17 Nisan 2022 Pazar

TAŞ DOĞANLAR - TAŞ DOĞURANLAR


Kesintisiz Mitoloji, diye bir kavram var mıdır acaba?

Varsa, disiplinler arası ilişkiler ve bağlantılar bu kavramın içini ne kadar doldurabilir?

Sümerlerden Hititlere, onlardan Friglere ve Helenlere geçen ve kimisi şekil ve isim değiştirerek günümüze kadar süre gelen mitoslar, efsaneler, destanlar yalnızca kesintisiz akışı anlatmaz, tek tanrılı dinlerle birlikte ortaya çıkan kutsal kitap poetiğinde de kesintisiz bir sürekliliğe kaynaklık eder.

Konumuz taş olunca ve konu başlığımız TAŞ DOĞANLAR-TAŞ DOĞURANLAR olunca, önümüze hem Mezopotamya kaynaklı çok tanrılı mitoloji hem de yine Mezopotamya kaynaklı tek tanrılı kutsal kitapların metinleri çıkar.

Taş motifi Sümer’den bu yana neredeyse bütün dinlerde üzerinde en çok söz söylenen ve adeta bir mitosa dönüşen motiftir.

Bir intizar olarak “Allah seni taş etsin”, bir yerleşim yeri olarak “Taş Kesti”, bir halk türküsü ve ninni olarak “Aktaş diye belediğim” ve içinde “N’ ola taş d’oğraydı analarımız” dizesi geçen Amasya türküsü “Tek kapıdan çıktım yüzüm peçeli”  içinde hep taş motifi bulunan ve günümüzde hala kullandığımız sayısız söz dizileri ve isimlerdir. Hepsinin günümüze kadar kesintisiz bir şekilde gelmiş olması “Taş” olarak katı nesnenin kutsallığına bağlıdır. Taşın aslında katı halde bir toprak, toprağın ise doğurganlığıyla Ana Tanrıçayı işaret etmesi kutsallığın kesintisiz olmasını sağlıyor olmalı.

Yüz yıldan uzun bir süre önce Dersim Dağları’ndaki Ermeni Köy Hayatını anlatan gezginler “Taşın” Ermeni inancındaki yerini aktarırlar.

“Tarlalardan topladıkları taşları tarlanın kenarında öbekler halinde biriktirirlerdi çünkü taşların tamamen ortadan kaldırılmasının toprağın gücünü yitirmesine neden olacağına inanırlardı. Harput-Akhorlu Vartan Bey, kurumuş ağacın budağına bir taş bırakıldığında ağacın canlanıp meyvelendiğini söyledi.”[1]

Burada kurumuş ağacı canlandıran taştaki güç nedir? Tanrısal bir güç mü mitolojik bir güç mü yoksa inanç mı?

Yine Dersim’de kutsal ziyaret yerlerinden birisi olan Düzgün Baba Ziyareti’ ne çıkmadan önce aşağıda sizi karşılayan kurban adaklarının sunağı olarak kullanılan büyük kara taş için aynı gezginlerin söyledikleri de ilginçtir.

“Ancak, Ermeniler taşı yabancı bir nesne olarak görmezlerdi; onlar için taş, Toprak Ana’nın yoğunlaşmış haliydi.”[2]

Bu inancın hiç kesintisiz günümüz Dersimlilerine aktarılmış olduğunu görebiliyoruz.

TAŞ DOĞANLAR – KUMARBİ EFSANESİ

Hititlerden başlayalım yine. “Kumarbi Efsanesi Hitit krallığının başkenti Hattuşaş’ta, bugünkü Boğazköy’de bulundu. Hitit çivi yazısı ile yazılmış bu destanın metni Hattuşaş saray arşivlerinin tabletleri arasından ortaya çıkarıldı. Bilginler bu tabletleri MÖ 13. Yüzyıl sonu olarak değerlendirirler, çünkü saray o tarihten sonra yıkılmıştır. Yazıya dökülen efsane ise Hurri kaynaklıdır. Hurriler MÖ 16. ve 15. Yüzyıllarda Anadolu’nun güneydoğusundan Kuzey Mezopotamya ve Suriye’ye uzanan bölgede yaşamışlardı.”[3]

Azra ERHAT buradan başlayarak bize Kumarbi Efsanesi metinlerinden aktarmalar yapar. Metinlerin Hititçe çevirileri DTCF’ nin ilk Hititoloji hocası H.G. GÖTERBOCK tarafından yapılmıştır.

“Anu tahtına oturur ve güçlü Kumarbi ona içecek verirdi. Onun ayaklarına kapanır ve maşrapaları içmek için eline verirdi,” deniyor. Anu’nun krallığı da dokuz yıl sürer ve Kumarbi de ona karşı savaş açar. Şöyle denir: “Anu artık dayanamadı Kumarbi’ nin gözlerine. Anu, Kumarbi’nin elinden kendini sıyırdı ve kaçtı. Anu, kuş gibi uçtu. Arkasından Kumarbi saldırdı ve onu, Anu’yu ayaklarından yakaladı, ve onu gökten aşağı çekti.” Bundan sonra efsanenin asıl can alıcı olayı anlatılır: “O (Yani Kumarbi) onun (yani Anu’nun) ‘diz’ini ısırdı; ve onun (Anu’nun) erkekliği (Kumarbi’nin) içine döküldü.” Kumarbi Anu’nun erkekliğini içine aldığına sevinir ve güler, ama Anu geri döner ve Kumarbi’ye şöyle seslenir: “İçini düşünerek seviniyorsun, çünkü benim erkekliğimi yuttun. İçinde olana sevinme. İçine ağır bir yük koydum.” Bu yükün ne olduğu açıklanır: Kumarbi hava-tanrıya gebe kalmıştır, ondan başka Aranzah (Dicle) ve Taşmişu’ya da gebe kalmıştır. Bu üç korkunç tanrının tohumlarının içine döküldüğünü öğrenince Kumarbi büyük bir telaşa kapılır, yuttuğunu tükürmeye çalışır. Tükürdüğünün Kanzura Dağı’na düştüğü söylenir. Ama tükürdüğü nedir, tüküremediği nedir?“ Metin bunu bildirmez ve elimizdeki fragman Kumarbi’nin öfke içinde Nippur’a gitmesiyle son bulur.”[4]

DOĞURMAK-TÜKÜRMEK-YEŞİL TAŞ

Bu metinler 13. Yüzyıl ve Hattuşa kaynaklıysa, hemen Hattuşa çevresine bakarak Kumarbi’nin tükürdüğünün belki de Hattuşa Büyük Tapınak’ta bulunan “Yeşil Taş” olduğu akla geliyor. Yeşil Taş’ın hala nereden ve ne zaman geldiği bilinmemektedir.

Hurrilerdeki adı farklıdır tükürülen şeyin, ama bu Hattuşa kültüründe yerel nesnelere dönüşmüş olmalıdır. Bu ise yörede çokça bulunan ve bir tür “Serpantin” olan sıra dışı büyüklükteki Yeşil Taş’ tan başka bir şey olamaz.

Öte yandan yöre halkından ve ziyarete gelen kadınlardan bu taşa dokunarak bebek dilediklerini görebilmek taşın bir doğum-doğurma mitosu barındırdığını gösteriyor.

Serpantin taşının ise yakın zamana kadar yörede ve bütün Anadolu’da çok sık rastlanan “Yılancık Hastalığının” tedavisinde halk hekimliğinde kullanıldığı bilinmektedir.

Yeşil Taş’ ın burada tedavi edici ve doğurganlığa yardımcı olduğuna inanılırken, Suriye-Hama’ da bulunan ve Hititoloji için ilk kaynak olduğu düşünülen Luvi dilinde yazılmış taş ise yörede yaşayan insanların göz hastalıklarına iyi geliyordu. 

Burada tükürmenin bir tür doğurmak olduğu düşünülür.

