19 Aralık 2017 Salı

UZUN ÖMER


Bugünlerde Eminönü başta olmak üzere, Milli Piyango gişelerinin önlerinde kuyruklar uzar gider.

Milli Piyango denince nedense benim aklıma hep kendisi de yaşadığı yıllarda bir Milli Piyango bayisi olan Uzun Ömer, gerçek adı ile ÖMER ÖZKAN gelir.

Bu yazı, İKDOS etkinliklerinden tanıdığımız YasemimUZUNÖMEROĞLU Hanım’ın soy  adının uzun yaşaması dileğiyle yazılmıştır. 

***//***

Uzun Ömer

1989-1994 yılları arasında çalıştığım Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasında, Osmanlı dönemi moda ayakkabıları, zenne dediğimiz kadın ayakkabıları, frapan balo ayakkabıları, altı tahtadan demir çelik fabrikaları için yapılmış ayakkabılar, Sarıkamış Harbi için yapılan kar botları, altı kabaralı buz botları ve benzerlerinin yanında görenleri hayrete düşürecek kadar büyük bir çift erkek ayakkabısı hemen göze çarpardı.

Bilmeyenler, fabrikaya dışarıdan gelenler bu ayakkabının şimdilerde olduğu gibi, Guiness aptallığı, yani en büyük, en uzun, en kısa, en hızlı, en aptal, aptalın aptalı vb yarışmalar için hazırlanmış olan bir ayakkabı olduğunu sanabilirlerdi.

Oysa, Uzun Ömer' in yaşadığı yıllarda ne Guiness ve aptallığı ne de Beykoz'a gelen ziyaretçi vardı.

Uzun Ömer o zamanlar İstanbul’un en kalabalık eğlence mekânı, bohem hayatın meskeni olan, sonra içler acısı bir yangınla İstanbul'a küsüp köşesine çekilen Galata Köprüsü' nün girişinde Milli Piyango, o zamanki adıyla Tayyare Piyangosu biletleri satardı.

Uzun Ömer, dediysem, öyle ortanın biraz üstünde boyu olan birisi değildi. Uzun Ömer tam 2,25 metre boyundaydı. Şimdilerde yaşasa, NBA’de yıldız olurdu.

O kadar boy olunca, ona giydirecek ayakkabı da o kadar büyük oluyordu.

O şartlarda, Uzun Ömer' e ayakkabı yapacak ne bir usta ne bir atölye bulunabiliyordu. Zira, usta ayakkabının gerçek bedelini alsa, Uzun Ömer' de para yok, almasa usta zarar eder.

İş Uzun Ömer' e ayakkabı giydirmeye gelince, görev ta 1832 yılından beri Memalik - i Osmaniye'nin bütün ahalisine, askerine, polisine, itfaiyesine, öğrencisine vs. ayakkabı giydiren, gerçek bir sanayi okulu olan Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası'na düşüyordu.

İşte, Beykoz Fabrikası'nın raflarında herkesin dikkatini çeken ayakkabı, aptal bir Guines iddiası için yapılmış olan ayakkabı değil; gerçek bir ihtiyaç, halktan birisi, 2,25 metre boyunda, 160 kg ağırlığında Uzun Ömer' in ihtiyacı için yapılmış olan, bir çift 58 numara ayakkabıydı.

Uzun Ömer’i belki de bize en güzel Sait Faik anlatır, “Uzun Ömer” öyküsünde. 

«Akşam olunca Ömer Efendi gişesini kapar, Köprü'nün merdivenlerini uzun, dalgın bir hülya aleminde çıkar. Kendinden altmışar, yetmişer, seksener santim aşağıda insanların üstüne saffet dolu, hüsran dolu gözleriyle bakarak bir tramvay vatmanının yanında iki büklüm Beşiktaş'taki evine döner. Babasının yemeklerini yerler. Sonra tahtadan yapılmış hususi karyolası kırıldığı için yerde hususi yapılmış şiltesine uzanır, gözlerini kapar, helal süt emmiş bir eş düşünür. »
Uzun Ömeroğlu’na sevgilerimle,

Recep Babayiğit, Gebze 18.12.2017

14 Aralık 2017 Perşembe

LODOS YAMANDI


Çatılar uçtu, kuşlar konacak yer bulamadı, uçak ve gemi seferleri yapılamadı. Bacalar çekmedi, zehirlenenler oldu. Kimse buna bir şey diyemez kuşkusuz, sonuçta bu bir doğa olayı. Ama, eserken ve ardında bıraktığı o baş ağrısı yok mu?

