çıktığımızda aşağıda, güney doğu yönünde uzanan kara parçasını görüyorum ve Mişa’ya dönerek “Merak ettiğin yer burası mıydı?” diye soruyorum. “Evet,” diyor Mişa.

O zaman biz bu kara parçasına Türkçede “Kıstak” diyoruz. Mişa ilk defa duymuş olduğu kelimeyi telaffuz etmekte biraz zorlanıyor. Unutmamak için de sürekli tekrarlıyor.

İşte kırk yıldır Mişa’yı merak içinde bırakan kara parçasını nihayet görüyoruz.

Mişa’ nın kırk yıllık tahminlerine göre bu kara parçası neler neler olmadı ki, ona ne hikayeler uydurmadı ki?

Nihayet bu kara parçasının bir kıstak olduğunu öğreniyor Mişa. Benim de çok ilgimi çekiyor bu kara parçası. Hemen aklıma Kapıdağ Yarımadası bağlantısına, yani tombolo’suna açılmak istenen kanal geliyor.

Başka?

Başka aslında birer kıstak olan Panama Kanalı ve Korint Kanalı geliyor.

Oralarda açılan kanallar kıstağın en dar yerindeydi ve coğrafyaları değiştirdiği gibi, siyaset ve ekonomileri de etkiledi.

Kapıdağ Yarımadası kıstağına kanal açılması düşüncesi ta Roma’dan beri devam ediyor. Roma döneminde yarım kalan kanal projesi 1957 tarihinde DSİ tarafından yeniden gündeme getirilir.

DSİ kıstak kısmına gemiler için bir kanal yapmaya başlamış, fakat denizin getirdiği sedimentler ile kanal ağızları hemen dolduğundan bu kanal işinden vazgeçilmiştir, kanalın izi hala görülebilir. Kıstak günümüzde hala bataklıktır

Kapıdağ ve Paşalimanı Adası Tuzla Köyü kıstakları aynı haritada 

 

Korint kıstağındaki kanal

Korint kıstağındaki kanal

Panama kıstağındaki kanal

Panama Kanalı

Kıstağı gören Mişa gördüğü kara parçasının Almancasının “Nehrung” olmadığını anlıyor, ama ne olduğuna da karar veremiyor.

Zira “Nehrung” olarak söylemek istediği aslında Türkçede “Kıyı oku” dediğimiz kıyı şeklidir ve Kuzey Denizi kıyılarında harika görüntüler oluştururlar.

Mişa daha önce gördüğü ve üzerinde bulunduğu Kıyı oku, Nehrung hakkında konuşmaya başlıyor.

 

Şematik olarak kıyı şekilleri

Kur Lagünü Kıyı Oku

Mişa’nın gördüğü ve sözünü ettiği ünlü Kur Lagününü çevreleyen kıyı okunu gösteren harita durumu anlatıyor artık. Bizim Tuzla Köyü’nde gördüğümüz kıyı oku değil, bir kıstak oluyor.

GÖRDÜM GÖRDÜM

Asfalt yolun tepe noktasına çıktığımızda Tuzla Köyü kıstağı önümüzde apaçık ve çok güzel görünüyordu.

Şimdi o kıstağa kadar yürümeliyiz.

Uzaktan bakınca kıstağın sağ tarafındaki su birikintisi bir lagüne benziyor. Ama, hayır burası köye adını veren tuzla olmalıdır. Marmara Takım Adaları’na ulaşım imkanları çok azdı. Adalarda yaşayan insanların su dışında her türlü ihtiyacı dışarıdan sağlanıyordu. Tuzla Köyü’nde ise kıyıda, kıstağın bulunduğu yerde bir tuzla olmalıydı ve bütün adalarda yaşayan halk tuz ihtiyacını buradan karşılıyor olmalıydı. Bu nedenle kıstağın bulunduğu köyün adı Tuzla Köyü olarak bilinir. Deniz suyu kıyıyı aşarak bu tuz gölüne dolar, yaz aylarında çekilen deniz suyu geride tuz bırakır, işte bu tuz “Tuzla” tuzudur ve adalarda yaşayan insanlar bu tuzu kullanıyordu. Şimdi ise tuzla adı sadece köyün adı olarak duruyor ve bu bölgedeki tuzlanın varlığı veya köyün Tuzla adının nereden geldiği bile bilinmiyor.

