30 Haziran 2022 Perşembe

MİŞA İLE KISTAKLARA DOĞRU BİR GEZİNTİ YA DA ADANIN TAŞLARI-2

 

“Hep daha yakından görmek istiyordum. Ama bunun için hiç imkanım olmadı. Adadan Paşa Limanı Adası-Balıklı’ ya uğrayıp Erdek’e giden feribottan baktığımda aklım hep orada kalıyordu. Bu küçük Paşa Limanı adasının yanında acaba başka küçük bir ada mı vardı? Yoksa iki ada arasındaki kara bağlantısı jeolojik nedenlere bağlı olarak batmış mıydı? Hep merak ediyordum. Sanki bir çöküntü var gibi geliyordu bana, zira feribottan aradaki kara bağlantısını neredeyse hiç göremiyordum. Sanki arada hiçbir kara bağlantısı yok gibi görünüyordu.

Kendi kendime bunun bir “Nehrung”[1] olması gerektiğini düşünüyordum. Şimdi bugün, burada tam kırk yıldır görüp görüp de merak ettiğim, ama Paşa Limanı – Balıklı’ da inerek o merak ettiğim yere kadar yürüyerek gördüğümün ne olduğunu öğrenememenin bana vermiş olduğu sıkıntıdan kurtuluyorum.  Demek, o arada kara bağlantısı yok gibi gördüğüm, kara bağlantısı olsa bile benim hep “Nehrung” diye bildiğim kıyı şekli bir “Kıstakmış.”

Bir daha söyle bakalım Reco, “Kıştak mı?”

Hayır, ‘Kıstak’.”

Öyle mutluydu ki Mişa. İlkokula yeni başlayan ve öğrendiği her şey için heyecan duyan küçük bir çocuk gibiydi.

Her fırsatta bana teşekkür ediyordu Mişa, benim üniversitede Alman Dili ve Edebiyatı okurken 1984-88 yılları arasında hocam olan Dr. Michael FRITSCHE.

Yakınları ve ailesi ona hep Mişa, diyor.

Üniversitede ise o Herr FRITSCHE idi.

Biz de Mişa[2] olarak devam edelim o halde.

20 HAZİRAN, PAZARTESİ

“Seninle Paşalimanı’na gidelim mi, oradaki adaları merak ediyorum,” diye soran Mişa’ ya olur elbette, diyorum.

Hazırlıklarımızı yapıyoruz. Pazartesi günü kalkacak ve Balıklı’ ya uğrayacak 07.15 feribotuna bineceğiz.

Mişa bizimle birlikte adada yeni komşuları Ulaş Hanım ve eşi Teoman’ın da geleceğini söylüyor.

Tamam, diyorum.

Sabah 06.20’de beni ve Mişa’yı araçlarıyla alan Teoman ve eşiyle feribot iskelesine gidiyoruz.

Ulaş ve Teoman’ı daha önce görmüştüm adada, ama tanışmamıştım.

Michael Mişa oluyorsa, Teoman da Teo oluyor.

Feribotun kalkış saati geliyor ve üst güvertede bir yere oturuyoruz. Üst güverteden birkaç kare fotoğraf çekiyorum. Havada yağmur havası var.

Hava serin ve rüzgarlı. Ulaş üşüyor, rüzgar almayan iskele tarafına geçiyor. Sancak tarafında durabilmek çok zor. Teo yanına aldığı polar hırkasını bir eşi Ulaş’a veriyor, bir kendisi giyiyor.

Ben üşümüyorum.

Mişa ise ateşli bir hastalıktan yeni çıkmış olduğu için tedbirli ve yanına ince montunu almış ve üzerine giyiyor.

 

 Kırmızı şapkalı Mişa-yanındaki Ulaş, beyaz şapkalı Teo-Marmara Adası feribot iskelesi

Feribot Balıklı’ ya saat 07.45’de varıyor.

İnmemiz ve yürüyüşe başlamamız saat 08.00’i buluyor.

Erdek’e giden feribot dönüşte saat 12.00’de yine Balıklı’ ya uğruyor. Yani bu demektir ki, ada gezimiz için tam dört saatimiz var. 12.00 feribotunu kaçırırsak, bir sonraki ve Balıklı’ ya uğrayan son feribot saat 20.00’de. 

Üst güverteden havanın durumu böyle görünüyor, saat 07.20
 

Feribottan iniyoruz. Elli metre gidiyoruz ve bir yol ayrımına varıyoruz.

Yol ayrımında soldaki levhalar Harmanlı-Paşa Limanı-Poyrazlı köylerini, sağdaki levha ise Tuzla köyünü gösteriyor.

Mişa’nın aklında Poyrazlı Köyü, daha doğrusu Vori-Voria Köyü var.

Vori veya Voria Rumca’ da “Poyraz” anlamına geliyor. Fakat bu da “Boreas veya Voreas”- kuzey rüzgarı anlamına gelen ve rüzgar tanrısı poyraz kelimesinden bozma ve halk ağzında “Vori” olan bir kelimedir. 

Lala Mustafa Paşa Kıbrıs seferinden dönüşünde, çok sert bir havaya tutulması ve bu adanın kuytusuna yaklaşarak sığınması ve orada kalması üzerine, Paşa'nın Limanı anlamında Paşa Limanı adını almıştır. Lala Mustafa Paşa bu ziyareti ile adada yaralı askerlerini tedavi ettirmiş, şehit askerlerini defnetmiş, cami ve çeşme gibi halkın kullanımına açık meskenler inşa ettirmiştir. Caminin çatısını gemisinin direği ile desteklemiştir. 1935'teki depremde cami tamamen yıkılmış yerine şimdiki cami yapılmıştır. Caminin yanındaki mezarlıkta çok eski mezarlar mevcuttur. Bunların en eskileri 'Sahib-i hayat ve hasenat Paşa Limanı Zabiti Elhoş Halil Ağa 1200' ve 'Merhum Tiryaki Mehmet Paşa 1174' kitabelerini taşıyan taşlardır. Bu eserler halâ ayakta durmaya çalışmaktadır.

 

Paşa Limanı-Balıklı Köyü İskelesi

Ama Mişa’nın Erdek’e giderken görmüş olduğu ve ayrı bir ada olduğunu düşündüğü yer adanın güney batısında ve Tuzla Köyü yönünde olmalı ve biz de Tuzla Köyü’ne doğru yürümeliyiz.

Üstelik dört saat içinde hem Vori’ye-Poyrazlı Köyü’ne hem de Tuzla Köyü’ne yürümemiz için vaktimiz yok.

 Amacımız zaten Mişa’nın kırk yıldır aklında kalan ve merak ettiği o kara bağlantısı olan yeri görmek değil mi?

Yola koyuluyoruz. Rüzgar devam ediyor.

Kısa bir yürüyüşten sonra yol sağa dönüyor. Denize bakan bir terastaki çamlık dikkatimizi çekiyor. Çamlığın etrafı dikenli tel ile çevrilmiş. Burasının eski bir mezarlık olduğunu düşünüyoruz. Açık olan yerden çamlığa giriyoruz. Evet, burası mezarlık, ama sadece tek bir mezar görebiliyoruz. Mezar Osmanlı döneminden ve hem baş, hem ayak taşları hala yerinde duruyor. Diğer mezarlara ne olmuş? Yeni mezarlık nerede, bilemiyoruz.

Mezarlığın içinden yürüyerek denize bakan yamaçtan yürüyoruz. Önümüze çıkan bir inşaat yolumuzu kesiyor ve yeniden asfalt yola çıkmak zorunda kalıyoruz.

Asfalt yoldan yürümeye devam ediyoruz.

Kısa bir süre sonra asfalt yoldan sola ayrılan toprak yol dikkatimizi çekiyor ve asfalt yoldan ayrılarak toprak yola giriyoruz.

Toprak yol denize doğru gidiyor. Denize yaklaştıkça yolun sağa doğru döneceğini ve daha sonra yeniden asfalt yola kavuşacağını tahmin ediyorum.

Denize doğru birisi sağ tarafta, diğeri solda olmak üzere etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan iki yazlık ev görüyoruz.

 

Çamlıktan Balıklı sahilinin görünüşü

Sahile kadar iniyoruz.

Yol sahil boyu devam ediyor.

Sağ taraftaki ev sahibi bahçesine bir şeyler ekmiş olmalı, kuşlar yemesin, diye bahçesine bir korkuluk da dikmiş.

Oysa yaşadığımız dünya bütün canlılar için ortak bir yaşam alanı değil mi? Kuşlarla bile paylaşılmayan bir dünya nasıl olabilir? Korkuluk da neyin nesi?

Benim derdim ev sahibinin bahçesine neden bir korkuluk koyduğu değil, benim derdim ev sahibinin bahçesine koyduğu korkuluğun şekli ve ne olduğudur.

Korkuluk vitrin mankeni bir kadının üst tarafı. Mankenin duruşu sanki saldırıya uğrayarak üstü parçalanmış bir kadın görüntüsü veriyor.

