30 Aralık 2022 Cuma

ADALET CİMCOZ’DAN ADALET PEE’YE İSTİHBARİ SANATLAR (Birinci Bölüm)

Politik dönemler, ülkelerin siyasi tarihi, savaşlar, doğa olayları vb çocukların isimlerinde yaşarlar. Savaş yıllarında doğan çocukların adı “Savaş” veya “Barış” olur. Afetlerden sonra kız çocuklarına “Afet” adı verilir. Devrimler, reformlar çocuklarda “Hürriyet” ve/veya “Adalet” isimleriyle yaşarlar.

27 Mayıs 1960 tarihinden sonra doğan kız çocuklarının isimlerinde sıkça “Hürriyet” adı görülürken, daha geriye II. Meşrutiyete kadar gidersek “Adalet” isimleri de göze çarpar. Hürriyet ve Adalet isimlerinin daha çok kız çocuklarına verilmesi mitolojik bir aktarım olsa gerek.

Adliye saraylarının girişinde, Yargıtay binasının önünde gözleri bağlı, sağ elinde kılıç, son elinde kefeli bir terazi tutan kadın Adaletin Tanrıçası Themis’ ten başkası değildir. Onun gözlerinin bağlı olması hükmünü verirken karşısında durandan etkilenmemesi içindir.

“Themis kanundur, kuraldır, yasanın ta kendisidir. Ama gelip geçici yasa değil, tanrılar dünyasında da, insanlar dünyasında da değişmez, evrensel ve ölümsüz doğa yasasıdır. Tanrısal yasadır, onun karşıtı insansal yasa ise Nomos’tur.”[1]

Mitolojik bir isimden hareketle II. Meşrutiyet’in estirmiş olduğu Hürriyet ve Adalet havasında “Adalet” ismini alan kız çocuklarından birisi 1910 doğumlu Adalet CİMCOZ, diğeri ise yine 1910 doğumlu Adalet PEE, tam adıyla söyleyecek olursa, Emine Adalet PEE’ dir.

  

Yargıtay önündeki Themis anıtı

İSTİHBARİ SANATLAR

Devletler tarih öncesi zamanlardan beri casusluk, haber alma gibi işlerinde kimi sanatçıları hep kullanmıştır.

Sahne, edebiyat, ses, sinema vb sanatçılarının birer istihbarat, haber alma elemanı gibi kullanılmalarına ve o sanatçıların yapmış oldukları sanata yazımızın tezi olan “İstihbari Sanatlar” diyeceğiz.

Adalet Hanımların aynı tarihte doğmaları tesadüf olabilir, ama ikisinin de istihbari sanatlar icrasında bulunmuş olmalarında nasıl bir benzerlik, nasıl bir ilinti vardır acaba?

“CIA Eski Hukuk Baş Müşavir John RIZZO büyük oyuncuların CIA’ ya çalıştığını, dünya liderleri ile yaptıkları görüşmeleri kuruma rapor ettiklerini açıkladı.”[2]

CIA bu faaliyetleri belki de I. Dünya Savaşı yıllarında Almanlar adına casusluk yapan “Casusların Casusu” Mata Hari’ den öğrenmiş olmalılar. Zira 1948 yılında II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra kurulan CIA’ in kuruluşunda Hitler’in Nüremberg Duruşmalarından adeta muaf tutulan Nazi istihbarat subaylarının ana görev üstlendikleri biliniyor.

Belki de başka bir tesadüf ise Mata Hari’nin doğum tarihinde yatıyor, 1876. Yani bizim tarihimizde hürriyet rüzgarlarının ilk defa esmeye başladığı I. Meşrutiyet’in ilan edildiği tarih.

İstihbari Sanatlar adını verdiğimiz faaliyetleri Adalet CİMCOZ’ dan Adalet PEE’ye kadar ele alırken, arada gözümüze takılan diğer sanatçıları da konumuza dahil ettik.

Ele aldığımız sanatçıların korkuları, evlilikleri, aşkları, gevezelikleri, hastalıklı halleri gibi gözden kaçan ortak yanlarını ortaya çıkarmaya çalıştıkça, onların bu tür İstihbari Sanatların icrasında tesadüfen bulunmadıklarını göstermeye çalışacağız.

ADALET CİMCOZ

Belki de en kolay istihbarat bilgisi her gün aynı mekanda, örneğin bir sanat galerisinde bir araya gelen sanatçıların saatlerce orada ayak üstü vakit geçirirken konuştukları veya ağızlarından kaçırdıkları olabilir mi?

1932 yılında on beş genç sanatçının açmış olduğu kısa dönemli sanat galerisini saymazsak, İstanbul’da ilk sanat galerisi 1950 yılında açılır. Maya Sanat Galerisi.

Sabahattin EYÜBOĞLU ve Orhan Veli KANIK’ ın da adları geçse de Kallavi Sokak’ ta açılan Maya Sanat Galerisi’nin sahibi Adalet CİMCOZ olarak bilinir.

Siyasi tarihimizde 1951 Komünist Tevkifat dediğimiz Türkiye Komünist Partisi Tevkifatı henüz başlamamış.

Daracık bir mekan olan Maya, dönemin sol eğilimli aydınları ve sanatçılarıyla dolup taşıyor. Yanında duran birisinin duyamayacağı bir şeyi konuşmak imkansız.

“Bu sokağın paraleli olan ve Lion Mağazası’nın öbür yanında bulunan Kallavi Sokak’ta da Maya Sanat Galerisi var. Burası da üçüncü sıcak nokta. Filarmoni Derneği’nin üyeleri genelde Demokrat Parti’ye oy verirken, Maya müdavimleri sosyalizm tartışmaları yapıyor... Üstelik Filarmoni Derneği üyelerinin yüksek gelirine karşın Maya müdavimlerinin çoğunun cebi delik. Burada yapılan toplantılarda devamlı ülke kurtarılıyor, edebiyatın bin bir dalı fethediliyor, her an yeni manevi zaferler kazanılıyor. Ve Maya’nın adı polis dosyalarında ‘Solcuların buluşma yeri’ olarak geçiyor.[3]  

Mine SÖĞÜT bu aktarmayı Günsel KOPTAGEL’ den aktarıyor.

1951 Komünist Tevkifatı için bütün isimleri, bilgileri adresler dahi polisin elinde değil mi? 

Günsel KOPTAGEL’ in de söylediği gibi, Maya müdavimlerinin çoğunun cebi delik.

Yetmiyor.

Yalçın KÜÇÜK aktarıyor “Muvaffak Şeref’in ‘sanat muhitlerinin sol görünenleri’ ile kastettiği, özellikle, avukat Mehmet Ali Cimcoz ile karısı Adalet Cimcoz olmalı.”[4]

 

Mehmet Ali ve Adalet Cimcoz

Küçük bir mekan da olsa ve Mehmet Ali CİMCOZ dönemin tanınmış bir avukatı olsa da sanat galerisinin masraflarını bu çift nasıl karşılayabilir?

“Zekeriya Sertel devam ediyor: ‘Onların polis oldukları söyleniyordu. En önemli delil olarak da, onların evi tüm aydınlara açıktı ve o zamanlar haftada bir ya da iki kez kokteyl verdikleri söylenirdi. Ne Adalet Cimcoz’un ne de kocası Mehmet Ali Cimcoz’un gelirinin bunu kaldırmaya elvermediği söylenirdi. ‘Nereden buluyorlar bu parayı’ diye düşünülürdü.”[5]

Akla ABD’ de plak şirketi, Atlantic Records, sahibi, Üsküdar Özbekler Tekkesi’ ne defnedilen Ahmet ERTEGÜN geliyor. Ve elbette ardında CIA olduğu söylenen Microsoft Başkanı Bill GATES.

Yakın çevresinin “Ada” diye çağırdığı Adalet CİMCOZ’ un ne iş yaptığı biliniyor, ama bilinmezlikleri daha çok

“Ada’nın yaptığı işlerle ilgili bilgilere ulaşmak, pek zor değil. Ama özel hayatı bilinmezliklerle dolu.”[6]

Bütün bunlar Cimcozların bir ajan veya istihbarat elemanı olduğunu kanıtlar mı?

