Yaz
tatillerinde yanında berber çıraklığı yaptığım büyük kuzenimin dükkanına gelen
köylülerden köyümün bağlı olduğu ilçenin diğer köy isimlerini de duyardım.
İlk
gençlik yıllarımda ise o berber dükkanında köylülerden duymuş olduğum ilçemin
köylerini merak ederek o köylere gitmeye başladıktan sonraki yıllarda yolum
belki de en çok Karaçay Köyü’nden geçiyordu.
Karaçay
Köyü’nden her geçişimde etrafta bir çay arardım. Bulamazdım.
Hattuşa’ya
hayat veren Budaközü Çayı Karaçay Köyü’nün açıklarından geçer ve Kızılırmak’ın
en büyük kolu olan Delice Irmağı’na karışır.
Benim
Karaçay Köyü’nde yıllarca bir akarsu aramam boşunaydı.
Ta
ki Büyük Çerkes Sürgünüyle Anadolu’ya sığınan Kuzey Kafkasyalı Halkların
arasında Türk soylu Karaçaylıların da olduğunu öğrenene kadar.
Karaçaylılar
Anadolu’ya Çerkes halklarıyla birlikte geldikleri için onlar da yerli halk
tarafından “Çerkes veya Karaçaylı olarak” bilindiler, köylerine hep Karaçay
adını koydular.
Veya
Eskişehir gibi Tatar halkların olduğu yerlere yerleştiklerinde kendilerini
“Nogay” olarak adlandırdılar.
Hattuşa’ya
ve dolasıyla Hitit Panteonu Yazılıkaya’ya çok da uzak olmayan bizim ilçenin
Karaçay’ı yıllar sonra beni bir Dağlık Frigya gezisi sırasında ve yine adı
Yazılıkaya olan Eskişehir-Han ilçesine bağlı bir köyde buldu. Köyün adı Karaçay
değildi, ama köyde yaşayanlar Karaçaylıydı.
O
Karaçaylılar kendileri sürgün geldikleri köyde belki de son Frig Kraliçesi
Emilie Haspels’e evlerini açıyordu yıllarca.
CÜREK Mİ, CÜRET Mİ?
Çocukluk
ve gençlik yıllarımızın kuralsız bilgi yarışmalarından birisi de kuşkusuz
sinema artistlerinin gerçek isimlerinin ne olduğunu bilip söylemek oluyordu.
Kim Yılmaz Güney’in gerçek adını biliyorsa, çocuklar arasında o bilgili olarak
kabul görüyordu.
Kim
Cüneyt Arkın’ın gerçek adını biliyordu peki?
Peki
Sami Hazinses’ in gerçek adı neydi?
Sami
Hazinses, Diyarbakır’ın Samo’ su biz Çorumlu çocukları pek de ilgilendirmese de
Diyarbakırlı gazeteci yazar Muhsin Kızılkaya[1] kendi çocukluğundan
bahseden hikayelerinde Yılmaz Güney-Cüneyt Arkın çekişmelerinin o kült
sorusunun ne olduğunu bir kere de bize sorar adeta Cüneyt Arkın’ın vefatı
üzerine:
Yılocusan, Cinosusan?
Yılocu musun, Cinocu musun?
Yılmaz Güney’i mi, Cüneyt Arkın’ı mı tutuyorsun?
Ne
bu soru ve yanıtı ne de Yılocu veya Cinocu olmanın iyi-kötü yanları bizim bu yazımızın
konusu değil elbette.
Biz
yine “Sinema artistlerinin gerçek isimleri bilgi yarışmasına” dönelim
isterseniz.
Cüneyt
Arkın’ın gerçek adının “Fahrettin Cüreklibatır” olduğunu bilmek ve bunu ilk
söyleyen olmak çocuklar için bir övünç kaynağıydı.
Çocuklar
“Cürek ve –li takısı almış haliyle Cürekli” kelimesini hiç duymadıkları ve anlamını
bilmedikleri için galiba doğrusu bu olmamalı diyerek “Cürekli” yerine “Cüretli”
derler ve Cüneyt Arkın’ın gerçek adı böylece Fahrettin Cüretlibatır olur ve
öyle bilinirdi.
Zaman
hep öğretiyor.
Bir
gün DEMİR DAĞI’NA YOLCULUK adı altında uzun bir tren yolculuğuyla Cumhuriyet’in
başka bir başarı hikayesi olan Divriği-Cürek Madenci Kampüsü’ne gittiğimizde
demir madeninin çıkarıldığı ve kampüse de adını veren Cürek Köyü’nün adının
aslında “Cürek” değil, Yürek olması gerektiğini buldum.
Türkiye’nin
doğusunda kalan, Azerbaycan dahil bütün Türk soylu halklar “Y” harfleri yerine
“C” harfleri ile seslenirler.
Yol-col
Yıldız-culduz
Yahşi-cahşı
Ve
Yürek de kolaylıkla Cürek olur elbette.
Karaçaylılar
da sözünü ettiğimiz bölgedendir ve onların fonetiğinde de “Y” harfi yerine “C”
harfi kullanılması çok doğaldır.
Cüneyt
Arkın ölümünden kısa süre önce yazıp yayınladığı “BENİM KAHRAMANIM TÜRK
HALKIDIR” eserinde adının Fahrettin Cüreklibatır olduğunu yazar.[2]
Cüneyt
Arkın “Yürek-Cürek” konusuna pek eğilmemiş gibi görünüyor, zira kitabında çok
farklı anıları anlatırken, soyadındaki Cürek’ ten hiçbir yerde söz etmez.
Bu
yazı Cüneyt Arkın’ın sağlığında yazılmış olsaydı keşke.
Bilim
insanı Ali Demirsoy, gençliğinde Şark Ekspresi ile Kemaliye’ye giderken
Bağıştaş İstasyonu’nda iner. “Tren Cürek’e gelince, artık geldik, deriz”,[3] der anılarında. Oysa daha
en az iki saat yolları vardır Kemaliye’ye.
Belki
de en güzel “Cürek” sözü Sabahat Akkiraz’ ın sesine yakışır:
Kara tren de yol alıyı
Cürek'ten Oturdum da bir of çektim yürekten Dediler ki yarin bu yıl gelmiyi O da benim gibi yansın yürekten
Aslında
türkünün bu ilk kıtasının söz dizimi anlamları aynı, fakat yazılışları farklı
olan Cürek-Yürek kelimeleriyle sağlanır.
BATUR MU, BATIR MI?
Cüneyt
Arkın Kurtuluş Savaşı gazisi olan babası Hacı Yakup’ un soyadı kimi kaynaklarda
“Batur” kimi kaynaklarda ise Cüneyt Arkın soyadında olduğu gibi “Batır” diye
yazar.