Bu ne demek?

Ev sahibi bu kadın vitrin mankenini ya muhtemelen daha önce denize çöp olarak atılan ve poyraz rüzgarlarının attığı kıyıdan almış ya da ev sahibi bir giyim mağazası sahibi olmalı, diye düşünüyorum.  

Kadın vitrin mankeni

SAHİLDEKİ İŞARETLER

Sahile iniyorum. Poyraz rüzgarlarının kıyıya vurduklarını merak ediyorum. İlginç parçalar görüyorum. Ne görsem yanıma alacak durumum yok elbette. Ama işte bir meşe odunu buluyorum. Ne ilginç. Meşenin baş tarafı bir taraftan bakarsan deve başını, diğer taraftan bakarsan köpek başını andırıyor.

“Bu bir işaret Recep Abi,” diyor Ulaş. Mişa ve Teo da buna şaşırıyorlar.

Biraz daha sağa sola bakayım, derken işte başka bir şey daha. Bu sahillerde pek rastlanmayan ve iç yüzeyi sedef kaplı bir istiridye parçası.

Bunun da bir işaret olduğunu söylüyor Ulaş.


Asıl şaşılacak şey ise, bulduğum her iki parçanın da şekil olarak bir hayvan başına benziyor olmasıdır. Meşe odunu ve sedef sola baktıklarında benzerliğe şaşırmamak elde değil. Öyle ki sedef şekilde görülen devenin başındaki burun derisi kıvrımları bile görülebiliyor.

NİHAYET O KARA BAĞLANTISI

Kuzey sahili boyunca uzanan toprak yoldan ilerliyoruz. Toprak yol bir süre sonra bizi asfalt yola bağlıyor. Asfalt yol deniz seviyesinden biraz yüksekte ve en tepeye çıktığımızda aşağıda, güney doğu yönünde uzanan kara parçasını görüyorum ve Mişa’ya dönerek “Merak ettiğin yer burası mıydı?” diye soruyorum. “Evet,” diyor Mişa.

O zaman biz bu kara parçasına Türkçede “Kıstak” diyoruz. Mişa ilk defa duymuş olduğu kelimeyi telaffuz etmekte biraz zorlanıyor. Unutmamak için de sürekli tekrarlıyor.

İşte kırk yıldır Mişa’yı merak içinde bırakan kara parçasını nihayet görüyoruz.

Mişa’ nın kırk yıllık tahminlerine göre bu kara parçası neler neler olmadı ki, ona ne hikayeler uydurmadı ki?

Nihayet bu kara parçasının bir kıstak olduğunu öğreniyor Mişa. Benim de çok ilgimi çekiyor bu kara parçası. Hemen aklıma Kapıdağ Yarımadası bağlantısına, yani tombolo’suna açılmak istenen kanal geliyor.

Başka?

Başka aslında birer kıstak olan Panama Kanalı ve Korint Kanalı geliyor.

Oralarda açılan kanallar kıstağın en dar yerindeydi ve coğrafyaları değiştirdiği gibi, siyaset ve ekonomileri de etkiledi.

Kapıdağ Yarımadası kıstağına kanal açılması düşüncesi ta Roma’dan beri devam ediyor. Roma döneminde yarım kalan kanal projesi 1957 tarihinde DSİ tarafından yeniden gündeme getirilir.

DSİ kıstak kısmına gemiler için bir kanal yapmaya başlamış, fakat denizin getirdiği sedimentler ile kanal ağızları hemen dolduğundan bu kanal işinden vazgeçilmiştir, kanalın izi hala görülebilir. Kıstak günümüzde hala bataklıktır

Kapıdağ ve Paşalimanı Adası Tuzla Köyü kıstakları aynı haritada 

 

Korint kıstağındaki kanal

Korint kıstağındaki kanal

Panama kıstağındaki kanal

Panama Kanalı

Kıstağı gören Mişa gördüğü kara parçasının Almancasının “Nehrung” olmadığını anlıyor, ama ne olduğuna da karar veremiyor.

Zira “Nehrung” olarak söylemek istediği aslında Türkçede “Kıyı oku” dediğimiz kıyı şeklidir ve Kuzey Denizi kıyılarında harika görüntüler oluştururlar.

Mişa daha önce gördüğü ve üzerinde bulunduğu Kıyı oku, Nehrung hakkında konuşmaya başlıyor.

 

Şematik olarak kıyı şekilleri

Kur Lagünü Kıyı Oku

Mişa’nın gördüğü ve sözünü ettiği ünlü Kur Lagününü çevreleyen kıyı okunu gösteren harita durumu anlatıyor artık. Bizim Tuzla Köyü’nde gördüğümüz kıyı oku değil, bir kıstak oluyor.

GÖRDÜM GÖRDÜM

Asfalt yolun tepe noktasına çıktığımızda Tuzla Köyü kıstağı önümüzde apaçık ve çok güzel görünüyordu.

Şimdi o kıstağa kadar yürümeliyiz.

Uzaktan bakınca kıstağın sağ tarafındaki su birikintisi bir lagüne benziyor. Ama, hayır burası köye adını veren tuzla olmalıdır. Marmara Takım Adaları’na ulaşım imkanları çok azdı. Adalarda yaşayan insanların su dışında her türlü ihtiyacı dışarıdan sağlanıyordu. Tuzla Köyü’nde ise kıyıda, kıstağın bulunduğu yerde bir tuzla olmalıydı ve bütün adalarda yaşayan halk tuz ihtiyacını buradan karşılıyor olmalıydı. Bu nedenle kıstağın bulunduğu köyün adı Tuzla Köyü olarak bilinir. Deniz suyu kıyıyı aşarak bu tuz gölüne dolar, yaz aylarında çekilen deniz suyu geride tuz bırakır, işte bu tuz “Tuzla” tuzudur ve adalarda yaşayan insanlar bu tuzu kullanıyordu. Şimdi ise tuzla adı sadece köyün adı olarak duruyor ve bu bölgedeki tuzlanın varlığı veya köyün Tuzla adının nereden geldiği bile bilinmiyor.

 

Tuzla Köyü kıstağı ve sağ tarafta deniz tuzlası

Küçücük adalarda bile ne hikayeler, ne ilginç yer yüzü ve kıyı şekilleri var. İçimizde en çok sevinen Mişa oluyor.

Çok sevdiği bir şeyi ilk gördüğünde mutluluktan havaya sıçrayan çocuklar gibi kıstağı ilk gördüğümüz yerde havalara sıçrıyoruz, Mişa, ben ve Ulaş. Teo o anı yakalıyor.

 

Kıstağı gördüğümüz anda sevinçten havalara sıçrıyoruz

Asfalt yoldan yokuş aşağı kıstağa doğru iniyoruz. Kıstağın kara parçasının genişliğinin 100 metreden daha az olduğunu düşünüyorum. Deniz seviyesine kıyıya vardığımda kıstağı adımlıyorum, tam 110 adım. Kendi adım uzunluğumun 70 cm olduğunu düşünürsem, kıstağın genişliğinin yaklaşık 80 metre olduğunu hesaplıyorum.

 

Kıstağa doğru yürüyüş

Deniz seviyesine, kıstağa iniyoruz. Mişa tuzlanın kenarına geliyor. Ben tuzlayı çepeçevre dolaşıyorum. Tarihi tuzla ne yazık ki artık bir bataklığa ve çöplüğe dönüşmüş halde. Beni mutlu eden şey ise böyle bir tuzlayı yakından görebilmek ve tuzla üzerinde uçuşan sumru kuşlarının sesini dinleyebilmek oluyor.  

Mişa tuzlanın başında, ben uzakta tuzla çevresini adımlıyorum

Tuzlanın etrafını dolanıp meşelik ve dikenli bir bölgeye varıyorum. Sağ tarafımdan yavrularıyla bir kuş sürüsü havalanıyor. Ne kadar seviniyorum. Her şeye rağmen, zalim avcılara rağmen adada hala kuşlar var. 

Keklik sürüsünü ve tuzlayı geride bırakıp tekrar asfalt yola çıkıyorum.

Mişa, Ulaş ve Teo benden bir hayli ilerdeler, feribota geç kalmama telaşındalar. Hızlı ve tempolu bir yürüyüşle onlara yetişiyor ve geçip önlerinden yürüyorum.

PAŞALİMANI’NDA BİR MUŞLU’DAN ÖĞRENDİKLERİM

Az ileride yolun sağ tarafında elindeki kürekle çuvallara toprak dolduran bir köylü görüyorum. Biraz şaşkınlıkla köylüye soruyorum, bu toprağın ne özelliği olduğunu merak ediyorum.

Köylü çuvallara doldurduğu toprağın kumla karışık bir toprak olduğunu ve bahçelerde yüzey toprağının üzerine serildiğinde yaz güneşinin bahçe toprağını yakmadığını söylüyor. Bir şey daha öğrenmiş oluyorum.

