5 Ekim 2023 Perşembe

HELALLİK

Filizkıran Fırtınası, dedim.

Ama Halk Bilim ile ilgilenenlerden de ilgilenen olmadı.

Kim daha çok öne çıkarsa, kim sesini yükseltirse, o mu haklı olan hep acaba?

Akşama doğru şiddetlenen fırtınada filizler kırılmış olmalı.

Ya kırılan onca insan?

Yaşamak bu kadar işte, bir fırtına esiyor ve kırılıyorsun.

Veya fırtına seni deryaya karıyor.

Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı

O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı

Dersim’e Yolculuk yazıldı, ama aklımda hep Şemdinli var, Naw Çiya, Dağlar Arası var. Muzaffer Erdost veteriner hekim yedek subay olarak 1959’da oralara tayin olmamış olsa, günlük tutmamış, fotoğraflar çekmemiş olsa, bize ne kalırdı oralardan, Şemdinli’den? Sonra İlhan’ı yitirince karanlık bir cunta sabahında, onun da adını adına alarak bize yeni ufuklar açıyordu. Muzaffer Erdost bize yarım kalmış bir hazine bıraktı, hazine haritasını kendisi yaptı, bize o haritanın peşine düşüp Şemdinli’ye gitmek kaldı.

 …/…

 Gidin, Şemdinli var, diyordu.

Yasaklarmış, gitmekmiş, gitmemekmiş, sonunda hep ölüm var.

Ama hep yolda olmak da var.

Ölüm de yol değil mi? Veysel “uzun ince bir yol” derken ölümü mü tasvir ediyordu acaba?

 …/…

 Yaz ayları gelip okullar kapandığında Çorum Yetiştirme Yurdu’nda barınan öğrenciler günlerini boş geçirmezlerdi. Her birimiz bir esnafın yanına çırak olarak girip çalışırdık.

Ben o senenin yazında, iki ortaklı bir soba imalathanesinde işe girmiştim. İlkokul beşinci sınıfa geçmiştim. Ortaklar bir ay sonra “Biz Merzifon’dan bir iş aldık, bir ay sonra geleceğiz, imalathane sana emanet, buradaki fırınlı soba kapaklarının deliklerini biz gelene kadar delmiş olursun,” dediler ve dükkanın bir anahtarını da bana verip çekip gittiler.

Soba kapakları dedikleri tam 5.000 adet alüminyum döküm malzemeden ve fırınlı sobalar için yapılmış kapaklardı. Kapağın geldiği bir sövesi var. Önce sövenin altında ve üstünde birer delik deliyorsun sütunlu matkapta, sonra kapağın altında ve üstünde. Bu altta ve üstteki ikişer delik birbirine denk gelince boydan boya çelik telden bir mil geçiriyorsun, sonra kapak söveden düşmesin diye, milin iki ucunu kıvırıyorsun, kapak çalışıyor. Kapağın bu çalışan halini sobaya ustalar tutturacak.

 İlk delikler deliniyor. Boyumun kısalığından dolayı hem tezgahın üzerindeki sütunlu matkaba yetişmem ve gücümü matkaba vermem çok zor oluyor hem de sadece sağ koluma yük verdiğim için kolumda ve belimde ağrılarım başlıyor. Ayaklarımın altına tahta bir takoz alarak sütunlu matkabı daha kolay kullanmaya başladım. Bir hafta sonra artık bedenimde ağrı hissetmiyordum, hamlığım gitmiş, işe alışmıştım. Ustalar gelmeden ben o 5.000 adet alüminyum fırınlı soba kapağını ve sövesini delerek, takım yapıp hazırlamıştım. Doğrusu bu duruma ustalar da şaşırmışlardı.

Merzifon’dan aldıkları parayı gözümün önünde bölüşürlerken, bana da biraz para verdiklerini hatırlıyorum. Hakkını helal et, dediler ustalar parayı elime sayarlarken.

…/…

Cemal Usta’nın bir ustası vardı. Cemal Usta’nın soba imalathanesinin anahtarının birisi yedek olarak hep ustasında, Bekir Usta’da bulunurdu.Cemal Usta karanlık bir Sungurlu akşamında, karanlık köşelerde alçakça bir pusuyla kurşunlara kurban gitti.

Cemal Usta’nın ustası Bekir Usta, Cemal Usta’nın ölümünden birkaç gün sonra kendinde bulunan anahtarla Cemal Usta’nın dükkanını açtı desturla. Tezgaha baktı Bekir Usta. Yarım kalmış işler gördü tezgahın üzerinde. Bunlar Cemal Usta’nın yarım bıraktığı, elinde olan işlerdi. Bekir Usta işe koyuldu, Ya Hak, diyerek. Kim bilir, dedi Bekir Usta, belki de bu işlerin parasını peşin almıştır Cemalim. Hak geçmesin, tamamlayayım, sahibi gelirse veririm, diye geçirdi içinden.

Kim bilir, dedi bir daha, aslında Cemal işini teslim etmeden parasını almazdı, ama belki de bu işleri, bu yarım kalan işleri ona verenler, aynı paraya bu işleri başka bir ustaya veremezlerdi, pahalı gelirdi.

Bekir Usta haklıydı, o nedenle bu yarım kalan işleri almıştı Cemal Usta, kimseden bir şey talep etmez, kimseye bir fiyat vermezdi.

Bekir Usta Cemal Usta’dan yarım kalan işleri tamamlamaya koyuldu.  

…/…

Öğlene doğru yaşlı, beli bükülmüş bir kadıncağız geldi Cemal Usta’nın soba imalathanesine. Bekir Usta gelen kadıncağızı kapıda karşıladı. “Benim burada bir küreğim varıdı, Cemal Usta’ya ısmarıç ısmarlamıştım, nic’oldu acaba?” dedi kadıncağız. Bekir Usta hiç konuşmadan gidip tezgahta yarım kalan köz küreğine baktı. Yaşlı kadıncağızın ısmarladığı kürek, sobadan köz almak, sobaya kömür atmak için kullanılan kürekti, köz küreği.

“Anacığım, az biraz işi var küreğin, biraz şurada oturup bekleyebilir misin?”

Bekir Usta yaşlı kadının oturması için altına kovalı sobalar için yapılmış, sac bir kovayı ters çevirerek verdi. Kadıncağız sac kovanın üzerine güçlükle eğilip oturabildi. Elindeki baston da olmasa, kadıncağız düşebilirdi.

…/…

Yaşlı kadın beklerken Bekir Usta Cemal Usta’dan bu yedek anahtarı neden aldığının, anlamını ve önemini daha iyice kavrıyordu artık.

Bunu aslında Cemal Usta söylemiş ve ısrar etmişti Bekir Usta’ya, “Usta al şu yedek anahtarı sende kalsın. Ne olur, ne olmaz. Ölür gideriz bir yerde, bir köşede aniden. İşler yarım kalır. Haklısın, kimseden peşin para almıyorum, ama bana gelenler, bana iş yaptırmaya, tamire gelenler hep garip gureba, yaşlı, yoksul ve kimsesizler. Beni nereden duyar, bilip gelirler bilemiyorum. Hiç birisini de geri çeviremiyorum.