Yine
o çocukluk yıllarımın bilgi yarışmasına dönersek, bir şeye kendimce hep itiraz ettiğimi
hatırlarım.
Bir
şeye veya bir kimseye “Cüretli veya cürekli batırmak” çok ilkel ve düşmanca bir
tavır olmalıydı.
O
halde Cüneyt Arkın’ın soyadındaki “Batır” mutlaka “Batur” olmalıydı ve
çocuklarla konuşurken ısrarla Cüreklibatır yerine, Cüreklibatur, derdim.
Kurtuluş
Savaşı bir gazinin, onca yoksulluğa rağmen kendi canından bile önce sahip
olduğu hayvanları, köpeğini, sıpasını düşünen bir babanın, kendisine “Batır”
soyadı alması garip olmalıydı.
Cüneyt
Arkın belki babasının Kurtuluş Savaşı anılarını derleyip onlardan bir roman
yazmadı, ama benzer yoksulluğu çeken ve öğretmen olan kendisi de bir Kurtuluş
Savaşı gazisinin oğlu olan Talip Apaydın babasının anılarını destansı bir
üçlemeyle yazdı.[4]
Üstelik
Talip Apaydın da Eskişehir bozkırında, Çifteler Köy Enstitüsü’nde yakalamıştı
Cüneyt Arkın’ın babası Hacı Yakup’un şehirlerde arayıp bulamadığı “Yıldızları”.
“Yıllar geçti. Çoğu gece onu sokakta bulurdum. ‘Baba’
derdim, ‘Ne arıyorsun?’
“Göller Bölgesi” nerededir, diye sorulsa, hepimiz “bunu
bilmeyecek ne var,” deriz.
Coğrafi olarak Göller Bölgesi’nin nerede olduğunu biliriz,
hatta o bölgeye yapmış olduğumuz unutulmaz Göller Yurt Gezimizde gölleri sadece
coğrafi özellikleri ile değil, tarihi, kültürel ve mitolojik özellikleri ile de
tanımıştık.
Herkesin popüler kültür kültü / tapınımı ile çarpıldığı bir
zamanda bir gece vakti düşülen yollarda gün ağarırken adı haritalarda bile zor
bulunan göllerin peşindeydik.
Ama size böyle bir soru değil de “kilometrekareye düşen en
çok göl nerededir,” diye sorsalar belki de çoğumuzun hiçbir fikri bulunmaz
söyleyecek.
Neresi mi?
Sivas
Duyardım, ama Sivas’ a ve oradan DERSİM’E YOLCULUK
güzergahına girene kadar bu bölgede bu kadar yoğun göl olduğunu düşünemezdim.
Gürün güzergahımızın üzerinde değildi, ya bir de olsaydı,
en az iki günümüz Gürün’de geçmez miydi, Gökpınar Gölü kenarında?
Gürün Gökpınar Gölü
Gürün güzergahımızda olmadığına göre, yapacak bir şey yok.
Ama Sivas dedik, göller dedik, nerede hani derseniz, az
sonra başlayacağız sadece iki ilçede gördüğümüz gölleri gezip anlatmaya.
Yani Sivas’ ın bütün ilçelerinde küçüklü büyüklü sayısız ve
eşsiz güzellikte göller bulunmaktadır.
Akdağmadeni’nden çıkıp yola devam ediyoruz ve Yıldızeli
ilçesinin içinden geçerek Sivas’ a doğru yol alıyoruz.
Sivas şehir merkezine girsek iyi olurdu, ama şöyle bir
girip çıkmak bile bugünkü programımızı alt üst ederdi. Sivas’ a da girmiyoruz.
Hafik var önümüzde ve Sivas Göller Bölgesi’nin önemli bir
noktası burası.
Aslında bu yol Sivas – Erzincan yol güzergahıdır ve biz
bundan 3400 yıl önce Hititler’in yaptığı gibi Hattuşa’dan yola çıkıp bugünkü
Erzincan’a, yani Hitit site devleti Hayaşa’ ya gidecek olsaydık, tam da bu yolu
kullanıyor olacaktık.
HAFİK GÖLÜ
Hafik ilçe merkezinden sola ayrılan yol ve kahverengi levha
ile işaretlenmiş Hafik Gölü yön levhası sizi Hafik Gölü’ne götürüyor. Ama
Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi, bu küçücük ilçede de sadece yol ayrımına
konulan yön levhası, sokak aralarına girince tekrar etmiyor ve yol ayrımlarına
geldiğinizde yolunuzu kaybediyorsunuz.
Ama eğer yön bulma yeteneğiniz var veya coğrafyaya bakarak
dağın, nehrin, gölün nerede olabileceğini az çok tahmin edebilirseniz
aradığınızı bulabiliyorsunuz.
Biz de Hafik Gölü yön levhasını görüp sola döndükten sonra
gölü gösteren başka bir levhayı bir daha göremedik.
Bazen de her gelen geçenin yol ayrımında bulunan köşedeki eve, bakkala, kahvehaneye vb
sormasından bıkan insanlar kendi çabalarıyla kargacık burgacık, hatalı, boyası
akmış vb de olsa bir daha kimse kendilerine soru sormasın, diye yön levhalarını
kendileri yazıyor ve köşedeki evin duvarına çakıyor, asıyor, bağlıyor ve oraya
gelen insanlar da dikkatli ise o kargacık burgacık levhaya göre gideceği yere
yöneliyor. Biz de öyle yapıyoruz. Tam artık levha yok, hangi taraf, derken hiç
olmadık bir yerlerde ve her yol ayrımına geldiğimizde vatandaşın birinin el ile
yazmış olduğu Hafik Gölü yön levhalarını takip ediyoruz.
Sonunda ilçeye girişten itibaren topu topu 3 km kuzey
batıda bulunan Hafik Gölü’ nü bulmak zor olmuyor.
Gölün kenarına varıyoruz.
Yazık ki çevresi ne kadar kirli ve Sivas Cumhuriyet
Üniversite’ nin Hafik Meslek Yüksek Okulu binası tam gölün güney ufkunu
kapatacak şekilde yapılmış. Bunun sonucunda ise göle yansıyan en büyük kütle bu
çirkin ve sevimsiz binanın görüntüsü oluyor.
Göl kenarına kadar araçla gidilebilen yol yapmışlar.
Göl kenarına varıyor, aracımızı gölün kenarına yapılmış
olan bir çay bahçesinin kenarına park ediyoruz.
BATAKLIK KUŞU SELMAN
Ta Akdağ’dan bu yana tuvalet için hiç mola vermediğimizden
olacak Selman çok sıkışmış anlaşılan.
Park ettiğimiz yerdeki çay bahçesi kapalı.