Muş nere, Balıklı nere, diyecek oluyorum. Konuşma ağzında hiçbir değişiklik olmamış, kendi yöre konuşma ağzını koruyan Muşlu köylü tam kırk yıldır bu adada yaşadığını söylüyor.

Balıklı sahiline, feribot iskelesine erken varıyorum. Saat 11.00.

Az sonra Mişa, Ulaş ve Teo’ nun kıyı boyunca yürüyerek iskeleye geldiklerini görüyorum.

Feribot gelene kadar sahilde bulunan köy kahvesinde taze demlenmiş çay içiyoruz.

Saat 11.45. Feribot iskeleye yanaşıyor ve biz sabah yola çıktığımız Marmara Adası’na dönmek üzere feribota biniyoruz.

Feribot hareket ediyor, saat 12.00.

Marmara iskelesine yanaşan feribottan iniyoruz. Dağılmadan önce Mişa yarın, Salı günü Marmara Adası’nda su depolarının yukarısında bulunan eski bir manastır kalıntısını son bir kez daha görmek istediğini söylüyor. Ulaş ve Teo gelemeyeceklerini söylüyorlar. Ben gelirim, diyorum.

21 HAZİRAN, SALI

ADANIN TAŞLARI-2

Daha önce yazmış olduğum Adanın Taşları blog yazımda Marmara Adası merkezinde ve Saraylar Köyü’nde gördüğüm taşları anlatmaya çalışmıştım.

Adanın Taşları-2 yazıma Paşa Limanı Adası – Balıklı Köyü’nde kıstaklar gezimizin dönüşünde Teo’nun çekmiş olduğu fotoğraflarla başlıyorum.

Bir zamanlar sütün başı, sütun ayağı olarak kullanılmış ve Marmara Adası-Saraylar’ dan getirilmiş olan mermer parçaların yeni yerlerindeki işlevleri insanı mutlu ediyor. Mermer parçalar hiç olmazsa parçalanıp yakılmamış.

Mübadele ile Rum kireç ocağı sahiplerinin Anadolu’dan ayrılmasıyla birlikte bütün Kapıdağı-Erdek ve adalarda kireç ocağı işleten Türkler için kireç yapmanın en kolay yolunun mermer yakmak olduğu düşünüldüğünde ne kadar değerli mermer parçaların yakılmış olabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

“Değersiz yapılara sıva olmadan önce kurtarıp derlemeye çalıştığım yapıtları, Erdek’te kurduğum açık müzeye yerleştirirken, bu didinmelerime kendince acıyan ve Hadrianus Tapınağı’ndaki kireç ocağını son işletenler arasında bulunan biri, “Günün birinde bir kaymakamın bu taşları toplamaya kalkışacağını nereden bilecektim? Ocakta öyle heykeller yaktım ki, çıplak kadınlar, kireç olunca bile hala bana güler dururlardı,” demişti.[3]

Bunları yazıyordu 1946 Mayıs ayında Erdek’e kaymakam olarak atanan ve bize dev gibi bir hazine bırakan, aynı zamanda Sabahattin Ali’nin dayısının oğlu olan Reşit Mazhar ERTÜZÜN.

Neyse ki kireç olmaktan kurtularak başka işlevlerde kullanılan mermer parçaları hala ayakta duruyor. Teo o mermer parçaların fotoğraflarını çekmiş dönüşte.

 

Artık bir kuyu halkası olan mermer  bir sütün ayağı

Bu da önce bir bulgur sokusu olan şimdi ise  saksı görevi gören mermer bir sütun başı

Balıklı’da sadece mermer parçalar değil, antik bir yapının parçaları da kullanılmış ve terk edilmiş dahi olsa sağlam bir ev olarak karşımıza çıkıyor.

 

Balıklı evlerinin taş dokusu



Salı günü saat 11.00’e doğru Mişa ile buluşuyor ve Marmara Adası’nda su depolarının olduğu yamaca doğru yükselerek yürüyoruz. Hava sıcak, ama rüzgarlı, sıcak rahatsız etmiyor.

SOL SAĞ – BİR İKİ

Mişa ile ne zaman yola çıkıp yürüyüş yapsak hep arada bir tempo yakalayıp uygun adım yürümeye çalışırız. Mişa tempo için Almanca “Links zwo, drei, vier” der, Sol-ki-üç-dört, der.

Biz ise askerde hep “Sol-sağ” deriz. Arada 1-2-3-4 diyerek tempo sağlanır.

Türk ordusunda askerliğini yapmaya gelen erlerin bir kısmı sağ taraf neresi, sol taraf neresi karıştırırlardı. Bu durum aslında sivil hayatta da çıkar karşınıza. Bazı insanlar sağını-solunu hep karıştırır.

Sağını solunu askerde karıştıranlara “Sağına sarımsak, soluna soğan” derlerdi hatırlatıcı bir söz olarak.

SAPLA SAMANI KARIŞTIRMA

Mişa benzer bir sözün Rusça’da da olduğunu söylüyor.

Bu sözün Rusça karşılığında kullanılan kelimelerin “Sap ve saman” olduğunu belirtiyor.

Yani sağına sap, soluna saman.

İşte bir bağlantı daha.

Bizim günlük hayatımızda, her şeyin birbirine bilerek ve kasten karıştırıldığı, demagojiye açık durumlarda en çok söylenen söz “Sapla samanı karıştırma veya sapla samanı karıştırıyorsun” sözü değil midir?

Acaba biz bu sözü Ruslardan/Rusça’ dan ödünç almış olabilir miyiz?

Bunu etimologlara bırakalım isterseniz. 

Su depolarının önünden geçerken 2019 yılında adanın bu bölgesinde çıkan ve çam ağaçlarıyla birlikte çok sayıda zeytin ağacını yakan büyük yangının izlerini hala görebiliyoruz.

Yamaçtaki bir baraka yanmış, yapının demir profillerden iskeleti yangın ateşiyle adeta erimiş. Yapının demir kapılı girişine asılan metalden horoz bile yangını erkenden haber verip insanları uyaramamış anlaşılan!

Yanmış barakanın arka tarafından geçen toprak yoldan yükselerek yürümeye devam ediyoruz.

Sol tarafta, dik bir yamaçta adeta granit blok akıntısı gibi bir yer gözüme çarpıyor. Mişa bu granit bloklarının manastırın yapı parçaları olduğunu ve manastırın muhtemelen büyük bir depremde yıkılmış olabileceğini söylüyor.

Ben ise aynı görüşte olmadığımı söylüyorum. Bunun için Dr. Rıza Nur’un söyledikleri geliyor aklıma. 

Horoz yangından kurtulmuş, ama erken uyarı görevini yapmamış!

Eski uygarlıklardan, dinsizlikle suçlanan ne kadar eser varsa hepsinin yok edilmesi, tahrip edilen yapıların bir daha bir araya getirilerek yeniden yapılarak ayağa kaldırılmaması için yapı parçaları çok uzaklara veya bir araya getirilmesi mümkün olmayan yerlere atılmış, yuvarlanmış olmalıydı. Milli Mücadele’ nin önemli isimlerinden biri ve aynı zamanda ilk Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Rıza Nur da daha sonraki hayatında yukarıdaki düşünceleri paylaşıyordu etrafındakilerle. 

Manastırın granit blok taşları da dik yamaçtan aşağıya bu zihniyetle yuvarlanmış olmalıydı.

Mişa, ben burada bekleyeceğim, sen en tepeye çık ve tepede manastırdan kalan ve üçgen girişleri olan iki tane sarnıç göreceksin, diyor.

Tamam, diyorum Mişa’ya ve dik yamacı tırmanıyorum.

Tırmanırken dik yamaçtan aşağılara yuvarlanmış büyük granit bloklara basıyorum. Nihayet en tepedeyim. Biraz arandıktan sonra birisi tahrip edilmiş, iki sarnıcın üçgen girişini buluyorum.

Tepede bulduklarım sadece iki tane sarnıç girişi değil, manastırın doğu tarafını oluşturan ve büyük granit bloklardan örülmüş duvar kısmen ayakta duruyor.

Anlaşılan bu duvarı doğu tarafına yuvarlamak risk oluşturduğundan, duvar öylece kalmış.

Duvarın örgü tekniği ta Hititlerden, Hattuşa ve Alacahöyük’ten aşina olduğumuz poligonal taş örgü tekniğini andırıyor. Öyleyse yapı mirası da devam ediyor demektir.

 

Üçgen formunda girişleri olan sarnıçlar, aşağıdaki kısmen tahrip olmuş


Manastırın doğu tarafındaki poligonal örgü granit duvar


Tepeden inerek Mişa’nın yanına geliyorum. Dönüşte yanmış, yangından sonra zavallı bir görünüm kazanmış zeytinliklerin arkasından dolaşıyoruz.

 

Yanmış zeytinlikler

Eve dönüyoruz. Mişa’yı kırk yıldır merakta bırakan, nihayet dün gidip gördüğümüz kıstağın Almancası için sözlüğe bakıyorum.