Onlardan peşin para almak şöyle dursun, işleri yarım kalırsa benden başka kime giderler şuncağız basit işler için bile? Onların işleri yarım kalmasın, yapıp verirsin. Onlar sipariş verdiklerinde bile hakları geçmiş olur aslında bana.”

…/…

Bekir Usta bütün bu konuşmaları hatırladı ve Cemal Usta’dan yarım kalan işleri tamamlamaya koyuldu. Önce, az önce gelen yaşlı kadıncağızın köz küreğini tamamladı ve kadının eline verdi. Yaşlı kadın çıkarken köz küreğinin parasını vermeyi unuttu. Bekir Usta yaşlı kadıncağıza dönüp de bir şey demedi, diyemedi.

Düşündü Bekir Usta. Cemal de olsa bu durumda bir şey diyemezdi, diye geçirdi içinden. Bekir Usta çırak olarak yanına girip sobacı ustası olan Cemal Usta’nın yerine yaşlı kadına o köz küreğini helal etti.

Tezgahtaki yarım kalan işleri tamamlamak artık daha kolay geldi Bekir Usta’nın gözüne.

Yarım kalan işin de helalliği vardı demek ki.

Birisine, dostunuza, yoldaşınıza, sevdiğinize evinizin, işyerinizin yedek anahtarını verebiliyor musunuz? Birisine yedek anahtar vermek, sırlarını da vermek demek değil midir?

Yazılması yarım kalmış yazılarınız, hikayeleriniz, romanlarınız, anılarınız da olabilir, sır gibi saklamanıza gerek yok. Siz gidince onları tamamlayacak olan bir akıl, bir yürek, bir kalem yoldaşınız olsun. Gün olur onlar da tamamlanır belki. Bunun çok örnekleri olduğunu biliyoruz.

Hiçbir şey yarım kalmasın.

Peşi sıra gelir helalliği…

Cemal Usta ile hep yarım kalan sohbetlerimizi düşünüyorum, onların helalliği nic’olacak?

SİLAHLA VURULAN SOBACI CEMAL, HAYATINI KAYBETTİ

Sungurlu’da Sobacılar Arastasında ‘Sobacı Cemal’ olarak bilinen Cemal Barun, dün akşam silahla vurularak hayatını kaybetti. Alınan bilgiye göre, Cemal Barun akşam saatlerinde Altunoğlu Cami yanında evine gittiği sırada kimliği belirsiz kişiler tarafından silahla vuruldu. Ağır yaralanan Cemal Barun, Sungurlu Devlet Hastanesine kaldırıldı. Barun, burada yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. (Mayıs 2021)

 

Ne güzel bir insandı, sohbetlerimin dervişi Sobacı Cemal Usta


 

 


3 Temmuz 2023 Pazartesi

ÇARPA ÇARPA DOĞAN KELİMELER

 Öğrenme süreci karmaşık bir süreçtir.

Öğreten ile öğrenci, eskilerin demesiyle “Öğrenici” arasındaki ilişki ta bebeklikten başlar.

Kurumsal öğrenme, diyeceğimiz “Mektepli”, talep eden, “Talebe” ile belleten, “Belletmen”, arasında kolay gibi görülen aslında hem zor hem de karmaşık bir süreçte oluşur.

Mektep dışı öğrenenler, Nazım’ın demesiyle “Topraktan öğrenip, kitapsız bilen” köylüler birşeyi doğru bilirler, ama ne bildiklerini bilemezler.

Bir türküde geçer “Genç ömrümü çürüttün göğsüme vura vura,” diye.

Göğse vura vura da bir öğretme/öğrenme süreci midir?

İşte, okulda, ailede, kışlada başına vurula vurula öğrenen de var, başa vura vura öğreten de.

Çay taşları hep yuvarlaktır.

Çayın içinden geçen akarsuyun binlerce yıl sürükleyip getirdiği taşlar bir birine çarpa çarpa yuvarlaklaşır. Aslında taş bir öğrenme süreci yaşar.

Eskiden Anadolu’nun bütün sokakları çay taşları döşeliydi, öyle Arnavut kaldırımı, diye tabir edilen granit taş döşeli değildi.

O çay taşları çayın hafızasını da taşırdı sokaklara. Son hepsi söküldü. Granit taş döşendi. O da söküldü, beton veya asfalt serildi. Hafıza gitti.

…/…

Hayat bazılarını sağa sola çarpa çarpa yoğurur, çarpan “Felektir”, çarpılan kim peki?

Neşet Ertaş gibi bir ustanın feyz aldığı ve eline baktığı, genç yaşta yitirdiğimiz Çekiç Ali sesi ve sözü kendisine ait olan türküsünde “Al da beni taştan taşa çal güzel” derken aslında sevdiğine kendini teslim eder öğrenme sürecinde. Taştan taşa vurulmayı bile kabul eder.

“Sarı yazma yakışmaz mı güzele

Sarardı gül benzim döndü gazele

Ben gidiyom, sen yârini tazele

Al da beni taştan taşa çal güzel”

İlk okumaya başladığımızda öğretmenlerimiz harf-hece-kelime derken cümlelere geçeriz.

Ama mektep medrese eğitimi olmayan, ama okuma-yazmaya hevesi olan anne babalar eve gelen mektepli çocuğundan okuma-yazma öğrenmeye çalışır.

Biraz yol alır, zorlandığı veya yapamadığı yerde “Hecelerini birbirine çatamıyorum” der. Aslında sesleri birbirine çarpmak değil midir anlatılmak, yapılmak istenen.

…/…

Ana dilde söylenen kelimeler de dahil olmak üzere, ana dile ödünç olarak veya tercüme yoluyla giren kelimeler de hem halk ağzında hem de okur-yazar, aydın kesimde adeta “Çarpıla çarpıla” bambaşka, hatta hiç anlaşılmaz bir hal alır.

Öyle ki kelimenin aslının çarpılıp burkulan o çarpılmış kelime olduğu düşünülür, iddia edilir.

“İmrahor” büyük kentler başta olmak üzere, çok sayıda semte, mahalleye, köye ad olarak konmuştur.

Baştan sona çarpıla çarpıla doğan bu kelimenin aslının “Emir-i Ahur” olduğunu bilen çok az kişi vardır.

Siz bu kelimeyi “İmrahor” yerine “İmrahur” yazarsanız, birisi sizi doğrusunun “İmrahor” olduğu konusunda uyarır. Oysa doğrusu o da değildir.

Emir-i Ahur, halk ağzında bozularak önce “Mirahor” daha sonra ise “İmrahor” olmuştur. Emir-i Ahur ise atın ve süvari sınıfının çok değerli olduğu uzun zaman diliminde ahırlardan sorumlu bey, Ahırların Beyi, anlamına gelir ki çok saygın bir makamdır.

…/…

MUSTAFA İNAN’A ÇARPAN KELİMELER

Çarpılarak doğan kelimeler o kadar çoktur ki.