 

Tuzla Köyü kıstağı ve sağ tarafta deniz tuzlası

Küçücük adalarda bile ne hikayeler, ne ilginç yer yüzü ve kıyı şekilleri var. İçimizde en çok sevinen Mişa oluyor.

Çok sevdiği bir şeyi ilk gördüğünde mutluluktan havaya sıçrayan çocuklar gibi kıstağı ilk gördüğümüz yerde havalara sıçrıyoruz, Mişa, ben ve Ulaş. Teo o anı yakalıyor.

 

Kıstağı gördüğümüz anda sevinçten havalara sıçrıyoruz

Asfalt yoldan yokuş aşağı kıstağa doğru iniyoruz. Kıstağın kara parçasının genişliğinin 100 metreden daha az olduğunu düşünüyorum. Deniz seviyesine kıyıya vardığımda kıstağı adımlıyorum, tam 110 adım. Kendi adım uzunluğumun 70 cm olduğunu düşünürsem, kıstağın genişliğinin yaklaşık 80 metre olduğunu hesaplıyorum.

 

Kıstağa doğru yürüyüş

Deniz seviyesine, kıstağa iniyoruz. Mişa tuzlanın kenarına geliyor. Ben tuzlayı çepeçevre dolaşıyorum. Tarihi tuzla ne yazık ki artık bir bataklığa ve çöplüğe dönüşmüş halde. Beni mutlu eden şey ise böyle bir tuzlayı yakından görebilmek ve tuzla üzerinde uçuşan sumru kuşlarının sesini dinleyebilmek oluyor.  

Mişa tuzlanın başında, ben uzakta tuzla çevresini adımlıyorum

Tuzlanın etrafını dolanıp meşelik ve dikenli bir bölgeye varıyorum. Sağ tarafımdan yavrularıyla bir kuş sürüsü havalanıyor. Ne kadar seviniyorum. Her şeye rağmen, zalim avcılara rağmen adada hala kuşlar var. 

Keklik sürüsünü ve tuzlayı geride bırakıp tekrar asfalt yola çıkıyorum.

Mişa, Ulaş ve Teo benden bir hayli ilerdeler, feribota geç kalmama telaşındalar. Hızlı ve tempolu bir yürüyüşle onlara yetişiyor ve geçip önlerinden yürüyorum.

PAŞALİMANI’NDA BİR MUŞLU’DAN ÖĞRENDİKLERİM

Az ileride yolun sağ tarafında elindeki kürekle çuvallara toprak dolduran bir köylü görüyorum. Biraz şaşkınlıkla köylüye soruyorum, bu toprağın ne özelliği olduğunu merak ediyorum.

Köylü çuvallara doldurduğu toprağın kumla karışık bir toprak olduğunu ve bahçelerde yüzey toprağının üzerine serildiğinde yaz güneşinin bahçe toprağını yakmadığını söylüyor. Bir şey daha öğrenmiş oluyorum.

Muş nere, Balıklı nere, diyecek oluyorum. Konuşma ağzında hiçbir değişiklik olmamış, kendi yöre konuşma ağzını koruyan Muşlu köylü tam kırk yıldır bu adada yaşadığını söylüyor.

Balıklı sahiline, feribot iskelesine erken varıyorum. Saat 11.00.

Az sonra Mişa, Ulaş ve Teo’ nun kıyı boyunca yürüyerek iskeleye geldiklerini görüyorum.

Feribot gelene kadar sahilde bulunan köy kahvesinde taze demlenmiş çay içiyoruz.

Saat 11.45. Feribot iskeleye yanaşıyor ve biz sabah yola çıktığımız Marmara Adası’na dönmek üzere feribota biniyoruz.

Feribot hareket ediyor, saat 12.00.

Marmara iskelesine yanaşan feribottan iniyoruz. Dağılmadan önce Mişa yarın, Salı günü Marmara Adası’nda su depolarının yukarısında bulunan eski bir manastır kalıntısını son bir kez daha görmek istediğini söylüyor. Ulaş ve Teo gelemeyeceklerini söylüyorlar. Ben gelirim, diyorum.

21 HAZİRAN, SALI

ADANIN TAŞLARI-2

Daha önce yazmış olduğum Adanın Taşları blog yazımda Marmara Adası merkezinde ve Saraylar Köyü’nde gördüğüm taşları anlatmaya çalışmıştım.

Adanın Taşları-2 yazıma Paşa Limanı Adası – Balıklı Köyü’nde kıstaklar gezimizin dönüşünde Teo’nun çekmiş olduğu fotoğraflarla başlıyorum.

