23 Şubat 2022 Çarşamba

KİM VAR İMİŞ BİZ BURADA YOĞ İKEN-2 ZİHNİ SİNİR PROJELER BİR ZİHNİ DERİN HÜLYASI MIYDI?

 

ZİHNİ SİNİR[1] çizgisel tiplemesini yaratan İrfan SAYAR’ a şöyle bir soru sorsak ne derdi acaba?

“Yarattığınız bu tiplemede Zihni DERİN size esin kaynağı olmuş olabilir mi?”

Bu soruyu İrfan SAYAR’a daha önce soran oldu mu, bilemiyorum.

Ama kendisine sadece “Zihni DERİN’i” tanıyıp tanımadığını yazılı olarak sorduğumda, aldığım cevap çok kısa olarak “Evet, tanıyorum, Türkiye’ye çayı getiren kişidir” şeklindeydi.

Aslında ben biraz da beklentimin üzerinde bir cevap bekliyordum, yani ZİHNİ SİNİR tiplemesine uyan bir beklenti.

İrfan SAYAR’ ın ZİHNİ SİNİR ‘i ile değerli insan, Türkiye’de çayın babası, Cumhuriyet’e kanat gerenlerden Zihni DERİN arasında sadece “Zihni” kelimesi benzerliğinden başka ne olabilirdi ki?

Soru tam da budur?

Yukarıdaki soruyu, yani esinlenme sorusunu doğrudan İrfan SAYAR’a soramazdım, varsa bir karşılığı bunu İrfan SAYAR’dan bekledim, elbette beklentimi yüksek tutarak.

Yani Karacaoğlan’ın deyişinde olduğu gibi “Kim var imiş biz burada yoğ iken”, acaba İrfan SAYAR’ın tiplemesi ZİHNİ SİNİR’den önce buralarda Zihni DERİN mi vardı?

Biz Zihni DERİN’in var olduğunu biliyoruz. Bunu yazımızın sonuna bırakalım.

Ancak bu topraklarda Zihni DERİN’den önce de, bir bakıma İrfan SAYAR’dan önce de “Zihni Sinir” pratikleri, projeleri, proceleri olan insanlar vardı.

En eski tarihten başlayalım.

ENVER PAŞA’NIN ZİHNİ SİNİR PROJE VE PRATİKLERİ

Hemen Sarıkamış’tan söz edeceğimi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Sarıkamış Faciası asla bir “Zihni Sinir” pratiği değildi.

Bir pratiğin, uygulamanın Zihni Sinir olabilmesi için ya insanı sinirden delirten bir hale getirmesi veya hayret ve umuttan yüreğinde sıcaklık hissettirmesi gerekir.

PRATİK 1

FRENGİLİ AMELE TABURLARI

Bitmeyen savaşlardan yılan, bir türlü rahat yüzü göremeyen asker cepheye gitmemenin, firar etmenin türlü yollarını arar ve bulur da kendine göre.

“Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi idam eden manga eratından bazıları, ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yani idam cezası dahi müessir olamıyordu.

Bazıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.”[2]

Bir ulus, koskoca bir imparatorluk ordusu için ne kadar onur kırıcı proje ve pratik.

PRATİK 2

KADINLARI DA ASKER EDİN

“Bulgar cephesi bozulduktan sonra, bunların yerini tutmak için, Alman kıtaatı sevkiyatına başlandı. Enver Paşa bana Çatalca istihkamatını, talim görmüş kadınlara vererek, oradaki askerlerin de cepheye gönderilmesi emrini verdi. Tatbiki kabil olmayan bu emri ifa eder gibi göründükse de tatbik etmedik. Zaten buna zaman da kalmadı.”[3]      

Proje var, ama pratik yok.

AHMET SAY’IN BANDO PRATİĞİ

Ahmet SAY Fazıl SAY’ın babasıdır. Onun hazırlamış olduğu kült eser “Müzik Ansiklopedisi” ve müzik üzerine yazmış olduğu diğer kitaplar hala aşılamamıştır.

Türkiye’de “Arap Kaymakam”, Libya’da ise (Libya’nın ilk başbakanı) “Türk Başbakan” olarak bilinen Sadullah KOLOĞLU Türkiye’de kaymakamlık ve valilik yaptığı sürede hepsi birer “Zihni Sinir proje ve pratik” olan çalışmalarını Bingöl valisiyken de sürdürür.

“Şimdi söyleyeceğime çok şaşacaksınız, nitekim ben de ilk öğrendiğimde çok şaşmıştım, okulumuzda bir de –İngilizce de bilen- musiki öğretmeni bulunuyordu. Nasıl olmuş ve ne gerekçeyle Bingöl’e atamışlar, bilemiyordum. Fazla derinine girmeden, hemen işbirliği yapıp, vilayet ve belediyenin odacılarından bir bando takımı kurduk. Daha da inanamayacaksınız ama onlara yaz günleri halk bahçesinde konserler verdiriyorduk. Yerli halkın hele çocukların ne denli ilgi gösterdiklerini hiç unutamam. Müziğin kalitesi konusunda yorumda bulunmak benim haddim değil, ancak savaşın çok uzağında olduğu için bunalımı zaten hissetmeyen halkın bayağı bir keyif yaşadığını söyleyebilirim.”[4]

Sözü edilen müzik öğretmeni Fazıl SAY’ın babası Ahmet SAY’dır.

Proje ve pratik mükemmel.

MAHMUT MAKAL’IN ISTAMPA PRATİĞİ

Bu aslında bir Mahmut MAKAL pratiği değil, onun “Bizim Köy” romanında geçen muhtarın pratiğidir.

“Köy odalarında, duvarları kaplayan zift gibi is tabakasının değerini bilmezdik. Meğer o da işe yararmış.

Delikanlının birisine bir ilmühaber yazdım. Muhtarın evine gidip mühürletti. Getirince baktım, muhtarın bastığı mühür, bükülmüş kağıdın her yanına sıvanmış.

Nedenini araştırdım. Muhtar, ıstampanın bulunuşundan habersiz olduğu için, tükenmez bir kaynak keşfetmiş; bütün duvarlar ıstampa! Hem de mürekkebi, tükenmez türden…”[5] 

Proje yok, ama pratik kusursuz.

MUZAFFER İLHAN ERDOST’UN ŞEMDİNLİ’DE KAĞNI PRATİĞİ

Muzaffer ERDOST kardeşi İlhan katledildikten sonra onun adını da alarak, kendi adını MUZAFFER İLHAN ERDOST olarak değiştirdi.

Veterinerdir Muzaffer İlhan ERDOST. Askerliğini 1963-64 yıllarında veteriner yedek subay olarak Şemdinli’de yapar.

Muzaffer İlhan ERDOST’un okul yapılan köylerin birinde gördüğü sıradan bir şey ora köylüleri için tam da “Zihni Sinir” bir Porocedir.

“Bir yıl sonra, okul inşaatını görmek için Gare’ye gelmiştik. İşçiler taş duvar örüyordu. Taş yığınının yanında bir kağnı vardı. Küçük ve kaba tekerlekli idi. Boyunduruk ve zelveler. Köy kağnıya, kağnı köye şaşkın bakıyor gibi. İki uzak dünyanın yaratıkları sanki.

Müteahhit yanımıza geldi. “Hoş geldiniz” dedi. “Yüksekova’dan mı getirdin bu kağnıyı?” dedim. “Yok” dedi, “ben yaptım burada”. Artvinli imiş. Artvin’in Yusufeli ilçesinden. Adı: Nazım Korucu. Okul binası yapmaya başlamadan önce taş ocağı aramış. Köyün yukarısında yumuşak bir taş bulmuş. Bununla duvarları örerim demiş. Köyün aşağısında sert, granit bulmuş. Bu taşı da köşelerde kullanırım, demiş. Taşları okulun yapılacağı yere getirmek için kağnı gerek, kağnıyı çekecek öküz gerek, yol gerek.