Biz şimdi lodostan şikâyet ediyoruz, ama lodosu bekleyenler de var, bilirsin. Lodosu bekleyenlere “lodoscu”, diyoruz. Aslında Türkçe yapım eklerindeki mantığa uymuyor. Yani –cı yapım ekinden, bir şeyi yapan, yani lodosu yapan, gibi bir anlam çıkabilir.

Lodoscu kelimesini yabancı dillere çevirecek olsak, bire bir çeviri komik olur, lodos imal eden, lodos satan gibi bir anlam çıkar.

Oysa, lodoscu hep böyle günleri bekler.

Lodosla birlikte kıyaya vuran, başta odun, malzeme, kimi zaman batan geminin malları, çoğu zaman lodoscunun geçim kaynağı da olur, ısınma kaynağı da. Karadeniz’ in yoksul insanları denizin getireceklerini bekler.

Ama, bu kelime sonraları anlam değiştirerek, günümüzde kentlerin devasa çöplüklerinden eşya, giysi, yiyecek, bazen altın, aklına ne gelirse, ayıranlara da verilmiştir.

Kentleşme ve petrol türevi eşyalar, azgınca tüketimle hayatımıza hızla girince, bununla birlikte kentlerin çöplükleri de tepe ve hatta dağ boyutlarına ulaştı.

Çöplükler sadece Türkiye’ de değil, yoksul, en alttaki hiç de azımsanmayacak bir sınıfın geçim kaynağı haline geldi.

Öyle ki, oradan hayatlarını kazanan bu sınıf, günlük hayatlarını da orada, derme çatma kulübelerde geçiriyorlar.

Biz onlara artık aynı anlama gelmese de “lodoscu”, diyoruz.

Ama, asıl lodoscu belki de bizler, şehir insanı, şehir ahalisiyiz.

Başkalarının attığı, terk ettiği, usanıp bıraktığı, hedonistçe tüketmeye çalıştığı ve insana, mutluluğa, sevgiye, aşka, umuda dair ne varsa, hepsini oradan buradan toplayarak kendimize bir hayat, sahte ve çöplük hayatı kurmaya çalışıyoruz.

Kendi sevdamızı, kendi umudumuzu, kendi hülyamızı umarsız ve çıkarsız, kendimizce yaşamıyoruz, lodosun çıkmasını, bir şeylerin bize doğru savrulup gelmesini bekliyoruz.

Recep Babayiğit, 14.12.2017 Gebze

22 Kasım 2017 Çarşamba

SU KASİDESİ YA DA ÇIBIĞINA LÜLE


Aziz Nesin’e “en sevdiğiniz Türk şairi”, kimdir, diye sorduklarında, hemen “Fuzuli”, der. Azeridir Fuzuli, bizden daha çok bilirler ve severler.

Ardından ekler, “Fuzuli’nin ‘Leyla ile Mecnunu’, olağan üstü bir destandır” der.

 Lise edebiyat derslerinde, divan edebiyatının en zor konusu aruz vezniydi.

Ama, yine de divan edebiyatını bana sevdiren Fuzuli’ydi, en çok beğendiğim ise, onun aşağıya iki dizesini aldığım eşsiz “Su Kasidesi’ydi”

 Bizim gibi, doğu toplumlarında sevgiliye olan hasret öyle derindir ki, bunu bazen bir şiir, bazen bir söz, bazen bir benzetme anlatır.

Ama, bütün mesele sevgiliye olan hasreti anlatmak, dile getirmek değildir, mesele hasreti dindirmektir.

 Sevgiliye hasreti dindirmek kolay değildir. Ne mendiller düşürülür cumbalı evlerden sevgilinin geçtiği yola, ne ucu yanık nameler yazılır sevgiliye.

Su ya da mey dolu bardaktan iki yudum içildikten sonra, bardak ya da kadeh sevgiliye gönderilir muhabbet meclislerinde, yarısını da sevgili içer.

