isimlerin anlamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isimlerin anlamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2020 Cuma

İSİMLERİN ANLAMI (ÜMMİ-ASLI ÜMMİHAN-ASLIHAN)

Şahıs isimlerinin anlamını araştırırken, onları sadece sözlük anlamları ile bulup öğrenirken, isimlerin kendi içinde sakladığı kimi zaman tarihsel süreci, kimi zaman bir perdeyi, kimi zaman bir sırrı göremiyoruz.

Çocuklarımıza isim verirken çok iyi niyetli davranıyor, çocuğumuzun ismini söylerken ağzımızdan çıkan ses veya aynı ismi başkasından duyarken hoşumuza giden ses veya popüler bir ismin bizi etki altına almasını çok sıradanmış gibi düşünüyoruz.

JAN - CAN

VİTALİ - CAN

CEVİ - SEVİ

Jan adı taşıyan Türk Museviler konjonktüre bağlı olarak sadece bir harf değişimi ile isimlerini sadece günlük dilde değil kimliklerinde de “Can” olarak değiştirebiliyor. Burada sadece bir harf değişirken;

Vitali ismi aynı anlama gelmek üzere yine “Can” adına dönüşebiliyor, yine konjonktür devrededir.

Benzer bir durum, ALIA – ELI – ALİ olarak da karşımıza çıkar.

Sebatay Cevi soyadı kızlarımıza Sevi adı olarak verilebiliyor. 

Kimisi söylenişteki ses güzelliği, kimisi perde, kimisi bir sırrı taşıyor olabilir.

…/…

DÜRDANE-İNCİ

ŞUKÜFE-GONCAGÜL

Geçen yüzyılın başlarında Dürdane adına ne kadar çok rastlasak da, onun yerine ve aynı anlamda kullanılan “İnci” adı da artık eskimiş sayılıyor. Bugün kız çocuklarına İnci adı pek verilmiyor.

Aynı şekilde, bugün, özel durumlar hariç, hiçbir aile kız çocuklarına “Şuküfe” adını koymuyor, aynı anlama gelmek üzere “Goncagül” adını koyuyorlar.

Türkler Araplar ve Farsi halklarla temasa geçtikten sonra, özellikle sultanlar, vezirler, komutanlar, şairler, Türkçe adlarını bırakarak o dillerden birçok şahıs adı aldılar.

Daha “Osmanlı” olmadan önce Orta Asya’dan getirmiş olduğu Atman-Ataman adını taşıyan kurucu Osman Gazi’nin adı Türki kökeninden sıyrılıp, İslami rengine büründüğünde Bizans’a – Doğu Roma Ortodoksisi’ ne karşı bütünleştirici oluyordu.

…/…

Muhammed Peygamber “ümmi” idi, anasından nasıl doğmuş ise öyle demektir.

Ama biz “ümmi” kelimesini daha çok, okuma yazması olmayan insanlar için kullanıyoruz. Muhammed Peygamber’in okuma-yazması yoktu. Türklerin İslamiyet’ i kabulünden sonra İslami/Arabi isimlerin Türk şahıs isimleri içinde de yaygınlaşmasıyla birlikte Türk erkeklerinin almış olduğu en yaygın isimlerin Muhammet-Ali-Hasan-Hüseyin, kadınlarımızın da Ayşe-Hatice-Hacer-Ümmü isimleri olduklarını görüyoruz.

ÜMMİ-ASLI

Ümmi veya Ümmü adının en çok da Yörük Türkmen boylarında, Alevi Bektaşi topluluklarında kadınlarımıza verilen isim olduğunu görürüz. Bunun nedeni Ümmi Hani’nin, ÜMMÜHAN, Hazreti Ali’ nin ablası olması ve Hazreti Muhammed’in Miraç gecesi Ümmi Hani’nin, ÜMMÜHAN’ ın, evinde bulunuyor olmasıdır.

Anadolu’ da saydığım bu topluluklarda kadın ismi Ümmi Hani Türkçe ses uyumuna göre ÜMMÜHAN- İMMİHAN- İMMİHANİ, çoğu zaman da sadece Ümmü olarak görülür.

