18 Kasım 2022 Cuma

NE BOKTAN İŞLER BE!

 

BOK TOPLAYAN KIZLAR

Yaz günü öğle vakti olduğunda sığır kuru ve kavurucu bozkır sıcağında sineklenir yorulur, susar, yayılamaz.

Köyün sığır çobanları sığırı çayıra getirirler. Çayır dediğim yer en az yirmi futbol sahası büyüklüğünde sadece ayrık otu biten, nereden vursan bol karasu çıkan bir alandır.

Çayırın altı bol su olduğu için çayır hep yeşil kalır.

Bir zamanlar ekilip biçilen ve tapulu tarlaların olduğu çayır zamanla taban suyunun toprağı zehirlemesiyle tahıl tarımı yapılamaz topraklar hale gelmiştir. Köylü bu durumu arı ve duru Türkçesiyle ve iki kelimeyle çok güzel anlatır. “Su kesti” der köylü, Anadolu’da bu tür sudan dolayı tarla özelliğini kaybetmiş çayırlık alanlara.

Anadolu’da bu tür çayırlık alanlar o kadar çoktur ki.

Bir zamanlar Harran Ovası da böyle olduğundan, yani su kestiğinden çölleşmeye başlamıştır. Şimdi GAP sulama projesi devrede, ama uzmanlar bilinçsiz sulamadan dolayı yine aynı şeyin, yani toprakta su kesmesi, taban suyu zehirlenmesi yaşanabileceğini söylüyorlar. 

Eskiden Toprak Su vardı köylere hizmete gelen devletin bir kurumu. Bu tür durumlarda çayırın tam ortasından V şeklinde bir drenaj kanalı açılır ve çayırın suları bu kanala sızar ve kanal küçük bir dere gibi çayırın fazla suyunu atardı.

Proje doğru belki, ama yeterli değildi.

Zira benim çok uzun zamandır bildiğim ve hatırladığım çayır da orada duruyor, kanal da, ama iyileşme yok.

İşte tam o çayıra sığır gelmeye başladığında yaşları 8 ile 11 olan köyün yoksul ailelerinin kız çocukları ellerinde kimi çıkmış dibi yerine tahta çakılmış yamuk yumuk çinko kovalarlar, kimi ortadan ikiye kesilmiş plastik bidonların yarımıyla son hızla çayıra sığırın yanına koşarlardı. Çayıra yakın evleri olan kız çocukları şanslı gibiydi, zira onlar hemen bir solukta çayıra varırlardı.

Ama evleri uzakta olan kız çocukları da hiç aşağı kalmazlardı. Zira onlar sığırın gelişini az çok tahmin ederler ve önceden çayıra gelip bir yerde beklerlerdi Bekledikleri yerler genellikle drenaj toprağının küçük yığınlarının arkası olurdu. Bu yığınlar adeta bir siper gibi görünür, kız çocukları da siperlerin gerisinde beklerlerdi.

Ama her kızın ayrı yeri olurdu.

Her kız tek başına olduğu gibi, akraba kızlar bir araya gelip bir tür imece için grup da oluştururlardı.

Çayıra gelen kızlar yanlarında bir torba dolusu saman getirirlerdi. Saman aslında çok değerlidir, yeri geldiğinde hayvanın insandan daha kıymetli olduğu yoksul Anadolu’da hayvanın ana yiyeceği saman olunca öyle kızlar istediği kadar ve üstelik iyi samanı alıp alıp çayıra götüremezlerdi.

Kızların götürdükleri saman aslında ya geçen yıldan kalan saman veya harman yerinde yazdan kalan işe yaramaz harman artığı taşlı samandı.

Herkesin ayrı yeri olduğundan çayıra getirilen samanlar torbayla oraya bırakılır, artanı geri götürülmezdi.

Sığırın çayıra gelmesi bir işaretti ve o işareti alan yoksul kız çocukları bir kısa mesafe koşucusu gibi çayıra koşarlardı.

Öğlene kadar yayılan sığır çayıra geldiğinde doğal bir işe başlar, boşaltım sağlar.

Köylülerin deyişiyle “Sıçar.”

Sığır bunu yatarak veya ayakta yapar. Sonra gider suyunu içer ve sıcağın etkisi gidene kadar çayırda yatar.

Hızla çayıra koşup gelen kız çocukları için asıl yarış işte o zaman başlar.

Kızlar ellerinde sığır boku doldurulacak ne varsa kapıp sığırın taze sıcak bokunun yanına gelir ve kabını bokun yanına koyar ve elleriyle son hızla taze sığır bokunu o kabın içine doldurur.

Bu iş kabın tamamen dolmasına kadar oradan oraya, o sığır bokundan diğerine bir süre devam eder.

Kabı dolan kızlar kaplarını yakın yerlere öbek öbek yığarlar. Daha sonra o küçük öbeklerini götürüp kendi yerlerine boşaltırlar. Orası bir süre sonra bok yığını haline gelir.

Kızlar çayırdaki sığır bokunu kaplarına doldururlarken bazen o anda bir sığır yeni sıçıyor olabilir. Kız çocuğu bok ziyan olmasın, diye ellerini bir avuç haline getirir ve sığırın kıçından yere düşmekte olan boku avuçlarına doldurur onu da kendi kabının içine boşaltır.

Zira yere düşmüş olan bokun eller ve tırnaklarla çayırın sert ayrık otundan ayırılıp kabın içine konması hem zaman alır hem de bokun bir kısmı çayıra sıvanmış olarak kalır.

Bu işe yaz bitip de sığır artık köylünün damına girene kadar, kışın başına kadar devam edilir.

Sığırın çayıra her gelişinde tekrarlanan bu iş bir orta çağ görüntüsünü andırır. Zira kızların birilerinin eskileri olduğu belli olan elbiseleri kendilerine ya çok küçük veya çok büyük, ama hepsi de kat kat yamalıklı olurdu.

Ayaklarında genellikle ayakkabı olmayan, olanın ise arkası veya yanı yirik, naylon ayakkabılar olan kızların nerdeyse hiç birinde çorap olmazdı.

Saçlarına tülbent bağlarlardı, ama tülbentlerin altından görülebilen saçlarının beliklerinden kızların saçlarının uzun zamandır yıkanmamış olduğu anlaşılırdı.

Bir de istisnasız sığırın her gelişinde kızlar arasında çayırda mutlaka kavga çıkardı.

Kavganın nedeni ise birbirlerinin o küçük küçük yığdıkları bok öbeklerini çaldıkları iddialarıdır.

Kavga edenlerin elleri zaten bokludur, yüzlerinin ve elbiselerinin ve saçlarının da bok içinde kalacağını tahmin edebilirsiniz.

Ne boktan işler be, demeyin. İşin adı bok zaten.

HAYAT KURTARAN KELİME: BOK

BİRİNCİ VAKA:

İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK

Bazen bir kelime, bir işaret, bir ses hiç beklenmedik bir yerde bir kapı açar, bir şans veya şanssızlık getirir. Bazen de hayat kurtarır. Parola/şifre gibidir bazı kelimeler, bazı sesler.

İçinde “Bok” geçen bir cümlede, bok kelimesinin hayat kurtarmış olduğunu düşünmek tuhaf ve inandırıcı olmayabilir.

Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet işgali altındaki Doğu Berlin’de yaşanmış olduğu iddia edilen bir olayda geçen bir cümledeki “Bok” kelimesinin hayat kurtarmış olduğu söylenir.

Olay iki türlü anlatılır. Olayın birisi Berlin’de, diğer versiyonu Paris’te geçer.

Berlin’de olayı yaşayan aile Anadolu’dan göçerek Berlin’de halı ticareti yapan Peştamalcıyan Ailesi olurken, Paris’te olayı yaşayan aile ise yine Anadolu’dan göçen Yahudi bir ailedir.