Hemen önümüzde ise gölün kenarında adam boyunu geçen sık
sazlıklar bulunuyor.
Selman’ a işaret ediyorum, işte bir zamanlar adı “Köhne”
olan Yozgat’ ın Sorgun ilçesi adını bu sazlıklardan yani sorgunlardan, kimi
yerde sorkunlardan, alıyor.
Selman lafa pek takılacak gibi değil, kendini adam boyunu
geçen sık sorgunların içine atıyor, ihtiyaç görecek.
Fakat o da ne?
Su içmek için konan, konduğu yerin bataklık olduğunu
bilmeyen bazı kuşların daha konar konmaz batmaya başladığını anlayınca
ayaklarını bir biri ardına seri halde kaldırarak yeniden havalanmaya çalıştığı
gibi, Selman da seri halde ve hızlıca ayaklarının birini kaldırıp diğerini indiriyor,
bir yandan da söyleniyor: allah allah
Durumu pek anlayamadım.
Önce, bizim konumumuzdan daha yüksek bir terasa sahip olan
çay bahçesine birilerinin geldiğini ve Selman’ın da onlardan rahatsız olduğu
için ihtiyacını göremeden sorgunlardan hızlıca çıkmaya çalıştığını düşünüyorum.
Bir yandan da Selman’ın o kıvrak ayak hareketlerine
gülmemek için doğrusu kendimi zor tutuyorum.
-Hayırdır Selman, sorgunlara girmenle çıkman bir oldu, bir
sorun mu var?
Selman’ın ayakkabılarındaki çamuru görünce Selman’ın buna
vereceği yanıtı az çok tahmin ediyorum.
-Yok ya, girdiğim yer tam bir bataklıkmış. Hep derlerdi,
ama bir bataklığın insanı nasıl çektiğini bizzat yaşamış oldum.
Aslında gülünecek bir durum yoktu ortada, durum gayet
ciddiydi, ama yine de Selman’ın bir bataklık kuşu gibi sorgunların içinden
sekmesi doğrusu görülmeliydi.
Selman ayakkabılarının üzerine boydan boya sıvanmış
bataklık çamurunu önce kuru yerlere sürtüyor sonra da onları çıkarıp bir poşete
koyuyor ve araçta bulunan yedek ayakkabılarını giyiyor.
-Bir subaşı bulalım ve o poşete koyduğun ayakkabıları
mutlaka yıkayalım Selman.
-Tamam
Hafik Gölü’nün fotoğraflarını çekiyor ve araca binip
Zara’ya doğru yola çıkıyoruz.
Daha elli metre gitmeden yan yana ve bir mimari ve
mühendislik şaheseri!!!! olarak yapılmış çeşmelerin başında duruyoruz.
Daha elli metrede bile aracın içini bir tuhaf koku sarıyor.
Çantamda hep taşıdığım saplı ve plastik bir temizlik
fırçasını çıkarıyorum Selman’ a veriyorum.
Selman ayakkabılarını bataklık çamurundan arındırıp tekrar
poşete kokuyor.
-Selman, aslında ayakkabılarına sıvanan bataklık çamuru sülfürlü
bir çamur ve temizlemeseydin ayakkabılarını hemen çürütürdü.
-Evet ya.
Ayakkabılar temizlendiği için aracın içini saran sülfür
kokusu da kayboluyor böylelikle.
Topu topu 1 km kare büyüklüğe sahip bu göl aslında o kadar
çok coğrafi ve tarihi özelliği içinde barındırıyor ki.
Hafik Gölü
Hafik ilçe merkezinin kuzeybatısındaki bu gölün alanı yaklaşık 1 km² dir.
Derinliği ortalama 6 m olan göl, dipten kaynayan sularla beslenmektedir. Fazla
suları Kızılırmak'a akan göl, yörenin önemli mesirelerinden biridir. Büyük
Göl'deki (Hafik Gölü) Pılır Höyük'te sondaj niteliğinde yapılan kazı sırasında,
göl tabanına çakılmış ahşap direkler üzerinde göl evlerinin varlığı tespit
edilmiş ve yerleşmenin Neolitik, Kalkolitik ve İlk Tunç Çağı'na dayandığı
sonucuna varılmıştır. Pılır Höyük daha önce İsviçre'deki Zürih Gölü ile Alp
göllerinde birçok örneği keşfedilen ve Palafit adı verilen göl evleri türündeki
yerleşim tarzının ülkemizdeki tek örneğidir.
Hafik Gölü – kendi küçük, ama bir define
ZARA’YA DOĞRU
GÖLLER NEREDE?
Hafik’ten ayrılıp, bugünkü Erzincan’a, Hititlerin
Hayaşa dedikleri, yerlere doğru yol alıyoruz. Yolumuzun üzerinde Zara var. Zara var, ama bugün günlerden Cuma ve bugün
günlerden Cuma ise öyleyse bugünün anısına Zaralı İnce Halil söylesin:
Bugün de günlerden cumadır Cuma
Yar hamama girme, kınanı yuma
Ben seni sevmişem kimseye deme
Zalım çelek vurdu yarem var benim.
Bir Cuma günü Zara yollarına düşülür de İnce Halil
akla gelmez mi?
Dinlemeli mi, söylemeli mi?
En iyisi dinlemek, Zara ise söz konusu olan ve bugün
de Cuma ise üstelik varsın İnce Halil söylesin.
ZARA – KÖSE DAĞ SAVAŞI
Zara aslında coğrafi konum olarak ve Türkiye Akarsu
Rejimi olarak o kadar önemli bir yerde duruyor ki.
Köse Dağ eteklerine düşen her bir yağmur damlası
kuzeye aktığında Şerefiye gözeleri ile birlikte Kelkit Çayı vasıtasıyla Yeşilırmak’ı,
güneye aktığında ise Karapınar Deresi vasıtasıyla Kızılırmak’ ı oluşturmaya
başlıyor.
Bu sene salgın yüzünden yapamadığımız BİR
IRMAK DOĞUYOR-İRİS’İN GÖZYAŞLARI YURT GEZİMİZİ yapabilseydik,
Yeşilırmak’ ın doğduğu Şerefiye gözelerinden başlayarak Çarşamba Deltası’na
kadar gidecektik.
Bu gezimizi salgın sonrasında mutlaka yapacağız.
Ama Zara asıl önemini KÖSE DAĞ SAVAŞI ile tarihsel
bakımdan artırmaktadır.
Kısaca Köse Dağ olarak geçse de burası aslında Kelkit
vadisine kadar uzanan bir sıradağdır ve en yüksek noktası 2.812 metredir.
Bu anlamda doğudan, yani Erzincan, yani Hayaşa
taraflarından gelecek büyük akınlara, işgal ordularına karşı doğal bir kapı
görevi görmektedir.
