25 Temmuz 2026 Cumartesi

MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİMDİR

Dursun Akçam

İlkokuldan sonra okumak isteyenler olsa da çeşitli imkansızlıklar nedeniyle bu pek de kolay olmazdı. Köy çocuklarının ortaokula devam etmeleri için ilçeye, kasabaya gitmeleri gerekirdi. Bunun için ilçede yanında barınacak bir akraba aranırdı. Bulundu diyelim. Öyle akrabalar vardı ki, çocuğun yediği lokmaları sayardı. Ya da akrabası olacak o kişi evin bütün işini o çocuğa gördürür, çocuk ders çalışamazdı.

Çocuk bu durumdan bezer, köyüne geri dönerdi.

 Ama okumak isteyen köy çocukları için çözüm tamamen bitmezdi. Üç-beş köy çocuğu bir araya gelir, aileleri onlara ilçede bir ev tutar, çocuklar orada barınır, ortaokula giderlerdi. O yaşlardaki çocukları bir başına ilçede bir evde bırakmak bugünden düşününce riskli olabilirdi. Ancak o zamanlar böyle bir risk kimsenin aklına gelmezdi. Çocuklar derken, bu çocuklar oğlan çocukları olurdu. Kız çocuklarının böyle üç-beş kişi bir araya gelerek ilçede ev tutup okumaları imkansızdı.

Bazı köyler dışında köy ilkokulunu bitiren kız çocuklarının okuma istekleri pek dikkate alınmazdı. Bazen de aileler kız çocuklarını ilkokula bile göndermez, cahil bırakırlardı.

Ablam ve kız kardeşim ilkokula bile gönderilmeden küçücükten evlendirilen çocuklardandır.

…/…

Köyde veya ilçede ilkokuldan sonra okumak isteyen çocuklar ise ya öğretmenlerinin ya da o dönem ilçeye yeni tayin edilmiş olan ileri görüşlü kaymakamın teşviki ve aileye baskısıyla mümkün olurdu. Çocuklar bazen evlerinden kaçarak kaymakamlığa gider, okumak istediklerini söylerlerdi.

Köy Enstitülerinin açılması ve ilköğretimin zorunlu hale gelmesiyle ülkede okuma yazma oranı yükselmiş olsa da bu yükselmede okul çağındaki çocukların jandarma eşliğinde okula götürülmelerinin korkusu vardır.

…/…

Çorum’da Kale İlkokulu’na giderken, sınıfımızda bizden en az altı, yedi hatta on yaş büyük çocuklar da bulunuyordu. Yaşları bizden büyük bu oğlan çocukları 61 Anayasası ile getirilen zorunlu ilköğretim yasası gereği evlerinden alınarak okula yazdırılanlardı.

Çorum Yetiştirme Yurdunda korunma altında olup da ilkokula giden biz çocukların arasında da oldukça büyük yaş farkı bulunuyordu. Hiç anlamazdım bu kadar yaş farkını. Onların her sene sınıfta kalmış olduğunu veya okuldan kaçtıklarını düşünürdüm. Oysa onların hepsi köy çocuklarıydı ve köylerinde ilkokula yazdırılmamışlardı.

Biz de aklımızca hep köy okulunda okumak isterdik. Zira o dönemde, 60’lı yıllarda, köy okulları 23 Nisan’dan sonra kapanırdı. Bu bir tarımsal kalkınma planıydı ve okula giden çocuklar tarımsal kalkınmada işgücü sayılıyordu.

Biz ise tatilin derdindeydik. 

Yurtta ilkokuldan sonra okumak istemeyen çocuklar sanata giderler, çırak, kalfa ve usta olurlardı. Ders çalışma, sınıf geçme dertleri, akşam etütleri yok diye okula gidenlerimiz onlara özenirdi.

Yurt idaresi herkesi okula yazdırır, ancak bazı çocuklar daha baştan idareye söylerdi: “Hocam beni ortaokula boşuna yazdırmayın, kaçarım.”

