3 Ekim 2021 Pazar

ÇEVİRİ ELEŞTİRİLERİ-2 ÇÖZÜM SÜRECİNDE ÇÖZÜMSÜZ ÇEVİRİLER BİR ÖRNEK: KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN

ELE ALINAN KİTAP              : KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN

TÜRKÇESİ                               : E.KARAHAN-N.UĞURLU

YAYINEVİ                               : ÖRGÜN YAYINEVİ

BASKI TARİHİ                        : KASIM 2010

DIŞ KAPAK-ÖN                     : Dış kapakta kullanılmış olan siyah beyaz fotoğrafın ne zaman çekildiği, nerede çekildiği, fotoğraftakilerin kim oldukları belirtilmemiştir.

Fotoğraf makinesinin 1850’li yıllarda icat edildiğini ve kitabın 1835-1839 yılları arasında Osmanlı topraklarından yazılan mektupları içerdiğini düşünürsek, kitabın kapağına bir fotoğraf konması ve künyede konulan bu fotoğraftan hiç söz edilmemesi anlaşılamamıştır.

Yazının hemen başlığında göze çarpan bir çeviri vahametinden söz edersek, yazının kendisi nasıl bir yol izler acaba, diye okur bize soru sorabilir.

Okur bize soru sormadan ele aldığımız kitabın künyesinden başlayarak başka diğer tüm vahim hataları sıralamaya başlayalım isterseniz.

Asıl konumuz ise çeviri kitabın adının neden, KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN, olduğu ve hem başlıkta hem de içerikte yapılan çözümsüz çevirinin analizi olacaktır.

TÜRKÇESİ VE HAZIRLAYANI AYNI OLAN BİR KİTAP

Kitap çeviri bir kitap olmasına rağmen, künyeye baktığınızda “Nurer UĞURLU tarafından hazırlanmıştır” (nokta yok) ibaresini görürsünüz.

Çeviri bir kitabın bir çevirmeni, tercüme edeni, Türkçesi, diye belirtilen bir açıklaması olur.

Çeviri bir kitabın künyesinde bir de “hazırlayanı” varsa, Türkçesi karşılığını yazmanın anlamı var mıdır?

KİTABIN KAYNAK DİLDEKİ ADI ve YAZARI

Yine künyeye bakıyoruz ve kaynak dilin Almanca olduğunu anlıyoruz. Ancak bununla ilgili olarak, yani “kitabın orijinal adı, kaynak dildeki adı” gibi bir açıklama göremiyoruz.

Göremediğimiz sadece kitabın kaynak dildeki orijinal adı değil, yazarın adını da göremiyoruz, zira “(kitabın) yazarı” olarak da bir açıklama göremiyoruz.

Eğer bu kitabın başka çevirilerini veya kaynak dil olan Almanca orijinal kitabını okuduysanız veya MOLTKE’ yi biliyorsanız, o zaman kitabın yazarının kim olduğunu ve bahsedilmek istenen kitabın başlığının da ne olduğunu künyeden anlayabilirsiniz.

Ama herkesin Moltke’yi bilmesi gerekmiyor, herkesin kitabı kaynak dilden okuması da.

Kitabın kaynak metindeki adı ve yazarı için künyede yazan metin hiçbir düzeltme yapmaksızın tam olarak aşağıdaki gibidir.

Helmuth von Moltke, Briefe über die Zustaende und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren1835 bis 1839, Berlin, 1841

1835 yılının bitişik yazılması baskı hatası değilse eğer, özensizliktir. Son kelime “Berlin, 1841” neden yazılmış anlamak mümkün değil.

Zira elimizde orijinali bulunan ve 1893 yılında altıncı baskısı yapılan kaynak dildeki, Almanca, kitabın başlığında “Berlin, 1841” ibaresi geçmez.

Kitabı hazırlayan ve Türkçesinde de adı geçen Nurer UĞURLU Bey kendisinden önce yapılan Türkçe çevirilere bir göz atsaydı, esasen mektuplardan oluşan bu kitabın birkaç mektubu içeren ilk baskısının 1872 yılında yapılmış olduğunu görürdü.

O halde benim bulabildiğim ve hem Almancası üç ayrı yayınevince yayınlanan hem de Türkçesi üç farklı kişi tarafından çevrilen (ele aldığımız çeviri hariç) ve yayınlanan kitapları baskı tarihlerine göre aşağıdaki şekilde sıralayalım.