Amaç, meyin yarısını ikram etmek değildir, amaç , sevgilinin dudaklarının değdiği bardağa veya kadehe, aynı yere kendisinin de dudaklarını değdirip, bir tür buluşma yaşamaktır.

Öyle değil midir, sevdiğimiz birisinin, sevgilimizin, gezip dolaştığı, büyüdüğü, yatıp uyuduğu yerleri bizim de gezip dolaştığımızda “ah işte sevgilim de buralarda dolaşmış, buralarda yatıp uyumuştu” diyerek sevgiliyle bir tür buluşma yapmaz mıyız?

 Ama, aşağıdaki Su Kasidesi’nden alınan iki dize öyle bir buluşmayı anlatır ki, günümüz arabeskçileri o tarihte yaşamış olsalardı, işin içinden çıkamazlardı.


Öleceksin, gönüllü öleceksin, belki kara sevdadan, sevgiliye hasretinden, belki intiharla öleceksin, kavuşamayacaksın, kara toprağa gireceksin, kaçış yok.

O kara toprak gün gelip, çanak çömlek, testi yapmak için çamur haline getirilecek, o çamurdan testi yapılacak.

Sevgilinin kara toprağa dönmüş bedeninden yapılan testiye su doldurulacak, sevgili her gün o testiden su içecek.

Sevgilinin dudakları her gün o testiye değecek. O dudaklar, ölen sevgilinin toprak olmuş, sonra testi olmuş bedeni ile buluşacak.


Bakmayın siz şimdi testilerin plastik, çelik, camdan veya porselenden yapıldığına.

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,
öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla
sevgiliye su sunun.)

 Müthiş.

 ** -- **

Bizim Abdal müziğimizde bir zirve olan Çekiç Ali vardır. Neşet Usta zirve ise, Çekiç Ali, erken göçmüş bir başka zirvedir.

 Bağlamanın teline şiddetle, adeta çekiçle bir yere vurur gibi vurduğu için “Çekiç Ali” demişlerdir ona. Neşet Usta da son yıllarında doğaçlama çalıp söylemeye başladığında, bağlamanın tellerini  adeta bir çekiçle döğer gibiydi.

 Bir kıyamet ağıt “Kızılırmak” Türküsü söyler.

 Ama, bir de, “Çıbığına Lüle” diye başka ve benzersiz bir türkü daha söyler.

 Öyle söyler ki Fuzuli mezarından uyanıp gelse, Çekiç Ali’nin önünde eğilir.

19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarına, Anadolu’ ya gelen batılı gezginler, oryantalistler, günlüklerinde Türkleri en tipik özellikleri ile şöyle anlatırlar:” Bütün gün kahvehanelerde bağdaş kurup otururlar, ucunda lüle olan ve içinde tütün yanan bir metreyi bulan çubuk çekerler”.

 Biz, Çekiç Ali, Anadolu Ağzı, “çubuk” demeyiz, “çıbık” deriz.


Bir insan bütün gün ucunda lüle olan çıbığı çekerse, bunun sevgiliyle buluşmanın ne anlamı olabilir ki?

Lüle, kilden yapılırdı, içinde tütün yanardı, çubuğun ucuna takılırdı.

 Yani, lüle olmadan, ağızlığa takar gibi, tütünü sarıp çubuğa takamazdın.

 Tütün lülenin içinde yanar da yanar, dumanı sevgiliyi, ateşi seni yakar.

Daha çok yanmak, hep yanmak, sevgiliden ayrılmamak, sevgiliyle buluşmak için bütün mesele “çıbığa lüle olmaktır”.

“ Sen ne kadar çıbık olursan, ben o kadar lüle olurum” der gibidir sevgili.

 Yanmak, duman olmaktır lülede. Bunu yazan yazar, ama Çekiç Ali söylerse bu türküyü, sevgili için çıbığa nasıl lüle olunur, anlarsın.

Çıbığına lüleyim
Yar yüzüne güleyim
Sen kapıdan geçerken
Ben başına belayım

 ** -- **

 Hani bir söz vardır “ kapıdan kovsan, bacadan girer “, diye.
 Gerçekten de öyle insanlar vardır.