“Eh…” dedim “köylüler yolunu elbirliği ile yapmışlardır artık…”

Güldü. “Ne yolumu yapması?” diyor Nazım Korucu, “Taş ocağı için köylü toplandı, para istemeye kalktı benden…”

Şimdi gökten düşmüş gibi bir kağnı Gare köyünün altında, üstünde gıcırdıyor. Önce çoluk çocuk toplanıp, “bu ne?” diye bakmışlar. Bakmışlar ki kendilerini ısırmıyor, ekmeklerini ellerinden kapmıyor, “Aptal” bir şey, pek önemsememişler, arkalarını dönüp oynamışlar.”[6]

Projeler o kadar olmasa da pratik hep şaşırtıcıdır. Yusufelili Nazım KORUCU şaşırtıyor.

…/…

Artık ZİHNİ SİNİR PROCELER’ e ilham veren Zihni DERİN’e doğru geliyoruz.

…/…

 


 ASIM ZİHNİOĞLU’NUN ÇAY PRATİKLERİ

PRATİK 1

DENİZ SUYUNDAN TUZ İHTİYACI

Çayın babası Zihni DERİN ise, kardeşi de Asım ZİHNİOĞLU’dur desek hiç de yalan olmaz.

1949-1954 yıllarında Rize Merkez Çay Fabrikası Müdürü olarak çalışan Asım ZİHNİOĞLU Rize çayını içim, lezzet, muhafaza vb her bakımdan, en üstün seviyeye çıkarabilmek için başta Hindistan olmak üzere çayın yetiştiği, çay kültürünün egemen olduğu bütün ülkelerde akademik ve pratik çalışmalar yapmıştır.

Birisi ZİHNİ DERİN, diğeri ise ZİHNİOĞLU.

Bir tesadüf değilse bu iki çay gönüllüsü insanı kelimelerin ötesinde buluşturan nedir acaba?

Asım ZİHNİOĞLU çay için yurtdışına da gider, ama öncelikle Rize’de yaşayan yoksul insanları, ayakları yalın çarşıya pazara giden Rizeli kadınları görür.

“Karadeniz onlar için bir besin kaynağı, ulaşım aracı ve umut yoluydu. Beslenmek için sadece hamsiden değil, Karadeniz’in suyundan da yararlanırlardı. Evlerinin altındaki ahırlarda beslenen inek ve yavrularının çorbası da deniz suyu ile hazırlanırdı. Kadınlar tıpkı hamsi almaya indiklerinde olduğu gibi bu defa ellerinde ve sırt sepetlerinde taşıdıkları bakır güğümleri denize daldırıp doldururlar ve yine kafile halinde tepeleri aşarak evlerine ulaşırlardı. Böylece, hayvanlarının tuz ihtiyacını para vererek satın almaktansa deniz suyu kullanmak suretiyle karşılama yolunu bulmuşlardı.”[7]  

Proje yok, ama pratik mükemmel.

PRATİK 2

SİNİR BOZUCU BİR PRATİK: ÇAY TOHUMLARINDAN YAĞ ÇIKARMA YANILGISI

Asım ZİHNİOĞLU sürekli projeler üretir ve uygular. Ama proje üretmeyi beceremeyen bürokrat ve siyasiler “Sineğin yağını çıkarmak” gibi projeler üretmeye çalışarak hiddetlenmemize neden olacak bir “Çay Yağı” projesi ortaya atarlar.

Asım ZİHNİOĞLU konusuna hakim birisidir ve verdiği cevaba bakalım.

“Bölge çaylıklarından çok miktarda tohum elde ediliyordu, bunlar ne olacaktı? “Bunlardan yağ çıkaralım” önerisi ortaya atıldı. Mevsim geç sonbahardı, o sırada Çay Kurumu Rize’de bir toplantı tertip etmiş, buna benim de katılmamı istemişti Toplantıda çay tohumlarından yağ çıkarma konusu gündemdeydi, fakat ortada bir sorun vardı. Çay tohumu yağında saponin denilen zararlı bir madde vardı; bunun yağdan ayırt edilmesi gerekirdi. Kurum bu maksatla TÜBİTAK’a başvurmuştu.

(…)

Yurt çaycılığının gereksiz müdahalelerle ve yapılan hatalarla bu hale düşmüş olduğunu görmek beni şaşırtmıştı.

Söz alarak, “Çaycılık mı yapacağız, yağcılık mı?” diye konuşmaya başladım. ”Yeryüzünde çay tohumu yağı diye bir üretim dalı bulunmadığını, böyle bir yağın ne yemeye ne de başka bir maksatla kullanılmaya elverişli olduğunu, örneğin ayçiçeği, mısır veya soya varken tatsız, lezzetsiz ve zararlı nitelikteki çay tohumu yağına kimsenin bakmayacağını, çay ziraatinde yaprak yerine tohum üretmeye yönelinirse çay bahçelerindeki yaprak veriminin kısa sürede sıfıra düşeceğini, zira tohumların fidan üzerinde gelişebilmesi için doğal olarak o fidanın bütün gücünü emeceğini, filiz ve sürgüne yetecek güç ve enerjinin fidanda yok  olacağını ileri sürdüm.”[8]

Proje sakat, pratiğe uygun değil.

ESİN KAYNAĞIMIZ: ZİHNİ DERİN

PROJE VE PRATİKLER

Burada Zihni DERİN’in kim olduğunu anlatmayacağız. O “Çay” ile anılır, onun adı çaya dem olur.

Malik AKSEL bir gün kukla oynatılan Gülhane Parkı’nda bir vatandaşla karşılaşır.

“-Sen nerelisin, ne yaparsın, işin ne adın ne? Sorularını sıraladıktan sonra,

-Ben Rizeliyim, çaycıyım dedi.

Ben de:

-Zihni beyi tanır mısın? dedim.

-Uy Zihni Hoca, nasıl tanımam, o bizim velinimetimizdir, o evliyadır, onu biz biliriz, memlekete çayı o getirdi.

-Başkalarına sordum bilmiyorlar, tanımıyorlar onu.

-Tanımaz onlar, çünkü yediği ekmeği inkar edenlerdir onlar. Biz onu tanırız, onu rahmetle anarız, efendi işte o kadar derim sana.”[9]

Yakınlarının ve tanıdıklarının söylediği şekliyle, Zihni Hoca ancak böyle anlatılır halkın dilinden.

Malik AKSEL’ den Zihni DERİN ve onun ZİHNİ SİNİR PROJELERİNİ aktarmalara devam edeceğiz. Ama önce Zihni Hoca hakkında kalem oynatan Recep KOYUNCU’ dan duyalım bu projeleri.

ZİHNİ DERİN’DEN ZİHNİ SİNİR PRATİKLER 1

RECEP KOYUNCU AKTARIMLARI[10]

“Sigarayı yalnız bir gün, o da geçirmekte olduğu nezlesine acaba iyi gelir mi? diye tüttürmüşlüğü vardır.”

(…)

“Şahsi teşebbüs tatbikatından olarak bizim mutfakta mürekkepler, zamklar, sabunlar yapılır,  deriler tabaklanır, bu arada don yağından tereyağı yapmanın bile imrenilip denendiği olurdu.”

(…)

“İlk çay atölyelerine yerleştirilecek ilk makinaları da o Ankara’ya geliş gidişlerinde Mamak Gaz Maskesi Fabrikasında ve Atatürk Orman Çiftliği tesislerinde, resimleri kendi çizdiği parçalar halinde döktürüp imal ettirir, o parçaları toparlayıp Rize’ye götürürdü.”

ZİHNİ DERİN’DEN ZİHNİ SİNİR PRATİKLER 2

MALİK AKSEL AKTARIMLARI[11]

Malik AKSEL Cumhuriyet kuşağı ressamlarındandır. Hayatının önemli bir bölümünde Ankara’da çalışmış ve bu sayede Zihni DERİN’i yakından tanıyabilmiştir.

Onun birçok eserinin yanında ANADOLU HALK RESİMLERİ kitabı çok özel bir yere sahiptir.

“Zihni Derin kimya öğretmeni. Ama, laboratuvarda neler öğretmeni değildir! Bir gün yanına aldığı Arnavut Mustafa adında poturlu iri yarı bahçıvanla bahçeyi dolaşır. Bahçıvan ellerini kavuşturup Zihni Derin’in emirlerini dinler. Nihayet bir yerde Zihni Derin duraklar ve bahçıvana: ‘Birkaç adam al burayı kaz’ der. Bahçıvan ‘Peki efendim’ diyerek işaret edilen yeri kazmaya başlar. Ankara’nın ilk artezyen kuyusu burada açılır.”