Mısır’ın efsane şarkıcısı, Mısır’ da Nasır zamanında vereceği bir konsere denk gelen bakanlar kurulu toplantısını bile erteletecek kadar popüler ve saygın olan  Oummu Gülsüm, bizde bilinen adı ile ÜMMÜ GÜLSÜM’ dür.

O yıllarda Türkiye’de doğan kız çocuklarına Ümmü Gülsüm’ den dolayı çok sayıda “Ümmü” adı verilmiş olmalıdır.

Osman Gazi, Ataman Bey, bir ümmi idi, okuması-yazması yoktu ve Kur’an’ı ilk defa sonradan kayınpederi olacak olan Şeyh Edebali’ ye misafir olduğu gece görmüştü. Osman Gazi diğer kurucu I.Konstantin gibi, pagandı ve o gün Kur’an’ı eline almayı akıl edemedi, onu bir ikon saydığını anlıyoruz, Paganizme ne kadar uygun.

Birinci Konstantin de pagandı ve MS 334 yılında bütünleştirici ve birleştirici bir karar ile Doğu Roma’yı Hristiyanlaştırmaya kalktığında, Hristiyanlığı devletin resmi dini ilan ettiğinde başlangıçta Hristiyanlarla paganlar bir arada ibadet edip yaşayabiliyordu.

Ümmi kelimesine tekrar dönecek olursak, kelime Arap/İslam ve Türk kültürüne okur-yazar olmayan, cahil anlamından daha çok “anasından nasıl doğmuşsa” anlamı ile girmiştir.

Bu anlamda, “anasından nasıl doğmuşsa” sözünün anlamı, “hiç bozulmamış, hiç yara almamış, hiç dejenere olmamış, yozlaşmamış, ırk, din vb bulaşıklığı olmamış, saf bir kişiyi” anlatır.

Yani mistik bir bakışla söyleyecek olursak Bakire Meryem’ i anlatır.

Arap/İslam mistiğinde Bakire Meryem karşılığı bu anlamda Ümmi adı ile karşılanır ancak.

Yani Neo Osmanlıcı birisi için Osman Gazi’yi.

Yani, “aslının aynısıdır” damgası ve onayı gibi, adı Ümmi – Ümmü – İmmi – olanların “aslı gibi”, dokunulmamış olduklarını anlatmaktadır.

Arabi/İslami kültürün o kadar yaygın ve etkili olmadığı köylerde, konar-göçer aşiret boylarında, Yörük-Türkmen boylarında, Alevi-Bektaşi toplumlarında Ümmi-Ümmü-İmmi adı aynı anlama gelmek üzere “Aslı” adını almıştır.

Günümüzde Aslı adı çok yaygın olmasa da hala kız çocuklarına ad olarak verilmektedir.

Aslı adının Ümmi adı gibi, burada okuma-yazma bilmeyen anlamı olduğunu artık söyleyemeyiz.

Ümmü adında olduğu gibi “Aslı” adının da “anasından doğduğu” gibi bir anlamı olduğunu düşünmek, zorlama olsa da, “saf Türk, aslını yitirmemiş Türk” anlamına gelecek şekilde katı milliyetçi-ırkçı Turancı kesimlerin tercih ettiği isimler arasına girdiği gözlenebildiğinden, mümkündür.  Anadolu’ da insanları tanırken, onlarla tanışırken karşıdakine sorulan ilk soru nerelisin, kimlerdensin, aslın kim, aslın nereden geliyor, gibi sorulardır.

Aslı bozuk olmak ve belli olmamak, nesli bozuk olmak en büyük yüktür, günahtır insanların omuzlarında. Oysa kimse üç kuşak öncesini bilemez.

Ümmü adı ise yine “anasından doğduğu gibi, saf ve Müslüman” anlamı zorlama olsa da katı muhafazakar, şeriatçı kesimlerin bir dönem tercih ettiği kız isimlerindendir.