Bazıları da ortaokula yazılmış olsalar da ilk notlar gelmeye başladığında “Hocam kafam almıyor, beni okuldan alın” diye açıkça idareyi uyarırdı.

…/…

Okumak isteyen çocukların kaymakamlığa, valiliğe, bakanlığa doğrudan mektup veya dilekçe yazmaları olacak iş değildi. Ancak bakan bey, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel olunca iş değişiyordu.

Okumak isteyen çocuklar o vakitler doğrudan Maarif Vekiline Arzuhal yazabiliyorlardı.

CORNELİUS BİSCHOFF’UN MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİ  

Cornelius Bischoff anısına yapmış olduğumuz İki Yaka Boğaz Şehir Gezimizde anlattık. Cornelius, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman olan ailesi ile birlikte İstanbul’dadır ve St. George Avusturya Lisesi orta kısmına devam etmektedir.

Okuldaki en yakın arkadaşı “Karayağız” Karadeniz delikanlısı, sonraki yılların ünlü ressamı Orhan Peker’dir.

Savaşın sonralarına doğru Almanların yenilgisi kaçınılmaz hale gelince, Müttefiklerin de baskısıyla Türkiye 2 Ağustos 1944’ten itibaren Almanya ile bütün diplomatik ilişkilerini keser. O tarihe kadar Türkiye’de yaşayan ve Alman pasaportu taşıyanlara yol görünür ve onlara ülkelerine geri dönmeleri söylenir.

Dönenler döner, ancak önemli bir sayıda Alman vatandaşı memleketlerine geri dönmezler.

Geri dönmeyenlere pasaportları verilmez ve onlar “Vatansız-Heimatlos-Haymatlos” ilan edilirler.

Haymatlos Almanlar Orta Anadolu’da üç kente, Çorum, Yozgat ve Kırşehir’e enterne edilirler, zorunlu ikamete gönderilirler.

Cornelius, 9.4.1946, İstanbul.
(Fotoğrafın üzerine kendi el yazısıyla “Bizim güneşimiz batmaz!” yazmış.)
(Kemal Yalçın kitabı, s.338)

Çorum’a enterne edilenlerin arasında Cornelius ve ailesi de bulunmaktadır.

Çorum Cornelius’a çok şey kazandırmıştı. Cornelius ölene kadar Çorum ağzı Türkçeyi ve Çorum Bozlaklarını dilinden hiç düşürmemiş ve Çorum’u ve Çorumlu arkadaşlarını çok sevmiş olsa da, yarım bıraktığı okuluna devam etmek istemişti.

Çorum’da böyle bir imkan, böyle bir okul olmadığına ve yasa gereği enterne edildiği yeri terk etmemesi gerektiğine göre ne yapılabilirdi?

Sonraki yılların başta Yaşar Kemal ve diğer Türk yazarlarının eserlerinin Türkçeden Almancaya çevirmeni olacak olan Cornelius çözüm için kendi başına bir girişimde bulunur, dönemin Maarif Vekiline, Milli Eğitim Bakanına, Hasan Ali Yücel’e bir arzuhal yazar, bir mektup yazar.

“Cornelius da doğrudan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e, düzgün bir Türkçe ile mektup yazdı. Durumunu anlattı. St. George Avusturya Lisesi orta kısmını bitirdiğini, ailesiyle birlikte enterne edildiğini, İstanbul’da, dayısının yanında kalabileceğini bildirerek, Fransız lisesinde eğitimine devam ettirebilmesi için özel izin rica etti.

Bir ay kadar sonra, hem dayısından, hem de Hasan Ali Yücel’den olumlu cevaplar geldi.

