marmara adası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marmara adası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2022 Perşembe

MİŞA İLE KISTAKLARA DOĞRU BİR GEZİNTİ YA DA ADANIN TAŞLARI-2

 

“Hep daha yakından görmek istiyordum. Ama bunun için hiç imkanım olmadı. Adadan Paşa Limanı Adası-Balıklı’ ya uğrayıp Erdek’e giden feribottan baktığımda aklım hep orada kalıyordu. Bu küçük Paşa Limanı adasının yanında acaba başka küçük bir ada mı vardı? Yoksa iki ada arasındaki kara bağlantısı jeolojik nedenlere bağlı olarak batmış mıydı? Hep merak ediyordum. Sanki bir çöküntü var gibi geliyordu bana, zira feribottan aradaki kara bağlantısını neredeyse hiç göremiyordum. Sanki arada hiçbir kara bağlantısı yok gibi görünüyordu.

Kendi kendime bunun bir “Nehrung”[1] olması gerektiğini düşünüyordum. Şimdi bugün, burada tam kırk yıldır görüp görüp de merak ettiğim, ama Paşa Limanı – Balıklı’ da inerek o merak ettiğim yere kadar yürüyerek gördüğümün ne olduğunu öğrenememenin bana vermiş olduğu sıkıntıdan kurtuluyorum.  Demek, o arada kara bağlantısı yok gibi gördüğüm, kara bağlantısı olsa bile benim hep “Nehrung” diye bildiğim kıyı şekli bir “Kıstakmış.”

Bir daha söyle bakalım Reco, “Kıştak mı?”

Hayır, ‘Kıstak’.”

Öyle mutluydu ki Mişa. İlkokula yeni başlayan ve öğrendiği her şey için heyecan duyan küçük bir çocuk gibiydi.

Her fırsatta bana teşekkür ediyordu Mişa, benim üniversitede Alman Dili ve Edebiyatı okurken 1984-88 yılları arasında hocam olan Dr. Michael FRITSCHE.

Yakınları ve ailesi ona hep Mişa, diyor.

Üniversitede ise o Herr FRITSCHE idi.

Biz de Mişa[2] olarak devam edelim o halde.

20 HAZİRAN, PAZARTESİ

“Seninle Paşalimanı’na gidelim mi, oradaki adaları merak ediyorum,” diye soran Mişa’ ya olur elbette, diyorum.

Hazırlıklarımızı yapıyoruz. Pazartesi günü kalkacak ve Balıklı’ ya uğrayacak 07.15 feribotuna bineceğiz.

Mişa bizimle birlikte adada yeni komşuları Ulaş Hanım ve eşi Teoman’ın da geleceğini söylüyor.

Tamam, diyorum.

Sabah 06.20’de beni ve Mişa’yı araçlarıyla alan Teoman ve eşiyle feribot iskelesine gidiyoruz.

Ulaş ve Teoman’ı daha önce görmüştüm adada, ama tanışmamıştım.

Michael Mişa oluyorsa, Teoman da Teo oluyor.

Feribotun kalkış saati geliyor ve üst güvertede bir yere oturuyoruz. Üst güverteden birkaç kare fotoğraf çekiyorum. Havada yağmur havası var.

Hava serin ve rüzgarlı. Ulaş üşüyor, rüzgar almayan iskele tarafına geçiyor. Sancak tarafında durabilmek çok zor. Teo yanına aldığı polar hırkasını bir eşi Ulaş’a veriyor, bir kendisi giyiyor.

Ben üşümüyorum.

Mişa ise ateşli bir hastalıktan yeni çıkmış olduğu için tedbirli ve yanına ince montunu almış ve üzerine giyiyor.

 

 Kırmızı şapkalı Mişa-yanındaki Ulaş, beyaz şapkalı Teo-Marmara Adası feribot iskelesi

Feribot Balıklı’ ya saat 07.45’de varıyor.

İnmemiz ve yürüyüşe başlamamız saat 08.00’i buluyor.

Erdek’e giden feribot dönüşte saat 12.00’de yine Balıklı’ ya uğruyor. Yani bu demektir ki, ada gezimiz için tam dört saatimiz var. 12.00 feribotunu kaçırırsak, bir sonraki ve Balıklı’ ya uğrayan son feribot saat 20.00’de. 

Üst güverteden havanın durumu böyle görünüyor, saat 07.20
 

Feribottan iniyoruz. Elli metre gidiyoruz ve bir yol ayrımına varıyoruz.

Yol ayrımında soldaki levhalar Harmanlı-Paşa Limanı-Poyrazlı köylerini, sağdaki levha ise Tuzla köyünü gösteriyor.

Mişa’nın aklında Poyrazlı Köyü, daha doğrusu Vori-Voria Köyü var.

Vori veya Voria Rumca’ da “Poyraz” anlamına geliyor. Fakat bu da “Boreas veya Voreas”- kuzey rüzgarı anlamına gelen ve rüzgar tanrısı poyraz kelimesinden bozma ve halk ağzında “Vori” olan bir kelimedir. 

Lala Mustafa Paşa Kıbrıs seferinden dönüşünde, çok sert bir havaya tutulması ve bu adanın kuytusuna yaklaşarak sığınması ve orada kalması üzerine, Paşa'nın Limanı anlamında Paşa Limanı adını almıştır. Lala Mustafa Paşa bu ziyareti ile adada yaralı askerlerini tedavi ettirmiş, şehit askerlerini defnetmiş, cami ve çeşme gibi halkın kullanımına açık meskenler inşa ettirmiştir. Caminin çatısını gemisinin direği ile desteklemiştir. 1935'teki depremde cami tamamen yıkılmış yerine şimdiki cami yapılmıştır. Caminin yanındaki mezarlıkta çok eski mezarlar mevcuttur. Bunların en eskileri 'Sahib-i hayat ve hasenat Paşa Limanı Zabiti Elhoş Halil Ağa 1200' ve 'Merhum Tiryaki Mehmet Paşa 1174' kitabelerini taşıyan taşlardır. Bu eserler halâ ayakta durmaya çalışmaktadır.