Oğuz Atay o ince ve zarif kaleminden süzülerek bize gelen, bana göre Atay’ın en güzel eseri sayılan, BİR BİLİM ADAMININ ROMANI-MUSTAFA İNAN romanında Mustafa İnan’ın mekanik profesörlüğü yanında başka çok önemli özelliklerini de ortaya koyar.

Mustafa İnan bazı şairlerin yaparken eline yüzüne bulaştırdıkları gibi kelimelerle oynamaz, ama kelimeleri bir cerrah titizliğinde deşer.

Oğuz Atay yazıyor, “Dil konusu gelince Mustafa Hoca’nın ilgisi hemen artıyor. Bu meseleyle az uğraşmamış, defterler doldurmuş. İşte küçük bir deftere Türkçe’deki beş yüze yakın kelimenin nereden geldiğini yazmış:”[1]

Mustafa İnan Hoca sıralıyor, üstelik o zamanlar bilgisayar, ansiklopediler, arama motorları vb henüz yokken nasıl da bulmuş bu kadar çok sayıda kelimeyi?

“’Piyango’ da İstanbul’da yaşayan bir İtalyan’dı: Beyoğlu’nda talih oyunlarının imtiyazını ‘bianco’ adlı bir dükkan sahibi almıştı.”[2]

Halk Etimolojisi diye dilbilimde bir disiplin vardır.

Kelimelerin çarpılmadan, burulmadan önceki haline varabilmek için şimdikini halini ele alır.

Mustafa Hoca bu kez “Patiskaya” el atar.

“Fransız dokumacı Baptiste de Türkiye’ye gelinceye kadar ‘patiska’ olmuş.”[3]

Devam edelim biraz daha.

“’Arapça ‘Hudut’ kelimesini beğenmemişiz, sınır demişiz, halbuki ‘sinoros’ hudut taşı demek Yunanca.

Peki ‘omuz’ da mı yabancı? Evet, ‘omos’ aynı anlama geliyor.

Irgat deriz, ırgatlık kelimesini türetmişiz, Mustafa Hoca bu kelimenin de Yunanca ‘rrgatis’ten’ geldiğini yazar.”[4]

Buna benzer o kadar çok kelimeyi deşer ki Mustafa İnan, yaptığı işin ne olduğunu bakın nasıl anlatır.

DİL VE MATEMATİK

“’Dil ve matematik’ adlı makalesinde Mustafa Hoca, dilin asıl çetin tarafı olan anlam sorununda matematik metodların henüz kullanılmadığını açıklamıştı; fakat ‘stil analizi’ üzerinde durulduğunu da belirtiyordu. (…) Matematik kurallara göre meydana getirilen yapma bir dil, yaşayan dillere göre çok az heceliydi; ama ‘üslup’ meselesi yüzünden, bu hece çokluğu bir israf değildi:”[5]

…/…

OSMAN NURİ ERGİN’E ÇARPANLAR

Mustafa İnan kelimeleri deşerken, anısına bir İstanbul Şehir Gezisi düzenlemiş olduğumuz Osman Nuri Ergin’e çarpan kelimeler nelerdi acaba?

FINDIK MI FUNDUK MU PONDİKİ Mİ?

Anadolu’da bazı yer adları anlamlıdır.

Ama örneğin, o yörede hiç fındık yetişmediği halde adında “Fındık” olan köylerin bulunması çok ilginçtir. Buna karşılık fındığın bol olduğu Karadeniz Bölgesi’nde adında fındık geçen kaç yer vardır acaba? O kadar az ki.

İyi ama Orta Anadolu’da bir köyün adı neden “Fındıklı” olur ki?

Sorunun cevabı için Osman Nuri Ergin’e kulak verelim.

“Artukoğulları zamanında (1112) Ahlat’tan Bitlis’e doğru yapılan büyük yolun üzerinde köprüler ve köprülerin başlarında Funduk (Han)lar yapıldı ki Bitlis altındaki funduk 300 yolcuyu, hayvanlarını ve bu nisbette tüccar mallarını içine alacak bir durumda idi.”[6]

“Arap memleketlerinde hatta Anadolu Selçukluları’nda Venedikli tacirlerin içinde ticaret yaptıkları hanlara ‘Funduk’ dedikleri görülmektedir.”[7]

Buradan Anadolu köylerinin adında geçenin aslında fındık değil, “Funduk” yani han olduğunu anlıyoruz. Bu kelimenin Fas’ta ve Kafkasya’da da aynı anlamda kullanıyor olduğunu yine Osman Nuri Ergin’den öğreniyoruz.

Halkımız funduk yerine, fındık diyor, anlamı var.

Yoksa halkımız fare anlamına gelen Rumca “Pondiki” kelimesini fındık kelimesi ile mi süslüyor?

Eğer öyle ise, köyün adı Fareli Köy olmalı ki, bu ancak masalda olur, bunu süslemek gerekir ve köyün adı rahatlıkla Fındıklı’ya dönüşebilir.

Osman Nuri Ergin de tıpkı Mustafa İnan gibi kelimelerin üzerini açar.

BEKAR MI Bİ-KAR MI?

Osman Nuri Ergin’e kulak verelim.

“Türkçe’de kullanıldığı gibi evlenmemiş kimse demek değildir. Yine bu tabirin Arapça’da evlenmemiş kız manasına gelen bikr ile halini ifade eden bekaret kelimesi ile de asla bir ilgisi yoktur. Kelime Farsça’dır ve dilde nefy edatı olan ‘bi’ ile iş, kazanç manasına gelen ‘kar’ kelimesinden mürekkep bikar’dır. İşsiz, güçsüz manasına gelir. Bunu biz bekar şeklinde kullanmaktayız.”[8]

…/…

MAHMUT MAKAL’IN ÇARPILDIKLARI

Köy Enstitülü Kuşağı’nın öğretmen yazarlarından Mahmut Makal ilk görev yeri olan bir köy okulunda göreve başladığında çocukları okula kaydetmek ister. Ancak bu iş öyle kolay olmaz. Zira çocukların bazılarının ismi hem aynıdır, hem de hiç anlamı olmayacak kadar belirsizdir. Mahmut Makal büyük bir bilmecenin başındadır.

Çünkü asıl adı, gerçek adı olan neredeyse kimse yoktur koca köyde.

“Asıl adıyla anılan, on kişiyi geçmez köyde. Daha çok takma adlarıyla anılır insanlar. Böyle anıla anıla da, adı unutulur. Sorulduğu zaman, asıl adını bilmeyenler var. Hele yeni yetişenler, köyün yaşlılarını yalnız takma adlarıyla tanımıştır, ne bilsin adını.

(…)

Bu işin asıl güçlüğü, çocukları okula yazarken ortaya çıkıyor. Hele ilk yıl, yeni geldiğimde afallayıp kalmıştım. Takmadan başka, bazılarının adları da kısaltılmış olarak ya da değişik biçimde söyleniyor:

‘Adın ne?’ diye soruyorum çocuğa.

‘Hassik!’ diyor.

Ailesine soruyorum. Onlar da aynı karşılığı veriyorlar.

‘Hassik mi yazalım şimdi?’

‘Dedesinin adını koydular, efendim. Hassik Ağa’nın torunu.’