Hasan Ali Yücel, Cornelius’un mektubunu birkaç kez okumuş, Türkçesini, anlatım tarzını çok beğenmişti. ‘Nazi Almanyası’nın suçu yüzünden böyle bir öğrencinin okuma arzusu zarar görmemeli. Eğitim bakanı olarak benim görevim, okumak isteyen bir gence yardım etmektir,’ diyerek özel izin belgesini imzaladı.”[1]     

Sonra ne mi olur?

Sonra gelen cevapla birlikte Cornelius büyük bir şenlikle Çorum’dan, ünlü saat kulesinin, çan saatinin dibinden İstanbul’a uğurlanır.

“Cornelius Bischoff, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in özel izniyle İstanbul’a dönmüş, St. Michel Fransız Lisesi’ni bitirmiş, Fransızca-Türkçe, iki dilli olgunluk sınavını Galatasaray Lisesi’nde başarıyla vererek üniversite eğitimine hak kazanmıştı.”[2]

…/…

Maarif Vekiline her zaman arzuhal yazılmaz, bazen de onun önü kesilir, konuşma fırsatı yaratılırdı. Bu da aslında bir tür arzuhaldi.  

ASIM BEZİRCİ’NİN ÇOCUKLUK ARKADAŞI SELAHATTİN UYUŞAN’IN MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİ

Selahattin Uyuşan ile Asım Bezirci Erzincan’dan çocukluk arkadaşlarıdır. Uyuşan’ın babası demiryolcudur. Demiryolu Erzurum’a kadar uzatılınca, babasının görevi o tarafa çıkar ve evine on beş günde bir gelir. Uyuşan’ın babası görev yeri olan geçitteki kulübede beklerken donarak ölür.

Ortaokulda bir dönem Sivas’ta okur. Erzincan’da yaz tatili gelip de karneler alındığında sınıfta kaldığını öğrenir.

“Karnelerimizi aldık ve ben sınıfta kaldığımı öğrendim. Müdür muavinine o anda bilmedikleri bir şeyi söyleyiverdim. Geçen yılda Sivas’ta okuduğumu söyleyerek sınıfta bırakılmamı önlemeye çalıştım. O halde Sivas’a yazar, sorarız dediler. Sivas’tan gelen yanıt ‘Ayrılırken ilişiğimi kesmediğim için devamsızlığımın yılsonuna kadar sürdüğü, bu yüzden sınıfta kaldığım’ hakkındaydı.

Bir de bu yıl kaldığımdan iki yıl üst üste kalanlara yapılan işlem yapılacaktı.”[3]  

Selahattin Uyuşan da okumak istemektedir ve devamsızlıktan kalmasının hata olduğunu düzelttirmek için Ankara’ya, Maarif Vekiline kadar gitmeyi kafasına koyar.

1942, soldan sağa, Halis Okan, Selahattin Uyuşan ve Asım Bezirci
(Selahattin Uyuşan kitabından, s.48)

“Sonuç beklemeler süresince düşünürken birden bir çare olduğunu düşündüm. Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı’ydı. Onun yaptıkları ve yazdıklarıyla ne denli saygın bir adam olduğunu biliyordum. Ona başıma gelenleri anlatırsam düzelteceğinden emindim. Bunu anneme de anlattım. Umutlandı kadıncağız, belki de okuldan umudumu kesersem ekmek parası kazanma yoluna gireceğimi düşünüyordu, bilemiyordum. Bir iki gün sonra öğrencilere mahsus ucuz biletimle Ankara’ya trenle hareket ettim. Annem elde mevcut bütün olanağıyla elime 20 lira kadar vermişti. Şimdi bunun çok bir para olduğunu düşünüyor, şaşırıyorum.

Aklımca bir yanlışı düzeltecek, sınıfımı geçecek, belgeden kurtulacaktım. Ankara’da ucuz bir otele yerleşip önce yatılı sanat okuluna başvurdum. Eğer oraya girersem öteki şikayetlerimden vazgeçebilirdim. Ama okul yaşımın büyüklüğünü oraya kabul edemeyeceklerini söyledi.