Sözlük kıstak için Almanca karşılığını “Der Landenge” olarak veriyor. Mişa’ya okuyorum. Mişa benim Almanca telaffuzumu düzeltiyor.

Kelimeyi birleşik bir kelime gibi değil, iki ayrı kelime gibi, Land-enge, okumam gerektiğini söylüyor.

Bir şey daha öğrenmiş oluyorum.

Mişa’nın kırk yıllık merakını gidermek için çıkmış olduğumuz Paşa Limanı Adası gezimizde gördüklerimiz, bulduklarımız, öğrendiklerimiz bize ışık oluyor.

Mişa’ya,

Ulaş’a,

Teo’ya

İçtenlikle teşekkür ediyorum.

Muhabbetle,

 

 

 

 

 



[1] Der Nehrung-Kum seti

[2] Rusça’da ve Slav dillerinde Mikhael veya Michael erkek adının kısaltması

[3] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-KAPIDAĞ YARIMADASI VE ÇEVRESİNDEKİ ADALAR-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

24 Mayıs 2022 Salı

SUYU ARAYAN ÇOCUK

SUYU ARAYAN ÇOCUK[1]

Hep bir saygıyla yazmaya çalışıyoruz yazılarımızı. Hep “Kim var imiş biz burada yoğ iken” diye soruyoruz yazıya başlamadan önce. Bu yazımızda ise bu sözü söyleyen, “SUYU ARAYAN” olarak söyleyen kişi ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR çıkıyor karşımıza. Şevket Süreyya AYDEMİR ta 1959 yılında tamamlar bu unutulmaz otobiyografik eserini ve adını SUYU ARAYAN ADAM olarak koyar.

TALEBE ARAYAN HUKUKÇU-OSMAN ŞENGİL

21 Mayıs, 1864 Büyük Çerkes Sürgün Günü’dür. O sürgünle birlikte Dağıstan Bölgesi’nden Avarlar da sürgün edildiler Osmanlı topraklarına.

Osman ŞENGİL, Osman Amca, 1931 yılında doğar, babaannesi saraylı bir Avardı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukat oldu.

Avukatlık yapmadı.

Askerliğini yedek subay öğretmen olarak o günlerde Niğde’ye bağlı Aksaray ilçesinin Ihlara Köyü’nde ilkokul öğretmeni olarak yaptı.

Osman Amca yedek subay öğretmendi, ancak talebeleri günden güne azalıyordu. Osman Amca, en yaygın olarak Ihlara Köyü olmak üzere, civar köylerde adı konulmamış bir salgından dolayı çocuk ölümlerinin artmış olduğunu ve okula gelen talebe sayısında ciddi azalma olduğunu fark eder.

İyi ama neydi bu salgın?

Osman Amca öğretmenlik yaptığı köyde ve civarında yoksulluğun ne boyutlarda olduğunu da fark eder.

İzmit’te hatırı sayılır bir çevrenin tanıdığı ve kuyumculuk mesleği olan Osman Amca derhal kendi yakın çevresini harekete geçirerek başta Ihlara Köyü olmak üzere civar köylerde yaşayan yoksul halk için gıda, giysi, ilaç vb yardım kampanyası faaliyeti başlatır.

Bir vagon dolusu yardım malzemesi İzmit tren istasyonundan hareket ederek Yeşilhisar istasyonuna varır. Yeşilhisar istasyonundan katırlara yüklenen yardım malzemeleri önce Aksaray’a oradan da başta Ihlara Köyü olmak üzere Osman Amca nezaretinde köylülere dağıtılır.

İyi ama Osman Amca’nın okula gelen talebelerindeki azalma hala devam etmektedir.

Nedeni o adı henüz konulmamış salgın hastalıktır. Daha doğrusu asıl neden halkın bu hastalığa karşı kendi bildiği ve inandığı yöntemlerle çare aramaya ve uygulamaya devam etmesidir.

Osman Amca öğretmen olarak çaresizdir, talebesini arar.

YAĞMURU ARAYAN MUMYA

Ihlara Vadisi’nin her iki yamacında bulunan ve volkanik kayalara oyulan kiliselerin tabanlarında neredeyse her gün bir mumya bulmaktadır köylüler.

Köylüler buldukları mumyalara “Geberik” diyerek onları vadi tabanından geçen Melendiz Çayı’na atarlar.

Osman ŞENDİL, hala Ihlara Köyü ilkokul öğretmenidir. Talebe aradığı gibi, köylülerin çaya attıkları mumyaları da arar.

Niğde Müzesi envanterine giren ilk mumya, köylülerin demesiyle “Geberik” 1965 yılında Osman Amca tarafından teslim edilir.

Köylüler geberikleri, mumyaları neden bin yıldır uyudukları yerlerden çıkarıp da çaya atarlardı acaba? Köylülerin ne alıp veremedikleri vardı o zavallı ölüp gitmiş bedenlerden? Halkbilim ve sosyoloji veriyor ipuçlarını.

Aksaray, Niğde, Nevşehir, Konya, Ankara ve hatta Kastamonu’nun bir kısmını içine alan ve Rumi 1290 yılına denk geldiği için “Koca Kıtlık veya Koca 90” olarak anılan kuraklığa bağlı kıtlık yılında neredeyse hiç yağmur yağmaz. Kuraklığa bağlı kıtlıktan dolayı 250.000 kişi hayatını kaybeder.

Anadolu’da bazı yerlerde hala yaşatılan bir yağmur duası ritülelinde “Çömçe Gelin” figürü olan kukla suyun olduğu bir yere, dere, kuyu, değirmen, asılır veya atılır.

Bu ritüelde kullanılan Çömçe Gelin figürü aslında kısa bir süre önce gömülmüş bir cesedin sembolize edilmiş halidir. Bazı yerlerde ceset kullanıldığı da olur. Öyle ki bu cesetler Hristiyan din görevlilerine ait olacağı gibi Müslüman ermişlere de ait olabiliyordu.

Aksaray’ da ve köylerinde de buna benzer yağmur duası ritüellerinde kayalara oyulmuş kiliselerde gömülü Hristiyanlara ait olduğu düşünülen ve yöre halkının “Geberik” olarak adlandırdığı cesetler çıkarılarak Melendiz Çayı’na atılıyordu. Bir süre sonra çaya atılacak ceset kalmayınca daha derinlerde veya daha diplerde bulunan “Mumyalara-Geberiklere” geliyordu sıra.

“II. Anadolu’da Yağmur Ritüelleri ve “Gâvur” Kafası/Kafatası

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan bir dönemde Kapadokya’da Ortodoks Hıristiyan (Rum) ve Müslüman ahalinin birbiriyle iç içe geçmiş inanç, ibadet ve âdetlerini incelediği çalışmasında Aylin de Tapia, bölgede her iki cemaatin katılımıyla ortak bir şekilde icra edilen yağmur ritüellerinden bahsederken, insan kafatasının da bu ritüellerde kullanıldığını söyler. Ritüel genellikle bir, bazen de - Selime (Aksaray) ve Limni’de (Yeşilgölcük, Niğde) olduğu gibi- yedi papazın kafatasının mezardan çıkartılarak akarsuya sarkıtılması ya da su değirmenine asılması şeklinde gerçekleştirilmektedir. De Tapia, azizler kültüne dayanan bu ritüele Rumlarla birlikte Müslümanların da katılmasının, yapılan törenin etkili olup işe yaraması kaygısından neşet ettiğini belirterek inanç farklarını askıya alan bu ortak tavrı “pragmatik dindarlık” olarak tarif eder. Şüphesiz bu ritüel, herkesi benzer şekilde etkileyecek bir felaket ihtimali karşısında, papaz kafataslarının yağmur yağdırma gücüne Hıristiyan komşuları kadar Müslümanların da inandıklarına işaret etmektedir. Peki acaba Hıristiyanlar da olağanı sekteye uğratan zor zamanlarda Müslümanların ehl-i keramet addettikleri evliyalardan medet ummuş olabilirler mi? Harput’ta halk arasında iyi bilinen ve farklı versiyonları bulunan bir menkîbe buna dair bir emare teşkil ediyor. İshak Sunguroğlu’nun Harput Yollarında adlı kitabında bahsettiği bu menkîbe, bugün Arap Baba türbesi olarak anılan Alacalı Mescit’te kısmen çürümemiş -mumyalanmış- cesedi bir sanduka içinde muhafaza edilen Arap Baba isminde bir velinin kerameti hakkındadır.” [2]

Mumyalar adeta suyu arardı, ama yağmur her zaman yağar mıydı, bilmiyoruz.

HASTALIĞIN ADI KONUYOR

Yedek subay öğretmen Osman ŞENGİL, Osman Amca çocuk ölümlerinin, talebelerinin ölümlerinin nedenlerini hala çözememiştir. Büyük kentlerdeki, İstanbul, Kocaeli, dostlarına, hekim arkadaşlarına durumu anlatır. Hekimlerin soruları üzerine Osman Amca hastalığın belirtilerini anlatır ve yazar onlara.

