Ahmet Uluçay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Uluçay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2021 Pazartesi

VAKTİZAMANINDA

Vaktizamanında “Vakitler” de belliydi “Zaman da” vardı her şeye.

Irgatlık vaktiydi, ama gökte yıldızları seyretmeye de zaman vardı.

Harman vaktiydi, ama köyün davar sürüsünü gedikten aşırıp getiren Satılmış’ın kavalını dinlemeye de zaman vardı.

YÜZBAŞI FAZIL BEY’İN ZAMANI

Harp vaktiydi, ama Hava Pilot Yüzbaşı Fazıl Bey’in Fransızca Temps Gazetesi okumaya zamanı vardı.

“Yunanlıların yirmi bir uçağı vardı. Bizim bir uçağımız vardı, onun da benzini eksik, makinesi bozuk. O günlerdeki Türk havacılarının cesaretini anlatacak güçte değilim. Onların sadece getirdikleri haberler değil, Yunan uçaklarına ve ulaşım kanallarına yaptıkları saldırılar da son derece önemliydi. Bunların arasında, dünyanın muhayyilesini şaşırtacak bir tanesi Yüzbaşı Fazıl’dı. Bir havacıyla Fazıl’a ne gönderelim diye sorduğum zaman ‘Fransızca Temps gazetesini yollayın, Fazıl yalnız onu istiyor’ demişti. Fazıl’a Temps gazetesini yolladık.”[1]     

MISIR’DA VAKİT

“Nitekim bilinen en eski güneş saati, sonraki örneklerinden çok farklı olmakla birlikte, MÖ 1500 yıllarında III. Tutmosis  zamanında yapılan bir Mısır saati olup halen Berlin Müzesi’nde sergilenmektedir.”[2]

Mısır ile Hitit’in savaş vaktiydi, ama III. Tutmosis’in Karnak Tapınağı’nın önüne diktirdiği gölgeyi tam vermesi için tepe noktası düzgün prizma olarak yaptırılmayan dikilitaş aynı zamanda güneş saati olarak da çalışıyor ve Mısırlılar tapınağa kadar gidecek zaman buluyor ve saati öğreniyordu

 

Tepe Noktası Düzgün Prizma Olmayan III. Tutmosis Dikilitaşı- Sultan Ahmet Meydanı

ATMEYDANI’NDA ZAMAN

III. Tutmosis Dikilitaş’ı MS 390 yılında Konstantinapol’e getirilip dikilir.

Harp vaktiydi, Kırım Harbi, 1854-56 yılları, kimsenin, Osmanlı ahalisinden kimsenin o zamanki adıyla At Meydanı’na gidip dikilitaşları görmeye zamanı yoktu.

Ama Osmanlı müttefiki İngilizlerin ordusunda bulunan mühendis subaylar meydana bugünkü görünümünü verecek çalışmayı yürütme zamanı buluyordu.

CAMİLERİMİZİN GÜNEŞ SAATLERİ

Vaktizamanında saat henüz icat olunmamış veya Osmanlı’ya gelmemişti. Ama Payitahttaki büyük ve önemli camilerin hepsinin duvarında, uygun yerinde, bazılarında iki adet olmak üzere, çalışan birer güneş saati vardı.

Lakin okuma yazması olmayan halkımız güneş saatindeki rakamları ve saati okuyamadığı için zamanını yine ezan vaktine göre ayarlardı.

Şimdi ise doğru çalışması bir yana, çalışan bir güneş saati bulmak bile imkansız neredeyse.

 

Erzurum Şeyhler Camisi Güneş Saati

Üsküdar Mihrimah Sultan Camisi  Çalışan Güneş Saati

MUVAKKİTHANLERDE ZAMAN

Vaktizamanında muvakkithaneler ve muvakkitler vardı payitahtın dört bir yanında.

Şimdi ne muvakkitler kaldı ne de muvakkithaneler. Şurası “Vaktiyle muvakkithaneymiş” deseler, orasının muvakkithane olduğunu gösteren ne bir levha ne de bir tarih var.

Muvakkitleri ve muvakkithanelerin nerelerde olduğunu merak etmeyen okur Ahmet Hamdi TANPINAR’ın o kült eseri SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ romanını okumaya zaman ayırabilir mi, ayırsa da ne olur?

Muvakkithanelerde hayli zamandır en güzel vakti belki de bir zaman sevdalısı, saat sevdalısı Şule GÜRBÜZ Hanım geçiriyor olsa gerek.

Ayasofya Muvakkithanesi

ÇAN SAATİ Mİ SAAT KULESİ Mİ? 

