2 Eylül 2020 Çarşamba

CINCIK (Altıncı Bölüm)

 Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü

Ruhi SU Anısına

Göllü Dağ bize bir yol göstermiş oluyor, Kömürcü Köylüleri bize bir şeyler öğretmiş oluyor.

Kimin öğrenen, kimin öğreten olduğunu bilmediğimiz bu dünyada, belki bir daha gelemeyiz, belki birisi ile takas ederiz, belki de Hasan Dağı yolunda hayat kurtarır, diye yanımıza irili ufaklı “cıncık“ parçaları alıyoruz.

Köylülerle veda ederken, zaman baskısına karşı koyamıyoruz, ama yeniden ve daha kalabalık gelmeye söz veriyoruz.

Artık Kömürcü Köy’ e ve Göllü Dağ’ a veda etme zamanı.

Köylüleri o yoksul ve susuz  halleri ile baş başa bırakarak aracımıza binerek köyden ayrılıyoruz.

Binlerce yıl öncesinin Hitit insanları gözümün önüne geliyor. İşte şimdi diyorum, tam köyden çıkarken bizi çevirip, çantalarımızı arayacaklar, cıncık kaçırıp kaçırmadığımız kontrol edecekler.

Köyden uzaklaşıyoruz.

Çok geçmeden, bende bir tutku olan dağ geçitlerinden aşıp gitme hevesi az sonra 1.689  metrelik Sekkin Geçidi’ ne  varınca yeniden canlanıyor. Yıllar önce sadece merakımdan bu yollara geldiğimi, bu geçitten geçerek Güzelyurt’ a, Gelveri’ ye geldiğimi hatırlıyorum.

Geçitten geçerek, Ilısu – Ihlara üzerinden Ihlara  Vadisi’ nin kuzeyinde son köy olan Selime Köyü’ne varmaya çalışıyoruz.

Bir yandan acıkmamız, bir yandan Hasan Dağı kamp alanına vaktinde varma telaşımız var.

Köylerin içinden geçerek gidiyoruz. Yönümüz doğru, ama Selman gördüğü  köylülere yol sormayı muhabbet  sayıyor. Yol kenarından yürüyen orta yaşlı, tombulca bir köylü kadını durdurup Ilısu Köyü’ nü soracak oluyor.

-Teyze Ilısu’ ya nasıl gideriz?

-Ey,

 

diyor, köylü kadın yüksek ve beklenmedik bir heybetle

 

Selman bu nereden ve nasıl çıktığı belli olmayan nida karşısında ürküp korkuyor.

Doğru yoldayız.

…/…

Ilısu Köyü’ ne vardığımızda ta 1991 yılında bu köye bizim Burhan Eliş ile oto stop yaparak geldiğimizi  hatırlıyorum. Derme çatma çantalarımız, kırık dökük ayakkabılarımız ile yola çıktığımızda bahar ayları idi ve Hasan Dağı kar altında bir gelin gibi süzülüyordu.

Bir Ramazan günü ve iftara yakındı. Güzelyurt’ tan Ihlara’ ya gidecektik. El kaldırdığımız kamyoncu bizi aldı. 

-Nereye?

-Ihlara’ya. 

-Ne var Ihlara‘ da sizi Ilısu’ ya götüreyim, orada ılıca var, bir güzel yıkanırsınız.

-Tamam.

Kamyoncu ne derse, kabul etmek zorundayız. On beş dakikalık bir yolculuktan sonra Ilısu Köyü’ nün girişine geliyoruz. Kamyoncu bizi burada indiriyor.

-Deyha, Ilıca‘ nın girişi solda. Oraya girer bi güzel yaykanırsınız.

-Çok teşekkür ederiz.

Tam iftar vakti.

Önü açık, kapısız, mağara girişini andıran bir girişten giriyoruz. İftara geç kalmış 

ya da yaşlı bunlar diye, sıraları sona kalmış abdest almakta olan bir iki ihtiyar dışında ılıcada kimse yok. İhtiyarlara selam veriyoruz.

-Yaykanın burada, su sıcak, iyi gelir

İhtiyarlar da ılıcayı terk ediyorlar. Burhan ile yalnız kalıyoruz. Yıkanacağız. Ama ne soyunacak yer var, ne de böyle bir imkanı önceden bilerek yanımıza şort almışız.

Ama hiç yıkanmadan da bu ılıcadan ta, Hititler‘ den bu yana, ta Roma’ dan bu yana akan ve insanlara şifa veren bu ılıcaya girmeden gitmek olur mu?

Gözümüz karanlığa alışınca fark ediyorum. Sıcak su yer altından kaynamıyor, kayanın yüzeyinden kendine bir çatlak bulmuş olan su, adeta çeşmeden akan bir su gibi, kavis yaparak mağaranın taş zeminine düşüyor şarıl şarıl. Zeminde ne bir havuz var, ne de suyun gideri. Akan su, mağaranın eğimli zemininden  dışarıya, bahçelere  akıyor.

Soyunuyoruz.

Daha da soyunuyoruz.

Daha da.

Üstümüzde hiçbir şey kalmıyor.

Burhan gazeteci. Elinde dia pozitif çeken fotoğraf makinesi var.

Basıyor denklanşöre.

Ankara‘ ya dönüyoruz.

Burhan akşam dia pozitifleri getirip gösteriyor.

Ilısu‘ da çıplak, daha da çıplak halim var.

İlk karede yakalamış beni Burhan kalçalarımdan, arsızca!

“Cıncık” gibi.

 

…/…

Yolumuz az kaldı, ama acıktık diyenler, gizliden telaş edenler var.

Merak etmeyin, diyorum.

Ramazandan dolayı gideceğimiz yerde açık yer bulup yemek yiyebileceğimize inanmayanlar var.

Merak etmeyin, diyorum. Şimdi Çatlak Pansiyon’ u Beytullah’ ı ararım.

Beytullah’ ı arıyorum. Telefonu yanıt vermiyor. Pansiyonu arıyorum. Telefonu açan kişiye kendimi tanıtıp, Beytullah’ a not bırakıyorum. 

Biraz sonra Beytullah arıyor beni. Sesi çok sıcak geliyor.

-Buyur abi. 

-Beytullah biz beş kişi geliyoruz, yemek var mı?

-Ne demek abi.

Beytullah’ tan en kısa yol tarifi de alarak, Ihlara’ ya kadar gelmiş oluyoruz.

Ihlara’ dan ötesi bana ait, on dakika içinde vadi içinden akan Melendiz Çayı’ nın kenarında kurulu, Yaprak Hisar Köyü’ nün çıkışındaki Çatlak Restoran’ a varıyoruz.

Eski bir dostu görmüş gibi, Beytullah ile kucaklaşıyoruz.

Yemekler yeniyor, çaylar içiliyor.

Akşam yanaşıyor. Vaktinde kalkmalıyız.

Hasan Dağı çıkışları için son kamp yeri olan Helva Dere Köyü’ ne doğru yola çıkıyoruz.

Bütün kumanya hazırlıklarımızı Derin Kuyu’ da yapmış olduğumuzdan, fazla oyalanmadan kamp yerine varıyor ve hemen çadırları kuruyoruz.

Sütle kavrulmuş kabak çekirdeği, baş lezzetimiz.

Biraz sonra, Ürgüp’ ten aldığımız beyaz Turasan Şarabı çıkıyor ortaya.

Fazla değil, sadece bir şişe ve kağıt bardaklara dolan şarabın rengi, batan güneşin kızıl rengini içine alıyor.

Doktor Mehmet Abi, Hasan Dağı ile ilgili, içinde Hasan  Dağı geçen türkü, şiir, deyim, açıklama vb şeyleri sıralıyor. Ruhi SU’ nun “Hasan Dağı“  şiirinden başka Hasan  Dağı ile ilgili  bir şey bilmezdim, şimdi iki yeni şey daha öğrendim, diyor.

Diğer ikisinden  birisi:

  • Kıçındaki dona bakmadan Hasan Dağı’ na oduna gider.

Diğeri ise bu dağın Hasan adı ile hiç ilgisinin olmadığıdır. Arapça sessiz harflerle söylendiğinde “hsn” olan ve “taş, kaya“ anlamına gelen bu kelime, burada karşımıza Hasan, diye çıkar.  

Tıpkı, Erzurum’ da Hasan Kala, Batman’ da Hasankeyf gibi, buralarda geçen Hasan kelimelerinin de bir özel isim olan Hasan ile hiç ilgisi yoktur.

Doktor Mehmet  Abi’ nin öğrenme şerefine, Bayburtlu Zihni’ den bir deyiş söylüyorum.

 

Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş

Sakiler meclisten çekmiş ayağı

…/…

Mehmet Abi bize henüz “İbradı’ yı“ anlatmadı. İzin almadım anlatmak için. Ona bıraktım ve merakla bekledim.

…/…

Bu deyişten sonra gece 03.30‘ da kalmak üzere çadırlarımıza çekiliyoruz.

…/…

Sabah ezanı okunmadan çadırlardan çıkıyoruz. Dağdan inişte vakit kaybı olmasın ve çevrede yayılan inekler çadırlara basmasın diye çadırları hemen toparlayıp, araca koyuyoruz.

Günün doğuşunu Hasan Dağı’na çıkarken karşılıyoruz.

Derin vadiler iniyor çıkıyor, taşlık, kayalık yerlerden geçiyoruz. İki kere çıktığım bu dağ belki de volkanların en güzeli, en delisi.

Çıkış bitmesin, zirveye asla varmayayım istiyorum.

Doktor Mehmet Abi, itiraz etse de ısrarlarımız üzerine baretini takıyor. Yine itiraz etse de bir eline baton alıyor ve Selman ile Bülent’ in arasında yavaş, ama güvenli adımlarla çıkışını sürdürüyor.

Sütle kavrulmuş çekirdeğin hikmeti olsa gerek, dur durak bilmeden gruptan çok önde hiç durmadan çıkıyorum.

Mehmet Abi benim için “bu adam hep mi böyledir,“ dermiş. Bülent, bana inişte doping testi için idrar vermem gerektiğini söylüyor.

Nihayet zirve görünüyor.

Mehmet Abi, bırakmıyor.

Nasıl bıraksın?

Bunca insan, onun ideali için ona bir an’ı yaşatmak için, içine cıncığı da alarak onca yolu gelmiş. Bizi bir kenara bıraksa bile Mehmet Abi, o çocukluğunda her sabah ve her akşam kalın taş duvarlı eski Rum evininin pencereleri ne der Mehmet Abi’ ye?

Neden geri döndün, demez mi?

Hani her gün ve her akşam, sevda ile bakardın o dağa, neden yenildin, demez mi?

Ya Ruhi SU, beni hiç anlamadın demek ki, o şiiri nasıl yazdığımı anlaman için o dağa çıkmalıydın, demez mi?

Yükseldikçe, daha önceki çıkışlarımda fark etmemiş olduğum ovaya yayılmış olan irili ufaklı parazit volkanları görüyoruz.

Hep öğreniyoruz.

Zirveye çok az kaldı.

Elleri koynunda, saçları Heidi’ nin saçlarının renginde, iki sıra belikle örülü, taşın üstünde hareketsizce duran bir kadın “merhaba,“ diyor.

Yabancı sanıyorum kadını uzaktan, aferin, diyorum içimden, tek başına buralara  gelmiş.

Merhabasına, merhaba, diyorum.

-Benden başka, 21 kişi daha var.

Şaşırıyorum.

-Ne zaman hareket ettiniz, biz sizi  görmedik

-Gece saat 01.00’ de ve az önce çıktık zirveye

Şaşırmam üzülmeye bırakıyor kendini, zira Hasan Dağı  gibi  bir etkinlik için hiçbir  grubun gece 01.00’ de kalkıp yola, dağa çıkması doğru değil.

Ardından Kuvvet Hoca, sonra da Selman, Mehmet Abi ve Bülent geliyorlar.

En mutlu olan Mehmet  Abi.

İşte, diyor, işte altmış yılın rüyası, işte kışın gelin başı, yazın yiğit başı gibi salınıp süzülen Hasan  Dağı, eğiliyorum önünde.

Zirve defterini yazma işini Mehmet Abi’ ye bırakıyoruz.

Benim nerede, kiminle olduğum bu dünyada hiç ama hiç önemli değil. Bu dünyada kaydımın bile  olması boşuna.

Ama zirve defteri yazılmalı.

Mehmet Abi zirve defterini yazıyor. Okumuyorum. Büyü bozulmasın.


Düşünceler Mehmet Abi’ ye kalsın.

Selman, izin alarak defterin sayfasını okuyor ve resimliyor.

…/…

Hızlı şekilde inişe geçiyoruz.

