28 Ekim 2025 Salı

KÖK SÖKENLER - KÖK SÖKTÜRENLER

Havalar soğuduğunda yakacak bulmaya çalışırdık.

Orta Anadolu’nun ağaçsız ve ormansız bozkırında tek ve önemli yakacağımız büyük baş hayvanların dışkısından elle yapılan ve adına “Tezek-yapma-kemre” gibi yapılış şekline göre isim alan malzeme olurdu.

Yazıda yabanda doğal halinde bulunan kurumuş dışkıya da “Kuru” derdik.

Yaz boyu küçük kız çocukları tezek yapar, evin ve ahırın duvarlarına yapma yapardı. Yaz sonuna doğru ise boklukta birikmiş hayvan dışkısı saman ve su ile karılır ve bir harman yapılır, kıvama gelen hayvan boku eski bir eleğin kasnağına dökülürdü.

Eleğin kalıbına dökülen bok ayakla sıkıştırılır ve kalıp çekilince ortaya yuvarlak ve eşit kalınlıkta briket bir yakacak malzemesi çıkardı.

Bu işi daha çok genç ve güçlü oğlan çocukları veya erkekler yapardı.

En uzun süre ve kalorili yanan yakacak bu “Kemre” olurdu.

…/…

Onca ağaç, orman, koru ne olmuştu da geriye sadece hayvan dışkısından elde edilen yakacağa mahkum olmuştu Anadolu köylüsü yüzyıllar boyunca?

…/…

Fransa’da Bretonya Bölgesi’nde yapma yapan kadınlar-1900 yılı (Wikipedia)

Şehirliler köye geldiklerinde veya arada köyden geçtiklerinde bu kültürün malzemesinin hepsine sadece “Gübre” deyip geçerler.

Yakacak olarak kullanıldığını bilirler, ancak bunu sanki taş devrinden kalma bir şey sanırlar.

Oysa bilenler bilir, Kırgızistan’a gittiğimizde 3200 m. rakımlı Son Köl’de Yurtlarda kalırken, sobalarda sadece kuru dediğimiz bozkırda kurumuş doğal hayvan dışkısı yanardı.

Daha geçen yüzyılın başlarında Fransa’dan bir fotoğraf karesinde köylü kadınlardan birinin önündeki boku samanla kararak çamur haline getirdiğini, diğerinin ise o çamur halinde boku bahçe duvarına yapıştırdığını, yani “Yapma” yaptığını görüyoruz.

Hikmet Birand, Adana’dan Ankara’ya trenle giderken geçtiği bozkırda tezek toplayan kadınları anlatır:

“Ak koyun yavşanda, kara sığır  sazda yayılır. Bu sazlık içinde boyuna eğilip doğrulan, bir şeyler arayan kadınların topladığı şey tezektir. (Biz kuru diyoruz, rb) Onun da güzden önce toplanması lazım. Kışın tandırda şepit ne ile pişecek, ocakta aş ne ile kaynayacak? Hep kuyruklu dağın kömürü ile. Bu, askerde taş kömürü gören bir onbaşının tezeğe taktığı şaka ad olsa gerek. Ama tezek ocağın değil, toprağın hakkıdır, kim bilir? Belki de ocağın hakkıdır.”[1]

…/…

KÖK SÖKTÜRMEK

Dondurucu soğuklar varlıklı, odunu ve yakacağı bol olanlara bile kök söktürürdü. Yani hayatı zorlaştırırdı.

“Kök söktürmek” derken, iki türlü anlamak gerekir. Birincisi doğanın dondurucu soğuklarla zengin-fakir herkese “Kök söktürmesi”, insanları alaşağı etmesi, diğeri ise ısınmak için kesecek ağaç kalmayınca bu kez ağaçların toprak altında kalan köklerini söken insanlara “Kök söktürmesidir.”

Zekeriya Temizel köylerinde yakacak ağaç kalmayınca yakacak olarak daha önceden kesilen ağaçların köklerini söktüklerini anlatır. Köylüler kök söker, doğa “Kök söktürür.”

“O sonbahara damgasını vuran olay, Zülü’nün bir danasının başını baltayla parçalaması oldu.

Evlerinin tüm kışlık odununu Zülü keserdi. Tüm parçalar neredeyse aynı boyda ve kalınlıkta olurdu. Zülü kestiği odunları istiflediği zaman, tüm köylü gelir, yığını seyreder, şaşkınlıkla ‘Allah, Allah’ diye başlarını sallarlardı.

Köyümüz kışlık odununu tarlalardan sökülen kütüklerle sağlardı. Yıllardan beri tarlalarımızdan kütük sökülüyordu. Kütüklerin büyüklerinden, eski ormanın ve ağaçların haşmeti de ortaya çıkıyordu Kütükleri tarlalarımızda gömülü duran eski ormandan hiçbir belirti yoktu etrafımızda. Ormanın ne olduğunu bile bilmezdik.”[2]

KÖKÇÜLER

Bazen tarım arazisi açmak için kesilen ağaçların köklerinin sökülmesi gerekirdi. Kök sökmek öyle o kadar kolay bir iş değildir. Hem güç kuvvet hem de tecrübe ister. Herkes bunca zahmet karşılığında karın tokluğuna çalışmak istemez. Sadece çaresiz ve gurbete gitmiş insanlar yaparlar bu işi.

Deniz kenarları, ırmak boyları, deltalar yavaş yavaş tarıma açılırken, orada bulunan ağaç köklerinin temizlenmesi gerekir. Bu işi Bafra’da Bafralıların “Kökçü” dedikleri insanlar yaparlar.

“Tarım alanı açmak amacıyla kesilen ağaçların köklerinin çıkarılıp arazinin tarla haline getirilmesi işini ise, Sivas’tan ve bilhassa Malatya’dan gelen, bu yüzden Bafralılar’ın kendilerine ‘Kökçü’ adını verdiği çoğu Alevi kökenli yurttaşımız yapardı. Onlar da yerleşip kaldıkları Bafra’nın kozmopolit yapısına bir zenginlik kattılar.”[3]

Bayburt’un, İspir’in yoksul köylüleri de amelelik yapmak için Karadeniz sahillerine, Rize’ye, Trabzon’a inerlerdi yürüyerek.

Sahildekiler bu yoksul insanlara “İspirli” derdi, isimleri yoktu onların. Kökçülerin de isimleri yoktu.

Bafralılar “Kök söktürüyor, Sivaslı ve Malatyalı Aleviler kök söküyorlar. 

…/…

Bazı öğretmenler, hocalar zor soru sorarlar, kazık soru sorarak öğrenciye adeta “Kök söktürürler.”