(…)

“O sıralarda her öğretmen bir konu üzerinde öğrencilere konferans verecektir. Bunun listesini de müdür öğretmenler odasına asmıştır. Sıra Zihni Derin’e gelir. Zihni Derin bu konferans için uzun bir hazırlık yapmıştır. Konferansın konusu tutumluluktur. Bunu türlü örneklerle anlatacaktır. Bir misal de elbise ütüsüdür. Bu aletin bir yıpratma aracı olduğunu, önce kumaşın havını döktüğünü anlatır, bir jiletle elli defa nasıl tıraş olunur bunu anlatır. Hafif ıslanmış kullanılmış bir jileti bardağa sokar bunu iki parmağı ile çevirerek biler. Daha buna benzer şeyler gösterir. Pancardan şeker çıkarır, ama bu şeker koyu renktedir. Çocuklar ‘Bunu kömürden mi çıkardı’ diye o işi alaya alırlar.

Sonra yağdan sabun yapar. Daha açıkçası, her şeyi elle tutulur gözle görülür hale sokar. Bu öğretmenin cepleri heybe gibidir. Kırda gördüğü bir otu, bir taşı veya sazı alır cebine atar sonradan, laboratuvarda inceler. Onun için incelenmeyecek bir şey yoktur. Gel gelelim, bunun bu davranışı herkesçe bir alay konusu olmuştur. Hatta öğrenciler arasında bile.”[12]

…/…

İrfan SAYAR Zihni DERİN Hocayla buluşup tanışsaydı belki de ortak “procelere de“ imza atarlardı.

Belki de Zihni Hoca henüz hayattayken bir araya geldiler, ama Hoca öldüğünde 14 yaşında olan İrfan SAYAR’ ın dağarcığında kim bilir neler vardı?

İrfan SAYAR’ın yarattığı tiplemedeki “Zihni” kelimesi bize hem Zihni DERİN’ i hem de onun sürekli bir zihinsel devinim, zihinsel pratik içinde olduğunu gösteriyor.

Her şey tesadüf olabilir mi? 

Yani diyeceğim şu ki, hep birileri vardı “biz buralarda yoğ iken.”

Bize bu pratikleri aktaranlardan aramızdan ayrılanların ruhları şad olsun. 

Ziraat Botanik Bahçesi’ndeki büstü

 

[1] İRGAN SAYAR-POROF ZİHNİ SİNİR PROCELER-TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

[2] BEHİÇ ERKİN-HATIRAT 1876-1958-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[3] BEHİÇ ERKİN, age

[4] ORHON KOLOĞLU-ARAP KAYMAKAM LİBYA’YA BAŞBAKAN OLAN TÜRK KAYMAKAMIN YAŞAM ÖYKÜSÜ-AYKIRI YAYINCILIK

[5] MAHMUT MAKAL-BİZİM KÖY-LİTERATÜR YAYINLARI

[6] MUZAFFER İLHAN ERDOST-ŞEMDİNLİ RÖPORTAJI-ONUR YAYINLARI

[7] ASIM ZİHNİOĞLU-BİR YEŞİLİN PEŞİNDE-TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

[8] ASIM ZİHNİOĞLU, age

[9] MALİK AKSEL-İSTANBUL’UN ORTASI-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[10] RECEP KOYUNCU-BİLDİĞİNİ OKUYAN İMAM ZİHNİ-ÇINAR YAYINLARI

[11] MALİK AKSEL-İSTANBUL’UN ORTASI-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[12] MALİK AKSEL, age

30 Ocak 2022 Pazar

MAKİNE KIRICILAR VERSUS ETİKET YIRTICILAR

78 yazıydı.  Askeri lise ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmiştim.

Ne kahvehane bilir ne de oralara giderdim. O günlerin politik ortamında sağ sol olarak kahvelerin ayrılması doğal karşılanıyor olsa da, solun kendi içinde olduğu gibi kahvelerinin de ayrılmış olmalarını anlamak zordu.

Politize olmuş öğrenci gençliğin, aydınların ve işçilerin kendi sol siyasi tavırlarına/fraksiyonlara uyan kahvelere gidiyor olmasını anlayabiliyordum. Ama merkeze bağlı civar köylerden gelen ve genellikle inşaatlarda amelelik yapan, sola eğilimli köylüler de vardı.

Yakın köylerde oturanlar geç vakit de olsa akşamları kendi köylerine geri dönüyorlardı. Köylerine geç vakitte dönenler ile hiç dönmeyip bir göz gecekondu evinde kalabalık halinde barınmaya çalışan köylü ameleler de neredeyse bıçakla kesilmiş gibi bölünmüş bu kahvelere gidiyordu. Ne yapsınlar, başka gidecek bir yerleri mi vardı sanki?

Kahvelerin o kendi bölünmüş hali köylüyü pek ilgilendirmiyor gibi görünse de yeri ve zamanı gelince o kahvenin politik söylemine aşina olan köylü de kendisini o kahveye hakim sol fraksiyona yakın bulduğunu ifade eder, kahvede kullanılan jargonu arada diline dolardı.

Kendi köylüsünü görmek için dahi olsa arada o kahveden başka bir kahveye, başka bir sol fraksiyonun hakim olduğu kahveye giden köylüye gün gelir neden diğer kahveye gittiği bile sorulurdu.

Köylülerden başka diğer sınıflardan olanların bir kahveden diğerine dolaşmasını ise görünmez bir el yasaklardı adeta.

Belki de civar köylerden gelen köylüler de dahil olmak üzere insanları kahvelere çeken en büyük neden veya imkan da diyebiliriz, o tarihlerde kahvehanelerle, şehir ve parklardaki büfelerde alkollü bira satışının serbest olmasıydı.

O zamanın Çorum’unda tek bir bira markası ve tek bir bira şişesi vardı. Büyük şehirler dışında sanırım diğer Anadolu şehirlerinde de durum aynıydı.

Bira ucuz muydu, ucuz ise bunun nedeni halkı alkole teşvik miydi, bilemiyorum. Ama kahvelerdeki bira tüketimi oldukça yaygın ve fazlaydı.

Askeri öğrenci olma kimliğinden bağımsız olarak ne kahvelere giderdim ne de bira içerdim.

ETİKET YIRTICILAR

Ama o gün arkadaşlarım beni bir kahveye götürdüler. İki katlı bir gecekondunun ikinci katına çıktık. Kolonları kesilmeden öylece bırakılmış mekanın ikinci kat kahve olarak düzenlenmiş.

Kapıdan girişte sağda, önünü bir kolonun kapattığı ve sadece bir masanın bulunduğu küçük girinti hemen gözüme çarptı. Kahvenin sadece cadde tarafındaki cephesinde pencere bulunuyordu. Yaz mevsiminde olmamıza rağmen hiç açık pencere yoktu. Kalabalık sayılan kahvede açık pencere olmaması, içilen sigaranın dumanı, dahası biranın alkol kokusu beni çok bunaltmıştı.

Arkadaşlarım girişte sağ tarafta gördüğüm küçük girintinin içinde bulunan tek masanın karşısında bir masaya oturdular, ben de onlarla birlikte oturdum.

Neler konuşuluyordu, konu neydi hiç ilgilenmiyor ve dikkat etmiyordum. Benim dikkatimi çeken tek şey girişte o sağdaki küçük girintinin içindeki tek masada tek başına oturmakta olan adamdı.

Adam sırtını girintinin duvarına vermiş şekilde geniş yuvarlak ve üzeri yeşil renk çuha örtüyle kaplı masanın arkasında oturuyordu.

Masanın üzerinde markası ve formu aynı en az 15 boş bira şişesi vardı. Kirli sakalı ve yaz mevsimine rağmen üzerinden hiç çıkarmadığı anlaşılan ceketiyle ve içtiği 15 şişe biranın etkisiyle masaya doğru eğilmeye başlamış adamın yüzü önünde dizili 15 boş bira şişesinden neredeyse görülmüyordu.

Alkolün etkisiyle başı neredeyse masaya düşecek gibi olan adam adeta boş bira şişelerinin arkasına tam siper yatıyor, sonra birden gelen bir sıçramayla uyanıp kafasını kaldırıyor, etrafa bakıyor ve dikleşiyordu.