Kamp yerine, varmadan, Selman hızlanıyor. Göllü  Dağ inişinde benim koştuğum gibi, bu sefer Selman koşuyor. Kamp yerindeki araca bir an önce varıp, onu alıp getirecek ve bizi kamp yerine kadar yürümekten kurtaracak, bizi yoldan alacak.

Selman koşar da Bülent koşamaz mı?

Mehmet Abi de koşmasa bile, dağı aşmanın verdiği, “bir dileğim vardı, kabul oldu’ nun” verdiği mutlulukla bir çırpıda iniyor yola, Selman’ ı beklemeye.

Helva Dere içinden geçerken, gürül gürül akan pınardan içiyoruz kana kana.

Hep yaptığımız gibi, yerel ekonomiye katkıyı ihmal etmiyoruz. Yol kenarına sergi açan köylü bir kadından bolca ak kiraz alıyoruz.

İniş tamamlanıyor.

Yeniden Selime yolundayız.

Ziga Kaplıcaları var yol üzerinde. Girip yıkanmak istiyoruz, daha doğrusu tozdan topraktan arınmak.

Girmek için bir hayli ter döktükten sonra, yıkanmak için de bir o kadar ter döküyoruz, hiç olmayan veya yarısı kırık plastik hamam tasları ile.

Olsun, şikayet etmiyoruz.

Aklanıp, paklanmasak da temizleniyoruz.

Yine Çatlak Restoran.

Yine güzel  yemekler.

Yine Beytullah’ a veda.

Yine geç kalmışız gibi tatlı telaşlar.

Nevşehir Kapadokya Hava Limanı’ na varıyoruz.

Selman uyarıyor, “cıncıkları kargoya verin, uçağa almazlar.”

Kiraladığımız aracı boşaltıyoruz.

“Yangında ilk kurtarılacak eşyaya” yapılan muamele gibi, herkes önce “cıncığını” sağlama alıyor.

Her şey, her an, sorunsuz ve noksansız, pürüzsüz akıp gidiyor, cıncık gibi.

İstanbul’ a varıyoruz.

Bandın başında çantalarımızı bekliyoruz.

Bant bir tur dönüyor. Burnuma ekşi bir koku geliyor. Aldırmıyorum.

Selman bizden ayrılıp gidiyor.

Kuvvet Hoca da çantasını alıyor, Bülent, Kuvvet  Hoca ve ben Mehmet Abi’ nin park halindeki aracına doğru gidiyoruz.

Çantanın bir ucundan ben tutuyorum.

-Hocam, çantadan şarap kokusu  geliyor.

-Ben bir koku alamıyorum.

Mehmet Abi de bir koku alamıyor.

-Ha, evet şimdi ben de aldım kokuyu.

Araca binmeden, Kuvvet Hoca çantasını yokluyor. İki şişe beyaz Turasan Şarabı’ndan birisi kırılmış.

Hoca, kırılan şişenin camlarını çantadan dışarı çıkarıp atıyor.

Şişeyi kıran şey “cıncık mıydı” acaba?

…/…

Yumru Kaya dinlenme tesislerine geldiğimizde, oto yoldan çıkmadan beni bırakıyorlar.

Mehmet Abi, kabullenemiyor, beni ta evimin kapısına kadar bırakmadığına üzülüyor.

Hayır, diyorum, iki dakikada eve giderim, siz devam edin.

Araçtan iniyorum.

Yağmur hızlanmış, ıslatıyor. Islanıyorum.

Islandıkça aklıma gelenleri sayıyorum birer birer

Ömer KÖSE, Cılat Ömer

Sadık KARAARSLAN

Ömer AYNA

Musa ACAR

Eski Ekin Köyü

Nadire EKER

Burhan ELİŞ

Göllü Dağ

Kömürcü Köy

Aşıklı Höyük

Çatlak Restoran

Hasan Dağı

Mehmet Abiiiiiiiiiiiii

Obsidyen

Cın cın cın cın cın cın cın cın cın 

Cıncık


25 Ağustos 2020 Salı

CINCIK (Beşinci Bölüm)



Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü

Ruhi SU Anısına
(Beşinci Bölüm)


Hava çok sıcak değil, ama susuzluktan olmalı, bir sade soda daha içebilir miyim, diyorum Kömürcü köylülere.

Hemen yeni bir soda daha geliyor.

Masamız üç iken, beş, beş iken on oluyor, meraklı bakışlarla dinleyenler var. Ama en çok da beni bir araştırmacı sanıyorlar.

-Abi, aha o senin dediğin şeyden, neydi o “obisyen mi ne?“, dolu bizim köyde.

-Nerede, ben pek göremedim.

Köylüler, kahvehanenin tam karşısında, bir kale gibi yükselen andezit kayalığı gösteriyorlar.

-Daha orada, biz kale deriz orada, o kayanın tam dibinde blok blok o senin de dediğin şeyden dolu, damar damar hem de.

-Cıncık yani?

-He, cıncık.

İçimden kendime kızıyorum. Neden daha köye ilk gelip de köylülere setin üstünden selam verdiğimde, bu obsidyen yataklarını sormadım, diye. Bunu sormuş olsaydım, kim bilir nasıl bir görüntü ile nasıl bir cıncık görüntüsü ile karşılaşacaktım?

Bir daha gelişimizde o kaleye gideriz, diyor, yeniden sohbete dönüyorum.

-Dünyada ilk ticaret nasıl başlamıştır, biliyor musunuz?

-Ne bilek?

-Para yok, ne yapacaksın?

-Ha, o zaman takas yaparız.

-Evet, dünyada ilk ticaret takas ile yani değiş tokuş ile başlamıştır.

-Peki, dünyada ilk ticaret ne zaman başlamıştır?

-Ne bilek?

-Dünyada ticaret, yani takas bundan tam on bin yıl önce başlamıştır.

-Peki dünyada takasa konu olan ilk ticari emtia nedir?

-Ne bilek?

-Yani, insanlar ilk takasta neyi değiş tokuş yapmışlar?

-Ne bilek?

-Dünyada takasa konu olan ilk ticari emtia sizin bu “cıncık“ dediğiniz, bilimsel adı “obsidyen olan“ volkan camıdır.

-Bilmiyorduk.

-Peki, dünyada takasa konu ilk ticari emtianın değiş tokuş yapıldığı yer neresidir?

-Ne bilek?


Değil köylü bir insan, okumuş, bilgili bir insanın bile değil yanıtlamayı, sorulan soruları bile anlamakta zorlanacağı böyle bir durumda onlardan sorduğum bu sorulara yanıt vermelerini, hele de doğru yanıtlar vermelerini beklemiyordum elbette.

Ama onlarla hem muhabbet etmek hem de sahip oldukları hazinenin, üzerinde oturdukları hazinenin farkında olmalarını istiyordum.

Beni şaşkınlıkla dinleyen köylüler, daha beş dakika önce boktan bir “cıncığın“ nasıl da sırları olduğunu duydukça şaşkınlıklarını gizlemeye çalışıyorlardı.

-Dünyada takasa konu olan ilk ticari emtianın değiş tokuş yapıldığı yer, burasıdır, yani Göllü Dağ, yani Kömürcü Köy.

-Çok büyük olmasa da, insanlık tarihi için, ekonomi tarihi için çok değerli bir hazinenin üzerinde oturuyorsunuz.

Köylüler hazine lafına karınlarının tok olduğunu göstermek ister gibi, biraz da alaycı olarak kafa sallıyorlar bana.

-Peki, dünyada ilk beyin ameliyatı ne zaman yapıldı?

-Ne bilek?

-Dünyada ilk beyin ameliyatı bundan tam on bin yıl önce yapıldı?

-Peki, bundan tam on bin yıl önce yapılan bu ilk beyin ameliyatı nerede yapıldı?

-Ne bilek?

-Dünyada bundan tam on bin yıl önce yapılan ilk beyin ameliyatı size de fazla uzak sayılmayan Ihlara Vadisi’ nin içinden geçerek akıp giden Melendiz Çayı’ nın döküldüğü Mamasın Barajı’ nın kenarındaki “Aşıklı Höyük’ te“ yapıldı.

-He, bildim, Mamasın Barajını bilirim, önünden geçerken bir levha Aşıklı Höyük, diye gösteriyor.

-Yaşa, işte orası.

Nihayet köylülerin de bildiği bir şey yakaladım. Oradan devam etmek daha kolay olacak.

-Peki, dünyada bundan tam on bin yıl önce Aşıklı Höyük’ te yapılan ilk beyin ameliyatı nasıl yapıldı?

-Ne bilek?

-Yani, o zamanlar daha demir, bakır bulunmadı.

-He.

-Peki, o halde, ilk beyin ameliyatında kesici alet olarak ne kullanıldı?

-Ne bilek?

-Bundan tam on bin yıl önce, Aşıklı Höyük’ te yapılan dünyanın ilk beyin ameliyatında sizin bu “cıncık“ dediğiniz, obsidyen kullanıldı.

Köylüler, ilk okumaya başlayan çocukların meraklı bakışları ile her sorduğum soru karşısında şaşırıyorlar, ama sorulara yanıt vermek için kendilerini hazırlamak yerine, sanki onları sorguya almışım gibi, sorularım karşısında adeta hemen savunmaya geçiyorlar ve her soru karşısında “ne bilek,“ diye benim birer yumuşak darbe gibi olan sorularımı geçiştirmeye çalışıyorlardı.

-Bu sizin cıncık dediğiniz malzeme sadece ameliyatlarda değil, günlük hayatın her alanında kullanılmıştır.

-He, doğrusun, bu cıncıkları sivriltip, ok uçları, mızrak uçları yapmışlar.

Köylülerin de konuya katılmaları, bildiklerini dökmeleri beni değil, onları daha çok mutlu ediyor.

-Bakın, bu sizin cıncık dediğiniz taşlar, buradan çıkarıldıktan sonra, hayvanlarla buradan ta Mısır’ a, Suriye’ ye, Mezopotamya’ ya, Kıbrıs’ a satılıyordu. Oradan da buralı insanlar, yani sizin de atalarınız belki de oralardan tahıl, tuz, dokuma alıyorlardı.

Köylüleri kendi hallerine bırakmıyorum. Ama bir yandan da “yeter beyim, burada bilgi yarışması mı yapıyoruz,“ diye beni terslemelerinden çekiniyorum. Ama bir yandan da onlara arada fıkralar anlatıyorum.

Adamın birisi arabasıyla seyahate çıkmış. Yolda arka sol tekeri patlayınca durup, stepnesi çıkararak tekerini değiştirmiş. Tam stepnenin bijonlarını takarken, o esnada adamın yanından hızla geçen başka bir arabanın rüzgarı adamın kaybolmasın diye, jant kapağını içine koyduğu bijonları savurup atmış.

Adam, beş bijondan ancak ikisini bulabilmiş. İki bijonlu teker ile gidemeyeceğini anlayarak, kara kara düşünmeye, bir yandan da yanından hızla geçen araç sürücüsüne küfretmeye başlamış.

O esnada, tekeri değiştiren adamın durduğu yerin tam karşısındaki binanın üçüncü kat penceresinden üstünde pijamasıyla kayıp bijonları dert eden adama bakan birisi aşağıya, adama seslenmiş:

-Hemşerim, ne diye dert ediyorsun. Diğer üç tekerden birer bijon söküp, stepneye tak, en yakın lastikçiye kadar gider, orada işini halledersin.

Stepneyi takmaya çalışan adam, lafın nereden geldiğine bakmış, kafasını kaldırıp karşı binanın üçüncü katında kendisini izleyen pijamalı adamı görmüş ve içinden “yahu adam doğru söylüyor, bunu ben nasıl akıl edemedim, “ demiş içinden.

-Sağ olun beyefendi, orası neresi , tamirhane mi?

-Hayır beyim, burası tımarhane.

-Yani akıl hastanesi.

-Evet.

Stepnesini takmaya çalışan adam, pijamalı adamın akıl hastanesinin üçüncü katından kendisine akıl verdiğini anladıkça büsbütün dayanamamış.

-Yani, siz delisiniz.

Binanın üçüncü katından stepnesini değiştirmeye çalışan adama bakan pijamalı adam son sözü söylemiş.

-Evet beyim, ben deliyim, ama akılsız değilim. 
 
…/…

-Peki, dünyada bilinen en eski tapınak kaç yıllıktır?

-Ne bilek?

-Dünyada bilinen en eski tapınak on beş bin yıllıktır.

-Peki, dünyada bilinen en eski tapınak nerededir?

-Ne bilek?

-Dünyada bilinen en eski tapınak, bugünkü Şanlı Urfa sınırları içinde kalan ve “Göbekli Tepe“ diye bilinen yerdedir ve halen sırlarla dolu kazılara devam edilmektedir.