Kök Söktürmek, deyimi aslında karakucak ve yağlı güreşlerden gelir. Güçleri denk olmayan pehlivanlar karşılaşır bazen. Hiç umulmadık zayıf pehlivan ondan güçlü olana “Kök söktürür.”

Ama işin aslı, hem teknik hem de güç olarak üstün olan pehlivanın rakibini çayıra yapıştırarak onu otları yolduracak, otların köklerin söktürecek kadar ezmesidir.

Altta kalan pehlivan “Kök söker” üstteki kök söktürür.

…/…

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA SÖKÜLEN SON AĞAÇ KÖKLERİ

Yunan Orduları geri çekilirken demiryollarını da tahrip ederek kullanılamaz hale getirir.

Daha başka ve çok önemli sorunlar vardır.

Buharlı lokomotifleri çalıştırmak için kömür yoktur, zira kömür ta Zonguldak’tan gelmektedir ve hatlar işgal altında ve çalışmamaktadır.

Lokomotiflerin kazanına sadece odun atılır. Odun yakın uzak her yerden kol gücüne dayanan baltalarla indirilir.

Yunan Orduları da kömür bulamaz, Türk köylüsüne zorla ormanı ve son kalan ağaçları kestirir.

Bir yandan kömür yoktur, kömür için olan hatlar işgal altındadır öte yandan odunla işletilen lokomotifler için kesilen asırlık ağaçlar ve orman varlığı içimizi acıtır ve bugünkü çıplak Anadolu Manzarası ta o günlere dayanır.

“Mustafa Kemal Paşa’yı Eskişehir’e götüren tren, odunla işliyordu. Treni tahrik eden ağır Alman lokomotifi bu kıymetli mahrukattan (yakacaktan) pek çok istihlak ediyordu (tüketiyordu).

Memleket dahilinde keşfedilen birkaç kömür madeni iyi bir şekilde işletilmekle beraber, cephane fabrikalarının, imalathanelerin, makinelerin ve bütün trenlerin ihtiyacına yetmiyordu.

Bunun üzerine ormanların tahribine, muazzez ve asır-dide (yüce ve asırlık, rb) ağaçların kesilmesine, birkaç yüz senelik gövdelerin dinamitle atılmasına başlandı.”[4]

…/…

Birinci Dünya Savaşı’nda Alman Ordusu’nda savaşmış, ancak Almanların yenilgisini ve teslim olmasını kabullenememiş birçok Alman subayı vardır. Bunlardan birisi de Yüzbaşı Hans Tröbst’tür.

Tröbst, sahte pasaportla Tuna üzerinden İstanbul’a, oradan gemiyle İnebolu’ya, oradan da Ankara’ya gelir. Tröbst bir subay olarak Türk Ordusu saflarında savaşmak ister. Milli Savunma Bakanlığı ona ancak cephe gerisinde, lojistik ve demiryollarının işletilmesinde izin verir.

Yüzbaşı Tröbst’ün anılarından aktarıyoruz:

“Genel müdürlükten ‘herkese’ diye gelen telgrafla, anında ve özel isteklere kulak asmaksızın, derhal bütün istasyonlarda fazla rayların toplanması ve sökülmeye başlanması emri verildi. Bu iş için sivil halktan hareket edebilen herkes toplandı ve vagonlara bindirilerek küçük bozkır istasyonlarına taşındı. Alet olarak, herkes ne bulduysa, yanında getirmeliydi. Herkes kendi gıdasını sağlayacaktı, ücret yoktu ve zaten kimse de istemiyordu. Günlerce hummalı çalışmayla sonunda her istasyonda çok sayıda ray yüklü vagonların hazır olması başarıldı, her yerde yalnız bir tek barınma hattı bırakıldı. Köy ve kasabalardaki bütün demirciler ve tesviyeciler getirildiler, ilkel delgiler ve çekiçleriyle gece gündüz harıl harıl çalışarak, her yerde eksik olan contaları ve ray çivilerini imale başladılar. (…) Makinelere (lokomotiflere, rb) yakıt sağlamak için, Toroslar’da ‘tahtacılar’ son ağaçları deviriyor, son kökleri söküyorlardı. İstasyonda tahıl açıkta dağ gibi yığılıyor, kömürcüler sayısız eşek kervanıyla odun kömürünü getiriyorlardı.“[5]

 …/…

Açlık da kök söktürür. İnsanlar aç kalmamak için, hayatta kalabilmek için yakın zamanlara kadar bitki kökleri, ağaç kökleri söktüler ve onları yediler.

İşgal altındakiler, savaşta cephede yokluk içinde bulunanlar, esir kamplarında olanlar açlıktan ağaç ve bitki köklerini söküp yediler. Ağaç kabuklarını kemirdiler.

Ağaç ve bitki kökleri şifa ve lezzet için de sökülürdü. İlkel şekilde yapılan bu iş, artık endüstriyel şekilde yapılıyor.

Keven ve çöven bitkilerinin kökleri başta endüstri olmak üzere mutfakta ve daha birçok alanda yüzyıllardır kullanılıyor.  

KEVEN KÖKÜ SÖKENLER

ÇÖVEN KÖKÜ SÖKENLER

MEYAN KÖKÜ SÖKENLER

“Bir zamanlar avlanarak geçinen insanlar, meyve ve tohumla da beslenmenin kabil olduğunu sezdiler; meyve ve tohum toplayarak geçinmeye başladılar. Bulamayacakları zamanlar için toplayıp da barındıkları yerlere sakladıkları tohumlardan toprağa düşürdüklerinin topraktan tekrar bittiğini görerek çoğu stepte yetişen özlü tohumlu otları seçmeyi, ekmeyi öğrendiler.”[6]

Keven, yavşanla birlikte Anadolu bozkırının bekçisidir adeta. Toprağı tutan, erozyonu önleyen, bal için arıların çiçek özü aldıkları bir bitkidir. Çiriş bitkisi de öyledir. Yemek olarak mutfakta, toz haline getirilen yumrusu ise endüstride kullanılır.

Anadolu bozkırı keven ve çöven bakımından zengindir. Yakın zamanlara kadar köy köy gezerek halı, kilim, bakır, takı vb. yok pahasına bir şekerli sakıza, birkaç parça sentetik kumaş karşılığında eskiler alan, aldıklarını yağmacı zenginlere, doymak bilmez koleksiyonculara satanlar gibi köy köy dolaşan başka gruplar da vardı.

Onlar da endüstrinin başka bir yağma için o köylere gönderdiği, kendileri de çok yoksul olan insanlardı.

Bu ikinci gruptakiler neredeyse karın tokluğuna, çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek obalar halinde dolaşarak gönderildikleri köylerde bitki kökleri kazar, toplar ve endüstri için tüccara satardı.