“Polis, sadece ajanları kullanmaz. Polisin kullandıkları arasında ajanlar kadar eksikli olanlar yer alıyor. Örnek olsun, Rasih Nuri İleri, Mehmet Ali Cimcoz’un karısı Adalet’in ve Adalet’in kardeşi Ferdi Tayfur’un esrar kullandıklarını ileri sürüyor. Bu doğru ise, ki doğru olması mümkündür. 1940 yıllarının Türkiyesi’nde sanatçı bir çift kardeşi polisin çok çeşitli işlerde kullanması mümkündür. Dolayısıyla Adalet’in ajan olması gerekli değil. Sabahattin Ali Olayı sırasında, pek bilincine bile varmak istemeden, polise çok büyük ‘hizmet’ yapmış olabilir. Bütün bilgiler bu yöne doğru akıyor. Burada Adalet’in ajan olup olmaması ise hiç önemli değil.”[7]

Yapılan iş İstihbari Sanattır. Adının ajanlık olup olmaması önemli değildir.

KORKULARI

Yazımızın konusuna giren İstihbari Sanatlar icracılarının onları yöneten hep bir korkuları var.

Bu korkular mı itiyor veya korkulardan kaçmak, kurtulmak için mi gizli servislerin, istihbarat birimlerinin yardımcıları veya elemanları oluyorlardı acaba?

Adalet Cimcoz Koca Mustafa Paşa’ da Saadi Tekkesi’ne bitişik bir evde yaşıyor.

“Tekke havasında da bir şeyler sezinliyor ama, yine de kavrayamıyor mistik dalgayı. Gündüzleri çevresinde saklambaç oynadıkları Sancaktar Hayrettin’in sandukasından geceleri korkuyor, geçemiyor önünden yalnız.”[8]

Adalet Cimcoz’un korkusu bu kadar değil.

Nazım ile sıkı bir mektup arkadaşlığı yapan Adalet Cimcoz’ a Nazım onun korkuları ile baş edebilmesi için öneriler sunuyor. Korkusunun nedenini ise Mine Söğüt aktarıyor.

“Ada’nın hastalığının nereden kaynaklandığını merak ediyorum. Nedret Ekşigil, Ada’nın bu konuyla ilgili anlattıklarını hatırlıyor. Anımsadığıma göre, evlendikten bir süre sonra Mehmet Ali askere gidiyor. Ada da kayınvalidesiyle birlikte oturuyor. Ve bir gece zaten yaşlı ve hasta olan Naciye Hanım ölüyor. Adalet o kadar korkuyor ki gece boyunca dışarı çıkıp kimseye haber veremiyor ve sabaha kadar evde yalnız kalıyor. O gece yaşadığı korkunun ardından artık bir daha tek başına sokağa çıkmamaya, evde yalnız kalamamaya başlıyor. Buna ek olarak uçağa binememe ve denize açılamama korkuları da gelip içine yerleşiyor… “[9]

Korkuların gerçek nedeni nedir acaba? İstihbarattan veya polisten kaçamamanın korkusu mu?

Bir süre sonra aynı korkular eşi Mehmet Ali’yi de sarıyor.

“Hele karı kocanın aynı zamanlarda aynı korkulara sıkı sıkıya sarılmaları çok ilginç.”[10]

EVLİLİKLERİ / AŞKLARI

Ada Almanya’da bir Alman ile yapmış olduğu “Başarısız” bir evlikten sonra ikinci evliliğini Mehmet Ali Cimcoz ile yapıyor.

Mehmet Ali Cimcoz’ un özel hayatını bilmiyoruz, Ada ile olan cinsel uyumunu da. Ancak Nazım dahil çevresinde çok sayıda entelektüel erkeğin dolaştığı, çevresindeki tüm kadınlardan farklı bir kişiliğe sahip olan Ada, Oidipus kompleksli bir koca olarak Mehmet Ali ile birlikte aynı hayatı paylaşmaktan ne kadar mutlu olabilir?

“Onun bu cümlesinden yola çıkarak, çocuk sorununun Mehmet Ali’den kaynaklanmış olabileceğini düşünenler bunun fiziksel değil psikolojik olduğu kanısındalar. Bu kanının dayanağı, Mehmet Ali’nin annesine olan aşırı düşkünlüğü. (…) Çünkü annesine karşı beslediği aşırı sevgi ve bağlılık Oidipus kompleksinin sinyallerini veriyor. Kimi dostlarına göre, çocuk sahibi olamamalarında, bu sorunun payı da var…”[11]

HASTALIKLI HALLERİ

Dışarı çıkma korkusunu yanında kalmasına izin verdiği tek bir kişiyle, Teoman Aktürel ile yenmeye çalışıyor. Her yere onunla gidiyor. Çevresi Adalet için Ada diyorsa, Teoman için de Teo, diyor.

“Teo ile Ada ilişkisinde bugüne kadar duyduğum en ilginç varsayım da Teo’ nun Ada’ nın ilk evliliğinden doğan çocuğu olduğu.”[12]

Öyle midir, bilinmez. Ama öyle dahi olsa Ada kimseye, avukat eşine bile bunu söyleyemiyor.

“Nazım’la Ada uzun süre mektuplaşıyorlar. Nazım mektuplarından birinde Adalet’in psikolojik hastalığına değiniyor.”[13]

Nazım Ada’nın hastalığına uzaktan, Bursa Hapishanesi’nden teşhis koyuyor.

“Senin hastalığına gelince, benim şahsen sinir ve ruh doktorlarının yüzde doksanına itimadım yoktur.”[14]

Nazım Ada’yı hasta olarak görmektedir. Aynı mektupta Ada’nın çizmeden yukarı çıktığını söyleyerek onu uyarır. Şifreli bir sözdür bu söz aslında. Ada ne yapıyor da çizmeyi aşıyor? İstihbarat birimlerine çok mu açık kapı bırakıyor?

“Çizmeden yukarı çıkma diye kaşlarını çatma, bu çizme meselesi değil.” [15]

GEVEZELİKLERİ

Adalet Cimcoz Almanya dönüşünde çeşitli dergilerde “Fitne Fücur” rumuzuyla yazılar yazar. Bir zamanların Güzin Ablası veya dedikodu köşeleri gibi, belki de bu köşelerin ilki sayılan yazılar yayınlanıyordu. Böyle bir köşede yazabilmek biraz gevezelik yapabilmek çokça da insan tanımakla olur ancak.

Mine Söğüt yaptığı görüşmelerin birisinden aktarıyor. “Bu anılardan sonra Mehmet Ali’ye artık bir şey soramaz oldum. Oysa Adalet’in evine gelenlerden bir liste yapmıştım ki, yüzleri geçiyordu. Neye yarar onları saymak.”[16]

Adalet Cimcoz veya Cimcozları konuşurken yolumuz Sabahattin Ali’ye çıkıyor. Adalet Cimcoz’dan Adalet PEE’ye geçmeden önce “İstihbari Sanat” icra eden başka bir sanatçıya, edebiyat sanatçısına, Sabahattin Ali’ye bir kapı aralayalım.

SABAHATTİN ALİ

Hayatı, Almanya’da öğrencilik yılları, Cimcozlarla olan ilişkisi ve en sonunda da ölümü hep sıra dışıdır.

Konumuz onu kimin ve ne için öldürdüğü değil, onun sanatını icra ederken “İstihbari” faaliyet içinde bulunup bulunmadığıdır.

“Sabahattin Ali Cimcozların çok yakın dostu. Hatta İstanbul’a geldiğinde hep onların evinde kalıyor. Kaçma planlarını bilen birkaç kişiden biri de Cimcozlar. Ama kaçış sırasında Sabahattin Ali şüpheli bir biçimde öldürülünce bazı kişiler Cimcozların onu ihbar ettiğinden kuşkulanıyorlar.”[17]         

İyi, ama Sabahattin Ali neden kaçma planları yapıyor ve kaçarken öldürülüyor?