-Peki, sizin bu Göllü Dağ ile Göbekli Tepe arasında ne gibi bir bağlantı olabilir?

-Ne bilek?

-Sizin buradan çıkarılan bu cıncıklar, yani obsidyenler, oraya, yani bugünkü Göbekli Tepe’ ye de götürülmüştür.

-Peki, sizin buradan çıkarılan Göllü Dağ obsidyenleri ile cıncıklar ile o zamanın insanı dünyanın bu en eski tapınağında, Göbekli Tepe‘ de neler yapmıştır?

-Ne bilek?

-Sizin buradan çıkarılan Göllü Dağ obsidyenleri dünyanın bilinen bu en eski tapınağında bir ustura gibi, bir kılıç gibi kullanılarak, bunlarla o tapınakta hayvan ve insan kurban edilmiştir.

Bu son bilgileri köylüleri irkiltiyor ve yüzlerindeki ifadeleri değişiyor.

Sohbete ara vermek istemiyorum, ama konuya ara vermek istiyorum. Bir yandan da grubun gelerek, bu sohbeti bozmamasını istediğim için, köylülere sorularımı peş peşe soruyorum.

Konuyu değiştirmek yine bana düşüyor.

Köyün ne zaman kurulduğunu, Alevi inançlarını nasıl yerine getirebildiklerini, ne ile geçindiklerini, hangi Alevi Ocağı’ na bağlı olduklarını soruyorum.

…/…

Mahmut Bey anlatmaya başlıyor.

-Beyim, bu bizim köyün kuruluşu o kadar eski değil.

-Yani?

-Yanisi şu, yetmiş yılı geçmez. Devlet bizi sağdan soldan toparlayıp buraya atmış.

Mahmut Bey’ in anlattıklarından, köyde yaşayanların bir zamanlar konar – göçer Yörük – Türkmen Aleviler olduğunu ve onların yakın zamanda bu köyde zorunlu iskana tabi tutulduğunu anlıyorum.

-Yani, siz zorunlu iskana tabi tutularak buraya atıldınız.

-He aynı öyle.

-Peki o zaman, konar – göçerseniz, hangi boydansınız?

-Beyim, şimdi biz buraya üç koldan gelmişiz, boyunu bilmem.

-Nereden gelmişsiniz?

-Bir kolumuz Aydın, bir kolumuz Mersin ve bir kolumuz da Yozgat’ tan.

-Mersin’ den gelenler Sarı Keçili mi acaba?

Kimisi he, diyor, kimisi sil baştan başka kollar ve boylardan söz ediyor, bu sefer onlar, köylüler bana bir şeyler anlatıyor.

O esnada, masaya yanaşan esmer tenli, rakı ile arasının iyi olduğu belli olan ve yüzü bizim oraların “Abdallarını“ andıran göbeklice bir köylü kendisinin Yozgat’ tan geldiğini, o koldan geldiğini söylüyor. Adama bakıyorum, adamın yüzü bana hemen Hacı TAŞAN’ ı, Çekiç ALİ ‘ yi çağrıştırıyor. Şaşırıyorum.

Adam benim nereli olduğumu öğrendiğinde “Aşık Gülabi’ yi” tanıyıp tanımadığımı soruyor.

-Tanımaz olur muyum, Gülabi’ yi kim tanımaz?

-Hah, işte Gülabi’ nin kardeşi Muharrem’ e çalgı çalmayı ben örettim.

Buna şaşırmıyorum. Gülabi ve köyü Çayan, Abdal köyü değildir. Ama bana Yozgat’ tan geldiğini söyleyen adam Abdal ve Abdallar genetik olarak saz ve söz ustası olduklarını başta Neşet ERTAŞ Usta’dan kanıtlıyorlar.

O arada, bizim ekibin arabaya dolmuş halde, kahvehanenin önüne, setin dibine kadar gelmiş olduklarını görüyorum. Kuvvet Hoca, arabadan inmeden, camdan başını çıkararak, sanırım bana “haydi Recep, bu kadar sohbet yeter, kalk gidelim,“ der gibi sesleniyor.

-Hocam, gelin bir soluklanın, köylülere bir selam verin.

Zoraki de olsa, bizimkiler araçtan çıkarak, kahvehaneye geliyor ve bir saattir benimle masada oturanlar hemen sandalyelerinden kalkarak, bizimkilere, dört kişiye yer açıyorlar.

Gelenleri masada oturan köylülerle tanıştırıyorum. İlgi daha da artıyor.

Sade sodalar söyleniyor yeniden.

Selman, benim koşarak önden ve erken inmemden sonra, dönüşte köyün çobanı o yoksul karı kocanın eşeği ile oyalandıklarını, eşeğin insana hasret kalmış olduğunu, peşlerinden gelmek istediğini, kendilerine sevgi gösterisi yaptığını, Selman’ın ise bu durum karşısında eşeği uzayan perçemlerinden tarayarak doyasıya sevdiğini anlatıyor.



Bizimkiler de masada yerlerini alıyor. Köylüler, en büyük sorunlarının kuyulardan kullandıkları suya sayaç bağlı olduğunu ve su paralarını ödeyemedikleri için kuyuların mühürlendiğini ve susuzluk çektiklerini, nihayet Kartal Belediyesi’nin bütün köyün su borcunu ödediğini anlatıyor.

Ben, bizimkiler yok iken, köylülerle yapmış olduğum sohbeti yeni baştan yapmak ve bizimkilere anlatmak niyetinde değilim. Zaten buna vakit de yok.

Cebimden çıkardığımdan beri etrafında oturduğumuz masanın üstünde duran cıncıkları bizimkilere de göstererek;

-Arkadaşlar, köylü dostlarımız bu taşa, bu bizim obsidyen olarak bildiğimiz

“volkan camına“ ne diyorlar?

Bizimkiler de köylülerin dediği gibi “ne bilek,“, demiyorlar elbette, ama meraklı bakışlarla soruyorlar. Yüzümü Selman’ a dönerek;

-Arkadaşlar, köylüler bizim bu obsidyen dediğimiz volkan camına “cıncık,“ diyorlar. Ne sevimli ve tanımlayıcı değil mi?

Cıncık sözünü duyan Selman irkiliyor.

-Bana göre hiç de sevimli değil.

Şaşırıyorum.

-Babam, ne yapsak beğenmezdi, her işe bir kusur, bahane bulurdu. Bizi sürekli aşağılardı. Sürekli ezilirdik, elimizi bir işe atarak, hiçbir şeyi kendi kendimize öğrenemezdik. Yapılan işi asla beğenmez ve ardından hep aynı cümleyi söylerdi:

“Ne biçim iş yapıyorsunuz? Elin oğlu işini cıncık gibi yapıyor. Siz de her işinizi “cıncık“ gibi, hatasız yapacaksınız. Yapacağınız iş cıncık gibi olmalı.”

16 Ağustos 2020 Pazar

CINCIK (Dördüncü Bölüm)

 

Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü

Ruhi SU Anısına


Beton duvara yanaşıp, setin üstünde kahvede bir masanın etrafında oturan köylülere sesleniyorum:

-Selamünaleyküm.
-Aleykümselam. Hoş geldiniz.
-Göllü Dağ’ a gideceğiz. Nasıl gideriz?
-Araba ile belirli bir yere kadar çıkar, oradan yürürsünüz. Aslında dağın ta tepesine kadar yol var, ama bu araba oraya çıkmaz.
-Tamam, sorun değil. Yol dediğin şu dağın sağ yamacında görünen yol mu?
-Evet.
-İsterseniz sizi traktör ile götürelim.
-Sağ olun, teşekkür ederiz. Kalan yeri ürürüz.
-Yoldan çıkmadan yürüyün, dağın tepesine ve oradan göle varırsınız.
-Tamam, iyi de siz burada nasıl böyle bir başınıza kaldınız?

Konuştuğum köylülerden birisi gayet masumca “işte bu köyde oturuyoruz,“ diyor.

Sorumu tekrarlıyorum, “siz burada, bir başınıza nasıl kaldınız?“

Diğer köylü, meramımı anlıyor, gülümsüyor. “Bizi buraya atmışlar,” diyor.

-Buyurun, bir soluklanın, bir şeyler için.
-Teşekkür ederiz, dönüşte.

Kahvenin önünden ayrılıp, köyün içinden geçen yolu takip ederek, köyün dışına çıkıyoruz.

Benim düşüncem, araçla gidebildiğimiz kadar gitmek ve sonra dağın kraterine, kraterin içindeki göle ve krater boyunca duran MÖ 8. Yüz Yıl Geç Hitit dönemi yerleşim kalıntılarını görmekti.

Göllü Dağ, Kapadokya volkanik bölgesinde diğer yanardağlar ile hemen hemen aynı zamanda püsküren, ama diğerlerinden farklı olarak, etrafa yoğun obsidyen saçan ve MÖ 8. Yüz Yılda Geç Hitit Döneminde yerleşim gören bir dağ.

Ne kadar çok istiyordum bu dağa gelmeyi ve krater gölünde yüzmeyi.

İşte yaklaştım.

Köyden çıkıyoruz. Dağa giden yolda araçla az ilerliyor ve aracımızı köyün futbol sahasının az ötesinde, korunaklı bir yere park ediyoruz.

Ama bana kalsa, gidebildiğimiz kadar gitmeliydik. Zamandan kazanırdık.

Öyle olmuyor.

Araçtan iniyoruz. Yanımıza hafif bir çanta, su, hurma ve elbette avuçlar dolusu sütle kavrulmuş kabak çekirdeği alıyoruz.

Dağ oldukça dik, sonuçta bir volkan ve volkan özellikleri gereği eteklerinden itibaren hemen dikleşen bir dağ.

İlk adımlar atılıyor.

Dr. Mehmet için, Mehmet Abi için, Hasan Dağı tırmanışı öncesi hiç de kolay olmayan bir alıştırma olacak.

Yerde gelişi güzel duran siyah taşları gösteriyorum arkadaşlara.

-Arkadaşlar, işte bunlar Göllü Dağ’ın püskürdüğü obsidyenler.

Göllü Dağ’ın ve ürünü obsidyenin marifetlerinden söz ediyorum.

Herkesin ilgisini çekiyor. En irilerini Selman, herkes yerden irili ufaklı obsidyen parçaları alarak ceplerine, sırt çantalarına koyuyor.

Yola çıkıyoruz. Çıktıkça hızla yükseliyoruz. Dağın etekleri yaz gününe rağmen hala yeşil.

Dura kalka, kona kalka çıkıyoruz. Mehmet Abi istedikçe duruyoruz.

Yukarılarda, hiç taşlık olmayan, adeta yeşil bir halıyı andıran yayla gibi bir yerde büyük baş hayvanlar kendi halinde yayılıyor.

Çok uzaklardan da olsa seçilen, bir kadın ve yanında bir erkek yere oturmuşlar, hareketsiz duruyorlar.

Bir süre sonra, oturan kadın ve erkeğin yanlarına varıyoruz.

-Selamünaleyküm.
-Aleykümselam.
-Ne yapıyorsunuz burada?
-Köyün çobanıyız abi, bu da beyim.

Adamın eli ve kolu hafif, ama sürekli titriyor. Parkinson olmalı.

Bu iki insanın köyün yoksul insanları olduğunu, hasta adamın ihtiyacı olduğu için köylünün bunları çoban tuttuğunu anlıyoruz.

Adam Parkinson olduğu için, karısı da eşini yalnız bırakmıyor. Ne vefa.

Kadın ve adamdan, çobanlardan ayrılıp çıkmaya devam ediyoruz.

Çobanların yanından ayrılmadan Selman yemek için yanımıza aldığımız bir poşet dolusu kiraza el atıyor ve onlara kiraz veriyor.

Çobanları hayvanları ve üzerinde çuldan bir semeri ile karakaçan sevimli eşekleri ile yalnız bırakıp onlardan ayrılıyoruz.

…/…

-Selman, bak yolun sağında tezgahta duran sarı kirazdan biraz alır mısın?
-Hangisinden Hocam?
-Sarı olandan.

Selman kiraz almaya doğru gidiyor.

Ukalayım.

-Hocam, lütfen, sarı kiraz, diye bir şey yok, “ak kiraz,“ deyin.

Selman ak kiraz alıyor, yanında biraz da kara kiraz.

Selman, dağdaki çobanlara poşet dolusu o ak ve kara kirazdan veriyor.

…/…

Vakit ilerliyor. Kendimize dağlardaki babalar misali dikilmiş olan bir taş yığınını hedef alıyoruz ve o noktaya doğru çıkıyoruz.

Bir hayli yükseldik, iki bin metreleri geçtik.

Artık buradan sonra krater gölünü görürüz.