Yaşayan en büyük Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ’ ın DTCF’ den sınıf arkadaşı Hatice KIZILYAY 1958 yılı kazı döneminde Hattuşa’ da Hükümet Komiseri olarak yer alır. Hatice Hanım kazılara 14 yaşındaki kızı İştar’ı da getirir o sene. İştar bir günlük tutar ve Muazzez Hanım İştar’ın günlüğünden bize Hattuşa’yı, Hititleri ve elbette

 

Hattuşa Yeşil Taşı

Hattuşa Büyük Tapınak

Kumarbi Efsanesini anlatır.

 İŞTAR’IN KALEMİNDEN KUMARBİ EFSANESİ-TAŞTAN DOĞANLAR

 

İştar 

Sol baştaki Kumarbi

Yazılıkaya Hitit Panteonu’ nda 38 numaralı tanrıça İştar, 40 numaralı tanrı Kumarbi’ dir. İştar adı, ŞAUŞKA-ASTARTE-İŞTAR-SİTARE olarak kullanılmış olup günümüze kadar geldiğinde Arapça Sitare karşılığı Yıldız adını alır. Kesintisiz durum burada da devam eder.

Hatice KIZILYAY’ın kızı İştar ise günlüğüne aşağıdaki notları düşer.

“Annem, ‘Bak! Bir de Ullikummi hikayesi veya şarkısı var. Oldu olacak onu da anlatayım’ dedi.”

‘Kumarbi, kendisini tahttan indiren Hava Tanrısı Teşub’a kızıyormuş. Ona bir kötülük yapmayı planlıyor. Bunun için eline asa alıyor. Ayağına rüzgarı pabuç yapıyor. Şehri olan Urkiş’ten ayrılıp ‘Soğuk Göl’ denilen yere geliyor. Orada çok büyük, bir uçtan bir uca uzanan bir kaya görüyor. O kaya ile yatıyor Kumarbi. Efsane bu ya! Kaya ondan gebe kalıyor ve bir çocuk doğuruyor. Kumarbi onun adını Ullikummi koyuyor. (Anlamı, Kummiya şehrinin yıkıcısı.)  Kumarbi onun göğe gitmesini, Tanrı Teşub’u ayağıyla karınca gibi ezmesini, Tanrıları gökten kuşlar gibi dağıtmasını söylüyor ve onu Ubelluri adlı, dünyayı üzerinde taşıyan bir devin omuzlarına koyarak denizde büyümesini istiyor.”[5]

Şimde bir de Ullikummi çıkar karşımıza.

Yine MÖ 16. Yüzyıl Hurri ülkesinden 13. Yüzyıl Hitit başkentine ve günümüz Hattuşa’sına döneriz.

Hattuşa’da, yani Boğazkale’de yöre halkının “Şahin Kayası” olarak bildiği, Hattuşa’nın dışında, Yazılıkaya’nın üzerine düşecek şekilde yekpare ve büyükçe bir kaya vardır.

Kumarbi Hattuşa versiyonunda bu kaya ile “Şahin Kayası ile” çiftleşmiş olabilir mi?

 

Şahin Kayası

Hititolog Prof. Dr. Güngör KARAUĞUZ Hitit Mitolojisi adlı eserinde Ullikummi Şarkısı’nın ilgili paragrafında doğrudan Hitit tabletlerinden okuma yapar.

“§4 (A I 11-16)

Kumarbi [ruhundan önce] bilgeliğini [aldığı]nda, o hemen sandalyesinden kalk(ıp) eline bir asa aldı. [Ayaklarına ayakkabı olarak] hızlı rüzgarları (koyup) giydi. O, Urkiş Kenti’nden yola çıktı ve soğuk pınara vardı.

§5 (B I 13-20)

Soğuk pınarda büyük bir kaya bulunur. Onun boyu üç fersah ve genişliği [    ] ve yarım fersah olup aşağıdadır. [Onun vaginası ise… fersahtır. Onu görünce ] ruhu (bir hoş olup aklı başından) fırladı. Ve o, kaya ile yatıp (sevişti). Erkeklik organını onun içine [batırdı]. Bu beş kez oldu. [Tekrar] o, on kez oldu.”[6]

Yine günümüz Hatuşa’sına dönersek efsanede sözü edilen deniz burada yok. Ama Hattuşa’ya çok uzak olmayan ve yine Hitit toprakları içinde olan Sungurlu ilçesine bağlı ve adında deniz geçen iki köy bulunmaktadır. Birisi DENİZ, diğeri DENİZLİ olarak çıkar karşımıza.

Yine yerel efsanelerden birisi çıkar karşımıza Şahin Kayası ile bağlantılı olarak.

“Hazreti Ali bir gün Şahin Kayası civarında atıyla dolaşırken atının arka ayağı kayar ve arka ayağıyla çifte atınca ayağının altındaki taş fırlayıp gider neredeyse bir fersah uzağa konar. Hazreti Ali’nin atının çiftesinin fırlattığı kayanın adı Ali Kayası, kayanın olduğu yer ise yöre halkının ağzında ‘Ali (K)ayası olarak bilinir.”

Yukarıda Kumarbi’nin tükürdüğü taş burada karşımıza atın çiftesinin fırlattığı taş olarak çıkar.

İştar’ın notlarını süsleyen Nazan ERKMEN aşağıda Kumarbi’nin Anu’yu ayaklarından yakalama sahnesini resimler.

Nazan ERKMAN çizimi Kumarbi’nin Anu’yu yakalaması

TAŞTAN DOĞANLAR VE DÜNYANIN MERKEZİ

Taş miti Helen mitolojisinde de devam eder. Hesiodos ölümsüz eseri Teogonia’da Olympos Tanrılarının Doğuşu bölümünde bize adeta bir film sahnesi aktarır.

Dilimize Azra ERHAT ve Sabahattin EYÜBOĞLU çevirir.

Olympos Tanrılarının Doğuşu

             Rheia, Kronos’un yatağına girince

                Şanlı evlatlar doğurdu ona:        

Hestia, Demeter, altın sandallı Hera

455         Ve güçlü Hades, yerin altında oturan,

                Yüreği acıma nedir bilmeyen tanrı,

                Toprağı sarsan, uğultulu tanrı Poseidon

                Ve temkinli Zeus, tanrıların ve insanların babası,

                Yıldırımlarıyla yeryüzünü titreten.

                 Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını

460         Analarının kutsal karnından çıkıp da

                Dizleri üstüne oturduğunda her biri.

                Korkuyordu, Uranos’un mağrur torunlarından biri

                Ölümsüzler arasında kral olacak diye.

                Gaia ve Uranos bildirmişlerdi ona

                Ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa

465         Kendi oğluna yenilmekti kaderi.

                Buydu çünkü Zeus’un isteği.

                Onun için gözü pusudaydı her zaman,

                Doğan çocuklarını yiyordu birer birer

                Ve Rheia sonsuz bir yas içindeydi.

                Ama Zeus’u dünyaya getirdiği gün

                Yalvardı Toprak’a ve yıldızlı Gök’e

                Gizli doğurabilsin diye çocuğunu,

Öcü alınsın diye babasının

Ve hain Kronos’un yediği bütün çocuklarının.

Anası babası dinlediler kızlarını

Ve bildirdiler ona Kader’in ne hazırladığını

Kral Kronos’a ve coşkun yürekli oğluna.

Sonra bereketli Girit’te Lyktos’a götürdüler onu,

Son oğlu büyük Zeus’u doğuracağı gün.

Ulu Toprak tanrıçası aldı çocuğu

Besleyip yetiştirmek için koca Girit’te;

Hızlı gecenin karanlıklarından yararlanıp

Diktor tepelerine götürdü onu,

Sık ormanlarla kaplı Aigaion eteklerinde

Kutsal toprağın gizli derinliklerinde

Ulaşılmaz bir mağaraya sakladı onu,

Sonra koca bir taşı bezlere sarıp

Verdi, göklerin güçlü oğlu Kronos’a,

O da yakalayıp iki eliyle taşı

Yuttu indirdi uğursuz midesine,

Anlamadı yuttuğunun bir taş olduğunu,

Oğlununsa dipdiri kaldığını,

Ve az sonra yenilmez, baş olmaz gücüyle

Babasının hakkından geleceğini,

Onu tahtından atıp yerine geçeceğini,

Ölümsüzler kralı olacağını.