Hızım kesilmemişti, oradan Ulus’taki Milli Eğitim Bakanlığı’na gittim, bakanın kapısını beklemeye başladım. Memurlardan biri niçin beklediğimi sordu, Bakanı görmek istediğimi söyledim. Zaman ilerliyor gelen giden olmuyordu. Oradaki memurlardan biri daha geldi niçin beklediğimi sordu, kısaca anlattım. Bana akıl verdi: Burada beklemekle göremezsin. Bakanın evi Sağlık Bakanlığı’nın önünde oraya git, evden çıkıp otomobiline binerken görürsün, söylersin dedi. Dediği gibi yaptım. Zaten tarif edilen yeri biliyordum.

Bir süre oralarda dolaştım. Bakanın şoförü olduğunu tahmin ettiğim bir genç adam ‘Birazdan çıkar sen burada bekle’ dedi. Çok geçmeden bakan evinden çıktı bize doğru gelmeye başladı. Kalın kaşlar, munis bakışlarıyla iyice yaklaşınca soran bakışlarına karşı bir şeyler anlattım. Erzincanlı olduğumu da söyledim. O aylarda Erzincan depremi dolayısıyla doğan ilgiden faydalanmak istediğimi sanıyorum. Anlattıklarımı ne kadar dinleyip anladı bilemiyorum. Arabasına girip otururken ‘Vekalete gel orada konuşuruz’ diye tembihte bulundu.

Onlar gittiler ben de Ulus’a gittim. Bakanlığa çıkıp yine kapıda beklemeye başladım. Odasına girip çıkanlardan biri benimle ilgilendi. Anlattım, gitti. Yarım saat sonra geldi, yaşımı sordu yine gitti. Daha sonra elindeki yazılı kağıdı göstererek bakanın yanına girdi. Birkaç dakika sonra geldi ve yaşımın büyüklüğü dolayısıyla Çocuk Esirgeme Kurumuna alınamayacağımı, verdikleri zarfı Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürlüğüne Samanpazarı yolu üzerindeki merkeze götürmemi söyledi. Götürdüm. O müdürü de Çocuk adlı oyunlarda satılan dergiden biliyordum. Bir de o dinledi anlattıklarımı. Sonra bana ‘Seni kurum himayesine alamıyoruz, ama başka işlerin de varmış onları yapıncaya kadar gösterdiğimiz otelde yatar, yemeklerini alt kattaki çocuk bakım evinde yersin’ dedi. Toros Oteli’nde yer verilmesi için bir de yazı verdi. Yazıyı alıp otele gittim, başka bir öğrenci daha vardı. Çoktan beri orada kalıyormuş. Heyecanla zaman zaman ağlayarak okulla ilişiğimin kesilmemesini, devamımın sağlanmasını istiyordum. Hiç biri sıkıntımı anlayamamışlardı… Hemen bir genel yargı içine girip beni korumayı, yatak, yiyecek sağlanmasını düşünüyorlardı. Oysa ben belge aldığımı, bunun haksızlık olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Umudum kesilmişti.”[4]

Selahattin Uyuşan okuluna devam edemez. Ancak Maarif Vekiline arzu halini yüz yüze anlatabilmiştir.

…/…

Selahattin Uyuşan da Maarif Vekili ile doğrudan görüşmek yerine bir mektupla arzuhalini anlatmış olsaydı, durum değişir miydi, bilemiyoruz.

Ancak Dursun Akçam da Cornelius gibi Maarif Vekiline bir mektup, arzuhal yazar ve daha ümitsiz bir durumu olmasına rağmen, her şey değişir.

ÖLÇEK KÖYLÜ DURSUN AKÇAM’IN MAARİF VEKİLİNE ARZUHALİ 

Bütün amacı okumak olan Dursun Akçam, köyünde okul olmadığı için ilçe merkezine, Ardahan’a yürüyerek gider. Ardahan uzak değildir, ancak bu işin yazı olduğu gibi, kışı da vardır. Kışında kar vardır, kurt vardır. Çocuk haliyle ve bildiği okuma yazmayla Ardahan’da bir handa yatıp kalkma karşılığında katiplik de yapar.

