Necmeddin Okyay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necmeddin Okyay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2023 Pazar

BU SÖZÜ KİM SÖYLER?

İnsanları söyledikleriyle ayırmış olsaydık, ilk ayıracaklarımız belki de en çok bildiğimiz sözlerle bağlantılı olurdu.

“Düşünüyorum, o halde varım.”

“Bir ırmakta iki defa yıkanılmaz.”

“Veni Vidi Vici”

“Geldikleri gibi giderler.”

Bu sözleri ve daha başkalarını biliriz,  kimin söylediğini de, ancak bazen sözlerle söyleyenler karışır.

“Nasıl olur, o kişi bu sözü asla söylemiş olmaz veya o söz ona ait olamaz,” deriz.

Sözlerle söyleyenlerin karışması; sağdan olan birisinin sol söylemi veya tam tersi veya solda olan birisinin sözlerinin en çok sağ tarafta okunması şeklinde olurken biz önyargısız bakmayı, okumayı ne kadar becerebiliyoruz?

Türkiye Komünist Partisi ilk merkez komitesi köylü üyesi Halil Yalçınkaya’nın biyografisini Komünist Partili birisi yerine neden ülkücü bir akademisyen yazar?

İdris Küçükömer neden “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağ” demiştir?

Kendi sesinden şiirleri olmayan Atilla İlhan’ı şiirlerini ilk ve son kez CD’ye okumaya ikna eden araştırmacı sağda mıdır?

Sağın ve muhafazakar kesimin çok okuduğu, bildiği Necmeddin Okyay’ın anti-emperyalist ve ata yadigarını koruma mücadelesi söylemi kendi cenahında neden fark edilmez?

Eyüboğlu kardeşlerin kız kardeşi Mualla Eyüboğlu’nun tanınmış sosyalist bir ses sanatçısı hakkında anlattıklarına sol cenahın kulakları neden tıkalıdır?

Aynı ses sanatçısının çok da güzel söylediği Sivastopol Marşı ile Ankara’nın Taşı’na Bak türküsü sol cenahta neden ilgi görmez?

Yıllarca solda durup devrimci oyunlar sahneleyen bir tiyatrocu büyük sermayenin koyduğu tiyatro ödülünü neden alır? Sahip olduğu mülkleriyle tarihi bir iş hanında yapmak istediklerini gerçekten bilen var mı?

“Ben sazımla Allah’a sizden daha yakınım,” diyen ve müezzinlik de yapan Kütahya türkülerinin babası kimdir?

O kadar çok uzatabiliriz ki bu çelişki gibi görünen gerçekleri.

Bütün bunlara bir tür “Paradoks” da diyebilir miyiz? 

Öyleyse birinci paradoksumuzu yazalım.

İDRİS KÜÇÜKÖMER PARADOKSU

Neredeyse “At izi it izine karıştı” diyeceğimiz şeyler çıkar karşımıza, ama ön yargısız olmak zorundayız. 

Altmışlı yılların ikonu sayılan 68 Kuşağı için moda disiplin “İktisat” olurken, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi de en gözde okullardan birisi oluyordu.

Fakültenin en tanınan hocalarından İdris Küçükömer “Düzenin Yabancılaşması” kitabını yayınladığında “Türkiye’de solun sağ, sağın sol” olduğunu söylüyordu. Türk aydınını bir anda bellek kaybına uğrar gibi olurken, bilinen ezberler mi bozuluyordu acaba?

Bizi burada ilgilendiren konu, sola yakınlığı bilinen İdris Küçükömer’in adeta sağın teorisyeni gibi sözler söylemesidir.

Yalçın Küçük kendisinin yetişmesinde üç büyüğüm dediği aydınlardan birisi olan İdris Küçükömer’in bu çıkışını yine 68 Kuşağı’nı yaratan tezle açıklamaya çalışır. “Bunlardan birisi, söz uygunsa ‘Sol’ patlamanın, aydınları ve pek çok bilim adamını hazırlıksız yakalamasıdır.”

Diğer iki büyüğünün ise Doğan Avcıoğlu ve Sencer Divitçioğlu olduğunu söyleyen Yalçın Küçük İdris Küçükömer’in sağ/sol paradoksunu aşağıdaki tabloda özetlemeye çalışır.


 …/…

Mondros Mütarekesi maddeleri gereği İstanbul işgal altındadır. İngiliz ve Fransız donanmasının zırhlı gemileri Boğaz’a girmiş ve toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirmişlerdir.

O sırada, aynı gün Adana’dan trenle Haydarpaşa Garı’na gelen ve garın limanında demirli “Kartal” isimli buharlı bir bota binerek Galata’ya doğru hareket eden Mustafa Kemal’in işgal gemilerini görünce yaveri Cevat Abbas’a söylediği söz Kurtuluş Savaşı’nın işaret fişeği olur adeta.

 “Geldikleri gibi giderler”

NECMEDDİN OKYAY PARADOKSU

O sıra, yine aynı gün başka bir yerde ve başka bir kişi daha benzer bir söz söyler işgalcilere karşı.

Ama bu söz onun cenahından olan bir başka kimse tarafından bir daha asla söylenmediği gibi açık veya gizli olarak işgale sevinenlerin olduğunu bile artık biliyoruz.

Şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi olan dönemin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Aziz Nesin’in de hocası olan Necmeddin Okyay da benzer bir sözü kendi yarattığı ebrulu hat sanatı örneği üzerine yazar.

Mısır Çarşısı’ndan almış olduğu yazı ve ebru malzemeleriyle karşıya, Üsküdar’a, oradan Toygar Tepe’deki evine gitmeye çalışan Necmeddin Okyay gördükleri karşısında kahreder. Hezarfen Necmeddin Okyay evine gelir gelmez hemen aşağıdaki ölümsüz eserini hazırlar ve yazısını yazar:

“Bu da geçer ya hu”


Aradan beş yıl geçer, işgal ordularının zırhlı gemileri 2 Ekim 1923 günü İstanbul’dan ayrılırlar. Necmeddin Okyay bu kez mutludur. Boğaz’ı gören evinin balkonuna oturur ve aşağıdaki eseri yazar:

 “Gel keyfim gel”

 
Bu bir manifestodur aslında.

Necmeddin Okyay Vakıflar İdaresi’nin Fatih’in kemankeşler (Okçular) için vakfettiği Okmeydanı’nı satmaya çalışması karşısında tek başına mücadele eder.

Bizim de İstanbul’un Taşları Şehir Gezimizde gidip gördüğümüz sayısız nişan ve menzil taşının bulunduğu Okmeydanı bugün ne haldedir biliyoruz. Okmeydanı’nda bulunan Okçular Tekkesi ve bu taşlar içler acısı haldeyken “Ecdad” torunları olduğunu iddia eden Okçular Vakfı bütün bunları görmezden gelmektedir. Eskisiyle yenisiyle bütün bir koca şehir rant alanına dönmüştür.