(…) 

Kesintisiz mitoloji burada da devam eder. Azra ERHAT bu kesintisiz durumu şöyle anlatır.

“Ullikummi’nin doğumunu Zeus’un Girit mağarasında gizlice dünyaya gelmesiyle kıyaslamak doğru olur mu, olmaz mı? Benzer noktalar yok değil.”[7]

Devam eder Azra ERHAT “Her iki destan da nasılsa öyledir. Yaratılış ya da yazılış tarihleri arasında en azından altı yüzyıl bulunduğuna göre, Hitit’in kaynak olduğu su götürmez bir olgu sayılabilir.”[8]

Zeus taştan doğmamıştır, ama taş burada aldatıcı olarak babasının, Kronos’un ağzına verilmiştir. Yani taş sanki yeni doğmuş bir bebek gibi bezlere belenerek Kronos aldatılmıştır.

Ancak burada başka bir konu daha çıkar karşımıza.

Kronos’ a hileyle yutturulan taşın şekli ve adı vardır: Omphalos

“Ne de Pythia’nın her sabah kaynağın suyunda yıkayıp ovduğu, yağlar, kokular sürdüğü, giydirip beslediği, çocuğu gibi baktığı çember çizgili koyu renk yumurta taşı Omphalos’u. Bu, Tanrıların anası Rhea-Kibele’nin Dünyanın kuruluşu sırasındaki zaman Tanrısı Cronos’a son çocuğu Zeus yerine yutturduğu ünlü taştı. Cronos yeni doğan çocuklarını hemen yiyordu, tanrıçanın yutturduğu taş çok ağır olduğundan Kronos önceden yuttukları da dahil bütün Tanrı-Çocukları kusmuştu.

Zaten Omphalos, göbek, gök ve yer arasında bağ anlamına gelir.[9]

Omphalos aslında Antik Yunan’da dünyanın merkezini gösteren bir taştır.

Artık bir şehir efsanesinden daha çok öne çıkan ve Çorum’un dünyanın merkezi olduğu konuşmalarıyla “omphalosun” ve Hattuşa söz konusu olduğunda “Yeşil Taşın” bu merkezi gösterdiği, işaret ettiği akla gelebilir mi?

 

Dünyanın merkezini gösteren, “göbek” anlamı olan omphalos taşı

TÜRK FOLKLORÜNDE TAŞ DOĞURMAK- TAŞ DOĞMAK

Bedduaları, intizarları bir kanara bırakırsak annelerin bebeklerine söylediği bir ninni vardır. Bu ninniyi belki de en güzel Sümeyra ÇAKIR söyler.

AKTAŞ DİYE BELEDİĞİM

Ninninin Türk Halk Folklöründe önemli bir yeri vardır.

“Yörük obasının genç beyi kendi obasından kız beğenemez ve ilerleyen yaşının artık sonlarına geldiğinde ovadan bir kıza aşık olur ve törelerde pek yeri olmasa da beyin dediği olur ve kızla evlenir.

Ancak yıllar geçer, bey ve ova kızının çocukları olmaz.

Ova kızı kabahati hep kendinde arar ve obadan beye daha önceden yanık olan başka bir kızı kocasıyla baş göz eder ve kendisi de kayıplara karışır.

Dere tepe, dağ bayır dolaşan ve bebek diye yanıp tutuşan ova kızı bir dereden geçerken suyun içinde bebek şeklinde bir “Aktaş” görür. Tanrı hikmetidir, diye taşı dereden alır ve onu beler, Pythia gibi sarıp sarmalar ve kucağına alır.

Sonra başlar Aktaş’a ninniler okumaya:

 Ağdaş diye belediğim 

Tülbendime doladığım 

Hak'tan dilek dilediğim 

Mevlam bu taşa can versin

 

Yoldan geçen yolcu kardeş 

Ben kimlere olam sırdaş 

Kırşehir’de Hacı Bektaş 

Mevlam bu taşa can versin

 

Bebeksiz oldum divane 

Ben ağlarım yane yane 

Konya’da ulu Mevlana

Mevlam bu taşa can versin

 

Tarlalarda olur yaba 

Savururlar kaba kaba 

Ödemiş’te Birgi Dede 

Mevlam bu taşa can versin

 

Bebek uyandı bakıyor 

Sevinci içimi yakıyor 

Gözlerimden yaş akıyor 

Mevlam bu taşa can versin

 

Yüksekte şahin ovası 

Alçakta Avşar obası 

Gelsin yavrumun babası 

Mevlam bu taşa can versin

 

Hüda'ya eyledim zari 

Taşıma can verdi bari 

Uzun ömür versin gari 

Mevlam bu taşa can versin

Ova kızı kucağında belediği Aktaş ile gece gündüz yol alarak bu ninniyi söyler ve bir gün olur duası kabul olup taş canlanır.”

Aktaş’ ı kim doğurmuştur, nasıl doğmuştur? Ta Sümer’den gelen taş miti burada ve bugünkü hayatta da çıkar karşımıza.

N’OLA TAŞ D’OĞRAYDIM

Anneler çocuklarına çok kızdıklarında, onların hayırsız olduğunu söyler. Daha da ileri giderek “Seni doğuracağıma, n’ola taş doğuraydım” derler.

Taş doğurmak bir anne için mümkün müdür? Kronos veya Kumarbi bunu yapabiliyorsa annelerimiz de yapabilir mi?

Bazen de çok acı çeken çocuklar annelerine intizar eder, hesap sorar gibi “Anne beni doğuracağına n’ola taş doğuraydın ya” derler.

Halk türkülerine, folklörümüze bakarsak eğer aşağıdaki Amasya türküsünün bu kadar güzel bir makamda ve hala söylenmesinde bir neden olsa gerek, diye düşünürüz.

Tek kapıdan çıktım yüzüm peçeli,
Ahbaplar oturmuş iki geçeli (Vay Vay).
Hulisi'm de alnı sıra perçemli.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

Dağdan yuvarlandı kayalarımız,
Gam ile yoğruldu mayalarımız (Vay Vay).
N' ola taş doğuraydı analarınız.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

Mezarımı Helvacıya eşsinler,
Al Yeşili üzerime örtsünler (Vay Vay).
Gelen geçen yazık olmuş desinler.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

 

Rhea’nın Kronos’u (omphalos ile) kandırması

Kronos’un evlatlarını yemesi 

Kesintisiz Mitoloji böyle devam ederken Kutsal Kitap metinlerinde de “Taş” ile ilgili bazı mitler ve sözler çıkar karşımıza.

KUTSAL KİTAP POETİĞİNDE TAŞ MİTİ

Moskova Devlet Üniversitesi Asya-Afrika Ülkeleri Enstitüsü Arap Dili Bölüm Başkanı Dmitriy Vladimiroviç FROLOV “Kur’anda Taş Motifinin Anlambilimsel İncelemesi” adlı makalesinde konuyu yine kesintisiz bir şekilde ele alır ve burada da karşımıza bir Kesintisiz Teoloji çıkar adeta.