Bu manzarayı ilk gördüğümde “Çok içmiş galiba,” diye geçmişti aklımdan.

Çok içmiş olabilir, ama yeşil çuha örtülü geniş yuvarlak masanın üzerinde duran 15 boş bira şişesinin başka bir anlamı da var mıydı acaba? Adam bir şey mi anlatmaya veya ispatlamaya çalışıyordu?

Ben tam bunları düşünürken adam masada dikleşerek eliyle garsona iki bira daha söyledi.

Garson o marka ve o formdaki şişeleri hemen getirdi.

Garson iki dolu bira şişesini geniş yuvarlak ve yeşil çuha örtülü masaya bırakırken masadan uzakta olduğumdan ve kahvenin uğultusundan tam duyamasam da “Boşları alayım mı abi?” diye soruyordu.

Kirli sakallı ve yaz gününde ceketle masanın arkasında oturan adam ise hiç konuşmadan, belli ki alkolün etkisiyle hiç konuşamadan, sadece kollarını “Hayır” anlamında açıp kapatıyor ve avuçlarını garsona gösteriyor adeta “Git git, boşları alma” diyordu.

İki dolu bira şişesiyle birlikte masada şimdi 17 bira şişesi bulunuyordu.

Kahvenin dumanına alışmam ve dikkatimi yeşil çuha örtülü masanın arkasında oturan adama vermemle birlikte başka detayları fark ediyorum.

Adamın önünde duran boş bira şişelerinin hepsinin marka etiketleri yırtılmış halde.

Daha da dikkatle bakıyorum, etiketler tamamen yırtılmamış. Bunun nedeni ya etiketin güçlü bir yapıştırıcıyla şişeye yapıştırılmış olması ya da adamın alkolün etkisiyle etiketleri düzgün bir şekilde koparacak kadar dikkatini toparlayamamasıydı.

Garsona boş bira şişelerini almamasını kollarıyla işaret eden adam, garsonun masaya iki dolu bira şişesi koymasıyla birlikte adeta siperinden hücuma kalkan asker gibi birden kendine geliyor, dikleşiyor ve daha şişeyi ağzına götürmeden ilk iş olarak dolu bira şişesinin bilinen marka etiketini yırtmaya çalışıyor.

Ama adam o kadar alkol almış ki, eline aldığı bira şişesinin etiketini tam olarak yırtamıyor. Yırtmak için etiketin köşesini kavlatıp tutamıyor. Öfkeleniyor. Eline aldığı çakmağıyla etiketi kazıyarak bir tarafından tutup yırtmaya çalışıyor. Adamın gözleri öfkeden dışarı fırlayacak gibi oluyor.

Adam siperinden fırlayan ve düşmanını yakalayıp öfkeyle süngüleyeme çalışan bir asker durumda. Etiketini yırtmak için kucağına aldığı dolu bira şişesi adeta adamın düşmanı oluyor.

Ama adam dolu bira şişesini yırtamasa da ne kadar öfkeli olursa olsun etiketini yırtamadığı dolu bira şişesini kaldırıp yere çalmıyor.

Adam uzun bir uğraştan sonra yarım da olsa bira şişesinin marka etiketini nihayet yırtıyor ve sonra birayı kafasına dikiyor. Uzunca bir çekişten sonra yarıdan fazlası boşalmış ve etiketi yırtılmış bira şişesini büyük bir zafer kazanmış edasıyla yeşil çuha örtülü yuvarlak masaya vurarak indiriyor.

Şaşırıyorum. Adam bira şişesinden ne istiyor? Adamın bira şişesi etiketlerine takıntısı mı var?

Bir türlü anlayamıyorum.

Adam garsonun getirdiği ikinci bira şişesinin etiketini de aynı şekilde yırtıyor, şişeyi kafasına dikiyor ve masada duran boş bira şişeleri toplamı 17’ye varıyor.

Artık masada dolu bira şişesi bulunmuyor.

Adam garsona eliyle iki bira daha söylüyor.

Garson getirdiği biraları masaya koyuyor ve ardından yine “Boşları alayım mı abi?” diyor.

Adam yine aynı hareketleri yaparak “Hayır” demek istiyor.

Anlıyorum. Adam kucağına alarak bir eliyle tutup bir eliyle etiketlerini yırtmaya çalıştığı dolu bira şişelerini düşman, masanın üzerine önüne itinayla dizdiği boş bira şişelerini ise zaferin nişanı olarak görüyor olmalıydı.

Yine de anlayamadım ve o zamana kadar kendileriyle ilgilenmediğim arkadaşlarımdan Yılmaz’a dönüp adamın halini soruyorum.

Adamın boş bira şişelerini garsona aldırmama nedenini anlayabiliyorum.

Ama adamın öfkeden gözleri dışına fırlayacak şekilde, adeta şişelerle kavga edercesine bira şişelerinin bilinen marka etiketlerini neden yırttığını hiç anlayamıyorum.

“Yahu Yılmaz bu adam neden bütün bira şişelerinin etiketlerini yırtıyor, bir sorunu mu var adamın?”

Yılmaz bana cevap veriyor, ama meğer bu durumu diğer arkadaşlar da bilirmiş.

 


 

Abi, diyor Yılmaz, bunu bu mahallede bulunan bütün solcu kahvelerinde görebilirsin.

Kahvelerde içilen biraların şişelerinin marka etiketleri içmeden önce hemen yırtılır.

Kendi kendime açıklama yapmaya çalışıyorum, zira sarhoş kafayla etiket yırtmak zor olsa gerek.

Neden peki, diye soruyorum Yılmaz’a.

Yılmaz anlatıyor, ama anlamakta zorluk çekiyorum.

“Her bira şişesinin marka etiketi mutlaka yırtılmalı. Etiketi yırtılan boş bira şişeleri yeniden doluma gittiğinde bira üreticisi patron kapitalist şişelere yeni etiket yapıştırmak zorundadır.”

“Eeee?”

“Eeeesi, etiketi yırtılan her boş bira şişesinin yeniden etiketlenmesi bira üreticisi kapitalist için bir maliyettir.”

Yani, bira şişelerinin marka etiketlerini yırtarak bira üreticisi kapitalisti zarara sokuyorlar?

Evet abi, diyor Yılmaz.

İnsanlar böyle bir şeye nasıl inanır anlamak zor.

Daha da zor olanı lümpen veya aydın soldan insanların buna, ETİKET YIRTICILIĞINA inanıyor olması, adeta bütün kahvelerde örgütlü bir şekilde ETİKET YIRTICILARIN bulunuyor olmasıydı.

MAKİNE KIRICILAR

Makine Kırıcılığı veya bilinen yaygın adıyla Luddistler siyasi terminolojiye girdiği için burada anlatmanın gereği yok. Ancak Türkiye bu kavramla, Makine Kırıcılığı kavramıyla, belki de ilk defa Ocak 1980’de yaşanan Tariş Olayları ile karşılaşmış olmalıdır. Tariş Olayları olarak bilinen Tariş Direnişi’ ne katılanları mahkemelerde mahkum edecek kasıtlı ve gerçek dışı haberler direnişçileri “Makine kırıcılar”, çalıştıkları fabrikanın makinelerini parçalayanlar, tahrip eden hainler olarak gösteriyordu.

Ama cephe muharebelerini bir kenara bırakırsak Kurtuluş Savaşı “Makine başında” kazanıldı. Makine kelimesinin bildiğimiz karşılığından daha fazla karşılıkları da bulunmaktadır.

Makine telgraftır. Telgrafçı ise Sakallı Eşref’dir.[1]

Makine kamyondur, trendir, vesaittir.

Makine tabancadır, tüfektir.

Mustafa Kemal’in Nutuk’ta en çok söylediği söz “Makine başındayım” ile başlar.

Telgraf başındadır Mustafa Kemal, ya birisini telgrafın, makinenin başına çağırır ya da kendisi geçer makine başına.

Bütün telgrafçılar, makineciler, Milli Mücadele boyunca canları pahasına makine başlarından asla ayrılmadılar. Asla Makine Kırıcı olmadılar.

