21 Mayıs 2023 Pazar

BU SÖZÜ KİM SÖYLER?

İnsanları söyledikleriyle ayırmış olsaydık, ilk ayıracaklarımız belki de en çok bildiğimiz sözlerle bağlantılı olurdu.

“Düşünüyorum, o halde varım.”

“Bir ırmakta iki defa yıkanılmaz.”

“Veni Vidi Vici”

“Geldikleri gibi giderler.”

Bu sözleri ve daha başkalarını biliriz,  kimin söylediğini de, ancak bazen sözlerle söyleyenler karışır.

“Nasıl olur, o kişi bu sözü asla söylemiş olmaz veya o söz ona ait olamaz,” deriz.

Sözlerle söyleyenlerin karışması; sağdan olan birisinin sol söylemi veya tam tersi veya solda olan birisinin sözlerinin en çok sağ tarafta okunması şeklinde olurken biz önyargısız bakmayı, okumayı ne kadar becerebiliyoruz?

Türkiye Komünist Partisi ilk merkez komitesi köylü üyesi Halil Yalçınkaya’nın biyografisini Komünist Partili birisi yerine neden ülkücü bir akademisyen yazar?

İdris Küçükömer neden “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağ” demiştir?

Kendi sesinden şiirleri olmayan Atilla İlhan’ı şiirlerini ilk ve son kez CD’ye okumaya ikna eden araştırmacı sağda mıdır?

Sağın ve muhafazakar kesimin çok okuduğu, bildiği Necmeddin Okyay’ın anti-emperyalist ve ata yadigarını koruma mücadelesi söylemi kendi cenahında neden fark edilmez?

Eyüboğlu kardeşlerin kız kardeşi Mualla Eyüboğlu’nun tanınmış sosyalist bir ses sanatçısı hakkında anlattıklarına sol cenahın kulakları neden tıkalıdır?

Aynı ses sanatçısının çok da güzel söylediği Sivastopol Marşı ile Ankara’nın Taşı’na Bak türküsü sol cenahta neden ilgi görmez?

Yıllarca solda durup devrimci oyunlar sahneleyen bir tiyatrocu büyük sermayenin koyduğu tiyatro ödülünü neden alır? Sahip olduğu mülkleriyle tarihi bir iş hanında yapmak istediklerini gerçekten bilen var mı?

“Ben sazımla Allah’a sizden daha yakınım,” diyen ve müezzinlik de yapan Kütahya türkülerinin babası kimdir?

O kadar çok uzatabiliriz ki bu çelişki gibi görünen gerçekleri.

Bütün bunlara bir tür “Paradoks” da diyebilir miyiz? 

Öyleyse birinci paradoksumuzu yazalım.

İDRİS KÜÇÜKÖMER PARADOKSU

Neredeyse “At izi it izine karıştı” diyeceğimiz şeyler çıkar karşımıza, ama ön yargısız olmak zorundayız. 

Altmışlı yılların ikonu sayılan 68 Kuşağı için moda disiplin “İktisat” olurken, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi de en gözde okullardan birisi oluyordu.

Fakültenin en tanınan hocalarından İdris Küçükömer “Düzenin Yabancılaşması” kitabını yayınladığında “Türkiye’de solun sağ, sağın sol” olduğunu söylüyordu. Türk aydınını bir anda bellek kaybına uğrar gibi olurken, bilinen ezberler mi bozuluyordu acaba?

Bizi burada ilgilendiren konu, sola yakınlığı bilinen İdris Küçükömer’in adeta sağın teorisyeni gibi sözler söylemesidir.

Yalçın Küçük kendisinin yetişmesinde üç büyüğüm dediği aydınlardan birisi olan İdris Küçükömer’in bu çıkışını yine 68 Kuşağı’nı yaratan tezle açıklamaya çalışır. “Bunlardan birisi, söz uygunsa ‘Sol’ patlamanın, aydınları ve pek çok bilim adamını hazırlıksız yakalamasıdır.”

Diğer iki büyüğünün ise Doğan Avcıoğlu ve Sencer Divitçioğlu olduğunu söyleyen Yalçın Küçük İdris Küçükömer’in sağ/sol paradoksunu aşağıdaki tabloda özetlemeye çalışır.


 …/…

Mondros Mütarekesi maddeleri gereği İstanbul işgal altındadır. İngiliz ve Fransız donanmasının zırhlı gemileri Boğaz’a girmiş ve toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirmişlerdir.

O sırada, aynı gün Adana’dan trenle Haydarpaşa Garı’na gelen ve garın limanında demirli “Kartal” isimli buharlı bir bota binerek Galata’ya doğru hareket eden Mustafa Kemal’in işgal gemilerini görünce yaveri Cevat Abbas’a söylediği söz Kurtuluş Savaşı’nın işaret fişeği olur adeta.

 “Geldikleri gibi giderler”

NECMEDDİN OKYAY PARADOKSU

O sıra, yine aynı gün başka bir yerde ve başka bir kişi daha benzer bir söz söyler işgalcilere karşı.

Ama bu söz onun cenahından olan bir başka kimse tarafından bir daha asla söylenmediği gibi açık veya gizli olarak işgale sevinenlerin olduğunu bile artık biliyoruz.

Şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi olan dönemin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Aziz Nesin’in de hocası olan Necmeddin Okyay da benzer bir sözü kendi yarattığı ebrulu hat sanatı örneği üzerine yazar.

Mısır Çarşısı’ndan almış olduğu yazı ve ebru malzemeleriyle karşıya, Üsküdar’a, oradan Toygar Tepe’deki evine gitmeye çalışan Necmeddin Okyay gördükleri karşısında kahreder. Hezarfen Necmeddin Okyay evine gelir gelmez hemen aşağıdaki ölümsüz eserini hazırlar ve yazısını yazar:

“Bu da geçer ya hu”


Aradan beş yıl geçer, işgal ordularının zırhlı gemileri 2 Ekim 1923 günü İstanbul’dan ayrılırlar. Necmeddin Okyay bu kez mutludur. Boğaz’ı gören evinin balkonuna oturur ve aşağıdaki eseri yazar:

 “Gel keyfim gel”

 
Bu bir manifestodur aslında.

Necmeddin Okyay Vakıflar İdaresi’nin Fatih’in kemankeşler (Okçular) için vakfettiği Okmeydanı’nı satmaya çalışması karşısında tek başına mücadele eder.

Bizim de İstanbul’un Taşları Şehir Gezimizde gidip gördüğümüz sayısız nişan ve menzil taşının bulunduğu Okmeydanı bugün ne haldedir biliyoruz. Okmeydanı’nda bulunan Okçular Tekkesi ve bu taşlar içler acısı haldeyken “Ecdad” torunları olduğunu iddia eden Okçular Vakfı bütün bunları görmezden gelmektedir. Eskisiyle yenisiyle bütün bir koca şehir rant alanına dönmüştür.

“İstanbul işgal altında iken Okmeydanı’nı Evkaf satmıya kalkıştı. Müdir-i Umumumiye gittim, satamazsınız, orası benimdir diye haykırdım. Koskoca Okmeydanı senin nasıl olur? dedi. Anlattım: Fatih İstanbul’u alınca bu meydanı kemankeşlere vakfetmiştir. Vakfiyede der ki: ‘Bu mahal bağ, bostan edilmesin, buralarda davar ve keçi sürülmesin, kerpiç ve tuğla yapılmasın, tırnaklı hayvan gezdirilmesin, çamurlar, pislikleri Haliç sularını kirletmesin, havasından kuş uçmamasına itina edilsin, kemankeşlere tahsis edilsin, onlar ok atsınlar, sürürü neşat bulsunlar da temaşasıyla tesiri uyun etsinler.’ Vakfiyesini, kayıtların bulup Şurayı Devlet’e müracaat ettik, hak kazandık.”