Berlin’deki olay Sovyet işgal bölgesinde bir halı mağazasında yaşanırken, Paris’teki olay Nazi işgali altında toplama kamplarına götürülmek üzere bir mahzene doldurulan Yahudiler arasında geçer.

Ancak her iki olayı da aktardığı iddia edilen ve sözde savaş sonrasında Berlin ve/veya Paris’i gezerken olayı Ermeni ve/veya Yahudi aileden dinlediğini söyleyen ve bunun üzerine aşağıdaki ünlü hat örneğini hazırlatmış olduğu iddia edilen gazetecinin adı hiçbir yerde geçmez.

Bu konuda yazılan muhtelif yazılarda olayın 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla yayınlanmış olduğu söylense de gazetenin o günkü sayısına ulaşamadım.

Olaylarda bir şehir efsanesi olduğu seziliyorsa da gerçek olan bir şey değişmez. O da bu Celi Sülüs hat örneğini yazan mücellit ve hat sanatçısı Emin BARIN ve hat örneğinin arka fonunu Hatip Ebrusu ile süsleyen Necmeddin OKYAY’ dır.

Emin BARIN ve Necmeddin OKYAY’ın gerçeklikleri hat yazısını da ebru süslemeyi de gerçek kılıyor.

Bu olay Emin BARIN hayattayken dile getirilmiş olduğuna ve Emin BARIN tarafından bir itiraz veya yalanlama gelmediğine göre, söz konusu hat örneğinin varlığını doğru olarak kabul etmek gerekir.

Ancak söz konusu hat örneği gerçekten de yukarıda geçen olayları yerinde dinlediği iddia edilen gazetecinin Üstat Emin BARIN’ dan ricada bulunması üzerine mi yazılmış olduğu bilinmez. Dahası Emin BARIN böyle bir yazıyı neden ve kimin için yazdı ve Necmeddin OKYAY Üstadımız ise bu tabloyu aynı güzellikte neden süsledi? Bilemiyoruz.

Olayın geçtiği yer ve olayları yaşayan ailelerin etnik kimliği bir yana tutulursa, biz yine konumuza, yani “Hayat Kurtaran Kelime: Bok” kelimesine dönelim.

Yalan veya uydurma veya şehir efsanesi olsa da dinleyince ilginç bulunan bir hikayedir.

“Aile reisi Türk vatandaşı Ermeni baba veya Türk vatandaşı Yahudi adam kendisine veya aileye yapılacak saldırı sonucunda artık hayatlarının son anlarına geldiğini düşündüğünde ağızlarından gayri ihtiyari şu Türkçe cümle çıkar: “İşte şimdi boku yedik.”

Berlin’de bu sözü işiten Sovyet ordusundaki Kırgız asker Ermeni ailenin Türk olduğunu, Paris’te işiten Tatar asker ise Yahudi adamın Türk olduğunu düşünerek onların hayatlarını kurtarır.”

 

Celi Sülüs Hat-Hatip Ebrusu ile bezenmiş “İşte şimdi boku yedik”      

  

Emin BARIN
 

Ne boktan işler be!

GEL KEYFİM GEL

Bu keyifsiz konuya kısa bir ara verelim ve biraz “Gel keyfim gel” diyelim.

Yukarıdaki hat örneğine benzer bir örnek olmasa da en az onun kadar ünlü ve ilgi çeken hikayesi olan başka bir örnek daha vardır, üstelik yazanı ve süsleyeni de Üstad Necmeddin OKYAY’ dır.

“Ebru sanatında kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için bulunması zor olan lök boyasının Mısır Çarşısı’nda bir dükkanda satıldığını duyan Necmeddin Okyay, bu boyayı temin için hemen yola koyulur. Fakat o tarihler Mondros Mütarekesi’nin olduğu zamanlardır. İngiliz ve Fransız kuvvetleri gemilerle gelerek İstanbul’u işgale başlamışdır. Necmeddin Okyay, lök boyasını temin edip sandalla yabancı askerlerin arasından geçerek Üsküdar’daki evine zorlukla varabilmiştir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra evinin bahçesinden limanı dürbünle seyrederken düşman gemilerinin İstanbul’dan gitmiş olduklarını görünce neşelenip hemen evine girmiş. İşgal günü zorlukla aldığı lök boyasını da bilhassa kullanarak “Gel keyfim gel” yazısını ebrulu olarak yapmış.

Ebru teknesinden çıkardığı bu eserinin kurumasını beklerken bir yandan da keyif kahvesini içerek yazıyı seyreden Necmeddin Okyay o sırada heyecanından kahve fincanını ebrulu yazının üzerine döküvermiş. Meğer ebrunun üzerinde görülen lekeler bundanmış.”[1]

 

“Gel keyfim gel” Üstadın İstanbul’un kurtuluş günü hazırladığı yazılı ebrusu. (H.1341 (1923)

          

Necmeddin Okyay

Bu örneğin gerçekliği ilk örneğin de gerçek olabileceği fikrini verir. Üstad Emin Barın ve onun üstadı Necmeddin Okyay her iki hat örneğine de sahip çıkmışlardır.

İKİNCİ VAKA:

CEZADAN KURTARAN KELİME: BOK

Yukarıda anlatılan olayın gerçekliği tartışmalı ve olay bir şehir efsanesi gibi olsa da aynı kelimenin, “Bok” kelimesinin karşılıklı geçen bir konuşmada trafik cezasından kurtarıcı bir kelime olduğunu söylersem, bunun yaşanmış bir gerçek hikaye olduğunu da söylemiş olurum.

Çorum’dan Ankara’ya özel aracıyla gitmekte olan İsmail alkollü olarak araç kullanmaktadır. Ankara girişinde Kayaş’ta İsmail trafik ekiplerince rutin olarak durdurulur. İsmail’in yanına gelen trafik polisi İsmail’e alkol metreyi uzatır ve üflemesini söyler.

İsmail alkollüdür ve kesin ceza alacağını düşünür. Üfler. Polis alkol metreye bakar ve ne kadar içtiğini sorar İsmail’e.

Daha sonuç çıkmadan, İsmail ceza alacağından emin bir şekilde ve polise yalvarırcasına bir cümle söyler:

“Abi bokunu yiyim, bırak beni.”

Berlin ve/veya Paris’te yaşandığı söylenen olayda ”İşte şimdi boku yedik” cümlesini duyan Kırgız ve/veya Tatar askerin cümleyi duyar duymaz irkilerek “Ne dedin ne dedin? Sen Türk müsün?” diye aile babasına ve/veya Yahudi vatandaşa sormasında olduğu gibi, İsmail’in söylediği sözü duyan trafik polisi de

“Ne dedin, ne dedin?” diye İsmail’e sorar.

İsmail yanlış ve hakaret dolu bir cümle söylediğini düşünerek aynı cümleyi söylemekten kaçınır.

Polis müdahale eder, biraz önce söylediğinin aynısını yeniden söyle, der İsmail’ e.

İsmail çekinerek ve utanarak aynı cümleyi yeniden söyler:

“Abi bokunu yiyim, bırak beni.”

Bu sözü yeniden duyan trafik polisi İsmail’e “Nerelisin sen?” diye sorar.

Çorum, der İsmail. Çorum’un neresinden olduğunu sorar trafik polisi. Diyalog uzar ve trafik polisi ile İsmail’in yakın köylerden olduğu ortaya çıkar.

Trafik polisi İsmail’e ceza yazmaz. Ancak İsmail’in söylediği sözü çok iyi bildiği için kendisine bir hemşeri bulmanın mutluluğunu yaşar.

Zira bu söz “Bokunu yiyim” sözü Çorum ve Yozgat taraflarında çokça söylenen bir sözdür.