KAYNAK DİL, ALMANCA

BİRİNCİ KİTAP

BRIEFE ÜBER ZUSTAENDE UND BEGEBENHEITEN IN DER TURKEI AUS DEN JAHREN 1835 BIS 1839 VON HELMUTH VON MOLTKE,

HAUPTMANN IM GENERALSTABE, SPAETER GENERAL-FELDMARSCHALL.

SECHSTE AUFLAGE, (ALTINCI BASKI)

BERLİN 1893

ERNST SIEGFRIED MITTLER UND SOHN KÖNIGLICHE HOFBUCHHANDLUNG (YAYINEVİ)

ALFABE: GOTİK HARFLERİ İLE ALMANCA

METİN  : TAM, 67 MEKTUP

İKİNCİ KİTAP

HELMUTH VON MOLTKE

BRIEFE AUS DER TURKEI AUSGEWAEHLT UND EINGELEITET VON MAR HORST

MUNCHEN 1938

ALBERT LANGEN&GEORG MULLER VERLAG (YAYINEVİ)

ALFABE: GOTİK HARFLERİ İLE ALMANCA

METİN  : ÖZET / SEÇME, 15 MEKTUP SEÇİLMİŞ

ÜÇÜNCÜ KİTAP

HELMUTH VON MOLTKE

UNTER DEM HALBMOND

AUS DEN “BRIEFE UBER ZUSTAENDE UND BEGEBENHEITEN IN DER TURKEI AUS DEN JAHREN 1835 BIS 1839”

TREDITION GMBH, HAMBURG (YAYINEVİ)

Baskı tarihi yazmamakla birlikte yayınevinin kuruluşunun 2006 yılı olduğunu görebiliyoruz.

ALFABE : LATİN HARFLARİ İLE ALMANCA

METİN  : DÖRT MEKTUP EKSİK, MEKTUPLAR TAM METİN DEĞİL,

HEDEF DİL, TÜRKÇE

BİRİNCİ KİTAP

FELD MAREŞAL

ÇEVİREN: HAYRULLAH ÖRS

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ

ANKARA 1960

METİN  : TAM

İKİNCİ KİTAP

FELDMAREŞAL

H.VON MOLTKE

TÜRKİYE MEKTUPLARI

ÇEVİREN: KEMAL VEHBİ GÜL

VARLIK YAYINEVİ

EKİN BASIMEVİ

NİSAN, 1967

METİN  : ÖZET / SEÇME, İKİNCİ KAYNAK KİTABIN BİREBİR ÇEVİRİSİDİR. SADECE 15 MEKTUBUN ÇEVİRİSİ YAPILMIŞTIR. MEKTUP NUMARALARI EŞ DEĞİLDİR.

ÜÇÜNCÜ KİTAP

FELDMAREŞAL HELMUTH VON MOLTKE

MOLTKE’NİN TÜRKİYE MEKTUPLARI

ÇEVİREN: HAYRULLAH ÖRS

REMZİ KİTABEVİ

YÜKSELEN MATBAASI

İSTANBUL- 1969

METİN  : TAM

Hem kaynak dilde hem de hedef dilde yayınlanan altı kitabın başlıklarında da KÜRDİSTAN adı geçmemesine rağmen ele almış olduğumuz kitabın başlığında neden KÜRDİSTAN lafı geçmektedir?

Ama gelin bu sorumuzun cevabını yazımızın sonuna bırakalım.

Öncelikle ele aldığımız kitapta yapılan metin içi affedilemez ve özensiz çeviri hatalarını diğer üç kitap ile karşılaştırmalı ve örneklemelerle kısaca bir analiz edelim.

HEDEF DİLDEKİ DOĞRU BAŞLIK

Yukarıda adı geçen birinci kitap hedef dildeki, Türkçedeki, doğru başlığı taşımaktadır.

HELMUTH VON MOLTKE

TÜRKİYEDEKİ DURUM VE OLAYLAR ÜZERİNE MEKTUPLAR

(1835-1839)

Ancak burada, TÜRKİYEDEKİ kelimesinde yazım hatasını görmezden gelemeyiz. Bu vahim hata hem İş Bankası Yayınları hem de Türk Tarih Kurumu Basımevi’ nin gözünden nasıl kaçar, anlamak zor gerçekten.