…/…

Necmeddin Okyay eski personel kanununa tabi olduğu için emekli maaşı alamamakta ve zor geçinmektedir. Ne kendi cenahından ve vakıflardan ne de alim-ulemadan Necmeddin Okyay’a hiçbir maddi destek gelmez.

Destek yine karşı cenahtan, bir dönem dinsizlikle suçlanan bir bakandan gelir.

HASAN ALİ YÜCEL PARADOKSU

“Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki görevinden 1948 yılında emekli olan Necmeddin Okyay, eski personel kanununa tabi olduğu için emekli maaşı alamayan az sayıdaki hocadan biridir. Bu mağduriyetin giderilmesi için, dönemin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in başlattığı bir uygulamayla, her ay 178 lira karşılığında bir eserini akademiye vermeye başlar ve böylece 1960 yılı sonlarına kadar 150’nin üzerinde yazısı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde toplanır.”

Paradoks gibi görünse de bu bilgi de her iki cenahta da yayınlanmaz.

Sol cenah hat, ebru vb sanatlara ve sanatçılara ilgisiz, kayıtsız kalırken, sağ ve muhafazakar kesim böyle bir desteği ve bu bilgiyi yok sayar.

Aynı zamanda çok iyi bir ciltçi olan ve 1927 yılında yayınlanan Nutuk’a biri diğerine benzemeyen cilt desenleri uygulayan Necmeddin Okyay’ı Kemalist cenahtan kaç kişi tanır, bilir acaba?

“Reisicumhur Mustafa Kemal’in, Halk Fırkası’nın İkinci Kurultayı’nda, 1927’nin 15 ile 20 Ekim günleri arasında aralıklarla 36 saat 31 dakika boyunca okuduğu ve Samsun’a çıkışından itibaren Millî Mücadele’nin safhalarını anlattığı “Nutuk”un 1927’de iki farklı baskısı yapılmış, az sayıda lüks kâğıda basılan nüshalar protokole dağıtılmış, diğer baskılar satışa çıkartılmış ve satıştan elde edilen gelir Türk Tayyare Cemiyeti’ne bırakılmıştı.

1883 ile 1976 arasında yaşayan, döneminin önde gelen hat, ebru ve cilt üstâdı Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile özel baskılardan 15 adedinin metin kısmıyla belgelerini ayrı ayrı deri cild yapmış, ön ve arka kapaklardaki motifler için Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen eski yüzyılların kitaplarındaki kalıpları kullanmıştır. Nutuk’u tamamlayıcı mahiyetteki haritaları da arka kapakların iç kısımlarına yerleştirdiği zarflara koymuş, ve bu zarfları “Necmeddin ebrusu” denen kendi ebrularından imal etmişti.

Mustafa Kemal, Necmeddin Efendi’nin icazetli talebesinden olan hat üstâdı Prof. Uğur Derman’ın anlattığına göre, bu 15 adet deri cild için Necmeddin Okyay’a yüksek bir ücret ödemiş ve Necmeddin Efendi bu meblâğı çok önemli bir işe harcanmıştı:

O günlerde İstanbullu bir ailenin elinde, İkinci Bayezid devrinde yaşayan ve Türk hattının en büyük isimlerinden olan Şeyh Hamdullah’ın yazdığı bir Kur’an vardır, aile bu Kur’an’ı satmak istemektedir ve Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal’den gelen para ile bu Kur’an’ı satın almıştır.

Nutuk’un ciltlenmesinden elde edilen meblâğ karşılığında sahip olunan ve hat tarihimizin çok önemli eserlerinin başında gelen Şeyh Hamdullah imzalı bu Kur’an şimdi Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor...”

Cildini ve mahfazasını Necmeddin Okyay’ın yaptığı Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk
 
Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk’un mahfazasına altınla yazılmış “G.M.K.” anteti. 

Bize paradoks gibi gelenler aslında bir tür “Kalıplarından çıkma, sıyrılma” değilse nedir?

İnsan kendi kalıplarından bir kere çıkmaya görsün, yaptığı, söylediği, yazdığı hep bir paradoks gibi gelir.

HİSARLI AHMET PARADOKSU

Kütahya türkülerinin babası sayılan Hisarlı Ahmet bize muazzam bir türkü dağarı bırakmıştır.

Namazında niyazında birisidir Hisarlı. Müezzinlik sınavında ondan sazı-sözü bırakması istenir.

“Babam namazında, niyazında idi. Zaman zaman yakın camilerde ezan okur veya sala verirdi. Hatta bir ara müezzin olmak için sınava girdiğini, kazandığını ancak imtihan heyetinin ‘Ahmet A, artık sazı sözü bırak’ dediklerinde ‘Ben Allah’a sazımla sizden daha yakınım. Siz kendinize bakın’ diyerek kapıyı hızla çarptığını, kızarak ve üzülerek anlatırdı.”

Müezzinlik yapan birisinin sazında sözünde olması paradoks gibi görünür kendi cenahına.

…/…

Akademisyen, Prof. Dr. Orhan Yılmaz kendi köylüsü olan Halil Yalçınkaya’nın biyografisini yazmasaydı belki de koskoca Türkiye Komünist Partisi tarihi eksik ve güdük kalacaktı.

Orhan Yılmaz ülkücü bir akademisyendir. Ancak bilim namusuyla kaleme aldığı bu biyografi kitabı için Mihri Belli, Rasih Nuri İleri ve Vedat Türkali gibi o dönemin yaşayan eski tüfeklerinin evlerine kadar gider, uzun saatleri bulan ikili görüşmeler yapar. Ülkücü Orhan Yılmaz’ın yaptığı ve yazdığı hem onun hem de onun karşı cenahı için bir paradokstur.

DR. ORHAN YILMAZ PARADOKSU

Kendisine “Ülkücüyüm” diyen kaç kişi veya akademisyen kendi köyünden çıkan komünist bir ünlü ile gurur duyduğunu söyleyebilir?

Orhan Yılmaz köylüsü Halil Yalçınkaya ile gurur duyduğunu söylüyor.

“Köyümüzden, Türkiye’nin ilk komünistlerinden birinin çıkmış olması, bana ancak gurur verirdi.”

Orhan Yılmaz Rasih Nuri İleri ile görüşmeye giderken tedirgindir. “Böyle ünlü bir komünistin, benim gibi ülkücü bir camiadan gelen birisini; evinde tenha bir ortamda kabul etmeyeceğini düşündüm.”

Orhan Yılmaz tam olarak tarif edemese de Doğan Apartmanı olduğunu bildiğimiz yerde Rasih Nuri İleri ile buluşur. Ancak tedirginliği hala devam etmektedir.