 

Paşa Limanı-Balıklı Köyü İskelesi

Ama Mişa’nın Erdek’e giderken görmüş olduğu ve ayrı bir ada olduğunu düşündüğü yer adanın güney batısında ve Tuzla Köyü yönünde olmalı ve biz de Tuzla Köyü’ne doğru yürümeliyiz.

Üstelik dört saat içinde hem Vori’ye-Poyrazlı Köyü’ne hem de Tuzla Köyü’ne yürümemiz için vaktimiz yok.

 Amacımız zaten Mişa’nın kırk yıldır aklında kalan ve merak ettiği o kara bağlantısı olan yeri görmek değil mi?

Yola koyuluyoruz. Rüzgar devam ediyor.

Kısa bir yürüyüşten sonra yol sağa dönüyor. Denize bakan bir terastaki çamlık dikkatimizi çekiyor. Çamlığın etrafı dikenli tel ile çevrilmiş. Burasının eski bir mezarlık olduğunu düşünüyoruz. Açık olan yerden çamlığa giriyoruz. Evet, burası mezarlık, ama sadece tek bir mezar görebiliyoruz. Mezar Osmanlı döneminden ve hem baş, hem ayak taşları hala yerinde duruyor. Diğer mezarlara ne olmuş? Yeni mezarlık nerede, bilemiyoruz.

Mezarlığın içinden yürüyerek denize bakan yamaçtan yürüyoruz. Önümüze çıkan bir inşaat yolumuzu kesiyor ve yeniden asfalt yola çıkmak zorunda kalıyoruz.

Asfalt yoldan yürümeye devam ediyoruz.

Kısa bir süre sonra asfalt yoldan sola ayrılan toprak yol dikkatimizi çekiyor ve asfalt yoldan ayrılarak toprak yola giriyoruz.

Toprak yol denize doğru gidiyor. Denize yaklaştıkça yolun sağa doğru döneceğini ve daha sonra yeniden asfalt yola kavuşacağını tahmin ediyorum.

Denize doğru birisi sağ tarafta, diğeri solda olmak üzere etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan iki yazlık ev görüyoruz.

 

Çamlıktan Balıklı sahilinin görünüşü

Sahile kadar iniyoruz.

Yol sahil boyu devam ediyor.

Sağ taraftaki ev sahibi bahçesine bir şeyler ekmiş olmalı, kuşlar yemesin, diye bahçesine bir korkuluk da dikmiş.

Oysa yaşadığımız dünya bütün canlılar için ortak bir yaşam alanı değil mi? Kuşlarla bile paylaşılmayan bir dünya nasıl olabilir? Korkuluk da neyin nesi?

Benim derdim ev sahibinin bahçesine neden bir korkuluk koyduğu değil, benim derdim ev sahibinin bahçesine koyduğu korkuluğun şekli ve ne olduğudur.

Korkuluk vitrin mankeni bir kadının üst tarafı. Mankenin duruşu sanki saldırıya uğrayarak üstü parçalanmış bir kadın görüntüsü veriyor.

Bu ne demek?

Ev sahibi bu kadın vitrin mankenini ya muhtemelen daha önce denize çöp olarak atılan ve poyraz rüzgarlarının attığı kıyıdan almış ya da ev sahibi bir giyim mağazası sahibi olmalı, diye düşünüyorum.  

Kadın vitrin mankeni

SAHİLDEKİ İŞARETLER

Sahile iniyorum. Poyraz rüzgarlarının kıyıya vurduklarını merak ediyorum. İlginç parçalar görüyorum. Ne görsem yanıma alacak durumum yok elbette. Ama işte bir meşe odunu buluyorum. Ne ilginç. Meşenin baş tarafı bir taraftan bakarsan deve başını, diğer taraftan bakarsan köpek başını andırıyor.

“Bu bir işaret Recep Abi,” diyor Ulaş. Mişa ve Teo da buna şaşırıyorlar.

Biraz daha sağa sola bakayım, derken işte başka bir şey daha. Bu sahillerde pek rastlanmayan ve iç yüzeyi sedef kaplı bir istiridye parçası.

Bunun da bir işaret olduğunu söylüyor Ulaş.


Asıl şaşılacak şey ise, bulduğum her iki parçanın da şekil olarak bir hayvan başına benziyor olmasıdır. Meşe odunu ve sedef sola baktıklarında benzerliğe şaşırmamak elde değil. Öyle ki sedef şekilde görülen devenin başındaki burun derisi kıvrımları bile görülebiliyor.

NİHAYET O KARA BAĞLANTISI

Kuzey sahili boyunca uzanan toprak yoldan ilerliyoruz. Toprak yol bir süre sonra bizi asfalt yola bağlıyor. Asfalt yol deniz seviyesinden biraz yüksekte ve en tepeye çıktığımızda aşağıda, güney doğu yönünde uzanan kara parçasını görüyorum ve Mişa’ya dönerek “Merak ettiğin yer burası mıydı?” diye soruyorum. “Evet,” diyor Mişa.

O zaman biz bu kara parçasına Türkçede “Kıstak” diyoruz. Mişa ilk defa duymuş olduğu kelimeyi telaffuz etmekte biraz zorlanıyor. Unutmamak için de sürekli tekrarlıyor.