Bu söz genellikle karşıdaki bir şahıstan af dilemek ve yalvarmak için kullanılır, bazen de “Boklarını yiyim” şeklinde de kullanılır.

Benim çocukluğumda eşlerinden çok şiddetli dayak yiyen köy kadınları kocalarına “Yapma, vurma, boklarını yiyim” diye yalvarırlardı. Ne acı.

Trafik polisi İsmail’i ceza yazmadan gönderir. Zaten alkol metre düşük alkol seviyesi göstermiştir.

Ne boktan işler be!

BİLİMSEL MERAK OLARAK BOK

Bu söz, “Bokunu yiyim” sözü hepimize iğrenç ve inanılmaz gibi gelebilir. Ancak bilim insanı Celal ŞENGÖR için hiç de öyle değildir.

“Katıldığı televizyon programlarında yaptığı açıklamalarla sık sık gündeme oturan Celal Şengör, ‘Kendi dışkınızı hiç yediniz mi?’ sorusuna ‘Yedim. Özellikle insan dışkısı acıydı’ cevabını verdi.

İsviçre’de doktora yaptığı yerde otlayan ineklerin ve dağ keçilerinin de dışkılarının tadına baktığını söyleyen Şengör, ‘Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlı değildi, ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden her şeyi dener’ cevabıyla herkesi şaşırttı.”

Ne merak be!

BOKUNU TEMİZLEME

TAŞ İLE SİLİNME

İnsanlar dışkı yaptıktan sonra ilk defa nasıl ve ne ile temizlenmeye başladı, tam olarak bilemiyoruz. Coğrafi koşullara göre çeşitli malzemelerin, bitki yapraklarının kullanılmış olduğunu düşünebiliriz.

Su yoksa bitki yaprağı, o da yoksa taş kullanılmıştır.

Su olduğu halde taş kullananlar da vardır.

Su olduğu halde insanlar neden silinmek/temizlenmek için taş kullanılır acaba?

Suyun kutsal bir varlık gibi değer verildiği Pagan ve/veya Şaman inancına sahip topluluklarda dışkının su ile temizlenmesi doğru karşılanmaz. Pertev Naili BORATAV ekibiyle Torosların dağ köylerinde yapmış oldukları bir halkbilimi araştırmasında köy okuluna gider.

Sohbetin sonunda köy okulunun öğretmeni okul tuvaletlerinin sık sık tıkandığından ve tıkanıklığı her açtıklarında ise tıkanmaya neden olan şeyin küçük yassı taşların olduğundan söz eder.

Oysa okulun tuvaletlerinde su vardır. Durum araştırılır. Sonuç: Çocuklar ailelerinden duydukları şeyi uygular. Aile ve köy halkı suyun hiçbir şekilde kirletilmemesi gerektiğine inanır ve su ile temizlenme yerine taş ile silinme yaparlar. Bunun sonucunda ise okul tuvaletleri sık sık tıkanır.

Neler öğreniyoruz be!

ÜSTÜBÜ İLE SİLİNME

Haydi diyelim o köy okulunun çocukları daha sonra silinmeyi öğrendiler. Ya tamirhanelerde çalışan koca koca adamların tuvalet sonrasında “Üstübü” * ile silinmeleri neyin nesidir?

Acaba su ve elle silinmekten kaçınan tamirhane çalışanlarının hazırda ve kolayda bolca bulunan üstübünü tercih etmelerinden mi?

İyi, ama üstübü kullanmak da tuvaletleri tıkıyor ve tamirhane yöneticisi bu durum karşısında tuvalet girişlerine uyarı yazısı asmak zorunda kalıyor.

*)i. (< Yun. stouppi) Gemi teknelerinin kalafatlanmasında, atölye, tâmirhâne vb. yerlerde temizlik işlerinde kullanılan, genellikle yoluntu ve artık pamuk ipliği veya didilmiş kenevir.

Öğrenemiyoruz be!

GÜBRE OLARAK (İNSAN) BOK(U)

VE AZİZ NESİN’İN GÜBRE KRALI[2]

Hayvan boku mevsimine göre çok fazla alanda kullanılır. Kışın kurutulmuş bir şekilde yakacak olarak kullanılan hayvan boku, baharda ve tarlalar ekildikten sonra ise gübre olarak kullanılır.

Koyun ve keçi boku büyük baş hayvan bokundan daha iyi bir gübredir.

Köylerde eskiden binlerce baş koyundan oluşan davar sürüleri olurdu. Baharla birlikte davar sürüleri akşamları köye gelmez, yazıda dışarda yatardı. Öyle ki köylü davar çobanına ricada bulunur ve “Bu akşam davarı götür, benim tarlada yatır” derdi.

Zira o gece köylünün tarlasında yatan davar tarlanın o seneki gübre ihtiyacını karşılamış olur köylü de tarlasına davar boku,”Kıkak” taşıma zahmetine girmemiş olurdu.

Davar bokuna “Kıkak” derken, büyükbaş hayvan bokuna “Mayıs” diyor benim yaşadığım çevre.

Hayvan boku hep ezberimizdeki gübredir. Oysa ülkemizde de özellikle Karadeniz’in yüksek yaylalarında olduğu gibi, insan boku da verimli bir gübre olarak kullanılmaktadır.

İnsan bokunun gübre olarak kullanılması bilimsel açıdan da incelenmektedir.

“Bir permakültür tasarımında sistemden çıkan enerjilerden biri olan insan dışkısı aslında en besleyici gübre ve geri dönüştürülüp kullanılsa gübre maliyetini oldukça düşürecek nitelikte. Ayrıca sistemin uçlarını kapadığı için daha da sürdürülebilir hale getirmektedir.

İngiltere’nin Toprak Cemiyeti (The Soil Association) 2010 yılında yayınladığı bir raporda insan dışkısının gelecekte gıda yetiştirmek için daha fazla kullanılacağını öngörmüş.” Gürkan YENİÇERİ, 22.08. 2018

Bunu belki de ilk önce Anadolu’dan Amerika’ya iş aramaya giden Giresun köylerinden bir hemşerimiz fark etmiş olmalı. Aziz NESİN’ e göre durum tam da öyle.

Hemşerimiz ilk aylar hiç iş bulamaz, zor durumda kalır. Bir gün Anadolu’dan gitme bir Ermeni ile karşılaşır. Gerisini köylü hemşerimizin ağzından dinleyelim.

(…)

“İlk gittim, bir sıkıntı çektim ki sorma hiç… Yol bilmem, yordam bilmem. Dili yabancı, dini yabancı bir memleket. Bigün parkta otururken, buradan gitme bi Ermeni ile konuştum. Herife işsizlikten, parasızlıktan dert yandım. Ermeni bana güldü.

-Sen ne aptal herifsin! dedi, insan burada aç kalır mı?

-Ne yapayım?

-Ne yapacaksın, burası Amerika. Dünyada başka Amerika yok. Burada b… bile para eder.

-Sahi eder mi?

-Eder ya… Yeter ki sen satmasını bil; iyi ambalaj yap, kapışırlar…

Denemek de parayla değil ya… Hemşerilerden bir çadır edindim, parkın içine kurdum. Çadıra girip Ermeninin dediğini yaptım. Sonra çıktım çadırın kapısına, orada beklemeye başladım. Bir kişi geldi.

-İçerde ne var? diye sordu.

Ben de doğrusunu söyledim:

-B… var!

Adam inanmadı galiba.

-Giriş kaç kuruş? dedi

-On sent.

On senti verdi, içeri girdi. Girmesiyle çıkması bir oldu. Bu sefer kapıda bekleyenler ona sordular:

-Ne var içerde?

Adam o kadar kızmıştı ki, suratını buruşturarak,

-B… var! dedi. Sonra hızla yürüyüp gitti. Oradakiler hep meraklanmışlardı.