Vaktiyle saat icat oldu. Ama önce sarayların köşklerin duvarlarını süsledi. Saatin kent meydanlarına inmesiyle batı dillerinden tercüme edilmiş haliyle kent meydanlarını “Saat kuleleri” doldurmaya başladı.

19. yüzyılın sonlarına doğru saat kuleleri neredeyse devlet / padişah emriyle zorla yapılır hale geldi.

Bu emirlerde İtalyan saat kulesi yapımcılarının rolü ne kadardır bilinmez.

Vaktizamanında Anadolu’nun hemen her vilayetinde mevcut olan kiliseler ve bu kiliselerden duyulan çan sesleri halkın kulağına aşınaydı. Kiliselerden farklı olarak saat kulelerinden de benzer çan sesleri gelmeye başlayınca halkımız batı dillerinden tercüme edilen “Saat kulesi” lafı yerine kendi kelimesini buldu hemen “Çan saati.”

II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25.yılına yetiştirilme gayreti içinde birbiri ardına yapılan çan saatlerinden biri olan Yozgat Saat Kulesi henüz vakti göstermeye başlamamış, çan saati henüz çan vurmaya başlamamıştı.

Hamal Kör Musa’nın zamanı boldu.

“Zemin katındaki saatçi dükkanının sahibi olan ve yapının saatiyle de ilgilenen Niyazi TAFLIOĞLU’nun çeşitli kaynaklarda verdiği bilgiye göre Yozgat Saat Kulesi’nin 200 küsur kiloluk çanı, “İki kırmızı lira” karşılığında hamal Kör Musa tarafından yukarıya çıkarılmıştır.”[3]

Halkımız çok sonraları alıp koluna takmaya başladığı saatlerinin ayarını çan saatlerinin vuruşuna göre yapardı, bunun için çan saatin yanına gitmeye gerek yoktu, çan vuruşlarını dinleyecek kadar herkesin zamanı vardı.

 

Yozgat Saat Kulesi

SAAT İHTİYACI

Köşkleri ve sarayları, sonra evleri, sonra ibadethaneleri süsleyen saatler ne kadar ihtiyaçtı veya zorunlu ihtiyaç mıydı, bilemiyoruz. Ama saatin, yani vakti gösteren bir cihazın küçülerek kola takılır hale gelmesi ve kolda taşınması 19. Yüzyıl sonlarına doğru ve hele Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca özellikle subaylar için zorunlu bir ihtiyaçtı.

SS- SUBAY VE SAAT

SS kısaltması size hemen Hitler’i ve faşizmi çağrıştırmasın.

İhtiyaç duyan: subay

İhtiyacı duyulan: kimseye sormadan ve bir işaret almadan vakti öğrenmek.

Vakti zamanında kara orduları taarruza geçerken, hücum emriyle veya boru sesiyle veya bir işaret fişeği veya havaya sıkılan bir mermiyle hareket ederlerdi.

İyi ama bütün bunlar sesle iletilen işaret ve komutlar değil mi ve bütün bu işaret ve sesler düşman hatlarından da duyulmaz mı?

Subay ve komutan taarruz saatini biliyorsa ve bunu kolunda tik tak sesi çıkaran küçücük bir nesneden öğrenebiliyor ve birliğine hücum emri verebiliyorsa subay ve saat ayrılmaz bir ikilidir artık bütün savaş meydanlarında 

Yani başlangıçta hanımların bir takı olarak kollarında taşıyabilmesi için yapılmış olan kol saatleri asıl anlamını ve önemini subayların kolunda kazanıyordu.

1885 yılında Anglo-Burma Savaşı’nda subayların kol saati kullandığı bilinmektedir. Bu gelişmelerden sonra Mappin & Webb şirketi asker saatleri üreterek satmaya devam eder.

 

19. yüzyıl bir subay kol saati

MUSTAFA KEMAL’İN KIRBAÇ SALLAYARAK HÜCUM EMRİ VERMESİ

Ruşen Eşref, sohbetin 10 Ağustos 1915 Conkbayırı Muharebeleri kısmını şöyle anlatmıştır:

“Mustafa Kemal Bey, derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. ‘Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hepiniz düşmana atılacaksınız’ demiş. Beş on adım ileriye yürüdükten sonra işaretini verince zabitan ve efradın tereddütsüz bir aslan savletiyle düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kâmilen ezildiğini, hiç silah kullanma fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.“[4]

HARBİYELİ VE SAAT

Mustafa Kemal ne Harbiye’den ne de askeri idadiden birincilikle mezun olmamıştır.

Ne zamandır böyle bir gelenek var, bilmiyorum, ama askeri lise ve harp okullarından birincilikle mezun olanlara ödül olarak saat verilmesi bir Silahlı Kuvvetler geleneği haline gelmiştir.

Harbiyeliye altın kol saat armağan edilir.