Çocuk ölümlerinin nedeni yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar ve sonunda kesin teşhis konur: DİZANTERİ

Çocuklar ise dizanteriye bağlı olarak sıvı kaybından dolayı ölmektedirler.

DİZANTERİ:

“Kirlenmiş gıda, kirli su veya içecek tüketimi, ellerin doğru şekilde yıkanmaması ve kirli sularda yüzme nedeniyle ortaya çıkabilen dizanteri, uygun şekilde tedavi edilmediğinde hayati riske neden olabiliyor. Mide krampları, kusma, kanlı ve mukuslu ishal ile kendisini belli eden dizanteri, kişiden kişiye de bulaşabiliyor.

Sindirim sistemi hastalıklarından biri olan dizanteri, tarih boyunca en bulaşıcı hastalıklardan biridir. Özellikle çocuk ve bebeklerde son derece tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Genel olarak kirli su ve gıda tüketimi ile ortaya çıkan dizanteri; ateş, kramp şeklinde karın ağrısı, ağrılı, sulu ve kanlı dışkılama şeklinde görülebilir. Uygun antibiyotik tedavisi ve sıvı desteği ile oldukça etkili sonuçlar alınabilir ancak kişiden kişiye kolayca bulaşabildiği unutulmamalıdır.” 

O yılların, 60’lı yılların Aksaray ve köylerindeki çevre, sağlık, içme suyu vb koşullarını düşünecek olursak, çocukların dizanteriye yakalanmalarını anlayabilsek de, neden bir önlem alınmadığını anlayamıyoruz.

OSMAN AMCA ANLATIYOR

“Dizanteriye yakalanan çocuklara kesinlikle su verilmiyordu. Bunun nedenini anlayamıyordum. Halk hastalığın sudan kaynaklandığını biliyordu, ama o su mikroplu suydu. Oysa dizanteriye yakalanan her çocukta şiddetli ishal görülüyor ve aşırı sıvı kaybı yaşanıyordu.

Halk iyi ve temiz su ile mikroplu suyu bir tutuyor ve çocuklara birkaç gün bir damla dahi asla su vermiyordu.

Durumu hekim arkadaşlarıma anlattığımda, onlar ne yapıp edip çocuklara derhal sağlıklı su vermelerini sağlamamı istediler.

Halkı buna ikna etmek çok zor oldu, ama sonunda başardık ve dizanteriye yakalanan çocuklara sağlıklı içme suyu vermeye başladık. Böylelikle çocuk ölümleri azalmaya başladı.”

 SUYU ARAYAN ÇOCUK

Osman ŞENDİL, Osman Amca’dan bu gerçek ve yaşanmış hikayeleri dinlediğimde çok çarpılmış ve Osman Amca’nın gayretleri ve fedakarlıkları karşısında da hayran kalmıştım.

Yıllar sonra, 2016 yılında bir yürüyüş için Ihlara Vadisi’ne gittiğimde sabah erken saatlerdi. Vadi girişi henüz açılmamıştı. Sorumlu görevli de gelmemişti. O sırada girişe erken gelen diğer görevliyle ayaküstü sohbet etmeye başladım. Görevliye yıllar önce, 60’lı yıllarda Ihlara ve civar köylerde bir salgın yaşanmış olduğundan ve çocuklara su verilmediği için çok sayıda çocuğun ölmüş olduğundan, bu hikayeyi o sırada bu köyde yedek subay öğretmenlik yapan Osman ŞENDİL Amca’dan dinlediğimden söz ettim.

Görevliye “O günleri yaşayan insanlardan hala hayatta olanlar var mı?” diye sorduğumda, görevli genç köylünün anlattığı hikaye tam da “Suyu Arayan Çocuk” hikayesiydi.

“Abi o günlerden kimseyi tanımıyorum, ama benim dayım da o günleri yaşamış. O da tutulmuş hastalığa. Anne-babası, yani dedemler dayıma da hiç su vermemişler birkaç gün. Ama gece herkes yatıp da el ayak çekilince, dayım gizlice yatağından kalkar, su içermiş.”

İşte SUYU ARAYAN ÇOCUK, dedim. O suyu aradı, buldu ve hayatta kaldı.

Mumyaları yağmur yağdırsın, su getirsin diye Melendiz Çayı’na atan halkımız, kim bilir kaç güzel çocuğunu susuzluktan ölüme gönderdiğinin Ihlara Köyü Yedek Subay Öğretmeni Avukat Osman ŞENDİL sayesinde farkına varabildi.

Ben ise o günlerde gizlice su içerek hayatta kalan bir çocuğun varlığından haberdar olarak Osman Amca ile bağlantımı canlı tuttum

Dizanteriye bağlı çocuk ölümleri neredeyse bitmişti.

05 Temmuz 2019 yılında kaybettik Osman ŞENDİL Amcamızı.

Anadolu’da ölen her Avar gibi, Osman ŞENDİL Amcamız da Yalova – Güney Köy’ e defnedildi.

Ruhu şad olsun.

 


  



[1] ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR-SUYU ARAYAN ADAM-REMZİ KİTABEVİ

[2] EBRU AYKUT-Necâset, “Gâvur” Kafatasları ve 19. Yüzyıl Ortasında Doğu Anadolu’da bir Yağmur Ritüel-KEBİKEÇ/46.2018

17 Nisan 2022 Pazar

TAŞ DOĞANLAR - TAŞ DOĞURANLAR


Kesintisiz Mitoloji, diye bir kavram var mıdır acaba?

Varsa, disiplinler arası ilişkiler ve bağlantılar bu kavramın içini ne kadar doldurabilir?

Sümerlerden Hititlere, onlardan Friglere ve Helenlere geçen ve kimisi şekil ve isim değiştirerek günümüze kadar süre gelen mitoslar, efsaneler, destanlar yalnızca kesintisiz akışı anlatmaz, tek tanrılı dinlerle birlikte ortaya çıkan kutsal kitap poetiğinde de kesintisiz bir sürekliliğe kaynaklık eder.

Konumuz taş olunca ve konu başlığımız TAŞ DOĞANLAR-TAŞ DOĞURANLAR olunca, önümüze hem Mezopotamya kaynaklı çok tanrılı mitoloji hem de yine Mezopotamya kaynaklı tek tanrılı kutsal kitapların metinleri çıkar.

Taş motifi Sümer’den bu yana neredeyse bütün dinlerde üzerinde en çok söz söylenen ve adeta bir mitosa dönüşen motiftir.

Bir intizar olarak “Allah seni taş etsin”, bir yerleşim yeri olarak “Taş Kesti”, bir halk türküsü ve ninni olarak “Aktaş diye belediğim” ve içinde “N’ ola taş d’oğraydı analarımız” dizesi geçen Amasya türküsü “Tek kapıdan çıktım yüzüm peçeli”  içinde hep taş motifi bulunan ve günümüzde hala kullandığımız sayısız söz dizileri ve isimlerdir. Hepsinin günümüze kadar kesintisiz bir şekilde gelmiş olması “Taş” olarak katı nesnenin kutsallığına bağlıdır. Taşın aslında katı halde bir toprak, toprağın ise doğurganlığıyla Ana Tanrıçayı işaret etmesi kutsallığın kesintisiz olmasını sağlıyor olmalı.

Yüz yıldan uzun bir süre önce Dersim Dağları’ndaki Ermeni Köy Hayatını anlatan gezginler “Taşın” Ermeni inancındaki yerini aktarırlar.

“Tarlalardan topladıkları taşları tarlanın kenarında öbekler halinde biriktirirlerdi çünkü taşların tamamen ortadan kaldırılmasının toprağın gücünü yitirmesine neden olacağına inanırlardı. Harput-Akhorlu Vartan Bey, kurumuş ağacın budağına bir taş bırakıldığında ağacın canlanıp meyvelendiğini söyledi.”[1]

Burada kurumuş ağacı canlandıran taştaki güç nedir? Tanrısal bir güç mü mitolojik bir güç mü yoksa inanç mı?

Yine Dersim’de kutsal ziyaret yerlerinden birisi olan Düzgün Baba Ziyareti’ ne çıkmadan önce aşağıda sizi karşılayan kurban adaklarının sunağı olarak kullanılan büyük kara taş için aynı gezginlerin söyledikleri de ilginçtir.

“Ancak, Ermeniler taşı yabancı bir nesne olarak görmezlerdi; onlar için taş, Toprak Ana’nın yoğunlaşmış haliydi.”[2]

Bu inancın hiç kesintisiz günümüz Dersimlilerine aktarılmış olduğunu görebiliyoruz.