İşte kırk yıldır Mişa’yı merak içinde bırakan kara parçasını nihayet görüyoruz.

Mişa’ nın kırk yıllık tahminlerine göre bu kara parçası neler neler olmadı ki, ona ne hikayeler uydurmadı ki?

Nihayet bu kara parçasının bir kıstak olduğunu öğreniyor Mişa. Benim de çok ilgimi çekiyor bu kara parçası. Hemen aklıma Kapıdağ Yarımadası bağlantısına, yani tombolo’suna açılmak istenen kanal geliyor.

Başka?

Başka aslında birer kıstak olan Panama Kanalı ve Korint Kanalı geliyor.

Oralarda açılan kanallar kıstağın en dar yerindeydi ve coğrafyaları değiştirdiği gibi, siyaset ve ekonomileri de etkiledi.

Kapıdağ Yarımadası kıstağına kanal açılması düşüncesi ta Roma’dan beri devam ediyor. Roma döneminde yarım kalan kanal projesi 1957 tarihinde DSİ tarafından yeniden gündeme getirilir.

DSİ kıstak kısmına gemiler için bir kanal yapmaya başlamış, fakat denizin getirdiği sedimentler ile kanal ağızları hemen dolduğundan bu kanal işinden vazgeçilmiştir, kanalın izi hala görülebilir. Kıstak günümüzde hala bataklıktır

Kapıdağ ve Paşalimanı Adası Tuzla Köyü kıstakları aynı haritada 

 

Korint kıstağındaki kanal

Korint kıstağındaki kanal

Panama kıstağındaki kanal

Panama Kanalı

Kıstağı gören Mişa gördüğü kara parçasının Almancasının “Nehrung” olmadığını anlıyor, ama ne olduğuna da karar veremiyor.

Zira “Nehrung” olarak söylemek istediği aslında Türkçede “Kıyı oku” dediğimiz kıyı şeklidir ve Kuzey Denizi kıyılarında harika görüntüler oluştururlar.

Mişa daha önce gördüğü ve üzerinde bulunduğu Kıyı oku, Nehrung hakkında konuşmaya başlıyor.

 

Şematik olarak kıyı şekilleri

Kur Lagünü Kıyı Oku

Mişa’nın gördüğü ve sözünü ettiği ünlü Kur Lagününü çevreleyen kıyı okunu gösteren harita durumu anlatıyor artık. Bizim Tuzla Köyü’nde gördüğümüz kıyı oku değil, bir kıstak oluyor.

GÖRDÜM GÖRDÜM

Asfalt yolun tepe noktasına çıktığımızda Tuzla Köyü kıstağı önümüzde apaçık ve çok güzel görünüyordu.

Şimdi o kıstağa kadar yürümeliyiz.

Uzaktan bakınca kıstağın sağ tarafındaki su birikintisi bir lagüne benziyor. Ama, hayır burası köye adını veren tuzla olmalıdır. Marmara Takım Adaları’na ulaşım imkanları çok azdı. Adalarda yaşayan insanların su dışında her türlü ihtiyacı dışarıdan sağlanıyordu. Tuzla Köyü’nde ise kıyıda, kıstağın bulunduğu yerde bir tuzla olmalıydı ve bütün adalarda yaşayan halk tuz ihtiyacını buradan karşılıyor olmalıydı. Bu nedenle kıstağın bulunduğu köyün adı Tuzla Köyü olarak bilinir. Deniz suyu kıyıyı aşarak bu tuz gölüne dolar, yaz aylarında çekilen deniz suyu geride tuz bırakır, işte bu tuz “Tuzla” tuzudur ve adalarda yaşayan insanlar bu tuzu kullanıyordu. Şimdi ise tuzla adı sadece köyün adı olarak duruyor ve bu bölgedeki tuzlanın varlığı veya köyün Tuzla adının nereden geldiği bile bilinmiyor.

 

Tuzla Köyü kıstağı ve sağ tarafta deniz tuzlası

Küçücük adalarda bile ne hikayeler, ne ilginç yer yüzü ve kıyı şekilleri var. İçimizde en çok sevinen Mişa oluyor.

Çok sevdiği bir şeyi ilk gördüğünde mutluluktan havaya sıçrayan çocuklar gibi kıstağı ilk gördüğümüz yerde havalara sıçrıyoruz, Mişa, ben ve Ulaş. Teo o anı yakalıyor.

 

Kıstağı gördüğümüz anda sevinçten havalara sıçrıyoruz

Asfalt yoldan yokuş aşağı kıstağa doğru iniyoruz. Kıstağın kara parçasının genişliğinin 100 metreden daha az olduğunu düşünüyorum. Deniz seviyesine kıyıya vardığımda kıstağı adımlıyorum, tam 110 adım. Kendi adım uzunluğumun 70 cm olduğunu düşünürsem, kıstağın genişliğinin yaklaşık 80 metre olduğunu hesaplıyorum.

 

Kıstağa doğru yürüyüş

Deniz seviyesine, kıstağa iniyoruz. Mişa tuzlanın kenarına geliyor. Ben tuzlayı çepeçevre dolaşıyorum. Tarihi tuzla ne yazık ki artık bir bataklığa ve çöplüğe dönüşmüş halde. Beni mutlu eden şey ise böyle bir tuzlayı yakından görebilmek ve tuzla üzerinde uçuşan sumru kuşlarının sesini dinleyebilmek oluyor.  

Mişa tuzlanın başında, ben uzakta tuzla çevresini adımlıyorum

Tuzlanın etrafını dolanıp meşelik ve dikenli bir bölgeye varıyorum. Sağ tarafımdan yavrularıyla bir kuş sürüsü havalanıyor. Ne kadar seviniyorum. Her şeye rağmen, zalim avcılara rağmen adada hala kuşlar var. 