 Anlatılır, hikayedir, belki efsanedir, ama sadece hırsızlar girmezdi bacalardan evlere. Deli aşıklar da bazen bacalardan girerdi sevgilinin yanına. Boşuna mı söylenmişti o ünlü Ankara türküsü:

Bacada yatan oğlan
Gömleği keten oğlan
Gündüz gelme gece gel
Horozdan korkan oğlan

Deli aşık, bacada yatıyorsa, elbet bir yolunu bulur, sevgilinin yanına bacadan da girer, şüphe yok.

 Bizim kültürümüzde bacadan Noel Baba’nın girmesi yoktur, ama bacadan giren deli aşıklar vardır.

Çıbık nasıl lülesiz olmuyorsa, evler de bacasız olmaz.

Bacalar evin ayrılmaz bir parçasıdır, ocağın tüttüğünü, o evde hayat olduğunu bacadan anlarsınız.

Baca tütüyorsa, soy devam ediyor demektir. Sevgili de soya dahildir.

 Ama, aşık için o ocağın başına geçmek, sevgiliyle buluşmak zordur, imkansızdır.

 Bacada yatmak da çözüm değildir.

Aşık için son ve kalıcı tek çare, o eve, sevgilinin bulunduğu o eve, o ocağa “baca “olmak, evden sonsuza kadar ayrılmamak, tıpkı çıbığın ayrılmaz bir parçası olmak gibi, evin ayrılmaz bir parçası, baca olmaktır.

 Çorum halk türküsü ne güzel anlatır bu sevgiyi, bu buluşmayı.

 Şu uzun gecenin gecesi olsam
Çorum’ da bir evin bacası olsam
Dediler ki nazlı yârim pek hasta
Başında okuyan hocası olsam.

 ** -- **

 Şan olsun, Fuzuli’ ye, Çekiç Ali’ ye, Çorumlu halk ozanına ve elbette  bacada yatan oğlana.

 Aşk ve sevda bir testinin ağzında su olmak, bir çıbığın lülesinde yanmak, bir evin bacasında tütmek, değil midir hep?

 Aşk illa ki.


Recep Babayiğit

22.11.2017 Gebze

8 Kasım 2017 Çarşamba

PASTIRMA YAZI


Pastırma kimin ya da hangi kentin adına yazılır veya ilerde tescil edilir bilinmez ama, önce bilinmeyen ya da yanlış bilinen bir deyimi açıklayalım :

 “Pastırma Yazı”

Şimdilerde içinde bulunduğumuz aylarda güneş arada bir , birkaç günlüğüne yüzünü gösterdiğinde, hemen çok bilmişçesine başlarız “daha önümüzde pastırma yazı var”, havalar biraz daha böyle gider, demeye.

Oysa, “pastırma yazı”, değildir, söylenen, doğrusu “ pastırma ayazıdır”. Anadolu insanı ses kaynaşması ile konuşur, sonra ağzından çıkan ses yazıya aktarıldığında başka bir yanlışa neden olur.

Tıpkı, örnekleri çok daha fazla olan;

-        Arada hala dilimizden düşmeyen o ünlü Bodrum türküsü “Çökertme” de “geçen” burası da aspat değil Halilim “dizesindeki” Aspat’ın “nedense ve hiç sorgu sual etmeden, hem aydınlar hem de o ünlü ses sanatçıları tarafından hep ama hep “asfalt” olarak seslendirilmiş olmasıdır. Oysa, türkünün geçtiği yıllarda değil Bodrum’ da Türkiye’ de bile asfalt yol yoktu.

        -      Beylerin, paşaların şehirlerin dışında at ahırları olurdu. Buralara “emir-i ahur” denirdi.            Oralarda çalışan köylü bunu ses kaynaşması ile telaffuz eder ve oralara “imrahor”,                derdi. Bugün, Ankara’nın en eski mahallelerinden “İmrahor”un, adının ne demek                     olduğunu kimse bilmez, merak da etmez.

-       Çok tekrarlanan bir söz vardır “eski camlar bardak oldu”. Oysa, doğrusu “eski çamlar bardak oldu”, şeklindedir.

Pek bilinmez, ama bilen bilir, eskiyen, yaşlı çamlar kesildiğinde, orman köylüsü, geçimini ormandan sağlayan “ağaç eri, tahtacı, kimi yerde "çıtak" dediğimiz, halkımız, onlarda su kabı, yani bir tür damacana yapar.Küçüğüne “bardak”, büyüğüne “senek” der.  