TAŞ DOĞANLAR – KUMARBİ EFSANESİ

Hititlerden başlayalım yine. “Kumarbi Efsanesi Hitit krallığının başkenti Hattuşaş’ta, bugünkü Boğazköy’de bulundu. Hitit çivi yazısı ile yazılmış bu destanın metni Hattuşaş saray arşivlerinin tabletleri arasından ortaya çıkarıldı. Bilginler bu tabletleri MÖ 13. Yüzyıl sonu olarak değerlendirirler, çünkü saray o tarihten sonra yıkılmıştır. Yazıya dökülen efsane ise Hurri kaynaklıdır. Hurriler MÖ 16. ve 15. Yüzyıllarda Anadolu’nun güneydoğusundan Kuzey Mezopotamya ve Suriye’ye uzanan bölgede yaşamışlardı.”[3]

Azra ERHAT buradan başlayarak bize Kumarbi Efsanesi metinlerinden aktarmalar yapar. Metinlerin Hititçe çevirileri DTCF’ nin ilk Hititoloji hocası H.G. GÖTERBOCK tarafından yapılmıştır.

“Anu tahtına oturur ve güçlü Kumarbi ona içecek verirdi. Onun ayaklarına kapanır ve maşrapaları içmek için eline verirdi,” deniyor. Anu’nun krallığı da dokuz yıl sürer ve Kumarbi de ona karşı savaş açar. Şöyle denir: “Anu artık dayanamadı Kumarbi’ nin gözlerine. Anu, Kumarbi’nin elinden kendini sıyırdı ve kaçtı. Anu, kuş gibi uçtu. Arkasından Kumarbi saldırdı ve onu, Anu’yu ayaklarından yakaladı, ve onu gökten aşağı çekti.” Bundan sonra efsanenin asıl can alıcı olayı anlatılır: “O (Yani Kumarbi) onun (yani Anu’nun) ‘diz’ini ısırdı; ve onun (Anu’nun) erkekliği (Kumarbi’nin) içine döküldü.” Kumarbi Anu’nun erkekliğini içine aldığına sevinir ve güler, ama Anu geri döner ve Kumarbi’ye şöyle seslenir: “İçini düşünerek seviniyorsun, çünkü benim erkekliğimi yuttun. İçinde olana sevinme. İçine ağır bir yük koydum.” Bu yükün ne olduğu açıklanır: Kumarbi hava-tanrıya gebe kalmıştır, ondan başka Aranzah (Dicle) ve Taşmişu’ya da gebe kalmıştır. Bu üç korkunç tanrının tohumlarının içine döküldüğünü öğrenince Kumarbi büyük bir telaşa kapılır, yuttuğunu tükürmeye çalışır. Tükürdüğünün Kanzura Dağı’na düştüğü söylenir. Ama tükürdüğü nedir, tüküremediği nedir?“ Metin bunu bildirmez ve elimizdeki fragman Kumarbi’nin öfke içinde Nippur’a gitmesiyle son bulur.”[4]

DOĞURMAK-TÜKÜRMEK-YEŞİL TAŞ

Bu metinler 13. Yüzyıl ve Hattuşa kaynaklıysa, hemen Hattuşa çevresine bakarak Kumarbi’nin tükürdüğünün belki de Hattuşa Büyük Tapınak’ta bulunan “Yeşil Taş” olduğu akla geliyor. Yeşil Taş’ın hala nereden ve ne zaman geldiği bilinmemektedir.

Hurrilerdeki adı farklıdır tükürülen şeyin, ama bu Hattuşa kültüründe yerel nesnelere dönüşmüş olmalıdır. Bu ise yörede çokça bulunan ve bir tür “Serpantin” olan sıra dışı büyüklükteki Yeşil Taş’ tan başka bir şey olamaz.

Öte yandan yöre halkından ve ziyarete gelen kadınlardan bu taşa dokunarak bebek dilediklerini görebilmek taşın bir doğum-doğurma mitosu barındırdığını gösteriyor.

Serpantin taşının ise yakın zamana kadar yörede ve bütün Anadolu’da çok sık rastlanan “Yılancık Hastalığının” tedavisinde halk hekimliğinde kullanıldığı bilinmektedir.

Yeşil Taş’ ın burada tedavi edici ve doğurganlığa yardımcı olduğuna inanılırken, Suriye-Hama’ da bulunan ve Hititoloji için ilk kaynak olduğu düşünülen Luvi dilinde yazılmış taş ise yörede yaşayan insanların göz hastalıklarına iyi geliyordu. 

Burada tükürmenin bir tür doğurmak olduğu düşünülür.

Yaşayan en büyük Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ’ ın DTCF’ den sınıf arkadaşı Hatice KIZILYAY 1958 yılı kazı döneminde Hattuşa’ da Hükümet Komiseri olarak yer alır. Hatice Hanım kazılara 14 yaşındaki kızı İştar’ı da getirir o sene. İştar bir günlük tutar ve Muazzez Hanım İştar’ın günlüğünden bize Hattuşa’yı, Hititleri ve elbette

 

Hattuşa Yeşil Taşı

Hattuşa Büyük Tapınak

Kumarbi Efsanesini anlatır.

 İŞTAR’IN KALEMİNDEN KUMARBİ EFSANESİ-TAŞTAN DOĞANLAR

 

İştar 

Sol baştaki Kumarbi

Yazılıkaya Hitit Panteonu’ nda 38 numaralı tanrıça İştar, 40 numaralı tanrı Kumarbi’ dir. İştar adı, ŞAUŞKA-ASTARTE-İŞTAR-SİTARE olarak kullanılmış olup günümüze kadar geldiğinde Arapça Sitare karşılığı Yıldız adını alır. Kesintisiz durum burada da devam eder.

Hatice KIZILYAY’ın kızı İştar ise günlüğüne aşağıdaki notları düşer.

“Annem, ‘Bak! Bir de Ullikummi hikayesi veya şarkısı var. Oldu olacak onu da anlatayım’ dedi.”

‘Kumarbi, kendisini tahttan indiren Hava Tanrısı Teşub’a kızıyormuş. Ona bir kötülük yapmayı planlıyor. Bunun için eline asa alıyor. Ayağına rüzgarı pabuç yapıyor. Şehri olan Urkiş’ten ayrılıp ‘Soğuk Göl’ denilen yere geliyor. Orada çok büyük, bir uçtan bir uca uzanan bir kaya görüyor. O kaya ile yatıyor Kumarbi. Efsane bu ya! Kaya ondan gebe kalıyor ve bir çocuk doğuruyor. Kumarbi onun adını Ullikummi koyuyor. (Anlamı, Kummiya şehrinin yıkıcısı.)  Kumarbi onun göğe gitmesini, Tanrı Teşub’u ayağıyla karınca gibi ezmesini, Tanrıları gökten kuşlar gibi dağıtmasını söylüyor ve onu Ubelluri adlı, dünyayı üzerinde taşıyan bir devin omuzlarına koyarak denizde büyümesini istiyor.”[5]

Şimde bir de Ullikummi çıkar karşımıza.

Yine MÖ 16. Yüzyıl Hurri ülkesinden 13. Yüzyıl Hitit başkentine ve günümüz Hattuşa’sına döneriz.

Hattuşa’da, yani Boğazkale’de yöre halkının “Şahin Kayası” olarak bildiği, Hattuşa’nın dışında, Yazılıkaya’nın üzerine düşecek şekilde yekpare ve büyükçe bir kaya vardır.

Kumarbi Hattuşa versiyonunda bu kaya ile “Şahin Kayası ile” çiftleşmiş olabilir mi?

 

Şahin Kayası

Hititolog Prof. Dr. Güngör KARAUĞUZ Hitit Mitolojisi adlı eserinde Ullikummi Şarkısı’nın ilgili paragrafında doğrudan Hitit tabletlerinden okuma yapar.

“§4 (A I 11-16)

Kumarbi [ruhundan önce] bilgeliğini [aldığı]nda, o hemen sandalyesinden kalk(ıp) eline bir asa aldı. [Ayaklarına ayakkabı olarak] hızlı rüzgarları (koyup) giydi. O, Urkiş Kenti’nden yola çıktı ve soğuk pınara vardı.

§5 (B I 13-20)

Soğuk pınarda büyük bir kaya bulunur. Onun boyu üç fersah ve genişliği [    ] ve yarım fersah olup aşağıdadır. [Onun vaginası ise… fersahtır. Onu görünce ] ruhu (bir hoş olup aklı başından) fırladı. Ve o, kaya ile yatıp (sevişti). Erkeklik organını onun içine [batırdı]. Bu beş kez oldu. [Tekrar] o, on kez oldu.”[6]

Yine günümüz Hatuşa’sına dönersek efsanede sözü edilen deniz burada yok. Ama Hattuşa’ya çok uzak olmayan ve yine Hitit toprakları içinde olan Sungurlu ilçesine bağlı ve adında deniz geçen iki köy bulunmaktadır. Birisi DENİZ, diğeri DENİZLİ olarak çıkar karşımıza.

Yine yerel efsanelerden birisi çıkar karşımıza Şahin Kayası ile bağlantılı olarak.

“Hazreti Ali bir gün Şahin Kayası civarında atıyla dolaşırken atının arka ayağı kayar ve arka ayağıyla çifte atınca ayağının altındaki taş fırlayıp gider neredeyse bir fersah uzağa konar. Hazreti Ali’nin atının çiftesinin fırlattığı kayanın adı Ali Kayası, kayanın olduğu yer ise yöre halkının ağzında ‘Ali (K)ayası olarak bilinir.”