“Kapıyı çaldım. Kapıyı ufak tefek, yaşlı bir beyefendi açtı. Bu kişi Rasih Nuri Bey idi. Çok kibar bir ses ile beni içeri davet etti. Salona geçtik ve oturduk. Ben ilk dakikaları, yanımızdaki odalardan birinde bekleyen bir “hazır kıta” olup olmadığını içimden düşünmekle geçirdim.(s.15)

İlerleyen dakikalarda bütün endişelerim gitti. Burası Rasih Nuri Bey’in evi idi ve evde yalnızdık.(…) 85 yaşındaki bir kişi, benim gibi bir ülkücüyü evine yalnız başına davet etmekte bir sakınca görmemişti.(s.15)

(…)

O ve müteakip bütün görüşmelerimizde, 85 yaşındaki bu beyefendi kişi; benimle konuşurken, asla “sen” zamirini kullanmadı. Bana hep “siz” diye hitap etti.” (s.15)

Orhan Yılmaz Rasih Nuri İleri’nin aracılığıyla Mihri Belli ile temas kurar ve Paris’e giderek Mihri Belli ve Eşi Sevim Tarı ile görüşme yapar.

Görüşmenin bir yerinde Mihri Belli Orhan Yılmaz’a Cengiz Ayhan adlı bir ülkücüyü tanıyıp tanımadığını sorar.

“Mihri Bey ile sohbetlerimizin birinde, ‘ Cengiz Ayhan isimli ülkücüyü tanıyıp tanımadığımı’ sordu. İsmini duyduğumu ama tanışmadığımızı ve niçin sorduğunu sordum. Cengiz Ayhan’ın kendisini silahla vurduğunu ve öldürmeye teşebbüs ettiğini söylediğinde utancımdan yerin dibine geçtim.”

Mihri Belli’nin eşi de görüşmede çok samimidir.

“Hele ‘Aaaaa!... Kırk yıl düşünsem evime bir ülkücünün geleceğini tahmin etmezdim!...’ diye şaşkınlığını belirten Sevinç Belli (Tarı) Hanımefendi’nin açık sözlü şaşkınlığını da bugünkü gibi hatırlıyorum.” (s.17)

Paradoks gibi gelen bilgiler, ziyaretler bitmez.

Orhan Yılmaz Vedat Türkali’nin cenazesine de katılır.

Sol cenahın kendi içinde bile bu kişilerle görüşmek istemeyen, cenazesine gitmek istemeyenler olduğu bilindiğinde Orhan Yılmaz’ın davranışı paradoksal bir davranış mıdır yoksa bilim namusu ile yapılan bir çalışma mıdır?

Orhan Yılmaz’ın yayınlamış olduğu kitap TKP arşivinde yerini aldı mı acaba? Ya da TKP’liler tarafından alınıp okundu mu? İyi şeyler düşünmekle yetiniyorum.


 …/…

Gezi Parkı Olayları sürecince Ankara’da hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük TRT’de yapımcı ve yönetmen olarak uzun yıllar çalışmış, genç denecek yaşta hayatını kaybeden Servet Somuncuoğlu ile askerlik arkadaşıdır.

SERVET SOMUNCUOĞLU PARADOKSU

Ethem Sarısülük’ün öldürülmesi sol cenahta hep gündemde kaldığı halde, onun babası Muzaffer Sarısülük’ün anlatıldığı Gallemit kitabı ne bilinir ne de okunmuştur.

Oysa Ethem Sarısülük tam da babasının o kitapta söylediği, düşlediği, anlattığı bir dünyayı savunuyordu.

Servet Somuncuoğlu Japonya’dan Ankara-Güdül-Salihler Köyü’ne kadar olan bir coğrafyada damgaların peşinden giderek Türk soylu izleri arıyordu yıllardır.

Türk soylu izlerle ilgili çok önemli ve yüksek düzeyde belgesel filmler çeken, kitaplar hazırlayan Servet Somuncuoğlu sol cenahta pek tanınmaz, tanıyanlar da onu Türkçü-Ulusalcı olarak tanır.

Oysa Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük Hocayı sadece Servet Somuncuoğlu yazabilmiştir. Çünkü Muzaffer Hoca sadece “Gallemit” diye isim taktığı Servet Somuncuoğlu’na açabilmiştir yüreğini ve felsefi konuşmalarını.

Ethem Sarısülük öldürüldükten sonra Gallemit kitabı yeni bir baskı ile başka bir yayınevinden çıkar. “Taze acının üzerine kitap çıkarmak yakışık almaz” diyen Servet Somuncuoğlu yeni baskı yapan kitabının sunuşunda şunları yazar o dönemde benzeri görülmemiş bir vicdanla.

“Ulu Kam’ı dağlayan kurşun, vicdan sahiplerinin yüreğini kanatmalıydı. Kasten sıkılan o hain kurşuna herkes lanet etseydi kahpe devr-i devran bu kadar pervasız dönmeyecekti.”

Ethem Sarısülük ölümüyle tanınır oldu. Öyle olmamalıydı. O, Servet Somuncuoğlu’nun demesiyle Ulu Kam’ın, Muzaffer Sarısülük’ün oğlu olmasıyla tanınır olmalıydı aslında.

Muzaffer Hoca kendisini şöyle anlatır Gallemit’te:

“’Çok küçük yaşta evlendim. Beş çocuğum var. Hepsini seviyorum. Şüphesiz onlar da beni seviyor. Fakat yaşam tercihim farklı olacak. İlkel yaşama çekilecek ve duygusal zekaya döneceğim. İnsan gibi yaşamak istiyorum ben. Entelektüel zeka insanlığın sonunu hazırlıyor. Savaş denildiğinde kanım donuyor, ama insanlar savaştan vazgeçmiyor. Ben kendime ait belirlediğim dünyaya döneceğim. Bu benim seçimim. Herkes bir şeyler diyecek, kim ne derse desin umurumda değil. Ben kendim gibi, insan gibi yaşayacağım. Plastiğe dokunmadan yaşamak istiyorum. Çekileceğim…’”

Beş çocuğundan birisi Ethem idi, hedef gözetilerek vuruldu, öldürüldü.

Ethem anısına alınıp okunurdu belki bu kitap. Olmadı. Kim bilirdi Gallemit’te ne yazıyor? Ulu Kam kimdir? Muzaffer Sarısülük adı hiçbir yerde geçmez ki. Ama merak eden bulabilirdi.

Kitabı buldun ve okudun diyelim, basan yayınevi de tam bir paradoksu yansıtır. Sağ-muhafazakar-entellektüel eserler basan bir yayınevidir. O halde çizelim üstünü bir kalem anlayışıyla yaklaşan karşı cenah sadece Ethem Sarısülük’ün öldürülmesine güzellemeler dizer.

Tesadüf müdür bilinmez, Ethem’in ölümünden sadece 55 gün sonra, Muzaffer Hocanın ona yakıştırdığı adla Gallemit Servet Somuncuoğlu da hayatını kaybeder.

…/…

Mualla Eyüboğlu Bedri ve Sabahattin Eyüboğlu kardeşlerin küçüğü, kız kardeşleridir.

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Köy Enstitülü yıllarda neredeyse bütün enstitü binalarının mimarisinde imzası bulunmaktadır.

O yıllarda Mualla Eyüboğlu’na yapılanlar başka bir yerde ve başka bir zamanda her hangi bir kadına yapılmış olsaydı, yapan kişi kim olursa olsun cezasız bırakılmaz ve mensup olduğu toplumdan hemen dışlanırdı.

…/…

SÜHEYL ÜNVER PARADOKSU

Süheyl Ünver’in bize bıraktığı mirası zenginliği ne ölçülebilir ne de tartılabilir. Geride bıraktığı çok sayıda basılı eserin yanında sayıları beş bine varan defterleri hala çözülmeyi ve yayınlanmayı bekliyor.