Bir de her iki cins için de kullanılan, nötr bir isim vardır: Kudret

Köyde ve kasabada daha çok dini nedenlerle Ümmi-Ümmü-İmmi olan kız ismi, İslami etkinin egemen olmadığı yerlerde Aslı olarak karşımıza çıkar.

Şehirlerde ise zamanla ne Ümmi-Ümmü-İmmi ne de Aslı adı kullanılır olmuştu..  Kız çocukları için, şehirlerde yine aynı anlama gelmek üzere -Ümmi/Aslı- anlamında, üstelik her iki cins için de Kudret adı kullanılıyordu.

Allah yapısı demektir Kudret, yani aslı bozulmayan, yani ümmi.

Tokat türküsünde 

“Kudretten çekilmiş karadır kaşlar”, derken karakaşların Allah yapısı, vergisi olduğu anlatılır.

Ümmihani veya Ümmihan adının aynı anlama gelmek üzere “Aslıhan” olması, Aslıhan’a evrilmesi ise o kadar uzun zaman almaz.

Kurtuluş Savaşı’nın en kanlı muharebelerinden birinin adı bugün Kütahya- Aslanapa ilçesi köyü olan Aslıhanlar Köyü ile aynı adı taşıyan ve orada cereyan eden ASLIHANLAR MUHARABELERİ’ dir. Demek ki yüz yıldır ve daha öncesinden bilinen bir yer adıdır Aslıhanlar ve mutlaka adları çokça Aslıhan olanlar yaşamış olmalıdırlar orada.

Kerem’ in yandığı Aslı onun gözünde hiç değişmez, hep Aslı olarak, hep Ümmi olarak, hep güzeller güzeli, hep ceylan bakışlı kalır.

Burada geçen ve isimlere, Ümmi ve Aslı isimlerine, eklenen “han” kelimesi ise sadece bir yüceltmedir.

Ümmi veya Aslı isimleri artık konmasa da artık bu isimlerden bir anlam çıkarılmasa da insanlığın ilerlemekte olduğu yolda hiçbir şeyi değiştirmeden ve kendi de değişmeden, insanlığın kazanımlarına ihanet ederek, onları yakıp yıkarak, insanların ortak değerlerinden hiç pay almadan yürümeye, çoğalmaya çalışan düşünce tam da bu isimlerin ilk halini iddia ediyor, savunuyor günümüzde.

İnsan Aslı’nda ismi ile değil, varlığı ile yücelendir.  

Bizim işimiz insanı yüceltmektir.

Aşk illa ki

Muhabbetle, 


25 Ekim 2017 Çarşamba


HAGIA – HAGIOS – AGIOS – AYAZ

Bazen isimlerin anlamı kadar, isimlerin yaygınlığından, o isimleri taşıyanlardan sosyolojik tarihsel dönemleri çıkarmak mümkündür.
Örneğin, Vital, Vitali isimlerinin daha sonra “Can” olarak konulup, taşınması 1948 yılında İsrail Devleti’nin resmi olarak kurulmasından sonradır.

Kendi inananlarının inanç kimliklerini örterek, onlara bir tür koruma sağlayan mezhepler, dinler olduğu   gibi, isimlerin de dönem dönem örtülmesi, dönem dönem açığa çıkması sosyolojik dönemleri analiz etmemize yardımcı olur.
Vita yağlarını benim yaşımdaki herkes bilir.  Kocaman, 18 kg’lık tenekelerde satılan ve köylünün şaşkınlık yaşamaması ve kolay benimsemesi için “tereyağı” renginde ve tereyağı kıvamında üretilen Vita yağları 70’li yılların kısa süren Ecevit Hükümetlerinde stokçular yüzünden karaborsaya bile düşmüştü.

Latince “vita” kelimesinin Türkçe tam karşılığı “hayat” demektir.
Hayat ise “can” demektir. Zorlamaya gerek yok aslında, yine Latince “Vitali” kelimesi “dirilik”, “canlılık”, kolay bir ifade ile “canlı” demektir.

Dirilen veya canlanan resmi İsrail devleti mi ya da İbraniyet mi, konumuz asla bu değil.
Vakko’nun kurucusu Musevi vatandaşımız Vitali HAKKO’dan biliriz.