Keklik sürüsünü ve tuzlayı geride bırakıp tekrar asfalt yola çıkıyorum.

Mişa, Ulaş ve Teo benden bir hayli ilerdeler, feribota geç kalmama telaşındalar. Hızlı ve tempolu bir yürüyüşle onlara yetişiyor ve geçip önlerinden yürüyorum.

PAŞALİMANI’NDA BİR MUŞLU’DAN ÖĞRENDİKLERİM

Az ileride yolun sağ tarafında elindeki kürekle çuvallara toprak dolduran bir köylü görüyorum. Biraz şaşkınlıkla köylüye soruyorum, bu toprağın ne özelliği olduğunu merak ediyorum.

Köylü çuvallara doldurduğu toprağın kumla karışık bir toprak olduğunu ve bahçelerde yüzey toprağının üzerine serildiğinde yaz güneşinin bahçe toprağını yakmadığını söylüyor. Bir şey daha öğrenmiş oluyorum.

Muş nere, Balıklı nere, diyecek oluyorum. Konuşma ağzında hiçbir değişiklik olmamış, kendi yöre konuşma ağzını koruyan Muşlu köylü tam kırk yıldır bu adada yaşadığını söylüyor.

Balıklı sahiline, feribot iskelesine erken varıyorum. Saat 11.00.

Az sonra Mişa, Ulaş ve Teo’ nun kıyı boyunca yürüyerek iskeleye geldiklerini görüyorum.

Feribot gelene kadar sahilde bulunan köy kahvesinde taze demlenmiş çay içiyoruz.

Saat 11.45. Feribot iskeleye yanaşıyor ve biz sabah yola çıktığımız Marmara Adası’na dönmek üzere feribota biniyoruz.

Feribot hareket ediyor, saat 12.00.

Marmara iskelesine yanaşan feribottan iniyoruz. Dağılmadan önce Mişa yarın, Salı günü Marmara Adası’nda su depolarının yukarısında bulunan eski bir manastır kalıntısını son bir kez daha görmek istediğini söylüyor. Ulaş ve Teo gelemeyeceklerini söylüyorlar. Ben gelirim, diyorum.

21 HAZİRAN, SALI

ADANIN TAŞLARI-2

Daha önce yazmış olduğum Adanın Taşları blog yazımda Marmara Adası merkezinde ve Saraylar Köyü’nde gördüğüm taşları anlatmaya çalışmıştım.

Adanın Taşları-2 yazıma Paşa Limanı Adası – Balıklı Köyü’nde kıstaklar gezimizin dönüşünde Teo’nun çekmiş olduğu fotoğraflarla başlıyorum.

Bir zamanlar sütün başı, sütun ayağı olarak kullanılmış ve Marmara Adası-Saraylar’ dan getirilmiş olan mermer parçaların yeni yerlerindeki işlevleri insanı mutlu ediyor. Mermer parçalar hiç olmazsa parçalanıp yakılmamış.

Mübadele ile Rum kireç ocağı sahiplerinin Anadolu’dan ayrılmasıyla birlikte bütün Kapıdağı-Erdek ve adalarda kireç ocağı işleten Türkler için kireç yapmanın en kolay yolunun mermer yakmak olduğu düşünüldüğünde ne kadar değerli mermer parçaların yakılmış olabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

“Değersiz yapılara sıva olmadan önce kurtarıp derlemeye çalıştığım yapıtları, Erdek’te kurduğum açık müzeye yerleştirirken, bu didinmelerime kendince acıyan ve Hadrianus Tapınağı’ndaki kireç ocağını son işletenler arasında bulunan biri, “Günün birinde bir kaymakamın bu taşları toplamaya kalkışacağını nereden bilecektim? Ocakta öyle heykeller yaktım ki, çıplak kadınlar, kireç olunca bile hala bana güler dururlardı,” demişti.[3]

Bunları yazıyordu 1946 Mayıs ayında Erdek’e kaymakam olarak atanan ve bize dev gibi bir hazine bırakan, aynı zamanda Sabahattin Ali’nin dayısının oğlu olan Reşit Mazhar ERTÜZÜN.

Neyse ki kireç olmaktan kurtularak başka işlevlerde kullanılan mermer parçaları hala ayakta duruyor. Teo o mermer parçaların fotoğraflarını çekmiş dönüşte.

 

Artık bir kuyu halkası olan mermer  bir sütün ayağı

Bu da önce bir bulgur sokusu olan şimdi ise  saksı görevi gören mermer bir sütun başı

Balıklı’da sadece mermer parçalar değil, antik bir yapının parçaları da kullanılmış ve terk edilmiş dahi olsa sağlam bir ev olarak karşımıza çıkıyor.

 

Balıklı evlerinin taş dokusu



Salı günü saat 11.00’e doğru Mişa ile buluşuyor ve Marmara Adası’nda su depolarının olduğu yamaca doğru yükselerek yürüyoruz. Hava sıcak, ama rüzgarlı, sıcak rahatsız etmiyor.

SOL SAĞ – BİR İKİ

Mişa ile ne zaman yola çıkıp yürüyüş yapsak hep arada bir tempo yakalayıp uygun adım yürümeye çalışırız. Mişa tempo için Almanca “Links zwo, drei, vier” der, Sol-ki-üç-dört, der.

Biz ise askerde hep “Sol-sağ” deriz. Arada 1-2-3-4 diyerek tempo sağlanır.