-Sahi mi? diye sordular.

(…)

s.71

Giresun köylüsü hemşerimiz bu işten milyoner olur. Adı Gübre Kralı’na çıkar.

Bok Kralı demek ayıp ne de olsa.

Köyüne gelir.

Babası Amerika’da ne iş yaptığını, nasıl zengin olduğunu sorar.

Köylü babasına yaptığı işi anlatır. İşin patentini bile aldığını söyler.

Babası köylünün yapmış olduğu işi beğenmez ve tepkisini gösterir.

“Babam beğenmedi,

-B..dan iş, dedi. Başka iş bulamadın mı?”

s.73

Ne boktan işler be!

HER BOKUN ADI TEZEK DEĞİL

Bu bölümü yazabilmek için yazımızın başında geçen yoksul köy kızlarına dönüyoruz yeniden.

Köyümüzün yoksul küçük kız çocukları çayırda topladıkları sığır bokunu sığır çayırdan ayrıldıktan sonra yanlarında getirdikleri samanla kararak onu adeta bir hamur bezesi gibi yaparlar, ellerinde bir o yana bir bu yana geçirerek sonra hemen orada çayırın üzerine veya hendek toprağına çarparak yapıştırırlardı.

Anadolu’da halen önemli bir yakıt malzemesi olan hayvan bokuna genel olarak “Tezek” diyoruz. Veya çok kibar olanlarımız ise “Gübre” diyor.

Oysa her mesleğin kendi jargonu, literatürü olduğu gibi, hayvan boklarının ve onlardan yapılan yakacakların da hepsinin ayrı ayrı isimleri var. Ama, tezek asla gübre değildir. Bakalım tezek dediklerimiz neymiş?

YAPMA

Köyün küçük kızlarının sığır daha çayırdan ayrılmadan önce bir hamur bezesi gibi ellerinde yaparak çayıra veya hendek toprağına yapıştırdıkları sığır bokuna “Yapma” diyoruz.

Aynı işi çayırda değil de, günlük olarak ahırdan dışarı atılan sığır bokuyla da yaparsanız. O zaman boku yere değil, ahırın veya bahçenin duvarına çalarsınız. Öyle usturuplu çalmalısınız ki, sığır boku kuruyana kadar o duvarda düşmeden kalabilmelidir.


Samanla karılan sığır boku

Duvara çalındığında o artık “Yapmadır.”

TEZEK

Sığır yazıda yabanda yayılırken de dışkılar, sıçar. Onlar zamanla kururlar.

Köyün yoksul ailelerinin küçük kız çocukları sırtlarına attıkları çulu/çuvalı o kırlarda, yazıda/yabanda kurumuş olan sığır boklarıyla doldururlar. Bu işler yağmurlardan önce yapılır. Saçaklığın altı bu kuru bokla dolar kışa kadar. Buna “Tezek veya köylü ağzıyla Tezzek” diyoruz.

Tezzekler toplanmış

KEMRE

Köy evlerinin ahırı ve samanlığı ayrıdır.

Büyük baş hayvan ahıra girdiğinde altı yaş olmasın, diye altına kuru saman atılır.

Ertesi gün hayvan ahırdan çıktıktan sonra ahırdaki sığır boku ahırın penceresinden bokluğa atılır.

Boklukta yıl boyu biriken bok harcı, yağmurlardan önce su ve samanla karılarak bok harmanı yapılır.

Eskiyen ve artık işe yaramayan eleklerin ortası çıkarılır. Kasnağı bir kalıp haline getirilir. Bok harmanından alınan bok kasnağın içine dökülür. Genç bir erkek veya kız kasnağın içindeki boku ayaklarıyla çiğneyerek sıkıştırır, adeta briket haline getirir.

Kasnak yavaşça çekilir ve ortaya çıkan sıkıştırılmış bok kurumaya bırakılır.

Biz buna “Kemre/kemire/kerme” diyoruz.

Kemrelerin kuruması uzun sürer. Bu nedenle çeşitli kurutma yöntemleri uygulanır.

Tezek ve yapma kısa sürede tutuşur ve hemen yanıp söner. Kemre ise hem geç tutuşur hem de uzun süre yanar.

O nedenle eskiden köy okullarının sobalarında yakmak için köy çocukları her gün sırayla evlerinden birer kemre getirirlerdi.

Ama en iyi ve kalorili yanan hayvan boku ise, davarı olan köylülerin bokluğundan yapılan koyun kemresidir. Koyun kemresi için kasnak/kalıp yapılmaz. Doğal olarak kuruyan davar bokunun harmanı ucundan başlayarak kemrelenir. Ucu küt ve keskin bir bel ile kemreler kalıp kalıp kesilir ve kurutmaya bırakılır.

 

Kasnaktan çıkan kemreler kurumada

Kuruma kulesi   

Davarın boku kalıp kalıp kesiliyor, kemre yapılıyor

Daha yazılacak, söylenecek çok şey var. Sonu gelmez.

Deyimlerimiz var, atasözlerimiz, taşlamalarımız var içinde “Bok” geçen.

 Ama biz sözümüzü değeri ve kıymeti anlaşılamadan aramızdan ayrılmış, Sorbonnne’da felsefe eğitimi almış, çok değerli bir eğitimci Namdar Rahmi KARATAY Hocamızın bir taşlamasıyla bitirelim.

 “İşte şimdi boku yedik, demek yerine “Gel keyfim gel” diyeceğimiz günler olsun.

 Tezekten terazinin…

Deveye neden böyle boynun eğik, demişler,
Deve dudak bükerek, nerem doğru ki, demiş.
Birbirini karşılar her yerde bütün işler,
Bir yerinde bozukluk oldu mu aksar o iş.

Şaşkın kaptana düşer, dümeni bozuk gemi,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Bir araba istersin, koşumu çözük olur,
Otobüse bakarsın, yastığı bozuk olur,
Otomobil tutarsın, keseye kazık olur,
Hasılı şu yollarda hep bize yazık olur,

Bir komedi zanneder seyreden bu dramı,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

İlim, sanat, fazilet hedef almış geçimi,
Bakın neye benzedi yeni şiirin biçimi,
Daha nasıl açayım bilmem size içimi,
Böyle düşkün sürünün böyle olur seçimi

Senin umduğun şeyler bilmem bize göre mi?
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Neye böbürlenirsin bir pul etmez diyetin,
Elbet sonu kof çıkar püften olan niyetin,
Sakisi böyle olur böyle bir cemiyetin,
Böyle biter cümbüşü böyle bozuk heyetin,

Böyle uyuz Aslı’nın kambur olur Kerem’i,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

 

Ele geçen fırsatı hemen kavra belinden,
Çalış kütük kapmaya sen zamanın selinden,
Günün türküsü neyse o düşmesin dilinden,
Bahtın sana gülmezse hayr-umma el elinden,

Kendi başına sürer kelin olsa merhemi
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Sakın namert aşına sokma elini yakar,
O tıkınsın, sen yutkun, bu da elbet can sıkar,
Bir iyilik yaparsa bin kere başa kakar,
Böylelerden gelecek iyilikten ne çıkar?

Öylesine hayr-eder bir soysuzun keremi,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

 

 

 

 

 



[1] HÜSEYİN TÜRKAN-BİR GÜZEL İNSAN M.NECMEDDİN OKYAY-ÖNDER KİTAPLIĞI-2018

[2] AZİZ NESİN-GÜBRE KRALI-HÜSNÜTABİAT MATBAASI-1968

29 Eylül 2022 Perşembe

KIRGIZİSTAN’DAN NE GELİR?

İnsanlar gittikleri yerlerden bir şeyler getirirler. Gidenlere ayrıca siparişler verilir, istekler yapılır.