Sonradan araştırınca öğrendim ki, köyde ne kadar Hassik varsa, Hasan Hüseyin’in bozulmuş biçimiymiş. Hasan Hüseyin diye yalnız defterde yazılı, köylü Hassik’i, adının doğrusu sanıyor.”[9]

…/…

Acaba bütün bunlar, çarpılarak doğan yeni kelimeler halkın “Kelime tasarrufundan mı?” kaynaklanıyor.

Hasan Hüseyin nasıl Hassik olur yoksa?

Veya Taht El Kal, neden Tahtakale olmasın ki? Kale altı demektir, tıpkı taht el bahr kelimesinin denizaltı olduğu gibi.

Mustafa İnan da dilde tasarruftan söz eder, bugün yazı diline iyice yerleşmiş olan ve artık tasarruf diyemeyeceğimiz örnekleri görmeden çok önce.

Bkz-bakınız

Slm-selamlar

Tşk-teşekkür

Mustafa İnan dilde tasarrufu adeta safraları atmaya benzetir. Haksız da değildir.

DİLDE TASARRUF SAFRALARI ATMAK MIDIR?

‘Bu ilgi çekici noktayı bir misalle canlandırmak kabildir: Deniz teknelerine ‘safra’ adı verilen yükler konulur. İlk bakışta bunlar lüzumsuz taşınan ağırlıklar gibi gelirse de, rolleri teknenin devrilme emniyetini artırmaktır. Dilde de fazla hece malzemesi tıpkı teknede safranın oynadığı hizmeti görür, kelimenin rahat bir şekilde anlaşılmasını sağlar. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, haberleşme tekniğinde, eğer sinyal sistemi kulak yerine göze hitap ederse, safrayı azaltarak bir kanaldan daha kısa zamanda daha çok haber göndermek kabildir.”[10]

…/…

Aziz Nesin dilde tasarruf yerine “Lakonik Konuşma” der buna Yurt Gezileri kitabında Zile’yi anlatırken.

“Sezar Mısır’dadır. Mısır’dan kalkar Anadolu’ya gelir. Sezar ordusuyla Parnas ordusu Zile’de çarpışırlar. Savaş beş gün sürer. Sezar bu zafer sevincini üç kelimelik bir mektupla bir dostuna bildirir: ‘Veni, vidi, vici…’

‘Mana murat olundukta’ veni, vidi, vici’nin Türkçesi ‘geldim, gördüm, yendim’ demektir. Uzun söze ne gerekir? İşte Sezar ciltlerle kitapta yazılabilecek olayları üç sözcükle özetliyor: Geldim, gördüm, yendim.

‘Asker kısa konuşur’ dedikleri işte budur. Eski Yunanlı ve Romalı askerlerin bu kısa sözle çok şey anlatmalarına ‘lakonizm’ derler. Osmanlıcada buna ‘i’ caz’ denirdi. Fransızcası ‘laconique’dir. Eski Yunanistan’ın Lakonya halkı çokaz söyleyerek çok şey anlattıklarından, bu terim onlardan kalmış.”[11]   

Aziz Nesin’in sözünü ettiği lakonik konuşma aslında Anadolu köylerinde de çok yaygındır.

Mahmut Makal’ın yukarıdaki Hassik örneği çok çarpıcıdır.

Başka örnekler de vardır kuşkusuz, çarpıcı ve çarpa çarpa yeni kelimelerin doğmasına neden olan.

ÖRNEKLER- HALK ETİMOLOJİSİ

CANINI KİM ALSIN?

Müslüman halkımız “Allah” kelimesi yerine “Tanrı” kelimesini pek kullanmaz.

Ancak iş bir bedduaya gelince halkımız “Allah canını alsın” yerine daha çok “Taaanı canını alsın ilahe” der.

Buradaki Taaanı, Tanrı, yani Gök Tanrı, Gök Tengri’den başkası olabilir mi göçlerle bu topraklara kadar getirdiğimiz ve hala kullandığımız.

CHAUSSEE – ŞOSE – SUSA

Anadolu MÖ 71 yılında Persler tarafından işgal edildiğinde Pers Kralı Büyük Darius Lidya Başkenti Sard’tan başlayarak Basra Körfezi’ne yakın Şuşa/Susa şehrine kadar uzanan ünlü Kral Yolunu yaptırmıştı.

Halkımız aslı Fransızca “Chaussee” olan ve şose olarak okunan kelimeyi “Susa” olarak bilir ve belleğinde bu vardır.

Oysa bugün halkımız ne İran’daki Şuşa şehrini bilir, ne Darius ve Kral Yolunu ne de şosenin Fransızcasını.

Ama uzun süre Pers işgalinde kalan Anadolu halklarının dilinde ve belleğinde yer eden bu ünlü yolun İran’a-Susa’ya gittiği biliniyor ve kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa o zaman Anadolu’nun bugünkü halklarının da şose yerine susa demeleri hem halk etimolojisi hem de coğrafya belleği açısından çok önemlidir.

KABA ARDIÇ – GABARDIÇ

Türkülerimizden çok şey öğreniriz. Kaba ardıç, ses/söz tasarrufuyla “Gabardıç” olur.

GARDROP – GAR DOLABI

Aslı garderobe, giysi dolabı olan Fransızca bu kelime nasıl oluyor da “Gar Dolabı’na” dönüşüyor?

Çocukluğumda ekonomik nedenlerde buzdolabı alamayanlar için “Neden onlar da gar dolabı almıyorlar acaba” diye sorardım kendi kendime.

Halkımız hala “gar dolabı” der. Sakıncası yok.

PASAPORT – PAŞAPORT

“Pasaporta ısınmamış içimiz/budur katlimize sebep suçumuz,” der ya Ahmed Arif Otuzüç Kurşun’da, acaba ısınamadığımız sadece pasaportun kağıt olarak kendisi mi, yoksa söylenişi de buna dahil mi?

Halkın büyük bir çoğunluğu aslı İtalyanca olan pasaport yerine hala “Paşaport” derken, bu belgenin paşalara layık bir belge olduğunu mu öğrendi bir yerlerden acaba ve hala değiştirmiyor söylenişini.

…/…

Örnekleri çoğaltmak mümkün elbette.

Kelimelerin aydın veya okuma-yazma seviyesi düşük halkın ağzında nasıl çarpıldığını, sonuçta ortaya çıkan kelimenin aslında aslına hiç yabancılaşmadan beraberinde bir hikayeyi, bir söz tasarrufunu, bir coğrafi belleği taşıdığını kimsenin başına vurmadan anlatmaya çalıştık.

Öğreneceklerimiz, paylaştıklarımızdan daha fazla her zaman,

Muhabbetle,

Hattuşa, 22 Haziran, 2023


[1] Oğuz Atay-Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan-İletişim Yayınları-2016-46. Baskı, s.166

[2] Atay, age, s.166

[3] Atay, age, s. 166

[4] Atay, age, s.168

[5] Atay, age, s.168-169

[6] Osman Nuri Ergin-Türkiye’de Hanlar, Kervansaraylar, Oteller ve Çeşitli Barınma Yerleri-Marmara Belediyeler Birliği-2013-Birinci Baskı-s.39

[7] Ergin, age, s.75

[8] Ergin,age, s.115

[9] Mahmut Makal-Bizim Köy-Literatür Yayınları-2017-21. Basım, s.66-67

[10] Atay, age, s.169

[11] Aziz Nesin-Yurt Gezileri Gezi Yazıları-Nesin Yayınevi-1.Baskı, s.329

21 Mayıs 2023 Pazar

BU SÖZÜ KİM SÖYLER?