Selman önden sesleniyor: ”Görünürde bir şey yok.”

Vakit ilerliyor, daha inip, oradan Hasan Dağı için kamp alanına gideceğiz. Karanlığa kalmamamız gerekir.

Araçla biraz daha çıkabilmiş olsaydık, krater gölüne ulaşmış olurduk.

Olsun.

Bu noktadan sonra köye, Kömürcü Köy’ e, aracı bıraktığımız yere geri dönmeye karar veriyoruz. Krater gölüne girmeyi bir sonraki çıkışa bırakıyoruz.

Grup arkadan ağır ağır geliyor. Ben onların önünden hızlı adımlarla iniyorum.

Aramızdaki mesafe çok açıldı.

O yeşil bir halıyı andıran yere gelince kendimi tutamıyor, uçmak istiyorum adeta. Selman’ a sesleniyorum.



-Selman, bak nasıl uçuyorum.

Sert eğime rağmen, kendimi aşağı doğru koşar adım bırakıyorum.

Taşsız yeşil alan bitip de, taşlı alana geldiğimde yavaşlayıp, durmak istiyorum, ama duramıyorum. Yere kapaklanıp, kafamı taşa vurmaktan korkuyorum.

Neyse ki, birkaç sendeleme, birkaç tökezlemeden sonra güçlükle durabiliyorum.

Bu noktadan sonra hızlı adımlarla yürümeye devam ediyorum.

Grup hala arkada.

Aracın yanından geçip, köy kahvesine yöneliyorum.

Dağa çıkarken almadığım obsidyenlerden kahveye giderken üç parça alıp, cebime koyuyorum.

Kahveye az kaldı.

Köy evlerinin birisinin önünde duran genç birisinin önünden geçiyorum. Yabancıyım.

Karşımdan başka bir köylü genç geliyor.

Önünden geçtiğim köylü genç, karşımdan gelen köylü gence beni işaret ederek

-La yakala, yakala

Karşımdan gelen köylüye gülümsüyorum. “Ne diyor bu adam,“ diyorum.

Köy kahvesine varıyorum.

Hemen kendime sade bir soda söylüyorum.

Bizimkiler gelmeden vakit kazanıp, köylülerle sohbet etmek istiyorum.

Biraz soluklanıp, bir yudum soda alıp, konuşmaya, sohbete başlıyoruz.

-Eee çıkabildiniz mi?
-Hayır, çok yol var.
-Orada, geri döndüğümüz yerde uzun çok uzun taş yığınları vardı, nedir onlar?
-Onlar burada daha önce yaşayan insanların kalesinin sur duvarıymış.

Belli ki, bu sur duvarları Hititler döneminde yapılmış olan sur duvarlarının yıkılmış kalıntılarıydı.

Biraz daha dinlendim. Serinledim sayılır.

Artık köylülere sormak istediğim konulara geleceğim ve sohbeti biraz daha derinleştirmek istiyorum.

Cebimden çıkardığım obsidyenleri masanın üstüne koyuyorum.

Köylüler beni izliyor.

…/…

-Bu taşların bilimsel adı obsidyendir.
-Ne yiyen?
-Yiyen değil, obsidyen.
-Diyemiyoruz.
-Obsidyen, yani volkan camı.
-Ha, tamam.
-Peki siz köyde bu obsidyenlere ne diyorsunuz?
-Cıncık
-Ne?
-Cıncık abi, biz bu taşlara cıncık diyoruz.
-Cıncık?

Ne güzel bir tanımlama.

…/…

Sadece sinemanın jönleri değildi bizim idollerimiz. Bazı arkadaşlar kötü karakterleri idol olarak alırlardı kendilerine.

Bu belki de bu arkadaşların kendilerini çirkin bulduklarına demeyelim, ama yakışıklı bulmadıklarına yorumlanabilirdi.

Ahmet Tarık TEKÇE vardı, örneğin. Kötü karakterlerin başında gelirdi, ama esaslı bir oyuncuydu. Ömer ve Sadık AVCI kardeşler için Ahmet Tarık TEKÇE bir idoldü ve onun gibi konuşurken tek gözlerini kapatıp, sağ omuzlarını aşağıya düşürüp konuşurlardı.

Ama hem kötü karakter tiplemesine hem de Ahmet Tarık TEKÇE karakterine sert yüz çizgileri ve hain bakışları ile doğal bir tipleme gibi en çok uyan Bayram ACAR’ ın küçük kardeşi Musa ACAR idi.

O yıllarda 1 Mayıslar Bahar Bayramı olarak tatil ilan edilir ve başta ilkokul öğrencileri olmak üzere kırlara, yakın köylere, baraj göllerine günü birlik gezilere, pikniklere götürülürdü.

Bilmezdik, adının neden Bahar Bayramı olduğunu, bilmezdik neden tatil olduğunu.

En çok gittiğimiz köyler Çorum’ un merkez köyleri olan Yaydığın Köyü, Eski Ekin Köyü, Kuş Saray Köyü olurdu.

Sonraki yıllarda bu üç köyün de birer Hitit yerleşimi olduğunu öğrendiğimde, öğretmenlerime, başta Mehmet ÜLKER’ e ne kadar da borçlu olduğumu anlamıştım.

O sene, 1972 yılının Bahar Bayramı’nda bizim sınıf ve yan sınıf öğretmenlerimizle birlikte Eski Ekin Köyü’ ne pikniğe gitmiştik.

Piknik denince, biz yoksul çocukların yiyecek olarak yanlarına alacakları neredeyse hiçbir şey olmazdı. O piknikte de öyle olmuştu. “Mahalleli“ dediğimiz ve aileleri ile yaşayan, bizim dışımızdaki çocukların aileleri çocuklarına güzel şeyler hazırlayıp yanlarına verirdi.

Şimdiki bakışla belki de pek de güzel ve lezzetli olmayan o piknik yiyecekleri, bizim için bulunmaz lezzette olurdu, zira o yiyecekleri, örneğin, börek, örneğin yaprak sarma, bulup yememiz olanaksızdı.

Eski Ekin, tıpkı Hattuşa gibi, ortasından akan çayın oyduğu kayalıkların iki yamacına kurulmuş eski bir Hitit yerleşimiydi. Bahar gelince köyün ortasından çağıldayarak akan çay köye canlılık getirirdi.

Mahalleli kızlar bizim durumumuzu bildikleri için, hiç istemeden hatta bazen naz etsek de zorla getirdikleri yemeklerden bize de vermeden yapamazlardı.

Nadire EKER ‘ i, Nevin KORMAZ’ ı, Fatma ŞAHİN’ i, Güler KANAT’ ı, onların sevgi ve kardeşlik dolu yardımlarını, annelerinin yaptığı o lezzetli yiyecekleri nasıl unutabilirdik?

Bir keresinde, okulda 60 metre sprint koşu yarışmaları yapılıyordu. Spor ayakkabım olmadığı için, koşma olanağım yoktu. Nadire EKER, ayağındaki spor ayakkabıları çıkarıp bana verdiğinde, yaptığım derece ile ilk sırada okul takımına girmiştim.

Demek ki, o yaşlarda kızların ve oğlanların ayak numaraları aynı olmalıydı.

Oyunlar oynandı, piknik yapıldı.

Her birisi Hasan Oğlan, Pazarören Köy Enstitüsü mezunu olan öğretmenlerimiz mandolin çalıp, şarkılar, türküler söylediler.

O yıllarda en çok “Daldalan“ türküsü söylenirdi.

Daldalan daldalan dalın üstüne,
Bir saat, bir köstek belin üstüne

Ama biz çocuklar için daha yapacak çok şey ve bunlar için de hayli vakit vardı.

Başta kötü adam Musa ACAR olmak üzere, oğlan çocuklar onun peşine düşüp, yürüyerek köyün içine doğru gittiler. Sonra sıkılıp geri döndüler, yapacak bir şey bulamadılar.

İyi, ama köyün oğlanları, bizim yöresel ağzımızla “köyün göbelleri“, başımızda Musa ACAR da olsa, biz şehirli çocuklara kendi köy sokaklarını öyle kolayına bırakırlar mıydı hiç?

Olsun, Musa ACAR‘ ı kim durdurabilir?

Başta kedileri kulaklarından telefon direklerine çivi ile çakan Haydar NARMAN olmak üzere, peşine topladığı bütün kötü adam karakterlerini alıp oradan oraya götürüyordu Musa ACAR.

Köyün içinden geçen çayın önü aralıklarla kesilerek sulama amaçlı olarak bentler oluşturulmuştu.

Bu bentler, küçük de olsa, Musa ACAR için bulunmaz bir atraksiyon fırsatı olabilirdi.

Yasak olmasına, öğretmenlerin bütün uyarılarına rağmen Musa ACAR ve tayfası her gittiği köyde yüzmek için böyle bentler bulur ve suyun çamurlu olup olmadığına bakmadan, üzerinde Yetiştirme Yurdunun terzisi Topal Yaşar Usta’nın dikmiş olduğu Amerikan bezinden uzun donlarla yüzerdi.

Köyün sokaklarında da kendisini eğleyemeyen Musa ACAR bulduğu en büyük bentte yüzmek için soyunmaya başladığında tayfası durur mu, onlar da soyunup suya girmeye başladılar. Üstlerinden çıkan bir iki parça eski giysiyi bendin kenarına, taşlıkların üstüne, gelişi güzel atı atı veriyorlardı.

Bendin suyu çamurluydu. Musa ACAR dizlerine kadar ancak gelen bendin suyuna her dalıp çıktığında bedeni çamurlanıyor, yarı kirli donu ise, renk değiştiriyordu.

Kimin umurunda ki?

Birkaç meraklı ve eğlenceyi seven kız arkadaşımız da yüzen tayfayı izlemeye koyulmuştu.

Tam suyun keyfi çıkarken, köyün oğlanları gelip bendin etrafını sarmaya başladılar.

Musa ACAR ve tayfası, haydi köyün sokaklarında dolaştınız, siz kim oluyorsunuz da köyün bendinde, soyunup, cılbanıp suya giriyorsunuz?

Önce efelenerek bir uyarı “ulan kimden izin aldınız da bende giriyorsunuz? “

Musa ACAR ve tayfası bu efelenmeye kulak asar mı hiç, o Ahmet Tarık TEKÇE gibi birisi, daha köylü onu tanımadı.

Ama köylüler de o kadar cahil değil.

Köylü oğlanların önlerinde reis olarak bir Ahmet Tarık TEKÇE yok, ama onlar da savaşmaya, meydanı sümüklü çiroz şehirli göbellere bırakmaya niyetli değiller ve bu işi öyle kavga döğüş değil, daha sağlam ve garantili yapmaya kararlılar.

Köylü göbeller önce Musa ACAR ve tayfasının elbiselerini toparlayıp bir araya getirdiler ve göbellerden birisi bütün elbiseleri kucağına alarak oradan uzaklaşmaya başladı.

Bu durumu hemen fark eden Musa ACAR, bağırıp çağırmaya başladı, ama nafile.

Zaten, köylü göbellerin de amacı, bizimkileri bentten çıkmaya razı etmekti.

Bizimkiler birer ikişer bentten çıkmaya başladıklarında, bedenlerinden ve donlarından hala çamurlu sular akıyordu.

Ama köylü göbellerin reisi sadece bizimkileri bentten çıkarmak ile yetineceğe benzemiyordu, başta Musa ACAR olmak üzere, tayfası şehirli göbellere bir de ders vermeliydi.

İki elinde kocaman birer ısırgan dalı tutan köylü göbellerin reisi Musa ACAR’ ın reis olduğunu anlayarak, doğrudan ona yanaştı ve ellerindeki ısırgan dallarını Musa ACAR‘ ın bacaklarına sürtmek için hamle yapmaya çalıştı.

Kendisini korumaktan ziyade, biraz da etrafta toplanan kızlardan utanan Musa ACAR, bir yandan ellerini apış arasına sokarak “erkekliğini“, bir yandan da ısırgan dallarından kaçmaya çalışarak bedenini yanmaktan korumaya çalışıyordu.

Musa ACAR‘ ın bu komik ve zavallı hali köylü göbelleri bir hayli keyiflendirmişe benziyordu.

Elbiseler yok, bentten çıkıp kavgaya tutuşsalar, Musa ACAR ve tayfası o köylü takımına pabuç bırakmaz, ama neylersin, köylülerin elindeki silah az buz silah değil.

Çıplak bedenlere karşı yakıcı ve kocaman ısırgan dalları.

Pabuç pahalı ve köylülerin tehdit ve iknadan anladıkları yok.

Musa ACAR önce ufaktan ve hürmeten ricalarda bulunmaya başladı. Kim dinler Musa ACAR‘ ı?