Bir zamanlar sütün başı, sütun ayağı olarak kullanılmış ve Marmara Adası-Saraylar’ dan getirilmiş olan mermer parçaların yeni yerlerindeki işlevleri insanı mutlu ediyor. Mermer parçalar hiç olmazsa parçalanıp yakılmamış.

Mübadele ile Rum kireç ocağı sahiplerinin Anadolu’dan ayrılmasıyla birlikte bütün Kapıdağı-Erdek ve adalarda kireç ocağı işleten Türkler için kireç yapmanın en kolay yolunun mermer yakmak olduğu düşünüldüğünde ne kadar değerli mermer parçaların yakılmış olabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

“Değersiz yapılara sıva olmadan önce kurtarıp derlemeye çalıştığım yapıtları, Erdek’te kurduğum açık müzeye yerleştirirken, bu didinmelerime kendince acıyan ve Hadrianus Tapınağı’ndaki kireç ocağını son işletenler arasında bulunan biri, “Günün birinde bir kaymakamın bu taşları toplamaya kalkışacağını nereden bilecektim? Ocakta öyle heykeller yaktım ki, çıplak kadınlar, kireç olunca bile hala bana güler dururlardı,” demişti.[3]

Bunları yazıyordu 1946 Mayıs ayında Erdek’e kaymakam olarak atanan ve bize dev gibi bir hazine bırakan, aynı zamanda Sabahattin Ali’nin dayısının oğlu olan Reşit Mazhar ERTÜZÜN.

Neyse ki kireç olmaktan kurtularak başka işlevlerde kullanılan mermer parçaları hala ayakta duruyor. Teo o mermer parçaların fotoğraflarını çekmiş dönüşte.

 

Artık bir kuyu halkası olan mermer  bir sütün ayağı

Bu da önce bir bulgur sokusu olan şimdi ise  saksı görevi gören mermer bir sütun başı

Balıklı’da sadece mermer parçalar değil, antik bir yapının parçaları da kullanılmış ve terk edilmiş dahi olsa sağlam bir ev olarak karşımıza çıkıyor.

 

Balıklı evlerinin taş dokusu



Salı günü saat 11.00’e doğru Mişa ile buluşuyor ve Marmara Adası’nda su depolarının olduğu yamaca doğru yükselerek yürüyoruz. Hava sıcak, ama rüzgarlı, sıcak rahatsız etmiyor.

SOL SAĞ – BİR İKİ

Mişa ile ne zaman yola çıkıp yürüyüş yapsak hep arada bir tempo yakalayıp uygun adım yürümeye çalışırız. Mişa tempo için Almanca “Links zwo, drei, vier” der, Sol-ki-üç-dört, der.

Biz ise askerde hep “Sol-sağ” deriz. Arada 1-2-3-4 diyerek tempo sağlanır.

Türk ordusunda askerliğini yapmaya gelen erlerin bir kısmı sağ taraf neresi, sol taraf neresi karıştırırlardı. Bu durum aslında sivil hayatta da çıkar karşınıza. Bazı insanlar sağını-solunu hep karıştırır.

Sağını solunu askerde karıştıranlara “Sağına sarımsak, soluna soğan” derlerdi hatırlatıcı bir söz olarak.

SAPLA SAMANI KARIŞTIRMA

Mişa benzer bir sözün Rusça’da da olduğunu söylüyor.

Bu sözün Rusça karşılığında kullanılan kelimelerin “Sap ve saman” olduğunu belirtiyor.

Yani sağına sap, soluna saman.

İşte bir bağlantı daha.

Bizim günlük hayatımızda, her şeyin birbirine bilerek ve kasten karıştırıldığı, demagojiye açık durumlarda en çok söylenen söz “Sapla samanı karıştırma veya sapla samanı karıştırıyorsun” sözü değil midir?

Acaba biz bu sözü Ruslardan/Rusça’ dan ödünç almış olabilir miyiz?

Bunu etimologlara bırakalım isterseniz. 

Su depolarının önünden geçerken 2019 yılında adanın bu bölgesinde çıkan ve çam ağaçlarıyla birlikte çok sayıda zeytin ağacını yakan büyük yangının izlerini hala görebiliyoruz.

Yamaçtaki bir baraka yanmış, yapının demir profillerden iskeleti yangın ateşiyle adeta erimiş. Yapının demir kapılı girişine asılan metalden horoz bile yangını erkenden haber verip insanları uyaramamış anlaşılan!