Türk ordusunda askerliğini yapmaya gelen erlerin bir kısmı sağ taraf neresi, sol taraf neresi karıştırırlardı. Bu durum aslında sivil hayatta da çıkar karşınıza. Bazı insanlar sağını-solunu hep karıştırır.

Sağını solunu askerde karıştıranlara “Sağına sarımsak, soluna soğan” derlerdi hatırlatıcı bir söz olarak.

SAPLA SAMANI KARIŞTIRMA

Mişa benzer bir sözün Rusça’da da olduğunu söylüyor.

Bu sözün Rusça karşılığında kullanılan kelimelerin “Sap ve saman” olduğunu belirtiyor.

Yani sağına sap, soluna saman.

İşte bir bağlantı daha.

Bizim günlük hayatımızda, her şeyin birbirine bilerek ve kasten karıştırıldığı, demagojiye açık durumlarda en çok söylenen söz “Sapla samanı karıştırma veya sapla samanı karıştırıyorsun” sözü değil midir?

Acaba biz bu sözü Ruslardan/Rusça’ dan ödünç almış olabilir miyiz?

Bunu etimologlara bırakalım isterseniz. 

Su depolarının önünden geçerken 2019 yılında adanın bu bölgesinde çıkan ve çam ağaçlarıyla birlikte çok sayıda zeytin ağacını yakan büyük yangının izlerini hala görebiliyoruz.

Yamaçtaki bir baraka yanmış, yapının demir profillerden iskeleti yangın ateşiyle adeta erimiş. Yapının demir kapılı girişine asılan metalden horoz bile yangını erkenden haber verip insanları uyaramamış anlaşılan!

Yanmış barakanın arka tarafından geçen toprak yoldan yükselerek yürümeye devam ediyoruz.

Sol tarafta, dik bir yamaçta adeta granit blok akıntısı gibi bir yer gözüme çarpıyor. Mişa bu granit bloklarının manastırın yapı parçaları olduğunu ve manastırın muhtemelen büyük bir depremde yıkılmış olabileceğini söylüyor.

Ben ise aynı görüşte olmadığımı söylüyorum. Bunun için Dr. Rıza Nur’un söyledikleri geliyor aklıma. 

Horoz yangından kurtulmuş, ama erken uyarı görevini yapmamış!

Eski uygarlıklardan, dinsizlikle suçlanan ne kadar eser varsa hepsinin yok edilmesi, tahrip edilen yapıların bir daha bir araya getirilerek yeniden yapılarak ayağa kaldırılmaması için yapı parçaları çok uzaklara veya bir araya getirilmesi mümkün olmayan yerlere atılmış, yuvarlanmış olmalıydı. Milli Mücadele’ nin önemli isimlerinden biri ve aynı zamanda ilk Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Rıza Nur da daha sonraki hayatında yukarıdaki düşünceleri paylaşıyordu etrafındakilerle. 

Manastırın granit blok taşları da dik yamaçtan aşağıya bu zihniyetle yuvarlanmış olmalıydı.

Mişa, ben burada bekleyeceğim, sen en tepeye çık ve tepede manastırdan kalan ve üçgen girişleri olan iki tane sarnıç göreceksin, diyor.

Tamam, diyorum Mişa’ya ve dik yamacı tırmanıyorum.

Tırmanırken dik yamaçtan aşağılara yuvarlanmış büyük granit bloklara basıyorum. Nihayet en tepedeyim. Biraz arandıktan sonra birisi tahrip edilmiş, iki sarnıcın üçgen girişini buluyorum.

Tepede bulduklarım sadece iki tane sarnıç girişi değil, manastırın doğu tarafını oluşturan ve büyük granit bloklardan örülmüş duvar kısmen ayakta duruyor.

Anlaşılan bu duvarı doğu tarafına yuvarlamak risk oluşturduğundan, duvar öylece kalmış.

Duvarın örgü tekniği ta Hititlerden, Hattuşa ve Alacahöyük’ten aşina olduğumuz poligonal taş örgü tekniğini andırıyor. Öyleyse yapı mirası da devam ediyor demektir.

 

Üçgen formunda girişleri olan sarnıçlar, aşağıdaki kısmen tahrip olmuş


Manastırın doğu tarafındaki poligonal örgü granit duvar


Tepeden inerek Mişa’nın yanına geliyorum. Dönüşte yanmış, yangından sonra zavallı bir görünüm kazanmış zeytinliklerin arkasından dolaşıyoruz.

 

Yanmış zeytinlikler

Eve dönüyoruz. Mişa’yı kırk yıldır merakta bırakan, nihayet dün gidip gördüğümüz kıstağın Almancası için sözlüğe bakıyorum.

Sözlük kıstak için Almanca karşılığını “Der Landenge” olarak veriyor. Mişa’ya okuyorum. Mişa benim Almanca telaffuzumu düzeltiyor.

Kelimeyi birleşik bir kelime gibi değil, iki ayrı kelime gibi, Land-enge, okumam gerektiğini söylüyor.

Bir şey daha öğrenmiş oluyorum.

Mişa’nın kırk yıllık merakını gidermek için çıkmış olduğumuz Paşa Limanı Adası gezimizde gördüklerimiz, bulduklarımız, öğrendiklerimiz bize ışık oluyor.

Mişa’ya,

Ulaş’a,

Teo’ya

İçtenlikle teşekkür ediyorum.