“İstanbul işgal altında iken Okmeydanı’nı Evkaf satmıya kalkıştı. Müdir-i Umumumiye gittim, satamazsınız, orası benimdir diye haykırdım. Koskoca Okmeydanı senin nasıl olur? dedi. Anlattım: Fatih İstanbul’u alınca bu meydanı kemankeşlere vakfetmiştir. Vakfiyede der ki: ‘Bu mahal bağ, bostan edilmesin, buralarda davar ve keçi sürülmesin, kerpiç ve tuğla yapılmasın, tırnaklı hayvan gezdirilmesin, çamurlar, pislikleri Haliç sularını kirletmesin, havasından kuş uçmamasına itina edilsin, kemankeşlere tahsis edilsin, onlar ok atsınlar, sürürü neşat bulsunlar da temaşasıyla tesiri uyun etsinler.’ Vakfiyesini, kayıtların bulup Şurayı Devlet’e müracaat ettik, hak kazandık.”

…/…

Necmeddin Okyay eski personel kanununa tabi olduğu için emekli maaşı alamamakta ve zor geçinmektedir. Ne kendi cenahından ve vakıflardan ne de alim-ulemadan Necmeddin Okyay’a hiçbir maddi destek gelmez.

Destek yine karşı cenahtan, bir dönem dinsizlikle suçlanan bir bakandan gelir.

HASAN ALİ YÜCEL PARADOKSU

“Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki görevinden 1948 yılında emekli olan Necmeddin Okyay, eski personel kanununa tabi olduğu için emekli maaşı alamayan az sayıdaki hocadan biridir. Bu mağduriyetin giderilmesi için, dönemin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in başlattığı bir uygulamayla, her ay 178 lira karşılığında bir eserini akademiye vermeye başlar ve böylece 1960 yılı sonlarına kadar 150’nin üzerinde yazısı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde toplanır.”

Paradoks gibi görünse de bu bilgi de her iki cenahta da yayınlanmaz.

Sol cenah hat, ebru vb sanatlara ve sanatçılara ilgisiz, kayıtsız kalırken, sağ ve muhafazakar kesim böyle bir desteği ve bu bilgiyi yok sayar.

Aynı zamanda çok iyi bir ciltçi olan ve 1927 yılında yayınlanan Nutuk’a biri diğerine benzemeyen cilt desenleri uygulayan Necmeddin Okyay’ı Kemalist cenahtan kaç kişi tanır, bilir acaba?

“Reisicumhur Mustafa Kemal’in, Halk Fırkası’nın İkinci Kurultayı’nda, 1927’nin 15 ile 20 Ekim günleri arasında aralıklarla 36 saat 31 dakika boyunca okuduğu ve Samsun’a çıkışından itibaren Millî Mücadele’nin safhalarını anlattığı “Nutuk”un 1927’de iki farklı baskısı yapılmış, az sayıda lüks kâğıda basılan nüshalar protokole dağıtılmış, diğer baskılar satışa çıkartılmış ve satıştan elde edilen gelir Türk Tayyare Cemiyeti’ne bırakılmıştı.

1883 ile 1976 arasında yaşayan, döneminin önde gelen hat, ebru ve cilt üstâdı Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile özel baskılardan 15 adedinin metin kısmıyla belgelerini ayrı ayrı deri cild yapmış, ön ve arka kapaklardaki motifler için Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen eski yüzyılların kitaplarındaki kalıpları kullanmıştır. Nutuk’u tamamlayıcı mahiyetteki haritaları da arka kapakların iç kısımlarına yerleştirdiği zarflara koymuş, ve bu zarfları “Necmeddin ebrusu” denen kendi ebrularından imal etmişti.

Mustafa Kemal, Necmeddin Efendi’nin icazetli talebesinden olan hat üstâdı Prof. Uğur Derman’ın anlattığına göre, bu 15 adet deri cild için Necmeddin Okyay’a yüksek bir ücret ödemiş ve Necmeddin Efendi bu meblâğı çok önemli bir işe harcanmıştı:

O günlerde İstanbullu bir ailenin elinde, İkinci Bayezid devrinde yaşayan ve Türk hattının en büyük isimlerinden olan Şeyh Hamdullah’ın yazdığı bir Kur’an vardır, aile bu Kur’an’ı satmak istemektedir ve Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal’den gelen para ile bu Kur’an’ı satın almıştır.

Nutuk’un ciltlenmesinden elde edilen meblâğ karşılığında sahip olunan ve hat tarihimizin çok önemli eserlerinin başında gelen Şeyh Hamdullah imzalı bu Kur’an şimdi Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor...”

Cildini ve mahfazasını Necmeddin Okyay’ın yaptığı Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk
 
Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk’un mahfazasına altınla yazılmış “G.M.K.” anteti. 

Bize paradoks gibi gelenler aslında bir tür “Kalıplarından çıkma, sıyrılma” değilse nedir?

İnsan kendi kalıplarından bir kere çıkmaya görsün, yaptığı, söylediği, yazdığı hep bir paradoks gibi gelir.

HİSARLI AHMET PARADOKSU

Kütahya türkülerinin babası sayılan Hisarlı Ahmet bize muazzam bir türkü dağarı bırakmıştır.

Namazında niyazında birisidir Hisarlı. Müezzinlik sınavında ondan sazı-sözü bırakması istenir.

“Babam namazında, niyazında idi. Zaman zaman yakın camilerde ezan okur veya sala verirdi. Hatta bir ara müezzin olmak için sınava girdiğini, kazandığını ancak imtihan heyetinin ‘Ahmet A, artık sazı sözü bırak’ dediklerinde ‘Ben Allah’a sazımla sizden daha yakınım. Siz kendinize bakın’ diyerek kapıyı hızla çarptığını, kızarak ve üzülerek anlatırdı.”

Müezzinlik yapan birisinin sazında sözünde olması paradoks gibi görünür kendi cenahına.

…/…

Akademisyen, Prof. Dr. Orhan Yılmaz kendi köylüsü olan Halil Yalçınkaya’nın biyografisini yazmasaydı belki de koskoca Türkiye Komünist Partisi tarihi eksik ve güdük kalacaktı.

Orhan Yılmaz ülkücü bir akademisyendir. Ancak bilim namusuyla kaleme aldığı bu biyografi kitabı için Mihri Belli, Rasih Nuri İleri ve Vedat Türkali gibi o dönemin yaşayan eski tüfeklerinin evlerine kadar gider, uzun saatleri bulan ikili görüşmeler yapar. Ülkücü Orhan Yılmaz’ın yaptığı ve yazdığı hem onun hem de onun karşı cenahı için bir paradokstur.

DR. ORHAN YILMAZ PARADOKSU

Kendisine “Ülkücüyüm” diyen kaç kişi veya akademisyen kendi köyünden çıkan komünist bir ünlü ile gurur duyduğunu söyleyebilir?

Orhan Yılmaz köylüsü Halil Yalçınkaya ile gurur duyduğunu söylüyor.

“Köyümüzden, Türkiye’nin ilk komünistlerinden birinin çıkmış olması, bana ancak gurur verirdi.”

Orhan Yılmaz Rasih Nuri İleri ile görüşmeye giderken tedirgindir. “Böyle ünlü bir komünistin, benim gibi ülkücü bir camiadan gelen birisini; evinde tenha bir ortamda kabul etmeyeceğini düşündüm.”

Orhan Yılmaz tam olarak tarif edemese de Doğan Apartmanı olduğunu bildiğimiz yerde Rasih Nuri İleri ile buluşur. Ancak tedirginliği hala devam etmektedir.