Yukarıda Kumarbi’nin tükürdüğü taş burada karşımıza atın çiftesinin fırlattığı taş olarak çıkar.

İştar’ın notlarını süsleyen Nazan ERKMEN aşağıda Kumarbi’nin Anu’yu ayaklarından yakalama sahnesini resimler.

Nazan ERKMAN çizimi Kumarbi’nin Anu’yu yakalaması

TAŞTAN DOĞANLAR VE DÜNYANIN MERKEZİ

Taş miti Helen mitolojisinde de devam eder. Hesiodos ölümsüz eseri Teogonia’da Olympos Tanrılarının Doğuşu bölümünde bize adeta bir film sahnesi aktarır.

Dilimize Azra ERHAT ve Sabahattin EYÜBOĞLU çevirir.

Olympos Tanrılarının Doğuşu

             Rheia, Kronos’un yatağına girince

                Şanlı evlatlar doğurdu ona:        

Hestia, Demeter, altın sandallı Hera

455         Ve güçlü Hades, yerin altında oturan,

                Yüreği acıma nedir bilmeyen tanrı,

                Toprağı sarsan, uğultulu tanrı Poseidon

                Ve temkinli Zeus, tanrıların ve insanların babası,

                Yıldırımlarıyla yeryüzünü titreten.

                 Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını

460         Analarının kutsal karnından çıkıp da

                Dizleri üstüne oturduğunda her biri.

                Korkuyordu, Uranos’un mağrur torunlarından biri

                Ölümsüzler arasında kral olacak diye.

                Gaia ve Uranos bildirmişlerdi ona

                Ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa

465         Kendi oğluna yenilmekti kaderi.

                Buydu çünkü Zeus’un isteği.

                Onun için gözü pusudaydı her zaman,

                Doğan çocuklarını yiyordu birer birer

                Ve Rheia sonsuz bir yas içindeydi.

                Ama Zeus’u dünyaya getirdiği gün

                Yalvardı Toprak’a ve yıldızlı Gök’e

                Gizli doğurabilsin diye çocuğunu,

Öcü alınsın diye babasının

Ve hain Kronos’un yediği bütün çocuklarının.

Anası babası dinlediler kızlarını

Ve bildirdiler ona Kader’in ne hazırladığını

Kral Kronos’a ve coşkun yürekli oğluna.

Sonra bereketli Girit’te Lyktos’a götürdüler onu,

Son oğlu büyük Zeus’u doğuracağı gün.

Ulu Toprak tanrıçası aldı çocuğu

Besleyip yetiştirmek için koca Girit’te;

Hızlı gecenin karanlıklarından yararlanıp

Diktor tepelerine götürdü onu,

Sık ormanlarla kaplı Aigaion eteklerinde

Kutsal toprağın gizli derinliklerinde

Ulaşılmaz bir mağaraya sakladı onu,

Sonra koca bir taşı bezlere sarıp

Verdi, göklerin güçlü oğlu Kronos’a,

O da yakalayıp iki eliyle taşı

Yuttu indirdi uğursuz midesine,

Anlamadı yuttuğunun bir taş olduğunu,

Oğlununsa dipdiri kaldığını,

Ve az sonra yenilmez, baş olmaz gücüyle

Babasının hakkından geleceğini,

Onu tahtından atıp yerine geçeceğini,

Ölümsüzler kralı olacağını.

(…) 

Kesintisiz mitoloji burada da devam eder. Azra ERHAT bu kesintisiz durumu şöyle anlatır.

“Ullikummi’nin doğumunu Zeus’un Girit mağarasında gizlice dünyaya gelmesiyle kıyaslamak doğru olur mu, olmaz mı? Benzer noktalar yok değil.”[7]

Devam eder Azra ERHAT “Her iki destan da nasılsa öyledir. Yaratılış ya da yazılış tarihleri arasında en azından altı yüzyıl bulunduğuna göre, Hitit’in kaynak olduğu su götürmez bir olgu sayılabilir.”[8]

Zeus taştan doğmamıştır, ama taş burada aldatıcı olarak babasının, Kronos’un ağzına verilmiştir. Yani taş sanki yeni doğmuş bir bebek gibi bezlere belenerek Kronos aldatılmıştır.

Ancak burada başka bir konu daha çıkar karşımıza.

Kronos’ a hileyle yutturulan taşın şekli ve adı vardır: Omphalos

“Ne de Pythia’nın her sabah kaynağın suyunda yıkayıp ovduğu, yağlar, kokular sürdüğü, giydirip beslediği, çocuğu gibi baktığı çember çizgili koyu renk yumurta taşı Omphalos’u. Bu, Tanrıların anası Rhea-Kibele’nin Dünyanın kuruluşu sırasındaki zaman Tanrısı Cronos’a son çocuğu Zeus yerine yutturduğu ünlü taştı. Cronos yeni doğan çocuklarını hemen yiyordu, tanrıçanın yutturduğu taş çok ağır olduğundan Kronos önceden yuttukları da dahil bütün Tanrı-Çocukları kusmuştu.

Zaten Omphalos, göbek, gök ve yer arasında bağ anlamına gelir.[9]

Omphalos aslında Antik Yunan’da dünyanın merkezini gösteren bir taştır.

Artık bir şehir efsanesinden daha çok öne çıkan ve Çorum’un dünyanın merkezi olduğu konuşmalarıyla “omphalosun” ve Hattuşa söz konusu olduğunda “Yeşil Taşın” bu merkezi gösterdiği, işaret ettiği akla gelebilir mi?

 

Dünyanın merkezini gösteren, “göbek” anlamı olan omphalos taşı

TÜRK FOLKLORÜNDE TAŞ DOĞURMAK- TAŞ DOĞMAK

Bedduaları, intizarları bir kanara bırakırsak annelerin bebeklerine söylediği bir ninni vardır. Bu ninniyi belki de en güzel Sümeyra ÇAKIR söyler.

AKTAŞ DİYE BELEDİĞİM

Ninninin Türk Halk Folklöründe önemli bir yeri vardır.

“Yörük obasının genç beyi kendi obasından kız beğenemez ve ilerleyen yaşının artık sonlarına geldiğinde ovadan bir kıza aşık olur ve törelerde pek yeri olmasa da beyin dediği olur ve kızla evlenir.

Ancak yıllar geçer, bey ve ova kızının çocukları olmaz.

Ova kızı kabahati hep kendinde arar ve obadan beye daha önceden yanık olan başka bir kızı kocasıyla baş göz eder ve kendisi de kayıplara karışır.

Dere tepe, dağ bayır dolaşan ve bebek diye yanıp tutuşan ova kızı bir dereden geçerken suyun içinde bebek şeklinde bir “Aktaş” görür. Tanrı hikmetidir, diye taşı dereden alır ve onu beler, Pythia gibi sarıp sarmalar ve kucağına alır.

Sonra başlar Aktaş’a ninniler okumaya:

 Ağdaş diye belediğim 

Tülbendime doladığım 

Hak'tan dilek dilediğim 

Mevlam bu taşa can versin

 

Yoldan geçen yolcu kardeş 

Ben kimlere olam sırdaş 

Kırşehir’de Hacı Bektaş 

Mevlam bu taşa can versin

 

Bebeksiz oldum divane 

Ben ağlarım yane yane 

Konya’da ulu Mevlana

Mevlam bu taşa can versin

 

Tarlalarda olur yaba 

Savururlar kaba kaba 

Ödemiş’te Birgi Dede 

Mevlam bu taşa can versin

 

Bebek uyandı bakıyor 

Sevinci içimi yakıyor 

Gözlerimden yaş akıyor 

Mevlam bu taşa can versin

 

Yüksekte şahin ovası 

Alçakta Avşar obası 

Gelsin yavrumun babası 

Mevlam bu taşa can versin

 

Hüda'ya eyledim zari 

Taşıma can verdi bari 

Uzun ömür versin gari 

Mevlam bu taşa can versin

Ova kızı kucağında belediği Aktaş ile gece gündüz yol alarak bu ninniyi söyler ve bir gün olur duası kabul olup taş canlanır.”

Aktaş’ ı kim doğurmuştur, nasıl doğmuştur? Ta Sümer’den gelen taş miti burada ve bugünkü hayatta da çıkar karşımıza.

N’OLA TAŞ D’OĞRAYDIM

Anneler çocuklarına çok kızdıklarında, onların hayırsız olduğunu söyler. Daha da ileri giderek “Seni doğuracağıma, n’ola taş doğuraydım” derler.

Taş doğurmak bir anne için mümkün müdür? Kronos veya Kumarbi bunu yapabiliyorsa annelerimiz de yapabilir mi?

Bazen de çok acı çeken çocuklar annelerine intizar eder, hesap sorar gibi “Anne beni doğuracağına n’ola taş doğuraydın ya” derler.