Harbiyeli değil, ama bir yedek zabit namzedi Hakkı Bey’e seferberlikte tabur sandığından verilen bir altının nasıl harcaması gerektiği de söylenir ardından.

“Bir gün bölük kumandanı çağırdı. Bir altın verdi, bunu tabur sandığından verdiklerini, çar çur etmeyip kendime lazım olan şeyleri (Saat vs. gibi) almamı söyledi.”[5]

Hakkı Efendi’ye ilk önce bir kol saati alması tavsiye edilir, emir niteliğindedir. Zira kısa zamanda bölük Çanakkale Muharebelerine katılmak üzere Gelibolu’ya intikal eder. 

Altının anlamı zamanda saklıdır “Zaman altın değerindedir” denilmek istenmektedir.

Saat hediye edilmesi ise 19. Yüz yıldan beri subay ve saatin ayrılmaz bir ikili olmasındandır.

Ama subay en çok Mustafa Kemal’dir Kocatepe’de ve Kocatepe en güzel dizedir Nazım’ın dilinde.

G GÜNÜ, S SAATİ

Subay bilir, Mustafa Kemal bilir, Büyük Taarruz gününü, G GÜNÜNÜ ve taarruz saatini, S SAATİNİ.

O gün, taarruzdan önce yanındaki paşalara saati sorar.

(…)

Dağlarda tek

tek

ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar: “Üç,” dediler.

(…)

Yüzbaşı sordu:

-Saat kaç?

-Beş.

-Yarım saat sonra demek…

(…)

Nurettin Eşfak

baktı saatına:

-Beş otuz…

Ve başladı top ateşiyle

Ve fecirle birlikte büyük taarruz…[6]

(…)

 

Mustafa Kemal Kocatepe’de S Saati öncesinde

G GÜNÜ: 26 Ağustos, S SAATİ: 05.30’du.

Vakit geldiğinde Kurtuluş orduları taarruza geçtiler, işgal ordularının toparlanmaya zamanları yoktu, bozuldular.

Nazım ise destanı bitirmek için zamanla yarışır.

ANADOLU’DA VAKİTSİZ ZAMANLAR

Vaktizamanında Anadolu’da bütün zamanlar alaturka vakitlere ayarlıydı.

Şair de bilmez saatlerin neden alaturka vakitlere ayarlı olduğunu.

(…)

gençken

peşpeşe kaç gece yıllarca

acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım

bilmezdim neden bazı saatler

alaturka vakitlere ayarlı

neden karpuz sergilerinde lüküs yanar[7]

(…)

Saat yoktur, saat kulesi de.

Ezan vakti vardı. Kimi zaman asar, kimi zaman eser, bazen de kale veya kala dedikleri gölgesi uzayan yükseltiler vardır kaya veya topraktan vakti bildiren zamanlar.

Harman zamanıdır vakti bildiren.

Irgatlık.

Kuşların göç zamanı.

Kıtlık kıran zamanıdır vakitlerden.

Sulama mevsiminin vakti zamanı vardır.

Seferberlik zamanıdır, vakitlerden ölüm.

Gidenlerin ölüsü de gelmez.

Saat vardır, ama kimde, subayımızın saati çöl tozundan dolayı çalışır mı acaba Yemen’de?

Ama Yemen’de kalk borusu vardır, alaturka saatlere ayarlı, ağıt olur vakti geldiğinde söylenir.

Gitme Yemen'e Yemen'e
Yemen sıcak dayanaman
Tan borusu çalınınca
Sen küçüksün uyanaman

Anadolu’da vakitsiz zamanları dört yazar ve dört örnek kitaptan aktaralım.

1-MAHMUT MAKAL’DA ALATURKA VAKİTLER

Mahmut MAKAL “Bizim Köy” romanının “Köyün Saati” bölümünde vakitsiz zamanlardan söz eder.

“Köylülerin birçok pratik ölçüleri vardır. Soyunup yere oturarak toprağın tavını anlamak, keçinin kuyruğuna bakarak, havanın iyi ya da kötü olacağını kestirmek gibi…

Bizim köyün saati bile böyle pratiktir… Gerçi, Keleş Hoca’nın külüstür bir saati yok değil; ama ona başvurmak kimsenin aklından geçmez. Caminin kapısı batıyadır. Kapının eşiğinde bir bel (işaret) vardır. Öğle namazına biriken halk, oraya bakar durur. Sonra güneş o “Bel”e geldi mi, ezan okunur…

Akşam, güneş batıp da, battığı yerden kızarırken.

Yatsı kestirmecedir: Sabaha kadar yolu var. “Ne kadar geç kılınırsa, o kadar iyidir” derler.

Sabaha gelince; onu da tanyerine göre ayarlayıp, ezanı okuyor hoca.