“Kapıyı çaldım. Kapıyı ufak tefek, yaşlı bir beyefendi açtı. Bu kişi Rasih Nuri Bey idi. Çok kibar bir ses ile beni içeri davet etti. Salona geçtik ve oturduk. Ben ilk dakikaları, yanımızdaki odalardan birinde bekleyen bir “hazır kıta” olup olmadığını içimden düşünmekle geçirdim.(s.15)

İlerleyen dakikalarda bütün endişelerim gitti. Burası Rasih Nuri Bey’in evi idi ve evde yalnızdık.(…) 85 yaşındaki bir kişi, benim gibi bir ülkücüyü evine yalnız başına davet etmekte bir sakınca görmemişti.(s.15)

(…)

O ve müteakip bütün görüşmelerimizde, 85 yaşındaki bu beyefendi kişi; benimle konuşurken, asla “sen” zamirini kullanmadı. Bana hep “siz” diye hitap etti.” (s.15)

Orhan Yılmaz Rasih Nuri İleri’nin aracılığıyla Mihri Belli ile temas kurar ve Paris’e giderek Mihri Belli ve Eşi Sevim Tarı ile görüşme yapar.

Görüşmenin bir yerinde Mihri Belli Orhan Yılmaz’a Cengiz Ayhan adlı bir ülkücüyü tanıyıp tanımadığını sorar.

“Mihri Bey ile sohbetlerimizin birinde, ‘ Cengiz Ayhan isimli ülkücüyü tanıyıp tanımadığımı’ sordu. İsmini duyduğumu ama tanışmadığımızı ve niçin sorduğunu sordum. Cengiz Ayhan’ın kendisini silahla vurduğunu ve öldürmeye teşebbüs ettiğini söylediğinde utancımdan yerin dibine geçtim.”

Mihri Belli’nin eşi de görüşmede çok samimidir.

“Hele ‘Aaaaa!... Kırk yıl düşünsem evime bir ülkücünün geleceğini tahmin etmezdim!...’ diye şaşkınlığını belirten Sevinç Belli (Tarı) Hanımefendi’nin açık sözlü şaşkınlığını da bugünkü gibi hatırlıyorum.” (s.17)

Paradoks gibi gelen bilgiler, ziyaretler bitmez.

Orhan Yılmaz Vedat Türkali’nin cenazesine de katılır.

Sol cenahın kendi içinde bile bu kişilerle görüşmek istemeyen, cenazesine gitmek istemeyenler olduğu bilindiğinde Orhan Yılmaz’ın davranışı paradoksal bir davranış mıdır yoksa bilim namusu ile yapılan bir çalışma mıdır?

Orhan Yılmaz’ın yayınlamış olduğu kitap TKP arşivinde yerini aldı mı acaba? Ya da TKP’liler tarafından alınıp okundu mu? İyi şeyler düşünmekle yetiniyorum.


 …/…

Gezi Parkı Olayları sürecince Ankara’da hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük TRT’de yapımcı ve yönetmen olarak uzun yıllar çalışmış, genç denecek yaşta hayatını kaybeden Servet Somuncuoğlu ile askerlik arkadaşıdır.

SERVET SOMUNCUOĞLU PARADOKSU

Ethem Sarısülük’ün öldürülmesi sol cenahta hep gündemde kaldığı halde, onun babası Muzaffer Sarısülük’ün anlatıldığı Gallemit kitabı ne bilinir ne de okunmuştur.

Oysa Ethem Sarısülük tam da babasının o kitapta söylediği, düşlediği, anlattığı bir dünyayı savunuyordu.

Servet Somuncuoğlu Japonya’dan Ankara-Güdül-Salihler Köyü’ne kadar olan bir coğrafyada damgaların peşinden giderek Türk soylu izleri arıyordu yıllardır.

Türk soylu izlerle ilgili çok önemli ve yüksek düzeyde belgesel filmler çeken, kitaplar hazırlayan Servet Somuncuoğlu sol cenahta pek tanınmaz, tanıyanlar da onu Türkçü-Ulusalcı olarak tanır.

Oysa Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük Hocayı sadece Servet Somuncuoğlu yazabilmiştir. Çünkü Muzaffer Hoca sadece “Gallemit” diye isim taktığı Servet Somuncuoğlu’na açabilmiştir yüreğini ve felsefi konuşmalarını.

Ethem Sarısülük öldürüldükten sonra Gallemit kitabı yeni bir baskı ile başka bir yayınevinden çıkar. “Taze acının üzerine kitap çıkarmak yakışık almaz” diyen Servet Somuncuoğlu yeni baskı yapan kitabının sunuşunda şunları yazar o dönemde benzeri görülmemiş bir vicdanla.

“Ulu Kam’ı dağlayan kurşun, vicdan sahiplerinin yüreğini kanatmalıydı. Kasten sıkılan o hain kurşuna herkes lanet etseydi kahpe devr-i devran bu kadar pervasız dönmeyecekti.”

Ethem Sarısülük ölümüyle tanınır oldu. Öyle olmamalıydı. O, Servet Somuncuoğlu’nun demesiyle Ulu Kam’ın, Muzaffer Sarısülük’ün oğlu olmasıyla tanınır olmalıydı aslında.

Muzaffer Hoca kendisini şöyle anlatır Gallemit’te:

“’Çok küçük yaşta evlendim. Beş çocuğum var. Hepsini seviyorum. Şüphesiz onlar da beni seviyor. Fakat yaşam tercihim farklı olacak. İlkel yaşama çekilecek ve duygusal zekaya döneceğim. İnsan gibi yaşamak istiyorum ben. Entelektüel zeka insanlığın sonunu hazırlıyor. Savaş denildiğinde kanım donuyor, ama insanlar savaştan vazgeçmiyor. Ben kendime ait belirlediğim dünyaya döneceğim. Bu benim seçimim. Herkes bir şeyler diyecek, kim ne derse desin umurumda değil. Ben kendim gibi, insan gibi yaşayacağım. Plastiğe dokunmadan yaşamak istiyorum. Çekileceğim…’”

Beş çocuğundan birisi Ethem idi, hedef gözetilerek vuruldu, öldürüldü.

Ethem anısına alınıp okunurdu belki bu kitap. Olmadı. Kim bilirdi Gallemit’te ne yazıyor? Ulu Kam kimdir? Muzaffer Sarısülük adı hiçbir yerde geçmez ki. Ama merak eden bulabilirdi.

Kitabı buldun ve okudun diyelim, basan yayınevi de tam bir paradoksu yansıtır. Sağ-muhafazakar-entellektüel eserler basan bir yayınevidir. O halde çizelim üstünü bir kalem anlayışıyla yaklaşan karşı cenah sadece Ethem Sarısülük’ün öldürülmesine güzellemeler dizer.

Tesadüf müdür bilinmez, Ethem’in ölümünden sadece 55 gün sonra, Muzaffer Hocanın ona yakıştırdığı adla Gallemit Servet Somuncuoğlu da hayatını kaybeder.

…/…

Mualla Eyüboğlu Bedri ve Sabahattin Eyüboğlu kardeşlerin küçüğü, kız kardeşleridir.

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Köy Enstitülü yıllarda neredeyse bütün enstitü binalarının mimarisinde imzası bulunmaktadır.

O yıllarda Mualla Eyüboğlu’na yapılanlar başka bir yerde ve başka bir zamanda her hangi bir kadına yapılmış olsaydı, yapan kişi kim olursa olsun cezasız bırakılmaz ve mensup olduğu toplumdan hemen dışlanırdı.