Kökleri sökülen bitkiler keven ve çövendi.

Hayli zamandır ise bunlara bir de salep kökü eklendi.

Kız kardeşim Şerife çocukluk ve genç kızlık yıllarından yaşadığı iki köyde çöven ve keven sökücüleri anlatıyor:

ÇÖVEN SÖKENLER

YER   : KIRIKKALE-DELİCE-BOZKÖY (1989’dan önce Ankara-Delice-Bozköy)

“Ben o vakitler 9-10 yaşlarındayım. Bozköy’de analığımın köyünde yaşıyoruz. Çufan (çöven, rb) otu tepelik yamaçlarda olurdu. Köye yabancı insanlar gelirdi. Köylüyü toplarlar, çufan kökü sökmelerini isterlerdi. Çuvan kökü söküp götürenin getirdiği tartılır, tartıya göre parası peşin verilirdi. O vakit geldiğinde, güzün, köyde herkes o adamların gelmesini gözler ve o adamlar gelince de herkes çufan kökü sökerdi.

Bilmezdik, bu kökün ne işe yaradığını.

Helvaya (tahin helvası, rb) kattıklarını söylerdi büyükler.”

“Çöven Kökü

Çöven, karanfilgiller familyasından olup anavatanı Avrupa’dan Sibirya’ya kadar uzanır. Halk arasında sabun otu, çamaşırcı sabunu ve helvacı kökü olarak da bilinir. Yaprakları suda sabun gibi köpürdüğü için ismi Latince ‘temizlemekten’ (Gypsophila) gelir. Kökü Ortadoğu’da helva yapımında kullanılır. Hollanda’da biraya köpük vermek için kullanılmıştır. Flavonoidler, esansiya amino asitler, reçine, odunsu lif ve zamksı madde içerir.

Çiçekleri küçük pembe ve beyaz renklidir. Tohumları küçük, hemen hemen böbrek şeklinde esmer renkli ve üzeri pürtüklüdür. Köklerinin dövülmesinden çöven elde edilir. Memleketimizde 27 kadar türü bulunur. Bitkinin kullanılan kısımları kökleridir. Haziran-Temmuz aylarında beyaz çiçekler açan, 50-60 cm yüksekliğinde çok dallı, çok senelik, kazık köklü, otsu bir bitkidir. Yaprakları sapsız, soluk yeşil renklidir.”

Otçu Bitki

https://otcubitki.com › Bitkisel › Bitki & Tohumlar

 


KEVEN SÖKENLER

YER   : ÇORUM-SUNGURLU-ÇİNGİLLER KÖYÜ

Kız kardeşim Şerife gelin olup gittiği Çingiller Köyü’nde keven kökü sökenleri anlatıyor.

 

Güz hali  

   Bahar hali

 “Kefen (keven, rb) balı toplamaya Şingiller’e (Çingiller) Burdur-Bucak’tan gelirlerdi. Dört beş oba gelirlerdi. Her bir obada kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk olurdu.

Aylarca kefen balı (sakızı, rb) toplardılar. Ne yaptıklarını sorardık. Elbise kumaşı parlatmada kullanılırmış. Muhtar her sene onlara bir yer gösterir ve onlardan para alırdı. Kendi çadırlarında kalırlardı. Kefenin önce bir yarısını köküne kadar keserler, sakızı, özü akıtarak bir kabın içinde toplarlar, belli bir zaman sonra da diğer yarısını kesip aynı işi yapardılar. Beş altı yıl gelip gittiler aynı insanlar.”

Keven ve çuvan için “Kök söktürenler” tüccarlar, bilinçsizce kök sökenler yoksul köylüler.

Öte yandan ebru sanatında o eşsiz örnekleri ortaya çıkaran en önemli doğal malzeme, ebru suyuna belirli bir oranda katılan ve kıvam artırıcı olarak kullanılan, ebru sanatçıları tarafından “Kitre” olarak bilinen “Keven” kökünden elde edilen sakızdır.

Kitre

Ebru yapımında üstüne boya serpilecek suya yapışkan bir koyuluk vermek için kullanılır. Köylüler kırlarda geven dikeninin gövdesine bıçakla çizik atar, birkaç gün beklerler. Bitkinin özsuyu çizik bölgeden akar ve kurur. Bir ağaç kabuğuna benzer görünüm alır. Bu kabuklar tek tek toplanır.

…/…

Kökü en çok bilinen ise kenger olmalıdır. Yoksul köylü bugünkü damla sakızını veya şekerli sakızı bilmezden önce, yüzyıllarca kenger kökünden elde edilen “Kenger sakızını” çiğnedi. Hem sadece zevk için çiğnemedi sağlığı için de çiğnedi.

Agop Mintzuri, “Kapandı Kirve Kapıları” eserinde hiç hayat belirtisi vermeden, kimseyle konuşmadan, dış dünyaya kapanan Hesso’yu anlatır.

“Akrep dokunmuş olsa, ağrısına dayanabilir miydi? Öyle bir şey olmadı!’

‘Yılan sokmuş olsa, titremez miydi, rengi atmaz mıydı, yerlerde debelenmez miydi? Karın ağrısı çekmedi!’

‘Bir gölden su içerken içine bir kurt girse, farkına varmaz mıydı, gelip bize söylemez miydi? Bir şey söylemedi!’.

Hiç mi kimse topraktan körükotu (kaya koruğu, rb) çekip çıkarıp çiğnememiştir! Hiç mi kimse kengerden kenger sakızı toplamamıştır! Körükotundan, kenger sakızından ne olur?”

Hesso oğlan çulun altında yatmış, sesi sedası çıkmıyordu. Sadece nefes alıp veriyordu.”[7]

…/…

Amerika rüyası Coca Cola ile başladı belki de. Özgürlükler Dünyası’nın! İkonik ürünlerinden Coca Cola’nın formülünde ve içinde meyan kökü ekstrası bulunur. Meyan kökü ise en çok Adana bölgesinde yetişir.

Yetişir, ama o kökü izinsiz sökmek, satmak yasaktır ve büyük cezası vardır.

Kapitülasyonlar döneminde Fransız Reji idaresinin kölesi gibi çalışan tütün köylüsüne bir dal tütün koparıp içmenin suç olması gibidir.

Kaçak meyan kökü söker geceleri Çukurova’nın yoksul köylüleri, emekçileri ve memurları. Şair İsmet Özel’in polis babası da -“polistir babam/Cumhuriyetin bir kuludur”-meyan kökü kazıp Amerikan Forbes firmasına satanlardandır ve İsmet Özel, kaçak meyan kökü kazma işini “Amentü” Şiiriyle ölümsüz kılar.