ÇEVİRMENLER

HAYRULLAH ÖRS (Çevirmen, Eğitimci, Yazar)

Yazım hatası hariç, doğru başlığı taşıyan çeviriyi yapan HAYRULLAH ÖRS (1901-1977) İstanbul Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra Almanya’da ve İsveç’te El İşi ve İş Eğitimi konularında eğitim alır.

Bir dönem Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü de yapmış olan çevirmenin Almanca diline hakim olduğunu hem biyografisinden hem de yapmış olduğu çeviriyi kaynak dilde yazılan kitapla karşılaştırdığımızda anlayabiliyoruz.

 

KEMAL VEHBİ GÜL (Avukat, Politikacı, Yazar, Çevirmen)

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi mezunu KEMAL VEHBİ GÜL (1937-) 1955-56 yıllarında Alman bir firmanın yapmış olduğu Samsun Limanı’nda Almanlara tercümanlık yapmış olup, Almanca yanında Arapça ve İngilizce bilmektedir.

E.KARAHAN-N.UĞURLU

E.KARAHAN olarak künyede adı geçen kişinin ön adını ve Almanca yetkinliği nedir, bilemiyoruz. E.KARAHAN ile birlikte adı geçen N.UĞURLU’ nun ön adının “Nurer” olduğunu neyse ki biliyoruz.

NURER UĞURLU (Şair, Araştırmacı, Yazar, Çevirmen)

Nurer UĞURLU’ nun şairliği burada konumuz değil ne de yazarlığı.

1962 yılında TİP Gençlik Kolları Başkanı olan Nurer UĞURLU (1940-) biyografilerine baktığımızda bu bilgileri bulamayız, bir nedeni olmalıdır elbette. Adana doğumlu UĞURLU iki sene devam ettiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ayrılıyor ve yayıncılık dünyasına giriyor.

Farklı biyografilerinde “çevirmen” bilgileri yer alsa da hangi yabancı dilleri, ne kadar bildiği ve bunları nerede öğrendiği bilgilerine erişmek imkansızdır.

Karşılaştırmalı çeviri hatalarına geçmeden önce kaynak dilden hedef dile geçerken göz ardı edilenler, eksikler, görmezden gelinenler, özensizliklerden kısa da olsa söz edelim. Bütün bunlar çeviriyi doğrudan etkilemese de kaynak metni oluşturan Moltke’ nin mektuplarının anlam bütünlüğünü bozmaktadır.

GÖRMEZDEN GELİNENLER

Türkçe çeviri kitapların adını uzun uzun yazmak yerine aşağıdaki şekilde kodlamakta yarar gördük.

BİRİNCİ KİTAP   - H.ÖRS 1960

İKİNCİ KİTAP      - K.V.GÜL 1967

ÜÇÜNCÜ KİTAP - H.ÖRS 1969

Kaynak kitapta 67 adet mektup bulunmaktadır. Her mektubun bir başlığı, nerede yazıldığı ve yazıldığı tarih yer almaktadır.

Nerede yazıldıklarını dikkate almaksızın, yazıldığı tarihleri karşılaştırdığımızda özellikle Temmuz/ Haziran (Almanca Juli/Juni) ve Aralık/Kasım (Almanca, Dezember/November) aylarının bazı mektupların çevirisinde yanlış yapıldığını fark ettim.

MEKTUP NO

KAYNAK TARİH

H.ÖRS 1960

K.V.GÜL 1967

H.ÖRS 1969

3

29.11 1835

20.11.1835

 

20.11.1835

4

03.12.1835

03.11.1835

 

03.11.1835

5

24.12.1835

24.11.1835

 

24.11.1835

15

19.07.1836

19.06.1836

 

19.06.1836

21

30.11.1836

23.11.1836

 

30.10.1836

22

23.12.1836

26.06.1837

 

23.11.1836

30

26.07.1837

08.11.1838

 

26.06.1837

54

08.12.1838

23.11.1838

 

08.11.1838

55

23.12.1838

10.06.1839

 

23.11.1838

63

10.06.1839

23.11.1836

10.07.1839

10.06.1839

Kaynak metinde bulunan ve her bir mektuba ardışık olarak verilen mektup numaraları H.ÖRS 1960 çevirisinde 30. Mektup dahil son mektup 67. Mektuba kadar (dahil) verilmemiştir.

Benzer durum H.ÖRS 1969 çevirisi için de geçerlidir, 30-67 no’lu (dahil) mektuplar arası numarasızdır.