Genellikle sağ ve muhafazakar cenahın sahip çıktığı Süheyl Ünver’in Bursa Defterleri’nde aşağıdaki kısa bir not ve çizimle ele aldığı cam alemleri konusu karşı cenah tarafından yayınlanmış olsaydı o kişi hakkında  “Dini duyguları aşağılama” suçundan soruşturma açılırdı kuşkusuz. Oysa Süheyl Ünver bilim namusu ve tarihe olan saygısıyla ele almıştır bu kısa ve önemli konuyu.

Başka bir yerde ve başka birisine cami-türbe-minare alemlerinin Mısır’ın Kutsal Öküzü Apis’in boynuzlarından bize geçmiş olduğunu söylerseniz, tepki alabilirsiniz.

Ancak aynı açıklamayı Süheyl Ünver yaparsa durum değişir mi acaba?

Bursa Defterleri-sayfa 133

RUHİ SU PARADOKSU

Sol cenahın o dönem ve her dönem en çok dinlediği ses sanatçısı Ruhi Su’nun elinde tabancayla Mualla Eyüboğlu’nun kapısına dayanması etik yanı bir tarafa, Türk Aydını adına çok zavallı bir durumdur. Mualla Eyüboğlu anlatıyor.

“Ruhi Su’nunki de bir acayip iş. Adam bir kere evli, çocuğu var, sevgilisi var.

(…)

Ben hayır dedikçe daha çok tutturuyor. Herkese fark ettirecek kadar.

(Araya soru soranın sorusu giriyor)

Sadece ağabeyiniz Sabahattin Eyüboğlu değil, babanız Rahmi Eyüboğlu bile haberdar oluyor bu durumdan galiba.

Eh tabii. İş büyüyor da ondan. Ben Eskişehir’de Çifteler Köy Enstitüsü’ne çalışmaya gidiyorum. Bu da geliyor oraya. Yetmezmiş gibi, gece geldi tabancayla kapıya dayandı. Kızlar yatakhanesinin kapısına. Ve maalesef durumu intikal ettirmek zorunda kaldım Rauf İnan’a. (…) Sonunda Tonguç’a kadar aksetti iş. Ve Ruhi Su Hasanoğlan’dan uzaklaştırıldı. Konservatuvardaki yerini korudu Allah’tan…”

Sonraki yıllarda, 1951 yılında, TKP- Komünist Tevkifatı’ndan dolayı hapis de yatan Ruhi Su, Mualla Eyüboğlu’na, enstitüdeki bir kadına yaptığı bu hareketin ileride neye mal olacağını hesap edemiyor muydu?

Gericilerin dilinde Köy Enstitüleri bir fuhuş yuvası gibi gösterilirken ve konu bu kadar hassasken, Ruhi Su bu kadar büyük bir hatayı nasıl yapardı?

Sorgulamıyoruz bile. Sol cenah da sağ cenah da olduğu gibi sineye çekiyor böyle durumları.

Davranışın muhatabı Mualla Eyüboğlu bile Ruhi Su’ya yine de kondurmak istemiyor,

“Bir bunalım, nöbet falan gibi bir şey. Yoksa, yapmazdı bunu,” diyor.

Ancak sol cenah Ruhi Su’nun yaptıklarını değil de söylediklerinin hepsini kabullenmiyor, deyim yerindeyse sineye çekmiyor.

Bir dönem sağ milliyetçi-ülkücü cenahın milli marşı haline gelen Sivastopol Marşı’nı en güzel Ruhi Su icra eder ve yorumlar. Sol cenah bu marşı Ruhi Su dışında duyunca orada ülkücülerin bulunduğunu düşünür ve dinlemez, beğenmez, söylemez.

Oysa gerek melodisi gerekse Ruhi Su icrası çok güzel bir marştır.

Aynı şekilde, Çanakkale Türküsü de Kemalist sol cenah ile halkın bütün kesimleri tarafından dinlenirken söyleyeni Ruhi Su bile olsa sosyalist sol tarafından ne dinlenir ne de söylenir.

Ankara Marşı da öyle değil midir?

Ruhi Su bir Mualla Eyüboğlu olayında paradoks içindeyse, onu ses sanatçısı olarak söylediği ve sağ cenaha aitmiş gibi düşünerek o güzel türkülerini dinlemeyen, burun kıvıran sol cenah da bir paradoks içinde bulunmuyor mu acaba?

SONUÇ

Kimseyi yargılamak, iyi veya kötü olarak değerlendirmek istemedik.

Kimseyi bilinen cenahların bilinen yargıları veya notlarıyla okumak ve dinlemek de istemiyoruz. Bilinenlerin tersinin de mümkün olabileceğini örneklemekti amacımız.

Altmışlı yılların Amerika’sında Martin Luther King ile esen siyahi rüzgarla birlikte ortaya çıkan ve kısa zamanda unutulan bir slogan vardı: Black is beautiful

Oysa öyle değildi, siyah da kötü olabiliyordu, bu söz genel bir değerlendirme, yargı hükmü taşımamalıydı.

Bunu ülkemizde de çeşitli varyasyonlarla söyleyebilir miyiz?

Söyledik ve söylüyoruz da. Kimin, kimlerin, hangi toplumsal grupların iyi veya kötü olduklarını hep söyledik ve dinledik.

Oysa kimin söylediğine ve ne söylediğine bakmıyoruz. Paradokslar içinde yaşananların arkasında yol bizi nereye çıkarıyor acaba?

Yol insanı sadece insani gerçekliğe taşımalı..

Söylenenin dinleyeni, anlayanı, kale alanı olmalı..

Muhabbetle,

Hattuşa, 13 Mayıs, 2023

19 Nisan 2023 Çarşamba

MESLEKİ AHENGİN MÜZİĞİ

 

Müzik eninde sonunda bir ses, bir ritmin ahengi değil midir?

En mükemmel ahengin doğada bulunduğunu keşfeden insanların bunu bir arada  uyumlu hale getirerek süreğen bir sanata, müzik sanatına dönüştürmesi için çok uzun yıllar geçti elbette.

Ama yazının ve notanın icadıyla doğadaki bu ahengi keşfeden insan bu ahenkten esinlenerek, onu yine kendi yaptığı müzik aletleriyle kopya ederek kendi müziğini geliştirdi. Gelişen müzik kolay ve doğru tekrar ve icra için bir sisteme, nota sistemine alındı.

Daha sonra toplumsal iş bölümüyle meslekler ortaya çıkmaya başladı. Her mesleğin icrası sırasında kendi mesleki ahengi oluşmaya başladı.

O mesleki ahenk müziğe dönüştü. Doğadaki seslerin kopya edilmesi bu sefer mesleki ahengin kopya edilmesine evrildi.

Bakırcıların bakıra şekil verirken, demircilerin demir döverken, balıkçıların ağ çekerken, din adamlarının, şamanların, dervişlerin dini ritüel sırasında çıkardıkları bütün sesler tekrarı olan bir ahenge dönüşerek müziği oluşturdu.

Pir Sultan turnanın sesini “Hazreti Şah’ın Avazı,” diye tarif eder.

Hem sesi hem de gökyüzüne döne döne çıkışı semahlara ahenk olmuştur.