Bilinen ve iddia edilen odur ki Sabahattin Ali yazdıklarından dolayı öldürülmüş olabilir. Oysa başta Sabahattin Ali’nin kuzeni Reşit Mazhar Ertüzün olmak üzere, bu konuda yazan aydınlar, Yalçın Küçük, Aziz Nesin Sabahattin Ali’nin öldürülmesinin onun yazdıklarıyla ve/veya yaptıklarıyla hiç ilgisi olmadığını söylerler.

Cimcozların evinden neredeyse hiç çıkmayan Sabahattin Ali girdiği evin, Cimcozların evinin Sovyet Konsolosluğu binasının yanında ve sürekli polis kontrolünde olduğunu bilmiyor olamaz.

Polisin evi kontrol altında bulundurmasının nedeni Adalet Cimcoz’un erkek kardeşi, dublaj sanatçısı ve esrar tutkunu Ferdi Tayfur’dur.

Yalçın Küçük Sabahattin Eyüboğlu’ndan aktarıyor:

“Ferdi Tayfur’un kız kardeşi, avukat Mehmet Ali Cimcoz’un eşidir. İstanbul’da evleri bir “Salon” olarak işliyor; aydınlar burada toplanıyorlar. Evin polis kontrolünde olduğunu çok işittim; en azından ünlü dublajcı Ferdi Tayfur’un esrar tutkunu olduğu ve polisin kolaylıkla denetime alabileceği biliniyor.”[18]

 

Sabahattin Ali

Ancak Sabahattin Ali aklı ve zekasıyla polisi, istihbarat birimlerini atlatabileceğini söylemektedir.

“Asıl önemli yanı ikinci bölümüdür. Burada da iki şık vardır. Sabahattin Ali kendi kaçışını Milli Emniyet’in mutlak bildiğini mutlak biliyor olmalı. Bu durumda birinci şık: Sabahattin Ali, Milli Emniyet’in bilmesine rağmen Milli Emniyet’i atlatabileceğine inanıyor. İkinci ve daha güçlü şık ise şu: Sabahattin Ali, kendi kaçışına izin verilmesi karşılığında, Bulgaristan’a adam kaçıran şebekenin yakalanmasında Milli Emniyet ile işbirliği yapıyor.”[19]

Nazım Hikmet’ten aktarıyor Yalçın Küçük: “Nazım Hikmet de yazıyor: Sabahattin Ali ‘Ben, elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım.’”[20]

Kızı Filiz Ali babasının öldürülmesindeki kaçış hikayesinde Cimcozların oynadığı rolden bahsediyor:

“O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak. Arkadaşı Adalet Cimcoz ve eşi Avukat Mehmet Ali Cimcoz’un babamın kaçma planlarından haberi olmasa bile ona kaçma yolunu kolaylaştıracak planda yardım ettikleri kesin. Modalı Melek Celal Sofu adında zengin ve sanatsever bir hanım arkadaşlarının kamyonunu çalıştıracak babam. Melek Hanım’ın başına bir iş gelmesin diye kamyonun kaydı Adalet Cimcoz’un üzerine yapılıyor ve babam nakliyeciliğe başlıyor.”[21]

Kamyonun Adalet Cimcoz üzerine kayıtlı olması gerektiğini belki de başından beri her şeyi bilen ve takip eden polis telkin ediyor.

Sabahattin Ali de sınıra kamyoncu kıyafeti ve kimliğiyle gidiyor.

Aziz Nesin de devletin bir insana yazdıklarından dolayı pusu kurmayacağını, öldürmeyeceğini söylerken kendisini neden öldürtmediğini, söylüyor.

“Aziz Nesin’in ‘Beni neden öldürtmedi?’ sorusuyla devlete başkaldıranların özel bir düzen içinde yaşamaları gerektiğini anlatmak istediğini düşünüyorum. Ve buna yüzde yüz katılıyorum.”[22]

Yalçın Küçük Sabahattin Ali’nin öldürülmesinin doğruya en yakın nedenini yazıyor: Yemlik

“Benim yaptığım araştırmadan çıkan sonucu şöyle özetleyebilirim: Sabahattin Ali, polisin, Bulgaristan’a sürekli olarak adam kaçıran bir şebekeyi yakalama çabalarında bir ‘Yem’ olarak kullanılmıştır. Sabahattin Ali böyle bir ‘Operasyon’ içinde ‘Yem’ olarak kullanılırken öldürülmüştür.” [23]

GEVEZELİKLERİ

Sabahattin Ali polisle işbirliği yapmasa da polis onun gevezeliklerinden dolayı zaten her şeyi biliyor.

“Sabahattin’in başına taşla vurularak öldürmeyi hak edecek bir solculuğu yok; bu bir. İkincisi, Sabahattin’in ağzından bir söz almak için işkence yapmaya gerek yok; çünkü tam bir geveze olduğu ortaya çıkıyor.”[24]

Sabahattin’in kuzeni, 1930 yılları Ankara’sında klinik sahibi operatör doktor dayısının oğlu, Reşit Ertüzün, yakın zamanlarda yayınladığı Sabahattin Ali anılarında, şunları yazıyor:

“Sabahattin’in hiçbir konuda saklısı gizlisi yoktu. Hatta bu yüzden adı ‘Gevzek Sabahattin’e’ çıkmıştı.[25]

Reşit Ertüzün, kuzeni hakkında aktarmaya devam ediyor: “O zamanların güçlü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, Sabahattin Ali gibi, bildiği her şeyi önüne gelene söyleyen, yazan ve arkadaşları da belli olan bir kişiden öğrenilebilecek önemli bilgiler olduğunu sanıp da ona ölüme varacak işkenceler yaptırttığını, hele kendisinden bilgi alınacak adamın kafasını kıracak kadar beceriksizce darbeler vurduracağını  düşünmek mantıksızlık olur.”[26]

Yalçın Küçük Zekeriya Sertel’ in bir bant çözümünden aktarıyor: “Benden çıkar benim düşmanım bildiğim adamla ilişki kurar, ondan çıkar onun düşmanı kabul ettiği kişi ile görüşürdü. (…) Bizden çıkar, polis müdürüne giderdi.”[27]

Bu kez Bedri Rahmi’den aktarıyor Yalçın Küçük:

“Sabahattin, Bedri’yi kapının önüne çağırıyor ve şunları söylüyor: ‘Senden başka hiç kimse bilmiyor, bilmesini de istemiyorum. Ben artık bu memlekette yaşayamam.’”[28]

Her önüne gelene, kimseye söyleme, ben gidiyorum, diyen Sabahattin Ali’nin durumunu Bedri Rahmi diğer Sabahattin’e ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na mektubunda yazıyor.

Yalçın Küçük aktarıyor yine:

“O bunları söylerken ağzından alev gibi votka dumanı çıkıyordu ve ben paltosuz titriyordum.”[29]

Sabahattin Ali birlikte Çankırı’da 261. Erzak Nakliye Tabur’unda (1944-1945) yedek subay askerlik yapmış olan bir asker arkadaşının Aziz Nesin’e yazmış olduğu 16 Şubat, 1976 tarihli mektup Sabahattin Ali’nin gevezelikleri hakkında çarpıcı bilgiler veriyor. Özgün metinden olduğu gibi aktarıyorum.

“Şimdi size kişisel intibalarımı söyleyeyim. Sabahattin Ali’nin bir kusuru, herkeze çok çabuk açılırdı, gizliliğe önem vermedi. Herkeze çok çabuk kanardı. Herkeze inanırdı. (…) Amanın durup dururken herkeze açılıp saçılması yok  mu… Bunca eser vermiş, daha o dönemde kitapları basılmış bir yazarın Konya’da yaşadığı günlerden, şundan bundan derken açılıp saçılıp üzerindeki subay elbisesiyle tam cesaret konuşması, gayeleri yönünden uygun değildi. (…) Sevdiği insanlara yalnız söylenmesi gerekenleri arkadaşları arasında açıkça söylemekten çekinmezdi.”[30]

Bu mektuptan başka bir ve önemli bir şey daha öğreniyoruz. Sabahattin Ali’nin neden hiç bilmediği ve anlamadığı kamyonculuk işine girmesinin nedenini? Asker arkadaşı mektubunda yazıyor.