Kırgızistan’a gidenlere ne sipariş verilir, onlardan ne istenir, derseniz, benim aklıma ilk önce artık orada da son yıllarını yaşayan doğal ve el emeği keçeden ürünler gelir. Doğal keçe yok artık, neredeyse hepsi Çin malı sentetik keçeden ürünler satışta.

Ben hem kendime hem de sipariş veya istek olup olmasın, sevdiklerime de alıp getiririm

Başka?

Başka diyeceğim aslında büyük bir dil göçüdür. Kırgız yurduna her gidişimde ve Büyük Kırgız Yazarı Aytmatov’u her okuyuşumda binlerce kilometre uzaklığa ve binlerce yıl geçen zamana rağmen Kırgız yurdundan göçüp gelen dilin Anadolu ağzında hala yaşadığına hayret ederim.

Yani ben Kırgızistan’a her gidişimde oradan yeni kelimeler, yeni isimler getiririm.

O halde Kırgızistan’dan ne gelir, diye sormadan önce “İstanbul’dan ne gelir?” diye sorarsanız, bunun cevabı zaten türküde saklıdır.

İstanbul'dan ayva gelir, nar gelir
Gömlek giymiş, omuzları dar gelir
Döndüm baktım sevdiceğim, yar gelir
Ellerinde deste deste gül gelir

Kaynak kişisi Avanoslu Selahattin olan bu Nevşehir türküsünün derleyeni Nida TÜFEKÇİ olarak görünür.

Orhan Veli durumu hemen değerlendirir ve Kazım Türküsü’ nde olduğu gibi bu türküye de adeta bir ekleme yapar.

GELİRLİ ŞİİR

İstanbul'dan ayva da gelir, nar gelir,
Döndüm baktım, bir edalı yar gelir
Gelir desen dar gelir
Günaşırı alacaklılar gelir.
Anam anam,
Dayanamam,
bu iş bana zor gelir.

Orhan VELİ

Kağızman’dan ne gelir, diye soracak olursak, neredeyse hepimiz biliriz bunu: nar

Başka bir Nida Tüfekçi derlemesinde Kağızman’a ısmarlanan narın artık gelmesi beklendiği söylenir. Lakin burada ısmarlanan “Nar mı nargile midir” pek bilinmez.

Muzaffer Sarısözen derlemesi bir İstanbul türküsü olan “Gemilerde Talim Var veya Recebim” türküsü Kırım ağzında hem çok farklı söylenir hem de sözler de farklıdır.

İSTANBUL AĞZI                            KIRIM AĞZI

Gemi gelir yanaşır                               Gemi gelir yanaşır

İçi dolu çamaşır                                  İçi dolu çamaşır                      

İstanbul’un kızları                               Bu ne kadar güzellik

Recep diye ağlaşır                              Bakan gözler kamaşır

Hani benim Recebim                           Gel benim Ercebim

Sarı lira vereceğim                              Gelmezsen öleceğim

Bu türkülerde içi dolu çamaşırla gemiler gelir, ama asıl gelmesi beklenen Recep veya Ereceb’dir.

…/…

Kırgızistan’dan Anadolu’ya olan dil göçünü Aytmatov’un eserlerini tarayarak, Kırgız yurduna yapmış olduğumuz gezilerde yaşadıklarımız ve duyduklarımızdan derlemeye çalıştık.

Ele aldığımız her bir Aytmatov eseri yayıncısı, tercüme edeni ve göçen dil örneklerinin geçtiği sayfalar ve ilgili cümleler ayrı ayrı belirtilmiştir. Göçen dil örneklerini günümüzde kullanılan şekliyle karşılaştırmalı olarak vermeye çalıştık.

Yaptığımız çözümlemelerde hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan gelen dil göçünün yanı sıra, değişime ve/veya dönüşüme uğramış, anlam genişlemesi veya daralması olan örnekler ayrı ayrı ele alınmıştır.

ESER ADI     :

DEVE GÖZÜ

BAYDAMTAL IRMAĞINDA

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

sakman

“Bir yıl önce liseyi bitirmiş; Anarhay’a, çobanlara yardım etmek için, sakman* olarak gelmişti.” s.23

*Koyun, keçi, inek sağıcı (Çevirenin notu)

Sakman kelimesi hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan dil göçüyle gelerek önce bir uğraş ve sonra da soyadı olarak kullanılmaya başlamıştır.

Örnek:

Vedat SAKMAN halen hayatta olan ünlü bir şarkıcı, şarkı yazarı, müzik yapımcısı ve gitaristtir.

ESER ADI     :

YILDIRIM SESLİ MANASÇI

ASKERİN OĞLU & BEYAZ YAĞMUR

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

çungarlar

“Tüm erkeklerin, en iyi atların, Isık-Göl’ün silah kuşanan tüm Kırgızlarının o gün saldırgan Çungar* ordularını karşılamak üzere uzaklarda, dağların ardında, üç günlük mesafedeki Talçuy Vadisi’nde olduğunu nereden bilecekti.” s.8

*Çungarlar, (Jungarlar, Cungarlar, Çongarlar ya da Congarlar olarak da bilinirler, kimi Batılı kaynaklarda ise Eleutlar olarak adlandırılırlar; sözcüğün Moğolca con/sol ve gar/el sözcüklerinden oluştuğu tahmin edilmektedir) Moğol ordusunun sol kanadını oluşturan, Oyrat Moğolları ya da Kalmuklar olarak da bilinen ve 13.-17. yüzyıllar arasında Orta Asya’da büyük hanlıklar ve imparatorluklar kurmuş Batı Moğol halkı. (Çevirenin notu)

Örnek:

Çungar kelimesi Anadolu’ya göçerken Çongar olarak değişime uğramıştır. Anadolu’da soyadı olarak (Yasemin ÇONGAR) kullanıldığı gibi, köy yerleşim adı (Kırıkkale- Delice ilçesi Çongar Köyü) olarak da kullanılmaktadır.

kesek

“Senin dağlarında, senin armağanlarınla yaşayıp otlaklarda ve çayırlıklarda hayvan güden altı-kesekli* Kırgız halkını koru.” s.15

*Altı kesek, Kırgızlar içindeki en büyük “urug’lardan (aile birliği) birisinin adıdır; kesek sözcüğünden kastedilenin bacak mafsalı olduğu tahmin edilmektedir; Orta Asya Türk halklarında asaletle ilgili deyimler Batı dünyasındaki ölçüt olan kandan (mavi kan/kırmızı kan) farklı olarak kemik üzerinden (ak kemik/kara kemik) türetilmiştir. (Çevirenin notu)

Kelime hiç değişim ve dönüşüme uğramadan, ancak anlam daralmasıyla Anadolu halk ağzında söylenmeye devam etmektedir.

Sözlükler kesek kelimesinin karşılığı olarak “Bel, çapa, traktör pulluğu veya kara sabanın topraktan kaldırdığı iri parça” olarak tanımlar.

urug

Çevirenin notunda geçen “Urug” (aile birliği) kelimesi ise değişime uğrayarak göç edip gelmiş ve “Üruğ” şeklinde soyadı olarak kullanılmaktadır.

Örnek:

19. Genel Kurmay Başkanı Necdet ÜRUĞ

apa

“’Apa*, kıymetlim benim, canım apam!’ diye haykırmaya gayret edecek, ama sesi çıkmayacaktı.” s.41

*Kırgızca “Anne” (Çevirenin notu)

Apa kelimesi dil göçünde değişime uğrarken anlam olarak aynen kalmıştır.

Biz Anadolu’da “Apa” kelimesini yerleşim yeri olarak da kullanıyoruz, soyadı olarak da.

Örnek:

APA BARAJI-Konya sınırları içinde ve bulmacalarda hep sorulan bir sulama barajıdır.

ASLANAPA-Kütahya iline bağlı bir ilçe merkezidir.