Muhabbetle,

 

 

 

 

 



[1] Der Nehrung-Kum seti

[2] Rusça’da ve Slav dillerinde Mikhael veya Michael erkek adının kısaltması

[3] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-KAPIDAĞ YARIMADASI VE ÇEVRESİNDEKİ ADALAR-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

9 Aralık 2019 Pazartesi

ADA’NIN TAŞLARI




Öyle bir ada ki kuzeyinden çıkan mermer, ta Roma’ dan bu yana yakın uzak bütün coğrafyanın tapınaklarını, okullarını, resmi binalarını, villalarını, giderek camilerini, sebillerini, çeşmelerini süslemiş, adında saklı “marmor” kelimesi de koca bir denize adını vermiştir; Marmara Denizi.

Yapıları bir yana Marmara Mermeri’ nden  yapılan heykeller bugün müzelerin en seçkin eserleri arasında yer almaktadır.

Adanın güneyinden çıkan granit, yapılarda o kadar fazla kullanılmasa da sanki adayı doğal bir kale gibi kuşatmıştır.

Batıda yakın zamanlarda çıkarılmaya başlayan dolomit ise adanın başka bir zenginliğini yansıtıyor.

Adanın antik dönemdeki adının “Prokinnessos” olduğunu, yani “Geyik Adası” olduğunu düşünürsek, adada artık hiç bulunmayan varlığın hiç bulunmayan zenginliğin “geyik” olduğunu anlıyoruz.

Lodosun yaman olduğu Kasım ayının son günlerinden birinde gidiyorum Marmara Adası’na.Erdek’ ten kalkan feribot Avşa Adası’ na zor yanaşıyor.

Küçük bir oğlan çocuğu güvertede merakla izliyor dev dalgaların feribotla kavgasını.

Meraklı çocuk ışığın altındasın

Adaya çıkışta sola dönüp ada merkezine, buralıların demesiyle Marmara’ ya doğru yürürseniz adanın ayakta kalan en eski yapısını, bir dönem kaymakamlık binası olarak kullanılmış, şimdi kendi halinde terk edilmiş olan, 1906 yılında yapılmış Rum İlkokulunu görüyorsunuz.

Marmara Kaymakamlık Binası
Taş denince aklımıza belki de ilk olarak mezar taşları geliyor nedense.
Ben de öyle yapıyorum.
Adanın mermerinden yapılmış mezarların taşları ilgimi çekiyor.
Destur, deyip giriyorum adanın mezarlığına.



Oktay YURDAKULER mezar
Hemen sağda mezar taşı ada mermerine uymayan ve üzerinde Oktay YURDAKULER yazılı mezar taşı soyadından dolayı dikkatimi çekiyor.

Hakan YURDAKULER geliyor aklıma, 1976 yılında karanlık güçler tarafından öldürülen 23 yaşındaki Ankara SBF öğrencisi ve benim adada komşum Ceylan’ın amcası, Nigarin’ in kayın biraderidir.

Hakan YURDAKULER Oktay YURDAKULER’ in kardeşiydi.

Hakan YURDAKULER, Albay Muzaffer YURDAKULER’ in oğluydu.

Albay Muzaffer YURDAKULER,  27 Mayıs’ ı gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi üyesi subaylardandı.

Hakan’ ın seçilmesi hiç de tesadüf olamaz.

Kimler yok ki adanın bu küçücük mezarlığında yatan.

…/…




Orhan TUNCEL Abi oğlu Yavuz ile koyun koyuna yatıyor

Adadan bir ev almaya karar verdiğimde, alacağım evin 2010 yılında oğlunun hasreti ile hayatını kaybeden ünlü TRT yönetmeni, su altı belgesel yapımcısı Orhan TUNCEL’e ait olduğunu nereden bilecektim.

Oğlu Yavuz’ un ise daha on dokuzunda adanın denizinde vurgun yiyerek hayatını kaybetmiş olduğunu hiç bilemezdim.

Yine geliyoruz 27 Mayıs’a. 27 Mayıs sonrasında kurulan hükümette kısa bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Unesco Türkiye temsilcisi, DTCF dekanı, Fransız Dili ve Edebiyatı bölüm başkanı, Dimitri KANTEMİR’ i en derli toplu yazan Prof. Dr Bedrettin TUNCEL hocanın ise Orhan TUNCEL’in babası olduğunu evi aldıktan sonra bana kalan koliler dolusu evraktan, hocanın eşi Nimet Hanım ile yazışmalarından anlayabiliyordum.

…/…

Siz bakmayın öyle takım taraftarlarının fanatik hallerine.

Belki de hiçbir Fenerbahçeli bilmez takımın efsane doktor futbolcusu Memduh EREN’i.

Kurmay Yarbay Talat TURHAN ile adı “Bomba Davası’na” karışır Fenerbahçeli Dr Memduh EREN’in.

Muayene ettiği hastalarının yüzde doksanından muayene ücreti almaz.

Kaleye gol ortası yapacağı sırada durur, bir türlü yapamaz ve gol kaçar.

Sorarlar, neden orta yapmadın?

“Ya ne yapayım, tam o anda bir tutam papatya geldi önüme, orta yaparak papatyalara zarar vermek istemedim.”

Böyle bir insandır Dr Memduh EREN.

Ama bu iyiliklerin elbet bir karşılığı olacaktır.
Fenerbahçeli futbolcu Dr Memduh EREN yaptığı iyiliklerin karşılığında gördüğü ağır işkenceler neticesinde böbrek yetmezliğinden hayatını kaybeder.

Fenerbehçeli Futbolcu Dr Memduh EREN
Ada mezarlığında gezmeye devam ediyorum.

Çok ilginç mezar taşları çıkıyor karşıma.
Beni çeken hem mezar taşlarına yazılan sözler, hem mezarda yatanların isimleri hem de mezar taşlarına yapılan resimler oluyor.

…/…

Prof Dr Mustafa ASLIER Mezarı

Siz yine bakmayın Mustafa Hoca’nın mezar taşında Profesör kısaltmasının hatalı yazılmış olduğuna.