***//***

Anadolu’ da değil sadece, insanın yaşadığı her yerde gıdaların saklanma ve koruma yöntemleri aşağı yukarı hep bir birine benzer. Sadece koşullar değiştiğinde, refah ve sanayileşme ile birlikte ilkel saklama koşulları terk edilmeye başlanmıştır.

Yani, atlı asker bütün ülkelerin ordularında vardı, yani bütün orduların atlı askerleri artan eti şımarıkça atmıyor, bırakmıyor ya da vahşi hayvanlara vermiyordu, zaten az bulunan eti yanında taşıyordu, elbette taşıma yöntemini bilerek.

Yani, bu yöntem ne Hunlulara ne Türklere ne de Germenlere mahsus olamaz.
Pastırmanın adından hareketle, pastırmanın bir  Türk yiyeceği olduğu iddia edilemez.

***//***  

Benim çocukluğumda ve hatta gençliğimde de kurban bayramlarında kesilen etlerin saklanması için tek yöntem, elektrik ve buz dolabı olmadığı için, onları tuza bulayıp, kedinin uzanamayacağı ipe asmaktı.

Tuz burada zaten pişirici bir faktördür, hele mevsim kış ya da kışa yakın ayazlı günler ise, et havanın ayazı ile hiçbir kokma, bozulma olmadan adeta pişer ve saklanmış olurdu.

Şimdi aynı ya da benzer işi, derin dondurucular yapıyor. Köyden gelen halkımız ise ne yazık ki büyük bir görgüsüzlük ve aç gözlülükle evlerinin bir köşesine kocaman derin dondurucular alıp koyuyorlar.

Et böyle saklanırken, o ünlü ve dillere destan Kars Kazı farklı mı saklanırdı?

Hayır elbette.

Kars Kazı, iyice yağlanmadan kesilmez. Kışın bastırmasına kadar yeterince yağlanan  kaz kesilir  ve  tuza bulanarak, ipe serilip, kurutulur.

***

Eti ve kazı saklayan, koruyan aslında tuzdan ziyade “ayazdır”.

Biz de ayazda uzun süre dışarıda kaldığımızda ya da tedbirsiz karda dolaştığımızda, önce hemen kızarır, ertesi gün ise kap kara olur, güneşte yanmaktan beter oluruz.

Aslında olan şey, yüz derimizin adeta  pişmesi, donmasıdır.

***

Yeniden “pastırma yazına”  dönecek olursak, bu aylarda , yani kışa giriş aylarında,  güneşli havaların sabahları getirdiği ayazı yemeyen et  pastırma olmaz, adının Kayseri’ ye ya da Kastamonu’  ya yazılması hiç önemli değil.

Önemli olan, bilgileri, kelimeleri, gelenekleri, şimdiki ve gelecek kuşaklara doğru aktarmaktır: Pastırma yazı değil, pastırma ayazı ...

Recep Babayiğit,
8.11.2017 İstanbul 

25 Ekim 2017 Çarşamba


HAGIA – HAGIOS – AGIOS – AYAZ

Bazen isimlerin anlamı kadar, isimlerin yaygınlığından, o isimleri taşıyanlardan sosyolojik tarihsel dönemleri çıkarmak mümkündür.
Örneğin, Vital, Vitali isimlerinin daha sonra “Can” olarak konulup, taşınması 1948 yılında İsrail Devleti’nin resmi olarak kurulmasından sonradır.

Kendi inananlarının inanç kimliklerini örterek, onlara bir tür koruma sağlayan mezhepler, dinler olduğu   gibi, isimlerin de dönem dönem örtülmesi, dönem dönem açığa çıkması sosyolojik dönemleri analiz etmemize yardımcı olur.
Vita yağlarını benim yaşımdaki herkes bilir.  Kocaman, 18 kg’lık tenekelerde satılan ve köylünün şaşkınlık yaşamaması ve kolay benimsemesi için “tereyağı” renginde ve tereyağı kıvamında üretilen Vita yağları 70’li yılların kısa süren Ecevit Hükümetlerinde stokçular yüzünden karaborsaya bile düşmüştü.

Latince “vita” kelimesinin Türkçe tam karşılığı “hayat” demektir.
Hayat ise “can” demektir. Zorlamaya gerek yok aslında, yine Latince “Vitali” kelimesi “dirilik”, “canlılık”, kolay bir ifade ile “canlı” demektir.