…/…

SÜHEYL ÜNVER PARADOKSU

Süheyl Ünver’in bize bıraktığı mirası zenginliği ne ölçülebilir ne de tartılabilir. Geride bıraktığı çok sayıda basılı eserin yanında sayıları beş bine varan defterleri hala çözülmeyi ve yayınlanmayı bekliyor.

Genellikle sağ ve muhafazakar cenahın sahip çıktığı Süheyl Ünver’in Bursa Defterleri’nde aşağıdaki kısa bir not ve çizimle ele aldığı cam alemleri konusu karşı cenah tarafından yayınlanmış olsaydı o kişi hakkında  “Dini duyguları aşağılama” suçundan soruşturma açılırdı kuşkusuz. Oysa Süheyl Ünver bilim namusu ve tarihe olan saygısıyla ele almıştır bu kısa ve önemli konuyu.

Başka bir yerde ve başka birisine cami-türbe-minare alemlerinin Mısır’ın Kutsal Öküzü Apis’in boynuzlarından bize geçmiş olduğunu söylerseniz, tepki alabilirsiniz.

Ancak aynı açıklamayı Süheyl Ünver yaparsa durum değişir mi acaba?

Bursa Defterleri-sayfa 133

RUHİ SU PARADOKSU

Sol cenahın o dönem ve her dönem en çok dinlediği ses sanatçısı Ruhi Su’nun elinde tabancayla Mualla Eyüboğlu’nun kapısına dayanması etik yanı bir tarafa, Türk Aydını adına çok zavallı bir durumdur. Mualla Eyüboğlu anlatıyor.

“Ruhi Su’nunki de bir acayip iş. Adam bir kere evli, çocuğu var, sevgilisi var.

(…)

Ben hayır dedikçe daha çok tutturuyor. Herkese fark ettirecek kadar.

(Araya soru soranın sorusu giriyor)

Sadece ağabeyiniz Sabahattin Eyüboğlu değil, babanız Rahmi Eyüboğlu bile haberdar oluyor bu durumdan galiba.

Eh tabii. İş büyüyor da ondan. Ben Eskişehir’de Çifteler Köy Enstitüsü’ne çalışmaya gidiyorum. Bu da geliyor oraya. Yetmezmiş gibi, gece geldi tabancayla kapıya dayandı. Kızlar yatakhanesinin kapısına. Ve maalesef durumu intikal ettirmek zorunda kaldım Rauf İnan’a. (…) Sonunda Tonguç’a kadar aksetti iş. Ve Ruhi Su Hasanoğlan’dan uzaklaştırıldı. Konservatuvardaki yerini korudu Allah’tan…”

Sonraki yıllarda, 1951 yılında, TKP- Komünist Tevkifatı’ndan dolayı hapis de yatan Ruhi Su, Mualla Eyüboğlu’na, enstitüdeki bir kadına yaptığı bu hareketin ileride neye mal olacağını hesap edemiyor muydu?

Gericilerin dilinde Köy Enstitüleri bir fuhuş yuvası gibi gösterilirken ve konu bu kadar hassasken, Ruhi Su bu kadar büyük bir hatayı nasıl yapardı?

Sorgulamıyoruz bile. Sol cenah da sağ cenah da olduğu gibi sineye çekiyor böyle durumları.

Davranışın muhatabı Mualla Eyüboğlu bile Ruhi Su’ya yine de kondurmak istemiyor,

“Bir bunalım, nöbet falan gibi bir şey. Yoksa, yapmazdı bunu,” diyor.

Ancak sol cenah Ruhi Su’nun yaptıklarını değil de söylediklerinin hepsini kabullenmiyor, deyim yerindeyse sineye çekmiyor.

Bir dönem sağ milliyetçi-ülkücü cenahın milli marşı haline gelen Sivastopol Marşı’nı en güzel Ruhi Su icra eder ve yorumlar. Sol cenah bu marşı Ruhi Su dışında duyunca orada ülkücülerin bulunduğunu düşünür ve dinlemez, beğenmez, söylemez.

Oysa gerek melodisi gerekse Ruhi Su icrası çok güzel bir marştır.

Aynı şekilde, Çanakkale Türküsü de Kemalist sol cenah ile halkın bütün kesimleri tarafından dinlenirken söyleyeni Ruhi Su bile olsa sosyalist sol tarafından ne dinlenir ne de söylenir.

Ankara Marşı da öyle değil midir?

Ruhi Su bir Mualla Eyüboğlu olayında paradoks içindeyse, onu ses sanatçısı olarak söylediği ve sağ cenaha aitmiş gibi düşünerek o güzel türkülerini dinlemeyen, burun kıvıran sol cenah da bir paradoks içinde bulunmuyor mu acaba?

SONUÇ

Kimseyi yargılamak, iyi veya kötü olarak değerlendirmek istemedik.

Kimseyi bilinen cenahların bilinen yargıları veya notlarıyla okumak ve dinlemek de istemiyoruz. Bilinenlerin tersinin de mümkün olabileceğini örneklemekti amacımız.

Altmışlı yılların Amerika’sında Martin Luther King ile esen siyahi rüzgarla birlikte ortaya çıkan ve kısa zamanda unutulan bir slogan vardı: Black is beautiful

Oysa öyle değildi, siyah da kötü olabiliyordu, bu söz genel bir değerlendirme, yargı hükmü taşımamalıydı.

Bunu ülkemizde de çeşitli varyasyonlarla söyleyebilir miyiz?

Söyledik ve söylüyoruz da. Kimin, kimlerin, hangi toplumsal grupların iyi veya kötü olduklarını hep söyledik ve dinledik.

Oysa kimin söylediğine ve ne söylediğine bakmıyoruz. Paradokslar içinde yaşananların arkasında yol bizi nereye çıkarıyor acaba?

Yol insanı sadece insani gerçekliğe taşımalı..

Söylenenin dinleyeni, anlayanı, kale alanı olmalı..

Muhabbetle,

Hattuşa, 13 Mayıs, 2023

18 Kasım 2022 Cuma

NE BOKTAN İŞLER BE!

 

BOK TOPLAYAN KIZLAR

Yaz günü öğle vakti olduğunda sığır kuru ve kavurucu bozkır sıcağında sineklenir yorulur, susar, yayılamaz.

Köyün sığır çobanları sığırı çayıra getirirler. Çayır dediğim yer en az yirmi futbol sahası büyüklüğünde sadece ayrık otu biten, nereden vursan bol karasu çıkan bir alandır.

Çayırın altı bol su olduğu için çayır hep yeşil kalır.

Bir zamanlar ekilip biçilen ve tapulu tarlaların olduğu çayır zamanla taban suyunun toprağı zehirlemesiyle tahıl tarımı yapılamaz topraklar hale gelmiştir. Köylü bu durumu arı ve duru Türkçesiyle ve iki kelimeyle çok güzel anlatır. “Su kesti” der köylü, Anadolu’da bu tür sudan dolayı tarla özelliğini kaybetmiş çayırlık alanlara.

Anadolu’da bu tür çayırlık alanlar o kadar çoktur ki.

Bir zamanlar Harran Ovası da böyle olduğundan, yani su kestiğinden çölleşmeye başlamıştır. Şimdi GAP sulama projesi devrede, ama uzmanlar bilinçsiz sulamadan dolayı yine aynı şeyin, yani toprakta su kesmesi, taban suyu zehirlenmesi yaşanabileceğini söylüyorlar. 