“(…)

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa her gün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.

(…)”[8]

“Kök söktüren Amerika’dır,” kök sökenler Çukurova’nın yoksul insanları ve meyan bitkisinin gerçek sahipleridir.

Kök söktürüyorlar hala. Bitki kökü kalmamış olsa da.

  



[1] Anadolu Manzaraları-Hikmet Birand-Tübitak Popüler Bilim Yayınları-Nisan 2004 On Birinci Baskı-s. 17

[2] Çekerek Kıyılarında-Zekeriya Temizel-Aya Kitap- 2006 Ekim Birinci Baskı-s.22

[3] Bafra… Ah Barfa…-Alptekin Ahıskalıoğlu-Postiga Yayınları-2011 Mayıs İkinci Baskı-s.148

[4] Mukaddes Ankara’dan Mektuplar-Kadriye Hüseyin-Çeviri: Cemile Necmeddin Sahir Sılan-Cumhuriyet Kitapları-1999 Ekim Birinci Baskı-s,49-50

 

[5] Mustafa Kemal’in Ordusunda Bir Alman Yüzbaşı-Hans Tröbst-Çeviri: Yüksel Pazarkaya-Kırmızı Kedi Yayınları-2018 Kasım Birinci Baskı-s.309

 

[6] Birand-age, s.7-8

[7] Kapandı Kirve Kapıları-Agop Mintzuri-Aras Yayıncılık-Ekim 2002 İkinci Baskı-s. 89

[8] Erbain-Kırk Yılın Şiirleri-İsmet Özel-Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı- 2025 Altmış Birinci Baskı-s.179

17 Eylül 2025 Çarşamba

ÖDÜNÇ İSİMLER-SOYİSİMLER

Modern anlamda soy kütükleri çıkmadan önce sadece aile veya sülale adları vardı.

Ta Hititlerden bu yana kralların soyu, babasının babasının babası, diye giden bir soya dayandırılırdı. Varlığı tartışmalı olan Hitit Kralı II. Hattuşili kendisine tam da böyle bir soyağacı çıkarır.

“Tanrıların gözdesi, Kussaralı Kralın neslinden Büyük Kral HATTUŞİLİ’nin oğlunun oğlu, Büyük Kral, Hatti Kralı, Kahraman ŞUPPİLULİUMA’nın oğlunun oğlu, Büyük Kral, Hatti Kralı, Kahraman MURŞİLİ’nin oğlu Büyük Kral, Hatti Kralı, Güneş Tanrıçası Arinna’nın, Nerik (kentindeki) Gök Tanrısının ve Samuha (kentindeki) İştar’ın gözdesi Büyük Kral, Hatti Kralı, Kahraman, Tabarna HATTUŞİLİ.”[1]

Aradan geçen binlerce yıl sonra Kanuni de kendisine benzer bir soyağacı çıkarır.

Kanuni, Fransızların, 24 Şubat 1525’te Pavye Savaşı’nda Almanlara yenilmesinden sonra, Fransa Kralı Fransuva’ya yazdığı o tarihsel mektuba “Ben ki” diye başlar.

Mektubun sonunu ise “Nice memkeletlerin sultanı ve padişahı olan Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.” diye bitirir.

Soyadı Kanunu çıkana kadar kişi isimleri falanca oğlu veya kızı olarak bilinir ve kayıtlara öyle geçerdi. Babalar çocuklarına kendi annelerinin, babalarının, dedelerinin isimlerini koyarlardı.

Çok nadir olsa da bazı babalar yaşayan çocuklarına kendi isimlerini koyardı.

Mektepte, kışlada aynı ismi taşıyan çocukları birbirinden ayıra bilmek için isimlerinin başına başka bir isim verilirdi.

Bu isimler bazen bir lakap olurdu ve o lakap öylece kalırdı.

Anne-babaların çocuklarına vermiş olduğu kendi anne-babalarının isimleri aslında birer ödünç isimdi.

Zira o isimleri veren anne-babalar öldükten sonra o soya ait isimler unutulurdu.

Aynı şekilde, mektepte, kışlada vb. aynı isimleri taşıyanlara verilen ön veya son isimler de ödünç isimlerdi.

Hep bilinen bir konuyu yine yazalım. Mustafa Kemal’in, Kemal ikinci adını alışı, onunla aynı adı, Mustafa, taşıyan matematik öğretmeni ilgili olarak bilinir.

Mustafa Kemal, Atatürk soyadını alınca, ona ödünç olarak verilen Kemal adı da söylenmez oluyordu.

…/…

Bazen, savaşlarda ve kıtlıkta, kıranda ölen aile bireylerinin isimleri verilirdi çocuklara.  

Ölen kişi vasiyet ederdi, “Bir oğlun veya kızın olurda, adını falanca koymazsan, sana hakkımı helal etmem.”

Bu durum en çok da cephede, savaşlarda yaşanırdı. Vasiyeti alan kişi, şehit olan arkadaşının adını yaşatmak için yeni doğan çocuğuna onun adını verirdi.

O isim de ödünçtü kuşkusuz ve en fazla bir kuşak boyunca yaşar ve sonraki kuşaklar bu ismin nereden ve nasıl geldiğini bilmezlerdi.

“Dedem, Haydar Hoca, Çanakkale Muharebelerine katılmıştır. Cephede silah arkadaşı dedeme bir vasiyette bulunur: ‘Ben ölür de sen kalır, olacak oğlan çocuğuna Cesari adını koymazsan, sana hakkımı helal etmem.’

Dedemin silah arkadaşının adı Cesari miydi, bilemiyorum.

Babam 1933 doğumludur ve adı Cesari’dir.

Haydar dedem, silah arkadaşının vasiyetini yerine getirmiştir. Ancak, babama verilen Cesari adı da ödünç bir isimdir, zira ondan sonra ailede, sülalede hiçbir çocuğa Cesari adı verilmedi.”

…/…

Bazen hastalığını iyileştiren doktorun veya yarasını saran hemşirenin adı ödünç olarak verilirdi çocuklara.

Ya da o doktor veya hemşirenin adı veya soyadı, o yaralı veya esir tarafından isim veya soy isim olarak alınır, benimsenirdi.

Bu da ödünçtür. Alınan ödünç isim sonraki kuşak çocuklara kadar gelmez, ama soy isim bir süre daha yaşardı.