Dirilen veya canlanan resmi İsrail devleti mi ya da İbraniyet mi, konumuz asla bu değil.
Vakko’nun kurucusu Musevi vatandaşımız Vitali HAKKO’dan biliriz.

Jahn, Johannes, Johan isimleri ise ses benzerliğinin kolaylığını da alarak, kolaylıkla ve güzel bir örtü ile bizde bir dönem çok yaygın olan ve hatta isimlerin sonuna, hitapların sonuna gelen “Can” adına dönüşür.
En yaygın olanı “Ali Can” olsa da insanlar o dönemlerde neredeyse her isimin sonuna “Sev-Can, Özge-Can, Fatma-can, Ayşe-can, Mustafa-can, Apo-can” gibi yakıştırmalar yapıyor ve isimleri bu şekilde birlikte çağırıyordu.

Hatta, bilirsiniz, birisi sizi telefonla aradığında, birisi size seslendiğinde “efendim, buyur, ne var “demiyor, doğrudan “can” diye gelen sese yanıt veriyorduk.
“Can” kelimesi ve bir erkek adı olarak konması daha çok Alevi – Bektaşi inanç çevrelerinde yaygın iken, Musevi vatandaşlarımızın da isimlerini örtme çabası ile aynı ismi almaları, “Can” ismini almaları, o adı taşıyan Musevi vatandaşımızın da yüz yüze karşılaşılmadığı sürece bir Alevi-Bektaşi olduğunu düşündürebiliyor.

Doğrudan ve bir dönem verilmiş olan “Hayat” ismi ise artık çekici görünmemektedir.
***//***
Savaş dönemleri, devrimci durumlar ve ihtilal dönemleri, askeri darbe dönemleri, doğal felaketler, futbol müzik dünyası gibi popüler dünyanın ürünleri sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada kişi isimlerinin konmasında dönem dönem belirleyici olmuş, hatta insanlar var olan isimlerini bile değiştirmiş veya isimlerinin önüne kahramanlarının veya idollerinin isimlerini almıştır.

Savaş dönemlerinde yaygın olan isim “Savaş – Barış – Vural – Hıncal” gibi isimler konulurken, devrimci durumlarda başta ve en çok “Deniz” adı konulurken, devrimci önderlerin  isimleri, İslam  mücahitlerinin isimleri de çok sık olarak konmuştur.
Fidel Mustafa, Carlos Kemal, gibi kendi isimlerinin önlerine isim alanlar ve kimliklerini öyle benimseyenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar yaygındır.

***//***
İsimler, çoğu zaman, anlamlarını bilmesek de söylenişlerinde ağzımızdan çıkan ve komik olduğunu zannettiğimiz seslerin de kurbanı oluyor.

Bugün artık, okunuşları komik olduğu için kız çocuklarına “Şukufe veya Dürdane” adı vermiyor.
Oysa, Şükufe “gonca gül”, Dürdane ise “inci damlası” anlamına gelir.

Şaban, Recep gibi isimlerin yerli film ve dizilerle alay konusu haline geldiği konusunu ise başka bir yazımıza bırakalım.
***//***
İnançlar  üzerinden  giden ve toplumda o inancın şeyhi, piri,  peygamberi , azizi, imamı  gibi  önderlik, liderlik  konumuna  gelmeleri veya  o inanç kesimlerinin o kişileri  öyle bir  konumda  görmek  istemeleri, bu  dini  unvanların bazen  açık, bazen  kapalı, bazen de  örtülü  biçimde çocuklara  isim  olarak konması  ile  sürdürülüyor.

***//***
Bugünlerde ve son iki-üç yıldır erkek çocuklarına konulan en yaygın isimlerden birisinin “Ayaz” olduğu sanırım gözünüzden kaçmamıştır.

Hagia - Agia - Hagios Grek dilinde “aziz” anlamına gelirken, önüne gelen isimleri de  Aziz  Paul, Aziz Thomas gibi niteler.
Agias veya Hagias kelimesi ise Türkçede “ayaz” olarak okunur. “Soğuk” ile ilgisi yoktur.