Timur’ un Moğol Ordusu’nu Köse Sıradağları’ nın en
uygun yeri olan bugünkü Zara-Suşehri arasında 3 Temmuz 1243 yılında karşılayan
Anadolu Selçukluları KÖSE DAĞ SAVAŞI’ nı kaybettikten sonra Timur Anadolu’yu
boydan boya işgale başlamıştır.
Selçuklular en çok da coğrafi yer, yani doğal bir kapı
avantajını iyi kullanamadıkları için yenildiler.
Mustafa Kemal ve Heyet’i Temsiliye Sivas Kongresi için
Erzurum’dan gelip Sivas’a doğru giderlerken tam da burada, kapı dediğimiz
boğazda bir sorunla karşılaşırlar. Neyse ki beklenen olmaz ve heyetin önü
kesilmez Sivas’ a doğru yola devam edilir.
Biz Köse Dağ Savaşı’nın yapıldığı yere gitmiyoruz,
Zara göllerini görmeye gidiyoruz.
ZARA GÖLLERİ
Hafik’ten ayrılıp hemen yola koyulalım, demeden daha,
Zara’ya 26 km kala yolun sol tarafında önünüze birdenbire TÖDÜRGE GÖLÜ çıkıyor.
TÖDÜRGE GÖLÜ
Yukarı Kızılırmak Havzası’nda yer alan Hafik ve
Zara gölleri oluşum şekli “karstik” göller sınıfına girmektedir.
Farklı karst şekilleri bulunmakla beraber
Tödürge Gölü ve genel olarak Sivas bölgesi karst şekli “jipsli” olarak
tanımlanır.
Jipsler ise kimyasal adı kalsiyum sülfat olarak
bilinen alçı taşlarıdır.
Yine Hititlere gideceğiz ve bu sefer karşımıza
Kızılırmak çıkacak, ama MARAŞANTİ adı ile.
Kızılırmak ise ülke topraklarında doğup, ülke
topraklarında denize dökülen en büyük akarsuyumuzdur. Sivas demek Kızılırmak
demektir çoğu zaman.
Greklerin Kızılırmak için kullanmış oldukları
Halys kelimesi diğer batı dillerine de bu şekilde geçmiştir ve “tuz, tuzlu”
anlamına gelmektedir.
İngilizce “salt”, Almanca “Salz” kelimeleri ile
karşılanan tuz kelimeleri aslında ırmağın daha doğuşundan itibaren getirdiği
tuzu, tuzlu suyu anlatmaktadır.
Bu tuzlu su yapısı ise Sivas’ın neredeyse
bütününde hakim olan karstik yapıyı eriterek başta göller olmak üzere mağaralar
ve diğer karstik oluşumlara neden olmaktadır.
Bu bilgiler ışığında geziyoruz Zara göllerini.
Ama Tödürge Gölü’nü bizim için önemli yapan neden
gölün RAMSAR Sözleşmesi’ne göre bir Sulak Alan olmasıdır.
Bu sözleşmeye ne kadar uyuluyor, bilemiyoruz.
Ama gölü biraz geçip de kendimize göl kenarında
platform gibi bir yer bulmak için gerisin geri Hafik yönüne döndüğümüzde uygun
bir yer bulup park ediyoruz.
Hattuşa’dan çıkarken doldurduğumuz termostaki
çay henüz soğumamış.
Yanımıza aldığımız yolluklar ve Akdağ’da
yiyemeyip paket yaptırdığımız börekleri doyumu olmayan Tödürge Gölü
manzarasında yiyip içiyoruz.
Neyse ki burada batacak sorgunlar yoktu.
Deniz seviyesinden yüksekliği 1.295 metre olan
göl aslında küçük çapta bir dağ gölü sayılır.
Adını hemen yakınlarda bulunan (yeni adı
DEMİRYURT) TÖDÜRGE Köyü’nden alan gölün adı ilk bakışta anlaşılması ve dilde
telaffuzu zor gibi görünse de aslında bu adın ta Kaşgarlı’ dan bu yana bir Oğuz
boyunun adı olduğu bilinmektedir.
TADIRGA – TÖGÜRKE – DODURDA
Bugün DODURGA adı ile Anadolu’da sayısız köy,
kasaba, ilçe mevcuttur.
Üzerinde durduğumuz jipsli platform ve aşağıda batmadığımız sorgunlar-Tödürge Gölü
KIZILÇAN GÖLÜ
Zara Gölleri içinde en çok merak ettiğim göl Kızılçan
Gölü’ydü.
Ama Zara’ya ne zaman güdecektim? Kızılçan Gölü’nü daha
önceden bildiğim için yol kenarında gölü gösteren kahverengi bir yön levhasının
mutlaka olacağını düşünüyordum.
Bu düşünceyle ayrılıyoruz Tödürge Gölü’nden. Selman’ın
aklı dalış imkanı da olan bu göle bir dalış yapmakta kalıyor.
Gölün batısında bulunan kuş gözlem kulesi de benim
aklımda kalıyor ve kuşların göç zamanı mutlaka gelmeliyiz, diyoruz ve düşüyoruz
yola, Zara’ ya doğru.
Neredeyse Zara’ya varacağız, yolun ne sağında ne de
solunda KIZILÇAN GÖLÜ diye herhangi bir yön levhası görünmüyor.
Yakıt almak için bir istasyonda durmuşken Sivas
plakalı bir ticari taksinin sürücüsüne Kızılçan Gölü’nü soruyorum.
Sürücü gölü çıkaramıyor, bilemedim, diyor.
Canova Köyü sınırlarındaymış, diyorum.
-Hah o zaman iş değişir, geçtiniz, arkada kaldı.
Şoordan geri dönün on km ilerden sola yol ayrımından girin.
Yakıt alıyoruz. Şoordan geri Hafik yönüne dönüyor ve
on km sonra Canova Köyü levhasını gördüğümüzden yerden sola dönüyoruz.
Büyük bir köy görünümündeki köyün sokaklarında
kimseler yok.
Nihayet uzakta evinin avlusunda çalışan bir köylüyü
fark ediyor Selman ve ben de gidip köylüye Kızılçan Gölü’nü soruyorum.
“Laafa var,” diyor köylü.
Araca geliyorum, Selman’a köylünün levha olduğunu
söylediğini aktarıyorum.
Köyden fazla uzaklaşmıyoruz.
Uzak yakın tarlalarda köylüler geciken ekim mevsiminin
son günlerini değerlendirip tarlalarını ekiyorlar.
Köylünün dediği gibi, gerçekten de köyden 500 metre
uzakta yolun sağında, bir tahta kazığa çakılı kırık bir tahta levha üzerine el
ile yazılmış Kızılçan Gölü ve ok işareti bize yolu gösteriyor.