Diyeceksiniz ki: “Kışın güneş buluta girdiği günlerde nasıl biliyorlar?...”

Ondan kolay ne var: Erek, hocaya uymak değil mi? Halk hocaya uyduktan sonra sorun kalmaz. Namaz vakitleri dışında ise, zaman kavramı kimseyi ilgilendirmez…”[8]

2-MARK SYKES ANLATIYOR

Birinci Dünya Savaşı ardından ünlü Sykes-Picot görüşmelerinden sonra Ortadoğu’yu şekillendiren İngiltere temsilcisi Mark Sykes Darül İslam adını verdiği kitabında Anadolu’da/Hama’da alaturka zamanı da gözlemler ve notlarına alır.

“Aşçı: Beni ne zaman uyandıracağını nereden bileceksin? Saatin var mı?

Zaptiye: Aslında saatim yok ama şu Murik denilen yerde saatleri bilen ve saat dört, altı ve on birde öten horozların şahı olan bir horoz var, biz ona Murik’in saati diyoruz.

Aşçı: Maşallah! İbiğinde saati var mı peki?

Zaptiye: Hayır ama zamanı altın ya da gümüş bütün saatlerden daha iyi bilir.”[9]

3- ALİ DEMİRSOY ANLATIYOR-ÇIRBAN SİSTEMİ

Özet olarak KEMALİYE SU YÖNETİM SİSTEMİ, diye tanımlıyor bu sistemi Ali DEMİRSOY.

Vaktizamanında saat yoktu Eğin’de.

Ama göğe baksan sadece kayalarla çevrili bir açıklığı görebilirsin hala.

Ve kayaların yıl boyu uzayan, kısalan gölgeleri var.

Dutluklar var, Eğin ekonomisinin can damarı.

Kırkgöze’den gelen sularla sulanır dutluklar.

Lakin sulama için bir sistem gereklidir.

Çırban, der Eğinliler, ama aslı çur-ban olup, Türkçede su anlamına gelen Ermenice “Çur”, yine Türkçede bakıcı anlamına gelen Farsça “ban” ile birleşerek, çur-ban, yani su bekçisi, düzgün bir tanımlamayla ise “ Suyabakan” demektir.

Yani bütün dutlukların sulama işini bir çırban-suyabakan yönetir.

Kimse kendi bildiği gibi ve istediği saatte suyu kullanamaz.

Eğinli Ermeniler uzun yılların deneyimiyle ortaya çıkarmıştır bu sistemi ve sistem Ali DEMİRSOY’un tanımıyla BİR ASTRONOMİ-MÜHENDİSLİK VE KADASTRO HARİKASIDIR.

Her husus en ince ayrıntısına kadar deftere kaydedilmiştir ve bu defterin adı “Su Sehim Defteridir”  ve defterin aslının Erivan Müzesi’nde olduğu söylenmektedir.

Vaktizamanında ne harikalar yaratmış bu topraklar, ama saatler hala büyük oranda alaturka vakitlere ayarlıdır.

Ali DEMİRSOY Eğin Su Sehim Defterinin Ermeniceden yapılan tercümesinden aktarıyor:

“Bu planı ihtiva eden su sehim defterinin orijinali Ermenicedir. Bu defterin orijinalinin Erivan Müzesinde olduğu söylenmektedir. Ermenice olan bu defter, Toybelen Köyü’nde Mahmut Ustanın evinde, Yuva Köyü’nden Hüseyin Tümer öncülüğünde, Ermeni kökenli ayakkabıcı Sahab, Toybelen’li Ermeni kökenli Büyük Kirkor, Toybelenli Ağababa lakabıyla bilinen Mahmut Uslu (Ermeni su defterinin geçerli olduğu uzun yıllar çırbanlık yapmış; Ermenice ve Fransızca bildiği söylenen), Toybelen Köyünden Ömer Pekçoşkun, bir de Kemaliye kaymakamlığından bir memur, zaman zaman Toybelen Köyü imamı Bekir Tuncay (Hafız Bekir) ve zaman zaman Yuva Köyünden toplantıya katıla Mehmet Sadık Demirsoy tarafından 1958 yıllarında Türkçeye çevrilmiştir. Bu kişiler çeviriyi daktilo ile çoğaltıp bahçe sahiplerine dağıtmıştır. Bu çeviride, örneğin Toybelen Köyünde (Gemürgap), şöyle tanımları görmek mümkündür: Ariki’ye giden yoldaki İri Taşı’nın (Davul Taşı) gölgesi yola düşünceye kadar su filanca bağa akacaktır; gölge Hamza Tutluğu’nda (dutluğundan), belirli bir yerden filan yere düşünceye kadar da filanca bağa akacaktır. Geceleri, Ülger Yıldızı’na Partikavar’da (bir su bölüştürme noktası) bakıldığında Çatal Taş’tan çıktığında; güneş doğup Zoppiğin taşından bir arşın aşağı indiğinde suyu kes ya da bağla.”[10]

3-AHMET ULUÇAY’IN TRENLERİNDE SAKLI  ALATURKA VAKİTLER

Çok erken kaybettiğimiz bir sinema dehası Ahmet ULUÇAY Kütahya-Tavşanlı-Tepecik Köyü’ndendir, orada doğar, orada yaşar ve vefatından sonra oraya defnedilir.