Aileler kış soğuğu, kavurucu soğukta mı, yazda mı doğuruyorlar çocuklarını veya çok sıcaklarda yaşıyorlar, “ayaza ve soğuğa” çok mu hasretler ve bu nedenle mi çocuklarına “ayaz” adını veriyorlar?
Yoksa, Ayaz adı çocuklara o adı koyan ailelerin gözünde bir “aziz ve kutsal” kişi olan ama henüz kendi “azizliğini, kutsallığını” ilan etmemiş, şimdilik “hagia” olan kişileri her fırsatta ve her an anmak için mi konuyor acaba?

Bu adın söylenişindeki şiirsellik veya anlamında aranmaya çalışılan romantizm tek başına bu adın verilmesi ve bütün aileler için geçerli bir neden midir?
***//***
Ayaz-ma, Hagias-ma veya Aya-sofya, Hagia-sofia veya Ayaz-ini, Hagias-in, kelimelerinin birer yer adı olarak irdelenmesi ise başka bir yazının konusu olsun.

İsminiz ne olursa olsun, anlamı ne olursa olsun, onu kendinizce anlamlar yükleyerek ve mutlulukla taşıyın.

Muhabbetle,

Recep Babayiğit,
İstanbul, 25.10.2017

19 Ekim 2017 Perşembe

HALKİ – HELKE


HALKİ – HELKE

Eskiden evlerde şebeke suyu akmazdı, mahalle çeşmeleri vardı. Herkes içme suyunu, kullanma suyunu, çoluk çocuktan gizli banyo – gusül abdest suyunu bu mahalle çeşmelerinden alırdı.

Çeşme başlarında çok bekledim oğlan çocuğu olarak.

***//***

Yazları Çorum Kerbela gibi  olurdu. İçmeye bir damla su bulamazdık. Sanki biz büyükmüşüz gibi, elimize kovaları alır, Çorum’ un sokaklarını arşınlar, hangi sokak çeşmesi açıksa, oradan kovaları doldurur, el ele tutuşur, bütün sokağı boyan boya kapatarak, yurda, susuz kalan kardeşlerimize kovayla su taşırdık.

***//***

Çeşme başlarına gelinler, gelinlik kızlar bir de oğlan anneleri  gelirdi.

***//***

Ünlü bir Çorum Halayı vardır, adı İğdeli Gelin, arada sözlü olan kısmında

Kız pınar başında testi doldurur
Testinin kulpuna şahin kondurur
Kız senin bakışın beni öldürür
Derdimin dermanı iğdeli gelin
İğdesin aldırmış sevdalı gelin

söylenir.

***//***

Çeşmelerden  başka, gürül gürül akan pınarlar da olurdu, içmeye  su  o pınarlardan doldurulurdu.

Su doldurmaya herkes  ellerinde  bakır kovalarla  giderdi.

Arada sıra  su kavgası  çıktığında, kadınlar, kızlar, o koca ve ağır  bakır  kovaları  hiç tereddütsüz  birbirlerinin kafalarına çalardı.

***//***

Bakır  kova aslında  uygun olmayan bir  sözcüktür,  “ helke ya da kimi yerlerde 
“helki “ denir.

***//***

Kızlar gelin olurken, çeyizde olmazsa olmaz şeylerden birisi, “ bir çift bakır  helke – helki “ olurdu.

Bu hem su taşımak, hem  de geline, daralıp satarsa bir  sermaye, Türkçe tam karşılığı “kalın" olurdu. 

Şimdilerde, sembolik de olsa, bir çift  bakır helke çeyizlerde  yine yerini alıyor.

Ama, ne sokak çeşmesi kaldı  memlekette ne de helke ile su taşıyan.

Ne de 

Helkeler  kolunda suya gidiyor
Senin derdin beni verem ediyor

diye türkü çığıran.

***//***

Ama, “helkeye – helkiye” isim olan “halki”, yani Heybeli hala yerinde.
Rumlar Heybeli’ye Halki derler, tam karşılığı “bakır” demektir.
Anadolu  Rumlarından geçmiş dilimize.
Bazı yerlerde helke yerine, bakır da denir, “kızım git, bakırları al, çeşmeden buz gibi bir su doldur, getir” denirdi.