“a. “Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. …” (Bakara, 2:60) b. “Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya, “Asanı taşa vur!” diye vahyettik. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. …” (A’raf, 7:160)

Kur’ân’dan alınan parçada, Yahudiler hakkında hiçbir söz geçmez, yeniden dirilmeye inanmayan Mekkeliler kastedilir. Sadece İncil’deki anahtar motif “taştan insan yaratılması” korunur: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahlûk! Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan…” (İsra 17:49-51)3

Son dönem Mekkî surelerin birinde “cansız nesnelerin Tanrı’nın iradesine göre canlı nesnelere dönüşmesi konusu” yer almaktadır; bu, herkesçe bilinen bir İncil hikâyesinin canlandırılması olarak görünür ve Matta ve Luka İncillerinde tekrar edilir. Ferisiler ve Sadukinlere hitap eden Yahya’nın vaazlarından bahsedilir: “Kendi kendinize, “Biz İbrahim’in soyundanız” diye düşünmeyin. Ben size şunu söyleyeyim: Tanrı, İbrahim’e şu taşlardan da çocuk yaratabilir.” (Matta 3,9). krş. Luka 3,8: Bu sözler, vaftiz olmaya gelen halka yani genel olarak Yahudilere hitaben söylenmiştir. Kur’ân’dan alınan parçada, Yahudiler hakkında hiçbir söz geçmez, yeniden dirilmeye inanmayan Mekkeliler kastedilir. Sadece İncil’deki anahtar motif “taştan insan yaratılması” korunur: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahlûk! Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan…”

2. Nadir istisnalar haricinde, incelenen bütün parçalar son dönem Mekkî ve Medenî surelerdir; o dönemde, İncil’den olaylar, şahıslar ve motifler Kur’ân metnine adeta doluşurlar. Daha önceki tespitlerimizi de buna eklersek, pek çok “taş” motifinin doğrudan İncil’deki olayların aktarılması veya canlandırılması olduğu, bazı durumlarda ise başlangıçta bulunmadığı halde İncil hikâyelerinin içine yerleştirilmiş olduğu anlaşılır ki “taş” konusunun Kur’ân’da ortaya çıkışının İncil’in etkisi altında gerçekleştiğini söylemek, çok esnek bir yorum olmaz. Bu iki anahtar motifin kuruluşunda, Kur’ân için tipik bir terkip olan, İncil dışından (Arap ve Mezoptamya kökenli) düşünceler ve imajların da iç içe girdiği Eski ve Yeni Ahit’ten canlandırmalar fevkalade önemlidir.”[10]

Taştan su ve insan yaratılması farklı kutsal kitaplardan da olsa bir yaratma süreci görülmektedir.

TAŞ DOĞANLARA İSİMLER

Taştan doğanların veya taş doğuranların ve hatta taşların da mitolojide ve kutsal metinlerde birer isimleri vardır.

Türkiye’de ilk nüfus sayımıyla birlikte kimlik kartları da verilmeye başlandığında babası veya annesi belli olmayan çocukların baba ve anne adları olarak hep aynı isimler verildi.

Babası belli olmayan çocuğun baba hanesine KAYA, annesi belli olmayan çocukların anne hanesine ise hep YILDIZ yazıldı yakın zamana kadar. Hem Kaya hem de Yıldız aslında ta Sümer’den başlayarak tanrısal isimleri çağrıştırırlar. Ancak, bu tür çocukların kimlik bilgilerinden ne oldukları hemen anlaşıldığından bu durum çocukların hem küçükken hem de yetişkin birey olduklarında aşağılanmalarına neden oluyordu.

Sonra bulunan isimler ise yine benzer sorunlara neden oldu ne yazık ki. Sonradan bulunan isimler ise baba için Adem, anne için Havva oluyordu. Bu uygulama da benzer nedenlerle kaldırıldı. Son çıkan yasaya göre babası belli olmayan çocuğun babası hanesine annenin vereceği isim konmaya başlandı.

Aslında bir bakışta çocuğun durumunu ortaya çıkarması dışında çocuğun “Kayadan, Taştan Doğması” tam da bizim yukarıda anlatmaya çalıştığımız Kesintisiz Mitoloji’nin konusu değil midir?

Yakın zamanlarda terk edilen bu KAYA/YILDIZ uygulamasını ilk olarak kim başlattı acaba? Bunu başlatan irade Sümer, Hitit, Helen mitolojilerini biliyor muydu?

Selman AK ile yapmış olduğumuz bir Dersim gezimizde, Selman’ın köyüne

TUNCELİ-PERTEK-PINARLAR, mezarlığa uğradığımızda karşıma çıkan aşağıdaki mezar taşı kanımı donduruyordu.

 

Pınarlar Köyü mezarlığındaki mezar taşı

Mezar taşını, yani Kitabe-i Seng-i Mezar, yani mezar taşının kitabesini okuyorum.

J. ER

KAYA OĞLU

HASRET

ÇANKAYA

POSOF ÖZ

BAŞI KÖYÜ

RUHUNA FATİHA

12.O3. 1966

Yukarıda anlattık KAYA’ nın ne olduğunu, Toprak Ana’nın yoğunlaşmış bir halinden başka bir şey olmadığını, Hititlerde ise tanrıların taş/kaya gibi bir nesne ile temsil edildiğini.

Yani KAYA kelimesi bilinen anlamından bağımsız olarak tanrısal bir anlam ile ifade edecek olursak, dağlara hükmetmesi, dağ tanrılarının üzerinde durmasına bakarak, sivri külahına bakarsak kendisi de başında bir dağ taşıyan TEŞUP için söylenebilecek bir kavram;

YILDIZ ise Teşup’ un kız kardeşi ŞAUŞKA’ nın Babil-Asur karşılığında karşımıza aşk ve bereket tanrıçası İŞTAR, sonraki uygarlıklarda Afrodit ve Venüs olarak çıkan ve bir zamanlar kızlarımıza isim olan SİTARE’ nin yeni Türkçe karşılığı YILDIZ’ dan başka bir şey değildir.

SONUÇ

Taş doğanlar veya taş doğuranlar, sonuçta her şey aslına dönüyor ve insan gibi, kanlı canlı, etten ve kemikten ibaret doğsalar da toprağın altında ve milyonlarca yıl sonra taşlaşıyorlar. Taş ise asla yok olmuyor. Kesintisiz yaşam devam ediyor.

 



[1] MARY KILBOURNE MATOSSIAN-SUSIE HOOGASIAN VILLA-1914 ÖNCESİ ERMENİ KÖY HAYATI-ARAS YAYINCILIK-ÇEVİRİ: ALTUĞ YILMAZ

[2] M.KILBOURNE MATOSSIAN-SUSIE HOOGASIAN VILLA, age

[3] HESİODOS-THEOGONAI-İŞLER VE GÜNLER-TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI-ÇEVİRİ: AZRA ERHAT-SABAHATTİM EYÜBOĞLU

[4] HESIODOS, aga

[5] MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞI-HİİTİTLER VE HATTUŞA İŞTAR’IN KALEMİNDEN-KAYNAK YAYINLARI

[6] GÜNGÖR KARAUĞUZ-HİTİT MİTOLOJİSİ-ÇİZGİ KİTABEVİ YAYINLARI

[7] HESİODOS, age

[8] HESİODOS, age

[9] FERNAND LEQUENNE*GALAT’LAR-ÇEVİRİ: SUZAN ALBEK-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[10] DMİTRIY VLADİMİROVİÇ FRLOV, age ÇEVİRİ: Prof. Dr. Halil İbrahim USTA

18 Mart 2022 Cuma

KENDİLERİNİ TARİHE GÖMENLER

İnsanlık tarihinde ölü gömme işi ne zaman başladı ve bu ne zaman gelenek haline geldi tam olarak bilemiyoruz.

Ölülerin gömülmeye başlamasından sonra ölüler için ilk mezar yapma işi ne zaman başladı ve mezar şekilleri nasıldı, onu da tam olarak bilemiyoruz.

Bildiklerimiz daha çok Yakın Doğu ve Orta Asya ile sınırlı kalıyor.

Sıradan mezarlar mimari yapılara ve giderek anıtsal yapılara ne zaman dönüşmeye başladı?

İnsanın ölümü beklerken son günlerinde içinden geçen en büyük arzusunun “Doğup büyüdüğü topraklara gömülmek” isteği olsa gerek. Zira bu istek belki de hayatı boyunca hep aradığı, ama bir türlü bulamadığı “Bir yere, bir toprağa, bir coğrafyaya aidiyetlik” duygusunun olmayışı veya bu duygunun hayatın son anlarına doğru ortaya çıkmasıdır. 

BENİ DOĞDUĞUM TOPRAKLARA GÖMÜN

Son vasiyeti sorulduğunda kaç kişi “Beni doğduğum topraklara gömün” diyebilir? Kaç kişi bunun asla gerçekleşmeyeceğini bildiği için sessiz kalır. Şu an altmışlarında olan Anadolu kökenli son kuşaktan bazıları belki de doğdukları topraklara gömülebilen son kişiler olacak.

Bunun ne önemi var, der gibisiniz.

Aslında çok da önemi yok gibi görünse de neredeyse bütün yıllarını Türkiye dışında geçirmiş insanların, çok değerli bilim insanı ve sanatçıların yukarıda da söz ettiğim gibi “Aidiyetlik duygusuyla” bedenlerinin kendi doğdukları topraklarda olmasa da Anadolu topraklarına gömülme isteklerini anlayabiliyoruz.