Prof. Dr. Oktay ASLANAPA- Türk ve İslam Sanatı Tarihi alanında söz sahibi bir akademisyendir.

ESER ADI     :

CENGİZ HAN’A KÜSEN BULUT

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

ulus

“O vakte değin Asya’nın büyük kısmı Cengiz Han’ın egemenliği altına geçmiş ve Cengiz Han, bu toprakları oğulları, torunları ve komutanları arasında uluslara* bölerek paylaştırmıştı.” s.33

*Orijinal Rusça metinde yazar tarafından ulus olarak yazılmış bu Moğol kökenli sözcük günümüz Türkçesinden biraz farklı olarak yaşanan yer, yurt, üzerinde egemenlik kurulmuş topraklar ya da devlet olarak anlaşılmalıdır. (Çevirenin notu)

Örnek:

-Bartın iline bağlı Ulus ilçesi

-Soyadı olarak kullanılan örnekler.

-Ankara’nın en bilinen ve ilk meclisin açıldığı yer olan Ulus semti adını meclisin açılışından sonra almış olmalıdır. Zira o zamana kadar Ulus kelimesi yerine, millet kelimesi kullanılıyordu ve “Ulus” mahallesinin adı da Taşhan idi.

Ulus’a Hakimiyet-i Milliye Heykeli dikildikten sonra mahallenin adı da Ulus olarak değiştirilir.

Mahallenin Türkler tarafından kullanılan en eski adı ise bölgede çok sayıda bulunan Roma eserlerinden dolayı olmalı ve adı “Belkıs” idi.

yasavul

“Ama Cengiz Han’ın maiyeti arasında en çok dikkat çekenler, korkusuz kezegullar ve yasavullar* değildi kesinlikle.” s.35

*Yasavul: Moğolca yasa kökünden türetilmiş, Moğol ve Türk devletlerinde yasaları kayıt altına alan ve icrasından sorumlu olan saray mensubu görevliye verilen isim. (Çevirenin notu)

Yasavul kelimesi de hiç değişime uğramadan göçüp gelen, ancak anlam genişlemesine uğrayan kelimelere bir örnektir.

Sözlük anlamı “Bekçi” olarak görünse de bu kelime Alevi-Bektaşi Erkanında farklı anlamlarda kullanılır.

“Kırklar Cem’inde İmam Muhammed Mehdi’nin hizmetine izafeten, cem ayininde bu görevi üstlenen ve cem evine giriş çıkışları düzenleyen, yardımcıları ile birlikte cemde bulunan canların ev ve mallarını koruyan kişi. Bakınız pervane.”

Pervane: Cem ayini sırasında dışarıda nöbet tutup dolaşan ve ‘Meydan’a’ yabancıların girmesini engelleyen gözcü kişi.”

yayık

“’Altun, insanların yakında ordunun Jayık* Nehri kıyılarına ulaşacağını konuştuklarını duymuş, doğru mu bu?’” s.66

*Jayık: Ural Dağları’ndan doğup Hazar Denizi’ne dökülen, bugünkü Kazakistan ve Rusya (Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti) topraklarından geçen Kazakça Jayık, Başkırca Yayık denilen ve bugün Ural adıyla bilinen nehir. (Çevirenin notu)

Anadolu’ya göçerken değişim ve anlam daralmasına uğrayan Jayık kelimesi, “Yayık” olarak söylenirken Türk-Altay mitolojisindeki anlamı neredeyse kaybolmuştur.

Türk-Altay mitolojisinde “Jayık-Yayık” Irmak Tanrısıdır.

Göğün üçüncü katında oturur ve 17 ırmağın kavuştuğu yerde yaşar. Irmaklara, rüzgarlara ve sulara hükmeder. Şimşek onun kamçısıdır.

“İnsanları kötülükten, fenalıktan korumak ve hayat vermek için Tanrı Ülgen tarafından gönderilmiş göksel bir tanrıdır.”

Soyadı olarak da kullanılıyor.

ESER ADI     :

BEYAZ GEMİ

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

aksakal

“Hoş, Momun’un hiç de saygıdeğer aksakal* görünüşü yoktu.” s.18

*Kırgızca: İhtiyar adam (Çevirenin notu)

2017 yılında yapmış olduğumuz Kırgızistan Yurt Gezisinde ve o geziden sonra yaptığımız tüm Yurt Gezilerinde en çok kullandığımız kelimedir.

Gezi sonunda son söz hep aksakallara verilir. Kadim Aksakalımız hep Hilmi TAKAZ olup eşi, Ayşenur Ecemizdir.

Bilge kişidir Aksakal. Çözümsüz konuları tarafları bir araya getirerek çözer, barışı sağlar.

Örnek:

Hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan dil göçüyle birlikte gelmiştir.

Soyadı olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bir de Bandırma-İzmir tren hattında AKSAKAL Tren istasyonu ve aynı isimle köy yerleşim yeri bulunmaktadır.

cılga

“Eyer’in, Kurt’un, Tank’ın yanından, ırmak kıyısından, böğürtlenlerin arasındaki cılgadan*, Seydamet’in otunu biçip cascavlak bıraktığı uzun tarla şeridinden aynı hızla seğirtti.” s.24

*Patika (Çevirenin notu)

Hiçbir değişim, dönüşüm ve anlam kaybına uğramadan dil göçüyle gelmiştir.

Anadolu halk ağzında yaygın olarak kullanılan kelime türkülerimize de girmiştir.

Ay akşamdan aş da gel yaylalar yaylalar

Cılga yola düş de gel dılo dılo yaylalar

 

taka

“’At, Ata. Taka. At. Ata. Taka*.’” s.140

*At.Baba.Nal (Çevirenin notu)

İlkokula yeni başlayan öğrencilerin okumaya geçmeden önce tekrarladıkları ses ve söz dizimleridir.

Biz de “At Ali At” diziminde olduğu gibi.

Burada anlam değişimine uğrayan tek kelime “Taka” kelimesidir.

Örnek:

Yazıda Karadeniz bölgesinde kullanılan bir tür deniz ulaşım ve taşıma aracı taka’dan söz edilmez. Taka kelimesi burada “Nal” anlamına gelir ve soyadı olarak “Taka”, nal anlamında kullanılmaktadır.

ESER ADI     :

ELVEDA GÜLSARI

YAYINEVİ     :

ÖTÜKEN

TÜRKÇESİ   :

REFİK ÖZDEK

yorga

“Arabayı çeken taypalma yorga* Gülsarı da çok yaşlı ve bitkindi.” s.7

*Taypalma yorga: Yorga atlar yorgalama biçimlerine göre ‘yol yorga’, ‘kiytin yorga’, ‘şaldır yorga’, ‘sapkın yorga’, ‘su yorga’ ve ‘taypalma yorga’… gibi adlar alırlar. ‘Su yorga’ ve ‘taypalma yorga’ dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır. ‘Taypalma yorga’ ve ‘Su yorga’ dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala giden yarış atlarını geçen, güzel yürüyüşlü, hızlı, binicisini hiç sarsmayan, su gibi akıp giden, uzun mesafe koşusunda eşsiz bir at cinsidir. (Çevirenin notu)

Dil göçüyle gelen kelimelerden birisi de “Yorga” kelimesidir ve yukarıda açıklandığı gibi atın bir yürüyüş şeklidir. Ancak nedense bu kelime yerine Farsça “Rahvan” kelimesi kullanılır. Bu bilinçli bir kullanım mıdır, bilinmez.

Farsça “Rahvan” kelimesi de aslında rah/yol ve ban-van/tutan demektir ve iki kelime yol tutan anlamındadır.

Burada ‘ban’ kelimesi Türkçe’de –van olarak da okunabilir, Bahçı-van kelimesinde olduğu gibi.