Büyük şairimiz Nazım Hikmet “Makinalaşmak İstiyorum” şiirini 1923 senesinde ve Moskova’da yazmıştır. Edebiyat tarihçilerinin ve şiir yorumcularının yorumları bir yana Nazım’ın bu şiirini telgrafçılarımız için yazdığını ve onları yücelttiğine inanıyorum.

Nazım’ın arkadaşı Vala Nureddin ile birlikte Milli Mücadele’yi yakından izlediklerini, katılmak için İstanbul’dan YENİ DÜNYA VAPURU ile hareketle 03 Ocak 1921 tarihinde İnebolu’ya geldiklerini de biliyoruz.

Nazım ve Vala Nureddin Ankara’dan gelecek haber için İnebolu’da makine başındadır.

Mustafa Kemal ise kulağı İnebolu’dan Ankara’ya yapılan silah ve mühimmat sevkiyatları ile ilgili gelecek haberler için makine başında, gözü ise Sakarya’dadır.

Bütün makinecilerin/telgrafçıların ruhları şad olsun.



[1] ARAP KAYMAKAM-ORHAN KOLOĞLU-AYKIRI YAYINLARI

22 Aralık 2021 Çarşamba

ÇONGAR-ÇONKER-CONKER-CÖNGER / TAT-DAD-DADYAN-TATLAR-TATLI

Türki dillerdeki sessiz harfler batıya doğru gittikçe sertleşir.

Gardaş-kardeş olur, megdep-mektep

YENİ GELEN’e [1] bir ziyaretin anısını yazan Dostumuz Yılmaz ÇONGAR “Bizim dedelerimiz Kırım’dan göç etmiş, Çongar sözcüğü Kırım’da bir boyun, bir kabilenin adıymış,”[2] der ve soyadının “Dünyada dört beş kişide” olduğunu söyler.

Çongar’ın kelime anlamı için bize ipuçları vermez.

Çongar adı Mustafa Kemal’in Selanik’ten başlayarak ölümüne kadar hep en yakınında yer alan Nuri CONKER’ e soy isim olduğunda da aynı değişimi, sert sessiz değişimini görürüz.

Nuri CONKER soyadını Çanakkale Muharebeleri’ nden, Conkbayırı’ ndan alır.

Conk kelimesi ise tek başına hepimizin lise edebiyat derslerinden bildiği “Cönk” ile bağlantılı mıdır?

Öyle ise, işimiz kolay.

Zira cönk kelimesi bizi hem cönger/cönker kelimesine hem de Çonker/Çongar/Çonkar kelimesine götürür.

Babam, şimdi Kırıkkale ili (daha önce Ankara iline bağlıydı) Delice ilçesine bağlı “Çongar” Köyü’nden söz ederken asla Çongar demezdi, diyemezdi. Çongar kelimesi onun ve köylülerin ve bütün yörenin ağzından “Conker veya Cönger” olarak çıkardı.

Aynı isimle, Çongar, başka bir köy ise bugün Sivas merkez ilçeye bağlı olarak çıkar karşımıza.

…/…

Cöng/k-er ise cönk söyleyen, cönk yazan olarak karşımıza çıkmasa da buna benzer bir kelimeden yapılma köy isimleri ta Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar bozulmadan gelebilmiştir: BAKSİ

Kimi yerde BAHŞI veya BAHŞILI, kimi yerde BAKSİ[3], kimi yerde BAHŞI OYMAYI ve BAHŞILAR olarak beş farklı BAKSİ köyü çıkar karşımıza. Köy adlarındaki BAHŞI aslında BAKSİ olup, bugün Bayburt merkez ilçeye bağlı BAYRAKTAR Köyü’nün eski adıdır.

BAKSİ kelimesi ise, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da farklı anlamlarda kullanılsa da; bilgin, öğretmen, saz şairi, aşık, hekim, büyücü, bilici demektir.

 …/…

Kırım Türklerinin türkülerinin melodi zenginliğini belki daha yeni keşfediyor Türkiye’deki müzik kurumları ve müzisyenler, ancak milliyetçi yaklaşımla bakabiliyorlar ve ne yazık ki kısır bir çerçeveden dışarı çıkaramıyorlar.

Hepimizin bildiği türkü formundaki “Gemilerde talim var” şarkısı askerliğini bahriyeli olarak yapan Recep’in Giresun’a gidişi için yakılmıştır ve oyun havasında söylenir.

Benzer konu ile işlenen Kırım Türküsü ise Aliye YAKUBOVA’nın sesinde “Ereceb” için bir ağıttır.

Cöng/k-er ile Baksi aynı şeyleri söyler ve gelip Anadolu’da köy adı ve ailelere soyadı olur.

TAT-DAD-DADYAN-TATLAR-TATLI

Yılmaz ÇONGAR Dostumuz, yukarıdaki konuşmasının devamında ise şunları söyler: “Diğer bir boyun adı da Tat’mış. Çongarlar orta boylu, geniş omuzlu, tıknaz olurlarmış, gözleri Çinliler gibi çekik olurmuş, Tatlar onlara benzemezmiş, uzun boylu ince yapılı olur, gözleri de çekik olmazmış. Bunları çocuklarıma, torunlarıma da anlattım, yazıldığı kitabın sayfasını da gösterdim, hatta torunum ‘Dede biz o zaman Tat’ız’ demişti, onu onaylamıştım.” [4]

Dostumuz burada TATLAR için de sadece fizyonomik bir tarif yapmaya çalışır.

Araplar İslamiyeti kabul ettikten sonra İslamı farklı algılayan, kendilerine benzemeyen, kendilerinden olmayan Farsilere karşı hep farklı bir tanım geliştirdi: Ajem/Acem

Biz de “Yeni” anlamına gelecek şekilde Farsilere Acem, dedik. Acem ellerinden, dedi ozanlarımız. Acem kuşağını şiirine aldı Ahmed Arif. Memedimiz en çok acemi ocaklarında dayak yedi.

Elen ve Latin halklar kendilerinden olmayan ve anlaşılmaz bir dil konuşan halklara “Barbar” dediler.

İslamiyetle birlikte Karahanlılar da Uygurlar için benzer bir tanım geliştirdi: Tat

“Uygurlar Kara Hanlı Türkleri’ne ve bütün Müslümanlara “Çomak” yahut “Çomak Eri” adını vermekte, Kara Hanlı Türkleri de Uygurlar’a Tat demekte idiler. Uygurlar için Tat sözünün kullanılması, bu sözün daha önce oradaki yerli halka verilmiş olması ile ilgili olabilir. Mamafih bunun din ayrılığı yüzünden doğrudan doğruya Uygurlar’a verilmiş olması da herhalde, imkansız değildir.”[5]

Faruk SÜMER Hoca Kaşgarlı’dan bir deyiş alır yazısına:

“Keldi mana Tat (Uygur)

Kuşka bulur et

Seni tiler Us böri

 

Başka bir dörtlük;

“Beçkem urup atlaka

Uygur’daki Tatlaka

Oğrı yavuz ıtlaka

Kuşlar kibi uçtımız 

…/…

Anadolu’da bugün içinde “Tat” geçen köylerin sayısı otuzdan fazladır.

Sorduğunuz zaman o köyde yaşayan insanların sevimli, tatlı, hoş sohbet olduklarını söylerler.

Çorum ili, Sungurlu ilçesi Tat-lı Köyü babamın annesinin köyüdür, ama kimse kendilerinin Tat olduğunu ne bilir ne de anlar.

Yakın köy Tirkeş’ deki yaşlıları görürseniz şaşkına döner ve bir an Uygur’a geldiğinizi sanırsınız.

Tat-lar Anadolu içlerinde yapayalnız kaldıklarında muhtemelen aşağılanıp horlandılar, belki kırıma da uğradılar. Kırımdan kaçıp korunmak için olsa gerek Kapadokya bölgesinde inlere sığındılar.

Sığındıkları yerlere komşu köylüler bir isim verdiler: TATLARIN İNİ

Yani Kapadokya’daki kaya inlerine hep ilk Hıristiyanların sığındıklarını biliriz ya, Tat-lar da sığındılar.

…/…

15. Yüzyılda Sivas’tan Eğin’e, bugünkü adı Toybelen olan, Gemirgap Köyü’ne, göç eden Ermeni DADYAN AİLESİ “Barutçubaşı” ve “Amira” olarak 17. Yüzyıldan itibaren yıkılışa kadar Osmanlı ile çok yakın ilişkide bulunmuş ve halen ayakta olan güçlü bir ailedir.