Ya da gök gürleyip şimşek çakarken çıkan ses Kırgızistan bozkırında bir Manasçının Manas Destanı okurken sesi oldu. Aytmatov ise bunu “Yıldırım Sesli Manasçı” adı altında ölümsüzleştirir.

O mesleği icra edenlerin müzik adına ilk beslendikleri ses kendi mesleki ahenkleri oldu.

…/…

Eskiler çocuk isimlerini verirken çocuğun taşıdığı isimle, kişiliğinin benzer, aynı olmasına dikkat ederlerdi.
Bu şekilde kişiliğine oturan isim taşıma haline eskiler “İsmiyle müsemma,” derlerdi.
Bazı meslekler de öyledir.
Bazıları sanki doğuştan o mesleğin erbabıdır, bazıları ise o mesleğin bir reformcusu, bir devrimcisidir.
Eskiler bu tür meslek erbabına o mesleğin “Piri” derlerdi.

Bazı meslekler ise baba mesleği olmasına rağmen, çocukları bunun pek farkında olmasalar da o babanın soyundan gelen çocukların kişiliğinde, sanat hayatlarında çok belirleyici rol oynar.

Ayakkabıcı ustası olmak çok zor bir uğraştır. Mesele sadece bir deri parçasını saya haline getirip kalıba geçirmek değildir.
Ayağa giyilecek derinin şekillenmesi, renk uyumu, model yapımı ustanın elinde hayat bulur.
O nedenle ayakkabıcı denmez bu işin erbabına, yapılan işin adını taşır ustalar: Başmakçı, Yemenici, Çarıkçı

…/…

AYAKKABICI / BAŞMAKCI AHENGİ

Şöyle deriyi eline alıp zarif bir dokunuşla o deriden nasıl ve kime, kadın (zenne), çocuk (garson), erkek (merdane), kaç çift ayakkabı çıkacağını anlayan ustalardır bu işin ustaları.

Avuç içi kadar genişlikte dört ayaklı tahta bir tezgahın üzerine eğilerek iki büklüm çalışan usta, başmakçı, yemenici, tezgaha her eğilişinde tezgahın altında içinde mey dolu zuladaki toprak testisini de yoklardı arada.

Deriyi ve köseleyi yapıştırmak, tavlamak için kullandığı muştayı deriye her vuruşunda muştadan çıkan ses ustanın müzik hafızasında kalın seslere mi denk gelirdi?

Ustanın kösele taban çakmak için ağzına doldurduğu çok sayıda küçük ağaç çivinin hiç birini yutmadan ve ziyan etmeden, dilinin ucuyla ağzından birer birer alarak kösele tabana çakmasındaki ritmin ahengi ustanın kulağında yer eder.

Burada ağaç çiviyi ağıza almak onu ıslatmak ve köseleye rahat girişi sağlamak içindir.

Usta yanına kalfa olarak gelen kişinin tuttuğu deriyi muştalaması veya ağaç çivi çakışındaki çıkardığı seslerden o kalfanın ne kadar iyi olup olmadığını anlardı.

Usta burada, dükkanında kendini bir derviş, yanında çalışanları mürit, dükkanını da bir dergah gibi görürdü.

Ustanın yaratıcılığı tahta tezgahın altındaki mey dolu toprak testiyi her ağzına götürüşte mi ortaya çıkardı? Yoksa bir başına, bu dergah kabul ettiği dükkanda çile çeken dervişlerin erbainden sonra o huzura ermiş halleri gibi kendi imalatı, kendi yarattığı başmaklara, yemenilere bakarken kendinden geçmesinde miydi?

İstanbul’da Gedikpaşa yüzyıllardır ayakkabı imalatçılarının çekirdeğidir adeta.

Orada bu mesleği icra edenlere bırakın kız vermeyi, kiralık ev bile vermediklerinin yakın zamanlarından tanığı sayılırım.

Bu mesleği, ayakkabıcılığı icra edenlerin, dervişler misali hep bir esrime halinde olduğunu bilirdi halk ve İstanbul ahalisi. Bu yüzdendi belki de kız analarının kızlarını ayakkabıcılara vermek istememeleri.

Ne ilginçtir ki veya tesadüf müdür ki, ustayı serhoş eden, bir hoş eden o dar ve alçak tahta tezgahın altında içi mey dolu toprak testi zamanla tezgahların altından kaybolduğunda, ustayı başka bir şekilde ser-hoş eden sentetik yapıştırıcılar çıktı ortaya.

Ustalar bu sentetik yapıştırıcıdan yeteri kadar ser-hoş olamadan, ahalinin ve o kız annelerinin kanayan bir yarası haline gelen “Balici çocuklar” doldurdu karanlık ve yetim sokakları.

GOMİDAS

Gomidas’ın babası işin ehli, çekirdekten yetişme bir ayakkabıcıydı, yöre diliyle söylemek gerekirse, başmakçıydı.

Gomidas’ın ince ve narin elleri ve hep üşüyen, öksüz bedeni babasının mesleğini icra etmesine izin vermedi belki, ama babasının o ince eleklerden süzülmüş bakışı ile yapmış olduğu “Başmaklar” Gomidas’ın gözünden kaçmamış olmalı.

Müziğe yatkın bir anne babanın çocuğu olmak yetmez yirminci yüz yılı ve günümüzü müzikle doldurmak, günümüze aydınlık bir sabah bırakmak için.

“Takuhi, Gomidas’ı doğurduğunda daha on altı yaşında güzel ve yetenekli genç bir kadındı. Halı dokur, şarkı besteleyip söyler ve şiir yazardı. Sadık kocası Kevork, çekirdekten yetişme bir ayakkabıcıydı, müziksever ve iyi huylu bir adamdı. (…) Müzik, günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçasıydı.”[1].

Musikişinas ailede 17 yaşında hayatını kaybeden annenin müziğini besleyen başka bir şeyin varlığını daha öğreniyoruz: Halı dokuyucu

Halı dokunurken kullanılan aletlerin, dişdir, tarak, kirkit, makas vb çıkardığı seslerin ahengini en güzel Enver Gökçe yansıtır Kirtim Kirt[2] şiirinde.

(…)

Manyetoyu çeviremez tavşan.

Devril başımdaki kader

Dökül dilimdeki yalan

Tutuş beynimdeki kibrit

Kirtim kirt

Kirtim de kirt

Kirtim de kirtim

Kirtim kirt"

Bir yandan demirciler

Demir döğe denge denk

Bir yandan boyacılar

Boya vurur renge renk

Bir yanda

Kurtuluş savaşçıları

Bir yanda esaret

(…)

Şair burada yanı sıra demirci, boyacı gibi diğer mesleklerin ahengini de yansıtır bize.

Ustanın, Gomidas’ın babası Kevork’un ve o öldükten sonra Gomidas’ı himayesine alan amcası Harutyun’un ayakkabıcı tezgahının altına sık sık uzandıklarını öğreniyoruz aynı kitaptan.

“Gomidas’ın hayatta kalan tek ebeveyninin alkolizmi ve sonrasındaki ölümü, yıllar sonra gerçekleşecek psikolojik trajedilere zemin hazırlamaya yardımcı oldu.”[3]

Gomidas’ın babasının da annesinin ölümünden sonra kendisini alkole verdiği yazar kitapta. Bu durum zaten var olan alkole yakınlığı azaltmaz aslında.  

Gomidas, Panos Terlemezyan tarafından yapılan resmi

Burada baba Kevork ve anne Takuhi’nin müziğe yatkınlıkları icra ettikleri mesleki ahengin bir ürünü müdür yoksa tam tersi, müziğe yatkınlıkları onların önüne bu meslekleri mi çıkarmıştır, şimdilik sorumuz budur.