Bu küçük, ama yol gösterici levha da olmasa oraya gölü
görmeye gelenler o karstik coğrafi yapı içinde gerçekten kaybolabilirler.
Onca yere, neredeyse her sokak ve cadde başına bilmem
ne köftecisi, bilmem ne halı yıkamacısı levhası asanlar ve bunların asılmasına
izin verenler nedense KIZILÇAN GÖLÜ gibi bir doğa harikasını göstermek için en
ufak bir girişimde bile bulunmamışlar.
Yazık.
O tahtadan küçük levha da mutlaka Canova köylüleri
tarafından yapılmıştır.
Köyler arası yoldan çıkıp kırlara, tarlalara giden
yola saptık.
Üzerinden geçtiğimiz yol sanki ürkekçe bir beton
dökülmüş gibi, yer yer taşlaşmış.
İşte jipsli yapı, yüzeyde bile göze çarpıyor.
Az ilerde aracı park ediyoruz ve göle doğru yürüyerek
gidiyoruz.
Beş yüz metre kadar yürüdükten sonra arazinin ileride
birden bire şekil değiştirdiği fark ediliyor, işte orası olmalı, diyorum, göl o
çukurun içinde bizi bekliyor.
Nihayet işte göl, ne
rengine ne de insanı çeken derinliğine doyuluyor.
Kızılçan Gölü
Gölün
adı nereden geliyor, bilemiyoruz. Ama rengi, turkuaz rengi Anadolu
coğrafyasında göğün temel renginin suya yansımasından başka bir şey değil ki.
Bu
muhteşem rengin en çok da çinilere yakıştığını nasıl keşfetmiş ustalar?
Göle
uzun uzun bakıyoruz. Yakınlarda, yani köyün diğer tarafında 1,5 km uzakta
Kızılçan Gölü benzere iki göl daha olduğunu, AĞ ve KARA GÖL, öğreniyoruz, ama
onları görmeye başka bir zaman ayırmayı düşünüyoruz, zira daha çok yolumuz var
akşam hava kararmadan Divriği’de olmalıyız.
İnternet
veya başka kaynaklarda göl hakkında yazılan yazılarda gölün bir krater gölü
olduğu söylenmektedir. Sanki krater gölü olması halinde göl daha mı ilginç
oluyor?
Oysa göl tipik bir
karstik göl. Çok hoyratça bir bilgi kirliliği burası için de geçerli, yazık.
Gölden ayrılıp başka bir yoldan yürüyerek aracın yanına
geliyoruz ve Zara’ya doğru yola koyuluyoruz.
Yol boyu içindeki suyu çekilmiş büyük çöküntüler görüyoruz.
Anlaşılan yolun her iki tarafında ve uzaklarda Kızılçan Gölü gibi isimsiz
oluşumlar oldukça fazla. Ama anlaşılan Kızılçan Gölü’nün dibindeki su ya çok az
buharlaşma olduğundan veya taban suyu bulunduğundan yıl boyu kurumadan
kalabiliyor.
Haritalarda Zara ve çevresine bakarsanız, işaretlenmiş olan
sayısız göl görürsünüz, bir de haritalara işaretlenmemiş, ama yöre halkının
bildikleri bizim bilmediklerimiz var. O kadar çok ki.
Zara ilçe merkezine girmeden Erzincan yolunu takip ederek
Divriği yol ayrımına giriyoruz.
Artık yönümüz Divriği, yani Sivas’ta bulunduğumuz sürede
YUKARI KIZILIRMAK HAVZASI’ ndan, YUKARI FIRAT HAVZASI’ na doğru gidiyoruz
artık.
DİVRİK YOLUNDA – ALUÇSEKİ DİYE BİR KÖY
Selman
araç kullanıyor.
Ben
Zaralı bir arkadaşıma yazılı mesajlar yazıyorum. Mesajların kriptosunu
aktarıyorum.
-Senin
köyün adı neydi?
-Aluçseki.
Zaralı
arkadaşa Zara göllerinden kareler gönderiyorum.
-Orada
mısın yoksa?
-Evet.
Gülücük
emojileri geliyor arkadaştan.
Köse
Dağ’ın zirveleri kara bürünmüş, çok güzel görünüyor.
-Köse
Dağ kara bürünmüş.
-İner
yakında köylere.
-Divrik’e
doğru devam.
-Bizim
köyden geçersin sanırım.
-Evet
galiba.
-Yol
üstünde dedemlerin evi:) Mola vermek istersen aklında olsun.
-Kaçıncı
km?
-Ben
o kadarını bilmem. Tabelayı takip edeceksin, Bolucan’ dan sonra.
Yazışmalar
böyle devam edip gidiyor.
Zara-Divriği
arasını yıllar önce otobüsle ve gece karanlığında geçtiğimde yolun kıvrım
kıvrım hali ve derin vadilere giriş çıkışlar, yüksek geçitler beni çok
heyecanlandırmıştı.
Yıllar
sonra bir dostumla, bir yoldaşımla aynı yolu gündüz vakti geçmek beni daha çok
heyecanlandırıyor.
Öyle
GPS veya navigasyon işlerinden pek anlamıyorum. Elimdeki en iyi yardımcı 336
sayfalık ADIM ADIM TÜRKİYE YOL ATLASI VE REHBERİ.
Arada
atlasa bakıyorum ve ALUÇSEKİ Köyü’ nü kaçırmamaya çalışıyorum.
Ama
bunun burası ZARA – DİVRİĞİ yolu, öyle aşıp gitmek kolay mı? Ne geçilmez dağ
geçitleri vardır kim bilir?
İşte
bir tanesi çıkıyor bile önümüze.
KARABEL GEÇİDİ
RAKIM 1810
Karabel Geçidi, biz mi tersteyiz, levha mı?
Geçitte
duruyor fotoğraf çekiniyoruz, hani şu herkesin yaptığı ve kimilerinin öz çekim
dedikleri “selfie” çekim. Bir de
becerebilsek, görüntü ters çıkmış.
Böylelikle
Yurt Gezileri programımızda olan YÜCE DAĞDAN AŞAN YOLLAR BİZİMDİR - DOĞU
ANADOLU AŞITLARI Yurt Gezimize de ön hazırlık yapmış oluyoruz aslında.
Kim bilir ne geçitlerden aşacağız ve her geçide vardığımızda durup, araçlardan
inip Dadaloğlu’nun o güzel türküsünü söyleyeceğiz.