İnsanları söyledikleriyle ayırmış olsaydık, ilk ayıracaklarımız belki de en çok bildiğimiz sözlerle bağlantılı olurdu.

“Düşünüyorum, o halde varım.”

“Bir ırmakta iki defa yıkanılmaz.”

“Veni Vidi Vici”

“Geldikleri gibi giderler.”

Bu sözleri ve daha başkalarını biliriz,  kimin söylediğini de, ancak bazen sözlerle söyleyenler karışır.

“Nasıl olur, o kişi bu sözü asla söylemiş olmaz veya o söz ona ait olamaz,” deriz.

Sözlerle söyleyenlerin karışması; sağdan olan birisinin sol söylemi veya tam tersi veya solda olan birisinin sözlerinin en çok sağ tarafta okunması şeklinde olurken biz önyargısız bakmayı, okumayı ne kadar becerebiliyoruz?

Türkiye Komünist Partisi ilk merkez komitesi köylü üyesi Halil Yalçınkaya’nın biyografisini Komünist Partili birisi yerine neden ülkücü bir akademisyen yazar?

İdris Küçükömer neden “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağ” demiştir?

Kendi sesinden şiirleri olmayan Atilla İlhan’ı şiirlerini ilk ve son kez CD’ye okumaya ikna eden araştırmacı sağda mıdır?

Sağın ve muhafazakar kesimin çok okuduğu, bildiği Necmeddin Okyay’ın anti-emperyalist ve ata yadigarını koruma mücadelesi söylemi kendi cenahında neden fark edilmez?

Eyüboğlu kardeşlerin kız kardeşi Mualla Eyüboğlu’nun tanınmış sosyalist bir ses sanatçısı hakkında anlattıklarına sol cenahın kulakları neden tıkalıdır?

Aynı ses sanatçısının çok da güzel söylediği Sivastopol Marşı ile Ankara’nın Taşı’na Bak türküsü sol cenahta neden ilgi görmez?

Yıllarca solda durup devrimci oyunlar sahneleyen bir tiyatrocu büyük sermayenin koyduğu tiyatro ödülünü neden alır? Sahip olduğu mülkleriyle tarihi bir iş hanında yapmak istediklerini gerçekten bilen var mı?

“Ben sazımla Allah’a sizden daha yakınım,” diyen ve müezzinlik de yapan Kütahya türkülerinin babası kimdir?

O kadar çok uzatabiliriz ki bu çelişki gibi görünen gerçekleri.

Bütün bunlara bir tür “Paradoks” da diyebilir miyiz? 

Öyleyse birinci paradoksumuzu yazalım.

İDRİS KÜÇÜKÖMER PARADOKSU

Neredeyse “At izi it izine karıştı” diyeceğimiz şeyler çıkar karşımıza, ama ön yargısız olmak zorundayız. 

Altmışlı yılların ikonu sayılan 68 Kuşağı için moda disiplin “İktisat” olurken, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi de en gözde okullardan birisi oluyordu.

Fakültenin en tanınan hocalarından İdris Küçükömer “Düzenin Yabancılaşması” kitabını yayınladığında “Türkiye’de solun sağ, sağın sol” olduğunu söylüyordu. Türk aydınını bir anda bellek kaybına uğrar gibi olurken, bilinen ezberler mi bozuluyordu acaba?

Bizi burada ilgilendiren konu, sola yakınlığı bilinen İdris Küçükömer’in adeta sağın teorisyeni gibi sözler söylemesidir.

Yalçın Küçük kendisinin yetişmesinde üç büyüğüm dediği aydınlardan birisi olan İdris Küçükömer’in bu çıkışını yine 68 Kuşağı’nı yaratan tezle açıklamaya çalışır. “Bunlardan birisi, söz uygunsa ‘Sol’ patlamanın, aydınları ve pek çok bilim adamını hazırlıksız yakalamasıdır.”

Diğer iki büyüğünün ise Doğan Avcıoğlu ve Sencer Divitçioğlu olduğunu söyleyen Yalçın Küçük İdris Küçükömer’in sağ/sol paradoksunu aşağıdaki tabloda özetlemeye çalışır.


 …/…

Mondros Mütarekesi maddeleri gereği İstanbul işgal altındadır. İngiliz ve Fransız donanmasının zırhlı gemileri Boğaz’a girmiş ve toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirmişlerdir.

O sırada, aynı gün Adana’dan trenle Haydarpaşa Garı’na gelen ve garın limanında demirli “Kartal” isimli buharlı bir bota binerek Galata’ya doğru hareket eden Mustafa Kemal’in işgal gemilerini görünce yaveri Cevat Abbas’a söylediği söz Kurtuluş Savaşı’nın işaret fişeği olur adeta.

 “Geldikleri gibi giderler”

NECMEDDİN OKYAY PARADOKSU

O sıra, yine aynı gün başka bir yerde ve başka bir kişi daha benzer bir söz söyler işgalcilere karşı.

Ama bu söz onun cenahından olan bir başka kimse tarafından bir daha asla söylenmediği gibi açık veya gizli olarak işgale sevinenlerin olduğunu bile artık biliyoruz.

Şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi olan dönemin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Aziz Nesin’in de hocası olan Necmeddin Okyay da benzer bir sözü kendi yarattığı ebrulu hat sanatı örneği üzerine yazar.

Mısır Çarşısı’ndan almış olduğu yazı ve ebru malzemeleriyle karşıya, Üsküdar’a, oradan Toygar Tepe’deki evine gitmeye çalışan Necmeddin Okyay gördükleri karşısında kahreder. Hezarfen Necmeddin Okyay evine gelir gelmez hemen aşağıdaki ölümsüz eserini hazırlar ve yazısını yazar:

“Bu da geçer ya hu”


Aradan beş yıl geçer, işgal ordularının zırhlı gemileri 2 Ekim 1923 günü İstanbul’dan ayrılırlar. Necmeddin Okyay bu kez mutludur. Boğaz’ı gören evinin balkonuna oturur ve aşağıdaki eseri yazar:

 “Gel keyfim gel”

 
Bu bir manifestodur aslında.

Necmeddin Okyay Vakıflar İdaresi’nin Fatih’in kemankeşler (Okçular) için vakfettiği Okmeydanı’nı satmaya çalışması karşısında tek başına mücadele eder.

Bizim de İstanbul’un Taşları Şehir Gezimizde gidip gördüğümüz sayısız nişan ve menzil taşının bulunduğu Okmeydanı bugün ne haldedir biliyoruz. Okmeydanı’nda bulunan Okçular Tekkesi ve bu taşlar içler acısı haldeyken “Ecdad” torunları olduğunu iddia eden Okçular Vakfı bütün bunları görmezden gelmektedir. Eskisiyle yenisiyle bütün bir koca şehir rant alanına dönmüştür.