Yanmış barakanın arka tarafından geçen toprak yoldan yükselerek yürümeye devam ediyoruz.

Sol tarafta, dik bir yamaçta adeta granit blok akıntısı gibi bir yer gözüme çarpıyor. Mişa bu granit bloklarının manastırın yapı parçaları olduğunu ve manastırın muhtemelen büyük bir depremde yıkılmış olabileceğini söylüyor.

Ben ise aynı görüşte olmadığımı söylüyorum. Bunun için Dr. Rıza Nur’un söyledikleri geliyor aklıma. 

Horoz yangından kurtulmuş, ama erken uyarı görevini yapmamış!

Eski uygarlıklardan, dinsizlikle suçlanan ne kadar eser varsa hepsinin yok edilmesi, tahrip edilen yapıların bir daha bir araya getirilerek yeniden yapılarak ayağa kaldırılmaması için yapı parçaları çok uzaklara veya bir araya getirilmesi mümkün olmayan yerlere atılmış, yuvarlanmış olmalıydı. Milli Mücadele’ nin önemli isimlerinden biri ve aynı zamanda ilk Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Rıza Nur da daha sonraki hayatında yukarıdaki düşünceleri paylaşıyordu etrafındakilerle. 

Manastırın granit blok taşları da dik yamaçtan aşağıya bu zihniyetle yuvarlanmış olmalıydı.

Mişa, ben burada bekleyeceğim, sen en tepeye çık ve tepede manastırdan kalan ve üçgen girişleri olan iki tane sarnıç göreceksin, diyor.

Tamam, diyorum Mişa’ya ve dik yamacı tırmanıyorum.

Tırmanırken dik yamaçtan aşağılara yuvarlanmış büyük granit bloklara basıyorum. Nihayet en tepedeyim. Biraz arandıktan sonra birisi tahrip edilmiş, iki sarnıcın üçgen girişini buluyorum.

Tepede bulduklarım sadece iki tane sarnıç girişi değil, manastırın doğu tarafını oluşturan ve büyük granit bloklardan örülmüş duvar kısmen ayakta duruyor.

Anlaşılan bu duvarı doğu tarafına yuvarlamak risk oluşturduğundan, duvar öylece kalmış.

Duvarın örgü tekniği ta Hititlerden, Hattuşa ve Alacahöyük’ten aşina olduğumuz poligonal taş örgü tekniğini andırıyor. Öyleyse yapı mirası da devam ediyor demektir.

 

Üçgen formunda girişleri olan sarnıçlar, aşağıdaki kısmen tahrip olmuş


Manastırın doğu tarafındaki poligonal örgü granit duvar


Tepeden inerek Mişa’nın yanına geliyorum. Dönüşte yanmış, yangından sonra zavallı bir görünüm kazanmış zeytinliklerin arkasından dolaşıyoruz.

 

Yanmış zeytinlikler

Eve dönüyoruz. Mişa’yı kırk yıldır merakta bırakan, nihayet dün gidip gördüğümüz kıstağın Almancası için sözlüğe bakıyorum.

Sözlük kıstak için Almanca karşılığını “Der Landenge” olarak veriyor. Mişa’ya okuyorum. Mişa benim Almanca telaffuzumu düzeltiyor.

Kelimeyi birleşik bir kelime gibi değil, iki ayrı kelime gibi, Land-enge, okumam gerektiğini söylüyor.

Bir şey daha öğrenmiş oluyorum.

Mişa’nın kırk yıllık merakını gidermek için çıkmış olduğumuz Paşa Limanı Adası gezimizde gördüklerimiz, bulduklarımız, öğrendiklerimiz bize ışık oluyor.

Mişa’ya,

Ulaş’a,

Teo’ya

İçtenlikle teşekkür ediyorum.

Muhabbetle,

 

 

 

 

 



[1] Der Nehrung-Kum seti

[2] Rusça’da ve Slav dillerinde Mikhael veya Michael erkek adının kısaltması

[3] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-KAPIDAĞ YARIMADASI VE ÇEVRESİNDEKİ ADALAR-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

24 Mayıs 2022 Salı

SUYU ARAYAN ÇOCUK

SUYU ARAYAN ÇOCUK[1]

Hep bir saygıyla yazmaya çalışıyoruz yazılarımızı. Hep “Kim var imiş biz burada yoğ iken” diye soruyoruz yazıya başlamadan önce. Bu yazımızda ise bu sözü söyleyen, “SUYU ARAYAN” olarak söyleyen kişi ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR çıkıyor karşımıza. Şevket Süreyya AYDEMİR ta 1959 yılında tamamlar bu unutulmaz otobiyografik eserini ve adını SUYU ARAYAN ADAM olarak koyar.