Jahn, Johannes, Johan isimleri ise ses benzerliğinin kolaylığını da alarak, kolaylıkla ve güzel bir örtü ile bizde bir dönem çok yaygın olan ve hatta isimlerin sonuna, hitapların sonuna gelen “Can” adına dönüşür.
En yaygın olanı “Ali Can” olsa da insanlar o dönemlerde neredeyse her isimin sonuna “Sev-Can, Özge-Can, Fatma-can, Ayşe-can, Mustafa-can, Apo-can” gibi yakıştırmalar yapıyor ve isimleri bu şekilde birlikte çağırıyordu.

Hatta, bilirsiniz, birisi sizi telefonla aradığında, birisi size seslendiğinde “efendim, buyur, ne var “demiyor, doğrudan “can” diye gelen sese yanıt veriyorduk.
“Can” kelimesi ve bir erkek adı olarak konması daha çok Alevi – Bektaşi inanç çevrelerinde yaygın iken, Musevi vatandaşlarımızın da isimlerini örtme çabası ile aynı ismi almaları, “Can” ismini almaları, o adı taşıyan Musevi vatandaşımızın da yüz yüze karşılaşılmadığı sürece bir Alevi-Bektaşi olduğunu düşündürebiliyor.

Doğrudan ve bir dönem verilmiş olan “Hayat” ismi ise artık çekici görünmemektedir.
***//***
Savaş dönemleri, devrimci durumlar ve ihtilal dönemleri, askeri darbe dönemleri, doğal felaketler, futbol müzik dünyası gibi popüler dünyanın ürünleri sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada kişi isimlerinin konmasında dönem dönem belirleyici olmuş, hatta insanlar var olan isimlerini bile değiştirmiş veya isimlerinin önüne kahramanlarının veya idollerinin isimlerini almıştır.

Savaş dönemlerinde yaygın olan isim “Savaş – Barış – Vural – Hıncal” gibi isimler konulurken, devrimci durumlarda başta ve en çok “Deniz” adı konulurken, devrimci önderlerin  isimleri, İslam  mücahitlerinin isimleri de çok sık olarak konmuştur.
Fidel Mustafa, Carlos Kemal, gibi kendi isimlerinin önlerine isim alanlar ve kimliklerini öyle benimseyenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar yaygındır.

***//***
İsimler, çoğu zaman, anlamlarını bilmesek de söylenişlerinde ağzımızdan çıkan ve komik olduğunu zannettiğimiz seslerin de kurbanı oluyor.

Bugün artık, okunuşları komik olduğu için kız çocuklarına “Şukufe veya Dürdane” adı vermiyor.
Oysa, Şükufe “gonca gül”, Dürdane ise “inci damlası” anlamına gelir.

Şaban, Recep gibi isimlerin yerli film ve dizilerle alay konusu haline geldiği konusunu ise başka bir yazımıza bırakalım.
***//***
İnançlar  üzerinden  giden ve toplumda o inancın şeyhi, piri,  peygamberi , azizi, imamı  gibi  önderlik, liderlik  konumuna  gelmeleri veya  o inanç kesimlerinin o kişileri  öyle bir  konumda  görmek  istemeleri, bu  dini  unvanların bazen  açık, bazen  kapalı, bazen de  örtülü  biçimde çocuklara  isim  olarak konması  ile  sürdürülüyor.

***//***
Bugünlerde ve son iki-üç yıldır erkek çocuklarına konulan en yaygın isimlerden birisinin “Ayaz” olduğu sanırım gözünüzden kaçmamıştır.

Hagia - Agia - Hagios Grek dilinde “aziz” anlamına gelirken, önüne gelen isimleri de  Aziz  Paul, Aziz Thomas gibi niteler.
Agias veya Hagias kelimesi ise Türkçede “ayaz” olarak okunur. “Soğuk” ile ilgisi yoktur.