Bir gün köyde bakkalın önünde toplanan kalabalık, Topal İsmail’in getirdiği bir haberi tartışır. Cilavuz’da, “Köyün Enüstüsü” adında bir mektep açılmıştır.

“Bu mektepte köylü çocukları bedava okuyacaktı, çarığı çorabı da ‘dövletin’ boynunda… Enüstünde tahsil görenler, en birinci ‘mamır’, en birinci meellim, en birinci sıhhiyeci olacaktı.”[5]

Topal İsmail’in dediklerine kimse inanmaz, ama küçük Dursun Akçam’ın o günden sonra bütün dünyası, bütün hayalleri Cılavuz ile dolar, taşar.

Daha ilkokula giden Dursun Akçam gelecek senenin okul masraflarını çıkarmak için kendi köyünden ve komşu köylerden gelen tırpancılarla birlikte Ağrı’ya, Muş Ovasına ot biçmeye gider. Onun küçük olmasına itiraz edenler olsa da okuma yazması olduğu için kendilerine yararı olacağını düşünerek onu da gruba alırlar.

Lakin Ağrı ve hele Muş Ovası şuracıkta değildir.

Git babam git, yürü babam yürü.

“Şallo, kendini taşıyamıyordu, bir de Alo’nun elinden tutmuş, sözde ona yardım ediyordu! Bir yerde soluğu tıkandı, durdu. Umutsuzca gözlerini dolaştırdı çevrede. Yere tükürdü, söylendi:

‘İtoğluitin memleketi, git babam git bitmiyor! Bir de derler ki, başka düveller, topraklarımızı istiyor. Ver gitsin ulan, bu kadar toprağı ananın neresine sokacaksın? Urus’a da yeter, Amerika’ya da!’

Bir tepenin üstünde mola verdik. Altımızdaki tepenin karanlığı yarıldı birden ışıklar fışkırdı, yerden göğe direk oldu. Gök mü açılmıştı, nur mu yağıyordu yeryüzüne? Yoksa gözlerim mi kamaşmıştı? Gözlerimi ovdum, yine o ışık seli!

‘Hey mübarek hey! Diyerek gürledi Asker, ‘Alatiriğe (elektriğe) bir bakın uşaklar, bir bakın, mübarek süngüsünü, gecenin böğrüne saplamış!’

Ben elektriği ilk kez görüyordum! Uykum kaçtı, gözlerim dört açıldı!

(…)

Tosi amcam ekledi:

‘Hele bir de Cılavuz’a gitsin, siz o zaman görün!’

İsko parmağını uzatarak ışıklı dereyi bana gösterdi:

‘İşte Cılavuz orası!’ dedi.

Yüreğim hopladı, uğruna baş koyduğum Cılavuz, ummadığım bir yerde karşıma çıkmıştı, hem de çok görkemli bir biçimde! İbo yine öküzü tersinden koşuyordu:

‘Burası mektep değil, askeriye kışlası! O iri yapılar da erat koğuşu!’

‘Atıyorsun!’ dedi Gülo, ‘Kışla olsaydı şimdi erat tadata (sayıma) çıkmaz mıydı?’

İsko, İbo’ya ters ters baktı:

‘Sen ay ışığına çemkiriyorsun İbo!’ dedi. ‘O taş yapılar Urus’lardan kalmıştır. Eskiden kışlaydı, şimdi mektep olmuştur, alatirik bağlanmıştır. Burada okuyanlar, tekmil köylülerin dölüdür. Üstlerinde asker malı boz urba, potin…’

(…)

İsko tırpanı omuzladı:

‘Mola bitti, karanlığa kalmadan Kars’a varmalıyız’ dedi.