TALEBE ARAYAN HUKUKÇU-OSMAN ŞENGİL

21 Mayıs, 1864 Büyük Çerkes Sürgün Günü’dür. O sürgünle birlikte Dağıstan Bölgesi’nden Avarlar da sürgün edildiler Osmanlı topraklarına.

Osman ŞENGİL, Osman Amca, 1931 yılında doğar, babaannesi saraylı bir Avardı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukat oldu.

Avukatlık yapmadı.

Askerliğini yedek subay öğretmen olarak o günlerde Niğde’ye bağlı Aksaray ilçesinin Ihlara Köyü’nde ilkokul öğretmeni olarak yaptı.

Osman Amca yedek subay öğretmendi, ancak talebeleri günden güne azalıyordu. Osman Amca, en yaygın olarak Ihlara Köyü olmak üzere, civar köylerde adı konulmamış bir salgından dolayı çocuk ölümlerinin artmış olduğunu ve okula gelen talebe sayısında ciddi azalma olduğunu fark eder.

İyi ama neydi bu salgın?

Osman Amca öğretmenlik yaptığı köyde ve civarında yoksulluğun ne boyutlarda olduğunu da fark eder.

İzmit’te hatırı sayılır bir çevrenin tanıdığı ve kuyumculuk mesleği olan Osman Amca derhal kendi yakın çevresini harekete geçirerek başta Ihlara Köyü olmak üzere civar köylerde yaşayan yoksul halk için gıda, giysi, ilaç vb yardım kampanyası faaliyeti başlatır.

Bir vagon dolusu yardım malzemesi İzmit tren istasyonundan hareket ederek Yeşilhisar istasyonuna varır. Yeşilhisar istasyonundan katırlara yüklenen yardım malzemeleri önce Aksaray’a oradan da başta Ihlara Köyü olmak üzere Osman Amca nezaretinde köylülere dağıtılır.

İyi ama Osman Amca’nın okula gelen talebelerindeki azalma hala devam etmektedir.

Nedeni o adı henüz konulmamış salgın hastalıktır. Daha doğrusu asıl neden halkın bu hastalığa karşı kendi bildiği ve inandığı yöntemlerle çare aramaya ve uygulamaya devam etmesidir.

Osman Amca öğretmen olarak çaresizdir, talebesini arar.

YAĞMURU ARAYAN MUMYA

Ihlara Vadisi’nin her iki yamacında bulunan ve volkanik kayalara oyulan kiliselerin tabanlarında neredeyse her gün bir mumya bulmaktadır köylüler.

Köylüler buldukları mumyalara “Geberik” diyerek onları vadi tabanından geçen Melendiz Çayı’na atarlar.

Osman ŞENDİL, hala Ihlara Köyü ilkokul öğretmenidir. Talebe aradığı gibi, köylülerin çaya attıkları mumyaları da arar.

Niğde Müzesi envanterine giren ilk mumya, köylülerin demesiyle “Geberik” 1965 yılında Osman Amca tarafından teslim edilir.

Köylüler geberikleri, mumyaları neden bin yıldır uyudukları yerlerden çıkarıp da çaya atarlardı acaba? Köylülerin ne alıp veremedikleri vardı o zavallı ölüp gitmiş bedenlerden? Halkbilim ve sosyoloji veriyor ipuçlarını.

Aksaray, Niğde, Nevşehir, Konya, Ankara ve hatta Kastamonu’nun bir kısmını içine alan ve Rumi 1290 yılına denk geldiği için “Koca Kıtlık veya Koca 90” olarak anılan kuraklığa bağlı kıtlık yılında neredeyse hiç yağmur yağmaz. Kuraklığa bağlı kıtlıktan dolayı 250.000 kişi hayatını kaybeder.

Anadolu’da bazı yerlerde hala yaşatılan bir yağmur duası ritülelinde “Çömçe Gelin” figürü olan kukla suyun olduğu bir yere, dere, kuyu, değirmen, asılır veya atılır.