Eskiden Toprak Su vardı köylere hizmete gelen devletin bir kurumu. Bu tür durumlarda çayırın tam ortasından V şeklinde bir drenaj kanalı açılır ve çayırın suları bu kanala sızar ve kanal küçük bir dere gibi çayırın fazla suyunu atardı.

Proje doğru belki, ama yeterli değildi.

Zira benim çok uzun zamandır bildiğim ve hatırladığım çayır da orada duruyor, kanal da, ama iyileşme yok.

İşte tam o çayıra sığır gelmeye başladığında yaşları 8 ile 11 olan köyün yoksul ailelerinin kız çocukları ellerinde kimi çıkmış dibi yerine tahta çakılmış yamuk yumuk çinko kovalarlar, kimi ortadan ikiye kesilmiş plastik bidonların yarımıyla son hızla çayıra sığırın yanına koşarlardı. Çayıra yakın evleri olan kız çocukları şanslı gibiydi, zira onlar hemen bir solukta çayıra varırlardı.

Ama evleri uzakta olan kız çocukları da hiç aşağı kalmazlardı. Zira onlar sığırın gelişini az çok tahmin ederler ve önceden çayıra gelip bir yerde beklerlerdi Bekledikleri yerler genellikle drenaj toprağının küçük yığınlarının arkası olurdu. Bu yığınlar adeta bir siper gibi görünür, kız çocukları da siperlerin gerisinde beklerlerdi.

Ama her kızın ayrı yeri olurdu.

Her kız tek başına olduğu gibi, akraba kızlar bir araya gelip bir tür imece için grup da oluştururlardı.

Çayıra gelen kızlar yanlarında bir torba dolusu saman getirirlerdi. Saman aslında çok değerlidir, yeri geldiğinde hayvanın insandan daha kıymetli olduğu yoksul Anadolu’da hayvanın ana yiyeceği saman olunca öyle kızlar istediği kadar ve üstelik iyi samanı alıp alıp çayıra götüremezlerdi.

Kızların götürdükleri saman aslında ya geçen yıldan kalan saman veya harman yerinde yazdan kalan işe yaramaz harman artığı taşlı samandı.

Herkesin ayrı yeri olduğundan çayıra getirilen samanlar torbayla oraya bırakılır, artanı geri götürülmezdi.

Sığırın çayıra gelmesi bir işaretti ve o işareti alan yoksul kız çocukları bir kısa mesafe koşucusu gibi çayıra koşarlardı.

Öğlene kadar yayılan sığır çayıra geldiğinde doğal bir işe başlar, boşaltım sağlar.

Köylülerin deyişiyle “Sıçar.”

Sığır bunu yatarak veya ayakta yapar. Sonra gider suyunu içer ve sıcağın etkisi gidene kadar çayırda yatar.

Hızla çayıra koşup gelen kız çocukları için asıl yarış işte o zaman başlar.

Kızlar ellerinde sığır boku doldurulacak ne varsa kapıp sığırın taze sıcak bokunun yanına gelir ve kabını bokun yanına koyar ve elleriyle son hızla taze sığır bokunu o kabın içine doldurur.

Bu iş kabın tamamen dolmasına kadar oradan oraya, o sığır bokundan diğerine bir süre devam eder.

Kabı dolan kızlar kaplarını yakın yerlere öbek öbek yığarlar. Daha sonra o küçük öbeklerini götürüp kendi yerlerine boşaltırlar. Orası bir süre sonra bok yığını haline gelir.

Kızlar çayırdaki sığır bokunu kaplarına doldururlarken bazen o anda bir sığır yeni sıçıyor olabilir. Kız çocuğu bok ziyan olmasın, diye ellerini bir avuç haline getirir ve sığırın kıçından yere düşmekte olan boku avuçlarına doldurur onu da kendi kabının içine boşaltır.

Zira yere düşmüş olan bokun eller ve tırnaklarla çayırın sert ayrık otundan ayırılıp kabın içine konması hem zaman alır hem de bokun bir kısmı çayıra sıvanmış olarak kalır.

Bu işe yaz bitip de sığır artık köylünün damına girene kadar, kışın başına kadar devam edilir.

Sığırın çayıra her gelişinde tekrarlanan bu iş bir orta çağ görüntüsünü andırır. Zira kızların birilerinin eskileri olduğu belli olan elbiseleri kendilerine ya çok küçük veya çok büyük, ama hepsi de kat kat yamalıklı olurdu.

Ayaklarında genellikle ayakkabı olmayan, olanın ise arkası veya yanı yirik, naylon ayakkabılar olan kızların nerdeyse hiç birinde çorap olmazdı.

Saçlarına tülbent bağlarlardı, ama tülbentlerin altından görülebilen saçlarının beliklerinden kızların saçlarının uzun zamandır yıkanmamış olduğu anlaşılırdı.

Bir de istisnasız sığırın her gelişinde kızlar arasında çayırda mutlaka kavga çıkardı.

Kavganın nedeni ise birbirlerinin o küçük küçük yığdıkları bok öbeklerini çaldıkları iddialarıdır.

Kavga edenlerin elleri zaten bokludur, yüzlerinin ve elbiselerinin ve saçlarının da bok içinde kalacağını tahmin edebilirsiniz.

Ne boktan işler be, demeyin. İşin adı bok zaten.

HAYAT KURTARAN KELİME: BOK

BİRİNCİ VAKA:

İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK

Bazen bir kelime, bir işaret, bir ses hiç beklenmedik bir yerde bir kapı açar, bir şans veya şanssızlık getirir. Bazen de hayat kurtarır. Parola/şifre gibidir bazı kelimeler, bazı sesler.

İçinde “Bok” geçen bir cümlede, bok kelimesinin hayat kurtarmış olduğunu düşünmek tuhaf ve inandırıcı olmayabilir.

Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet işgali altındaki Doğu Berlin’de yaşanmış olduğu iddia edilen bir olayda geçen bir cümledeki “Bok” kelimesinin hayat kurtarmış olduğu söylenir.

Olay iki türlü anlatılır. Olayın birisi Berlin’de, diğer versiyonu Paris’te geçer.

Berlin’de olayı yaşayan aile Anadolu’dan göçerek Berlin’de halı ticareti yapan Peştamalcıyan Ailesi olurken, Paris’te olayı yaşayan aile ise yine Anadolu’dan göçen Yahudi bir ailedir.

Berlin’deki olay Sovyet işgal bölgesinde bir halı mağazasında yaşanırken, Paris’teki olay Nazi işgali altında toplama kamplarına götürülmek üzere bir mahzene doldurulan Yahudiler arasında geçer.

Ancak her iki olayı da aktardığı iddia edilen ve sözde savaş sonrasında Berlin ve/veya Paris’i gezerken olayı Ermeni ve/veya Yahudi aileden dinlediğini söyleyen ve bunun üzerine aşağıdaki ünlü hat örneğini hazırlatmış olduğu iddia edilen gazetecinin adı hiçbir yerde geçmez.

Bu konuda yazılan muhtelif yazılarda olayın 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla yayınlanmış olduğu söylense de gazetenin o günkü sayısına ulaşamadım.

Olaylarda bir şehir efsanesi olduğu seziliyorsa da gerçek olan bir şey değişmez. O da bu Celi Sülüs hat örneğini yazan mücellit ve hat sanatçısı Emin BARIN ve hat örneğinin arka fonunu Hatip Ebrusu ile süsleyen Necmeddin OKYAY’ dır.