-N’ olur verin elbiseleri .
-Niyeymiş o?
-Ayıp oluyor, kızlar var.
-Bize mi sordunuz lan?
-Ya vallaha bi daha yapmayacağız.

Musa ACAR ‘ ın ufaktan yalvarmaları kabul görmedi, devam ediyor.

-Allahınızı severseniz verin.

Aldıran yok. Köylü göbellerin reisi, ellerinde tuttuğu ısırgan dalları ile Musa ACAR’ a habire hamle yapıyor. Musa ACAR ise, ısırgan dallarından kurtulmak için kendi sahasına, suya, bendin içine çekiliyor, zira biliyor ki, bu durumda köylü göbellerin reisi de daha fazla gidip, suya, bende giremeyecek.

Zaten köylü göbellerin reisi suya bir girmeye kalksa, Musa ACAR hemen onu yakalayıp, suya tumacak ve böylece köylü göbeller yenilmiş olacak.

Ama ne Musa ACAR ısırgan tehdidinden kaçabiliyor ne de köylü göbellerin reisi daha fazla hamle yapabiliyor.

İyi, ama piknik saati bitiyor, öğrenciler tekrar Çorum’ a dönecek. Musa ACAR‘ ın bu beladan kurtulması gerekiyor.

-Allahınızı severseniz, n’olur.

Nafile.

Musa ACAR durmadan aynı şekilde yalvarıyor.

-Allahınızı severseniz.

Köylü göbellerin reisi fazlasıyla keyiflenmiş görünüyor.

-Hıı, nasılmış lan? Kızların içinde dalayım mı şimdi bacaklarını ısırganla?
-Allahınızı severseniz yapmayın.

Köylü göbellerin reisi ısırganlı tehditlerine ara verip ağzından ağır bir küfür gibi çıkan lafla Musa ACAR‘ a sesleniyor.

-Ulan “cıncık”, burayı evin mi belledin?

Musa ACAR, duymuyor olmalı. Köylü göbellerin reisi devam ediyor.

-Ulan cıncık, sana diyom.

8 Ağustos 2020 Cumartesi

CINCIK (Üçüncü Bölüm)



Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü
Ruhi SU Anısına
(Üçüncü Bölüm)

“Yılmaz GÜNEYYYY“

Ömer KÖSE, namı diğer Cılat ÖMER, o misketi bir atışta rakibin misketini çatadan ortadan ayıran Kör ÖMER, ilkokulda sınıfın arka sıralarında Sadık KARAASLAN ile birlikte, yan yana otururdu.

Sadık KARAARSLAN, sınıfın hem en iri yarısı, hem de en yaşlısıydı.

Ömer KÖSE neyse, ama Sadık KARAARSLAN‘ ın giydiği siyah okul önlüğü üzerinde çok komik durur, adeta karagöz oyununa çıkmış bir orta oyuncu gibi görünürdü.

Vaktinde okula yazılmayan köy çocuklarının ortak sorunuydu bu aslında.

Hele, o siyah önlük üzerine takılan beyaz yaka, Sadık KARAARSLAN‘ ın boynunu sıkar, onu boğardı adeta. Bu nedenle o beyaz yakanın iliklerinin bir ucu daima açık olurdu. Açık olan ucundan yakayı arada arkasına atardı Sadık KARAARSLAN.

Ömer KÖSE ise Sadık KARAARSLAN‘ dan daha zayıftı, ama onun üzerindeki uzun etekli siyah önlük ise rahiplerin üniforması gibi görünürdü.

En arka sırada yan yana otururlar, derslerle pek fazla ilgilenmezler, sürekli olarak kimi zaman sessiz, kimi zaman gürültülü şekilde, kendi aralarında konuşur, bazen de kavga ederlerdi.

Yine o günlerden birinde, “Yılmaz GÜNEYYYY, “ diye bağırdığında Kör Ömer, bu bağırtının nedenini kimse anlayamamıştı.

O yıllarda kavruk, ezik, horlanan bütün genç erkekler kendilerine idol olarak Yılmaz GÜNEY’ i seçer, onun gibi konuşmaya, onun gibi, yürümeye, onun gibi giyinmeye özenirdi.

Kısacası, Yılmaz GÜNEY, bizim de Ömer KÖSE’ nin de, Sadık KARAARSLAN‘ ın da kahramanıydı.

-Ne oluyor oğlum, neden bağırıyorsun?

-Yok bir şey öğretmenim. Ağzımdan kaçtı

-Oğlum sen manyak mısın, derste durup dururken bağırılır mı?

-Sadık KARAARSLAN yaptırdı öğretmenim.

Ömer KÖSE ile Sadık KARAARSLAN iddiaya giriyorlar.

-Ulan kör, sınıfta, dersin ortasında “Yılmaz GÜNEY,“ diye bağırırsan, sana on kuruş.

-Yemin et.

-Vallaha lan.

-Bağırım ulan.

Kör Ömer bu, bağırır:

Yılmaz GÜNEYYYYYYYYYY

Hepimiz, sesin geldiği yöne dönüyoruz.

Yetmişli yıllar, devrimci gençlik önderleri birer birer, vurulup öldürülüyor, katlediliyor.

İlkokuldayız, ama ülkenin politik ortamında yetişiyoruz.

Aklımız fazla ermese de, gazetelerde boy boy çıkan gençlik önderlerinin yakalanmış, vurulmuş, katledilmiş resimleri biz küçükleri de etkiliyor.

Bizim Kör Ömer, o günlerde gazetelerde çıkan bütün bu resimleri keserek okul defterlerinin sayfalarına yapıştırıyor, adeta bir arşiv hazırlıyordu.

Öğretmen Ömer KÖSE’ nin yanına gidip durumu anlamak istediğinde, önemli bir şey bulmuş gibi, Ömer KÖSE’ nin sırasının üstünde açıkta duran o defterleri gördü.

Defterlere şöyle bir göz gezdiren öğretmen bir yandan şaşırıyor, nasıl oluyor da bir ilkokul çocuğu bu denli politik gündemi takip edebiliyor, bir yandan da nasıl oluyor da bu resimler günü gününe ve özenle kesilip yapıştırabiliyor?

Öğretmen bir şey demedi Ömer KÖSE’ ye, hatta resimlere baktıkça yüz ifadesi değişti, üzgün ve çaresiz hali ortaya çıktı.

Ama konu bu resimlerin olduğu defterler değildi. Konu Yılmaz GÜNEY idi.

Öğretmen göz gezdirdiği defterlerdeki resimlerin de etkisinde kalmış olmalı ki, hiddetle yaklaştığı Ömer KÖSE’ ye bu kez sevecenlikle, evladı gibi:

-Oğlum ders yapıyoruz. Neden dersi bölüyorsun?

-Öğretmenim Sadık KARAARSLAN yelledi beni.

-Öyle mi, doğru mu Sadık?

-Öğretmenim Ömer kendi bağırdı.

-Yalan öğretmenim, Sadık bana bağırırsam on kuruş vereceğini söyledi, aha işte verdiği on kuruş.

-Öğretmenim, tamam ben on kuruş verdim, ama Ömer Köse’nin de cepleri misket dolu.

Masum da olsa kumara yol açar düşüncesiyle, ilkokulda, teneffüslerde misket oynamak yasaktı. Aslında doğru bir karardı bu. O yılların politik havasından öğretmenlerimiz de etkileniyor ve biz yoksul öğrencileri masum da olsa, her türlü kumardan korumaya gayret ediyorlardı.

Bunun önüne, misket oynamanın önüne geçmenin en kestirme yolu ise, öğrencilerin, erkek öğrencilerin ceplerinde arada misket kontrolü yapmaktı.

“Öğretmenim, Ömer KÖSE‘ nin ceplerinde misket dolu,“ diye ısrarla tekrarlayan Sadık KARAARSLAN etkili oldu.

-Oğlum Ömer, gel bakalım, ne diyor Sadık KARAARSLAN?

-Ben de misket yok öğretmenim.

-Boşalt o zaman ceplerini.

Ömer KÖSE ceplerini boşaltıyor. Ortada misket yok.

Öğretmen ikna olmuyor, Ömer KÖSE’ nin ceplerine el atıyor, aradığını buluyor ve Ömer KÖSE’ nin ceplerinden bir avuç dolusu gıcır gıcır misket çıkarıyor.

-Oğlum Ömer, bunlar ne, hani misket yoktu?

-Cıncık öğretmenim.

-Ne?

-Cıncık.

.../…

Niğde merkeze bağlı Yeşil Gölcük Beldesi’ ndeyiz.

İlk gördüğüme “Göllü Dağ’ı“ soracak oluyorum. Ama Ramazan ayından dolayı ortalıkta kimse görünmüyor.

İlk rastladığımız kişiler, şehir merkezinin tam ortasında bir refüj işinde çalışan işçiler oluyor.

“Selamünaleyküm, kolay gelsin.“

Beni duymuyorlar.

Oruç tutuyorlar, ondandır.

Tekrar ediyorum.

“ Selamünaleyküm, kolay gelsin.“

Cevap veriyor birisi, diğeri işinde, kafasını kaldırmıyor.

“Aleykümselam.“

-Göllü Dağ’ a nasıl gidilir?

Anlamıyor.

Tekrar ediyorum.

-Göllü Dağ’ a nasıl gidilir?

-Bilmiyorum, duymamışım.

İşçilerin oralı, Yeşil Gölcüklü olmadıklarını, oraya Kürt illerinden mevsimlik işçi ya da bir taşeron işçisi olarak gelmiş olduklarını anlıyorum. Israr etmiyorum.

Bizim konuşmalarımızı duyan, oralı ve Kürt işçilerin başındaki çavuş olduğu belli olan genç birisi geliyor. Biraz rahat bir tavırla soruyor:

-Ne var abi?

-Göllü Dağ’ a nasıl gidilir?

-Abi buralarda öyle bir dağ yok.

Mümkün değil. İşte yine köylülük. Ne merak var ne de istek. Dayanamıyorum, gencin oralı olduğundan emin olmama rağmen onu sorgular gibi, soruyorum:

-Sen nerelisin?

Gencin yanıtını almadan, yön tahminime göre, sağa dönen yola devam ediyoruz.

Sağda hemen bir küçük hırdavatçı dükkanı ve önünde park etmiş bir araç duruyor.

Hırdavatçı dükkanından çıkan orta yaşlı adama yöneliyorum, “Göllü Dağ’ a gitmek istiyoruz, nasıl gideriz?“

Adam belli ki ilk defa duyuyor.

-Ben buralı değilim. Ama acaba Kömürcü’ yü mü soruyorsun?

-Hayır, Göllü Dağ, ama köylüler Kömürcü, diyor olabilir.

-İstersen dükkandakilere sor, onlar buralıdır.

-Tamam

Dükkana giriyorum. Birisi kasada oturan, iki genç insan sohbet ediyorlar.

-Selamünaleyküm.

-Aleykümselam.

-Göllü Dağ’ ı arıyoruz, nasıl gideriz?

-Abi, hiç duymadım.

-Buralarda olması gerekir, bir yanardağ, yanardağın başında göl var, adını oradan alıyor.

-Abi emin değilim, ama az ilerde, buradan sekiz kilometre ötede Kömürcü Köy var, aradığınız yer orası olabilir. Sekiz kilometre sonra, sağa ayrılan bir yol var. Levhaya bakarsınız.

-Levha var mı?

-Var abi.

-Peki, Göllü Dağ levhası da var mı?

-Olması lazım abi.

-Teşekkür ederim.

-Abi, siz arkeolog musunuz?

-Hayır, Anadolu sevdalısıyım.

Yola devam ediyoruz.

Yolun burasından, ta uzaklarda patlama ile konisi uçmuş olan bir yanardağ görünüyor. Belli ki orası Göllü Dağ.

Zira etrafta başka yanardağ görünmüyor. Artık levha olmasa da Göllü Dağ’ı buluruz.

Hırdavatçıdaki genç insanların söyledikleri gibi, gerçekten de sekiz kilometre sonra sağa ayrılan yolun başında iki adet levha görüyoruz.

Beyaz üzerine siyah köy işaret levhası: Kömürcü Kahverengi üzerine beyaz tarihi yerler işaret levhası: Göllü Dağ


Göllüdağ 

Her iki levha için de 5 km yazıyor.

Demek doğru yoldayız.

Sonradan hatırlıyorum. Çok uzun yıllar önce, sırf merakımdan bu yoldan geçmiştim.

Ama o zamanlar Göllü Dağ levhası yoktu.