İlhan KOMAN İsveç’te geçen ömrünü ruhen olmasa da bedenen Anadolu’da sonlandırdı.

Başka bir İlhan, İlhan BAŞGÖZ yıllarını geçirdiği Amerika’dan hasta yatağında ve ambulans uçakla Türkiye’ye döndüğünde ruhen ve bedenen Anadolu topraklarına gömüleceğinin mutlu bir ifadesini taşıyordu yüzünde ve okuduğu Enver GÖKÇE şiirinde:

TÜRKİYEM

Senin emekçin olaydım
                          şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiye

Enver Gökçe (Ankara, 1945)

Oktay SİNANOĞLU çok önemli bir kariyerden sonra döndü Anadolu’ya aklında ve yüreğinde Anadolu Aydınlanması heyecanıyla.

Örnekleri çoğaltabiliriz.

GURBETE GİDENLERİN SADECE CENAZESİ GELİYOR

Analar uzun ve bitip tükenmeyen savaşlarından dolayı “Gidip de gelmeyenleri” bildikleri için, gurbete gitmek isteyen oğullarının da gidip de gelemeyeceğini düşünerek onlara “Gidersen südümü helal etmem” dediler hep. Şimdi ise belki de içleri yanarak “Git oğlum, kurtar kendini” diyorlar.

Gidenler çok uzaklara da gittiler, Alamanyalara da gittiler.

Gidenler uzun süre gelemediler, bazıları hiç gelemedi.

Gidenlere ve gelemeyenlere de ağıtlar yakıldı. Erkan OCAKLI yazdı, yazılana en güzel ve içli sesi Ruhi SU ve Sümeyra ÇAKIR verdiler.

Almanya acı vatan

Adama hiç gülmeyi

Nedendir bilemedim

Bazıları gelmeyi

Alamanya’ya gidenlerden, en çok da ilk kuşağın hasret kokan ölü bedenleri ait oldukları Anadolu topraklarına son kez kavuşabilmek için geliyor.

Oğlunu, kızını, kocasını, babasını, yârini, yoldaşını Alamanyalara gönderirken belki de “Südümü helal etmem” diye intizar etmiş olanlar her cenaze gelişinde “Artık sadece cenazeleri geliyor” diyorlar.

İzinlerinde bile uzun yıllar yurduna, köyüne, Anadolu’ya dönmeyenler, geride bıraktıklarının hasretine sadece ölü bedenleriyle, cenazeleriyle karşılık veriyorlar.

MEZARIMI TAŞTAN OYUN

Siyah-beyaz Türk sinemasının önemli filmlerinden birisidir “Mezarımı Taştan Oyun” filmi.

Filmin başında “Abdo’nun Ağıdını” söyler bir aşık Urfa’da Balıklı Göl’ün yanı başında.

Abdo'nun mezarın kayadan oyun
Mezarın üstüne mermer taş koyun
Abdo'nun yerine Müslüm'ü koyun
Vurma zalim vurma yaram derindir
Yaram sağalırsa Mevla'm kerimdir

Bu güzel ağıt bize Celal GÜZELSES’ in okuduğu plaktan miras kalmış sayılır.

Burada son vasiyetinde Anadolu’ya, doğduğu topraklara gömülmeyi isteyen Abdo yerine “Mezarının kayadan oyulmasını” isteyen bir Abdo buluruz karşımızda.

 


  

BENİ TARİHE GÖMÜN

Onlar kendi mezarları kazılmadan belki de sayısız ve isimsiz mezar kazdılar uzun arkeoloji çalışmalarında ve kazı başkanlığı yaptıkları dönemlerde.

Onlara “Nereye gömülmek isterseniz?” diye hiç soruldu mu bilinmez, ama onlar ayrı ayrı olmak üzere “Beni tarihe gömün” demiş olmalılar mutlaka.

İnsanın nereye gömülmek istediği ve/veya nereye gömüldüğü bellidir, ama “Tarihe gömülmek” diye bir vasiyet olabilir mi acaba?

Bakanlar Kurulu’nun kimi zaman yerinde çoğu zaman ise yerinde olmayan kararlarıyla selatin camilerinin hazirelerine gömülen kişilerin olduğunu biliyoruz.

Onların tarihe gömülüp gömülmediklerini tartışmıyoruz burada, zira sözü geçen selatin camileri henüz “Tarih” olmadılar.

Ama Afrodisias ve Alacahöyük tarihtir. Alacahöyük Anadolu Uygarlıklarının derli toplu ilk ulusal kazılarından birisidir.

TARİHE GÖMÜLENLER

-KENAN TEVFİK ERİM

 

Afrodisias ve Kenan ERİM

03 Şubat 1929 tarihinde doğan Kenan ERİM 1961 yılında başladığı Afrodisias kazılarını ancak ölümü sonucunda 03 Kasım 1990 tarihinde bıraktı.

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU ve Ara GÜLER’ den uzayıp gelen Afrodisias sevdası Kenan ERİM’ i de sarıp sarmaladı. Kenan ERİM adeta aşık oldu kazdığı yere, Afrodisias’a.

Bakanlar Kurulu çok doğru bir kararla Kenan ERİM’ in aşık olduğu Afrodisias’ a, “Sevgilim” dediği Afrodisias’a gömülmesine izin verdi. Ne gariptir ki, Kenan ERİM sanki bir şeyleri önceden biliyor gibisine önüne gömüldüğü Afrodisias’ın anıtsal kapısı olan Tetrapylon’ u ölümünden tam üç hafta önce ayağa kaldırıp bugünkü görünümüne kavuşturmuştu.

 Tetrapylon-Anıtsal Kapı

Ön planda Kenan Erim’in mezarı

Kenan ERİM’ in sevgilisi kimdi acaba? Afrodisias mı Afrodit mi?

“Hesiodos Theogonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu anlatır. (Yun. Aphros köpük) Uranos, Gaia’ dan doğan çocuklarını doğar doğmaz toprağın bağrına soktuğu için Toprak Ana şişmekte ve korkunç sancılarla kıvranmaktadır, bu yüzden son oğlu Kronos’a bir tırpan verir, Kronos da o tırpanla babasının hayalarını keser ve denize atar.”[1]

 “Dalgalı denize atar atmaz onları

Gittiler engine doğru zaman.

Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:

Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten,

Önce kutsal Kythera’ya uğradı bu kız,

Oradan da denizle çevrili Kıbrıs’a gitti.

Oraya karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,

Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu

Narin ayaklarının bastığı yerden.

Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar,

Bir köpükten doğmuş olduğu için.”[2]

Ya da şu soruyu da sorabilir miyiz acaba?

Tetrapylon/Anıtsal Kapı’ nın önü ve arkası, Kenan ERİM mezarının bulunduğu yer yaz ve kış, bütün bir yıl neden hep taze ve canlı yeşil çimenlik haldedir?

Bu yeşil çimenlerin üzerinde Afrodit’in her gün yürüdüğünü görüyor olmalı Kenan ERİM.

Kenan ERİM ölümüyle “Sevgilisine” kavuştu belki, ama Afrodisias’a kavuşmayı bekleyen birisi daha var gurbet ellerde: İHTİYAR BALIKÇI

Tam 117 yıl önce yapılan Afrodisias kazılarından kaçırılan ve Berlin Devlet Müzesi’nde bulunan ihtiyar balıkçı heykelinin gövdesi Afrodisias’ta bulunan başına kavuşmayı bekliyor.

Gurbete giden ve hala dönmeyen İHTİYAR BALIKÇI gövdesi aslında 60 sene önce işçi olarak Alamanyalara giden Anadolu insanın gövdesiydi. 

Kalıptan çıkarılan kopyasıyla İHTİYAR BALIKÇI HEYKELİ

 AYKUT ÇINAROĞLU

Mustafa Kemal, Remzi Oğuz ARIK ve Hamit Zübeyr KOŞAY ile çıkılan yolda Anadolu Uygarlıklarının keşfi için yapılan arkeolojik kazıların ilklerindendir Alacahöyük Kazıları.