”Sabahattin Ali biliyorsunuz yedek subaydı, ulaştırma subayıydı.”[31] 

Ulaştırma sınıfında er veya erbaş veya yedek subay olarak askerlik yapmışsanız, şoförlüğü mutlaka öğrenirsiniz. Bu ise genellikle askeri kamyonlar veya çekiciler üzerinde öğrenilir.

EVLİLİKLERİ / AŞKLARI

Sabahattin Ali’nin bir kere, Aliye Hanımla evlendiğini biliyoruz. Ama daha önce Ayşe Hakkı ve Melahat Muhtar hanımlara evlenme tekliflerinde bulunup olumlu cevaplar alamamış. Olabilir. Ama aslında Sabahattin Ali’nin evlenme teklifinde bulunduğu sadece iki hanım değil. Kaç kişiye evlenme teklifinde bulundu Sabahattin Ali?

Ayşe Hakkı Hanım Sabahattin Ali’ye yazdığı mektupta bunu soruyor ve yine kendisi cevap veriyor.

“Ayşe, 15 Mart 1933 tarihinde Sabahattin Ali’ye mektup yazıyor. Mektubunda ‘Şimdiye kadar kaç kişi ile evlenmek istedin?’ diye soruyor. Cevabını Ayşe veriyor: ‘Sayısız’”[32]

Ancak Sabahattin Ali kamyoncu kimliğiyle ve evliyken sokak kadınlarından metresi olduğunu kuzeni Reşit Mazhar Bey’e övünerek anlatabiliyor

“O gün bana bir Macar kadını ile yaşadığı aşktan söz etmiş, ben de onun konuşmalarını şaşkınlık içinde dinlemiştim. Sol görüşlü fikir adamı Sabahattin, kazancından hoşnut bir kamyon sahibi edasıyla bana çapkınlıklarından söz ediyordu. (…) Evinden sürekli biçimde uzakta yaşadığını ve metresi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyordu.”[33]

HASTALIKLI HALLERİ

Hastalıklı hallerinden dolayı belki de yakın çevresi ona Deli Sabahattin, diyor. Öyle mi, değil mi bilemiyoruz.

Reşit Mazhar Ertüzün anlatıyor:

“Kardeşini kendine layık görmüyordu: ‘Annemin şımartması neticesi olarak berbat, terbiyesiz bir külhanbeyi olmuştu. Şoförler, boyacılarla düşüp kalkıyor, her türlü kepazeliği yapıyordu.”[34]

Reşit Mazhar Ertüzün kuzeni Sabahattin Ali’nin hastalıklı halleri için önemli bilgiler veriyor.

“Onun ruhundaki marazi eğilimlerin bir dereceye kadar irsiyet (soya çekim veya kalıtım) ile ilgili olduğunu, vaktiyle Fahrettin Kerim Gökay’la birlikte Prof. Mazhar Osman’ın asistanlığını yapan ve yarı şaka yarı ciddi de olsa, Sabahattin’e ‘Dejenere süperiyör’ teşhisini koyan babamdan duymuştum.”[35]

Bu kadar mı?

Reşit Mazhar Bey diğer kuzeni, yani Sabahattin Ali’nin erkek kardeşi Fikret Şenyuva için de şunları söylüyor: “Sabahattin’in erkek kardeşi Fikret Şenyuva’nın ömrü de karamsarlık içinde geçmiştir. Fikret’teki ileri kekemelik de irsi bir anomalinin belirtisi sayılabilir. Bu açıklamalardan anlaşılabileceği gibi, Sabahattin’deki ruhi dengesizliklerin ve bu arada mekankolinin bir dereceye kadar alkolik baba ile ruh hastası anneye bağlanması şeklindeki tahmin pek de yersiz sayılmayabilir.”[36]

Asla gerçekleşmemiş olsa dahi insanın sürekli intiharı düşünmesi de hastalıklı bir durumdur.

“Hiçbir zaman gerçekleşmemiş olmakla birlikte, onda daha okul sıralarında başlayan intihar düşüncesi bu patolojik eğilimlerinden biridir ve annesinin intihar tutkusuna çok benzemektedir.”[37]

Bu patolojiden kaynaklı olarak çevresinin Sabahattin Ali’nin cinsel kimliğinde nasıl bir etkisi olmuştur?

Yine hastalıklı bir durum görüyoruz.

“İstanbul’un baştan çıkarıcı bahar havalarında, Taksim Gezi Parkı’na gidiliyor. Ama bu sefer kadınlar aralarına beyleri almıyorlar nedense. Bazen eğer çok ısrar edilirse Sabahattin Ali ve Bedri Rahmi’ye ayrımcılık tanınabiliyor. Ama bazen!”[38]

Ne var bunda diyebilirsiniz. Kuzeni Reşit Mazhar Bey çok daha fazla ipucu veriyor. Ne varmış bunda, diyemiyoruz.

“Sabahattin, neşe dolu bu akşam saatlerinin kahkaha kaynağı idi. Tanıdıkların taklitlerini yaparak konuşuyor, çeşitli şakalarla özellikle kadınları gülmekten kırıp geçiriyordu. Sabahattin’ in hanımlar arasında ayrı bir yeri vardı; her nedense onu ciddiye almazlar, adeta erkekten saymazlar, onun yanında en açık şakaları yaparlar, her konuyu hiç çekinmeden onunla konuşurlardı. Birayı fazla kaçırdığı bir akşam Dr. Zekai Tahir (Burak) in karısı Saniha Hanımın ona ısrarla ‘Var mı, yok mu?’ şeklinde bir soru sorduğunu, bu sorunun hanımlar arasında uzun uzun gülüşmelere yol açtığını bugünkü gibi hatırlıyorum.” [39]

KORKULARI

Sabahattin Ali hiçbir zaman peşinde polis olduğu korkusuna kapılmadı. Korkmadı da. Ama çevresindekileri, en yakınında bulunanları hep korkuttu.

Aslında korkutan da korkar. Hiç korkmadı, demek yanlış olur.

Bedri Rahmi Paris’te görevli devlet memuru ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na yazdığı bir mektupta korkudan söz ediyor.

“Mektuptan son aktarmayı yapıyorum: ’Sanat adamı mı? Siyaset adamı mı? Keyif adamı mı? Bunların üçü mü? Hiç birisi mi? Bazıları mı? Sen ne dersin? Bunlardan gerçekten hiçbir şey anlayamadım. Yalnız Paris’e gelir, sana misafir olursa canım sıkılacak. Senin memurluk hayatından, yazarlık ve sanat dünyasına çıkmanı gönlüm arzuluyor, ama siyaset hayatı için değil’. Çok açık; Bedri Rahmi, Paris’teki devlet memuru ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na, Sabahattin Ali’nin uğrama ihtimalini bir felaket haberi olarak veriyor. Sabahattin, Sabahattin’e uğrarsa, Sabahattin’in memuriyet hayatı sona eriyor; bir felaket dolaşıyor.”[40]

Adalet Cimcoz’dan Sabahattin Ali’ye aralanan kapıdan sonra Adalet Pee’ye dönebiliriz artık.