Onun için alaturka vakitler hep Tavşanlı Tren İstasyonu’na gelen ve istasyondan geçen tren saatlerine bağlıdır.

Vakitsiz zamanlardır o tren saatleri Ahmet ULUÇAY için.

KÜLLER ve KEMİKLER anı kitabında düşler ve gerçekler hep yer değiştirir.

“Yakup kıkır kıkır gülüyor. Yürüyoruz demiryolu boyunca.

-Köyle demiryolu arasında kocaman bir harman yerimiz vardı. Ne zaman bir tren düdüğü duyulsa genç, ihtiyar herkes işini bırakır, ağrıyan belini şöyle bir doğrultur, geçip giden trene bakardı.

Bir de motorlu tren vardı Yakup. Kırmızı ve beyaz boyalıydı. Bir ağız armonikasına üfleniyormuş gibi öterdi düdüğü. Albenisinden ötürü “kız treni” derlerdi ona. Her gün öğleyin saat tam on ikide geçerdi. O günlerde trenler hiç mi rötar yapmazdı bilmem. Motorlu trenin düdüğünü duyan harmancılar, saatlerine bakmaya gerek duymadan işi bırakır, yemek paydosu yaparlardı. Atlar, öküzler serbest bırakılırdı onun sesiyle. Biz çocuklar can atardık motorlu tren gelsin diye. Temmuz, ağustos güneşi altında döğenlerin üstünde dönmekten anamız ağlardı öğleye kadar. İşte Yakup, hiç binemeyeceğimiz trenlerin yolunu gözlerdik biz. Hepimiz sıcaktan burunlarının derisi yüzülmüş, yüzünde çiller çıkmış çapar çocuklardık…”

(…)

-İşte böyle Yakup, diyorum. İşte böyle yüreğim… Binemeyeceğimiz trenlerin yollarını gözlerdik biz. Sahip olamayacağımız oyuncakların düşlerini kurardık. Hiçbir gerçek, bizim çocuk düşlerimizin önüne geçemedi.”[11] 

19. Yüzyıl sonlarında Tavşanlı Tren Garı

Ahmet ULUÇAY’ın sözleri doğruydu ve hepimiz için ve hep güncel, “hiçbir gerçek” düşlerimizin önüne geçmemelidir.

 Vaktizamanında saat yoktu.



[1] HALİDE EDİP ADIVAR-TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI-CAN YAYINLARI

[2] NUSRET ÇAM-OSMANLI GÜNEŞ SAATLERİ-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[3] MELTEM CANSEVER-TÜRKİYE’NİN KÜLTÜR MİRASI 100 SAAT KULESİ-NTV YAYINLARI

[4] MEVLÜT ÇELEBİ-CONBAYIRI’NDA ATATÜRK’ÜN HAYATINI KURTARAN SAAT-BELGİ SAYI 16

[5] İ.HAKKI SUNATA-GELİBOLU’DAN KAFKASLARA I.DÜNYA SAVAŞI ANILARIM-İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

[6] NAZIM HÜKMET-BÜTÜN ŞİİRLERİ-KUVAYİ MİLLİYE-YAPI KREDİ YAYINLARI

[7] İSMET ÖZEL-AMENTU-ERBAİN KIRK YILIN ŞİİRLERİ-TİYO YAYINLARI

[8] MAHMUT MAKAL-BİZİM KÖY-LİTERATÜR YAYINLARI

[9] MARK SYKES-DARÜL İSLAM OSMANLI’NIN ŞARK BÖLGESİNDE SEYAHAT-ÇEVİRİ:HİKMET İLHAN-AVESTA YAYINLARI

[10] ALİ DEMİRSOY-ACTA TURCICA-ÇEVRİMİÇİ TEMATİK TÜRKOLOJİ DERGİSİ-YIL V, SAYI 1, OCAK 2013

[11] AHMET ULUÇAY-KÜLLER VE KEMİKLER-KÜRE YAYINLARI

13 Haziran 2019 Perşembe

BİR EĞİN MASALI


-Liseye mi gidiyorsun?