Şimdiki kazı başkanından bir önceki başkan Aykut ÇINAROĞLU’ dur.

11 Kasım 1941 tarihinde doğan Aykut ÇINAROĞLU yine bir Kasım ayında, 04 Kasım 2019 tarihinde aramızdan ayrıldı ve “Sırlanıp” Alacahöyük Köy mezarlığına defnedildi.

ALACAHÖYÜK-ARİNNA

Anadolu uygarlıklarını anlamak için önce Alacahöyük’e bakmalıyız. Hattileri görürüz orada, oradan Hititlere ulaşmak ise kolaydır.

Afrodisias’taki Babil kökenli tanrıça, Helen kültürüyle nasıl Afrodit ve Roma kültürüyle Venüs olarak karşımıza çıkıyorsa, aynı tanrıça yani Afrodit, Anadolu ana tanrıçalarına benzerliğiyle Fenikelilerde ASTARTE veya Asur/Babil kültüründe ise İŞTAR olarak çıkar karşımıza. Afrodit ise Alacahöyük/Arinna dünyasından bin yıllar sonra ortaya çıkar.

İştar kelimesi Arapça SİTARE olarak ve aynı anlama gelmek üzere, yıldız, bu topraklarda kızlarımıza hala isim olmayı sürdürmektedir.

Aykut Hoca da tıpkı Kenan ERİM gibi Arinna’ya, Alacahöyük’e mi aşıktı?

Veya Kenan ERİM aslında Afrodit’e aşıktı dersek, Aykut Hoca da İştar’a, Yıldız’a mı aşıktı?

 


     

Aykut ÇINAROĞLU’ nun da bir vasiyeti var mıydı, bilemiyoruz.

Ancak Aykut Hocamızın annesi Rabia Hanım 2004 yılında vefat ettiğinde Alacahöyük mezarlığına defnedilmişti. 1997 yılından öldüğü tarihe kadar Alacahöyük’ü kazan Aykut ÇINAROĞLU 22 yıl boyunca geldiği yere aşık olmuş olabilir. Lakin annesi Rabia Hanım neden ta 15 yıl öncesinden defnedildi Alacahöyük’e? Bizim bilmediğimiz bir vasiyet mi var ortada, yoksa Rabia Hanım’ ı Alacahöyük’e çeken bilmediğimiz bir sihir mi?

Hitit topraklarını, Alacahöyük ve Hattuşa’ yı gezip görürseniz bu sihri fark edebilirsiniz.

Aykut ÇINAROĞLU’ nun da Alacahöyük’e gömülme konusunda bir vasiyetinin olup olmadığını bilemiyoruz. Belki de “Beni annemin yanına gömün” diye vasiyet etmiş olabilir.

Ama hem Kenan ERİM hem de Aykut ÇINAROĞLU iki farklı Anadolu uygarlığının tam da içinde uyumaktadırlar.

Bir küçük farkla, Kenan ERİM kazdığı antik kentin içinde, Aykut ÇINAROĞLU ise Alacahöyük Köy mezarlığındadır. Aslında buna fark demek olmaz, zira köy mezarlığı doğu tarafından bakıldığında Hatti beylerinin anıtsal 13 mezarını görmektedir. Bu mezarlar ilk kazılarda ortaya çıkmaya başladığında bütün dünyada büyük heyecan yaratmıştı.

İki usta da aynı şekilde öldüler, ne garip mi yoksa ne kader mi, kalp krizinden.

İki usta da kazılar boyunca çok sayıda mezar ortaya çıkarmış olmalılar.

İki usta da “Kazdıkları mezara mı gömüldüler?”

Neyse ki Aykut ÇINAROĞLU’ nun Kenan ERİM gibi topraklarına kavuşmayı bekleyen bir İHTİYAR BALIKÇISI yoktu, hiç olmadı da.

İki usta da bu toprakların sonsuz tarihine gömdüler kendilerini.

Kazdıkları mezara değil, ama onlar tarihe gömüldüler, başka bir örnekleri yok henüz.

Ruhları şad olsun.

 

   



[1] AZRA ERHAT-MİTOLOJİ SÖZLÜĞÜ –REMZİ KİTABEVİ

[2] HESIODOS-THEOGONIA-İŞLER GÜNLER-İŞBANKASI KÜLTÜR YAYINLARI-ÇEVİRİ; SABAHATTİN EYÜBOĞLU-AZRA ERHAT 

23 Şubat 2022 Çarşamba

KİM VAR İMİŞ BİZ BURADA YOĞ İKEN-2 ZİHNİ SİNİR PROJELER BİR ZİHNİ DERİN HÜLYASI MIYDI?

 

ZİHNİ SİNİR[1] çizgisel tiplemesini yaratan İrfan SAYAR’ a şöyle bir soru sorsak ne derdi acaba?

“Yarattığınız bu tiplemede Zihni DERİN size esin kaynağı olmuş olabilir mi?”

Bu soruyu İrfan SAYAR’a daha önce soran oldu mu, bilemiyorum.

Ama kendisine sadece “Zihni DERİN’i” tanıyıp tanımadığını yazılı olarak sorduğumda, aldığım cevap çok kısa olarak “Evet, tanıyorum, Türkiye’ye çayı getiren kişidir” şeklindeydi.

Aslında ben biraz da beklentimin üzerinde bir cevap bekliyordum, yani ZİHNİ SİNİR tiplemesine uyan bir beklenti.

İrfan SAYAR’ ın ZİHNİ SİNİR ‘i ile değerli insan, Türkiye’de çayın babası, Cumhuriyet’e kanat gerenlerden Zihni DERİN arasında sadece “Zihni” kelimesi benzerliğinden başka ne olabilirdi ki?

Soru tam da budur?

Yukarıdaki soruyu, yani esinlenme sorusunu doğrudan İrfan SAYAR’a soramazdım, varsa bir karşılığı bunu İrfan SAYAR’dan bekledim, elbette beklentimi yüksek tutarak.

Yani Karacaoğlan’ın deyişinde olduğu gibi “Kim var imiş biz burada yoğ iken”, acaba İrfan SAYAR’ın tiplemesi ZİHNİ SİNİR’den önce buralarda Zihni DERİN mi vardı?

Biz Zihni DERİN’in var olduğunu biliyoruz. Bunu yazımızın sonuna bırakalım.

Ancak bu topraklarda Zihni DERİN’den önce de, bir bakıma İrfan SAYAR’dan önce de “Zihni Sinir” pratikleri, projeleri, proceleri olan insanlar vardı.

En eski tarihten başlayalım.

ENVER PAŞA’NIN ZİHNİ SİNİR PROJE VE PRATİKLERİ

Hemen Sarıkamış’tan söz edeceğimi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Sarıkamış Faciası asla bir “Zihni Sinir” pratiği değildi.

Bir pratiğin, uygulamanın Zihni Sinir olabilmesi için ya insanı sinirden delirten bir hale getirmesi veya hayret ve umuttan yüreğinde sıcaklık hissettirmesi gerekir.

PRATİK 1

FRENGİLİ AMELE TABURLARI

Bitmeyen savaşlardan yılan, bir türlü rahat yüzü göremeyen asker cepheye gitmemenin, firar etmenin türlü yollarını arar ve bulur da kendine göre.

“Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi idam eden manga eratından bazıları, ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yani idam cezası dahi müessir olamıyordu.

Bazıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.”[2]

Bir ulus, koskoca bir imparatorluk ordusu için ne kadar onur kırıcı proje ve pratik.

PRATİK 2

KADINLARI DA ASKER EDİN

“Bulgar cephesi bozulduktan sonra, bunların yerini tutmak için, Alman kıtaatı sevkiyatına başlandı. Enver Paşa bana Çatalca istihkamatını, talim görmüş kadınlara vererek, oradaki askerlerin de cepheye gönderilmesi emrini verdi. Tatbiki kabil olmayan bu emri ifa eder gibi göründükse de tatbik etmedik. Zaten buna zaman da kalmadı.”[3]      

Proje var, ama pratik yok.