İKİNCİ BÖLÜM:

ADALET CİMCOZ’DAN ADALET PEE’YE

 



[1] AZRA ERHAT-MİTOLOJİ SÖZLÜĞÜ-REMZİ KİTABEVİ-1989*DÖRDÜNCÜ BASKI

[2] 12.01.2014 TARİHLİ DÜNYA BÜLTENİ HABER PORTALI

[3] MİNE SÖĞÜT-ADALET CİMCOZ BİR YAŞAMÖYKÜSÜ DENEMESİ YAŞANTI-YAPI KREDİ YAYINLARI-2019 BEŞİNCİ BASKI-s.62

[4] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ DERGİSİ-1-31 TEMMUZ 1980 TARİHLİ SAYI

[5] YALÇIN KÜÇÜK-AGE

[6] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.40

[7] YALÇIN KÜÇÜK-AGE

[8] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.27

[9] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.138

[10] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.154-155

[11] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.39

[12] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.143

[13] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.120

[14] ŞÜKRAN KURDAKUL-NAZIM’IN BİLİNMEYEN MEKTUPLARI (ADALET CİMCOZ’A/1945-1950)-BROY YAYINLARI-1987 ÜÇÜNCÜ BASKI-s.9

[15] ŞÜKRAN KURDAKUL-AGE-s.10

[16] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.160

[17] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.123

[18] YALÇIN KÜÇÜK-AYDIN ÜZERİNE TEZLER-5-TEKİN YAYINLARI-1988 BİRİNCİ BASKI-s.477

[19] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[20] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[21] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.139

[22] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[23] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[24] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[25] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-SABAHATTİN ALİ OLAYININ GERÇEĞİ-GÜR YAYINLARI-1985 BİRİNCİ BASKI-s.35

[26] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.100

[27] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[28] YALÇIN KÜÇÜK- EDEBİYAT CEPHESİ

[29] YALÇIN KÜÇÜK-AYDIN ÜZERİNE TEZLER-s.477

[30] AZİZ NESİN-BİRLİKTE YAŞADIKLARIM BİRLİKTE ÖLDÜKLERİM-ANILAR-BELGELER-DENEMELER-MEKTUPLAR-NESİN YAYINEVİ-2021-13. BASKI-s.386

[31] AZİZ NESİN-AGE-s.385

[32] YALÇIN KÜÇÜK-EDEBİYAT CEPHESİ

[33] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.95

[34] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.37

[35] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.45-46

[36] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.47

[37] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.48

[38] MİNE SÖĞÜT-AGE-s.138

[39] REŞİT MAZHAR ERTÜZÜN-AGE-s.76

[40] YALÇIN KÜÇÜK-AYDIN ÜZERİNE TEZLER-s.480

18 Kasım 2022 Cuma

NE BOKTAN İŞLER BE!

 

BOK TOPLAYAN KIZLAR

Yaz günü öğle vakti olduğunda sığır kuru ve kavurucu bozkır sıcağında sineklenir yorulur, susar, yayılamaz.

Köyün sığır çobanları sığırı çayıra getirirler. Çayır dediğim yer en az yirmi futbol sahası büyüklüğünde sadece ayrık otu biten, nereden vursan bol karasu çıkan bir alandır.

Çayırın altı bol su olduğu için çayır hep yeşil kalır.

Bir zamanlar ekilip biçilen ve tapulu tarlaların olduğu çayır zamanla taban suyunun toprağı zehirlemesiyle tahıl tarımı yapılamaz topraklar hale gelmiştir. Köylü bu durumu arı ve duru Türkçesiyle ve iki kelimeyle çok güzel anlatır. “Su kesti” der köylü, Anadolu’da bu tür sudan dolayı tarla özelliğini kaybetmiş çayırlık alanlara.

Anadolu’da bu tür çayırlık alanlar o kadar çoktur ki.

Bir zamanlar Harran Ovası da böyle olduğundan, yani su kestiğinden çölleşmeye başlamıştır. Şimdi GAP sulama projesi devrede, ama uzmanlar bilinçsiz sulamadan dolayı yine aynı şeyin, yani toprakta su kesmesi, taban suyu zehirlenmesi yaşanabileceğini söylüyorlar. 

Eskiden Toprak Su vardı köylere hizmete gelen devletin bir kurumu. Bu tür durumlarda çayırın tam ortasından V şeklinde bir drenaj kanalı açılır ve çayırın suları bu kanala sızar ve kanal küçük bir dere gibi çayırın fazla suyunu atardı.

Proje doğru belki, ama yeterli değildi.

Zira benim çok uzun zamandır bildiğim ve hatırladığım çayır da orada duruyor, kanal da, ama iyileşme yok.

İşte tam o çayıra sığır gelmeye başladığında yaşları 8 ile 11 olan köyün yoksul ailelerinin kız çocukları ellerinde kimi çıkmış dibi yerine tahta çakılmış yamuk yumuk çinko kovalarlar, kimi ortadan ikiye kesilmiş plastik bidonların yarımıyla son hızla çayıra sığırın yanına koşarlardı. Çayıra yakın evleri olan kız çocukları şanslı gibiydi, zira onlar hemen bir solukta çayıra varırlardı.

Ama evleri uzakta olan kız çocukları da hiç aşağı kalmazlardı. Zira onlar sığırın gelişini az çok tahmin ederler ve önceden çayıra gelip bir yerde beklerlerdi Bekledikleri yerler genellikle drenaj toprağının küçük yığınlarının arkası olurdu. Bu yığınlar adeta bir siper gibi görünür, kız çocukları da siperlerin gerisinde beklerlerdi.

Ama her kızın ayrı yeri olurdu.

Her kız tek başına olduğu gibi, akraba kızlar bir araya gelip bir tür imece için grup da oluştururlardı.

Çayıra gelen kızlar yanlarında bir torba dolusu saman getirirlerdi. Saman aslında çok değerlidir, yeri geldiğinde hayvanın insandan daha kıymetli olduğu yoksul Anadolu’da hayvanın ana yiyeceği saman olunca öyle kızlar istediği kadar ve üstelik iyi samanı alıp alıp çayıra götüremezlerdi.

Kızların götürdükleri saman aslında ya geçen yıldan kalan saman veya harman yerinde yazdan kalan işe yaramaz harman artığı taşlı samandı.

Herkesin ayrı yeri olduğundan çayıra getirilen samanlar torbayla oraya bırakılır, artanı geri götürülmezdi.

Sığırın çayıra gelmesi bir işaretti ve o işareti alan yoksul kız çocukları bir kısa mesafe koşucusu gibi çayıra koşarlardı.

Öğlene kadar yayılan sığır çayıra geldiğinde doğal bir işe başlar, boşaltım sağlar.

Köylülerin deyişiyle “Sıçar.”

Sığır bunu yatarak veya ayakta yapar. Sonra gider suyunu içer ve sıcağın etkisi gidene kadar çayırda yatar.

Hızla çayıra koşup gelen kız çocukları için asıl yarış işte o zaman başlar.

Kızlar ellerinde sığır boku doldurulacak ne varsa kapıp sığırın taze sıcak bokunun yanına gelir ve kabını bokun yanına koyar ve elleriyle son hızla taze sığır bokunu o kabın içine doldurur.

Bu iş kabın tamamen dolmasına kadar oradan oraya, o sığır bokundan diğerine bir süre devam eder.

Kabı dolan kızlar kaplarını yakın yerlere öbek öbek yığarlar. Daha sonra o küçük öbeklerini götürüp kendi yerlerine boşaltırlar. Orası bir süre sonra bok yığını haline gelir.

Kızlar çayırdaki sığır bokunu kaplarına doldururlarken bazen o anda bir sığır yeni sıçıyor olabilir. Kız çocuğu bok ziyan olmasın, diye ellerini bir avuç haline getirir ve sığırın kıçından yere düşmekte olan boku avuçlarına doldurur onu da kendi kabının içine boşaltır.

Zira yere düşmüş olan bokun eller ve tırnaklarla çayırın sert ayrık otundan ayırılıp kabın içine konması hem zaman alır hem de bokun bir kısmı çayıra sıvanmış olarak kalır.

Bu işe yaz bitip de sığır artık köylünün damına girene kadar, kışın başına kadar devam edilir.

Sığırın çayıra her gelişinde tekrarlanan bu iş bir orta çağ görüntüsünü andırır. Zira kızların birilerinin eskileri olduğu belli olan elbiseleri kendilerine ya çok küçük veya çok büyük, ama hepsi de kat kat yamalıklı olurdu.

Ayaklarında genellikle ayakkabı olmayan, olanın ise arkası veya yanı yirik, naylon ayakkabılar olan kızların nerdeyse hiç birinde çorap olmazdı.

Saçlarına tülbent bağlarlardı, ama tülbentlerin altından görülebilen saçlarının beliklerinden kızların saçlarının uzun zamandır yıkanmamış olduğu anlaşılırdı.

Bir de istisnasız sığırın her gelişinde kızlar arasında çayırda mutlaka kavga çıkardı.

Kavganın nedeni ise birbirlerinin o küçük küçük yığdıkları bok öbeklerini çaldıkları iddialarıdır.