Bu ritüelde kullanılan Çömçe Gelin figürü aslında kısa bir süre önce gömülmüş bir cesedin sembolize edilmiş halidir. Bazı yerlerde ceset kullanıldığı da olur. Öyle ki bu cesetler Hristiyan din görevlilerine ait olacağı gibi Müslüman ermişlere de ait olabiliyordu.

Aksaray’ da ve köylerinde de buna benzer yağmur duası ritüellerinde kayalara oyulmuş kiliselerde gömülü Hristiyanlara ait olduğu düşünülen ve yöre halkının “Geberik” olarak adlandırdığı cesetler çıkarılarak Melendiz Çayı’na atılıyordu. Bir süre sonra çaya atılacak ceset kalmayınca daha derinlerde veya daha diplerde bulunan “Mumyalara-Geberiklere” geliyordu sıra.

“II. Anadolu’da Yağmur Ritüelleri ve “Gâvur” Kafası/Kafatası

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan bir dönemde Kapadokya’da Ortodoks Hıristiyan (Rum) ve Müslüman ahalinin birbiriyle iç içe geçmiş inanç, ibadet ve âdetlerini incelediği çalışmasında Aylin de Tapia, bölgede her iki cemaatin katılımıyla ortak bir şekilde icra edilen yağmur ritüellerinden bahsederken, insan kafatasının da bu ritüellerde kullanıldığını söyler. Ritüel genellikle bir, bazen de - Selime (Aksaray) ve Limni’de (Yeşilgölcük, Niğde) olduğu gibi- yedi papazın kafatasının mezardan çıkartılarak akarsuya sarkıtılması ya da su değirmenine asılması şeklinde gerçekleştirilmektedir. De Tapia, azizler kültüne dayanan bu ritüele Rumlarla birlikte Müslümanların da katılmasının, yapılan törenin etkili olup işe yaraması kaygısından neşet ettiğini belirterek inanç farklarını askıya alan bu ortak tavrı “pragmatik dindarlık” olarak tarif eder. Şüphesiz bu ritüel, herkesi benzer şekilde etkileyecek bir felaket ihtimali karşısında, papaz kafataslarının yağmur yağdırma gücüne Hıristiyan komşuları kadar Müslümanların da inandıklarına işaret etmektedir. Peki acaba Hıristiyanlar da olağanı sekteye uğratan zor zamanlarda Müslümanların ehl-i keramet addettikleri evliyalardan medet ummuş olabilirler mi? Harput’ta halk arasında iyi bilinen ve farklı versiyonları bulunan bir menkîbe buna dair bir emare teşkil ediyor. İshak Sunguroğlu’nun Harput Yollarında adlı kitabında bahsettiği bu menkîbe, bugün Arap Baba türbesi olarak anılan Alacalı Mescit’te kısmen çürümemiş -mumyalanmış- cesedi bir sanduka içinde muhafaza edilen Arap Baba isminde bir velinin kerameti hakkındadır.” [2]

Mumyalar adeta suyu arardı, ama yağmur her zaman yağar mıydı, bilmiyoruz.

HASTALIĞIN ADI KONUYOR

Yedek subay öğretmen Osman ŞENGİL, Osman Amca çocuk ölümlerinin, talebelerinin ölümlerinin nedenlerini hala çözememiştir. Büyük kentlerdeki, İstanbul, Kocaeli, dostlarına, hekim arkadaşlarına durumu anlatır. Hekimlerin soruları üzerine Osman Amca hastalığın belirtilerini anlatır ve yazar onlara.

Çocuk ölümlerinin nedeni yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar ve sonunda kesin teşhis konur: DİZANTERİ

Çocuklar ise dizanteriye bağlı olarak sıvı kaybından dolayı ölmektedirler.

DİZANTERİ:

“Kirlenmiş gıda, kirli su veya içecek tüketimi, ellerin doğru şekilde yıkanmaması ve kirli sularda yüzme nedeniyle ortaya çıkabilen dizanteri, uygun şekilde tedavi edilmediğinde hayati riske neden olabiliyor. Mide krampları, kusma, kanlı ve mukuslu ishal ile kendisini belli eden dizanteri, kişiden kişiye de bulaşabiliyor.