Emin BARIN ve Necmeddin OKYAY’ın gerçeklikleri hat yazısını da ebru süslemeyi de gerçek kılıyor.

Bu olay Emin BARIN hayattayken dile getirilmiş olduğuna ve Emin BARIN tarafından bir itiraz veya yalanlama gelmediğine göre, söz konusu hat örneğinin varlığını doğru olarak kabul etmek gerekir.

Ancak söz konusu hat örneği gerçekten de yukarıda geçen olayları yerinde dinlediği iddia edilen gazetecinin Üstat Emin BARIN’ dan ricada bulunması üzerine mi yazılmış olduğu bilinmez. Dahası Emin BARIN böyle bir yazıyı neden ve kimin için yazdı ve Necmeddin OKYAY Üstadımız ise bu tabloyu aynı güzellikte neden süsledi? Bilemiyoruz.

Olayın geçtiği yer ve olayları yaşayan ailelerin etnik kimliği bir yana tutulursa, biz yine konumuza, yani “Hayat Kurtaran Kelime: Bok” kelimesine dönelim.

Yalan veya uydurma veya şehir efsanesi olsa da dinleyince ilginç bulunan bir hikayedir.

“Aile reisi Türk vatandaşı Ermeni baba veya Türk vatandaşı Yahudi adam kendisine veya aileye yapılacak saldırı sonucunda artık hayatlarının son anlarına geldiğini düşündüğünde ağızlarından gayri ihtiyari şu Türkçe cümle çıkar: “İşte şimdi boku yedik.”

Berlin’de bu sözü işiten Sovyet ordusundaki Kırgız asker Ermeni ailenin Türk olduğunu, Paris’te işiten Tatar asker ise Yahudi adamın Türk olduğunu düşünerek onların hayatlarını kurtarır.”

 

Celi Sülüs Hat-Hatip Ebrusu ile bezenmiş “İşte şimdi boku yedik”      

  

Emin BARIN
 

Ne boktan işler be!

GEL KEYFİM GEL

Bu keyifsiz konuya kısa bir ara verelim ve biraz “Gel keyfim gel” diyelim.

Yukarıdaki hat örneğine benzer bir örnek olmasa da en az onun kadar ünlü ve ilgi çeken hikayesi olan başka bir örnek daha vardır, üstelik yazanı ve süsleyeni de Üstad Necmeddin OKYAY’ dır.

“Ebru sanatında kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için bulunması zor olan lök boyasının Mısır Çarşısı’nda bir dükkanda satıldığını duyan Necmeddin Okyay, bu boyayı temin için hemen yola koyulur. Fakat o tarihler Mondros Mütarekesi’nin olduğu zamanlardır. İngiliz ve Fransız kuvvetleri gemilerle gelerek İstanbul’u işgale başlamışdır. Necmeddin Okyay, lök boyasını temin edip sandalla yabancı askerlerin arasından geçerek Üsküdar’daki evine zorlukla varabilmiştir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra evinin bahçesinden limanı dürbünle seyrederken düşman gemilerinin İstanbul’dan gitmiş olduklarını görünce neşelenip hemen evine girmiş. İşgal günü zorlukla aldığı lök boyasını da bilhassa kullanarak “Gel keyfim gel” yazısını ebrulu olarak yapmış.

Ebru teknesinden çıkardığı bu eserinin kurumasını beklerken bir yandan da keyif kahvesini içerek yazıyı seyreden Necmeddin Okyay o sırada heyecanından kahve fincanını ebrulu yazının üzerine döküvermiş. Meğer ebrunun üzerinde görülen lekeler bundanmış.”[1]

 

“Gel keyfim gel” Üstadın İstanbul’un kurtuluş günü hazırladığı yazılı ebrusu. (H.1341 (1923)

          

Necmeddin Okyay

Bu örneğin gerçekliği ilk örneğin de gerçek olabileceği fikrini verir. Üstad Emin Barın ve onun üstadı Necmeddin Okyay her iki hat örneğine de sahip çıkmışlardır.

İKİNCİ VAKA:

CEZADAN KURTARAN KELİME: BOK

Yukarıda anlatılan olayın gerçekliği tartışmalı ve olay bir şehir efsanesi gibi olsa da aynı kelimenin, “Bok” kelimesinin karşılıklı geçen bir konuşmada trafik cezasından kurtarıcı bir kelime olduğunu söylersem, bunun yaşanmış bir gerçek hikaye olduğunu da söylemiş olurum.

Çorum’dan Ankara’ya özel aracıyla gitmekte olan İsmail alkollü olarak araç kullanmaktadır. Ankara girişinde Kayaş’ta İsmail trafik ekiplerince rutin olarak durdurulur. İsmail’in yanına gelen trafik polisi İsmail’e alkol metreyi uzatır ve üflemesini söyler.

İsmail alkollüdür ve kesin ceza alacağını düşünür. Üfler. Polis alkol metreye bakar ve ne kadar içtiğini sorar İsmail’e.

Daha sonuç çıkmadan, İsmail ceza alacağından emin bir şekilde ve polise yalvarırcasına bir cümle söyler:

“Abi bokunu yiyim, bırak beni.”

Berlin ve/veya Paris’te yaşandığı söylenen olayda ”İşte şimdi boku yedik” cümlesini duyan Kırgız ve/veya Tatar askerin cümleyi duyar duymaz irkilerek “Ne dedin ne dedin? Sen Türk müsün?” diye aile babasına ve/veya Yahudi vatandaşa sormasında olduğu gibi, İsmail’in söylediği sözü duyan trafik polisi de

“Ne dedin, ne dedin?” diye İsmail’e sorar.

İsmail yanlış ve hakaret dolu bir cümle söylediğini düşünerek aynı cümleyi söylemekten kaçınır.

Polis müdahale eder, biraz önce söylediğinin aynısını yeniden söyle, der İsmail’ e.

İsmail çekinerek ve utanarak aynı cümleyi yeniden söyler:

“Abi bokunu yiyim, bırak beni.”

Bu sözü yeniden duyan trafik polisi İsmail’e “Nerelisin sen?” diye sorar.

Çorum, der İsmail. Çorum’un neresinden olduğunu sorar trafik polisi. Diyalog uzar ve trafik polisi ile İsmail’in yakın köylerden olduğu ortaya çıkar.

Trafik polisi İsmail’e ceza yazmaz. Ancak İsmail’in söylediği sözü çok iyi bildiği için kendisine bir hemşeri bulmanın mutluluğunu yaşar.

Zira bu söz “Bokunu yiyim” sözü Çorum ve Yozgat taraflarında çokça söylenen bir sözdür.

Bu söz genellikle karşıdaki bir şahıstan af dilemek ve yalvarmak için kullanılır, bazen de “Boklarını yiyim” şeklinde de kullanılır.

Benim çocukluğumda eşlerinden çok şiddetli dayak yiyen köy kadınları kocalarına “Yapma, vurma, boklarını yiyim” diye yalvarırlardı. Ne acı.

Trafik polisi İsmail’i ceza yazmadan gönderir. Zaten alkol metre düşük alkol seviyesi göstermiştir.

Ne boktan işler be!