-Evet

-Ne okumak istiyorsun?

-Sinema ve Televizyon

-Ahmet ULUÇAY’ ı tanıyor musun?

-Hayır

Sinema okumak istiyorsan, Ahmet ULUÇAY’ ı seyret ve mümkünse günlüklerini oku bence.

…/…

KAPANCA SOKAK’ ı Serdal KARAKUŞ kardeşimizin aynı adlı romanının arka planında kendisi ile gezerken “kapan ve kapanca” kelimelerinin nereden geldiğini eski ve artık akmayan bir çeşmenin önünde anlatmaya çalışırken, bir Tokat türküsü eşlik ediyordu bize.

Seher vakti keklik çıkar gabana
Sallandıkça püskül değer tabana
Korkarım sevdiğim vara yabana
İşte bu göynümün sultanı geldi

…/…

Geldiğimde bahardı, Torosların en son kuzey uzantıları olan Mercan Dağları’nda, Munzurlarda kar vardı.

Akşamları çiftlikte işim bittikten sonra bir saat yürüyerek Eğin’e gidiyor, esnafla sohbet ediyor ve bir saat yürüyerek Eğin’ den geri dönüyorum.

Eğin’ e giderken yolun solunda bir yere atılmış ahşaptan ve çift kanatlı eski bir dolap çarpıyor gözüme.

Aslında gözüme çarpan eski ahşap dolap değil, dolabın her iki kanadında da bulunan ve ta yolun öbür tarafından beni cezbeden yiv ve setleri kirlenmiş, eskilerin “fincan” dediği, beyaz seramikten yapılmış kulplardı.

Yolun karşısına geçiyorum.

Çift kanatlı dolabın yanına geliyorum.

Böylesine güzel işlenmiş, adeta kağıt inceliğinde bir dolabı kim ve neden atmış olabilir buraya?

Dolabın iki kanadında beni ta uzaklardan cezbeden beyaz fincan kulptan birisini söküyorum ve cebime koyuyorum.

Beyaz fincan kulpu sökerken yoldan geçen trafiğe de dikkat ediyorum. Meraklı gözler benim gibi Eğin yabancısı birisini böylesi bir yerde, eski ve yol kenarına atılmış çift kanatlı bir ahşap dolabın başında uğraşırken görmeleri neye yorarlardı acaba?

Telaşsız ama hızla beyaz fincan kulptan birisini söküyorum.

Diğer beyaz fincan kulpu sökemiyorum.

Eğin’ e geliyorum.

Başka bir yerde, başka bir il, ilçe, beldede olsa adının mutlaka ”Köşem Bakkaliye” veya “köşemli” başka bir yer olması gereken benim rüya kırk ambar dükkanımdan acele bir düz tornavida alıyorum.

Düz uçlu tornavida, zira sökemediğim diğer beyaz fincandan kulp dolabın kapağına düz uçlu bir vida ile tutturulmuş.

Uğraşıyorum.

Vida çok eski ve tornavidanın düz ucu vidanın düz oyuğunu sıyırıyor.

İkinci beyaz fincan kulpu sökemiyorum.

…/…
Çok kültürlü bir coğrafyadayım.

Yukarı Fırat Havzası dediğimiz bir coğrafyada, Eğin’deyim.

Unutulanlar, silinenler, kaybolanlar olsa da genç kuşaktan insanların dilindeki yerel kelimeler, coğrafi isimler burada bir zamanlar çok kültürlü bir hayatın, bir dayanışmanın olduğunu gösteriyor.

Anadolu’ dan payitahta, Konstantiniye’ ye, İstanbul’ a en çok ve kalıcı olarak göçenler hep Eğinliler olmuştur.

Bu nedenle dillerden hala düşmeyen Eğin havaları içinde en etkili olanlar Eğin Gurbet havalarıdır.

Enver GÖKÇE daha 1940’lı yıllarda DTCF son sınıfında fakülte bitirme tezi olarak hazırladığı EĞİN TÜRKÜLERİ çalışması hala aşılamamıştır.

Enver GÖKÇE Eğin’ in Çit Köyü’ndendir.

…/…
  
Sobacı Mehmet AKBAŞ amca Eğin’ in son soba ustasıdır, Sultan Ahmet Sanat Okulu mezunudur.

Sobacı Mehmet AKBAŞ amcanın babası Hasan AKBAŞ, mizah dünyamızın ünlü dergilerinden KÖROĞLU Dergisi’nde yıllarca mürettiplik yapmıştır. Eğinli Enver GÖKÇE  MÜRETTİP HASAN şiirini muhtemelen Sobacı Mehmet AKBAŞ amcanın babası için yazmıştı.