HİSARLI AHMET

Hemşerisi Hisarlı Ahmet Gomidas’ın çağdaşı değildi, ama doğduğu topraklarda, Kütahya’da Gomidas diye birinin doğup 12 yaşına kadar yaşadığından mutlaka haberdardı.

Hisarlı Ahmet ile özdeş olan “Kütahya’nın Pınarları” türküsünde adı geçen ve bir zamanlar her köşe başında akan Kütahya Pınarları Hisarlı’nın sesinden ve mızrabından önce kendi su ahengiyle Kütahya “Gezeklerine de” yansımış olmalıdır.

Gomidas ve Hisarlı Ahmet aynı pınarların sularından içmiştir mutlaka.

Gomidas ve Hisarlı Ahmet aynı damardan beslenip, aynı nehre akıp, aynı denize kavuştular. Birisi Ermeni, diğeri Türk olarak aktılar ırmağa.
Gomidas gibi, Hisarlı Ahmet’in de babası ayakkabıcıydı, ince elekten geçirilmesi gereken bir meslek.

“Babası ise Kütahyalıların çağırmasıyla Musta Bey (Mustafa) kavaf: yani, yemenici ustaların yaptıkları ağaç çivili ve dikişli köylü işi yemenileri (ayakkabı) satan esnaf.”[4]

Hisarlı’nın ağabeyi Murat’ın oğlu Hüseyin de dede ve baba mesleği olan dikişli ve çivili olarak imal edilen bağlı veya makosen tabir edilen ayakkabı ustasıdır.

Yani mesleki ahenk ailede eksik olmuyor.

Hisarlı eline bağlamayı ilk kez aldıktan sonra etrafında meşk edecek insanların tamamı aralarında bir kunduracının da olduğu birer meslek erbabıdır. Onların mesleki ahenginden çıkan müziğin sesi de çarpar Hisarlı’nın kulağına.

“Türkü söyleyen, şarkı okuyan ya da herhangi bir müzik aleti çalan kişi ‘sanatçı’ sıfatı ile adlandırılıyor ve normal insani davranışları hemen hemen göz ardı ediliyor. ‘Dülgerlerin Hüseyin A’, ‘Arabacı İbrahim A’, Terzi Sadık A’, ‘Nuri Çavuş’, Şoför Aşık Ömer’, ‘Kunduracı Sadık’, ‘Camcı Veli’, ‘Paytoncu Fındık Hüseyin’ ve daha niceleri.”[5]

Gomidas aydınlık bir sabaha uyanmak için kalıplardan çıkması gerektiğini biliyordu.

Hisarlı Ahmet de öyle.

Vartabed yani kilise papazı Gomidas kilise müziğinin sahnelere de icra edileceğini gösterdiğinde, bunun bir aydınlanma çabası olduğunu biliyordu. 

Hisarlı Ahmet

“Gomidas Vartabed, bir plak kaydı için Armenag Şah-Muradyan’ın söylediği Ermenice halk ve kilise şarkılarına piyano ve orgda eşlik edecek, bazı muganniler bu durumu, Ruhani Meclis’e şikayet edecekler, Gomidas, Ermeni kilisesine ait şarkıları satışa çıkarmakla ve dini duyguları zedeleyecek ortamlarda çalınmalarına yol açmakla suçlanacaktı.”[6]

Hisarlı ise namazında niyazında birisidir. Müezzinlik sınavında ondan sazı-sözü bırakması istenir.

“Babam namazında, niyazında idi. Zaman zaman yakın camilerde ezan okur veya sala verirdi. Hatta bir ara müezzin olmak için sınava girdiğini, kazandığını ancak imtihan heyetinin ‘Ahmet A, artık sazı sözü bırak’ dediklerinde ‘Ben Allah’a sazımla sizden daha yakınım. Siz kendinize bakın’ diyerek kapıyı hızla çarptığını, kızarak ve üzülerek anlatırdı.”[7]

Her iki kunduracı oğlu da, Gomidas ve Hisarlı Ahmet, kalıplarından çıkmayı bildikleri için bize bugünlere kadar gelen bir miras bıraktılar.

YÜCEL PAŞMAKÇI

Yücel BAŞMAKÇI vardır, türkülerimizin usta icracısı ve derlemecisidir.

Soyadında taşıdığı kelimenin onun icrasında, onun türkü deryasında ona atasından gelen bir miras olduğunun farkındadır usta.

“Beş yüz sene önce Bursa’dan başlıyor hikayemiz. Dedem ayakkabı tamircisiymiş. Orada da Paşmakçı deniyormuş kendisine.

(…)

Paşmak türkülerdeki gibi ayakkabı demek. Mesela bir Azeri türkü vardır ‘Ayağına paşmak yaraşır’ diye. Sonra birtakım araştırmalara göre paşmakçı dini toplantılarda ayakkabıları bekleyen kişiye deniliyormuş.”[8]  

Yücel Paşmakçı

Hisarlı’dan ilk derlemeleri ve en çok derlemeyi Yücel Paşmakçı yapar.

“İlk derleme çalışmasını yapmak üzere 1964 yılında Kütahya’ya gittim. Hisarlı Ahmet’ten epey bir türkü derledim. Onların tamamına yakınını yazdım. Sonra Şarköy’de Selanik muhacirlerinden yaptığım derlemeler vardır. Bunların da çoğunu yazmışımdır.  İstanbul ve Ankara radyolarında çalışırken mahalli sanatçılar gelirdi bize. Onlara çok değer verirdik biz.”[9]

Mesleki ahenkte kesinti olmuyor, ayakkabı/başmak ahengi müziğe dönüşüyor, notaya alınıp ölümsüzleşiyor.

KAZANCI / TENEKECİ – BAKIRCI / KALAYCI AHENGİ

Buradan diğer meslek gruplarına geçelim. Ülkemizde müziğe en yatkın meslek grubu belki de kazancı, bakırcı- kalaycı, demirci, tenekeci gibi metali döverek iş yapanlar olsa gerek.

Kazancı Bedih bakıra şekil vererek onu kazana çevirirken her bir kazan için bakıra kaç milyon ritmik vuruş yapmış olabilir acaba? Bu milyon kere aynı noktaya vuruş, müzik söz konusu olunca milyon kere aynı notaya basmak, gazel olunca milyon kere aynı gırtlağı titretmek olmalıdır Kazancı Bedih’in mesleki ahenginden gelen zenginlikte.

KAZANCI BEDİH

Ama Kazancı Bedih, Bedih Yoluk, “Kazancı” olmadan önce de ona mesleki ahengi kazandıran başka bir işte çalıştı uzun süre. Baba mesleği “Çulhacılıktı” Kazancı Bedih’in.

Çulhacılık bir tür dokuma işidir. Enver Gökçe halı dokuyanların mesleki ahengini “Kirtim kirt” diye adeta notaya alırken, Kazancı Bedih’in kulağına yerleşen ilk mesleki ahengin çulha dokuma tezgahının ritmik seslerinin ne olduğu biliyor muydu acaba?

Çulha dokuma tezgahından bakır tezgahına geçen Kazancı Bedih aslında mesleki ahengin müzikal makamları arasında da bir geçiş yapmış sayılır.