BİLİMSEL MERAK OLARAK BOK

Bu söz, “Bokunu yiyim” sözü hepimize iğrenç ve inanılmaz gibi gelebilir. Ancak bilim insanı Celal ŞENGÖR için hiç de öyle değildir.

“Katıldığı televizyon programlarında yaptığı açıklamalarla sık sık gündeme oturan Celal Şengör, ‘Kendi dışkınızı hiç yediniz mi?’ sorusuna ‘Yedim. Özellikle insan dışkısı acıydı’ cevabını verdi.

İsviçre’de doktora yaptığı yerde otlayan ineklerin ve dağ keçilerinin de dışkılarının tadına baktığını söyleyen Şengör, ‘Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlı değildi, ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden her şeyi dener’ cevabıyla herkesi şaşırttı.”

Ne merak be!

BOKUNU TEMİZLEME

TAŞ İLE SİLİNME

İnsanlar dışkı yaptıktan sonra ilk defa nasıl ve ne ile temizlenmeye başladı, tam olarak bilemiyoruz. Coğrafi koşullara göre çeşitli malzemelerin, bitki yapraklarının kullanılmış olduğunu düşünebiliriz.

Su yoksa bitki yaprağı, o da yoksa taş kullanılmıştır.

Su olduğu halde taş kullananlar da vardır.

Su olduğu halde insanlar neden silinmek/temizlenmek için taş kullanılır acaba?

Suyun kutsal bir varlık gibi değer verildiği Pagan ve/veya Şaman inancına sahip topluluklarda dışkının su ile temizlenmesi doğru karşılanmaz. Pertev Naili BORATAV ekibiyle Torosların dağ köylerinde yapmış oldukları bir halkbilimi araştırmasında köy okuluna gider.

Sohbetin sonunda köy okulunun öğretmeni okul tuvaletlerinin sık sık tıkandığından ve tıkanıklığı her açtıklarında ise tıkanmaya neden olan şeyin küçük yassı taşların olduğundan söz eder.

Oysa okulun tuvaletlerinde su vardır. Durum araştırılır. Sonuç: Çocuklar ailelerinden duydukları şeyi uygular. Aile ve köy halkı suyun hiçbir şekilde kirletilmemesi gerektiğine inanır ve su ile temizlenme yerine taş ile silinme yaparlar. Bunun sonucunda ise okul tuvaletleri sık sık tıkanır.

Neler öğreniyoruz be!

ÜSTÜBÜ İLE SİLİNME

Haydi diyelim o köy okulunun çocukları daha sonra silinmeyi öğrendiler. Ya tamirhanelerde çalışan koca koca adamların tuvalet sonrasında “Üstübü” * ile silinmeleri neyin nesidir?

Acaba su ve elle silinmekten kaçınan tamirhane çalışanlarının hazırda ve kolayda bolca bulunan üstübünü tercih etmelerinden mi?

İyi, ama üstübü kullanmak da tuvaletleri tıkıyor ve tamirhane yöneticisi bu durum karşısında tuvalet girişlerine uyarı yazısı asmak zorunda kalıyor.

*)i. (< Yun. stouppi) Gemi teknelerinin kalafatlanmasında, atölye, tâmirhâne vb. yerlerde temizlik işlerinde kullanılan, genellikle yoluntu ve artık pamuk ipliği veya didilmiş kenevir.

Öğrenemiyoruz be!

GÜBRE OLARAK (İNSAN) BOK(U)

VE AZİZ NESİN’İN GÜBRE KRALI[2]

Hayvan boku mevsimine göre çok fazla alanda kullanılır. Kışın kurutulmuş bir şekilde yakacak olarak kullanılan hayvan boku, baharda ve tarlalar ekildikten sonra ise gübre olarak kullanılır.

Koyun ve keçi boku büyük baş hayvan bokundan daha iyi bir gübredir.

Köylerde eskiden binlerce baş koyundan oluşan davar sürüleri olurdu. Baharla birlikte davar sürüleri akşamları köye gelmez, yazıda dışarda yatardı. Öyle ki köylü davar çobanına ricada bulunur ve “Bu akşam davarı götür, benim tarlada yatır” derdi.

Zira o gece köylünün tarlasında yatan davar tarlanın o seneki gübre ihtiyacını karşılamış olur köylü de tarlasına davar boku,”Kıkak” taşıma zahmetine girmemiş olurdu.

Davar bokuna “Kıkak” derken, büyükbaş hayvan bokuna “Mayıs” diyor benim yaşadığım çevre.

Hayvan boku hep ezberimizdeki gübredir. Oysa ülkemizde de özellikle Karadeniz’in yüksek yaylalarında olduğu gibi, insan boku da verimli bir gübre olarak kullanılmaktadır.

İnsan bokunun gübre olarak kullanılması bilimsel açıdan da incelenmektedir.

“Bir permakültür tasarımında sistemden çıkan enerjilerden biri olan insan dışkısı aslında en besleyici gübre ve geri dönüştürülüp kullanılsa gübre maliyetini oldukça düşürecek nitelikte. Ayrıca sistemin uçlarını kapadığı için daha da sürdürülebilir hale getirmektedir.

İngiltere’nin Toprak Cemiyeti (The Soil Association) 2010 yılında yayınladığı bir raporda insan dışkısının gelecekte gıda yetiştirmek için daha fazla kullanılacağını öngörmüş.” Gürkan YENİÇERİ, 22.08. 2018

Bunu belki de ilk önce Anadolu’dan Amerika’ya iş aramaya giden Giresun köylerinden bir hemşerimiz fark etmiş olmalı. Aziz NESİN’ e göre durum tam da öyle.

Hemşerimiz ilk aylar hiç iş bulamaz, zor durumda kalır. Bir gün Anadolu’dan gitme bir Ermeni ile karşılaşır. Gerisini köylü hemşerimizin ağzından dinleyelim.

(…)

“İlk gittim, bir sıkıntı çektim ki sorma hiç… Yol bilmem, yordam bilmem. Dili yabancı, dini yabancı bir memleket. Bigün parkta otururken, buradan gitme bi Ermeni ile konuştum. Herife işsizlikten, parasızlıktan dert yandım. Ermeni bana güldü.

-Sen ne aptal herifsin! dedi, insan burada aç kalır mı?

-Ne yapayım?

-Ne yapacaksın, burası Amerika. Dünyada başka Amerika yok. Burada b… bile para eder.

-Sahi eder mi?

-Eder ya… Yeter ki sen satmasını bil; iyi ambalaj yap, kapışırlar…

Denemek de parayla değil ya… Hemşerilerden bir çadır edindim, parkın içine kurdum. Çadıra girip Ermeninin dediğini yaptım. Sonra çıktım çadırın kapısına, orada beklemeye başladım. Bir kişi geldi.

-İçerde ne var? diye sordu.

Ben de doğrusunu söyledim:

-B… var!

Adam inanmadı galiba.

-Giriş kaç kuruş? dedi

-On sent.

On senti verdi, içeri girdi. Girmesiyle çıkması bir oldu. Bu sefer kapıda bekleyenler ona sordular:

-Ne var içerde?

Adam o kadar kızmıştı ki, suratını buruşturarak,

-B… var! dedi. Sonra hızla yürüyüp gitti. Oradakiler hep meraklanmışlardı.

-Sahi mi? diye sordular.

(…)

s.71

Giresun köylüsü hemşerimiz bu işten milyoner olur. Adı Gübre Kralı’na çıkar.