MÜRETTİP HASAN

Alınmıştır,
Ağzım dilim elimden
Konuşamam yanarım.
Unumu elemişim,
Eleğimi asmışım
Ölüm de ne, vız gelir
Ama yanarım.
İnce derde hele bir
Düş de gör
Nicedir
Kardeşim!
Parmaklarım yazı dizer
Yorulur;
Kurşun kasalara dökülür derdim
Bir türkü bilirim
"Var git oğlan var git"
"Mekanın ara"
"Nerede karnın doyarsa"
"Vatanın ora!"
Hey anam hey
Yine de hey hey!
Mürettip Hasan deyip de geçme
Ben adamın anasını bellerim
Punto hesabı
Katrat hesabı.

Enver GÖKÇE





…/…
Ters bir üçgen düşünün ve üçgenin iki kenarı, iki yamaç sarp ve geçit vermez Kuzey Torosları, Mercan Dağları kaplıdır.

Geçit vermez bu dağların tabanından, yani ters üçgenin dibinden halkın Fırat dediği, aslında Fırat’ ın en büyük kolu olan Karasu akar.

Eğinliler bu iki sarp dağ yamacına yerleşmiştir.

Ne ekecek ne de dikecek bir yer bulunur.

Dikilen ise sadece belki de yüzlerce yılın uğraşısı ile yapılan teraslama ile elde edilen ve bir zamanlar Eğin ekonomisinin temelini oluşturan ağaç: dut.

Tahıl tarımı yok.

Hayvanlar için ot bulmaya, yaylada hayvancılık yapmaya veya Eğin’den başka bir yere gitmek isteyen Eğinli kendisini bir kıskaç gibi saran dik yamaca, artık bize yabancı gelmeyen “GABANA – KABANA”  tırmanır, geçit vermez Munzurların en zor yerinden kendisine bir geçit bulur.

Eğin’den çıkışlar Fırat dışında hep o ünlü gabanların aşılması ile olmuştur:Çevlük Gabanı-Koçan Gabanı-Sandık Gabanı-Çoçi Gabanı-Eğin Gabanı onlarca gaban var Eğin’ i sarmalayan iki yamaçta ve Fırat’ın geliş ve gidiş yönlerinde.

Kışlar ağır geçer Eğin’de.

Tahıl stokları, un stokları tükenir, ambarlar, un çuvalları tez boşalır. Kıtlık başlar.
Eğinli sırtında bir çuval dut veya pestil veya pekmez düşer  yollara, Sivas ellerine doğru, takas yapacak sırtında taşıdıklarını.

Gabanları aşar, belki de KOÇAN Gabanını.

Ama takasın da bir adaleti varsa, onu da Eğinli Enver GÖKÇE yazar.

MERİ KEKLİĞİM

Bir
Elde
Çatal
Bir
Elde
Dehre
Dalar
Dikenlerin
Kengerlerin
Peşinde
Kaderimmiş
Söğerim
Oy
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim
Dut
Kurusu
Süpürge
Tohumu
Yediğimiz
Ve
Bir
Godik
Arpa
İçin
Sivas
Kapılarından
Geri
Çevrildiğimiz
Günleri
Defledik
Meri Kekliğim
Yeter
Çektiğim
Yol
Parası
Veremedim
Diye
Şu
Dağları
Bana
Açtırdılar
Şu
Yolları
Bana
Hacizlere
Gitti
Suna
Gibi
Keçim
İneğim
Meri
Kekliğim
Kore
Dağlarında
Tabakam
Kaldı
Mapus
Damlarında
Özgürlüğüm
Hey
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğin.
       Enver GÖKÇE

…/…

Sökemediğim o beyaz fincandan dolap kulpu hala aklımda.
Bir iş çıkışı Eğin’ e yürüyorum.

Kağıt inceliğinde ahşaptan yapılma ve neden çöpe atıldığını bilemediğim dolap hala yerinde duruyor.

Beyaz fincandan sökemediğim kulp hala dolabın üzerinde.
Dolabın yanına gidiyorum.

Bu sefer elimde tornavida yok.

Beyaz fincan kulpun vidalandığı parçayı kırıyorum.

Parçayı gittikçe küçük parçalara ayırıyorum ve nihayet beyaz fincan kulp serbest kalıyor ve elime alıyorum.

Ne sıcak bir dokunuşu var.

Ne güzel kirlenmiş.

Kim bilir hangi evin güzide eşyalarını sakladı itina ile?

Kim bilir hangi narin eller açıp kapadı bu kağıt inceliğinde ahşap dolabın kanatlarını?

Eğin tarihinin bir kısmı acaba bu beyaz fincandan kulpu olan ahşap dolapta mı saklıydı?




…/…
Eğin Gabanı’nın çıkışı Hotar’a gider.