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir
Yüce
bir dağdan aşmasak da bir zamanlar insanlara kara günler yaşatmış olduğu için
olmalı adı Karabel olan geçidini geçip yola devam ediyoruz. Atlasa tekrar
bakıyorum. Topaktaş Köyü’nü geçtikten sonra ALUÇSEKİ Köyü geliyor, az kaldı.
Köye varmadan yolun solunda biraz aşağıda düzlük ve etrafı kuş bakışı gören bir
yerde üzeri çatılı bir çardak ve hemen yanı başında ise büyükçe bir çeşme
görüyoruz.
Keşke
şurada durup bir çay içebilseydik, diyoruz Selman ile aynı anda.
O
arada çeşmeyi geçip gitmiş oluyoruz.
Topaktaş
Köyü’ nü de geçtikten sonra yolun sağında ALUÇLUSEKİ köy levhasını görüp
duruyoruz.
Gidip
köy levhasının önünde fotoğraf çekiniyorum. Bu levha ve bu fotoğraf Zaralı
arkadaşımı gülümsetir sanırım, hele bu salgın günlerinde burada olmak ister
eminim.
Aluçluseki Köyü yol levhası
Sonra
tekrar araca binip 100 metre ileride yolun solunda yoldan biraz içeride tek
başına duran, büyükçe avlulu bir evin önünde duruyoruz.
İşte
diyorum, Zaralı arkadaşımın “dedemlerin evi” dediği ev bu ev olmalı.
Evi
bulduk, avlu sırıktan çitle çevrili ve kapısı var, kapısını açıp girmek olmaz,
önce selam vermemiz gerekiyor.
-Merhaba
Dede.
Dede
ağır işitiyor olmalı, beni duymuyor, ama gelen iki yabancı olunca merakla bize
bakıyor.
Nene
ile uzun bir kütüğün üzerinde oturmuş güneşlenmekte olan Dede hemen yerinden
kalkıyor ve bize doğru geliyor.
-Dede
burası Meral’in evimi, sen Meral’in dedesi misin?
Dede
beni duyamıyor anlaşılan.
Nene
hala o uzun kütükte oturuyor, yerinden kalkmadı. Hasta olmalı.
Benim
“merhabamı” ve dede ile konuşmamı duyanlar evden çıkıp kendini gösteriyorlar.
Artık
Zaralı arkadaşım, diye sözünü ettiğim kişinin Yurt Gezginlerinin de çok yakından
tanıdığı ve her fırsatta güzel sesini dinlediği Meral GÜRHAN olduğunu söylememin
vakti geldi, diyorum.
Ama
bu DERSİM’E YOLCULUK içinde Meral’ in köyüne uğramak gibi bir planımız yoktu
doğrusu. Daha baştan öyle bir planımız olsaydı onca yolu asla elimiz boş
gelmezdik. Diğer Yurt Gezilerimizde de olduğu gibi her an ve her yerde
sürprizler yaptığımız malumdur.
Bu
gezinin sürprizi de Meral için yapılmış oluyor.
Ama
Meral henüz kendisini heyecanlandıracak ve sıla hasretini depreştirecek bütün
fotoğrafları görmedi.
Evin
kapısından çıkıp ilk gelen Meral’in dayısı olmalı, meraklı bakışlarla sorar
gibi görünüyor.
Dedeye
sorduğum soruyu dayıya soruyorum:
-Burası
Meral’ in evi mi?
Dayı
yüzünde hafif gergin ve sorgular ifade ile “evet,” diyor.
Öyle
ya, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde, İstanbul plakalı bir araçtan inen iki
erkek Meral’ i neden sorsunlar? Acaba Meral’ in başına bir iş mi geldi?
-Siz
dayısı olmalısınız.
-Evet,
ben dayısıyım.
Biz
Meral’in arkadaşlarıyız, Divrik’ e gidiyoruz, köyünün yol üzerinde olduğunu
söyleyince ona sürpriz yapalım istedik.
Az
önce meraklı ve soran bakışları olan dayının yüzünde bir gülümseme beliriyor.
Evin
kapısı yeniden açılıyor, bu sefer kapıda görünen bir kadın ve kadını tanıyorum,
Meral’in annesi Güllü Hanım.
Güllü
Hanım bizimle, yani Yurt Gezginleri ile Sait Faik anısına yapılan bir Yurt
Gezisinde Burgaz Ada’ya gelmişti.
-Ablacığım
neden içeri kaçıyorsun, beni tanımadın mı, ben Recep, hani şu gezileri yapan?
Güllü
Hanım’ın kapıdan şöyle bir bakıp tekrar içeri girmesinin nedeninin üzerine bir
şey almak olduğunu anlıyorum.
Güllü
Hanım da geliyor, beni tanıyor, şaşkınlık içinde, hoş geldiniz, diyor.
Biz
avluya dahi girmiyoruz.
İstanbul’dan
bu dağ başına, bu güzel insanlara virüs bulaştırma olasılığımız yüksek. Çitin
dışında biz, Selman ve ben, içinde gerisinde avluda 86 yaşında Dede Ali, Dayı
Hüseyin ve anne Güllü ayaküstü ve uzak mesafeden kısa bir sohbete giriyoruz.
Bizi
duymayan Dede sanki artık duyuyor gibi, yüzü gülüyor.
Nene
hala uzun kütükte oturuyor.
-Durun
şöyle sizin bir fotoğrafınızı çekeyim yan yana, Meral’e göndereyim.
Dede,
dayı ve anne yan yana duruyorlar ve fotoğrafa öyle güzel ve mutlu bir şekilde
gülümsüyorlar ki.
Bu
dağ başında onları sayıp gelmiş kızlarının, torunlarının arkadaşları onlara bir
gülücük, bir mutlu söz, sanki kuşun kanadında bir özlem getirmiş gibi, ne
güzel.
Anne – dayı ve dede, öyle mutlu oldular ki, ikinci karede artık gülümsüyorlardı, daim olsun.
Normal
şartlarda olsa bizi evlerine mutlaka davet edeceklerinden, bir şeyler ikram
etmek için kendilerini parçalayacaklarından emin olduğumuz bu güzel insanlara
veda ediyor ve Divrik’e doğru yolumuza devam ediyoruz.
Bütün
fotoğrafları Meral’e gönderiyorum.
Fotoğrafı
alan Meral yazıyor:
-Senin
kafanda Özbek şapkaları olsaydı annem tanırdı J
-Anneannemi
görmedin mi?
-O
da oturuyordu, kalkıp gelemedi, yorgun belli.
-Hasta
demek ki.
-Sanırım.
Önce çok şaşırdılar. Dayının yüzü çok gergindi, sonra gülümsedi.
-Şaşırırlar
tabi J bir de Meral’ in tanıdığı olması filan J
Meral’
e fotoğrafları Divrik’ te, bir meyhaneden gönderiyorum. Yazışma devam ediyor:
-Şimdi
Divrik’ te meyhane.