“İstanbul’daki Tıp Fakültesini ve kliniklerini anımsayacak olursam, ilk sırada Rudolf Nissen’i saymak gerekir. Dünyaca ünlü operatör Ferdinand Sauerbruch’un en sevdiği öğrencilerinden biri olan Nissen, biraz müphem olan bu kişiyi, hakkında var olan ve belki de haksız olmayan eleştirilere rağmen ölümüne kadar baş tacı etmekten ve savunmaktan vazgeçmemiştir. Nissen’in özellikle akciğer ameliyatları konusundaki başarılarının derecesini, onun hakkında okuduğum makalelerden yalnızca tahmin edebilirim. Tanıdığım en yakışıklı adamlardan bir olan ve yine güzel bir kadınla (Ruth) evli olan Nissen’in kendisiyle ilişki kuran herkes üzerinde derin, çözülmez bir etki bıraktığı kesindir. Kendisinden ve iş arkadaşlarından olağanüstü şeyler bekleyen her olağanüstü insan gibi o da hem sevilir hem de kendisinden korkulurdu. Onun başarıyla tedavi ettiği birçok köylü kadınının çocuğuna ‘Nissen’ adını vermesi, Anadolu halkınca nasıl sevildiğine güzel bir örnektir.”[2]

Birçok Anadolu köylü kadınının çocuklarına ödünç olarak vermiş olduğu Nissen adı hala yaşıyor mu, bilemiyorum.

…/…

Benzer bir durumu, Güngör Uras Hocam Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış olduğu aşağıdaki makalede de anlatır.

Ayşe Hanım Teyze’nin ağzından ekonomi ile ilgili olarak günlük radyo konuşmalarında gülümseyerek dinlediğimiz Güngör URAS Hoca’nın Milliyet’ teki köşesinden okuyalım.

“Tirilyeli ‘Emil İsmail’

20 Şubat 2002 

Türkiye zeytin memleketi… İyi de bu memlekette iyi bir zeytinyağı ve de iyi bir zeytin var mi? Zeytinyağında şimdilerde “iyilik” arayışı başladı. Ama geliniz görünüz ki sofralık zeytinler yenilecek gibi değil. “Abicim bu memlekette zeytinin en kralı Tirilye’de olur. Zeytin alacaksan Tirilye’ye gideceksin” dediler.

Düştük yola, vardık Tirilye’ye. Belediye Başkanı Hüseyin Kara anlattı. “Tirilye zeytini ufak çekirdeği, ince kabuğu ve lezzetli eti ile Osmanlı döneminde de aranan zeytinmiş. Kurtuluş Savaşı sonrası “mübadelede” Rumlar göç ederken Tirilye aşılarını birlikte götürmüşler. Ama bu aşılar ile Yunanistan’da ve adalarda yetiştirilen zeytin Tirilye zeytini tadı vermemiş. Şimdilerde de Türkiye’nin farklı yörelerindeki ağaçlara Tirilye aşısı yapılırmış. Ama kalite tutmazmış. Çünkü Tirilye zeytinini farklı yapan bölgenin toprağı, suyu ve kliması imiş. Bu zeytini nereden satın alabileceğimizi sorduk.

Üretici mevsim başı zeytini Marmara Birlik Kooperatifi’ne satarmış. “Şehir içinde ‘Ercan Abi’ ile ‘İsmail Abi’yi arayın” dediler. Ercan Kara’nın deniz kıyısında “Savarona Balık Lokantası” var. Lokantanın önünde zeytin ve sızma zeytinyağı satarmış. Bu yılın ürünü zeytinleri tükenmiş. Özel şişelerde “üzerinde üç papaz resmi bulunan Tirilye” markalı sızma yağ satıyor. (0244 – 563 26 08). Renkli, sevimli, konuşkan bir Tirilyeli. (Hem de iyi bir Milliyet okuyucusu…) “İsmet Abi’nin dükkanı, dördüncü çınarın altındadır” dediler. 

Tertemiz, şirin çarşının sonundaki dükkanı bulduk. Bir eski binanın altında tertemiz, mis gibi yağ kokan bir dükkan. Arka bölmede 50 ton kapasiteli 12 beton salamura havuzu var.

İsmail Bursaspor’un eski santrforlarından. Mübadelede dede İsmail “Serez’den gelmiş. Baba Kazim da zeytin işi yaparmış. Elli yıllık bir dükkan. İsmail bin ağaçlık kendi zeytinliklerinden topladıkları zeytinleri salamuraya basıyor. Kendi döküntüleri ve komşu mallarını da yağhanede sıktırıp şişelerde satıyor. İsmail’in soyadı “Emil”… Emil Zola’nınki gibi “Emil”… Bu Fransız adını soyadı olarak almalarının ilginç hikayesi var. Amca Ragıp Milli Mücadele’de yaralı olarak Fransızlarca esir alınmış. Hastanede bir Fransız hemşirenin bakımı ile ölümden kurtulmuş. İsminin “Emilyano” olduğunu öğrendiği bu Fransız hemşire herhalde aklından çıkmamış ki, Soyadı Kanunu ile aileye soyadı seçerken “Emil” olsun demiş. Emil İsmail’in sattığı zeytinlerin, yağın ve zeytin sabununun tümü kendi üretimi. Sele, salamura ve kırma yeşil zeytin satıyor. Selenin yağlısı kutularda, tuzlu kurusu dökme. Kırmanın mevsimi geçmiş. Şimdilerde sadece çizme yeşil var. Zeytinlerin kilosu 3 milyon lira. (0224 – 563 20 44) Tirilye’deki zeytincilerin bir özelliği sadece Tirilye’de satış yapmaları. Sipariş almıyorlar. Halbuki (dükkanına gitmeden, yüzünü görmeden) dost olduğum Ayvalık’taki zeytinci İsmet Önder, telefon ile sipariş alıyor, posta ile hem zeytin hem yağ gönderiyor. Demek ki, Tirilye’nin nefis sofralık zeytinlerini yemeye niyetli olanlar Mudanya üzerinden 10 kilometrelik yolu göze alarak Tirilye’ye kadar uzanacak. Hem şehri  gezecek, hem balık yiyecek, hem de zeytinini, yağını alarak evine dönecek. Biraz pahalı ve yorucu alışveriş ama… Eeee zeytin seven buna da katlanır.”

Güngör Hocam, Milli Mücadele, diye söz etse de, doğrusu Birinci Dünya Savaşı yılları olmalıdır. Zira Kurtuluş Savaşı’nda Fransızlarla cephe savaşımız olmadığı gibi, Fransızlara esir düşen askerimiz de yoktu.

Ama hikaye çok güzel ve Emil soyadı ödünç olarak alınıyor. Ailenin tamamı hala Emil soyadını taşıyor mu, değiştiren oldu mu, ödünç hali hala devam ediyor mu, bilemiyoruz.

…/…

Emil adı bize bir ipucu veriyor aslında. Birinci Dünya Savaşı’na İhtiyat Zabiti olarak katılan Mehmet Dürdali Karahasan, yaralı olarak esir düşüp, kaldırıldığı hastaneyi anlatırken, Emil adından da söz eder.