Bir de dilimize giren bir söz vardır: Atın iyisi rahvan, adamın iyisi pehlivan

Köy yerleşim yeri ve soyadı olarak kullanılmaktadır.

Yorga atların Kırgızların uçan at efsanesi Tulpar’ın soyundan geldiğine inanılır.

Örnek:

“Babam köy imamlığı yapardı. Köy imamlarının imamlık süreleri harmandan harmana olmak üzere bir yıl olarak hesaplanırdı. Köylü ve imam durumdan memnunsa imamlık süresi uzardı.

Babam köylerde bir yıldan fazla imamlık yapmamış hiç. Çocukluk yıllarımdan dinlediklerimden aklımda kalan bir “Yorgalı” lafı hep ilgimi çeker ve nedense bu kelime bana hep gizemli gelirdi.

Bilmezdim yorgalı kelimesinin ne anlama geldiğini.

Yorga neydi, bir bilebilsem, -lı ekini ekleyerek kelimenin anlamını çözerdim. Ama bilmiyordum.

Yorgalı Köyü babamın imamlık yapmış olduğu köylerden biriydi.

Acaba orada olan ve –lı eki alan “Yorga” neydi?

Hep merak ettim.

Sonra öğrendim. Elveda Gülsarı’ yı okuyunca öğrendim.

Gülsarı dünyanın en iyi yorgasıydı.

Sonra yorganın bizde ve binicilikte atın rahvan yürüyüşüne karşılık geldiğini öğrendim.

Demek ki “Yorgalı” Köyü’nde yorga at yetiştiren insanlar vardı. Ne muazzam bir dönemdi kim bilir o yorga atların olduğu dönem. Anladım, Yorga-lı ne demek.

Babamdan ve ilçem Sungurlu’daki insanlardan bir başka söz daha duyardım içinde “Yorgalı” geçen. Yorgalı Halil adı kulağıma en çok çarpan kelimelerdendi veya kulağım bu kelimeye karşı çok daha açıktı ve konuşmalarda geçtiğinde hiç kaçırmazdım.

Kimdi bu Yorgalı Halil? Henüz tam bilgilerine ulaşamadım.

Ama bir de Türk Halk Müziğinin ustalarından Kastamonulu “Yorgansız Hakkı çavuş” vardır.

Yorga ve Yorga-n kelimeleri göçüp gelen kelimelerdi.

Yorgansız Hakkı Çavuş’un en bilinen türküsü “Ali’im Gitme Pazara” türküsüdür.

uran

“Yarışçılar uran* salıp, atlarını dörtnala sürüyor, uçuyorlardı.” s.55

*Uran: Aynı dava uğrunda, aynı bayrak altında toplanmak ve savaşmak için milli parola. Genellikle boyların ya da eski, ünlü bir batırın (batur, yn) adı söylenerek çağılır. Boyların ayrı ayrı uranları da vardır. Oniki Kazak boyunun ortak uranı ‘Abak’tır. Uran salmak ya da uran çağırmak, günümüzde daha çok kökpar, buzkaşı oyunlarında, at yarışlarında, vb. spor gösterilerinde yaygın olarak devam etmektedir. (Çevirenin notu)

Örnek:

İstanbul’un sanat hayatında Uran Sanat Galerisi önemli yer tutar.

Kelime soyadı olarak da kullanılmaktadır.

Çora

“Çora’nın* kendisini razı edeceğini biliyordu. Bu defa da Çora’nın dediği olacaktı.” s.118

*Çora Kırgızların ulusal destanı Manas Destanı’nda Manas’ın hep yanında bulunan 40 yiğidinin her birinin adıdır. Yiğit demektir.(Yazarın notu)

Kimi yerde ses değişimine uğramış olsa da anlamını yitirmemiştir.

Örnek:

Soyadı olarak kullanılır.

Karşılığı “Yiğit” kelimesi hem ad hem de soy ad olarak kullanılır.

Çora kelimesi ses değişimiyle “Şora” olarak söylendiğinde bizim Ayşegül Şora Dostumuzun soyadı olarak çıkar karşımıza.

cidav

“Altın sarısı donu, güçlü cıdavı,* yuvarlak sağrısı, kalkık burnu ve kapkara parlak gözleriyle, öbür atların arasında bir bakışta fark ediliyordu.” s.119

*Cıdav veya cidav karşılığı Türkçe sözlükte ‘Omuz başı, hayvanlarda ve insanlarda kürek kemiğinin üstü’ olarak geçer.”

Örnek:

Artık pek yaygın olmayan bu kelime bir zamanlar Toroslarda, Adana ve Kozan taraflarında Yörük Türkmen boylarında kullanılırdı. Öyle ki kelime yörede Cin Yusufoğlu adına yakılan eşkıya türküsünde geçer ve omuzundan yaralı Cin Yusufoğlu bir yandan at sürerken bir yandan da yaralı omzunu dikmektedir.

Karşıki tarlaya ekin ekerdim
Sağ elimle cidavımı dikerdim
Nice vezirlere ipin takardım
Al atın üstünde bulunamadım

Nurettin Rençber bu eşkıya türküsünü kendi yorumuyla ve bestesiyle çok güzel söyler.

arman

“Armanı* (gerçekleştirmek istediği ülküsü) büyüktü, çoktu, ama bunların pek çoğunu başaramamıştı.” s.188

*Sözlük karşılığı “İstek, özlem, ülkü” demektir. (Yazarın notu)

Örnek:

Bilinen ve çok kullanılan bir soyadıdır. Ayşe Arman

zor

“’İyi kadın kötü erkeği zor* (güçlü) kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar, demiş atalarımız.’” s.221

Örnek:

*Zor kelimesinin sözlük karşılığı “Güçlü” olarak çıkar karşımıza.

Buradan hareketle karşımıza çıkan “Zor-lu” soyadı oldukça yaygındır.

ESER ADI     :

GÜN OLUR ASRA BEDEL

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

özek

“Bu yerlerde, demiryolunun iki yanında Sarı Özek* bozkırı, sarı kumlu geniş bozkırların bomboş orta bölgesi (özeği) uzanıyordu.” s.19

Yazar cümlede aslında “Özek” kelimesinin tanımını yapmıştır. İlave olarak “Bomboş orta bölge” de diyebiliriz. (Yazarın notu)

Hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan, anlamını da yitirmeden göçüp gelen bu kelime tam da bozkırda doğan bir bilim insanının soyadı olmuştur.

Örnek:

Ünlü ceza hukuku profesörü Çetin Özek Çorumludur, bozkır çocuğudur ve bomboş orta bölgedendir. Onun ataları yaşadıkları coğrafyayı kendine soyadı olarak seçmiştir.

atan

“Boranlı Karanar, idaresi son derece güç olmakla birlikte eşi az bulunur bir deveydi; Yedigey onu gençken iğdiş etmemiş, sonra da hep böyle atan* olarak kullanmıştı.” s.27

*Damızlık erkek deve. (Çevirenin notu)

Örnek:

Devecilik, develerle taşımacılık, kervancılık yüz yıl geride kaldı, ama yüzyıllarca tüm Asya’da sürüp gitti. Bu iş ve meslek unutulmuş olsa da deve ve devecilikle ilgili kelimeler, terimler, tanımlar, isimler hala günlük hayatımızın içindedir.

Atan, Maya, Tülü vb. kelimeler hep o dönemdendir, hala kullanılır, ama tarihi bilinmez.

En yaygın olarak kullanılan ise “Atan” kelimesidir. Kelime ünlü Atan Kardeşlere soyadı olmuştur.

İrfan ve Adil Atan Kardeşler hem milli takımda hem de Kırkpınar’da boy gösteren ünlü pehlivanlardır. Aslen Abhazların Atanba ailesinden olan kardeşlerin ataları aile adını doğrudan almak yerine, pehlivanlıklarına uyan ve anlamı da olan “Atan” soyadını almışlardır.