Yolumuz Cılavuz’un üstünden geçiyordu. Çok yakındı, elimi uzatsam değerdi.

Hazır yolum düşmüşken kaçıp gitseydim, hal hikaye böyle böyle deseydim, beni almazlar mıydı? Almazlardı, beşinci sınıfı bitirmen şart derlerdi. Ne de olsa orası da bir devlet dairesiydi, kimsenin gözünün yaşına bakmazlardı.

(…) Yine de ayaklarım gitmiyordu, Cılavuz’u biraz daha yakından görmek istiyordum. Kavakların arasından ayan beyan göremiyordum. Bir söğüt ağacını okşadım, yapraklarını öptüm. Ağaçlar Cılavuz kokuyordu. Birkaç adım daha içeri girmek isterken ıslık sesine başımı kaldırdım, tırpancılar tepenin üstünde beni bekliyorlardı.”[6]

Dursun Akçam bu kadar yaklaştığı, ağaçlarını okşadığı Cılavuz’dan uzaklaşır, ama aklında hep Cılavuz vardır. Onunla yatar, onunla kalkar.

İlkokulu Ardahan’da okumaktadır ve son sınıftadır.

Cılavuz Köy Enstitüsü ise sadece köy okullarından mezun olan çocukları almaktadır. Kural ve yönetmelik budur.

Dursun Akçam bu kuralı öğrendiğinde dünyası başına yıkılır.

“Yinelemeye gerek yok, acılar içinde, düşe kalka şubat ayını yarılamıştım. Çok değil, üç ay sonra Cılavuz’un yolu açılacaktı. İçim içime sığmıyordu. O günlerde, bir haberle dünyam yıkıldı. Şehir okulunu bitiren öğrenciler, Cılavuz Köy Enstitüsüne kabul edilmiyordu. Oraya yalnız, köy ilkokulunda okuyan, köylü çocukları alınıyordu. Deli olacaktım. Hele benim çektiklerime bak, hele onların ettiklerine? Anam babam bayram ederlerdi! Ama her yola başvuracaktım, her kapıyı zorlayacaktım.

Düşündüm taşındım, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e bir mektup yazdım. Amaç köylü çocuklarını okutmaksa benden daha sağlam bir köylü mü olurdu. Ben şehir okulunda, keyfimden okumuyordum! Yaşadıklarımı bir bir özetledim. Mektup çok uzun oldu, dört sayfa mı beş sayfamı kesin anımsayamıyorum, ama son tümcemi hiç unutmadım, ‘Bir bataklıkta çırpınan fukara bir köylü çocuğunu kurtarmak sizin elinizdedir!”[7]

Dursun Akçam, Maarif Vekiline arzuhalini yazar yazmasına da yine de işi garantiye almak, köy okulundan bir diploma almak peşindedir. Ardahan’ın büyükçe köylerinden Sarzep’e gider ve okulun başöğretmeni Kaya Bey’i bulur.

“Öğrenciler öğle tatiline çıkarken ulaşabildim köye. Okulun Başöğretmeni ‘Kaya Bey’i, yolda yakaladım. Soluk soluğa dileğimi aktardım. Elini omuzuma koydu:

‘O iş kolay çocuğum!’ dedi, ‘Sınavlar başlamadan önce, naklini alır, gelirsin…’

(…)

Köy ilkokullarında bitirme sınavları mayıs ayının ilk haftasında başlar, bir hafta sonra biterdi. Sınav süresince Hancı Harun’un dostu Sıddık Ağa’nın yanında, onun tutmalarıyla birlikte kalacaktım.

Gün geldi naklimi aldım, tuttum Sarzep köyünün yolunu…

Yine düş mü görüyordum.