Mustafali  - Mustafa Ali , veya  diğer  adı ile  “Çöz de al” diye  Özay  GÖNLÜM’ün dilimize  doladığı  güzel  Denizli  türküsünde helke kelimesi  tam Türkçe  karşılığı  olan “bakır”  şeklinde  geçer.

(…)

Karabaş goyununu güde güde getirdim
Getirdim de kabadarcın altına yatırdım
A gız sağdı be bakırı getirdim
Mustafali çözde al

(…)

kabardıc : kaba ardıç
a gız : ak kız
mustafali : Mustafa Ali

***//***

Adalar, volkanik oluşumdur.
Büyükada’da demir, Heybeli’de bakır madenleri işletilmiştir yıllarca.

Helke’ ye – Halki’ye  gideceğiz.

Helke  türküleri de söylerim.
İğdeli Gelin’i de.

Muhabbetin daim olsun,

Recep babayiğit

12 Ekim 2017 Perşembe

İSİMLERİN ANLAMI-4 Mai-Mavi-Mavioğlu-Su



MAİ – MAVİ – MAVİOĞLU – SU



Resimde renk ve ahenk ne kadar önemlidir, sizin kadar bilemem ama, bazı ustalar kendilerine ait renklerle çalışır, belki de her rengin ayrı ustası vardır.

Bana gelen ilişik sunum muhtemelen sizlere de gelmiştir.



Mavi çalışan, maviden çalışan ressamların eserlerinden bir derleme yapılmış.

Güzel  bir derleme, diyeceğim yok.



Ama, aşağıda sadece birkaç örnek tablosunu aldığım ve bana göre dünya resminin deli / dahi çocuğu Fikret Mualla bu tabloda büyük eksiklik.



Sadece aşağıdaki birkaç tablo bile “su gibi”.




Bilirsiniz, mavi Arapça, bulmacalarda hep sorulan “ma”dan yani “su”dan gelmektedir.



“Ma”dan, sıfat yapılarak mai, mavi, yani su gibi, su renginde anlamı kazanır.



O sunumda “su gibi” olan bence sadece Fikret Mualla.



Hayatını ve deli dolu mektuplarını okudunuz mu bilmiyorum, ama daha kendisine “Mualla" adı verildiği günden itibaren sıra dışı birisi ve bize, Cumhuriyet nesillerine hiç ama hiç anlatılmamış. Hala çok bilmiş aydınımız onu bir kadın zanneder hayatını hiç okumadan, bilmeden.



Maalesef, ressam, aynı anlama gelmek üzere, sanatçı çevresindeki kısır çekişmeler, onun adının silinmesini hızlandırdı.


Sizin de tanıdığınızı düşündüğüm Orhan Koloğlu’nun ölümsüz eseri “Bir Garip Kişi Fikret Mualla”, bence bütün akademinin, bütün atölyelerin baş ucu kitabı olmalı.



Eskiler su gibi, akıcı olan şeylere “mai” derdi. Hatta, eski okul kitaplarından bile hatırlarım, sıvı kelimesi yerine mai geçtiği yerler olurdu.


Şimdi artık sıvı, deniyor, ama “mai”, dendiğinde bir ahenk ortaya çıkıyor, kelimenin kendine ait bir resmi olduğu anlaşılıyor.



Sıvı ve mai yerine Türkçe ses uyumuna göre düzenlenen “mavi” kelimeleri çok resimsiz gibi görünüyorlar.



Ama, bunların hepsinin yerine “su ya da su gibi”, derseniz, o zaman hem şiirsellik hem romantizm, hem coşku hem de resim ortaya çıkıyor.



Bubi tuzağına basarak, daha yirmili yaşlarında hayatını kaybeden benim güzel arkadaşım Ömer MAVİ’nin soyadının neden mavi olduğunu bilemezdim, Fikret MUALLA’nın “mavisine” vurulana kadar.


Bizimle Celil Boğazı’ na yıldızların altında meteor yağmurlarını izlemeye gelen sevgili dostumuz Ertuğrul MAVİOĞLU’nun da soyadında saklı olan aslında su kelimesidir, mai, “su gibi” kelimesidir.



Büyük usta Ruhi SU, soy adındaki gibi aktı geçti bu dünyadan, “mai” deryalara.





Hayatınız, “su gibi” olsun.

Fikret Mualla öyle yaşadı.  

Muhabbetle,