Kavga edenlerin elleri zaten bokludur, yüzlerinin ve elbiselerinin ve saçlarının da bok içinde kalacağını tahmin edebilirsiniz.

Ne boktan işler be, demeyin. İşin adı bok zaten.

HAYAT KURTARAN KELİME: BOK

BİRİNCİ VAKA:

İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK

Bazen bir kelime, bir işaret, bir ses hiç beklenmedik bir yerde bir kapı açar, bir şans veya şanssızlık getirir. Bazen de hayat kurtarır. Parola/şifre gibidir bazı kelimeler, bazı sesler.

İçinde “Bok” geçen bir cümlede, bok kelimesinin hayat kurtarmış olduğunu düşünmek tuhaf ve inandırıcı olmayabilir.

Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet işgali altındaki Doğu Berlin’de yaşanmış olduğu iddia edilen bir olayda geçen bir cümledeki “Bok” kelimesinin hayat kurtarmış olduğu söylenir.

Olay iki türlü anlatılır. Olayın birisi Berlin’de, diğer versiyonu Paris’te geçer.

Berlin’de olayı yaşayan aile Anadolu’dan göçerek Berlin’de halı ticareti yapan Peştamalcıyan Ailesi olurken, Paris’te olayı yaşayan aile ise yine Anadolu’dan göçen Yahudi bir ailedir.

Berlin’deki olay Sovyet işgal bölgesinde bir halı mağazasında yaşanırken, Paris’teki olay Nazi işgali altında toplama kamplarına götürülmek üzere bir mahzene doldurulan Yahudiler arasında geçer.

Ancak her iki olayı da aktardığı iddia edilen ve sözde savaş sonrasında Berlin ve/veya Paris’i gezerken olayı Ermeni ve/veya Yahudi aileden dinlediğini söyleyen ve bunun üzerine aşağıdaki ünlü hat örneğini hazırlatmış olduğu iddia edilen gazetecinin adı hiçbir yerde geçmez.

Bu konuda yazılan muhtelif yazılarda olayın 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla yayınlanmış olduğu söylense de gazetenin o günkü sayısına ulaşamadım.

Olaylarda bir şehir efsanesi olduğu seziliyorsa da gerçek olan bir şey değişmez. O da bu Celi Sülüs hat örneğini yazan mücellit ve hat sanatçısı Emin BARIN ve hat örneğinin arka fonunu Hatip Ebrusu ile süsleyen Necmeddin OKYAY’ dır.

Emin BARIN ve Necmeddin OKYAY’ın gerçeklikleri hat yazısını da ebru süslemeyi de gerçek kılıyor.

Bu olay Emin BARIN hayattayken dile getirilmiş olduğuna ve Emin BARIN tarafından bir itiraz veya yalanlama gelmediğine göre, söz konusu hat örneğinin varlığını doğru olarak kabul etmek gerekir.

Ancak söz konusu hat örneği gerçekten de yukarıda geçen olayları yerinde dinlediği iddia edilen gazetecinin Üstat Emin BARIN’ dan ricada bulunması üzerine mi yazılmış olduğu bilinmez. Dahası Emin BARIN böyle bir yazıyı neden ve kimin için yazdı ve Necmeddin OKYAY Üstadımız ise bu tabloyu aynı güzellikte neden süsledi? Bilemiyoruz.

Olayın geçtiği yer ve olayları yaşayan ailelerin etnik kimliği bir yana tutulursa, biz yine konumuza, yani “Hayat Kurtaran Kelime: Bok” kelimesine dönelim.

Yalan veya uydurma veya şehir efsanesi olsa da dinleyince ilginç bulunan bir hikayedir.

“Aile reisi Türk vatandaşı Ermeni baba veya Türk vatandaşı Yahudi adam kendisine veya aileye yapılacak saldırı sonucunda artık hayatlarının son anlarına geldiğini düşündüğünde ağızlarından gayri ihtiyari şu Türkçe cümle çıkar: “İşte şimdi boku yedik.”

Berlin’de bu sözü işiten Sovyet ordusundaki Kırgız asker Ermeni ailenin Türk olduğunu, Paris’te işiten Tatar asker ise Yahudi adamın Türk olduğunu düşünerek onların hayatlarını kurtarır.”

 

Celi Sülüs Hat-Hatip Ebrusu ile bezenmiş “İşte şimdi boku yedik”      

  

Emin BARIN
 

Ne boktan işler be!

GEL KEYFİM GEL

Bu keyifsiz konuya kısa bir ara verelim ve biraz “Gel keyfim gel” diyelim.

Yukarıdaki hat örneğine benzer bir örnek olmasa da en az onun kadar ünlü ve ilgi çeken hikayesi olan başka bir örnek daha vardır, üstelik yazanı ve süsleyeni de Üstad Necmeddin OKYAY’ dır.

“Ebru sanatında kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için bulunması zor olan lök boyasının Mısır Çarşısı’nda bir dükkanda satıldığını duyan Necmeddin Okyay, bu boyayı temin için hemen yola koyulur. Fakat o tarihler Mondros Mütarekesi’nin olduğu zamanlardır. İngiliz ve Fransız kuvvetleri gemilerle gelerek İstanbul’u işgale başlamışdır. Necmeddin Okyay, lök boyasını temin edip sandalla yabancı askerlerin arasından geçerek Üsküdar’daki evine zorlukla varabilmiştir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra evinin bahçesinden limanı dürbünle seyrederken düşman gemilerinin İstanbul’dan gitmiş olduklarını görünce neşelenip hemen evine girmiş. İşgal günü zorlukla aldığı lök boyasını da bilhassa kullanarak “Gel keyfim gel” yazısını ebrulu olarak yapmış.

Ebru teknesinden çıkardığı bu eserinin kurumasını beklerken bir yandan da keyif kahvesini içerek yazıyı seyreden Necmeddin Okyay o sırada heyecanından kahve fincanını ebrulu yazının üzerine döküvermiş. Meğer ebrunun üzerinde görülen lekeler bundanmış.”[1]

 

“Gel keyfim gel” Üstadın İstanbul’un kurtuluş günü hazırladığı yazılı ebrusu. (H.1341 (1923)

          

Necmeddin Okyay

Bu örneğin gerçekliği ilk örneğin de gerçek olabileceği fikrini verir. Üstad Emin Barın ve onun üstadı Necmeddin Okyay her iki hat örneğine de sahip çıkmışlardır.

İKİNCİ VAKA:

CEZADAN KURTARAN KELİME: BOK

Yukarıda anlatılan olayın gerçekliği tartışmalı ve olay bir şehir efsanesi gibi olsa da aynı kelimenin, “Bok” kelimesinin karşılıklı geçen bir konuşmada trafik cezasından kurtarıcı bir kelime olduğunu söylersem, bunun yaşanmış bir gerçek hikaye olduğunu da söylemiş olurum.

Çorum’dan Ankara’ya özel aracıyla gitmekte olan İsmail alkollü olarak araç kullanmaktadır. Ankara girişinde Kayaş’ta İsmail trafik ekiplerince rutin olarak durdurulur. İsmail’in yanına gelen trafik polisi İsmail’e alkol metreyi uzatır ve üflemesini söyler.

İsmail alkollüdür ve kesin ceza alacağını düşünür. Üfler. Polis alkol metreye bakar ve ne kadar içtiğini sorar İsmail’e.

Daha sonuç çıkmadan, İsmail ceza alacağından emin bir şekilde ve polise yalvarırcasına bir cümle söyler:

“Abi bokunu yiyim, bırak beni.”

Berlin ve/veya Paris’te yaşandığı söylenen olayda ”İşte şimdi boku yedik” cümlesini duyan Kırgız ve/veya Tatar askerin cümleyi duyar duymaz irkilerek “Ne dedin ne dedin? Sen Türk müsün?” diye aile babasına ve/veya Yahudi vatandaşa sormasında olduğu gibi, İsmail’in söylediği sözü duyan trafik polisi de

“Ne dedin, ne dedin?” diye İsmail’e sorar.