Bu yoldan geçerek, ileride Güzelyurt ‘a giden yol üzerinde 1.650 metrelik bir dağ geçidi vardı. Sekkin Geçidi

Köy ayrımına gelmeden, Kuvvet Hoca’nın ve Selman‘ın “bu insanlar Göllü Dağ’ ı nereden bilsinler,“ diyerek benim köylülerin duyarsızlığına kızmama içerlemelerini, yön levhalarını gördükten sonra yanıtlıyorum.

-Hocam, Göllü Dağ levhası yazmasa, haklısınız, ama maalesef köylülük bu işte.

Köye varıyoruz.

Girişten itibaren, yolun iki yanında oynayan kızlı erkekli çocukların fazlalığı dikkatimizi çekiyor.

Zira Anadolu köyleri neredeyse tamamen boşaldı. Boşalmayanlar da ise ne çocuk kaldı, ne de genç.

Burada bu kadar çocuğun olması şaşırtıcı doğrusu.

Köy meydanına varıyoruz. Meydanda iki elektrik direğinin arasına asılı renkli bez bir pankartın üzerinde Kemal KILIÇDAROĞLU‘ nun resmi ve altında onun bir mesajı bulunuyor: Ramazan – ı Şerifinizi hayırlı olsun.

Belli ki ki bu köy CHP’ ye oy veren bir köy. Farklı olan olsa, o pankart orada uzun süredir duramazdı.

İyi, ama Kemal KILIÇDAROĞLU neden doğru bir söz kullanıp da

“Hayırlı Ramazanlar dilerim,“ dememiş?

Yazık.

Köy kahvesinin önünde duruyoruz.

Köy kahvesine bitişik sağındaki odanın penceresinin üstünde asılı duran levha dikkatimi çekiyor.

Kömürcü Köy Alevi Derneği

Benim bildiğim kadarıyla, Niğde ve civarında, merkeze bağlı bir Alevi Köyü yoktur.

Burada bir Alevi köyünün olması doğrusu ilginç.

Araçtan çıkıyorum. Köy kahvesi yerden bir metre kadar yüksekte beton bir setin üzerinde, setin önünde çürümüş bir beton duvar var.

31 Temmuz 2020 Cuma

CINCIK (İkinci Bölüm)


Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü

Ruhi SU Anısına

“Kemerlerinizi bağlayın, koltuklarınızı dik duruma getirin,” anonsu ile kalkışa hazırız. 


Kırgızistan Hava Yolları ile uçmuş olsaydık, anons şu şekilde yapılırdı:

Samalyot kelip kondu.

Bizim dilimiz ne yazık ki fazlasıyla batı dilleri etkisinde kaldığı için, ifade biçimlerimiz de anlamsızca değişti.

Tanzimat ve sonrasında okur yazar oranı yok denecek kadar az olduğu için, bu belki de kaçınılmazdı. Ama daha önemlisi, aydınların, kentli insanların, burjuvazinin, yazar–çizerlerin köyün dilinden, halkın dilinden, onların kullandığı kelime ve cümlelerin yapısından bihaber olmaları veya onlara burun kıvırmalarıdır.

Kırgız Hava Yolları’nın yapacağı anonsu analiz edecek olursak.

Samalyot, Rusça bir kelimedir ve Türkçe karşılığı “uçaktır.“

Ama Rusça kelime karşılığı ise “kendi kendine uçan“ demektir.

Velespit – bisiklet – cin arabası kelimesi de aynı şekildedir.

“Kelip kondu“ ifadesi ise son derece ifadecidir. Zira bir şeyin, burada samalyot / uçak konabilmesi için bir yerden kalkıp gelmesi gerekir.

Sadece “kondu“ ya da bizim Türkçe anonslarda olduğu gibi, sadece “indi,“ demek bence çok eksik bir ifadedir.

Kelimede, ifadede tasarruf yapacağız diye, dili bozmak çok anlamsızdır.

Arapçanın, Farsçanın, zenginliğinin arkasında bu ifade gücü yatar.

Uçağımız Nevşehir – Kapadokya Hava Limanı’na indi.

Geçerken, bu isim, hava limanı ismi, bile ne kadar doğru? Zira tam üç değişik adı söyleniyor ve yazılıyor:
Nevşehir Hava Limanı
Nevşehir – Kapadokya Hava Limanı
Nevşehir – Gülşehir Hava Limanı

Bir hava limanını bile üç farklı biçimde isimlendirip, yazıyorsak, günlük dilimizdeki özensizliği nasıl açıklayabileceğiz, bundan nasıl kurtulacağız?

Uçağımız Nevşehir – Kapadokya Hava Limanı’na indi.

Hasan Dağı etkinliği için Helvadere kamp alanına gitmemiz gerekiyor. Ama vakit henüz çok erken. Hava kararmadan kamp alanına varmamız yeterlidir.

Saat 09.30‘u gösteriyor.

Havalimanından araç kiralıyoruz.

Selman sürücü koltuğunda, ben onun yanında hava limanından çıkıyoruz.

Planlar var, istekler var.

Ama önce karnımızı doyurmamız gerekiyor.

Avanos’ a varıyoruz.

İlçenin içinden geçen Kızılırmak duru ve nazlı akıyor.

Eski bir “Ana Tanrıça“ tapınım merkezi olan Avanos’ a daha fazla vakit ayırmak gerekiyor, ama başka bir zaman.

Irmağın üzerine çelik halatlarla gerilmiş olan asma köprüden geçerek, soldaki bir yerde kahvaltı yapıyoruz.

Fazla kalmak olmaz, kamp alanına vakit var, ama vaktin tamamını burada,

Avanos’ ta öldürmemeliyiz.

Ayrılıyoruz.

Ayrılırken, Selman‘a “Selman gözüm, şuradan biraz hurma, bir kilo da sütle kavrulmuş kabak çekirdeği al,“ diyorum.

Sütle kavrulmuş kabak çekirdeği lafı Selman’ ı hem şaşırtıyor, hem de meraklandırıyor.

Bu bölgede, Nevşehir başta olmak üzere, yerken dudakları kavurmaması için, yöre halkının “gara gabak” dediği ve çekirdek dışında hiçbir ekonomik değeri olmayan çekirdeklik kabağın içindeki çekirdek yaş olarak elle sıyrılır ve çekirdek o şekilde kendi sütü ile kavrulur. Yörede bu kavurma şekline “sütle kavrulmuş kabak çekirdeği” denir.

Yeteri kadar elle sıyrılmış kabak çekirdeği bulunmaz, o zaman ise çekirdeği gerçekten bir miktar süt ile kavururlar. Ama asıl sütle kavrulmuş lafı, kabağın kendi yaş halindeki iç sütüdür.

Laf lafı açıyor, ama çekirdeklik kabak Kayseri – Develi taraflarında yetişiyor. Bütün Tekir Yaylası çekirdeklik kabak tarlaları ile doludur. Kabak çekirdeğini en iyi Nevşehir işleyip pazarlıyor.

Tıpkı, Kütahya‘ da yetişen nohudun en iyi Çorum’ da işleniyor olması gibi.

Selman elinde büyük bir kese kağıdı dolusu sütle kavrulmuş kabak çekirdeği ile geliyor.

Daha araç hareket etmeden, herkesin eli sütle kavrulmuş kabak çekirdeği dolu kese kağıdına dalıyor sıra ile.

Gerçekten lezzetli ve içleri de dolu çekirdekler bunlar.

Haydi hareket vakti.

Avanos’ tan ayrılıp, Zelve’ ye doğru gidiyoruz.

Yol üstünde küçük bir vadinin, Paşa Bağları, kenarında duruyoruz.

Bülent ve ben gölgesi olan bir ağaç altı bulup vadiyi gezmeye çıkanları bekliyoruz.

Ağaçta tek tük kalan zerdaliler ilgimizi çekiyor. Boyumdan uzun yerde olanları Bülent topluyor.

Fazlasını gelenlere ayırıyoruz.

Yolun karşısına geçiyor, tezgahında eski ve eskitilmiş gibi duran eskiden dış kapıların vaz geçilmez dilli kilitlerinin irice anahtarlarına bakıyorum. Yüzlercesi tezgahın üstünde duruyor.

Zelve üç kilometre gösteriyor.

Tezgaha bakan genç adama soruyorum

-Zelve var mı?

-Az ilerde abi, üç kilometre sonra.

Anlaşılan genç adam “zelvenin“ ne demek olduğunu bilmiyor. Israr etmiyorum, zelvenin ne demek olduğunu da açıklamıyorum.

Bizimkiler geliyor. Ellerinde zerdali. Bülent ve bana veriyorlar. Ezik zerdalileri almıyorum.

-Biz de sizin için ayırmıştık, dalından topladık. Yerden toplamadık.

-Biz yerden topladık.

Paşa Bağları’ ndan ayrılıp, Zelve’ ye doğru hareket ediyoruz.

-Mehmet Bey, siz bilirsiniz, buralı sayılırsınız, “zelve“ ne demektir?

-Bilmiyorum.

-Anlatayım. Eskiden, frek kilitler yokken, köy evlerinde, konaklarda dış kapıların ardında, kapı sövesinin üstünde döğme demirden halkalı bir çivi çakılı olurdu. Kapının üstünde de ucu sivri, kapatınca o döğme halkaya geçecek şekilde yapılmış döğme demirden bir kol olurdu. Bu döğme demirden kol ve halkalı çivi bir arada satılır ve kapılara öyle takılırdı. İşte o döğme demirden halkalı çivi ve döğme demirden kola “zelve“ denirdi.

Tam yol ayrımına geldiğimizde, yol boyunca kucağımda taşıdığım küçük sırt çantasının olmadığını fark ediyorum.

-Avanos’ ta, kahvaltı yaptığımız yerde kaldı

-Ne kaldı?

-Sırt çantam.

-İçinde değerli bir şey var mıydı? Yoksa kalsın. Almaya değmez.

-Cüzdanım ve içinde kimliğim ve kredi kartım.

-O zaman dönelim.

Avanos’ a geri dönüyoruz. Zaten karşısı Avanos, görünüyor. Bir solukta varıyoruz.

Selman şaşırıyor “bu kadar yol geldik, hala Avanos’ ta mıyız,“ diyor.

Arkadaşlar araçtan ayrılmıyor. Asma köprüden tekrar geçerek, koşarak kahvaltı yaptığımız yere varıyorum. Kızılırmak‘ ı yine geçmiş oluyorum.

Kahvaltı yaptığımız masayı uzaktan görüyorum.

Sırt çantam, oturduğumuz masanın kenarındaki boş koltuğa koyduğum gibi duruyor.

Köylü insanı kentliden, aydın insandan ayıran belki de en büyük özellik “merak“ oluyor. Başka bir deyişle “meraksızlık.”

Avanos ilçe, kahvaltı yaptığımız yer ülke çapında çok bilinen bir markanın adı altında çalışıyor, ama çalışanlar köken itibarıyla hala köylü.

Biz kalkalı neredeyse bir saat olmuş. Masa boşalmış.

Yan tarafta boş koltuktaki sırt çantası hala kendi halinde duruyor.

Kimse merak edip de bu sırt çantası kimin, kim unuttu, diye sormamış, çantayı yerinden almamışlar bile.

Belki de bundan daha çarpıcı olanı ise, benim koşa koşa gelip, kimseye bir şey sormadan, söylemeden, çitle çevrili bahçenin içine girmeden, kolumu uzatıp boş koltuktaki sırt çantasını alıp koşa koşa geri gitmem ve bütün bunları yaparken bana kimsenin bir şey sormamış olmasıydı.

Köylülük, meraktan yoksunluk.

Çanta alındı.

Yola devam. Ama bu sefer kestirmeden ve geri döndüğümüz yere doğrudan varıyoruz.

-Arkadaşlar, akşama kadar bu turistik bölgede dolaşmak istemiyorum. Sizi, buralara pek de uzak olmayan “Göllü Dağ’a“ götüreyim.

-Ne var orada, sen gittin mi daha önce?

-Hayır, hep gitmek istedim, ama bir türlü olanak bulup gidemedim.

Yola devam ediyoruz.

Önümüzde Ürgüp var.

Her tura, gidilen yere ait, oranın yerel sanatçılarının müzik cd’ lerini alırdım. Bu sefer Ürgüplü Refik Başaran‘ın cd’ sini neden almadığıma üzülüyorum.

-Ah, Refik Başaran’ın cd’ sini alacaktım, unuttum, belki Ürgüp’ te buluruz.

-Mehmet Bey, “Feride, Refik Başaran’ ın türküsü müydü,” diye soruyor.

-Evet, onundu.

Dam başında sarıçiçek oy oy
Burdan gidek Ürgüp’ e göçek, nenni de Feridem nenni
Ürgüp’ e vardığımız gece oy oy
Hak yoluna kurban kesek, nenni de Feridem nenni
Gidiyorum işte gör,
Hayalda gör düşte gör
Çok ağladım gülmedim
Bir kötüye düşte gör

Ne güzel bir türküdür. Oynarız bu türküye, oysa bir intizardır Feride’ ye.