Okulu başarı ile bitirdim. Diplomalar, Kars Valisi’nin imzasına sunulacağı için gecikecekti. Oysa benim acelem vardı, sabırsızdım, hemen Cılavuz’a canımı atmak istiyordum. Başöğretmen Kaya Bey kırmadı beni, ‘Sarzep Köyü İlkokulu’ndan, ‘Pekiyi’ derece ile mezun’ olduğuma ilişkin bir belge verdi elime. Kazığı koparan atlarca ayrıldım oradan.

Yol boyu güneşle, toprakla sevişiyordum. Gökte kuşlar dans ediyordu benim için. Yine de küçük kaygılar üretiyordum içimden. Elimdeki belge geçerli sayılmazsa diplomam, onaydan gelinceye değin, köyde mi bekleyecektim? Hayır, önce giderdim Cılavuz’a, duruma göre sonrasını düşünürdüm. Belki de umulmadık engeller çıkarır, kabul etmezlerdi! Başımı kaldırdım, kasabadaydım.

Hancı Harun’a haber verecektim. Katip Binali,

‘Sana bir mektup var!’ dedi, çekmecesinden çıkardı, uzattı. Yaşamım boyunca, bana posta ile hiçbir şey gelmemişti. Merak içinde açtım zarfı, elle yazılmış kısa bir mektuptu. Ben ne bilirdim, o mektup benim için ileride paha biçilmez bir belge olacaktı’ Her anımsadıkça, onu kaybetmiş olmanın burukluğunu yaşarım. Neyse ki, döne döne okumuş, ezberlemiştim. Aradan yıllar geçmesine karşın, tümce tümce anımsarım:

Sevgili Oğlum Dursun,

Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığın mektubu okudum. Direnişini yürekten kutlarım. Devam etmekte olduğun 23 Şubat İlkokulu’ndan alacağın diploma ile Cılavuz Köy Enstitüsü Direktörü Halit Ağanoğlu’na başvurursan, dileğin yerine getirilecektir.

Gözlerinden öper, başarılarının devamını dilerim.

                                                                                   İsmail Hakkı Tonguç 
                                                                                İlköğretim Genel Müdürü                                                            

 Tutamadım kendimi, oturdum ağladım. Kimdi bu babacan adam? Bir köylü parçasının ‘gözlerinden öperek’ mektup yazıyordu Ankara’dan, ‘Dileğin yerine getirilecektir!’ diyordu. Biraz durulduktan sonra düşünmeye başladım. ‘İlköğretim Genel Müdürü’, herhalde Bakan Yücel’in yardımcısıydı, köylü milletinin halinden, dilinden anlayan bir babacan adam’ Bakan’ı da yardımcısına da çok sevdim. Artık ortada hiçbir engelim kalmamıştı!’

Anamdan babamdan habersiz yola düştüm. Cılavuz’a kaydımı yaptırdıktan sonra duyurmak daha iyi olurdu. Onlar isteseler de engel olamazlardı.

(…)

Sakaltutan’ı aştıktan sonra, geceyi Malakan Mişel’in hanında geçirdim. Devrisi gün, güneşli bir dünya içinde Cılavuz’a ulaştım. Yüreğim göğsümü yumrukluyordu. Koruluğun içinden, taş yapıları doğrulttum. Kız, oğlan bir şenliğe çıkmış gibiydiler.” [8]   

Hep öğrenciler arzuhal göndermez Maarif Vekiline. Cevat Dursunoğlu gibi aydın birisi vardır. Onun arz edeceği raporla genç Türkiye Cumhuriyeti akademik bir atılıma hazırlanır.

CEVAT DURSUNOĞLU’NUN ATATÜRK’E ARZI

Erzurum Kongresi üyesi olan ve kongrede Mustafa Kemal’i destekleyen Erzurumlu Cevat Dursunoğlu İttihat ve Terakki yönetimince yükseköğrenim için Almanya’ya gönderilir. Dursunoğlu Almanya’da felsefe, sosyoloji ve pedagoji eğitimini başarıyla tamamlar ve yurda döner.