Ancak,  burada Dürdali Beyin sözünü ettiği Emil, Fransız bir erkek doktordur, Güngör Hocamın yukarıdaki yazısında söz etmiş olduğu gibi, kadın bir hemşire değildir.

“Müstahdem ve hemşirelerin ekserisi Fransızdı.

(…)

Hastanede hemşireler hep beyaz kep giymiş Fransız hanımları idi. Çok nazik ve hastalarla çok alakalı candan insanlardı.”[3]

Anıların ilerleyen sayfasında Dürdali Bey, Emil’in kim olduğunu yazar.

“Bu pansumandan sonra yaramı üç gün açmadılar. Dördüncü günü aynı şekilde yine masaya yattık [tahminen 11-12 Kasım 1917]. İsmini sonradan öğrendiğim Emil Ferah isminde bir Fransız doktor yarama bakıyordu.” [4]

Trilyeli İsmail Emil Abinin amca-dedesi Ragıp da belki Durdali Bey ile aynı hastanedeydi. Ragıp Bey hikayesine bir aşk katmak istemiş ve Emil adını bir hemşire olarak zikretmiş olabilir.

…/…

Veya düşmanlarından kurtulmak için sadece elindeki mavzer tüfeğine güvenen yiğit, efe soyadı olarak kendine “Mavzer” kelimesini seçmiştir.

Mavzer, aslı Mauser olarak yazılan ve Mauzer olarak okunan bir Alman piyade tüfeği markasıdır. Bizim Türk edebiyatımıza, türkülerimize girip öylece de kalmıştır.

Burada ise bir soyadı olarak çıkar karşımıza.

Ahmet Arif, oğlunun adını “Filinta” koyarken neler düşünüyordu?

Mavzer de filinta da ödünçtü aslında. Şimdi bu isimleri/soy isimleri taşıyan var mı hala?

Birinci Dünya Savaşı’nın başka bir cephesinde Alman bir subayla birlikte çarpışan Osmanlı askeri Türk, terhisten sonra kendine “Günter” soyadını almıştır. Ödünçtür.

Hala ödünç hali devam ediyor mu, bilemiyoruz.

…/…

Bazen hiç beklenmedik, hiç tahmin edilmeyen nesneler isim veya soy isim olarak alınabiliyor.

Portakalı hayatında ilk defa aş ererken yiyen bir dağ köyündeki kadın, portakalın o an ona can, şifa olduğunu hissedince, doğan kızına “Portakal” adını ödünç olarak vermiştir.

Ama “Zeytun veya Zeydun” adını duyduğunuzda, bu adın yukarıda anlatılana benzer şekilde “Zeytin” olduğunu zannetmeyin. Kelime elbette zeytindir, söyleniş farkı vardır. Ancak, Zeytun adı, tarihsel bir yer adıdır.

“Maraş, sonradan “Kahraman”, Ahır Dağı’nın güney yamacına sırtını vermiş, kendi adıyla anılan bereketli ovaya doğru ayağını uzatmış, Hititlerden miras kadim şehirlerden biridir. Şimdi Süleymanlı diyoruz, vaktiyle adı Zeytun olan bu Ermeni kasabası Engizek ve Binboğa dağları arasında yüksekliği 3 bin metreye kadar ulaşan Berit’in sarp yamacına kurulmuş Maraş’a bağlı bir kartal yuvasıdır. Dar ve derin vadilerden kendisine yol açarak kimi zaman deli kostak, kimi zaman ağır aksak akan Zeytun Çayı’na tepeden bakar. Zeytini, üzüm bağları, şarabı, silah atölyeleri ve eşkıyası ile ünlü iken günümüzde sadece “Süleymanlı”dır!”[5]

Zeytun’daki son Ermeniler, 1915 deportasyonuyla Suriye’ye gönderildiler.

Bugün yörede hala Zeytun-Zeydun adına rastlanır. Atalarının doğduğu, yaşadığı coğrafyaya hasretlikle ve ödünç alınmış bir isimdir.

 

20. yüzyıl başlarında Zeytun-Süleymanlı

 …/…

Başka bir yer adını da soy isim olarak şair Melih Cevdet taşır.

Sunay Akın 30 Aralık 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Pazar ekinde aşağıdaki yazıyı yayınlar.

“Paris’e giden Kadir Raşit Paşa, oralarda bir şiir yazdı mı, bilinmez, ama İspanya sınırına yakın bir yerde bulunan bir Fransız köyünü öylesine çok sever ki, soyadı kanunu çıktığında, o köyün adını alır soyadı olarak. Çocuk doktoru Kadir Raşit Paşa’nın yeğeni Melih Cevdet de, o köyün adını şiir kitaplarının kapağına taşır: “Anday”.  

Melih Cevdet’in ağabeyi, Güverte Yüzbaşı Nejat Anday, 23 Haziran 1941 tarihinde yaşanan Refah Gemisi faciasında şehit olur.

Anday soyadını taşıyan Nejat yüzbaşım, ödünç almış olduğu yer adını teslim etmiş görünüyor.

…/…

Deniz Özen Hanımın Sergisini Ziyaret Yurt Gezimiz için 23 Kasım, 2024 tarihinde Çanakkale’deyiz.

“Herkese günaydın,

Sevgili Dostlar,

Gezimizin ikinci gününde, otelin hemen önünde duran saat kulesini ziyaret ettik.

Yağmura ve soğuk havaya aldırmadan, önce Şair Ece Ayhan Meydanı'nda,

meydan levhasının tam altında şaire saygı için toplandık.

Saat Kulesi'nden söz ederken konu kulenin doğu cephesini süsleyen kitabeye ve II. Abdülhamit'in Tuğrasına ve altında yazılı gazele geldi.

Gazelhanın adı: Zevki

Hattat: Receb Yesari

Bu hikayeyi anlatan ben, Recep Babayiğit. Yesari kim?

Çanakkale'de tek gözünü kaybederek cephe gerisine gönderilen, babamın babası Kör Haydar Hocanın babama anlattıklarını, babamın da bana anlattıklarını aktarıyorum.

Dedemle aynı cephede, yan yana savaşan bir er dedeme vasiyet eder:

‘Haydar Hoca olur da ben senden önce hakkın rahmetine kavuşursam, olur da bir oğlun olursa, adını Cesari koymazsan, hakkımı sana helal etmem.’

Savaş biter, dedem Haydar, Zeynep ebemle evlenir. Tam on dört doğum yapar Zeynep ebem.

Hepsi ya ölü doğumdur ya da bebekler erkenden ölürler.