Halk türkülerine, folklörümüze bakarsak eğer aşağıdaki Amasya türküsünün bu kadar güzel bir makamda ve hala söylenmesinde bir neden olsa gerek, diye düşünürüz.

Tek kapıdan çıktım yüzüm peçeli,
Ahbaplar oturmuş iki geçeli (Vay Vay).
Hulisi'm de alnı sıra perçemli.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

Dağdan yuvarlandı kayalarımız,
Gam ile yoğruldu mayalarımız (Vay Vay).
N' ola taş doğuraydı analarınız.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

Mezarımı Helvacıya eşsinler,
Al Yeşili üzerime örtsünler (Vay Vay).
Gelen geçen yazık olmuş desinler.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

 

Rhea’nın Kronos’u (omphalos ile) kandırması

Kronos’un evlatlarını yemesi 

Kesintisiz Mitoloji böyle devam ederken Kutsal Kitap metinlerinde de “Taş” ile ilgili bazı mitler ve sözler çıkar karşımıza.

KUTSAL KİTAP POETİĞİNDE TAŞ MİTİ

Moskova Devlet Üniversitesi Asya-Afrika Ülkeleri Enstitüsü Arap Dili Bölüm Başkanı Dmitriy Vladimiroviç FROLOV “Kur’anda Taş Motifinin Anlambilimsel İncelemesi” adlı makalesinde konuyu yine kesintisiz bir şekilde ele alır ve burada da karşımıza bir Kesintisiz Teoloji çıkar adeta.

“a. “Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. …” (Bakara, 2:60) b. “Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya, “Asanı taşa vur!” diye vahyettik. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. …” (A’raf, 7:160)

Kur’ân’dan alınan parçada, Yahudiler hakkında hiçbir söz geçmez, yeniden dirilmeye inanmayan Mekkeliler kastedilir. Sadece İncil’deki anahtar motif “taştan insan yaratılması” korunur: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahlûk! Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan…” (İsra 17:49-51)3

Son dönem Mekkî surelerin birinde “cansız nesnelerin Tanrı’nın iradesine göre canlı nesnelere dönüşmesi konusu” yer almaktadır; bu, herkesçe bilinen bir İncil hikâyesinin canlandırılması olarak görünür ve Matta ve Luka İncillerinde tekrar edilir. Ferisiler ve Sadukinlere hitap eden Yahya’nın vaazlarından bahsedilir: “Kendi kendinize, “Biz İbrahim’in soyundanız” diye düşünmeyin. Ben size şunu söyleyeyim: Tanrı, İbrahim’e şu taşlardan da çocuk yaratabilir.” (Matta 3,9). krş. Luka 3,8: Bu sözler, vaftiz olmaya gelen halka yani genel olarak Yahudilere hitaben söylenmiştir. Kur’ân’dan alınan parçada, Yahudiler hakkında hiçbir söz geçmez, yeniden dirilmeye inanmayan Mekkeliler kastedilir. Sadece İncil’deki anahtar motif “taştan insan yaratılması” korunur: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahlûk! Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan…”

2. Nadir istisnalar haricinde, incelenen bütün parçalar son dönem Mekkî ve Medenî surelerdir; o dönemde, İncil’den olaylar, şahıslar ve motifler Kur’ân metnine adeta doluşurlar. Daha önceki tespitlerimizi de buna eklersek, pek çok “taş” motifinin doğrudan İncil’deki olayların aktarılması veya canlandırılması olduğu, bazı durumlarda ise başlangıçta bulunmadığı halde İncil hikâyelerinin içine yerleştirilmiş olduğu anlaşılır ki “taş” konusunun Kur’ân’da ortaya çıkışının İncil’in etkisi altında gerçekleştiğini söylemek, çok esnek bir yorum olmaz. Bu iki anahtar motifin kuruluşunda, Kur’ân için tipik bir terkip olan, İncil dışından (Arap ve Mezoptamya kökenli) düşünceler ve imajların da iç içe girdiği Eski ve Yeni Ahit’ten canlandırmalar fevkalade önemlidir.”[10]

Taştan su ve insan yaratılması farklı kutsal kitaplardan da olsa bir yaratma süreci görülmektedir.

TAŞ DOĞANLARA İSİMLER

Taştan doğanların veya taş doğuranların ve hatta taşların da mitolojide ve kutsal metinlerde birer isimleri vardır.

Türkiye’de ilk nüfus sayımıyla birlikte kimlik kartları da verilmeye başlandığında babası veya annesi belli olmayan çocukların baba ve anne adları olarak hep aynı isimler verildi.

Babası belli olmayan çocuğun baba hanesine KAYA, annesi belli olmayan çocukların anne hanesine ise hep YILDIZ yazıldı yakın zamana kadar. Hem Kaya hem de Yıldız aslında ta Sümer’den başlayarak tanrısal isimleri çağrıştırırlar. Ancak, bu tür çocukların kimlik bilgilerinden ne oldukları hemen anlaşıldığından bu durum çocukların hem küçükken hem de yetişkin birey olduklarında aşağılanmalarına neden oluyordu.

Sonra bulunan isimler ise yine benzer sorunlara neden oldu ne yazık ki. Sonradan bulunan isimler ise baba için Adem, anne için Havva oluyordu. Bu uygulama da benzer nedenlerle kaldırıldı. Son çıkan yasaya göre babası belli olmayan çocuğun babası hanesine annenin vereceği isim konmaya başlandı.

Aslında bir bakışta çocuğun durumunu ortaya çıkarması dışında çocuğun “Kayadan, Taştan Doğması” tam da bizim yukarıda anlatmaya çalıştığımız Kesintisiz Mitoloji’nin konusu değil midir?

Yakın zamanlarda terk edilen bu KAYA/YILDIZ uygulamasını ilk olarak kim başlattı acaba? Bunu başlatan irade Sümer, Hitit, Helen mitolojilerini biliyor muydu?

Selman AK ile yapmış olduğumuz bir Dersim gezimizde, Selman’ın köyüne

TUNCELİ-PERTEK-PINARLAR, mezarlığa uğradığımızda karşıma çıkan aşağıdaki mezar taşı kanımı donduruyordu.

 

Pınarlar Köyü mezarlığındaki mezar taşı

Mezar taşını, yani Kitabe-i Seng-i Mezar, yani mezar taşının kitabesini okuyorum.

J. ER

KAYA OĞLU

HASRET

ÇANKAYA

POSOF ÖZ

BAŞI KÖYÜ

RUHUNA FATİHA

12.O3. 1966

Yukarıda anlattık KAYA’ nın ne olduğunu, Toprak Ana’nın yoğunlaşmış bir halinden başka bir şey olmadığını, Hititlerde ise tanrıların taş/kaya gibi bir nesne ile temsil edildiğini.

Yani KAYA kelimesi bilinen anlamından bağımsız olarak tanrısal bir anlam ile ifade edecek olursak, dağlara hükmetmesi, dağ tanrılarının üzerinde durmasına bakarak, sivri külahına bakarsak kendisi de başında bir dağ taşıyan TEŞUP için söylenebilecek bir kavram;

YILDIZ ise Teşup’ un kız kardeşi ŞAUŞKA’ nın Babil-Asur karşılığında karşımıza aşk ve bereket tanrıçası İŞTAR, sonraki uygarlıklarda Afrodit ve Venüs olarak çıkan ve bir zamanlar kızlarımıza isim olan SİTARE’ nin yeni Türkçe karşılığı YILDIZ’ dan başka bir şey değildir.

SONUÇ

Taş doğanlar veya taş doğuranlar, sonuçta her şey aslına dönüyor ve insan gibi, kanlı canlı, etten ve kemikten ibaret doğsalar da toprağın altında ve milyonlarca yıl sonra taşlaşıyorlar. Taş ise asla yok olmuyor. Kesintisiz yaşam devam ediyor.

 



[1] MARY KILBOURNE MATOSSIAN-SUSIE HOOGASIAN VILLA-1914 ÖNCESİ ERMENİ KÖY HAYATI-ARAS YAYINCILIK-ÇEVİRİ: ALTUĞ YILMAZ

[2] M.KILBOURNE MATOSSIAN-SUSIE HOOGASIAN VILLA, age

[3] HESİODOS-THEOGONAI-İŞLER VE GÜNLER-TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI-ÇEVİRİ: AZRA ERHAT-SABAHATTİM EYÜBOĞLU

[4] HESIODOS, aga

[5] MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞI-HİİTİTLER VE HATTUŞA İŞTAR’IN KALEMİNDEN-KAYNAK YAYINLARI

[6] GÜNGÖR KARAUĞUZ-HİTİT MİTOLOJİSİ-ÇİZGİ KİTABEVİ YAYINLARI

[7] HESİODOS, age

[8] HESİODOS, age

[9] FERNAND LEQUENNE*GALAT’LAR-ÇEVİRİ: SUZAN ALBEK-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[10] DMİTRIY VLADİMİROVİÇ FRLOV, age ÇEVİRİ: Prof. Dr. Halil İbrahim USTA