12 Ocak 1931’de Avrupa Türk Talebe Müfettişi olarak Berlin’e gönderilir, 1935’e kadar bu görevde kalır, daha sonra yurda dönerek Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda bulunur.

Dursunoğlu, Avrupa Türk Talebe Müfettişliği görevi sırasında çok önemli bir görevi de yerine getirir. Onun vereceği bilgiler doğrultusunda Nazilerden kaçarak Türkiye’ye gelmek isteyen yabancı öğretim üyeleri ile temas kurarak, bilgileri doğrudan Atatürk’e iletir.

Türk üniversitelerinde bunca yabancı öğretim üyesinin görev alarak akademinin adeta bir reform, bir atılım yapmasında onun çok büyük ve görünmez ve isabetli emeği saklıdır.

Cevat Dursunoğlu’nun raporunu dikkate alan Atatürk, başka bir alanda, batı müziği eğitimi için dünyanın sayılı müzikologlarından Paul Hindemith’i yurda davet ederek çok değerli bir karara imza atar.

“Atatürk’ün direktifleriyle müzik işlerinin düzenlenmesi çalışmaları içerisinde Cevat Bey, Avrupa Talebe Müfettişi olarak Berlin’den bakanlığa gönderdiği raporda, uluslararası sanat camiası tarafından tanınan Prof. Paul Hindemith’i tavsiye etmiş ve Hindemith’in Türkiye’ye gelmesini sağlamıştır. Yine, Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kurmak üzere Cevat Bey’in Prof. Carl Elbert’i önerisi de kabul edilerek, Carl Elbert Türkiye’ye davet edilmiştir. Carl Elbert, Türkiye’ye geldikten sonra Cevat Bey ve diğer Türk uzmanlarının yardımıyla Türk tiyatrosunu inceleme imkânı bulmuş ve uzun yıllar Türkiye’de görev yapmıştır.”

 …/…

Hasan Ali Yücel öylesine bir dönem açmıştı ki, öğrenciler doğrudan kendisine arzuhal gönderebiliyor ve Maarif Vekili olarak onları cevaplıyordu.

Maarif Vekili olarak belki de onun en kayıtsız kaldığı kişi, arzuhaline cevap vermediği,  oğlu Can Yücel’di. Can Yücel ise göçüp gitmesine rağmen yine de arzuhal gönderirdi babasına, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e. En güzel şiirini Maarif Vekili için yazar:

Ben hayatta en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek

Nasıl koşarsa ardından bir devin

Yukarıdaki mektuplara benzeyen kim bilir kaç köy çocuğunun mektubu vardır Hasan Ali Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un, Cevat Dursunoğlu’nun evrakı metrukesinde?

Dileriz eğitim tarihçileri bir gün onları bulup yayımlar.

Bu yazıda adı geçen hiç kimse hayatta değil. Hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Ruhları şad olsun.



[1] Haymatlos Dünya Bizim Vatanımız-Kemal Yalçın-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-Ocak 2024 Altıncı Basım-s, 337-338

[2] Yalçın-age, s.362

[3] Geçmişi Çağırmak (Asım Bezirci Dostluğunda Bir Ömür)-Selahattin Uyuşan-Aydili Sanat Yayınları-Ekim 2014 Birinci Baskı-s.58

[4] Uyuşan-age, s.59-60

[5] Bütün Eserleri-Kafdağı’nın Ardı-Dursun Akçam-Arkadaş Yayınevi-2013 İkinci Baskı-s.103

[6] Akçam-age,s. 244-46

[7] Akçam, age, s. 294

[8] Akçam-age, s.294-299

2 yorum:

  1. Recep bey!…
    Kaleminize, araştırmalarınıza, kah okuyup kah yaşayıp öğrendiklerinize ve bizlerle paylaşmanıza sağlık olsun…Hep devam edin ;var olun…

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim Gülcan Hanım,

    YanıtlaSil