Sindirim sistemi hastalıklarından biri olan dizanteri, tarih boyunca en bulaşıcı hastalıklardan biridir. Özellikle çocuk ve bebeklerde son derece tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Genel olarak kirli su ve gıda tüketimi ile ortaya çıkan dizanteri; ateş, kramp şeklinde karın ağrısı, ağrılı, sulu ve kanlı dışkılama şeklinde görülebilir. Uygun antibiyotik tedavisi ve sıvı desteği ile oldukça etkili sonuçlar alınabilir ancak kişiden kişiye kolayca bulaşabildiği unutulmamalıdır.” 

O yılların, 60’lı yılların Aksaray ve köylerindeki çevre, sağlık, içme suyu vb koşullarını düşünecek olursak, çocukların dizanteriye yakalanmalarını anlayabilsek de, neden bir önlem alınmadığını anlayamıyoruz.

OSMAN AMCA ANLATIYOR

“Dizanteriye yakalanan çocuklara kesinlikle su verilmiyordu. Bunun nedenini anlayamıyordum. Halk hastalığın sudan kaynaklandığını biliyordu, ama o su mikroplu suydu. Oysa dizanteriye yakalanan her çocukta şiddetli ishal görülüyor ve aşırı sıvı kaybı yaşanıyordu.

Halk iyi ve temiz su ile mikroplu suyu bir tutuyor ve çocuklara birkaç gün bir damla dahi asla su vermiyordu.

Durumu hekim arkadaşlarıma anlattığımda, onlar ne yapıp edip çocuklara derhal sağlıklı su vermelerini sağlamamı istediler.

Halkı buna ikna etmek çok zor oldu, ama sonunda başardık ve dizanteriye yakalanan çocuklara sağlıklı içme suyu vermeye başladık. Böylelikle çocuk ölümleri azalmaya başladı.”

 SUYU ARAYAN ÇOCUK

Osman ŞENDİL, Osman Amca’dan bu gerçek ve yaşanmış hikayeleri dinlediğimde çok çarpılmış ve Osman Amca’nın gayretleri ve fedakarlıkları karşısında da hayran kalmıştım.

Yıllar sonra, 2016 yılında bir yürüyüş için Ihlara Vadisi’ne gittiğimde sabah erken saatlerdi. Vadi girişi henüz açılmamıştı. Sorumlu görevli de gelmemişti. O sırada girişe erken gelen diğer görevliyle ayaküstü sohbet etmeye başladım. Görevliye yıllar önce, 60’lı yıllarda Ihlara ve civar köylerde bir salgın yaşanmış olduğundan ve çocuklara su verilmediği için çok sayıda çocuğun ölmüş olduğundan, bu hikayeyi o sırada bu köyde yedek subay öğretmenlik yapan Osman ŞENDİL Amca’dan dinlediğimden söz ettim.

Görevliye “O günleri yaşayan insanlardan hala hayatta olanlar var mı?” diye sorduğumda, görevli genç köylünün anlattığı hikaye tam da “Suyu Arayan Çocuk” hikayesiydi.

“Abi o günlerden kimseyi tanımıyorum, ama benim dayım da o günleri yaşamış. O da tutulmuş hastalığa. Anne-babası, yani dedemler dayıma da hiç su vermemişler birkaç gün. Ama gece herkes yatıp da el ayak çekilince, dayım gizlice yatağından kalkar, su içermiş.”

İşte SUYU ARAYAN ÇOCUK, dedim. O suyu aradı, buldu ve hayatta kaldı.

Mumyaları yağmur yağdırsın, su getirsin diye Melendiz Çayı’na atan halkımız, kim bilir kaç güzel çocuğunu susuzluktan ölüme gönderdiğinin Ihlara Köyü Yedek Subay Öğretmeni Avukat Osman ŞENDİL sayesinde farkına varabildi.

Ben ise o günlerde gizlice su içerek hayatta kalan bir çocuğun varlığından haberdar olarak Osman Amca ile bağlantımı canlı tuttum

Dizanteriye bağlı çocuk ölümleri neredeyse bitmişti.

05 Temmuz 2019 yılında kaybettik Osman ŞENDİL Amcamızı.

Anadolu’da ölen her Avar gibi, Osman ŞENDİL Amcamız da Yalova – Güney Köy’ e defnedildi.

Ruhu şad olsun.

 


  



[1] ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR-SUYU ARAYAN ADAM-REMZİ KİTABEVİ

[2] EBRU AYKUT-Necâset, “Gâvur” Kafatasları ve 19. Yüzyıl Ortasında Doğu Anadolu’da bir Yağmur Ritüel-KEBİKEÇ/46.2018