Ürgüplü Refik Başaran bizim değerli insan hazinelerimizdendi. Herkes onu

“Cemalım“ türküsü ile bilir, ama o türküden gayrı öyle türküleri vardır ki, çok farklı bir tavır, çok farklı bir gırtlak ile söylenmiştir ki, benzeri ve tekrarı asla gelmemiştir, gelmez.

Ürgüp’ e varıyoruz.

Göllü Dağ‘ a gitmek istiyorsak, sola Mustafa Paşa’ ya dönmemiz gerekiyor.

İyi, ama burası üzüm ve şarap diyarı ve “Turasan Şarapları“, burada yapılıyor.

Haydi, Turasan Şarapları‘na.

Asmalı Konak dizisinin çekildiği ve bir zamanlar insanların Kabe ziyareti gibi gelip para ödeyerek ziyaret ettikleri binanın önünden geçiyoruz.

Popüler kültür ve turizm ne kadar da çok şeyi öldürüp, yok ediyor.

Turasan‘ a varıyoruz. Tadım ücretsiz. Beyaz, kırmızı şaraplardan tadıyoruz.

Grup için bir şişe beyaz şarap alıyoruz, Hasan Dağı kamp alanına saklıyoruz.

Kuvvet Hoca kendine iki şişe beyaz şarap alıyor.

Kasaya ödemeyi yapıyoruz.

Çıkarken bir sürpriz var.

Dr. Mehmet Bey, hepimize birer damlatmayan şarap şişesi ağızlığı hediye ediyor. Ne güzel.

Yola devam.

Göllü Dağ’ a gitmeye karar veriyoruz, Göreme, Uç Hisar ve diğerleri kalıyor.

Nevşehir yönüne dönüyoruz.

Oradan, Kaymaklı ve Derinkuyu üzerinden Niğde’nin Gölcük Beldesi’ne gideceğiz.

Gölcük Beldesi’ ne vardığımızda Göllü Dağ’ı soracağız.

Nevşehir – Kaymaklı – Derinkuyu üzerinden Gölcük Beldesi’ ne varıyoruz. 

Paylaşmak güzeldir.

26 Temmuz 2020 Pazar

MANYETİK CERRAHİ

Siz bakmayın yabancı dilde ve Türkçe olarak hazırlanmış etimolojik sözlüklerde çoğu kelimenin kökeninin Grekçe’ ye ve / veya Latinceye dayandırılmasına.

Aşağıdaki bazı önemli örnekler için etimoloji sözlükleri kelimelerin kökeni olarak Grekçe’ yi gösterirler.

ARAPÇA FRANSIZCA TÜRKÇE

Al KİMİYA CHIMIE KİMYA

AL CABR ALGEBRE CEBİR

AL KUHL ALCOOL ALKOL

SUKKER SUCRE ŞEKER

ŞİFR CHIFFRE SIFIR

Bu örnek kelimelerin tamamı köken olarak Arapça’ dan devşirilmiştir.

Bizim konumuz olan “cerrahlık” da batı dillerine Arapça’ dan devşirilmiştir aslında.

CERH CHIRURGIE CERRAHİYE

…/…

Ama bu yazıda bizim konumuz tıpta henüz bilinmeyen “Manyetik Cerrahi” olacak.

…/…

Karavan, beyaz deve, Nikkal çamurlara girip çıkarken, dere tepe gezerken, kısa uzun Yurt Gezileri yaparken, tozlanıyor, kirleniyor.

Arada Sungurlu’ ya sanayiye geliyor ve karavanı, beyaz deveyi, Nikkal’i temiz pak yıkatıyorum.

Benim pek sevdiğim yıkamacı Hilmi kardeşim işini öyle güzel yapıyor ki, o işini yaparken ben de dükkandan içeri girip bir köşede masanın kenarına oturuyorum.

İşte yine böyle bir günde, Hilmi kardeşim beyaz deveyi temiz pak yıkarken, ben de yıkama yapılan yerin kapalı kısmına geçiyorum.

Kapalı kısımda bir traktör dikkatimi çekiyor.

Traktörün önce Hilmi’ ye ait olduğunu, satmak üzere buraya getirmiş olduğunu, düşünüyorum.

-Hilmi kardeş traktör de mi satıyorsunuz?

-Yok abi, o taraf traktör tamir bölümü.

-Nasıl yani, burada traktör tamiri de mi yapıyorsunuz?

-Evet abi, bizim, yani aslında babamın, asıl işimiz traktör tamiridir.

-Peki sen de anlıyor musun traktör tamirinden?

-Yok abi ben ancak tamire gelen traktörün bazı parçalarını söküp takabiliyorum, tamir işini babam yapıyor.

-Baba nerede?

-Babam karşı kaldırımda yerde oturuyor abi.

Hilmi’ nin babası olduğunu uzaktan gördüğüm adam biraz sonra kaldırımdan kalkarak tamir için bırakılan traktörün bulunduğu kapalı alana geliyor.

Selam veriyor bana, “aleykümselam,” diyerek ustanın selamını alıyorum.

Dükkandaki yaldız çerçeve içinde asılı ve üzerinde askerlik döneminde bir gençlik fotoğrafı bulunan ustalık belgelerinden adının Hasan olduğunu okuyup öğrendiğim orta boyda, güçlü kuvvetli adam önce park halinde duran ve tamir için kapalı alana çekilmiş traktöre şöyle bir bakıyor.

Ben hala traktöre, duvarın en yüksek yerine, adeta boynum kırılarak okuyabileceğin yüksek bir yere yaldız çerçeveler içinde asılı ustalık, kalfalık belgelerine, tamir için sağdan soldan toplanmış, kimini kendileri yapmış, uydurmuş tamir setlerine, tornavida ve daha önce hiç görmediğim başka aletlere bakıyorum.

Bu arada Hasan Usta sanki çok yorulmuş gibi, kapalı alanda bulunan masanın başına gelip oturuyor.

Hasan Usta sağ elinin işaret parmağı üzerindeki ince uzun tel ile “denge oyunu”  oynamıyor.


Üzeri ve etrafındaki dört sandalyenin motor yağı lekeleriyle dolu masanın başına oturan Hasan Usta’yı sargı bezi ile sarılı olan sağ elinin işaret parmağının üzerine koymuş olduğu ucunda kaynaklı küçük bir parça bulunan uzun tel parçası ile masanın başında görünce “ustanın canı sıkılıyor galiba, tel parçasını almış, bizim çocukken yaptığımız gibi parmak üzerinde denge oyunu oynuyor” zannediyorum.

Hasan Usta uzun tel parçasını, hastanede sarılmış olduğu belli olan sargılı sağ elinin işaret parmağı üzerinde, bir ucunu diğer tarafa ağdırmadan oldukça dengeli bir şekilde tutuyor.

Hasan Usta’nın yapılı halini her biri abartmasız 5 cm çapında olan el parmaklarını daha yakından görünce bir kere daha fark ediyorum.

Traktör ve tamir takımlarına, duvarda asılı yaldızlı çerçeveler içinde duran kalfalık ve ustalık belgelerine baktıktan sonra, yapacak başka bir şey olmadığı için ben de Hasan Usta’nın oturduğu üzeri motor yağı lekeleriyle kaplı masanın bir köşesine oturuyorum.

-Ustam nerelisiniz?

-Eşşekli Köyü’nden, daha şoorda.

-Anladım, yeni adı Cevheri.

-He iyi bildin.

Hasan Usta bir yandan benimle konuşuyor, ama asıl dikkati sağ elinin sargılı işaret parmağı üzerindeki ince uzun tel parçasında. Bunu fark ediyorum.

Ama Hasan Usta sağ elinin işaret parmağı üzerinde dengede tutmaya çalıştığı ince uzun tel parçası ile “bir denge oyunu” oynamıyor. Çünkü öyle olsa, yani söz konusu olan bir denge oyunu olsa Hasan Usta gözünü sağ elinin sargılı olan işaret parmağından hiç ayırmaz.

Oysa Hasan Usta bir yandan benimle konuşurken gözünü ince uzun telin ucuna kaynakla tutturulmuş ve sol elinin işaret parmağına değen küçük parçadan bir an bile ayırmıyor.

Sol el işaret parmağına değen küçük parça


Bir süre Hasan Usta’yı izliyorum.

Hasan Usta sabırla ve ustalıkla sağ elinin sargılı işaret parmağı üzerinde duran ince uzun telin ucundaki küçük parçayı son elinin işaret parmağının yan tarafına değdirmeye, küçük parçayı milimetrik olarak oynatmaya, ama bu arada teli de dengede tutmaya çalışıyor.

Hasan Usta’nın ne yaptığını çok merak ediyorum.

Dayanamayıp soruyorum.

-Hayırdır ustam, bu ince tel ile ne yapıyorsun?

-Aha şu parmağıma metal çapağı saplandı da onu bulmaya çalışıyorum.

-Nasıl buluyorsun?

-Aha bu telin ucundaki parça ile.

-Bu telin ucundaki küçük parça mıknatıs mı?

-Evet, LPG tanklarında kullanılan çok güçlü bir mıknatıs.

-Vay be, ilk defa böyle bir şey görüyorum. Her mıknatıs da olmaz yani.

Hasan Usta sol işaret parmağına saplanmış ve derinin içine girmiş olan metal çapağın yerini tam olarak tespit etmek istiyor.

-Ustam, diyelim çapağın yerini tam tespit ettin, çapağı nasıl çıkaracaksın?

-Metal çapak bizim işte parmaklarımıza, kolumuza çok sıçrar ve saplanır. Bazılarının gözüne bile saplanır. Çapak öyle bir hızla gelir ki, mermi gibi saplanır etimize.

-Sonra, parmağınıza saplanan metal çapağın yerini tespit edince ne yapıyorsunuz?

-Eğer metal çapak parmağın içinde, etin içinde yürümemişse, hemen parmağı yarıp çıkarırız.

-Nasıl yani, metal çapak etin içinde yürüyor mu?

-Evet ya, yürür. Bazen çapağın yerini bulamayız, bazen işlerin çokluğundan, bazen aha şu tel ile bakıp bulmayı ihmal ettiğimizden, çapak etin içinde yürür gider.

-O zaman ne yapıyorsunuz?

-O zaman parmağı yardırmak ve çapağı aldırmak için hastaneye, doktora gidiyoruz.

Hasan Usta bütün bunları bana tane tane ve sabırla anlatırken, aynı sabırla sol el işaret parmağının ikinci boğumuna yakın bir yere saplanan metal çapağın yerini tam olarak tespit etmeye çalışıyor.

-Ustam o halde bu sargılı olan sağ el işaret parmağınıza çapak mı saplanmıştı?

-Evet. Çapak saplanmıştı, biz de işlerin yoğunluğundan çapağın yerini tam olarak tespit edip de parmağı yarıp çapağı çıkarmayı ihmal ettik.

-O zaman çapak elin içinde yürüdü.

-Evet, tam da öyle oldu.

-Sonra doktora mı gittiniz?

-Evet, hastaneye doktora gittim. Doktor baktı, çapağın yerini bulamıyor. Doktora “hocam çapağın yeri tam şurada,” diyorum, ama doktor beni dinlemiyor.

-Sonra?

-Sonra doktor başladı ucundan parmağımı yarmaya. Yara yara neredeyse parmağın ikinci boğumuna kadar geldi.

Doktor sonunda parmağıma saplanan ve yürüyen metal parçasını buldu, ama parmağımı da baya yarmış oldu.

Doktora, “hocam ben size demedim mi, çapağın yeri aha şurası,” diye çıkıştım. Çünkü ben aha bu telin ucundaki güçlü mıknatıs ile manyetik olarak ve nokta atışı gibi parmağıma saplanan metal çapağın yerini tespit edebiliyorum. Üstelik ben bunu daha bugün yapmıyorum ki, senelerdir bu işi yaparım. Bir ben değil, bütün sanayi bu usulü bilir ve parmaklarına, kollarına saplanan metal çapaklarının yerini bu şekilde tespit eder. Bunu doktora da aynı bu şekilde anlattım, ama adam beni dinlemiyor ki.

-Helal olsun size ustam ya. Sen öyle doktora çıkışınca doktor sana ne dedi?

-Ustam vallahi siz bu işi çözmüşsünüz, bizi aşmışsınız, dedi doktor.

Güldü tabi ki, ama bizi de ciddiye almaya başladı.

Hasan Usta hayatımda görmediğim, duymadığım bir yöntemi, bir cerrahi yönetimini benim adına “manyetik cerrahi” yöntemi diyeceğim yöntemi bana sabırla anlatırken, bu yöntemin tıp fakültelerinde “halk hekimliği” konusu anlatılırken ele alınıp alınmayacağını merak ediyorum.