AHMET SAY’IN BANDO PRATİĞİ

Ahmet SAY Fazıl SAY’ın babasıdır. Onun hazırlamış olduğu kült eser “Müzik Ansiklopedisi” ve müzik üzerine yazmış olduğu diğer kitaplar hala aşılamamıştır.

Türkiye’de “Arap Kaymakam”, Libya’da ise (Libya’nın ilk başbakanı) “Türk Başbakan” olarak bilinen Sadullah KOLOĞLU Türkiye’de kaymakamlık ve valilik yaptığı sürede hepsi birer “Zihni Sinir proje ve pratik” olan çalışmalarını Bingöl valisiyken de sürdürür.

“Şimdi söyleyeceğime çok şaşacaksınız, nitekim ben de ilk öğrendiğimde çok şaşmıştım, okulumuzda bir de –İngilizce de bilen- musiki öğretmeni bulunuyordu. Nasıl olmuş ve ne gerekçeyle Bingöl’e atamışlar, bilemiyordum. Fazla derinine girmeden, hemen işbirliği yapıp, vilayet ve belediyenin odacılarından bir bando takımı kurduk. Daha da inanamayacaksınız ama onlara yaz günleri halk bahçesinde konserler verdiriyorduk. Yerli halkın hele çocukların ne denli ilgi gösterdiklerini hiç unutamam. Müziğin kalitesi konusunda yorumda bulunmak benim haddim değil, ancak savaşın çok uzağında olduğu için bunalımı zaten hissetmeyen halkın bayağı bir keyif yaşadığını söyleyebilirim.”[4]

Sözü edilen müzik öğretmeni Fazıl SAY’ın babası Ahmet SAY’dır.

Proje ve pratik mükemmel.

MAHMUT MAKAL’IN ISTAMPA PRATİĞİ

Bu aslında bir Mahmut MAKAL pratiği değil, onun “Bizim Köy” romanında geçen muhtarın pratiğidir.

“Köy odalarında, duvarları kaplayan zift gibi is tabakasının değerini bilmezdik. Meğer o da işe yararmış.

Delikanlının birisine bir ilmühaber yazdım. Muhtarın evine gidip mühürletti. Getirince baktım, muhtarın bastığı mühür, bükülmüş kağıdın her yanına sıvanmış.

Nedenini araştırdım. Muhtar, ıstampanın bulunuşundan habersiz olduğu için, tükenmez bir kaynak keşfetmiş; bütün duvarlar ıstampa! Hem de mürekkebi, tükenmez türden…”[5] 

Proje yok, ama pratik kusursuz.

MUZAFFER İLHAN ERDOST’UN ŞEMDİNLİ’DE KAĞNI PRATİĞİ

Muzaffer ERDOST kardeşi İlhan katledildikten sonra onun adını da alarak, kendi adını MUZAFFER İLHAN ERDOST olarak değiştirdi.

Veterinerdir Muzaffer İlhan ERDOST. Askerliğini 1963-64 yıllarında veteriner yedek subay olarak Şemdinli’de yapar.

Muzaffer İlhan ERDOST’un okul yapılan köylerin birinde gördüğü sıradan bir şey ora köylüleri için tam da “Zihni Sinir” bir Porocedir.

“Bir yıl sonra, okul inşaatını görmek için Gare’ye gelmiştik. İşçiler taş duvar örüyordu. Taş yığınının yanında bir kağnı vardı. Küçük ve kaba tekerlekli idi. Boyunduruk ve zelveler. Köy kağnıya, kağnı köye şaşkın bakıyor gibi. İki uzak dünyanın yaratıkları sanki.

Müteahhit yanımıza geldi. “Hoş geldiniz” dedi. “Yüksekova’dan mı getirdin bu kağnıyı?” dedim. “Yok” dedi, “ben yaptım burada”. Artvinli imiş. Artvin’in Yusufeli ilçesinden. Adı: Nazım Korucu. Okul binası yapmaya başlamadan önce taş ocağı aramış. Köyün yukarısında yumuşak bir taş bulmuş. Bununla duvarları örerim demiş. Köyün aşağısında sert, granit bulmuş. Bu taşı da köşelerde kullanırım, demiş. Taşları okulun yapılacağı yere getirmek için kağnı gerek, kağnıyı çekecek öküz gerek, yol gerek.

“Eh…” dedim “köylüler yolunu elbirliği ile yapmışlardır artık…”

Güldü. “Ne yolumu yapması?” diyor Nazım Korucu, “Taş ocağı için köylü toplandı, para istemeye kalktı benden…”

Şimdi gökten düşmüş gibi bir kağnı Gare köyünün altında, üstünde gıcırdıyor. Önce çoluk çocuk toplanıp, “bu ne?” diye bakmışlar. Bakmışlar ki kendilerini ısırmıyor, ekmeklerini ellerinden kapmıyor, “Aptal” bir şey, pek önemsememişler, arkalarını dönüp oynamışlar.”[6]

Projeler o kadar olmasa da pratik hep şaşırtıcıdır. Yusufelili Nazım KORUCU şaşırtıyor.

…/…

Artık ZİHNİ SİNİR PROCELER’ e ilham veren Zihni DERİN’e doğru geliyoruz.

…/…

 


 ASIM ZİHNİOĞLU’NUN ÇAY PRATİKLERİ

PRATİK 1

DENİZ SUYUNDAN TUZ İHTİYACI

Çayın babası Zihni DERİN ise, kardeşi de Asım ZİHNİOĞLU’dur desek hiç de yalan olmaz.

1949-1954 yıllarında Rize Merkez Çay Fabrikası Müdürü olarak çalışan Asım ZİHNİOĞLU Rize çayını içim, lezzet, muhafaza vb her bakımdan, en üstün seviyeye çıkarabilmek için başta Hindistan olmak üzere çayın yetiştiği, çay kültürünün egemen olduğu bütün ülkelerde akademik ve pratik çalışmalar yapmıştır.

Birisi ZİHNİ DERİN, diğeri ise ZİHNİOĞLU.

Bir tesadüf değilse bu iki çay gönüllüsü insanı kelimelerin ötesinde buluşturan nedir acaba?

Asım ZİHNİOĞLU çay için yurtdışına da gider, ama öncelikle Rize’de yaşayan yoksul insanları, ayakları yalın çarşıya pazara giden Rizeli kadınları görür.

“Karadeniz onlar için bir besin kaynağı, ulaşım aracı ve umut yoluydu. Beslenmek için sadece hamsiden değil, Karadeniz’in suyundan da yararlanırlardı. Evlerinin altındaki ahırlarda beslenen inek ve yavrularının çorbası da deniz suyu ile hazırlanırdı. Kadınlar tıpkı hamsi almaya indiklerinde olduğu gibi bu defa ellerinde ve sırt sepetlerinde taşıdıkları bakır güğümleri denize daldırıp doldururlar ve yine kafile halinde tepeleri aşarak evlerine ulaşırlardı. Böylece, hayvanlarının tuz ihtiyacını para vererek satın almaktansa deniz suyu kullanmak suretiyle karşılama yolunu bulmuşlardı.”[7]  

Proje yok, ama pratik mükemmel.

PRATİK 2

SİNİR BOZUCU BİR PRATİK: ÇAY TOHUMLARINDAN YAĞ ÇIKARMA YANILGISI

Asım ZİHNİOĞLU sürekli projeler üretir ve uygular. Ama proje üretmeyi beceremeyen bürokrat ve siyasiler “Sineğin yağını çıkarmak” gibi projeler üretmeye çalışarak hiddetlenmemize neden olacak bir “Çay Yağı” projesi ortaya atarlar.

Asım ZİHNİOĞLU konusuna hakim birisidir ve verdiği cevaba bakalım.

“Bölge çaylıklarından çok miktarda tohum elde ediliyordu, bunlar ne olacaktı? “Bunlardan yağ çıkaralım” önerisi ortaya atıldı. Mevsim geç sonbahardı, o sırada Çay Kurumu Rize’de bir toplantı tertip etmiş, buna benim de katılmamı istemişti Toplantıda çay tohumlarından yağ çıkarma konusu gündemdeydi, fakat ortada bir sorun vardı. Çay tohumu yağında saponin denilen zararlı bir madde vardı; bunun yağdan ayırt edilmesi gerekirdi. Kurum bu maksatla TÜBİTAK’a başvurmuştu.