-Muhabbetiniz
bol olsun. Attığın fotolar öyle makbule geçti kiJ .Teyzeme,
kardeşlerime, dayımın çocuklarına yolladım. Şaşırdılar. Senin yolladığını
söyleyince hepten şaşırdılar. Dua da aldınJ.
Sonradan
öğreniyorum yol üzerinde gördüğümüz o çeşmeyi Ali Dede’nin yaptırdığını.
Bir
insanı mutlu etmek, ondan dua almak için çok büyük, zahmetli ve pahalı şeyler
yapmaya gerek yok aslında. Uzun bir seyahatte aklına geldiğinde kendiliğinden
ve içinden gelerek bir arkadaşının köyüne uğramak, arkadaşının köyde yaşamakta
olan annesini, dayısını, dedesini ve nenesini görmek, onların mutlu ve gülümser
hallerini fotoğraflayıp arkadaşına ulaştırmak o kadar kolay ki. Ama bunun için
Dost olmalı insan önce.
Selman
arada gelebildiği Yurt Gezilerinde Meral ile hiç karşılaşmadı, ama onun beni bu
yolara getirmesi vesile olmasıydı Meral’ in ailesinin bu mutlu anını o da hiç
göremeyecekti.
Yoldayız,
daha neler ve kimler çıkar karşımıza bilinmez.
Zaralı
arkadaşım, derken o arkadaşımın Meral GÜRHAN olduğunu söyledik, ama diğer
Zaralı dostlarımızın alındığını görür gibi oluyorum.
Zaralı
Dostum Şerife YÜCEL’ i ve Doktor Dostum İlhan SERDAROĞLU’ nu da burada anmak
istiyorum. Yurt Gezginleri dostları arasında başka Zaralı olup da benim
bilmediklerim varsa, onlara da selam olsun.
Divrik’
e az kaldı. Sivas il sınırlarındayız, ama Zara köylerinden ve sınırından çıktık
artık.
Zara
sadece birbirinden güzel göller değil.
Zara
birçok güzel insanı ile de Zara’dır.
ZARALI
İNCE HALİL, ona yakın olanlar ve onu tanıyanlar ona İNCİK HALİL, derler.
Kayıttaki adı ise HALİL SÖYLER olarak geçer.
ZARALI İNCE HALİL’ i anlayabilmek için Şark Bülbülü Celal
GÜZELSESİ de dinlemek ve aralarındaki muhabbeti bilmek gerekir.
O
güzel insanlardan birisi de yüreği hep Zara için atan, gönlü ve gözü hep orada
olan, Zara doğumlu yazar KİRKOR CEYHAN’ dır.
Kirkor CEYHAN’ ın babasının mı kendisinin mi hayatı daha
trajiktir, onu kıyaslamak olmaz, ama Kirkor CEYHAN babasını da yazmıştır
öykülerinde, okumak gerekir.
-ATINI NALLADI FELEK DÜŞTÜ PEŞİMİZE
-SEFERBERLİK TÜRKÜLERİ İLE BÜYÜDÜM
-KAPIYI KİMLER ÇALIYOR
Selman
son bir kez daha Zaralı İnce Halil’den alınan bir türkü açıyor:
KARA DAĞLAR KARANLIĞIN BASTI MI
Karlı dağlar karanlığın bastı mı (Karlı dağlar karanlığın kalktı mı) Kahpe felek ayrılığın vakti mi Karlı dağlar ne olur ne olur Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olur
Bir bulut kaynıyor Sivas elinden Ucu telli mektup geldi yarimden Karlı dağlar ne olur ne olur Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olur
Allah şu askere ömürler vere Teskeresin alıp geriye döne Karlı dağlar ne olur ne olur Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olu
İncik
Halil dağlara soruyor, karanlığın bastı mı, diye.
Karanlık
dağlara erken basar. Karabel Geçidi de adını buradan alır, kararır dağlar,
karanlık basar.
Ne
dost gelir ne de asker ağa.
Biz
de vakitlice yola koyulalım, dağları karanlık basmadan Divrik’ e varalım
telaşındayız.
DİVRİK’ E VARMADAN
CÜREK
Artık
Zara sınırlarından çok uzaklaştık, Divriği köyleri başladı. Solumuzda akan çay
Karasu’nun önemli bir kolu olan Çaltı Suyu, Divriği’nin de içinden geçiyor.
Tam
karşıda gördüğümüz dağlar Çengelli Dağı ve Deli Dağ.
Bu
dağlar ve diğer dağlar hep demir yüklü. Bin yıllardır buralardan çıkarılan
demir Hititlerden başlayarak sonra gelen uygarlıklar için çok önemli bir
stratejik malzeme olmuştur.
Cumhuriyet
ile birlikte ise bölgenin demir cevheri zenginliği bilimsel bir bakışla kontrol
altına alınarak verimli işletmelere dönüştürülmüş, cevher burada
zenginleştirilerek yüksek fırınlarda ergitilmek üzere vagonlarla Ereğli’ ye
gönderilmiştir.
Daha
1936 yılında MTA tarafından yapılan çalışmalar
sonucunda bölgenin ilk önemli cevher rezervinin Cürek’ te A-KAFA denilen tepeden
çıkarılmasına karar verildiğinde, bu kadar zengin bir rezervi işletmek için o
büyüklükte bir madenci kampüsünün kurulmasına ihtiyaç duyulmuş ve böylelikle dünyada
sayılı madenci kampüslerinden birisi CÜREK Köyü sınırları içinde hayata
geçirilmiştir.
Madenci
kampüsü, aralarında DTCF binasının mimarı ve öldüğünde Edirne Kapı Şehitliği’ne
defnedilecek kadar bu topraklardan olan dünyanın saygın sosyal konut
plancılarından sosyalist mimar Bruno TAUT’ unda bulunduğu bir heyet tarafından
planlanıp hayata geçirilmiştir.
Geçen
sene Eğin Yurt Gezimizde uğradığımız ve kendi haline terk edilmiş o eseri
içimiz sızlayarak gezerken bölük pörçük bilgiler dışında böyle bir eseri
anlatan hiçbir kaynağın olmamasına daha da çok üzülmüştük.
Babası
da Cürek’ te çalışıp kampüste kalan ve Almanya’ ya gidip mühendislik okuyan
Duran ÖNDER’ in anı kitabı “DİVRİĞİ-CÜREK YAŞANTIM” da olmasa biz Cürek Madenci Kampüsü hakkında
hiçbir şey öğrenemeyeceğiz.
Bu
eşsiz anı kitabı içinde o kadar mütevazi ama bir o kadar da erişilmez bilgiler
saklıyor ki.