Bu gücün nedeni, Dad-yan / Tat-yan olmalarıyla ilgili midir acaba?

“Mingrelyalı[6] prenslerinin hepsinin soyadı “DADYAN’dı”. “Dad” (“Tat”) adaletin başı anlamına gelen İran kökenli bir kelimedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki barutçubaşı Dadyan Amira sülalesi bu kökenden gelmektedir.”[7]   

…/…

Ruslar kendi doğularında bulunan, yaşayan bütün Türk soylu milletlere genel bir ifade olarak “ Tatar” diyordu.

Tatlarin Yol Levhası


Tatlar’ın sığındıkları in

Nevşehir-Acıgöl ilçesine bağlı belde olan Tatlarin, aslı Tatlar İni veya Tatların İni



[1] YENİ GELEN DERGİ-ARALIK 2021 SAYISI

[2] YILMAZ ÇONGAR-ANI DEFTERİMDEN YAKIN TARİHLİ BİR YAPRAK

[3] Hüsamettin KOÇAN’ın 2014 AP Müzecilik ödülü alan Baksi Köy Müzesi, Bayburt-Bayraktar Köyü

[4] YILMAZ ÇONGAR, AGE

[5] FARUK SÜMER-ESKİ TÜRKLERDE ŞEHİRCİLİK-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[6] Bugünklü Gürcistan’da Megrelya-yn

[7] ARSEN YARMAN-PALU-HARPURT 1878- I.CİLT / ADALET ARAYIŞI-DERLEM YAYINLARI

  




13 Aralık 2021 Pazartesi

VAKTİZAMANINDA

Vaktizamanında “Vakitler” de belliydi “Zaman da” vardı her şeye.

Irgatlık vaktiydi, ama gökte yıldızları seyretmeye de zaman vardı.

Harman vaktiydi, ama köyün davar sürüsünü gedikten aşırıp getiren Satılmış’ın kavalını dinlemeye de zaman vardı.

YÜZBAŞI FAZIL BEY’İN ZAMANI

Harp vaktiydi, ama Hava Pilot Yüzbaşı Fazıl Bey’in Fransızca Temps Gazetesi okumaya zamanı vardı.

“Yunanlıların yirmi bir uçağı vardı. Bizim bir uçağımız vardı, onun da benzini eksik, makinesi bozuk. O günlerdeki Türk havacılarının cesaretini anlatacak güçte değilim. Onların sadece getirdikleri haberler değil, Yunan uçaklarına ve ulaşım kanallarına yaptıkları saldırılar da son derece önemliydi. Bunların arasında, dünyanın muhayyilesini şaşırtacak bir tanesi Yüzbaşı Fazıl’dı. Bir havacıyla Fazıl’a ne gönderelim diye sorduğum zaman ‘Fransızca Temps gazetesini yollayın, Fazıl yalnız onu istiyor’ demişti. Fazıl’a Temps gazetesini yolladık.”[1]     

MISIR’DA VAKİT

“Nitekim bilinen en eski güneş saati, sonraki örneklerinden çok farklı olmakla birlikte, MÖ 1500 yıllarında III. Tutmosis  zamanında yapılan bir Mısır saati olup halen Berlin Müzesi’nde sergilenmektedir.”[2]

Mısır ile Hitit’in savaş vaktiydi, ama III. Tutmosis’in Karnak Tapınağı’nın önüne diktirdiği gölgeyi tam vermesi için tepe noktası düzgün prizma olarak yaptırılmayan dikilitaş aynı zamanda güneş saati olarak da çalışıyor ve Mısırlılar tapınağa kadar gidecek zaman buluyor ve saati öğreniyordu

 

Tepe Noktası Düzgün Prizma Olmayan III. Tutmosis Dikilitaşı- Sultan Ahmet Meydanı

ATMEYDANI’NDA ZAMAN

III. Tutmosis Dikilitaş’ı MS 390 yılında Konstantinapol’e getirilip dikilir.

Harp vaktiydi, Kırım Harbi, 1854-56 yılları, kimsenin, Osmanlı ahalisinden kimsenin o zamanki adıyla At Meydanı’na gidip dikilitaşları görmeye zamanı yoktu.

Ama Osmanlı müttefiki İngilizlerin ordusunda bulunan mühendis subaylar meydana bugünkü görünümünü verecek çalışmayı yürütme zamanı buluyordu.

CAMİLERİMİZİN GÜNEŞ SAATLERİ

Vaktizamanında saat henüz icat olunmamış veya Osmanlı’ya gelmemişti. Ama Payitahttaki büyük ve önemli camilerin hepsinin duvarında, uygun yerinde, bazılarında iki adet olmak üzere, çalışan birer güneş saati vardı.

Lakin okuma yazması olmayan halkımız güneş saatindeki rakamları ve saati okuyamadığı için zamanını yine ezan vaktine göre ayarlardı.

Şimdi ise doğru çalışması bir yana, çalışan bir güneş saati bulmak bile imkansız neredeyse.

 

Erzurum Şeyhler Camisi Güneş Saati

Üsküdar Mihrimah Sultan Camisi  Çalışan Güneş Saati

MUVAKKİTHANLERDE ZAMAN

Vaktizamanında muvakkithaneler ve muvakkitler vardı payitahtın dört bir yanında.

Şimdi ne muvakkitler kaldı ne de muvakkithaneler. Şurası “Vaktiyle muvakkithaneymiş” deseler, orasının muvakkithane olduğunu gösteren ne bir levha ne de bir tarih var.

Muvakkitleri ve muvakkithanelerin nerelerde olduğunu merak etmeyen okur Ahmet Hamdi TANPINAR’ın o kült eseri SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ romanını okumaya zaman ayırabilir mi, ayırsa da ne olur?

Muvakkithanelerde hayli zamandır en güzel vakti belki de bir zaman sevdalısı, saat sevdalısı Şule GÜRBÜZ Hanım geçiriyor olsa gerek.

Ayasofya Muvakkithanesi

ÇAN SAATİ Mİ SAAT KULESİ Mİ? 

Vaktiyle saat icat oldu. Ama önce sarayların köşklerin duvarlarını süsledi. Saatin kent meydanlarına inmesiyle batı dillerinden tercüme edilmiş haliyle kent meydanlarını “Saat kuleleri” doldurmaya başladı.

19. yüzyılın sonlarına doğru saat kuleleri neredeyse devlet / padişah emriyle zorla yapılır hale geldi.

Bu emirlerde İtalyan saat kulesi yapımcılarının rolü ne kadardır bilinmez.

Vaktizamanında Anadolu’nun hemen her vilayetinde mevcut olan kiliseler ve bu kiliselerden duyulan çan sesleri halkın kulağına aşınaydı. Kiliselerden farklı olarak saat kulelerinden de benzer çan sesleri gelmeye başlayınca halkımız batı dillerinden tercüme edilen “Saat kulesi” lafı yerine kendi kelimesini buldu hemen “Çan saati.”

II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25.yılına yetiştirilme gayreti içinde birbiri ardına yapılan çan saatlerinden biri olan Yozgat Saat Kulesi henüz vakti göstermeye başlamamış, çan saati henüz çan vurmaya başlamamıştı.

Hamal Kör Musa’nın zamanı boldu.

“Zemin katındaki saatçi dükkanının sahibi olan ve yapının saatiyle de ilgilenen Niyazi TAFLIOĞLU’nun çeşitli kaynaklarda verdiği bilgiye göre Yozgat Saat Kulesi’nin 200 küsur kiloluk çanı, “İki kırmızı lira” karşılığında hamal Kör Musa tarafından yukarıya çıkarılmıştır.”[3]

Halkımız çok sonraları alıp koluna takmaya başladığı saatlerinin ayarını çan saatlerinin vuruşuna göre yapardı, bunun için çan saatin yanına gitmeye gerek yoktu, çan vuruşlarını dinleyecek kadar herkesin zamanı vardı.