Aileler kış soğuğu, kavurucu soğukta mı, yazda mı doğuruyorlar çocuklarını veya çok sıcaklarda yaşıyorlar, “ayaza ve soğuğa” çok mu hasretler ve bu nedenle mi çocuklarına “ayaz” adını veriyorlar?
Yoksa, Ayaz adı çocuklara o adı koyan ailelerin gözünde bir “aziz ve kutsal” kişi olan ama henüz kendi “azizliğini, kutsallığını” ilan etmemiş, şimdilik “hagia” olan kişileri her fırsatta ve her an anmak için mi konuyor acaba?

Bu adın söylenişindeki şiirsellik veya anlamında aranmaya çalışılan romantizm tek başına bu adın verilmesi ve bütün aileler için geçerli bir neden midir?
***//***
Ayaz-ma, Hagias-ma veya Aya-sofya, Hagia-sofia veya Ayaz-ini, Hagias-in, kelimelerinin birer yer adı olarak irdelenmesi ise başka bir yazının konusu olsun.

İsminiz ne olursa olsun, anlamı ne olursa olsun, onu kendinizce anlamlar yükleyerek ve mutlulukla taşıyın.

Muhabbetle,

Recep Babayiğit,
İstanbul, 25.10.2017

29 Eylül 2017 Cuma

İSİMLERİN ANLAMI


Bugünkü  yazımızın  konusu sevgili  dostumuz  Selman AK'ın  ön adıdır.


Sevgili  Dost-Ak,

O halde “slm” , diyelim ve başlayalım yeni bir  sayfaya.

Arapça konuşan birisini dinlerseniz, vokaller, yani sesli harfler   ne kadar  güzel  bir şiirsellikle gelir kulağımıza, değil mi ?

Bilirsiniz belki, doksanlı yıllarda  Avrupa’ da ,diksiyon, güzel  konuşma kurslarında  Arapça fonetiği  çok önemli bir  yer tutardı.

Tezat  gibi, ama batılılar  bir  yandan Araplardan ve Arap kültürünü  sevmezken, yükselen ırkçılık  rüzgarlarına bağlı  olarak  hatta  o kültürden nefret ederken, bir  yandan da güzel  konuşabilmek için Arapça fonetiğini  öğrenirlerdi.

Bizde de diksiyon kursları var ve yaygın ,ama ne ve nasıl öğretiliyor, doğrusu  bilmiyorum.

Arapça fonetiğinde seslerin aldığı şekil ,biçim olağan üstü bir  özellik taşımıyor  belki ama, ses çıkarmamız için , yani  artikülasyon için, sesin oluşması  için bütün ses yolları  çalışmış oluyor.

Oysa, Arapça yazımı  hep ama hep sessizlerle, yani konzonantlarla, yapılıyor.

Yani, siz  birisine  Arapça “ selam” dersiniz, ama “slm” yazarsınız .

Bu kelimeyi, bilmeyenler, “ slm”  yazısını “ selma” olarak da okuyabilir  “ selam” olarak da.

Ya da Arapça fonetiğini bilmiyorsanız, bu kelimeyi “ selma” diye  de seslendirebilirsiniz.

Selam, yani barış , sevgi demektir  Arapça’ da.

Yani, yine ve hep söylüyorum,  gericilik tuzağına düşmeden, birisine “ selamün aleyküm “ , dediğimizde  aslında  ona “ Allah’ın barışı, Allah’ın sevgisi üzerinize  olsun “ , diyoruz.

Bu anlamıyla, yine tuzağa düşmeden, bir dostu bir Hem-rah’ ı , aynı anlama gelmek üzere bir  yoldaşı “ selam” ile karşılamak, onu selam ile  uyandırmak  aslında ona barış ve sevgi göndermektir.

Bu anlamda, selam kelimesi  “günaydın” kelimesinden  çok ama çok farklıdır  ve zannedildiği gibi,  biri  diğerinin yerine geçemez ve bizim çok bilmiş  “çağdaşlar” birisi kendilerine “selamun aleyküm" , diye seslendiğinde  hep bozulurlar ve çok bildiklerinden karşılığında hep "günaydın" derler.