Tarihlerin yanlış yazılmasının bize göre en büyük nedeni Almanca Temmuz/Haziran ve Aralık/Kasım aylarının yazılış ve söylenişlerinin benzer olmasından kaynaklanıyor olmasıdır. Ama yine de çevirmenin gerekli özeni göstermediği görülmektedir.

Bununla birlikte her üç çevirmen de çeviri için kaynak kitapla ilgili kaçıncı baskıyı esas aldığını bildirmemiştir.

Gelelim asıl konumuz olan ve bizce tam bir ÇEVİRİ VEHAMETİ görünümünde olan KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN adlı ele aldığımız analiz kitabımıza. Bu çeviri kitabın kodunu da KD 2010 olarak belirleyelim.

ÇÖZÜMSÜZ BİR ÇEVİRİ:

KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN

Nurer UĞURLU daha kitabın girişinde HELMUTH VON MOLTKE TÜRKİYE’DE başlıklı yazısında “Biz de yayınladığımız bu kitapta, Moltke’nin Avrupa’da büyük yankı uyandıran Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Yukarı Mezotomya’yla (olduğu gibi aldım yn) ilgili, yaşadığı, gördüğü, tanık olduğu gerçekleri olanca açıklığıyla yansıttığı mektuplarından bir derleme düzenledik.” diye bir açıklama yapar.

Kitabın künyesinde çeviren ve hazırlayan olarak adı geçen Nurer UĞURLU çeviri için esas aldığı kaynak kitabın hangisi ve kaçıncı baskı olduğunu belirtmemiştir. Biz yine de kendimize 1893 yılında yapılan ve bulabildiğimiz en eski, altıncı, baskıyı esas alacağız.

Biz yine diğer üç çeviri kitapta izlediğimiz benzer yolu izleyerek konuyu önce KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN kitabında tespit ettiğimiz özensizlikler, hatalar, eksikler ve fazlalıklar vb. açısından ele alalım. 

ELE ALINAN KİTAPTA (KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN) GÖRMEZDEN GELİNENLER / OLMAYAN İLAVELER

GRAVÜRLER                     

Gerek Moltke’nin gönderdiği mektuplarında gerekse mektupları yayınlayan Alman yayıncıların kitaplarında bir tane bile gravüre rastlanmazken, Nurer UĞURLU kitabın bir bölümünü “GRAVÜRLER” olarak ayırmış ve sanki kitabın konusu gravürlermiş veya kitap “gravürsüz olmazsa olmazmış” gibi içine yerli yersiz bolca gravür yerleştirmiştir.

MEKTUP NUMARALARI

E.KARAHAN-N.UĞURLU çevirisinde hiçbir mektubun numarası yoktur.

MEKTUP BAŞLIKLARI

Her ne kadar Nurer UĞURLU bir derleme yaptık dese de derlenen mektupların başlıkları bile ya eksik ya hatalı ya da uydurmadır.

Bir de olmayan mektupların icadı var. KD 2010 kitabında geçen başlıkları hiç değiştirmeden, düzeltme yapmadan olduğu gibi aktardık.

MEKTUP NO

TARİH

KD 2010

KAYNAK KİTAP

 

07.04.1835

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN
SİYASİ VE ASKERİ DURUMU
BÖYLE BİR BAŞLIK VE
BU TARİHLİ MEKTUP YOK. İLK MEKTUBUN TARİHİ 25.10.1835 TARİHLİDİR.

3

20.11.1835

İSTANBUL’A YOLCULUK

EFLAK KIZAKLARI-YERKÖY, RUSÇUK, TATARLARLA SEYAHAT-ŞUMNU-TÜRK HAMAMLARI-BALKAN-EDİRNE İSTANBUL’A VARIŞ

(Burada, mektup tarihine bakarak KD 2010 çevirisinin H.ÖRS 1960 çevirisinden aşırma olduğunu seziyoruz. Zira aynı hata, yani 29 Kasım olması gereken tarihin 20 Kasım olarak yazılması hatası H.ÖRS 1960 çevirisinde de vardır. Başlık ise tam bir felaket. H.ÖRS 1960 “İstanbul’a Varış,” derken, KD 2010 İstanbul’a Yolculuk” demektedir.)        