İsmail yanlış ve hakaret dolu bir cümle söylediğini düşünerek aynı cümleyi söylemekten kaçınır.

Polis müdahale eder, biraz önce söylediğinin aynısını yeniden söyle, der İsmail’ e.

İsmail çekinerek ve utanarak aynı cümleyi yeniden söyler:

“Abi bokunu yiyim, bırak beni.”

Bu sözü yeniden duyan trafik polisi İsmail’e “Nerelisin sen?” diye sorar.

Çorum, der İsmail. Çorum’un neresinden olduğunu sorar trafik polisi. Diyalog uzar ve trafik polisi ile İsmail’in yakın köylerden olduğu ortaya çıkar.

Trafik polisi İsmail’e ceza yazmaz. Ancak İsmail’in söylediği sözü çok iyi bildiği için kendisine bir hemşeri bulmanın mutluluğunu yaşar.

Zira bu söz “Bokunu yiyim” sözü Çorum ve Yozgat taraflarında çokça söylenen bir sözdür.

Bu söz genellikle karşıdaki bir şahıstan af dilemek ve yalvarmak için kullanılır, bazen de “Boklarını yiyim” şeklinde de kullanılır.

Benim çocukluğumda eşlerinden çok şiddetli dayak yiyen köy kadınları kocalarına “Yapma, vurma, boklarını yiyim” diye yalvarırlardı. Ne acı.

Trafik polisi İsmail’i ceza yazmadan gönderir. Zaten alkol metre düşük alkol seviyesi göstermiştir.

Ne boktan işler be!

BİLİMSEL MERAK OLARAK BOK

Bu söz, “Bokunu yiyim” sözü hepimize iğrenç ve inanılmaz gibi gelebilir. Ancak bilim insanı Celal ŞENGÖR için hiç de öyle değildir.

“Katıldığı televizyon programlarında yaptığı açıklamalarla sık sık gündeme oturan Celal Şengör, ‘Kendi dışkınızı hiç yediniz mi?’ sorusuna ‘Yedim. Özellikle insan dışkısı acıydı’ cevabını verdi.

İsviçre’de doktora yaptığı yerde otlayan ineklerin ve dağ keçilerinin de dışkılarının tadına baktığını söyleyen Şengör, ‘Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlı değildi, ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden her şeyi dener’ cevabıyla herkesi şaşırttı.”

Ne merak be!

BOKUNU TEMİZLEME

TAŞ İLE SİLİNME

İnsanlar dışkı yaptıktan sonra ilk defa nasıl ve ne ile temizlenmeye başladı, tam olarak bilemiyoruz. Coğrafi koşullara göre çeşitli malzemelerin, bitki yapraklarının kullanılmış olduğunu düşünebiliriz.

Su yoksa bitki yaprağı, o da yoksa taş kullanılmıştır.

Su olduğu halde taş kullananlar da vardır.

Su olduğu halde insanlar neden silinmek/temizlenmek için taş kullanılır acaba?

Suyun kutsal bir varlık gibi değer verildiği Pagan ve/veya Şaman inancına sahip topluluklarda dışkının su ile temizlenmesi doğru karşılanmaz. Pertev Naili BORATAV ekibiyle Torosların dağ köylerinde yapmış oldukları bir halkbilimi araştırmasında köy okuluna gider.

Sohbetin sonunda köy okulunun öğretmeni okul tuvaletlerinin sık sık tıkandığından ve tıkanıklığı her açtıklarında ise tıkanmaya neden olan şeyin küçük yassı taşların olduğundan söz eder.

Oysa okulun tuvaletlerinde su vardır. Durum araştırılır. Sonuç: Çocuklar ailelerinden duydukları şeyi uygular. Aile ve köy halkı suyun hiçbir şekilde kirletilmemesi gerektiğine inanır ve su ile temizlenme yerine taş ile silinme yaparlar. Bunun sonucunda ise okul tuvaletleri sık sık tıkanır.

Neler öğreniyoruz be!

ÜSTÜBÜ İLE SİLİNME

Haydi diyelim o köy okulunun çocukları daha sonra silinmeyi öğrendiler. Ya tamirhanelerde çalışan koca koca adamların tuvalet sonrasında “Üstübü” * ile silinmeleri neyin nesidir?

Acaba su ve elle silinmekten kaçınan tamirhane çalışanlarının hazırda ve kolayda bolca bulunan üstübünü tercih etmelerinden mi?

İyi, ama üstübü kullanmak da tuvaletleri tıkıyor ve tamirhane yöneticisi bu durum karşısında tuvalet girişlerine uyarı yazısı asmak zorunda kalıyor.

*)i. (< Yun. stouppi) Gemi teknelerinin kalafatlanmasında, atölye, tâmirhâne vb. yerlerde temizlik işlerinde kullanılan, genellikle yoluntu ve artık pamuk ipliği veya didilmiş kenevir.

Öğrenemiyoruz be!

GÜBRE OLARAK (İNSAN) BOK(U)

VE AZİZ NESİN’İN GÜBRE KRALI[2]

Hayvan boku mevsimine göre çok fazla alanda kullanılır. Kışın kurutulmuş bir şekilde yakacak olarak kullanılan hayvan boku, baharda ve tarlalar ekildikten sonra ise gübre olarak kullanılır.

Koyun ve keçi boku büyük baş hayvan bokundan daha iyi bir gübredir.

Köylerde eskiden binlerce baş koyundan oluşan davar sürüleri olurdu. Baharla birlikte davar sürüleri akşamları köye gelmez, yazıda dışarda yatardı. Öyle ki köylü davar çobanına ricada bulunur ve “Bu akşam davarı götür, benim tarlada yatır” derdi.

Zira o gece köylünün tarlasında yatan davar tarlanın o seneki gübre ihtiyacını karşılamış olur köylü de tarlasına davar boku,”Kıkak” taşıma zahmetine girmemiş olurdu.

Davar bokuna “Kıkak” derken, büyükbaş hayvan bokuna “Mayıs” diyor benim yaşadığım çevre.

Hayvan boku hep ezberimizdeki gübredir. Oysa ülkemizde de özellikle Karadeniz’in yüksek yaylalarında olduğu gibi, insan boku da verimli bir gübre olarak kullanılmaktadır.

İnsan bokunun gübre olarak kullanılması bilimsel açıdan da incelenmektedir.

“Bir permakültür tasarımında sistemden çıkan enerjilerden biri olan insan dışkısı aslında en besleyici gübre ve geri dönüştürülüp kullanılsa gübre maliyetini oldukça düşürecek nitelikte. Ayrıca sistemin uçlarını kapadığı için daha da sürdürülebilir hale getirmektedir.

İngiltere’nin Toprak Cemiyeti (The Soil Association) 2010 yılında yayınladığı bir raporda insan dışkısının gelecekte gıda yetiştirmek için daha fazla kullanılacağını öngörmüş.” Gürkan YENİÇERİ, 22.08. 2018

Bunu belki de ilk önce Anadolu’dan Amerika’ya iş aramaya giden Giresun köylerinden bir hemşerimiz fark etmiş olmalı. Aziz NESİN’ e göre durum tam da öyle.

Hemşerimiz ilk aylar hiç iş bulamaz, zor durumda kalır. Bir gün Anadolu’dan gitme bir Ermeni ile karşılaşır. Gerisini köylü hemşerimizin ağzından dinleyelim.

(…)

“İlk gittim, bir sıkıntı çektim ki sorma hiç… Yol bilmem, yordam bilmem. Dili yabancı, dini yabancı bir memleket. Bigün parkta otururken, buradan gitme bi Ermeni ile konuştum. Herife işsizlikten, parasızlıktan dert yandım. Ermeni bana güldü.

-Sen ne aptal herifsin! dedi, insan burada aç kalır mı?

-Ne yapayım?

-Ne yapacaksın, burası Amerika. Dünyada başka Amerika yok. Burada b… bile para eder.

-Sahi eder mi?

-Eder ya… Yeter ki sen satmasını bil; iyi ambalaj yap, kapışırlar…

Denemek de parayla değil ya… Hemşerilerden bir çadır edindim, parkın içine kurdum. Çadıra girip Ermeninin dediğini yaptım. Sonra çıktım çadırın kapısına, orada beklemeye başladım. Bir kişi geldi.