Kazancı Bedih

Kazancı Bedih mesleki ahengin zenginliğiyle ne kadar gönlü geniş olsa da yaptığı işin dejenere olması karşısında o kadar çaresizdi.

Üstelik ne devlet, ne başka kurumlar ona sağlığında sahip çıktılar. Katalitik soba ile ısınmak zorunda bırakılan bu çaresiz insan, eşi ile birlikte sobadan sızan gazdan zehirlenerek hayatlarını kaybettiler.

Bizim kuşaktan herkes Anadolu’da bütün şehirlerde bir bakırcılar çarşısı olduğunu hatırlar. Çocukluğumun Çorum’unda başıboş gezerken en çok da Bakırcılar Arastası’ndan geçmek isterdim. Arastadan her geçişte kulağıma gelen o her notadan çekiç sesi ve çekicin döğdüğü bakırdan gelen karşı ses beni büyülerdi.

Demirciler çarsısından da gelirdi o ses, çıkrıkçılar çarşısından da.

Bakırcılar tek tük de olsa, ama artık turistik amaçlı olarak bakırı dövmeye devam ediyorlar.

Demirciler Çarşısı, Yaşar Kemal’in romanına isim oluyor (Demirciler Çarşısı Cinayeti), demir ağır tonajlı preslerde dövülmeye başlayalı demirciler çarşısından da ses gelmiyor artık.

Çıkrıkçılar ise Ankara’nın bilinen en uzun yokuşu olarak geçmişin yorgunluğunu taşırken, ne bir çıkrık çalışıyor ne de hallaç var ortada.

Hisarlı ve Gomidas Kütahyalı ise, Kazancı Bedih ve ustası Tenekeci Mahmut da Urfalıdır, Kel Hamza, Mukim Tahir ve Bekçi Bakır da. Gazellerin, sazın, sözün en temiz, en saf, en aşk dolu olarak icra edildiği yerden, Urfa’dandırlar.

Kazancı asıl icrasını, zor gazelleri o kendine has ve taklit edilemez ses ve yorumuyla okuyarak gerçekleştir ve Urfa’nın o bir zamanlar ağır başlı, popüler kültüre yenilmemiş Sıra Geceleri’nde hep aranan gazelhan olur.

TENEKECİ MAHMUT

Bakırı kazana dönüştüren Kazancı Bedih ise, sıradan bir tenekeyi çeşitli alet edevat ve eşyaya dönüştüren de Tenekeci Mahmut’tur.

Neler yapılmazdı ki o yıllarda tenekeden?

İdare lambaları, huniler, güğümler, maşrapalar, sıvı kapları vb.

Tenekeye şekil vermek bakıra şekil vermekten daha zordur. Zira bakır hafızası olan bir malzemedir ve hatayı çabuk telafi edebilirsiniz. Çekiç darbelerine dayanıklıdır bakır, yumuşar, ama kopmaz. Ama teneke öyle değildir, bir vuruşta veya bir bükmede hata yaparsanız, o malzeme hurda veya gösterişsiz olur. Çok fazla çekiçlerseniz yırtılır.

Tenekeci Mahmut, Mahmut Güzelgöz bunu bilir. Tenekeyi bu aşkla alır eline.

Tesadüf müdür bilinmez, Tenekeci Mahmut da bir süre kunduracı Osman Usta’nın yanında çalıştı.

Ustası vefat edince Tenekeci Süleyman Usta’nın yanında uzun süre çalışan Tenekeci Mahmut, Urfa sıra gecelerinin bilinen en son temsilcilerindendir.

Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Koro Şefi Mehmet Özbek Kalan Müzik’ten çıkan Tenekeci Mahmut Güzelgöz CD’sinin tanıtım yazısında şunları söyler:

“Davudi sese sahip olmasına karşılık, ince seslerin çıkabileceği perdelere rahatlıkla çıkabilen bir ses genişliğine sahipti Mahmut Usta. Üst ve alt perdelerde sesinin gürlüğünü koruyabilir ve en kıvrak motifleri rahatlıkla geçerdi. Özellikle makam okurken sesinin üst sınırına geldiğini zannettiğimiz anda, sanki ilahi bir kudretle ezgiyi tizlere doğru genişletir, dinleyenleri hayrete düşürerek büyük heyecan uyandırırdı.”[10]

En üst perdeden en alta kadar aynı makamda kolaylıkla geçiş yapabilen Ustanın bu mucizevi haline onun mesleki ahengi ne kadar ve nasıl etki etmiş olabilir ki?

Bakır veya tenekeden bir kap yaparken boyun ve emzik kısmında daha hassas, müzik tabiriyle en tiz, gövde ve dip tarafında daha tok, müzik tabiriyle bas vuruşlar mesleki ahengin müziğin tınısına yansıması değil midir?

VE DİĞERLERİ

HAYRİ DEV

Unesco tarafından 2008 yılında Yaşayan İnsan Hazinesi olarak değerlendirilmiş olan Hayri Dev Çameli yaylalarında çobanlık yapan bir köylüydü.

Dağlarda, derin vadilerde çamların esintisi onun kulağına dolan yegane müzikal sesti.

Hayri Dev’e Yaşayan İnsan Hazinesi payesi kazandıran şey ise onun başka bir eşi benzeri olmayan ve adına “Çam Düdüğü” dediği müzik aletidir. Çobanlık yıllarında koca çamlarla hasbihal ederken ince sürgün çamlardan yapmış olduğu bu müzik aleti Koca Usta’nın dilinde bir sanata dönüşür.

Koca Usta Hayri Dev’in üflediği de aslında ormanın uğultusudur, ormanın ardıdır, bizim göremediğimiz.

Hayri Dev

FETHİYELİ RAMAZAN GÜNGÖR

Üç telli bağlamanın son temsilcisi Fethiyeli Ramazan Güngör günümüz şelpe ustalarının piri, onların feyz aldıkları usta olmasına rağmen ne adı anılır ne de bilinir.

Bir gün çatıdan düşüp ayakları sakat kalınca adı yörede Topal Ramazan olarak anılmaya başlar.

Marangozdur Topal Ramazan. Daha kimler mi marangozdur? Hazreti Adem marangozların piri olarak kabul edilir?

Herkesin eline bir parça odun ve alet verilmez. En gizli yerleri en açıkta, en açıkta olması gereken yerleri ise en gizlide ve maharetle yapabilmektir marangozluk sanatı.

Topal Ramazan marangozlukta kazandığı o has ve hassas işçiliği daha sonra bağlama ailesinden her türden müzik aleti, ama en çok da kendisiyle özdeş “Üç telli bağlama” yaparak sürdürmüş ve hayatını böyle kazanmıştır.


BİZE KALAN MİRAS

Yücel Paşmakçı dışında bu yazıda sözünü ettiklerimiz bu dünyadan çekip gittiler.

Giderken bize çok büyük bir hazine ve derinliği ölçülemez bir ses bıraktılar.

Bu toprakların yetiştirdiği Hampartsum LİMONCİYAN olmasaydı ve o güzelim Dede Efendi şarkılarını zamanında “Khaz” adı verilen Ermeni nota sistemi ile notaya almamış olsaydı, belki de bize hiçbir Dede Efendi eseri miras kalmayacaktı.

Gomidas kendi mirasını anne ve babasından almış olsa da asıl mirası onun öncüsü LİMONCİYAN’ dan almıştır.

Gomidas sadece bize değil, bütün dünyaya sayıları binlerle ifade edilebilen Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Farsça, Arapça derleme ezgiler bıraktı.