4

03.11.1835

Aynı tarih hatası, yani H.ÖRS 1960 çevirisinden aşırma izi devam etmektedir. Olması gereken tarih 03.12. 1835 tarihidir.

5

24.11.1835

Ne yazık ki benzer durum. Olması gereken tarih 24 Aralık tarihidir.

8

09.02.1836

DOĞUDA KADINLAR

ŞARKTA KADINLAR VE ESİRLER

12

05.05.1836

PADİŞAHIN KIZININ DÜĞÜNÜ

PADİŞAHIN KIZININ DÜĞÜNÜ- MEDDAH YAHUT HALK MASALCISI

13

20.05.1836

BOĞAZİÇİ’NDE BAHAR

BOĞAZİÇİNDE BAHAR- TÜRK DİPLOMATİK ÖĞLEN YEMEĞİ

15

19.06.1836

ÇANAKKALE’YE İKİNCİ YOLCULUK

ÇANAKKALE’YE İKİNCİ SEYAHAT- VE İYONYA BALIKÇI KAYIĞI

16

04.08.1836

İZMİR VE ÇEVRESİ

İZMİR VE CİVARI-TÜRK VAPURU

18

20.09.1836

BOĞAZ’IN KUZEYİ

BOĞAZ YAHUT BOSFOR’UN KISMI

22

23.11.1836

YANGINLAR

YANGINLAR, EVLERİN YAPI TARZI

(Burada da olması gereken tarih 23.12.1836 tarihidir ve aşırma izlerini sürmeye devam ediyoruz.)

24

18.01.1837

BEYAZIT CAMİİNİN GÜVERCİNLERİ İSTANBUL’UN KÖPEKLERİ        

İSTANBUL’UN KÖPEKLERİ- MEZARLIKLARI 

28

1-2.05.1837

KD 2010 burada bir tarih uydurması yapmaktadır, zira olması gereken tarih 12.05.1837 tarihidir.

30

26.06.1837

Olması gereken tarih 26.07.1837, aşırma izi aynı şekilde devam ediyor.

32

02.11.1837

RUMELİ, BULGARİSTAN VE DOBRUCA’DA YOLCULUK

RUMELİ, BULGARİSTAN VE DOBRUCA’DA SEYAHAT. TRAJAN İSTİHKAMI

34

28.12.1837

İSTANBUL’UN TARİHİ ESERLERİ

İSTANBUL’UN ESKİ ESERLERİ- AYASOFYA-HİPODROM-FORUM CONSTANTİNUM-DİREKLER VE KİLİSELER, ŞEHRİN SURLARI

35

08.03.1838

SAMSUN’A YOLCULUK KARADENİZ KIYILARI

SAMSUN’A SEYAHAT-KARADENİZ KIYILARI-VAPUR YOLCULUĞU

38

15.93.1838

KÜÇÜK ASYA YAYLASI

ANTİTOROSLAR YAHUT KÜÇÜK ASYA YAYLASI

43

01.05.1838

DİCLE ÜZERİNDEN MUSUL’A KADAR YOLCULUK VE ARAPLAR

DİCLE ÜZERİNDEN MUSUL’A KADAR SEYAHAT-ARAPLAR-MEZOPOTAMYA ÇÖLÜNDE KERVANLA SEFER

48

20.07.1838

FIRAT IRMAĞI ÜZERİNDEKİ AKINTILARDAN GEÇEREK YOLCULUK

DAĞLARDAN ATLA GEÇEREK DİCLE’DEN FIRAT’A. FIRAT ÜZERİNDEKİ AKINTILARDAN GEÇEREK SAYAHAT. ASBUZU

51

23.09.1838

ASKER KAÇAKLARI

ASKER KAÇAKLIĞI

53

03.11.1838

KONYA’YA YOLCULUK ERCİYES VE KAYSERİ KİLİKYA GEÇİTLERİ        

KONYA’YA SEYAHAT-ESHABI KEHF- ERCİYAŞ VE KAYSERİ KARACEHENNEM-KONYA-KİLİKYA GEÇİTLER-TOMARZA PİSKOPOSU- AVŞAR PRENSİ 

54

08.11.1838

Olması gereken tarih artık açıkça bellidir, 08.12.1838.

55

23.11.1838

Aynı aşırma izi, olması gereken tarih 23.12.1838.