Elbette  bu durumun tersi de geçerlidir  ve çok sıkça yaşanır. Birisine, esnafta daha yaygındır, “günaydın"  dersiniz, o kişi  size  “aleyküm selam" , diye  karşılık verir.     

Oysa, “ selamun aleyküm" seslenmesinin karşılığı, yani bize barış ve sevgi gönderene biz de karşılık  veririz “ve aleyküm selam" , deriz,  yani,“Allah’ın barışı senin de  üzerine olsun" , deriz.

Bunların, yani “ selamun aleyküm – ve aleyküm selam” hitaplarının günümüz Türkçesi – Kürtçesi ile  karşılıkları  ne olur, bilemiyorum, ama asla  “günaydın” hele  çok anlamsızca “ tünaydın", değildir  ve olmamalıdır.

Slm , yani selam ve barış ise, “selman"  yani kök  olarak “slm" den türetilen “Selman’ın"  karşılığı da “barış adamı, sevgi adamı, barıştan, sevgiden  yana olan, onu koruyan", demektir.

Arapların “selmen" demeleri  doğrudur,  sondaki  -men , man takısı  aitlik, yerine göre meslek bildirir.

Selman – ı Farisi ‘nin hayatı  bunu  doğrular  durumdadır.

***//***

Bir güzel  anonim Alvar  deyişimiz  vardır.

Şöyle başlar

emanet etmişsin geldi selamın
gül yüzlü cananım aleyküm selam

Alvar bölgesi, bugünkü  Sivas , Gürün, Malatya ‘ ya yakın bir bölge olup , Arguvan, Çam Şıhı  bölgeleri  gibi Alevi nefeslerinin, deyişlerinin üretildiği, beslendiği, kaynaklık ettiği  bir  yerdir.

Konumuz Alvar değil.

Eskiler  birisi ile  başka birisine  selam , yani dostluk ve barış gönderdiğinde, selamı  götüren kişi o selamı “bir emanet" gibi  taşırdı, emanete halel  getirmezdi.

Bilirsiniz, bir güzel  deyim vardır   emanete  hıyanet  olmaz".

Selamı  taşıyan kişi selamı alacak kişiye  emaneti mutlaka ama mutlaka  götürürdü, öyle ki aradan çok zaman geçmiş  olsa  dahi,  bu emanet unutulmadan sahibine teslim edilirdi.

Emaneti, yani selamı alan da sanki  selamı  gönderen kişi  karşısındaymış gibi  “ aleyküm selam" derdi, sağ elini sol göğsün üstüne koyarak.

İlave ederdi "getirip götüren sağ olsun".

Yani, hem selamı gönderen, "aleyküm selam" ile , hem de selamı götüren “getirip götüren sağ  olsun" ile onurlandırılırdı.

***//***

Muhammed Peygamber ümmi, yani bu kelimenin farklı  anlamlarından birisi  olarak bilinen “okur yazarlığı  olmayan” birisiydi, ama kendi  dilinde  , yani Arapça’ da o güne kadar isim olarak  hiç kullanılmamış,  ilk defa  kullanılacak kelimeleri  ,isim olarak ehli beytine, örneğin en yakınındakine torunu  “Hüseyin’ e”  koyabiliyordu .

Bu durum, her şey bir yana sadece şunu anlatır, Muhammed Peygamber, akıllı ve kültürlü  birisiydi.

Hüseyin ya da Arapça fonetiğe  göre  Huseyn, Hoseyn, ilk defa  Muhammed  Peygamber  tarafından isim olarak torununa konulduğunda, “sevgili, küçük” anlamı  taşıyordu.

Bugün , sadece  Kerbela  günlerinde  değil, acı ve işkence, yokluk  ve sefalet altında inleyen kadınlarımız , her darda ve müşkülde  kaldıklarında “ Ya Hüseyn” , derler.

Muharrem ayındayız, Kerbela günlerindeyiz

Ya Hüseyn,
Ya Dost,

Bugünkü  muhabbet şimdilik bu kadar,

Muhabbetle,
Aşk illa ki,