Son çocuk olarak babam doğar, sene 1933.

Babam tek çocuk olarak kaldı ve öyle de göçüp gitti.

Kör Haydar Hoca, cephe arkadaşının vasiyetini yerine getirir, babamın adını kulağına Cesari, diye okur.

Kitabede yazılı olan Yesari ile babamın adındaki Cesari baştaki harfin okunuş farkı hariç, aynı anlamı taşır.

Arapça “Ysr”, sol, solak anlamına gelir. Yesari, olarak yazılır.

Orta Asya Türk soylu halklar günümüzde bile “Y” harfini “C” diye telaffuz ederler.

Yıldız-Culduz

Yol-Col

Yürek-Cürek

Haydar Dedeme Cesari adını vasiyet eden kişi muhtemelen Anadolu'da yaşayan Karaçaylı, Balkar, Kazak, Kırgız vb. soylu birisiydi.

Receb Yesari ise bilmeden hem benim, Recep Babayiğit, hem de babamın adını almış olurken, benim o gün, o saatte, orada bulunmam tesadüf olabilir mi?

Hayır, bu sadece "Eşleşmedir" diyelim.

İhtimal ki hattat Receb üstad solak birisiydi.

Hayat bilmediğimiz, bazen ancak görünce fark edebildiğimiz eşleşmelerle, dizilişlerle doludur aslında.”

 …/…

Yazının başlarında söz ettiğim Doktor Nissen’in adı, nasıl onun hastası olan kadınlarca çocuklara isim olarak verildiyse, Anadolu’nun kuş uçmaz-kervan geçmez dağ köylerinde doktor-ebe-hemşire yüzü görmeden doğum yapan kadınlar da o doğumu yaptıran ebelerin isimlerini veriyorlardı çocuklarına.

Bizim Yurt Gezgini Dostumuz, Meral Gül Uzman’ın kız kardeşi, Melda Avcı da, henüz kendisi de çocuk sayılacak yaştayken, 17 yaşında ebe olarak atanmış olduğu ilçeden dağ köylerine giderek, zor şartlarda dahi olsa doğumunu gerçekleştirdiği kadınların çocuklarına isim oluyordu.

O zor şartlarda doğum yapan dağ köylüsü kadınlar “Melda” ismini ödünç değil, kalıcı olarak koyuyorlardı çocuklarına.

Aşk olsun isimlerde yaşayanlara,



[1] Anadolu Uygarlıkları-Ekrem Akurgal-Net Yayınlar-1990 Üçüncü Baskı-s.71

[2] Boğaziçine Sığınanlar-Fritz Neumark-Kopernik Kitap-2017 Ağustos İkinci Baskı-s.100-101

[3] Paşam Nereye Kadar Çekileceğiz? Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi Hatıraları-Mehmet Dürdali Karahasan-Hazırlayan: Şeref Karabağ-İş Bankası Kültür Yayınları-Mart 2024 Üçüncü Baskı-s.59

[4] Karahasan-age-s.61

[5] Mehmet Bozkurt-7.11.2021 tarihli Sol Gazete-internet sayfası 

2 Eylül 2025 Salı

GÖÇEBE KÜLTÜRÜNÜN BİR KEŞFİ: BEBEKLER İÇİN İŞEME GEREÇLERİ-SİBEKLER

Anadolu’da, köylerde yakın zamanlara kadar bebekleri “Höllük-öllük” toprağına belerlerdi. Adına türküler de yakılmış olan höllük toprağı öyle sıradan bir toprak değildi.

Eledim eledim höllük eledim.

Aynalı beşikte canan bebek beledim.

Büyüttüm besledim asker eyledim.

Gitti de gelmedi  canan buna ne çare.

Her köyün höllük toprağı kazdığı bir “Topraklığı” olurdu.

Bu işi ciddiye almayıp, höllük toprağı elemeye ve ısıtmaya üşenen anneler bebeklerini sıradan, damın ardından aldıkları toprağa belerler ve bundan dolayı bebeklerde sıkça “Tetanosa” bağlı ölümler görülürdü.

Höllük toprağı ince pudra haline getirilir, elenir sonra bebek üşümesin diye ısıtılır ve bebek öyle belenirdi. Kundağın içinde çişini yapan bebeğin çişi doğrudan höllük toprağı tarafından emilirdi.

Artvin-Şavşat-Tepeköy’den (Gürcüce adı Axal Daba) bir hikayede “Tıka” toprağa belenen bir bebekten söz edilir.

“Muhterem doğuştan lal ve sağır dünyaya gelmiş, bebeklik çağlarında da idrarını yapması için yatırıldığı beşiğinde kullanılan ve tıka toprak elenerek ısıtılıp gıç bezine sarılan ve ihmal neticesi bacaklarının sakat kamasına sebep olan mağduriyetin eriydi.”[1]

Burada sözü edilen “Tıka” toprak Artvin yöresinde çanak çömlek yapımında kullanılan kırmızı bir topraktır. Toprak muhtemelen demir veya bakır yüklüdür ve tetanosa neden olabilir. Öte yandan aile bebeğin doğuştan zaten lal ve sağır olduğunu biliyordu ve onu beden sağlığını hiçe sayarak mı beledi tıka toprağına?

…/…

Anadolu’da, benim yaşadığım coğrafyada, köyde yaşayan büyükler ise evlerinden çıkarlarken yanlarına alt tarafı uzun ve sivri, üst tarafı kısa, ele sığabilecek büyüklükte, çatallı bir ağaç parçası alırlardı.

Tarlaya, bağa, bahçeye, komşu köye veya başka bir nedenle yola giden köylünün çişi geldiğinde, yanında taşıdığı alt ucu sivri bu çatallı araçla önce toprağı kazar, küçük bir çukur yapar ve sonra çişini bu çukura yapardı.

Çukur, çişin üzerine sıçramaması için yapılırdı.

Asla ayakta çiş yapılmazdı. Erkek köpekler nasıl bir ayağını havaya kaldırıp çiş yapıyorsa, köylü de sağ dizini yere koyar, sol ayağını bir açıyla boylu boyunca uzatır ve çişini o çukura yapardı.

Çiş yaparken köylünün üzerine sıçrayan bir damla idrar bile çok büyük günah olması bir yana, abdestin bozulmasına neden olurdu.

Köyün ulu kişileri üzerine sıçratmadan çiş yapmanın bir temizlik kuralı olduğunu söyleseler de köylü bunu fazla dikkate almazdı. Ancak işin kuralını ve yasağını hadislere dayandırmak çok etkili olurdu.

…/…

Biz, benim kuşağım köy çocuklarının tamamı, höllük toprağına belendik.

Sonra, höllük toprağı yerine “Talk pudraları” geldi.