Mustafa Hocam Türkiye’ de hiç el atılmayan 19. yüzyıldan sonra öldüğü düşünülen gravür sanatının, taş baskı sanatının son örneğiydi.
Adadaki harika evi, sadece taş baskı konusunda değil taş baskı aletleri koleksiyonu açısından da bir müze gibiydi adeta.
Mustafa ASLIER taş baskı çalışması
…/…
Devam ederken kimler çıkıyor karşıma.

İşte KIR OSMAN, nam-ı diğer KARA OSMAN veya hepimizin Osman Abisi.

Babası mübadele ile gelen Girit’ li ailelerdendir Osman Abi.

Yaşar KEMAL adaya geldiğinde onda kalırdı. O kadar çok hikayesi vardı ki Osman Abi’nin.

Ama o sevimli ve hepimizi gülümseten palavralarını artık dinleyemiyoruz.

Bir palavra mı?

Adanın yaylasında çok aç kalır, baldırından bir parça et keser, pirzola yapıp yer.


Kara OSMAN
…/…


Marmara Adası Sevdalısı Engin SAVAŞÇI’ nın Mahir ÇAYAN’ın kayın biraderi Yüzbaşı Orhan SAVAŞÇI ile ne bağı var, bilemiyorum, ama adaya sevdası kesin.
Engin SAVAŞÇI
…/…


Ada deyince deniz ve denizciler gelir hep akla.

Meslekten denizci olmanız gerekmez. Dr Tunç SEYREK gibi amatör de olsanız, bir yanınız denize sevdalıdır hep ve mezar taşınıza hep bir yelkenli işlenir sizi nereye götürdüğü bilinmez.



Hep denizci olmaz, arada soyadı elmalı olan kişiler de olur. 
Ada mermerine her türlü resim işlenebilir. Ama birisi “bey baba” olur.

Kimdi acaba bu Bey Baba?


Ya bu Bulancaklı Kaptan kim ola ki? Bulancak kelimesinden sonra iki nokta üst üste neden kondu acaba? Bir anlamı mı var bu iki nokta üst üstenin?

…/…

TILSIM bebek. Annesinin onun yaşaması için yapmış olduğu tılsım tutmadı mı acaba?



Tılsım Bebek için ayak ucuna bağlanan oyalı yazma öbür dünya için mi acaba?

…/…
Mustafa Bey bu “KASKET” lakabını Kılık Kıyafet İnkilabı savunucusu olduğu için mi aldı, yoksa başından hiç çıkarmadığı belki de bir BASK kasketinden mi?


…/…
Hayat hep bir özlem, hep bir bekleyiş değil midir?

Mustafa TOKGÖZ hep güneşin doğmasını bekledi ve güneş sonunda doğdu, ama çok geç.

Mustafa TOKGÖZ’ ün doğmasını beklediği güneş neyi anlatıyordu?

…/…

Kutsal kitaplarda vardır ya hep “cehennem zebanileri.”

Mitolojiden biliriz Hades’ i, yani yer altının bekçisi İhtiyar Xaron’u.
Peki bu ada mermerinden yapılmış sandalyede kim oturuyor el ayak çekilince  bu mezarın başında?

…/…

Kim beklenir bilinmez, bekleyen kim, o da bilinmez.

Ama kaptanların bazıları sanki Barbaros gibi “denizleri yara yara geliyor olmalı, soyadına yazdırmış denizleri nasıl yardığını.


…/…

Bu aile neden “KIRIK” soyadını aldı acaba?
Bir şeye, bir kimseye mi kırıldı? Veya Girit’ten mübadil olarak geldiklerinde bütün aile,  sülale kırıldığı için mi alındı bu soyadı, kim bilir?

…/…
İnsan sert olabilir, hayat onu öyle yapmış olabilir, ama birisinin en sert olması nasıl bir şeydir, acaba? Bir ifade, bir mesaj mıdır bu ENSERT soyadı?

Ya KAYKAF nedir?
…/…

Ama Girit’te hatırı sayılır Arap köleler de vardı.

Varlıklı Giritliler mübadele ile Anadolu’ ya geldiklerinde kimileri kölelerini de yanlarında getirdi.

Ayvalık ve İzmir civarı bu kölelerin aileleri ile doludur ve onlar artık AFRO-Türk olarak bilinir.

Hanım MERSİN BEDEVAKİ kızıdır.

BEDEVAKİ ise, BEDEVİ gibi demektir ve muhtemelen Mersin Hanım BEDEVİ bir köle olarak gelmiştir Marmara Adası’na.

…/…

Askeri rütbeler içinde “kaymakam’’ da vardı Osmanlı’da ve bugünkü karşılığı yarbay idi. Gemilerde REİS de var ve hala var. Ama BEY REİS ne ola ki?


…/…


Ve herkes gitti.

Roma’ dan bu yana yapılan mezar taşları onlardan sonra gelen uygarlıklar tarafından sökülüp bir kenara kondu ve ölülerini aynı mekana gömdüler.

Sonra Bizans, sonra Selçuklu, sonra Osmanlı ve Cumhuriyet geldi.

Osmanlı mezar taşları artık sanki “sizin de miadınız doldu” denircesine bir kenara atımlı halde duruyor.

Bakalım bunca anlatmaya çalıştığımız mezar taşları ne zaman bir kenara yığılacak?


…/…


Ama belki de o kadar kötümser olmamalı.

Adada sadece mezar taşları yok adaya tarih katan.

Adanın her yerine serpiştirilmiş güzel ve görselliği olan ve ada mermerinden yontulmuş mermer objeler de var.