Hasan Usta’dan son bir istekte bulunuyorum, “Ustam parmaklarının resmini çekebilir miyim, yüzünü almayacağım”, elbette, diyor bu emekçi ve cerrah Usta.

Büyük Usta Nazım Hikmet’ in Türk köylüsü için yaptığı tanımı gösteren o ölümsüz dizeler geliyor hemen aklıma:

Türk Köylüsü

Topraktan öğrenip
                     kitapsız bilendir,
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
                     Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad' dır,
                  Kerem'dir,
                                    ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser.
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
                     el alır,
kanadı kırılır
                     çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunusu biçâredir,
      baştan ayağa yâredir,"
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakterişip :
                "-Gayrık, yeter!.."
                                          demesinler.
Ve bir kerre dediler mi:
"İsrafil surunu urur
                 mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
                            onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur
                             ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."


…/…

Beyaz deve yıkandı, ak pak oldu. Hilmi kardeşim her zamanki güler yüzü ile anahtarı bana verdi. Hilmi’ ye hak ettiği ücreti veriyorum.

Ama aslında bu işten ben daha çok kazançlı çıkıyorum. Hilmi kardeşimin babası Hasan Usta’ dan yeni ve başka hiçbir yerde görüp öğrenemeyeceğim bir konuyu, “Manyetik Cerrahi” konusunu öğrenmiş oluyorum.

Hayat hep öğrenmedir, hep bu ilke ile çıkmıyor muyuz yollara?

Hep öğreniyoruz, hep birbirimizden öğreniyor, hep birbirimize öğretiyoruz.

En güzeli de öğrendiklerimizi paylaşıyoruz.

Paylaşmak güzeldir.


CINCIK



Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü 

Ruhi SU Anısına


Paramız olmazdı cam misketler almaya.

Azıcık paramız olunca da hiç de makbul olmayan ve fırlatınca tüy gibi elimizden uçup giden “mika“ misket alırdık.

Mika misket rakibimizin cam misketine vurduğunda, yüksek hızla seker, komik bir görüntü ortaya çıkar, ama buna rağmen rakibin cam misketi bir milim bile yerinden kıpırdamazdı.

Oysa misket oynarken ütmek bir yana, asıl amacımız ütmekten ziyade misketi fırlattığında rakibin cam misketini kırmaktı, çatlatmaktı asıl amaç.

Biz küçükler, cam misket alamazdık, paramız olmazdı.

Ama abilerimizin cam misketlerle oynadığı oyunlarda, fırlatmanın şiddetine bağlı

olarak rakiplerin misketlerinin kenarlarından kırılan olurdu.

Büyükler, kimi zaman paralı olarak misket oynadıklarından oyunları iddialı olurdu.

Ama kaybeden, yani ütülen her zaman para veremezdi. Kalan para, misket ile ödenirdi.

Ama misket ile kalan parayı ödemek için elinde yepyeni, gıcır gıcır misketin olması gerekirdi.

Kimi zaman ise kıyısından, hafifçe kırılmış veya hafifçe çatlamış misketler de kabul görürdü.

Bazen hafifçe kırılmış misketler de kabul görmez ve bu misketler değerinden düşer, bazı iyi abiler de bu tür misketleri bize, küçüklere verirdi oynamamamız için.

Kenarından hafifçe kırılmış miskete sahip olmak bile biz küçükleri sevindirdi. Öyle durumlarda mika misketler durumu bizden daha beter olan küçük çocuklara verilirdi.

Kenarından fazlaca kırılmış olan misketlerle misket oyunu oynanmaz, zira misket yuvarlanma özelliğini kaybeder ve sadece tür misketlere sahip olan çocuklar misket oyunlarına alınmazdı.

Hiç misketi olmayanlar, mika misket veya kırık misket, en parasızlarımız ise, çamurdan yapılan misketlerle kendi aralarında çamurdan misket oynardı.

Zorunlu eğitim olan ilkokuldan sonra okumayıp da sanayide işe giden işçi dediğimiz kardeşlerimiz, çıraklar ise “tornet” dediğimiz rulmanların dağılmış olanlarından ortaya çıkan demir bilyeleri getirirdi oynamak için. Demir bilyelerle camdan misket oyunu kesinlikle yasaktı. Demir bilyesi olanlar ancak demir bilyesi olanlarla oynanırdı.

Kimin parasız olacağı, ne zaman parasız olacağı belli olmaz, zira hepimiz her an yoksul, parasız olabilirdik. Zira biz küçükler çalışıp az da olsa para kazanamazdık.

Parası olsun, olmasın, misket oynamayı bilmek yetmezdi.

İyi misket oynamak, seyrine doyum olmayan bir oyundu.

İyi misket oynayan, kelimenin tam anlamıyla “usta misketçi” abilerimiz vardı, biz küçükler için sinema ve televizyonun olmadığı o yıllarda, misket oynayan o abilerimizi, usta misketçileri seyretmeye doyamazdık.

Bir Ekrem KARAAYTU Abimiz vardı. Klas oynardı, karşısında kimse duramazdı.

Bir de Ömer KÖSE vardı. Ekrem Abi ile aynı yaşlardaydı, ama kimse ona, biz çocuklar da dahil olmak üzere, Ömer Abi demezdi. Çünkü abilik ve ablalık yaşa göre değil, okuduğun sınıfa göre belirlenirdi.

Ömer Köse‘nin tek gözü kördü. Ama bana göre dünyanın en iyi kara kalem ressamıydı.

İleri yaşlarında olmasına rağmen bizimle aynı ilkokul sınıfına gitmiş ve sadece ilkokulu bitirebilmişti.

“Kör Ömer,“ derdi ona biz küçük çocukların dışında herkes.

Daha sonraki yıllarda adı “jilet Ömer‘e“ çıktığında, artık ona herkes yöresel ağız ile söylendiğinde “cılat Ömer,“ diyordu.

Ömer KÖSE misket oynarken sağ elini kullanırdı.

Önce rakibin misketinin durduğu yere göre konum alır, sonra sağ eli çıplak şekilde toprağa temas eder, çatlamasın diye elinin altına küçük bir meşin parçası koyardı.

Sonra, sağ eline aldığı misketi baş parmağı ile işaret parmağının arasına sıkıştır, rakibin misketine ve hedefe konsantre olurdu.

Kimi zaman bu konsantrasyon abartmasız beş on dakika sürerdi. Herkes sonucu beklerdi, kimse bu durumdan sıkılmaz “hadisine Kör, atsana misketi, sıkıldık,“ demezdi. Zira Ömer KÖSE bu işi bir ritüel olarak yapardı her seferinde.

İşte sonunda beklenen an gelir, adeta ok yaydan fırlar ya da tüfeğin namlusundan bir mermi fırlardı hedefe.

Bir mermi gibi Ömer KÖSE‘ nin sağ elinin parmaklarından fırlayan cam misket, gider rakibin misketini bulur ve hedefi vururdu.

Ama Ömer KÖSE‘ nin fırlattığı misketlerin rakibin misketini vurması olağan bir durumdu, zaten kimse Ömer KÖSE‘ nin hedefi, rakibin misketini

vuramayacağına ihtimal vermez ve hiçbir zamana öyle de olmazdı.

Biz çocuklar başta olmak üzere, kimimiz abilerimizin bacak aralarından bakarak olsa da, diğer abilerimiz ve ablalarımızın meraklı bakışlarının altında adeta Ömer KÖSE ile birlikte bir heyecan yaşardık. Hedefi bulan Ömer KÖSE‘ nin misketinin rakibin misketine isabet ettiğinde, rakibin cam misketinin kırılıp kırılmadığını, kırıldıysa ne kadar kırıldığını, ortadan ikiye mi, yoksa birazının mı kırıldığını, Ömer KÖSE‘ nin misketinin rakibin cam misketine isabet ettiğinde nasıl, ne şiddette bir “şırrakkkkkkk“ sesi çıkarışından anlardık.

Ömer KÖSE‘ nin fırlattığı misket rakibin misketine şiddetle ve “şırrakkkkkkkkk,” diye çarpar, rakibin misketi kırılarak yarıdan bölünmüş veya parçalanmış olurdu.

Bu durum Ömer KÖSE ‘ nin misketi her fırlatışında istisnasız hep yaşanırdı.
Çorum Yetiştirme Yurdu bahçesi 
Ayakta soldan: Ekrem KARAAYTU-Ömer KÖSE (misketçiler – misket ustaları)

Çömelen soldan: Recep BABAYİĞİT-Kasım KARAAYTU


…/…

Hiç hasarsız, hiç kullanılmamış, gıcır gıcır cam miskete “cıncık“ derdik.

…/…

Bir yeri görmeye can attığımızda, bir kimseyi görmeyi çok arzuladığımızda, bir tutkuyu gerçekleştirmeye olan arzumuz doruğa çıktığında ne çok duymuşuzdur ya da kendimiz ne çok kullanmışızdır şu tutku dolu sözü:

Örneğin;

Bu sene de sılaya dönemezsem, gözüm açık gider.

Erciyes’in doruğundan kar yemezsem ölürüm.

Yaşlı anamı bir daha göremezsem, gözüm açık gider.

Ya da şairin dediği gibi "bu kızı almazsam etimde şirpençe çıkar."

Uzat uzata bilirsen. Tutkuların kadar, arzuların kadar, düşlerin kadar uzatabilirsin.

Hasan Dağı‘na çıkmak da bir tutkudur kuşkusuz. Ama Dr. Bülent’ in asistanının babası Dr. Mehmet Hasan Dağı’na çıkmadan, doruğuna ayak basmadan şu fani dünyadan gitmek istemezdi eminim.

Dr. Mehmet için bu durum sadece sıradan bir tutku değildi.

İnsan çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği kentte, her gün nefes alıp verdiği, yatıp kalktığı o kentin içindeki eski bir Rum evinin kalın volkanik taş duvara gömülü dar penceresinden baktığında, her gün uyandığında karşısında bütün asaleti ve heybeti ile dimdik duran bir dağı gördüğünde neler düşünür, neler arzular bilinmez. Ama bir tutku varsa eğer, bu asla unutulmaz ve aşk gibi sarar insanı.

İçinden hep kuş olup ta Hasan Dağı’nın doruğuna konmak ister, bunu yapamıyorsa, düşüp bir koyunun ardına, çıkmak ister yaylalarına. Ya da siyah perçemi uzamış bir eşeğin gittiği dar patikalardan yürüyüp gitmek ister dağın yamacına doğru.

Yürüdükçe yamacına doğru dağın, ova açılır açılır kocaman olur. Ovanın bu kadar büyük, bu kadar düz, göz alabildiğine, ta ufka kadar geniş olduğunu fark eder.

Sonra her adımda yükseldikçe dağı biraz daha benimser, kucaklar onu. Sonra dağ ile sohbete başlar.

Başlangıçtaki korkusu, tedirginliği azalır, gittikçe dağa kendini verir.

Çocukluğu ve gençliği Aksaray’ da Eğri Minare’ nin yanında geçen Dr. Mehmet sıladan gurbete çıktığından bu yana içinde bir tutkudur Hasan Dağı.

Tutkudur, ama nereden bilsin Hasan Dağı Dr. Mehmet’ in bu tutkusunu?

Bir de hep borç ödemek değil midir bizim hayatımız?

Aziz Nesin, hep ve ölene kadar kendini “dünyanın en borçlu insanı“ olarak tanımlamadı mı?

Dr. Mehmet‘ in de bir borcu olmalıydı elbette. Dönerim bir gün diyerek ayrıldığı sıladan, Hasan Dağı’na yeniden kavuşma tutkusu içinde bir borç.

İyi, ama hangi yandan geçit verir Hasan Dağı, hangi taşına basılır, hangi yaylasında çadır kurulur, hangi sularından içilir, bilemez Dr. Mehmet.

Bizim bir de Dr. Bülent’imiz var, ver elini Mehmet Abi der, biz seninle çıkarız Hasan Dağı’nın zirvesine.

Hiçbir şeye geç kalmış sayılmazsın, değil mi ki, şair öyle söyler:

Her yere yetişilir / hiçbir şeye geç kalınmaz / ama çocuğum beni bağışla / Ahmet Abi sen de bağışla

Dr. Mehmet Abi için de, altmış üç yaş hiç önemli değil, geç olmamalıydı.

Dr. Bülent ön ayak oldu.

Dördümüz, Recep / Selman / Kuvvet / Bülent, tamam, dedik, biz de geliriz. Mehmet Abi’yi Hasan Dağı ile buluştururuz.

(devam edecek)