“İstanbul işgal altında iken Okmeydanı’nı Evkaf satmıya kalkıştı. Müdir-i Umumumiye gittim, satamazsınız, orası benimdir diye haykırdım. Koskoca Okmeydanı senin nasıl olur? dedi. Anlattım: Fatih İstanbul’u alınca bu meydanı kemankeşlere vakfetmiştir. Vakfiyede der ki: ‘Bu mahal bağ, bostan edilmesin, buralarda davar ve keçi sürülmesin, kerpiç ve tuğla yapılmasın, tırnaklı hayvan gezdirilmesin, çamurlar, pislikleri Haliç sularını kirletmesin, havasından kuş uçmamasına itina edilsin, kemankeşlere tahsis edilsin, onlar ok atsınlar, sürürü neşat bulsunlar da temaşasıyla tesiri uyun etsinler.’ Vakfiyesini, kayıtların bulup Şurayı Devlet’e müracaat ettik, hak kazandık.”

…/…

Necmeddin Okyay eski personel kanununa tabi olduğu için emekli maaşı alamamakta ve zor geçinmektedir. Ne kendi cenahından ve vakıflardan ne de alim-ulemadan Necmeddin Okyay’a hiçbir maddi destek gelmez.

Destek yine karşı cenahtan, bir dönem dinsizlikle suçlanan bir bakandan gelir.

HASAN ALİ YÜCEL PARADOKSU

“Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki görevinden 1948 yılında emekli olan Necmeddin Okyay, eski personel kanununa tabi olduğu için emekli maaşı alamayan az sayıdaki hocadan biridir. Bu mağduriyetin giderilmesi için, dönemin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in başlattığı bir uygulamayla, her ay 178 lira karşılığında bir eserini akademiye vermeye başlar ve böylece 1960 yılı sonlarına kadar 150’nin üzerinde yazısı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde toplanır.”

Paradoks gibi görünse de bu bilgi de her iki cenahta da yayınlanmaz.

Sol cenah hat, ebru vb sanatlara ve sanatçılara ilgisiz, kayıtsız kalırken, sağ ve muhafazakar kesim böyle bir desteği ve bu bilgiyi yok sayar.

Aynı zamanda çok iyi bir ciltçi olan ve 1927 yılında yayınlanan Nutuk’a biri diğerine benzemeyen cilt desenleri uygulayan Necmeddin Okyay’ı Kemalist cenahtan kaç kişi tanır, bilir acaba?

“Reisicumhur Mustafa Kemal’in, Halk Fırkası’nın İkinci Kurultayı’nda, 1927’nin 15 ile 20 Ekim günleri arasında aralıklarla 36 saat 31 dakika boyunca okuduğu ve Samsun’a çıkışından itibaren Millî Mücadele’nin safhalarını anlattığı “Nutuk”un 1927’de iki farklı baskısı yapılmış, az sayıda lüks kâğıda basılan nüshalar protokole dağıtılmış, diğer baskılar satışa çıkartılmış ve satıştan elde edilen gelir Türk Tayyare Cemiyeti’ne bırakılmıştı.

1883 ile 1976 arasında yaşayan, döneminin önde gelen hat, ebru ve cilt üstâdı Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile özel baskılardan 15 adedinin metin kısmıyla belgelerini ayrı ayrı deri cild yapmış, ön ve arka kapaklardaki motifler için Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen eski yüzyılların kitaplarındaki kalıpları kullanmıştır. Nutuk’u tamamlayıcı mahiyetteki haritaları da arka kapakların iç kısımlarına yerleştirdiği zarflara koymuş, ve bu zarfları “Necmeddin ebrusu” denen kendi ebrularından imal etmişti.

Mustafa Kemal, Necmeddin Efendi’nin icazetli talebesinden olan hat üstâdı Prof. Uğur Derman’ın anlattığına göre, bu 15 adet deri cild için Necmeddin Okyay’a yüksek bir ücret ödemiş ve Necmeddin Efendi bu meblâğı çok önemli bir işe harcanmıştı:

O günlerde İstanbullu bir ailenin elinde, İkinci Bayezid devrinde yaşayan ve Türk hattının en büyük isimlerinden olan Şeyh Hamdullah’ın yazdığı bir Kur’an vardır, aile bu Kur’an’ı satmak istemektedir ve Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal’den gelen para ile bu Kur’an’ı satın almıştır.

Nutuk’un ciltlenmesinden elde edilen meblâğ karşılığında sahip olunan ve hat tarihimizin çok önemli eserlerinin başında gelen Şeyh Hamdullah imzalı bu Kur’an şimdi Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor...”

Cildini ve mahfazasını Necmeddin Okyay’ın yaptığı Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk
 
Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk’un mahfazasına altınla yazılmış “G.M.K.” anteti. 

Bize paradoks gibi gelenler aslında bir tür “Kalıplarından çıkma, sıyrılma” değilse nedir?

İnsan kendi kalıplarından bir kere çıkmaya görsün, yaptığı, söylediği, yazdığı hep bir paradoks gibi gelir.

HİSARLI AHMET PARADOKSU

Kütahya türkülerinin babası sayılan Hisarlı Ahmet bize muazzam bir türkü dağarı bırakmıştır.

Namazında niyazında birisidir Hisarlı. Müezzinlik sınavında ondan sazı-sözü bırakması istenir.

“Babam namazında, niyazında idi. Zaman zaman yakın camilerde ezan okur veya sala verirdi. Hatta bir ara müezzin olmak için sınava girdiğini, kazandığını ancak imtihan heyetinin ‘Ahmet A, artık sazı sözü bırak’ dediklerinde ‘Ben Allah’a sazımla sizden daha yakınım. Siz kendinize bakın’ diyerek kapıyı hızla çarptığını, kızarak ve üzülerek anlatırdı.”

Müezzinlik yapan birisinin sazında sözünde olması paradoks gibi görünür kendi cenahına.

…/…

Akademisyen, Prof. Dr. Orhan Yılmaz kendi köylüsü olan Halil Yalçınkaya’nın biyografisini yazmasaydı belki de koskoca Türkiye Komünist Partisi tarihi eksik ve güdük kalacaktı.

Orhan Yılmaz ülkücü bir akademisyendir. Ancak bilim namusuyla kaleme aldığı bu biyografi kitabı için Mihri Belli, Rasih Nuri İleri ve Vedat Türkali gibi o dönemin yaşayan eski tüfeklerinin evlerine kadar gider, uzun saatleri bulan ikili görüşmeler yapar. Ülkücü Orhan Yılmaz’ın yaptığı ve yazdığı hem onun hem de onun karşı cenahı için bir paradokstur.

DR. ORHAN YILMAZ PARADOKSU

Kendisine “Ülkücüyüm” diyen kaç kişi veya akademisyen kendi köyünden çıkan komünist bir ünlü ile gurur duyduğunu söyleyebilir?