Bu objeler kimi zaman bir heykel, kimi zaman bir terminal binası olarak çıkıyor karşımıza.




Adanın deniz ulaşım terminal binası dış yüzeyi tamamen Marmara mermeri ile kaplı.

…/…

Bu başarılı yontuda saklı olan bir geminin burnu olan genç bir kadın.

…/…


Özlem hep uzaklara ve uzaklar hep engin denizler.
Engin denizlere gidiş mermerden de olsa yelkenlilerle yapılacak elbette.
.


…/…
Ertesi gün adanın kuzeyine, yani mermerin ta Roma’ dan bugüne çıkarıldığı Saraylar Köyü’ ne gidiyorum.

Roma bütün imparatorluk bölgesine sayısız mermer göndermiş buradan.

Giden mermerlerin kimi sütun, kimi sütun başlığı, kimi heykel şeklinde olmuş.

Ama kimi işler ise yarım kalmış.

Kimi işler beğenilmeden bırakılmış, kimisinin parası ödenmediği için, kimisi ise belki de savaş nedeniyle yarım kalmış.

Metrelerce kalınlığında mermer molozu içinde bu tür mermer objeler aramak adeta “samanlıkta iğne aramaktır” ve bunu ancak Dr Nuşin ASGARİ Hanım yapabilmiştir olanca özverisi  ile.

Bugün kıymeti bilinmese de Saraylar Köyü’nde yani Marmara Adası’ nda dünyada bir eşi daha olmayan Mermer İşçiliği Müzesi bulunmaktadır.


…/…


Bu henüz bitmemiş veya parası ödenmediği için ocakta kalmış bir stadyum basamağı kim bilir neresi için yapılmıştı? AIZANOI olabilir mi?


…/…


Ya bu bitmemiş Korint tarzı mermer sütun başlığı hangi tapınak için yapılıyordu?

…/…


Bu sütunlar oldukça büyük çaptalar, nasıl işlenecek ve taşınacaktı?




…/…


Ama bu lahit tarzı Roma mezarlarının uzunlamasına güney cephelerindeki yazıların başlığı ortak bir kelimeyi içeriyor: İPOMNİMA
Yani, “tebliğ” demek İPOMNİMA. Yani mezarın önünden gelen geçen için yazılmış yazıyı okumak isteyenlere “al oku, ibret al, ben” der gibi.




Veya ölen kişi sanki öbür dünyada gördüklerini anlatmak istiyor ve bunu “tebliğ” olarak duyuruyor fanilere.



…/…

Saraylar Köyü’nde uzun zamandır yapılan Uluslar arası Mermer Heykel Sempozyumu çalışmaları adanın ve Saraylar’ ın çeşitli yerlerinde sergileniyor.

İşte sanki dünyaya tek bir pencereden bakan bir gözlük örneği.

…/…


İşte başka bir güzel örnek, modern bir güneş saati çalışması.


    

Modern güneş saati


























İşte başarılı bir figütarif çalışma

…/…

Peki bunca yıldır, bin yıllardır işletilen mermer ocakları nasıl işletiliyor?
Mermerlerin bir peynir kalıbı gibi kesilmesi de aslında birer yontu gibi değil mi?




…/…
Ada mermerinin ocakları artık deniz seviyesine inmiş durumda. Bu da mermeri çıkarma maliyetini artırıyor.

Bir de duran inşaat sektörü ve ihracat mermer ocaklarının kapanmasına neden olmuş ve Saraylar Köyü’ nün ekonomisini çok etkilemiş.

Mermer ocaklarının görüntüleri insanı ürkütüyor.

Fotoğraf çekebilmek için izin almak yetmiyor.

Mermeri kesen testereden fırlayan “soket” dedikleri 11 mm çapındaki kesici parça bir mermiden daha hızlı ve sessizce çok kişinin yaralanmasına veya ölmesine neden olmuş.

Hangi ocakta kopar bu testere, nerede gelir hiç belli olmazmış.

…/…


Ama mermeri kesen havalı testere ne kadar tehlikeli olsa da testerenin mermer blok üzerinde bıraktığı dairesel izler bir gizemi anlatıyor sanki.
 




…/…

Ama en güzeli de Saraylar Köyü’ ne yerleşmiş Sinop Ayancıklı birisinden kestane alıp yemek olmalı.

Kestaneyi yerken bir şarkı dolanıyor dilime:

Ada yolu kestane

Aman dökülür dane dane...




…/…

Mermer de olsa, granit de olsa bir taş asla basit bir taş değildir.

Bütün bu taşlara kurumsal anlamda ilk sahip çıkan ise Erdek’ in efsane kaymakamı Reşit Mazhar ERTÜZÜN oluyor, ruhu şad olsun.

Sabahattin ALİ’ in dayısının oğlu ERTÜZÜN ve çevredeki bütün eserlere sahip çıkıyor.

O gelene kadar kireç olmaktan kurtulamayan canım mermer heykelleri yakan kireç ocağı sahibi bir köylü bakın ne diyor yaktığı heykeller için.

“Günün birinde bu heykellere sahip çıkacak bir kaymakamın geleceğini nereden bilebilirdim. Kireç ocağında yaktığım kadın heykellerinin ocağa atılırken bana baktıkları yüz ifadelerini hala unutamam.”

Biz de unutmayacağız.

12-14 Haziran tarihlerinde

ANADOLU’ YA  AÇILAN KAPILAR – 1

GRANİKOS SAVAŞI ile bölgeye bir yolculuk yapacağız.

Unutsak da taşın hafızası çok güçlü ve asla unutmuyor.

Muhabbetle,

Recep Babayiğit

Aralık 2019