(…)

Yurt çaycılığının gereksiz müdahalelerle ve yapılan hatalarla bu hale düşmüş olduğunu görmek beni şaşırtmıştı.

Söz alarak, “Çaycılık mı yapacağız, yağcılık mı?” diye konuşmaya başladım. ”Yeryüzünde çay tohumu yağı diye bir üretim dalı bulunmadığını, böyle bir yağın ne yemeye ne de başka bir maksatla kullanılmaya elverişli olduğunu, örneğin ayçiçeği, mısır veya soya varken tatsız, lezzetsiz ve zararlı nitelikteki çay tohumu yağına kimsenin bakmayacağını, çay ziraatinde yaprak yerine tohum üretmeye yönelinirse çay bahçelerindeki yaprak veriminin kısa sürede sıfıra düşeceğini, zira tohumların fidan üzerinde gelişebilmesi için doğal olarak o fidanın bütün gücünü emeceğini, filiz ve sürgüne yetecek güç ve enerjinin fidanda yok  olacağını ileri sürdüm.”[8]

Proje sakat, pratiğe uygun değil.

ESİN KAYNAĞIMIZ: ZİHNİ DERİN

PROJE VE PRATİKLER

Burada Zihni DERİN’in kim olduğunu anlatmayacağız. O “Çay” ile anılır, onun adı çaya dem olur.

Malik AKSEL bir gün kukla oynatılan Gülhane Parkı’nda bir vatandaşla karşılaşır.

“-Sen nerelisin, ne yaparsın, işin ne adın ne? Sorularını sıraladıktan sonra,

-Ben Rizeliyim, çaycıyım dedi.

Ben de:

-Zihni beyi tanır mısın? dedim.

-Uy Zihni Hoca, nasıl tanımam, o bizim velinimetimizdir, o evliyadır, onu biz biliriz, memlekete çayı o getirdi.

-Başkalarına sordum bilmiyorlar, tanımıyorlar onu.

-Tanımaz onlar, çünkü yediği ekmeği inkar edenlerdir onlar. Biz onu tanırız, onu rahmetle anarız, efendi işte o kadar derim sana.”[9]

Yakınlarının ve tanıdıklarının söylediği şekliyle, Zihni Hoca ancak böyle anlatılır halkın dilinden.

Malik AKSEL’ den Zihni DERİN ve onun ZİHNİ SİNİR PROJELERİNİ aktarmalara devam edeceğiz. Ama önce Zihni Hoca hakkında kalem oynatan Recep KOYUNCU’ dan duyalım bu projeleri.

ZİHNİ DERİN’DEN ZİHNİ SİNİR PRATİKLER 1

RECEP KOYUNCU AKTARIMLARI[10]

“Sigarayı yalnız bir gün, o da geçirmekte olduğu nezlesine acaba iyi gelir mi? diye tüttürmüşlüğü vardır.”

(…)

“Şahsi teşebbüs tatbikatından olarak bizim mutfakta mürekkepler, zamklar, sabunlar yapılır,  deriler tabaklanır, bu arada don yağından tereyağı yapmanın bile imrenilip denendiği olurdu.”

(…)

“İlk çay atölyelerine yerleştirilecek ilk makinaları da o Ankara’ya geliş gidişlerinde Mamak Gaz Maskesi Fabrikasında ve Atatürk Orman Çiftliği tesislerinde, resimleri kendi çizdiği parçalar halinde döktürüp imal ettirir, o parçaları toparlayıp Rize’ye götürürdü.”

ZİHNİ DERİN’DEN ZİHNİ SİNİR PRATİKLER 2

MALİK AKSEL AKTARIMLARI[11]

Malik AKSEL Cumhuriyet kuşağı ressamlarındandır. Hayatının önemli bir bölümünde Ankara’da çalışmış ve bu sayede Zihni DERİN’i yakından tanıyabilmiştir.

Onun birçok eserinin yanında ANADOLU HALK RESİMLERİ kitabı çok özel bir yere sahiptir.

“Zihni Derin kimya öğretmeni. Ama, laboratuvarda neler öğretmeni değildir! Bir gün yanına aldığı Arnavut Mustafa adında poturlu iri yarı bahçıvanla bahçeyi dolaşır. Bahçıvan ellerini kavuşturup Zihni Derin’in emirlerini dinler. Nihayet bir yerde Zihni Derin duraklar ve bahçıvana: ‘Birkaç adam al burayı kaz’ der. Bahçıvan ‘Peki efendim’ diyerek işaret edilen yeri kazmaya başlar. Ankara’nın ilk artezyen kuyusu burada açılır.”

(…)

“O sıralarda her öğretmen bir konu üzerinde öğrencilere konferans verecektir. Bunun listesini de müdür öğretmenler odasına asmıştır. Sıra Zihni Derin’e gelir. Zihni Derin bu konferans için uzun bir hazırlık yapmıştır. Konferansın konusu tutumluluktur. Bunu türlü örneklerle anlatacaktır. Bir misal de elbise ütüsüdür. Bu aletin bir yıpratma aracı olduğunu, önce kumaşın havını döktüğünü anlatır, bir jiletle elli defa nasıl tıraş olunur bunu anlatır. Hafif ıslanmış kullanılmış bir jileti bardağa sokar bunu iki parmağı ile çevirerek biler. Daha buna benzer şeyler gösterir. Pancardan şeker çıkarır, ama bu şeker koyu renktedir. Çocuklar ‘Bunu kömürden mi çıkardı’ diye o işi alaya alırlar.

Sonra yağdan sabun yapar. Daha açıkçası, her şeyi elle tutulur gözle görülür hale sokar. Bu öğretmenin cepleri heybe gibidir. Kırda gördüğü bir otu, bir taşı veya sazı alır cebine atar sonradan, laboratuvarda inceler. Onun için incelenmeyecek bir şey yoktur. Gel gelelim, bunun bu davranışı herkesçe bir alay konusu olmuştur. Hatta öğrenciler arasında bile.”[12]

…/…

İrfan SAYAR Zihni DERİN Hocayla buluşup tanışsaydı belki de ortak “procelere de“ imza atarlardı.

Belki de Zihni Hoca henüz hayattayken bir araya geldiler, ama Hoca öldüğünde 14 yaşında olan İrfan SAYAR’ ın dağarcığında kim bilir neler vardı?

İrfan SAYAR’ın yarattığı tiplemedeki “Zihni” kelimesi bize hem Zihni DERİN’ i hem de onun sürekli bir zihinsel devinim, zihinsel pratik içinde olduğunu gösteriyor.

Her şey tesadüf olabilir mi? 

Yani diyeceğim şu ki, hep birileri vardı “biz buralarda yoğ iken.”

Bize bu pratikleri aktaranlardan aramızdan ayrılanların ruhları şad olsun. 

Ziraat Botanik Bahçesi’ndeki büstü

 

[1] İRGAN SAYAR-POROF ZİHNİ SİNİR PROCELER-TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

[2] BEHİÇ ERKİN-HATIRAT 1876-1958-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[3] BEHİÇ ERKİN, age

[4] ORHON KOLOĞLU-ARAP KAYMAKAM LİBYA’YA BAŞBAKAN OLAN TÜRK KAYMAKAMIN YAŞAM ÖYKÜSÜ-AYKIRI YAYINCILIK

[5] MAHMUT MAKAL-BİZİM KÖY-LİTERATÜR YAYINLARI

[6] MUZAFFER İLHAN ERDOST-ŞEMDİNLİ RÖPORTAJI-ONUR YAYINLARI

[7] ASIM ZİHNİOĞLU-BİR YEŞİLİN PEŞİNDE-TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

[8] ASIM ZİHNİOĞLU, age

[9] MALİK AKSEL-İSTANBUL’UN ORTASI-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[10] RECEP KOYUNCU-BİLDİĞİNİ OKUYAN İMAM ZİHNİ-ÇINAR YAYINLARI

[11] MALİK AKSEL-İSTANBUL’UN ORTASI-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[12] MALİK AKSEL, age