Orhan Yılmaz köylüsü Halil Yalçınkaya ile gurur duyduğunu söylüyor.

“Köyümüzden, Türkiye’nin ilk komünistlerinden birinin çıkmış olması, bana ancak gurur verirdi.”

Orhan Yılmaz Rasih Nuri İleri ile görüşmeye giderken tedirgindir. “Böyle ünlü bir komünistin, benim gibi ülkücü bir camiadan gelen birisini; evinde tenha bir ortamda kabul etmeyeceğini düşündüm.”

Orhan Yılmaz tam olarak tarif edemese de Doğan Apartmanı olduğunu bildiğimiz yerde Rasih Nuri İleri ile buluşur. Ancak tedirginliği hala devam etmektedir.

“Kapıyı çaldım. Kapıyı ufak tefek, yaşlı bir beyefendi açtı. Bu kişi Rasih Nuri Bey idi. Çok kibar bir ses ile beni içeri davet etti. Salona geçtik ve oturduk. Ben ilk dakikaları, yanımızdaki odalardan birinde bekleyen bir “hazır kıta” olup olmadığını içimden düşünmekle geçirdim.(s.15)

İlerleyen dakikalarda bütün endişelerim gitti. Burası Rasih Nuri Bey’in evi idi ve evde yalnızdık.(…) 85 yaşındaki bir kişi, benim gibi bir ülkücüyü evine yalnız başına davet etmekte bir sakınca görmemişti.(s.15)

(…)

O ve müteakip bütün görüşmelerimizde, 85 yaşındaki bu beyefendi kişi; benimle konuşurken, asla “sen” zamirini kullanmadı. Bana hep “siz” diye hitap etti.” (s.15)

Orhan Yılmaz Rasih Nuri İleri’nin aracılığıyla Mihri Belli ile temas kurar ve Paris’e giderek Mihri Belli ve Eşi Sevim Tarı ile görüşme yapar.

Görüşmenin bir yerinde Mihri Belli Orhan Yılmaz’a Cengiz Ayhan adlı bir ülkücüyü tanıyıp tanımadığını sorar.

“Mihri Bey ile sohbetlerimizin birinde, ‘ Cengiz Ayhan isimli ülkücüyü tanıyıp tanımadığımı’ sordu. İsmini duyduğumu ama tanışmadığımızı ve niçin sorduğunu sordum. Cengiz Ayhan’ın kendisini silahla vurduğunu ve öldürmeye teşebbüs ettiğini söylediğinde utancımdan yerin dibine geçtim.”

Mihri Belli’nin eşi de görüşmede çok samimidir.

“Hele ‘Aaaaa!... Kırk yıl düşünsem evime bir ülkücünün geleceğini tahmin etmezdim!...’ diye şaşkınlığını belirten Sevinç Belli (Tarı) Hanımefendi’nin açık sözlü şaşkınlığını da bugünkü gibi hatırlıyorum.” (s.17)

Paradoks gibi gelen bilgiler, ziyaretler bitmez.

Orhan Yılmaz Vedat Türkali’nin cenazesine de katılır.

Sol cenahın kendi içinde bile bu kişilerle görüşmek istemeyen, cenazesine gitmek istemeyenler olduğu bilindiğinde Orhan Yılmaz’ın davranışı paradoksal bir davranış mıdır yoksa bilim namusu ile yapılan bir çalışma mıdır?

Orhan Yılmaz’ın yayınlamış olduğu kitap TKP arşivinde yerini aldı mı acaba? Ya da TKP’liler tarafından alınıp okundu mu? İyi şeyler düşünmekle yetiniyorum.


 …/…

Gezi Parkı Olayları sürecince Ankara’da hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük TRT’de yapımcı ve yönetmen olarak uzun yıllar çalışmış, genç denecek yaşta hayatını kaybeden Servet Somuncuoğlu ile askerlik arkadaşıdır.

SERVET SOMUNCUOĞLU PARADOKSU

Ethem Sarısülük’ün öldürülmesi sol cenahta hep gündemde kaldığı halde, onun babası Muzaffer Sarısülük’ün anlatıldığı Gallemit kitabı ne bilinir ne de okunmuştur.

Oysa Ethem Sarısülük tam da babasının o kitapta söylediği, düşlediği, anlattığı bir dünyayı savunuyordu.

Servet Somuncuoğlu Japonya’dan Ankara-Güdül-Salihler Köyü’ne kadar olan bir coğrafyada damgaların peşinden giderek Türk soylu izleri arıyordu yıllardır.

Türk soylu izlerle ilgili çok önemli ve yüksek düzeyde belgesel filmler çeken, kitaplar hazırlayan Servet Somuncuoğlu sol cenahta pek tanınmaz, tanıyanlar da onu Türkçü-Ulusalcı olarak tanır.

Oysa Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük Hocayı sadece Servet Somuncuoğlu yazabilmiştir. Çünkü Muzaffer Hoca sadece “Gallemit” diye isim taktığı Servet Somuncuoğlu’na açabilmiştir yüreğini ve felsefi konuşmalarını.

Ethem Sarısülük öldürüldükten sonra Gallemit kitabı yeni bir baskı ile başka bir yayınevinden çıkar. “Taze acının üzerine kitap çıkarmak yakışık almaz” diyen Servet Somuncuoğlu yeni baskı yapan kitabının sunuşunda şunları yazar o dönemde benzeri görülmemiş bir vicdanla.

“Ulu Kam’ı dağlayan kurşun, vicdan sahiplerinin yüreğini kanatmalıydı. Kasten sıkılan o hain kurşuna herkes lanet etseydi kahpe devr-i devran bu kadar pervasız dönmeyecekti.”

Ethem Sarısülük ölümüyle tanınır oldu. Öyle olmamalıydı. O, Servet Somuncuoğlu’nun demesiyle Ulu Kam’ın, Muzaffer Sarısülük’ün oğlu olmasıyla tanınır olmalıydı aslında.

Muzaffer Hoca kendisini şöyle anlatır Gallemit’te:

“’Çok küçük yaşta evlendim. Beş çocuğum var. Hepsini seviyorum. Şüphesiz onlar da beni seviyor. Fakat yaşam tercihim farklı olacak. İlkel yaşama çekilecek ve duygusal zekaya döneceğim. İnsan gibi yaşamak istiyorum ben. Entelektüel zeka insanlığın sonunu hazırlıyor. Savaş denildiğinde kanım donuyor, ama insanlar savaştan vazgeçmiyor. Ben kendime ait belirlediğim dünyaya döneceğim. Bu benim seçimim. Herkes bir şeyler diyecek, kim ne derse desin umurumda değil. Ben kendim gibi, insan gibi yaşayacağım. Plastiğe dokunmadan yaşamak istiyorum. Çekileceğim…’”

Beş çocuğundan birisi Ethem idi, hedef gözetilerek vuruldu, öldürüldü.

Ethem anısına alınıp okunurdu belki bu kitap. Olmadı. Kim bilirdi Gallemit’te ne yazıyor? Ulu Kam kimdir? Muzaffer Sarısülük adı hiçbir yerde geçmez ki. Ama merak eden bulabilirdi.