 

Yozgat Saat Kulesi

SAAT İHTİYACI

Köşkleri ve sarayları, sonra evleri, sonra ibadethaneleri süsleyen saatler ne kadar ihtiyaçtı veya zorunlu ihtiyaç mıydı, bilemiyoruz. Ama saatin, yani vakti gösteren bir cihazın küçülerek kola takılır hale gelmesi ve kolda taşınması 19. Yüzyıl sonlarına doğru ve hele Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca özellikle subaylar için zorunlu bir ihtiyaçtı.

SS- SUBAY VE SAAT

SS kısaltması size hemen Hitler’i ve faşizmi çağrıştırmasın.

İhtiyaç duyan: subay

İhtiyacı duyulan: kimseye sormadan ve bir işaret almadan vakti öğrenmek.

Vakti zamanında kara orduları taarruza geçerken, hücum emriyle veya boru sesiyle veya bir işaret fişeği veya havaya sıkılan bir mermiyle hareket ederlerdi.

İyi ama bütün bunlar sesle iletilen işaret ve komutlar değil mi ve bütün bu işaret ve sesler düşman hatlarından da duyulmaz mı?

Subay ve komutan taarruz saatini biliyorsa ve bunu kolunda tik tak sesi çıkaran küçücük bir nesneden öğrenebiliyor ve birliğine hücum emri verebiliyorsa subay ve saat ayrılmaz bir ikilidir artık bütün savaş meydanlarında 

Yani başlangıçta hanımların bir takı olarak kollarında taşıyabilmesi için yapılmış olan kol saatleri asıl anlamını ve önemini subayların kolunda kazanıyordu.

1885 yılında Anglo-Burma Savaşı’nda subayların kol saati kullandığı bilinmektedir. Bu gelişmelerden sonra Mappin & Webb şirketi asker saatleri üreterek satmaya devam eder.

 

19. yüzyıl bir subay kol saati

MUSTAFA KEMAL’İN KIRBAÇ SALLAYARAK HÜCUM EMRİ VERMESİ

Ruşen Eşref, sohbetin 10 Ağustos 1915 Conkbayırı Muharebeleri kısmını şöyle anlatmıştır:

“Mustafa Kemal Bey, derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. ‘Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hepiniz düşmana atılacaksınız’ demiş. Beş on adım ileriye yürüdükten sonra işaretini verince zabitan ve efradın tereddütsüz bir aslan savletiyle düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kâmilen ezildiğini, hiç silah kullanma fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.“[4]

HARBİYELİ VE SAAT

Mustafa Kemal ne Harbiye’den ne de askeri idadiden birincilikle mezun olmamıştır.

Ne zamandır böyle bir gelenek var, bilmiyorum, ama askeri lise ve harp okullarından birincilikle mezun olanlara ödül olarak saat verilmesi bir Silahlı Kuvvetler geleneği haline gelmiştir.

Harbiyeliye altın kol saat armağan edilir.

Harbiyeli değil, ama bir yedek zabit namzedi Hakkı Bey’e seferberlikte tabur sandığından verilen bir altının nasıl harcaması gerektiği de söylenir ardından.

“Bir gün bölük kumandanı çağırdı. Bir altın verdi, bunu tabur sandığından verdiklerini, çar çur etmeyip kendime lazım olan şeyleri (Saat vs. gibi) almamı söyledi.”[5]

Hakkı Efendi’ye ilk önce bir kol saati alması tavsiye edilir, emir niteliğindedir. Zira kısa zamanda bölük Çanakkale Muharebelerine katılmak üzere Gelibolu’ya intikal eder. 

Altının anlamı zamanda saklıdır “Zaman altın değerindedir” denilmek istenmektedir.

Saat hediye edilmesi ise 19. Yüz yıldan beri subay ve saatin ayrılmaz bir ikili olmasındandır.

Ama subay en çok Mustafa Kemal’dir Kocatepe’de ve Kocatepe en güzel dizedir Nazım’ın dilinde.

G GÜNÜ, S SAATİ

Subay bilir, Mustafa Kemal bilir, Büyük Taarruz gününü, G GÜNÜNÜ ve taarruz saatini, S SAATİNİ.

O gün, taarruzdan önce yanındaki paşalara saati sorar.

(…)

Dağlarda tek

tek

ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar: “Üç,” dediler.

(…)

Yüzbaşı sordu:

-Saat kaç?

-Beş.

-Yarım saat sonra demek…

(…)

Nurettin Eşfak

baktı saatına:

-Beş otuz…

Ve başladı top ateşiyle

Ve fecirle birlikte büyük taarruz…[6]

(…)

 

Mustafa Kemal Kocatepe’de S Saati öncesinde

G GÜNÜ: 26 Ağustos, S SAATİ: 05.30’du.

Vakit geldiğinde Kurtuluş orduları taarruza geçtiler, işgal ordularının toparlanmaya zamanları yoktu, bozuldular.

Nazım ise destanı bitirmek için zamanla yarışır.

ANADOLU’DA VAKİTSİZ ZAMANLAR

Vaktizamanında Anadolu’da bütün zamanlar alaturka vakitlere ayarlıydı.

Şair de bilmez saatlerin neden alaturka vakitlere ayarlı olduğunu.

(…)

gençken

peşpeşe kaç gece yıllarca

acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım

bilmezdim neden bazı saatler

alaturka vakitlere ayarlı

neden karpuz sergilerinde lüküs yanar[7]

(…)

Saat yoktur, saat kulesi de.

Ezan vakti vardı. Kimi zaman asar, kimi zaman eser, bazen de kale veya kala dedikleri gölgesi uzayan yükseltiler vardır kaya veya topraktan vakti bildiren zamanlar.

Harman zamanıdır vakti bildiren.

Irgatlık.

Kuşların göç zamanı.

Kıtlık kıran zamanıdır vakitlerden.

Sulama mevsiminin vakti zamanı vardır.

Seferberlik zamanıdır, vakitlerden ölüm.

Gidenlerin ölüsü de gelmez.

Saat vardır, ama kimde, subayımızın saati çöl tozundan dolayı çalışır mı acaba Yemen’de?

Ama Yemen’de kalk borusu vardır, alaturka saatlere ayarlı, ağıt olur vakti geldiğinde söylenir.

Gitme Yemen'e Yemen'e
Yemen sıcak dayanaman
Tan borusu çalınınca
Sen küçüksün uyanaman

Anadolu’da vakitsiz zamanları dört yazar ve dört örnek kitaptan aktaralım.

1-MAHMUT MAKAL’DA ALATURKA VAKİTLER

Mahmut MAKAL “Bizim Köy” romanının “Köyün Saati” bölümünde vakitsiz zamanlardan söz eder.

“Köylülerin birçok pratik ölçüleri vardır. Soyunup yere oturarak toprağın tavını anlamak, keçinin kuyruğuna bakarak, havanın iyi ya da kötü olacağını kestirmek gibi…

Bizim köyün saati bile böyle pratiktir… Gerçi, Keleş Hoca’nın külüstür bir saati yok değil; ama ona başvurmak kimsenin aklından geçmez. Caminin kapısı batıyadır. Kapının eşiğinde bir bel (işaret) vardır. Öğle namazına biriken halk, oraya bakar durur. Sonra güneş o “Bel”e geldi mi, ezan okunur…

Akşam, güneş batıp da, battığı yerden kızarırken.

Yatsı kestirmecedir: Sabaha kadar yolu var. “Ne kadar geç kılınırsa, o kadar iyidir” derler.

Sabaha gelince; onu da tanyerine göre ayarlayıp, ezanı okuyor hoca.

Diyeceksiniz ki: “Kışın güneş buluta girdiği günlerde nasıl biliyorlar?...”

Ondan kolay ne var: Erek, hocaya uymak değil mi? Halk hocaya uyduktan sonra sorun kalmaz. Namaz vakitleri dışında ise, zaman kavramı kimseyi ilgilendirmez…”[8]

2-MARK SYKES ANLATIYOR

Birinci Dünya Savaşı ardından ünlü Sykes-Picot görüşmelerinden sonra Ortadoğu’yu şekillendiren İngiltere temsilcisi Mark Sykes Darül İslam adını verdiği kitabında Anadolu’da/Hama’da alaturka zamanı da gözlemler ve notlarına alır.

“Aşçı: Beni ne zaman uyandıracağını nereden bileceksin? Saatin var mı?