Hoş talk pudralarında da “Asbest” tespit edildi. Ama hep üzeri örtüldü.

Sonra bildiğimiz gibi hazır bebek bezleri kullanılır oldu.

Buraya kadar ortada höllük toprağı dışında “Keşif” diyebileceğimiz bir şey yoktur.

Ancak, Orta Anadolu gibi toprağı/topraklığı bol olmayan, hatta belki de bir avuç toprak bile bulmanın çok zor olduğu Toroslarda, orman köylerinde yaşayanlar, konar- göçer Yörükler, Türkmenler, bebeklerini neye ve nasıl beleyecekler, höllük topraklarını nereden bulacaklar?

Diyelim ki höllük toprağını buldular. Bir yayla dönemi için yüzlerce kilo höllük toprağını kim yanında taşıyacak? Oba buna hiç razı olmaz. Zira obanın geliri ve hayatta kalabilmesi için daha önemli şeylerin taşınması gerekiyor.

İyi, ama bebek bu? Kundağın içinde çişini yapacak.

İşte o zaman ihtiyaç-keşif ikilisi ortaya çıkıyor ve Toroslarda ve orman köylerinde, Tahtacı-Türkmen Alevi topluluklarında hala kullanılmakta olan, bizim Orta Asya’dan  getirmiş olduğumuz, orada hala kullanılan, tahtadan yapılma, kız ve oğlan çocukları için ayrı tasarlanıp düşünülmüş “İşeme” gereçleri icat ediliyor.

Yerleşik hayatta bebekler höllük dediğimiz bir tür toprağa belenip kundak yapılırken, konar-göçer Türkmenlerinde, Tahtacı–Türkmen boylarında bu imkan olamayacağı için onlar, bebekleri için kızlara ayrı, oğlanlara ayrı olacak şekilde, idrarla, amonyakla kolayca çürümeyecek şekilde katran ağacından işeme gereçleri icat etmişlerdir.

Bu icatlar bir günde değil, yüzyılların birikimiyle bugünkü halini almıştır.

Bebekle birlikte beşiğe belenen o işeme gereçlerini ilk önce 2014 senedinde, Mudurnu’da, Pertev Naili Boratav Kültür Evi’nde görmüş, hayran kalmıştım. Ama Mudurnu’da gördüklerimi Toroslardan gelen ziyaretçiler getirip hediye ettiklerinden onları oradan alamazdım.

Yıllar sonra, 2017 yılında Kırgızistan’da, Osh kentinde pazar yerinde kız ve oğlan çocuğu için bu iki ayrı işeme gerecini gördüğümde, benimle o an pazarı gezen hiç kimse o gereçlerin ne olduğunu ve benim onları ne için aldığımı anlamamıştı.  

SİBEK

 

…/…

Bir aksilik olmazsa, kendi gezi grubum Yurt Gezginleriyle her sene Kırgızistan gezisi yapıyoruz.

Bu sene 1-21 Temmuz 2025 tarihleri arasında yine Kırgızistan’daydık.

19 Temmuz tarihinde Pamirlerin eteğinde 3000 metre rakımlı Sarı Mogul Köyü’nde iki gece kaldık. Köyün sokaklarını gezerken köy bakkalına uğradık. Bakkal derken, köhne bir bakkal düşünmeyin, araba tekeri ve hatta egzozundan, duvarcı şakülüne kadar ne ararsan vardı, derde devadan gayrı.

Raflara bakarken gözlerime inanamadım ve Mudurnu’da Pertev Naili Boratav Kültür Evi’nde ve 2017 senesinde Osh’ta görmüş olduğum o kız-erkek işeme gereçleri karşımda duruyordu.

Arkadaşım Cuma’ya hemen almasını, zira bu gereçleri belki de bir daha göremeyeceğini söylediğimde, Cuma da bana bunların ne olduğunu merakla sormaya başlamıştı.

Akşam yemeğinde anlatırım, diye konuyu fazla uzatmamaya çalıştım, ancak meraklısı sadece Cuma değil, o an bakkalda bulunan diğer arkadaşlarım da işin merakındaydılar.

Ertesi akşam yemekten sonra Cuma’nın almış olduğu gereçleri gruba anlattım. Grup şaşkınlık ve merakla anlatılanları dinlerken, zihinlerinde bir beşik canlandıramamış olmalı ki, o akşam konu kapanmış görünüyordu.

20 Temmuz günü Osh’a döndüğümüzde, program gereği Osh’ta bulunan ve Kırgızistan’ın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki tek ziyaret yeri olan Süleyman Too- Süleyman Dağı Müzesi’ne gittik.

Müze rehberi Kırgız Hanım bize hem Süleyman Too hem de göçebe Kırgız Kültürü hakkında örmekler gösterip anlatıyordu.

Birden üzeri örtülü bir bebek beşiğinin önünde durduk ve rehber hanım beşiğin göçebe kültüründeki yerini anlatırken, örtüyü kaldırdığında bebeğin yattığı yerdeki 7-8 cm çapındaki deliği gösteriyordu.

Osh’ta çarpıldığım gibi, müzede de, beşikteki deliği görünce şaşırmıştım.

Rehber hanım, işeme gereçleriyle belenen bebeklerin çişlerini yaptıklarında çişin takılan gereçler yoluyla o delikten dışarıya aktığını söylüyordu.

Teorik olarak bunu biliyordum, ama örneğini somut olarak görmemiştim.

Tam da o anda, rehber hanıma bir güzel sürpriz olarak, Cuma çantasında taşıdığı işeme gereçleri çıkarınca hepimizin şaşkınlığı daha da artıyordu.

Rehber hanıma bu gereçlerin Kırgızca adının ne olduğunu soruyordum.

Türkçe kullanıma hiç de yabancı gelmeyen bir sesle, Сийүү (siyüü), diyordu, rehber hanım.

Bizdeki, Anadolu’daki karşılığı ise “Sibek’tir”

Si-bek, Anadolu Halk Ağzında halen yaygın olarak kullanılan “Siğmek-siğdirmek” işemek fiilinden gelir.

Mudurnu’da gördüğüm sibekler artık birer etnografik malzemeyken, onların Kırgızistan’da hem dağ köyünde hem de Osh gibi kentlerde halen kullanılıyor olmasını zaman kavramıyla açıklayamıyordum.

 

Osh’ta Süleyman Too Müzesi’nde ortası delik Kırgız beşiği

  



[1] Yaşanmış Hikayelerle Şavşat Tepeköy Geleneksel Köy Hayatı-Derleyen: Mustafa Yüksel-Öykü: Ercan Uzun-Bahar Yayıncılık-2020 Ağustos Birinci Baskı-s. 215