Kitabı buldun ve okudun diyelim, basan yayınevi de tam bir paradoksu yansıtır. Sağ-muhafazakar-entellektüel eserler basan bir yayınevidir. O halde çizelim üstünü bir kalem anlayışıyla yaklaşan karşı cenah sadece Ethem Sarısülük’ün öldürülmesine güzellemeler dizer.

Tesadüf müdür bilinmez, Ethem’in ölümünden sadece 55 gün sonra, Muzaffer Hocanın ona yakıştırdığı adla Gallemit Servet Somuncuoğlu da hayatını kaybeder.

…/…

Mualla Eyüboğlu Bedri ve Sabahattin Eyüboğlu kardeşlerin küçüğü, kız kardeşleridir.

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Köy Enstitülü yıllarda neredeyse bütün enstitü binalarının mimarisinde imzası bulunmaktadır.

O yıllarda Mualla Eyüboğlu’na yapılanlar başka bir yerde ve başka bir zamanda her hangi bir kadına yapılmış olsaydı, yapan kişi kim olursa olsun cezasız bırakılmaz ve mensup olduğu toplumdan hemen dışlanırdı.

…/…

SÜHEYL ÜNVER PARADOKSU

Süheyl Ünver’in bize bıraktığı mirası zenginliği ne ölçülebilir ne de tartılabilir. Geride bıraktığı çok sayıda basılı eserin yanında sayıları beş bine varan defterleri hala çözülmeyi ve yayınlanmayı bekliyor.

Genellikle sağ ve muhafazakar cenahın sahip çıktığı Süheyl Ünver’in Bursa Defterleri’nde aşağıdaki kısa bir not ve çizimle ele aldığı cam alemleri konusu karşı cenah tarafından yayınlanmış olsaydı o kişi hakkında  “Dini duyguları aşağılama” suçundan soruşturma açılırdı kuşkusuz. Oysa Süheyl Ünver bilim namusu ve tarihe olan saygısıyla ele almıştır bu kısa ve önemli konuyu.

Başka bir yerde ve başka birisine cami-türbe-minare alemlerinin Mısır’ın Kutsal Öküzü Apis’in boynuzlarından bize geçmiş olduğunu söylerseniz, tepki alabilirsiniz.

Ancak aynı açıklamayı Süheyl Ünver yaparsa durum değişir mi acaba?

Bursa Defterleri-sayfa 133

RUHİ SU PARADOKSU

Sol cenahın o dönem ve her dönem en çok dinlediği ses sanatçısı Ruhi Su’nun elinde tabancayla Mualla Eyüboğlu’nun kapısına dayanması etik yanı bir tarafa, Türk Aydını adına çok zavallı bir durumdur. Mualla Eyüboğlu anlatıyor.

“Ruhi Su’nunki de bir acayip iş. Adam bir kere evli, çocuğu var, sevgilisi var.

(…)

Ben hayır dedikçe daha çok tutturuyor. Herkese fark ettirecek kadar.

(Araya soru soranın sorusu giriyor)

Sadece ağabeyiniz Sabahattin Eyüboğlu değil, babanız Rahmi Eyüboğlu bile haberdar oluyor bu durumdan galiba.

Eh tabii. İş büyüyor da ondan. Ben Eskişehir’de Çifteler Köy Enstitüsü’ne çalışmaya gidiyorum. Bu da geliyor oraya. Yetmezmiş gibi, gece geldi tabancayla kapıya dayandı. Kızlar yatakhanesinin kapısına. Ve maalesef durumu intikal ettirmek zorunda kaldım Rauf İnan’a. (…) Sonunda Tonguç’a kadar aksetti iş. Ve Ruhi Su Hasanoğlan’dan uzaklaştırıldı. Konservatuvardaki yerini korudu Allah’tan…”

Sonraki yıllarda, 1951 yılında, TKP- Komünist Tevkifatı’ndan dolayı hapis de yatan Ruhi Su, Mualla Eyüboğlu’na, enstitüdeki bir kadına yaptığı bu hareketin ileride neye mal olacağını hesap edemiyor muydu?

Gericilerin dilinde Köy Enstitüleri bir fuhuş yuvası gibi gösterilirken ve konu bu kadar hassasken, Ruhi Su bu kadar büyük bir hatayı nasıl yapardı?

Sorgulamıyoruz bile. Sol cenah da sağ cenah da olduğu gibi sineye çekiyor böyle durumları.

Davranışın muhatabı Mualla Eyüboğlu bile Ruhi Su’ya yine de kondurmak istemiyor,

“Bir bunalım, nöbet falan gibi bir şey. Yoksa, yapmazdı bunu,” diyor.

Ancak sol cenah Ruhi Su’nun yaptıklarını değil de söylediklerinin hepsini kabullenmiyor, deyim yerindeyse sineye çekmiyor.

Bir dönem sağ milliyetçi-ülkücü cenahın milli marşı haline gelen Sivastopol Marşı’nı en güzel Ruhi Su icra eder ve yorumlar. Sol cenah bu marşı Ruhi Su dışında duyunca orada ülkücülerin bulunduğunu düşünür ve dinlemez, beğenmez, söylemez.

Oysa gerek melodisi gerekse Ruhi Su icrası çok güzel bir marştır.

Aynı şekilde, Çanakkale Türküsü de Kemalist sol cenah ile halkın bütün kesimleri tarafından dinlenirken söyleyeni Ruhi Su bile olsa sosyalist sol tarafından ne dinlenir ne de söylenir.

Ankara Marşı da öyle değil midir?

Ruhi Su bir Mualla Eyüboğlu olayında paradoks içindeyse, onu ses sanatçısı olarak söylediği ve sağ cenaha aitmiş gibi düşünerek o güzel türkülerini dinlemeyen, burun kıvıran sol cenah da bir paradoks içinde bulunmuyor mu acaba?

SONUÇ

Kimseyi yargılamak, iyi veya kötü olarak değerlendirmek istemedik.

Kimseyi bilinen cenahların bilinen yargıları veya notlarıyla okumak ve dinlemek de istemiyoruz. Bilinenlerin tersinin de mümkün olabileceğini örneklemekti amacımız.

Altmışlı yılların Amerika’sında Martin Luther King ile esen siyahi rüzgarla birlikte ortaya çıkan ve kısa zamanda unutulan bir slogan vardı: Black is beautiful

Oysa öyle değildi, siyah da kötü olabiliyordu, bu söz genel bir değerlendirme, yargı hükmü taşımamalıydı.

Bunu ülkemizde de çeşitli varyasyonlarla söyleyebilir miyiz?

Söyledik ve söylüyoruz da. Kimin, kimlerin, hangi toplumsal grupların iyi veya kötü olduklarını hep söyledik ve dinledik.

Oysa kimin söylediğine ve ne söylediğine bakmıyoruz. Paradokslar içinde yaşananların arkasında yol bizi nereye çıkarıyor acaba?

Yol insanı sadece insani gerçekliğe taşımalı..

Söylenenin dinleyeni, anlayanı, kale alanı olmalı..

Muhabbetle,

Hattuşa, 13 Mayıs, 2023