Bok Kralı demek ayıp ne de olsa.

Köyüne gelir.

Babası Amerika’da ne iş yaptığını, nasıl zengin olduğunu sorar.

Köylü babasına yaptığı işi anlatır. İşin patentini bile aldığını söyler.

Babası köylünün yapmış olduğu işi beğenmez ve tepkisini gösterir.

“Babam beğenmedi,

-B..dan iş, dedi. Başka iş bulamadın mı?”

s.73

Ne boktan işler be!

HER BOKUN ADI TEZEK DEĞİL

Bu bölümü yazabilmek için yazımızın başında geçen yoksul köy kızlarına dönüyoruz yeniden.

Köyümüzün yoksul küçük kız çocukları çayırda topladıkları sığır bokunu sığır çayırdan ayrıldıktan sonra yanlarında getirdikleri samanla kararak onu adeta bir hamur bezesi gibi yaparlar, ellerinde bir o yana bir bu yana geçirerek sonra hemen orada çayırın üzerine veya hendek toprağına çarparak yapıştırırlardı.

Anadolu’da halen önemli bir yakıt malzemesi olan hayvan bokuna genel olarak “Tezek” diyoruz. Veya çok kibar olanlarımız ise “Gübre” diyor.

Oysa her mesleğin kendi jargonu, literatürü olduğu gibi, hayvan boklarının ve onlardan yapılan yakacakların da hepsinin ayrı ayrı isimleri var. Ama, tezek asla gübre değildir. Bakalım tezek dediklerimiz neymiş?

YAPMA

Köyün küçük kızlarının sığır daha çayırdan ayrılmadan önce bir hamur bezesi gibi ellerinde yaparak çayıra veya hendek toprağına yapıştırdıkları sığır bokuna “Yapma” diyoruz.

Aynı işi çayırda değil de, günlük olarak ahırdan dışarı atılan sığır bokuyla da yaparsanız. O zaman boku yere değil, ahırın veya bahçenin duvarına çalarsınız. Öyle usturuplu çalmalısınız ki, sığır boku kuruyana kadar o duvarda düşmeden kalabilmelidir.


Samanla karılan sığır boku

Duvara çalındığında o artık “Yapmadır.”

TEZEK

Sığır yazıda yabanda yayılırken de dışkılar, sıçar. Onlar zamanla kururlar.

Köyün yoksul ailelerinin küçük kız çocukları sırtlarına attıkları çulu/çuvalı o kırlarda, yazıda/yabanda kurumuş olan sığır boklarıyla doldururlar. Bu işler yağmurlardan önce yapılır. Saçaklığın altı bu kuru bokla dolar kışa kadar. Buna “Tezek veya köylü ağzıyla Tezzek” diyoruz.

Tezzekler toplanmış

KEMRE

Köy evlerinin ahırı ve samanlığı ayrıdır.

Büyük baş hayvan ahıra girdiğinde altı yaş olmasın, diye altına kuru saman atılır.

Ertesi gün hayvan ahırdan çıktıktan sonra ahırdaki sığır boku ahırın penceresinden bokluğa atılır.

Boklukta yıl boyu biriken bok harcı, yağmurlardan önce su ve samanla karılarak bok harmanı yapılır.

Eskiyen ve artık işe yaramayan eleklerin ortası çıkarılır. Kasnağı bir kalıp haline getirilir. Bok harmanından alınan bok kasnağın içine dökülür. Genç bir erkek veya kız kasnağın içindeki boku ayaklarıyla çiğneyerek sıkıştırır, adeta briket haline getirir.

Kasnak yavaşça çekilir ve ortaya çıkan sıkıştırılmış bok kurumaya bırakılır.

Biz buna “Kemre/kemire/kerme” diyoruz.

Kemrelerin kuruması uzun sürer. Bu nedenle çeşitli kurutma yöntemleri uygulanır.

Tezek ve yapma kısa sürede tutuşur ve hemen yanıp söner. Kemre ise hem geç tutuşur hem de uzun süre yanar.

O nedenle eskiden köy okullarının sobalarında yakmak için köy çocukları her gün sırayla evlerinden birer kemre getirirlerdi.

Ama en iyi ve kalorili yanan hayvan boku ise, davarı olan köylülerin bokluğundan yapılan koyun kemresidir. Koyun kemresi için kasnak/kalıp yapılmaz. Doğal olarak kuruyan davar bokunun harmanı ucundan başlayarak kemrelenir. Ucu küt ve keskin bir bel ile kemreler kalıp kalıp kesilir ve kurutmaya bırakılır.

 

Kasnaktan çıkan kemreler kurumada

Kuruma kulesi   

Davarın boku kalıp kalıp kesiliyor, kemre yapılıyor

Daha yazılacak, söylenecek çok şey var. Sonu gelmez.

Deyimlerimiz var, atasözlerimiz, taşlamalarımız var içinde “Bok” geçen.

 Ama biz sözümüzü değeri ve kıymeti anlaşılamadan aramızdan ayrılmış, Sorbonnne’da felsefe eğitimi almış, çok değerli bir eğitimci Namdar Rahmi KARATAY Hocamızın bir taşlamasıyla bitirelim.

 “İşte şimdi boku yedik, demek yerine “Gel keyfim gel” diyeceğimiz günler olsun.

 Tezekten terazinin…

Deveye neden böyle boynun eğik, demişler,
Deve dudak bükerek, nerem doğru ki, demiş.
Birbirini karşılar her yerde bütün işler,
Bir yerinde bozukluk oldu mu aksar o iş.

Şaşkın kaptana düşer, dümeni bozuk gemi,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Bir araba istersin, koşumu çözük olur,
Otobüse bakarsın, yastığı bozuk olur,
Otomobil tutarsın, keseye kazık olur,
Hasılı şu yollarda hep bize yazık olur,

Bir komedi zanneder seyreden bu dramı,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

İlim, sanat, fazilet hedef almış geçimi,
Bakın neye benzedi yeni şiirin biçimi,
Daha nasıl açayım bilmem size içimi,
Böyle düşkün sürünün böyle olur seçimi

Senin umduğun şeyler bilmem bize göre mi?
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Neye böbürlenirsin bir pul etmez diyetin,
Elbet sonu kof çıkar püften olan niyetin,
Sakisi böyle olur böyle bir cemiyetin,
Böyle biter cümbüşü böyle bozuk heyetin,

Böyle uyuz Aslı’nın kambur olur Kerem’i,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

 

Ele geçen fırsatı hemen kavra belinden,
Çalış kütük kapmaya sen zamanın selinden,
Günün türküsü neyse o düşmesin dilinden,
Bahtın sana gülmezse hayr-umma el elinden,

Kendi başına sürer kelin olsa merhemi
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Sakın namert aşına sokma elini yakar,
O tıkınsın, sen yutkun, bu da elbet can sıkar,
Bir iyilik yaparsa bin kere başa kakar,
Böylelerden gelecek iyilikten ne çıkar?

Öylesine hayr-eder bir soysuzun keremi,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

 

 

 

 

 



[1] HÜSEYİN TÜRKAN-BİR GÜZEL İNSAN M.NECMEDDİN OKYAY-ÖNDER KİTAPLIĞI-2018

[2] AZİZ NESİN-GÜBRE KRALI-HÜSNÜTABİAT MATBAASI-1968