Gaban kelimesi de hotar kelimesi de Ermenice’dir.

Eğin Gabanı’nı yürümeye, Eğin’den çıkmaya karar veriyorum.

Sabah saat beş, gün ağarmak üzere.

Yolumu kendim buluyorum el yordamıyla.

Önce bir mezarlığa, bir zamanlar burada yaşayan Ermenilerin gömüldüğü mezarlığa sapıyor yolum.



Vasiyeti üzerine Eğin’de gömülen Katolik Stanley mezarın baş taşına “Beloved Nomad” 
yazdırmış.

Tam da Yunus misali.

“Aşık Gezgin- Aşık Yörük”

Gaban gittikçe dikleşiyor ve geçit vermez gibi görünen kayaların, Mercan Dağları’nın nereden geçit vereceğini bulmaya çalışıyorum.

Patika yol beni gaban yoluna götürüyor.

Yüz yılların emeği saklı her yerde.

Teraslamalar, istinat duvarları, taş basamaklar, taş rıhtımlar.

Eğin Gabanı
Farklı kültürler sadece hala dillerde telaffuz edilen köy ve coğrafi isimlerde fark ediliyor.

Kalan gerisi kurumuş, hotar yolundaki bu pınar gibi, kimsenin bu pınara yeni bir kaynak ve göze bulmaya da niyeti yok


Peki ya bu saf yünden eğirilmiş ve bükülmüş ve kök boya ile boyanmış belki de yüz yıldan daha eski at başlığından bu parça kim bilir hangi atlının atının başından düştü?

Hotar, yayla demek Ermenice’de.

Hotara varıyorum.

Yayla bütün Eğin’in yağ, peynir, süt, deri, tulum, ihtiyacı için vaz geçilmez ve paylaşılamaz bir yer.

Elde edilen ürünlerden tereyağı mutlaka sırsız çömleklere basılırdı.

Sırsız çömleklerden bize sadece bu ağzı boğumlu bir küçük parça mı kaldı?
 
 
Hotardan ötesine gidersen Çarhu Deresi, oradan ötesi geçen hafta gittiğim Sandık Köyü.
Hotardan öteye gitmiyorum, ama yaşlı Eğinlilerin hala düzgün ve doğru bir tanımla kullandıkları bir işaret gibi duran “oyuğu” görüyorum.

Oyuk, diyorlar eski Türkler Orta Asya’ da böyle bir biri üzerine yığılan taşlara.
Yaşlı Eğinliler hala oyuk diyor.

Urla köylüleri bahçe korkuluklarına veriyor oyuk adını ve şenlik düzenliyorlar.

Orta Asya’ da susuz bozkırda çobanlar için su kaynaklarını gösteren, işaret eden taş yığınlarıdır oyuklar. Siz bakmayın öyle çok bilmiş dağcıların bu taş yığınlarına baba demelerine.

 
Hotar – Çarhu Deresi sınırında Oyuk
 …/…

-Ahmet ULUÇAY’ ın kısa filmlerini izledim abi.
-Nasıldı?

-Çok etkileyici.

-Umarım sen de onu gibi filmler çekersin.

Onur elinden hiç düşürmediği fotoğraf makinesi ve film kamerası ve üç ayağı ile ne zaman görsem hep çekime gidiyor.
  

…/…

Ali Eryiğit bizim Semra İNALTONG Hanım’ ın dayısıdır.

Ali Abinin babası ise Eğin’in efsane yapı ustası Tevfik Ustadır.

Tevfik Ustanın evinde şimdi Ali Abi oturuyor.

Tam evinin kapısında duran ve Eğin’ de bir eşi daha olmayan kapı tokmağını elleyecekken, kapı açılıyor birden bire.

Bir Doğu Masalı denecek kadar güzel Yurt Gezimizde olanları anlatıyorum Semra Hanım’a.
  

…/…

Kaybolan, koparılan, akıp giden, yıkılan, solan o kadar çok şey var ki.

Akşam üzeri bir eskiciden alınan idare lambası, fener idaresi ve ünlü muhtar çakmağı sanki bütün bu kaybettiklerimizi aydınlatmaya çalışırken, yanında içeceğiniz bir bardak demli çayın size yeni bir düşünce ufku açacağı umudunu taşıyorsunuz.

Bütün bu objelerin üzerinde durduğu masanın uzamı sonsuzluk hissi veriyor.
 

Yine de hep aynı karşınıza neyin çıkacağını bilemiyorsunuz.

On beş dönümlük koca bir dut bahçesinde “Benimle Oynama”  kasetinin karşınıza çıkmasının ne anlamı olabilir acaba?

Düşünmüyorum.

Masalın içindeyim hala.
  
Benimle Oynama – Burak KUT