Dönemin ünlü pehlivanları Mustafa Dağıstanlı ve Gazanfer Bilge gibi Atan Kardeşler de otobüs işletmeciliğine soyunmuşlar ve bu işi uzun süre devam ettirmişlerdir.

kazanak

“Kazma makinesi isteğiniz derinlikte çukur kazınca kalanını kendiniz tamamlarsınız, sapmayı* da kol gücüyle açarsınız.” s.121

*Kırgızcası “Kazanak” olarak belirtilmiştir. (Çevirenin notu)

Örnek:

Türkler İslamiyet’e geçene kadar ölülerini nasıl gömüyorlardı? Burada konumuz bu değil. Ama Eski Türkler de mezar kazıyorlardı. Günümüz Müslüman mezarlarında, özellikle kırsalda kazılan mezar çukurlarında ölünün yüzü kıbleye gelecek şekilde çukurun içine bir girinti yapılarak yer açılır. Halk dilinde buna “Sapma, sapıtma vb.” denir. Ölü bu girintiye yerleştirilir ve ölünün üzerine doğrudan toprak gelmesin, diye girintinin önü kerpiç, tuğla, kalas vb malzemeyle kapatılır.

Kazanak kelimesi soyadı olarak da çıkar karşımıza.

agay

“’Agay*, demek oluyor ki Almanlara tutsak düştünüz siz’’” s.146

*Öğretmen (Çevirenin notu)

Örnek:

Kelime göçüp gelirken çok az değişikliğe uğramıştır ve “Akay” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Akay soyadı oldukça yaygındır,  Müşerref Akay.

Ankaralı olanlar veya orada yaşayanlar bilir, Akay Yokuşu eski Ankara’da her sürücünün ve yayanın rahatlıkla çıkabileceği bir yokuş değildi.

akın

“Ey türkünün büyük ustası Raymalı Ağa, bütün emelim senin gibi yüce bir akın* olmaktı.” s.362

*Halk ozanı (Çevirenin notu)

Akın kelimesi de hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan göçüp gelen dile örnektir.

Ancak asıl anlamı genişlemiş, “Atak, hücum” anlamları, “Akın-cı” anlamı ortaya çıkmıştır.

Örnek:

Hem isim hem de soy isim olarak çıkar karşımıza.

Akın Akbaygil, bankacılık yanında İznik seramiklerine katkısıyla bilinir.

Bizi yıllardır Anadolu yollarında gezdiren Salim Kaptan’ın soyadı “Akın” olarak çıkar karşımıza, halk ozanı demektir.

basmaç

“Ta 1920’lerde Türkistan illerine gelmiş, oradaki basmaçlarla* bir hayli kapışmış, …” s.407

Orta Asya’da Fergana Vadisi’nde başlayan Korbaşı Hareketi Sovyetler tarafından, ev, yurt basan, baskın yapan anlamında  “Basmacı-lar” hareketi olarak tanımlanır. Enver Paşa bu harekete liderlik yaparak Kızıl Ordu’ya karşı girdiği savaşta 04 Ağustos 1922 tarihinde bugünkü Tacikistan topraklarında hayatını kaybeder.

Örnek:

Basma kelimesi biz de yaygın olarak bir tür pamuklu kumaş için kullanılır.

Basmaç kelimesi ise hiçbir değişiklik olmadan, özellikle Afyonkarahisar yöresinde bulgur ve etin iyice dövülmesiyle elde edilen hamurunun yassı hale getirilip soba üzerinde kebap gibi pişirilmesiyle yapılan bir çeşit köfteye verilen isimdir.

ESER ADI     :

DİŞİ KURDUN RÜYALARI

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

“Kumlar nemi emdiğinden ve ıslanan takırlar* yumuşayarak sertliklerini kaybettiklerinden nihayet uzayda olduğu gibi sanki sonsuzmuş gibi gelen müthiş bir sessizlik çöktü ortalığa…” s.35

*Çöller ve yarı kurak bölgelerde, yağışlı mevsimde sığ ve tuzlu bir göl ya da bataklık durumuna gelen, kapalı, dibi tuzlu tortularla kaplı çukur. (Çevirenin notu)

Örnek:

Soyadı olarak hiç değişmeden çıkar karşımıza.

Ayrıca, kurumuş, çatlamış yerler, nesneler için biz de aynı tarifi yaparız “Takır takır kurumuş” deriz.

BOZ-ÜY PARÇALARI

TÖR

Moğolca Tör-e kelimesi neredeyse bütün Türk soylu dillerde aynı anlamda kullanılır. Boz-üylere-Kırgız Yurtlarına girişte kapının tam karşısına gelen ve aile büyüğünün,aksakalların,hakanın oturduğu yer,makamdır. Diğerleri ona göre oturur. Tör-e kelimesi buradan gelir.

Gerek "Tör" gerekse "Töre" kelimesi ad ve/veya soyad olarak kullanılır.

Vedat Nedim Tör

Teslim Töre

Gökhan Töre

ÜK

Boz-üyün tündüğünü gövdeye bağlayan hafif ve sağlam ağaçtan uzun sırıklardır. Türkiye Türkçesinde ses değişimine uğrar ve "Ok" olarak kullanılır.

Hem "Ük" hem de "Ok" olarak kullanılır.

Orkun Ük

Hilmi Ok

BİR ANI

Yine bir Kırgız Yurdu gezisindeyiz. Kırgız rehberimiz yaylada bize güneşte kurutulmuş yuvarlak şeyler verdi ve biz buna “Kurut” diyoruz, dedi.

O gezide Selman AK Dostum da vardı.

Selman Tuncelilidir ve Zazadır.

Kurut kelimesini duyunca çok şaşırdı. “Biz de buna “Kurut” diyoruz, dedi rehbere.

Şaşırtıcı olan “Kurut” kelimesinin binlerce kilometrelik göçü olmakla birlikte Dersim’in Zazaca konuşulan bir bölgesinde de aynı adla kullanılıyor ve aynı şeyi, kurutulmuş yoğurt, ifade ediyor olmasıdır.

Yoğurt uzun süre saklanamaz. Ama misket büyüklüğünde topak topak yapar ve güneşte kurutursanız, tamamen kuruyan yoğurdun içinde bakteri üremez ve bozulmadan uzun süre dayanır. Yaylada veya kışın hayvanlar sütten kesildiğinde o kurutlar ıslatılır ve ekmeğin yanında katık olarak yenir.

SONUÇ:

İnsanlar binlerce, on binlerce yıldır bir yerden bir yere göçüyorlar. Göçtükleri topraklardan getirdikleri maddi kültür unsurları zamanla teknolojiye yenik düşüyor ve artık kullanılmaz hale geliyor. Oysa beraberinde getirdikleri, onlarla birlikte göçen dil asla terk edilmiyor. İsim, soy isim olarak karşımıza çıkıyor. Bunları taşıyan insanlar taşıdıkları kelimelerin anlamlarını bilmeseler bile meraklılar için çok büyük ipuçları veriyor. Bazen tek bir kelime koca bir keşif için bir başlangıç olabiliyor.

İstanbul’dan ayva gelir, nar gelir. Kağızman’dan da.

Gemi dolu çamaşır da.

Ama Kırgızistan ne gelir, sorusuna aradığım cevapları sıralamaya çalıştım.

Bitmedi, bitmez de. Kolay değil, zahmetli bir iş.

Bunu yine başka bir Kırgız atasözü söylüyor: Camansız cahşı olmaz.  Yani, “Yamansız yahşi olmaz.”

Yani zahmetsiz güzellik olmaz.

Muhabbetle,

 


                         Nurettin Rençber'in Eşkiyalık Türküleri albümünden Cin Yusufoğlu