-İçerde ne var? diye sordu.

Ben de doğrusunu söyledim:

-B… var!

Adam inanmadı galiba.

-Giriş kaç kuruş? dedi

-On sent.

On senti verdi, içeri girdi. Girmesiyle çıkması bir oldu. Bu sefer kapıda bekleyenler ona sordular:

-Ne var içerde?

Adam o kadar kızmıştı ki, suratını buruşturarak,

-B… var! dedi. Sonra hızla yürüyüp gitti. Oradakiler hep meraklanmışlardı.

-Sahi mi? diye sordular.

(…)

s.71

Giresun köylüsü hemşerimiz bu işten milyoner olur. Adı Gübre Kralı’na çıkar.

Bok Kralı demek ayıp ne de olsa.

Köyüne gelir.

Babası Amerika’da ne iş yaptığını, nasıl zengin olduğunu sorar.

Köylü babasına yaptığı işi anlatır. İşin patentini bile aldığını söyler.

Babası köylünün yapmış olduğu işi beğenmez ve tepkisini gösterir.

“Babam beğenmedi,

-B..dan iş, dedi. Başka iş bulamadın mı?”

s.73

Ne boktan işler be!

HER BOKUN ADI TEZEK DEĞİL

Bu bölümü yazabilmek için yazımızın başında geçen yoksul köy kızlarına dönüyoruz yeniden.

Köyümüzün yoksul küçük kız çocukları çayırda topladıkları sığır bokunu sığır çayırdan ayrıldıktan sonra yanlarında getirdikleri samanla kararak onu adeta bir hamur bezesi gibi yaparlar, ellerinde bir o yana bir bu yana geçirerek sonra hemen orada çayırın üzerine veya hendek toprağına çarparak yapıştırırlardı.

Anadolu’da halen önemli bir yakıt malzemesi olan hayvan bokuna genel olarak “Tezek” diyoruz. Veya çok kibar olanlarımız ise “Gübre” diyor.

Oysa her mesleğin kendi jargonu, literatürü olduğu gibi, hayvan boklarının ve onlardan yapılan yakacakların da hepsinin ayrı ayrı isimleri var. Ama, tezek asla gübre değildir. Bakalım tezek dediklerimiz neymiş?

YAPMA

Köyün küçük kızlarının sığır daha çayırdan ayrılmadan önce bir hamur bezesi gibi ellerinde yaparak çayıra veya hendek toprağına yapıştırdıkları sığır bokuna “Yapma” diyoruz.

Aynı işi çayırda değil de, günlük olarak ahırdan dışarı atılan sığır bokuyla da yaparsanız. O zaman boku yere değil, ahırın veya bahçenin duvarına çalarsınız. Öyle usturuplu çalmalısınız ki, sığır boku kuruyana kadar o duvarda düşmeden kalabilmelidir.


Samanla karılan sığır boku

Duvara çalındığında o artık “Yapmadır.”

TEZEK

Sığır yazıda yabanda yayılırken de dışkılar, sıçar. Onlar zamanla kururlar.

Köyün yoksul ailelerinin küçük kız çocukları sırtlarına attıkları çulu/çuvalı o kırlarda, yazıda/yabanda kurumuş olan sığır boklarıyla doldururlar. Bu işler yağmurlardan önce yapılır. Saçaklığın altı bu kuru bokla dolar kışa kadar. Buna “Tezek veya köylü ağzıyla Tezzek” diyoruz.

Tezzekler toplanmış

KEMRE

Köy evlerinin ahırı ve samanlığı ayrıdır.

Büyük baş hayvan ahıra girdiğinde altı yaş olmasın, diye altına kuru saman atılır.

Ertesi gün hayvan ahırdan çıktıktan sonra ahırdaki sığır boku ahırın penceresinden bokluğa atılır.

Boklukta yıl boyu biriken bok harcı, yağmurlardan önce su ve samanla karılarak bok harmanı yapılır.

Eskiyen ve artık işe yaramayan eleklerin ortası çıkarılır. Kasnağı bir kalıp haline getirilir. Bok harmanından alınan bok kasnağın içine dökülür. Genç bir erkek veya kız kasnağın içindeki boku ayaklarıyla çiğneyerek sıkıştırır, adeta briket haline getirir.

Kasnak yavaşça çekilir ve ortaya çıkan sıkıştırılmış bok kurumaya bırakılır.

Biz buna “Kemre/kemire/kerme” diyoruz.

Kemrelerin kuruması uzun sürer. Bu nedenle çeşitli kurutma yöntemleri uygulanır.

Tezek ve yapma kısa sürede tutuşur ve hemen yanıp söner. Kemre ise hem geç tutuşur hem de uzun süre yanar.

O nedenle eskiden köy okullarının sobalarında yakmak için köy çocukları her gün sırayla evlerinden birer kemre getirirlerdi.

Ama en iyi ve kalorili yanan hayvan boku ise, davarı olan köylülerin bokluğundan yapılan koyun kemresidir. Koyun kemresi için kasnak/kalıp yapılmaz. Doğal olarak kuruyan davar bokunun harmanı ucundan başlayarak kemrelenir. Ucu küt ve keskin bir bel ile kemreler kalıp kalıp kesilir ve kurutmaya bırakılır.

 

Kasnaktan çıkan kemreler kurumada

Kuruma kulesi   

Davarın boku kalıp kalıp kesiliyor, kemre yapılıyor

Daha yazılacak, söylenecek çok şey var. Sonu gelmez.

Deyimlerimiz var, atasözlerimiz, taşlamalarımız var içinde “Bok” geçen.

 Ama biz sözümüzü değeri ve kıymeti anlaşılamadan aramızdan ayrılmış, Sorbonnne’da felsefe eğitimi almış, çok değerli bir eğitimci Namdar Rahmi KARATAY Hocamızın bir taşlamasıyla bitirelim.

 “İşte şimdi boku yedik, demek yerine “Gel keyfim gel” diyeceğimiz günler olsun.

 Tezekten terazinin…

Deveye neden böyle boynun eğik, demişler,
Deve dudak bükerek, nerem doğru ki, demiş.
Birbirini karşılar her yerde bütün işler,
Bir yerinde bozukluk oldu mu aksar o iş.

Şaşkın kaptana düşer, dümeni bozuk gemi,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Bir araba istersin, koşumu çözük olur,
Otobüse bakarsın, yastığı bozuk olur,
Otomobil tutarsın, keseye kazık olur,
Hasılı şu yollarda hep bize yazık olur,

Bir komedi zanneder seyreden bu dramı,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

İlim, sanat, fazilet hedef almış geçimi,
Bakın neye benzedi yeni şiirin biçimi,
Daha nasıl açayım bilmem size içimi,
Böyle düşkün sürünün böyle olur seçimi

Senin umduğun şeyler bilmem bize göre mi?
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Neye böbürlenirsin bir pul etmez diyetin,
Elbet sonu kof çıkar püften olan niyetin,
Sakisi böyle olur böyle bir cemiyetin,
Böyle biter cümbüşü böyle bozuk heyetin,

Böyle uyuz Aslı’nın kambur olur Kerem’i,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

 

Ele geçen fırsatı hemen kavra belinden,
Çalış kütük kapmaya sen zamanın selinden,
Günün türküsü neyse o düşmesin dilinden,
Bahtın sana gülmezse hayr-umma el elinden,

Kendi başına sürer kelin olsa merhemi
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

Sakın namert aşına sokma elini yakar,
O tıkınsın, sen yutkun, bu da elbet can sıkar,
Bir iyilik yaparsa bin kere başa kakar,
Böylelerden gelecek iyilikten ne çıkar?

Öylesine hayr-eder bir soysuzun keremi,
Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.

 

 

 

 

 



[1] HÜSEYİN TÜRKAN-BİR GÜZEL İNSAN M.NECMEDDİN OKYAY-ÖNDER KİTAPLIĞI-2018

[2] AZİZ NESİN-GÜBRE KRALI-HÜSNÜTABİAT MATBAASI-1968