Zaptiye: Aslında saatim yok ama şu Murik denilen yerde saatleri bilen ve saat dört, altı ve on birde öten horozların şahı olan bir horoz var, biz ona Murik’in saati diyoruz.

Aşçı: Maşallah! İbiğinde saati var mı peki?

Zaptiye: Hayır ama zamanı altın ya da gümüş bütün saatlerden daha iyi bilir.”[9]

3- ALİ DEMİRSOY ANLATIYOR-ÇIRBAN SİSTEMİ

Özet olarak KEMALİYE SU YÖNETİM SİSTEMİ, diye tanımlıyor bu sistemi Ali DEMİRSOY.

Vaktizamanında saat yoktu Eğin’de.

Ama göğe baksan sadece kayalarla çevrili bir açıklığı görebilirsin hala.

Ve kayaların yıl boyu uzayan, kısalan gölgeleri var.

Dutluklar var, Eğin ekonomisinin can damarı.

Kırkgöze’den gelen sularla sulanır dutluklar.

Lakin sulama için bir sistem gereklidir.

Çırban, der Eğinliler, ama aslı çur-ban olup, Türkçede su anlamına gelen Ermenice “Çur”, yine Türkçede bakıcı anlamına gelen Farsça “ban” ile birleşerek, çur-ban, yani su bekçisi, düzgün bir tanımlamayla ise “ Suyabakan” demektir.

Yani bütün dutlukların sulama işini bir çırban-suyabakan yönetir.

Kimse kendi bildiği gibi ve istediği saatte suyu kullanamaz.

Eğinli Ermeniler uzun yılların deneyimiyle ortaya çıkarmıştır bu sistemi ve sistem Ali DEMİRSOY’un tanımıyla BİR ASTRONOMİ-MÜHENDİSLİK VE KADASTRO HARİKASIDIR.

Her husus en ince ayrıntısına kadar deftere kaydedilmiştir ve bu defterin adı “Su Sehim Defteridir”  ve defterin aslının Erivan Müzesi’nde olduğu söylenmektedir.

Vaktizamanında ne harikalar yaratmış bu topraklar, ama saatler hala büyük oranda alaturka vakitlere ayarlıdır.

Ali DEMİRSOY Eğin Su Sehim Defterinin Ermeniceden yapılan tercümesinden aktarıyor:

“Bu planı ihtiva eden su sehim defterinin orijinali Ermenicedir. Bu defterin orijinalinin Erivan Müzesinde olduğu söylenmektedir. Ermenice olan bu defter, Toybelen Köyü’nde Mahmut Ustanın evinde, Yuva Köyü’nden Hüseyin Tümer öncülüğünde, Ermeni kökenli ayakkabıcı Sahab, Toybelen’li Ermeni kökenli Büyük Kirkor, Toybelenli Ağababa lakabıyla bilinen Mahmut Uslu (Ermeni su defterinin geçerli olduğu uzun yıllar çırbanlık yapmış; Ermenice ve Fransızca bildiği söylenen), Toybelen Köyünden Ömer Pekçoşkun, bir de Kemaliye kaymakamlığından bir memur, zaman zaman Toybelen Köyü imamı Bekir Tuncay (Hafız Bekir) ve zaman zaman Yuva Köyünden toplantıya katıla Mehmet Sadık Demirsoy tarafından 1958 yıllarında Türkçeye çevrilmiştir. Bu kişiler çeviriyi daktilo ile çoğaltıp bahçe sahiplerine dağıtmıştır. Bu çeviride, örneğin Toybelen Köyünde (Gemürgap), şöyle tanımları görmek mümkündür: Ariki’ye giden yoldaki İri Taşı’nın (Davul Taşı) gölgesi yola düşünceye kadar su filanca bağa akacaktır; gölge Hamza Tutluğu’nda (dutluğundan), belirli bir yerden filan yere düşünceye kadar da filanca bağa akacaktır. Geceleri, Ülger Yıldızı’na Partikavar’da (bir su bölüştürme noktası) bakıldığında Çatal Taş’tan çıktığında; güneş doğup Zoppiğin taşından bir arşın aşağı indiğinde suyu kes ya da bağla.”[10]

3-AHMET ULUÇAY’IN TRENLERİNDE SAKLI  ALATURKA VAKİTLER

Çok erken kaybettiğimiz bir sinema dehası Ahmet ULUÇAY Kütahya-Tavşanlı-Tepecik Köyü’ndendir, orada doğar, orada yaşar ve vefatından sonra oraya defnedilir.

Onun için alaturka vakitler hep Tavşanlı Tren İstasyonu’na gelen ve istasyondan geçen tren saatlerine bağlıdır.

Vakitsiz zamanlardır o tren saatleri Ahmet ULUÇAY için.

KÜLLER ve KEMİKLER anı kitabında düşler ve gerçekler hep yer değiştirir.

“Yakup kıkır kıkır gülüyor. Yürüyoruz demiryolu boyunca.

-Köyle demiryolu arasında kocaman bir harman yerimiz vardı. Ne zaman bir tren düdüğü duyulsa genç, ihtiyar herkes işini bırakır, ağrıyan belini şöyle bir doğrultur, geçip giden trene bakardı.

Bir de motorlu tren vardı Yakup. Kırmızı ve beyaz boyalıydı. Bir ağız armonikasına üfleniyormuş gibi öterdi düdüğü. Albenisinden ötürü “kız treni” derlerdi ona. Her gün öğleyin saat tam on ikide geçerdi. O günlerde trenler hiç mi rötar yapmazdı bilmem. Motorlu trenin düdüğünü duyan harmancılar, saatlerine bakmaya gerek duymadan işi bırakır, yemek paydosu yaparlardı. Atlar, öküzler serbest bırakılırdı onun sesiyle. Biz çocuklar can atardık motorlu tren gelsin diye. Temmuz, ağustos güneşi altında döğenlerin üstünde dönmekten anamız ağlardı öğleye kadar. İşte Yakup, hiç binemeyeceğimiz trenlerin yolunu gözlerdik biz. Hepimiz sıcaktan burunlarının derisi yüzülmüş, yüzünde çiller çıkmış çapar çocuklardık…”

(…)

-İşte böyle Yakup, diyorum. İşte böyle yüreğim… Binemeyeceğimiz trenlerin yollarını gözlerdik biz. Sahip olamayacağımız oyuncakların düşlerini kurardık. Hiçbir gerçek, bizim çocuk düşlerimizin önüne geçemedi.”[11] 

19. Yüzyıl sonlarında Tavşanlı Tren Garı

Ahmet ULUÇAY’ın sözleri doğruydu ve hepimiz için ve hep güncel, “hiçbir gerçek” düşlerimizin önüne geçmemelidir.

 Vaktizamanında saat yoktu.



[1] HALİDE EDİP ADIVAR-TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI-CAN YAYINLARI

[2] NUSRET ÇAM-OSMANLI GÜNEŞ SAATLERİ-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[3] MELTEM CANSEVER-TÜRKİYE’NİN KÜLTÜR MİRASI 100 SAAT KULESİ-NTV YAYINLARI

[4] MEVLÜT ÇELEBİ-CONBAYIRI’NDA ATATÜRK’ÜN HAYATINI KURTARAN SAAT-BELGİ SAYI 16

[5] İ.HAKKI SUNATA-GELİBOLU’DAN KAFKASLARA I.DÜNYA SAVAŞI ANILARIM-İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

[6] NAZIM HÜKMET-BÜTÜN ŞİİRLERİ-KUVAYİ MİLLİYE-YAPI KREDİ YAYINLARI

[7] İSMET ÖZEL-AMENTU-ERBAİN KIRK YILIN ŞİİRLERİ-TİYO YAYINLARI

[8] MAHMUT MAKAL-BİZİM KÖY-LİTERATÜR YAYINLARI

[9] MARK SYKES-DARÜL İSLAM OSMANLI’NIN ŞARK BÖLGESİNDE SEYAHAT-ÇEVİRİ:HİKMET İLHAN-AVESTA YAYINLARI

[10] ALİ DEMİRSOY-ACTA TURCICA-ÇEVRİMİÇİ TEMATİK TÜRKOLOJİ DERGİSİ-YIL V, SAYI 1, OCAK 2013

[11] AHMET ULUÇAY-KÜLLER VE KEMİKLER-KÜRE YAYINLARI