CÜREK
Cürek’
e giriyoruz.
Seviniyoruz,
en azından bu köyün adı değiştirilmemiş. Öyle ya birisi çıkıp “cürek de ne
demek yahu, ne anlamsız?” diyebilirdi.
Oysa
Orta Asya fonetiğinde “y” harfleri yerine hep “c” harfi kullanılır.
Biz
yürek, deriz, Kırgızlar cürek, der.
Biz
yıldız, deriz, Kırgızlar culduz, der.
Cüneyt
ARKIN’ ın sinemaya geçmeden önceki soyadı CÜREKLİBATUR’ dur,
Çocukken
pek anlam veremezdik, ama öğreniyoruz, CÜREKLİBATUR’ un YÜREKLİ YİĞİT anlamına
geldiğini.
Cürek
köyü de aslında “yürek” köyüdür.
Cürek Köprüsü
Alttan akıp giden Çaltı Suyu
Cürek’
e geldiğimiz altından Çaltı Suyu’ nun aktığı Cürek Köprüsü’ nü gördüğümüzde
anlıyoruz. Araçtan inerek köprü üzerinde fotoğraf çekiyoruz.
Divriği’
de bile elektrik olmayan zamanlarda üzerine kurulan bir dinamo ile bütün Cürek
Madenci Kampüsü’ne elektrik sağlayan Cürek Suyu hala gür akıyor.
Arka
planda görülen ve tek bir kemeri kalmış taş köprüden bir zamanlar cevher yüklü
kamyonlar geçiyordu mutlaka.
Ali
DEMİRSOY anlatır Eğinli yılların anılarında “tren Cürek’ te durup da
sarnıçlardan su ikmali yapmaya başlayınca, tamam artık Eğin’e geldik derdik.”
Cevher
A-KAFA’ dan çıkarılıp havai hatlarla doğrudan Cürek tren istasyonuna
indiriliyordu.
Kara
trenlerin lokomotiflerini harekete geçiren buhar gücü için gereken su ikmali
bugün bile çoğu istasyonda hala atıl ve ayakta duran ahşap, demir veya beton su
sarnıçlarından sağlanıyordu.
Kara
tren bu anlamda sadece Divriklileri, Eğinlileri veya köylüleri veya madencileri
taşımazdı, Almanya’dan Cürek’ e çalışmaya gelen mühendis ve teknisyenleri de
taşırdı büyük şehirlerden.
Kara
trenin Cürek’te durması ve Cürek’ten yol alıyor olması hep bir anıdır, hep bir
coşkudur.
Bu
coşkuyu Sabahat AKKİRAZ ne de güzel dile getirir Çamşıhı ağzıyla:
Kara tren yol alıyı Cürek’ten
Oturdum da bir of çektim yürekten
Tren
şimdi Cürek’te ancak yolcusu varsa duruyor.
Cürek
Madenci Kampüsü terk edildikten sonra köy de kendi halinde küçük bir köye
dönüştü.
Ne
taş kemerli köprüsü yapılıyor ne de gelen giden oluyor köye.
Şu
pek popüler olan Doğu Ekspresi tren gezileri ile Cürek’ten geçenler de merak
edip bakarlar mı acaba bu Cumhuriyet eserine?
Neyse
ki yine de duyarlı insanlar var ve Ereğli Demir Çelik OYAK Holding’e
satıldıktan sonra Oyak Holding Cürek Madenci Kampüsü’ nü de yıkıp yerle bir
etmek istedi, ama mahkeme duyarlı insanların açtığı davalarla üç kere yürütmeyi
durdurdu.
Cürek
ıssız ve gidip kendisini görmenizi, gezmenizi, elinizi sürmenizi bekliyor.
Yetmiş
yıl öncesinin Paris’ iydi diyorlar Divriğililer Cürek için.
Selman
Dostumla aracımızı “girmek yasaktır” levhası olan sürgülü demirden kampüs
kapısının önünde park ediyoruz.
İçeri
girip kampüsü dolaşıyoruz.
Şurada
bir hüzün, burada bir cıvıltı, orada olimpik havuzda yüzen çocukların gülüşmeleri,
hastane balkonunda güneşlenen tedavi altındaki hastalar.
O
kadar bilgi, o kadar mimari, o kadar hüzün, o kadar cevher var ki Cürek’te?
Kantin
olarak kullanılmış olan iki katlı büyükçe bir binanın içine giriyoruz.
Ahşap
rafların bazıları hala yerinde duruyor, ama boş.
Üst
kata çıkıyoruz.
Gözlerimize
inanamıyoruz, yerden tavana ve duvardan duvara her yer raf ve raflarda karton
kapaklı ve içleri evrakla dolu binlerce klasör görüyoruz. Cürek arşivi olmalı.
Bu yazıları kim yazdı, kim bozdu?
Her şeyin durduğu kampüste biz de durduk
Gayri
ihtiyarı Cürek tarihine dokunuyor, rast gele klasörleri açıyoruz.
Bu
klasörlerde ülkenin iktisadi, sınai, mali, vb tarihi ile ilgili herkesin
gözünden kaçmış olsa da uzmanı için, araştırmacısı için kim bilir ne kadar
kıymetli bilgiler bulunmaktadır?
Hava
kararmak üzere, Cürek’ ten ayrılıyor ve bu geceyi geçirmek üzere Divriği’ye
gidiyoruz.
Divriği
çok yakın sayılır.
Demiryolu
hemzemin geçidinin bariyeri kapanıyor ve vagonlarca yükü çeken katarın
geçmesini bekliyoruz.
Katar
geçiyor büyük bir homurtuyla. Videom kayıtta.
Bariyer
açılıyor.
Divriği
görünüyor. Otelimiz Köşk Otel, Mustafa Bey bizi görünce eski bir dostu görmüş
gibi mutlu oluyor.
Otele
yerleşiyoruz. Karnımız aç. Hemen karşıda lokanta ve meyhane bir arada olan Konak
Restoran’ a giriyoruz. Lokantacı Hüseyin dostumuz da tanıyor bizi yüzümüzdeki
maskelere rağmen.
Yemekten
sonra ayaza çekmiş Divriği sokaklarında ışıklandırılmış Divriği Ulu Camisi’ ni
seyrediyoruz.
Yarın
öğlen sonuna kadar Divriği’deyiz.
Yarın
bizi başka bir mucize, henüz ayakta kalan bir mucize Tuğut Köyü bekliyor.
Artık
Yukarı Fırat Havzası’ndayız, yarın bu havzanın “hafızası” sayılabilecek
yerleri, DİVRİĞİ ve EĞİN’ i gezeceğiz.
Ama
önce Divriği’den, Tuğut Köyü’nden başlayacağız.