Hisarlı Ahmet de kendi mirasını ayakkabıcı, başmakçı babasından almış olsa da, onun asıl devraldığı miras hemşerisi Gomidas’ tan aldığı mirastır.

Bugün icra edilen birçok Ege – Kütahya türküsü onun imzasını taşır, onun sesinde akar ummana, ama kimse bilmez Hisarlı’yı. Bilenler de adını zikretmez icralarda.

Kütahya’nın Pınarları

A İstanbul Sen Bir Han Mısın?

Yağmur Yağar Her Dereler Sel Alır

Elif Dedim Be Dedim

Ve daha nice rafine türküdür bize kalan.

Kazancı Bedih’in kendi adını taşıyan torunu Bedih’e bıraktığı en büyük miras bizim için de miras sayılır.

"Torunum Bedih, Dersine iyi çalış. İşine, kârına dikkat et. Benim gönlüm Allah ve müzik aşkına açık oldu. Tez evlendiğim için gönül gözümü, çocuklarımın anasına açtım. Bir kuru kaya parçası gibi oldu gönlüm. Aşkları, en güzel aşkları gazel söylerken, cümbüş çalarken yaşadım. Torunum, sana tavsiye etmiyorum. Sen kır çiçekleri aç, şakşako (gelincik) gibi ol." [11]

Kazancı Bedih’in okumuş olduğu şiirleri ve gazelleri hangi müzik dağarımıza sığdırabiliriz?

“Türkiye'nin ilk Sosyalist Şairi Nezihe Hanım'ın "Mecnun İsen Sana Leyla mı Bulunmaz’ (gibi) Nezihe Hanım'ın zorlu yaşantısını anlattığı şiirlerini de okumuştur. Özellikle ‘Mecnun İsen Sana Leyla mı Bulunmaz’, ‘Sabret Gönül Eyyamı Sefa’ eserlerini de okumuştur. Fuzuli'nin ‘Öyle Ser-Mestim ki İdrâk Etmezem Dünyâ Nedir’, Şair Rıf'at'tan ‘Tükendi Nakti Ömrüm’ , Geç Gelen Şöhret: Züğürt Ağa ve Eşkıya. 1996 yılında Türk sinemasının yükseliş filmlerinden olan Eşkıya filminde okuduğu ve Urfalı divan şairi Lütfi'ye ait ‘Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım." [12]

Topal Ramazan üç telli bağlamadan çıkabilecek her türlü tınıyı, Hayri Dev Çam Düdüğü ile ormanlarının ardındaki sesi, Urfalı Kel Hamza (Hamza Şenses) “Kışlalar Doldu Bugün” Beşiri hoyratını, Mukim Tahir (Tahir Oturan) “Kapuyu Çalan Kimdir” türküsünü gönülleri hoş bir şekilde bize miras bıraktılar.

Mirasın ne olduğu, nereye kadar uzandığı, neleri ve kimleri kucakladığı konusunda yine Kazancı Bedih’e dönerek yazar İsmail Güleç’in yazısı ile yazımızı sonlandıralım.

“Fuzuli, Şem’i, Kazancı Bedih ve Muzaffer Ozak Nerede Buluşur?

Sabah sabah bir arkadaşımız Kazancı Bedih’in okuduğu

Ben beni bilmem neyim dünya nedir ukba nedir

Söyleyen kim söyleten kim aşk nedir sevda nedir

Sözleriyle başlayan türküyü paylaştı. Birkaç kez dinledikten sonra durup düşündüm. Urfalı Kazancı Bedih’in söylediği türkü, Konyalı bir saz şairi olan Şem’i’ nin Bağdat Hileli Fuzuli’nin bir gazeline yazdığı bir divani idi. Genellikle halk müziği sanatçıları tarafından okunan bu türkü aynı zamanda Cerrahi Asitanesi postnişinlerinden Muzaffer Ozak Efendi tarafından da İstanbul’da Fatih Karagümrük’te 20 Nisan 1982 tarihindeki zikir meclisinde okunmuştu.

Düşünün, 16. asırda, Bağdat yakınlarındaki bir kasabada Klasik Türk Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden biri kabul edilen Fuzuli bir gazel yazıyor. 19. asırda Konya’da yaşamış bir saz şairi, bir aşık oturup bu gazele bir nazire yazıyor. 20. yüzyılda Urfa’da bilge bir halk sanatçısı sıra gecelerinde bu divaniyi okuyor. Aynı asırda İstanbul’un göbeğinde bir tekkede de aynı şiir bu sefer bir şeyh efendi tarafından zikir esnasında okunuyor.

(…)

Kazancı Bedih’i anlamak demek koca bir kültür ve medeniyeti inşa eden dili anlamak demektir. Dolayısıyla Kazancı Bedih sadece Kazancı Bedih değildir.

Kazancı Bedih’i dinleyip anlamayan nesle nasıl aşina olacağız, bilmiyorum.”[13]

Buradan bizim payımıza düşen aralarında yüzyıllar olan üç ayrı Usta’nın edebi ve musiki mirasıdır.

SONUÇ

Mesleki ahengin müziğin yaratılmasında önemi, etkisi ve kaynağı nedir bilemeyiz.

İkisinin arasında bir nedensellik bağı olup olmadığını da kesin olarak söyleyemeyiz.

Ama söylemeye çalıştığımız şey mesleki ahengin o mesleği icra edenlerin müzikal dünyasında önemli ve doğal bir kaynak oluşturuyor olmasıdır. Müzisyen kendi mesleki ahenginden besleniyor. Sonunda, icra edilen müzik mi yoksa meslek mi, hangisi zirveye çıkıyor, hangisi bastırılıyor ve hatta bazen Usta’nın dünyasından terk ediliyor, onu da bilemiyoruz.

Bize güzel tınıları bırakan, bizi musiki mirasına ortak eden ustaların ruhu şad olsun.

Aşkı-ı muhabbetle,

Hattuşa, 17 Nisan, 2023

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Deliliğin Arkeolojisi Gomidas Bir Ermeni İkonunun Portresi-Rita Soulahian Kuyumjian-Çeviri: Aysu Oğuz-Bir Zamanlar Yayıncılık-2010 Birinci Baskı, s.24

[2] Enver Gökçe- Yaşamı ve Bütün Şiirleri-Belge Uluslararası Yayıncılık-1981-Birinci Baskı

[3] Kuyumjian, age, s29

[4] Hisarlı Ailesi “Mustafa Hisarlı ile Hisarlı Ahmet ve Kütahya Türküleri”-Uğur Türkmen-Kütahya Belediyesi Kültür Yayınları-2013-s.31

[5] Türkmen, age, s.316

[6] Kalbim O Viran Evlere Benzer Gomidas Vartabed’in Müzik Mirası-Melissa Bilal-Burcu Yıldız-Bir Zamanlar Yayıncılık-2019 Birinci Baskı-s.179

[7] Türkmen, age, s.48

[8] Aydınlık TV Emine Sağlam Akfırat söyleşi-03.05.2020

[9] Türk Müziği Portalı söyleşi-12.06.2006

[10] Tenekeci Mahmut Güzelgöz Arşiv Serisi-Kalan Müzik Yapım-CD-1997

[11] Oggito-İbrahim Tekpınar-24.06.2017

[12] Tekpınar, age

[13] Fikriyat-Nisan 10, 2023-İsmail Güleç