56

27.01.1839

URFA’YA YOLCULUK- NEMRUT’UN SARAYI NEMRUT’UN SARAYI

URFA’YA SEYAHAT-CİRİT ATMA- MAĞARALAR-NEMRUT’UN SARAYI

59

08.04.1839

FIRAT KIYISINDAN EĞİN’E YOLCULUK

FIRAT KENARINDA EĞİN’E SEYAHAT

Burada her iki başlık da hatalıdır. Doğrusu FIRAT KENARINDAKİ EĞİN’E YOLCULUK olmalıdır.

Zira günümüzde de olduğu gibi, antik dönemde Anadolu’da benzer isimlerle bulunan yerleşim yerleri o yerleşim yerlerinin yanında, yakınında bir göl, akarsu, dağ vb. coğrafi konuma göre ayırt edilirdi. Örnek: Anadolu’da sayısız Heraklia yerleşimi vardır. Bafa Gölü yakınındaki Heraklia ayırt edici adını hemen yanı başındaki Latmos Dağı’ndan alır ve adı HERAKLIA AD LATMOS, olarak geçer.

60

12.04.1839

FIRAT’TAN AŞAĞI KELEKLE İNMEK DENEMESİ

SULARIN TAŞKIN OLDUĞU SIRADA FIRAT’TAN AŞAĞI KELEKLE İNMEK TECRÜBESİ

65

10.08.1839

İSTANBUL’A DÖNÜŞ VE SULTAN ABDÜLMECİT’İN HUZURUNA ÇIKIŞ

İSTANBUL’A DÖNÜŞ, VEZİRİN KABULÜ SULTAN ABDÜLMECİD’İN HUZURUNA KABUL OLUNUŞ

67

13.09.1839

KARADENİZ VE TUNA’DAN YOLCULUK

KARADENİZ VE TUNA’DAN ORSOVA’YA KADAR SEYAHAT

 

 

 

 

KD 2010 çevirisinde açıkça görüldüğü gibi, tarihler hatalı bile olsa bunun kaynak dilde teyidi yapılmadan, açıkçası kaynak dildeki kitap okunmadan olduğu gibi alınmıştır.

Mektup başlıkları ise kaynak dildeki başlıklarla çoğu yerde uyumsuz ve eksik, açıklayıcı olmaktan uzaktır.

KÜRT / KÜRDİSTAN

Bizim analize esas aldığımız kaynak dildeki kitap 67 mektuptan oluşmaktadır. Gerek kaynak dilde esas aldığımız kitap gerekse bu kitabın tam metin ve mektup olarak çevirisi olan ve bizim de çeviriye esas kitap olarak yararlandığımız H.ÖRS 1960 çevirisinde KÜRT ve KÜRDİSTAN başlıkları taşıyan sadece 3 mektup, 44.- 45. ve 46. mektuplar, bulunmaktadır.

MEKTUP NO                         BAŞLIK

44                                              BİR KÜRT HİSARININ MUHASARASI

45                                              KÜRDİSTAN DAĞLARI

46                                              KÜRTLERE KARŞI SEFER

Çevirenin önsözü hariç, H.ÖRS 1960 çevirisinin mektuplara ayrılan sayfa sayısının 328 olduğunu düşünürsek, KÜRT ve KÜRDİSTAN için ayrılan sadece 13 sayfadır.

KD 2010 çevirisini yapan E.KARAHAN ve Nurer UĞURLU her yönüyle aşırma olduğu sezilen ve üstelik sayfa sayısı toplam sayfa içinde % 5 bile yer tutmayan sadece üç mektubun başlığından yola çıkarak kitabın başlığını neden KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN olarak koyarlar ki?

Tamam bir serbest çeviri vardır, diyelim, yabancı filmlerde, TV dizilerinde, yabancı dilde çıkan kitaplarda, şiirlerde vb, olduğu gibi, ama bu kadar da içerikten kopuk, bir başlık neyi anlatmak ister?

Bu konuyu çalışmamızın sonuna bırakacak olursak, şimdi de örnekleme birkaç çeviri karşılaştırması yapalım isterseniz.

ÖRNEKLEME KARŞILAŞTIRMALI ÇEVİRİLER

MEKTUP NO: 3

H.ÖRS 1960

Bütün yüzüne keskin çakmak taşları saplanmış bir çeşit kızağın üstünde idi. s.14

KD 2010

Bütün yüzüne keskin çakmak taşları saplanmış bir çeşit kızağın üstündeydim. s.47

Moltke’nin burada anlatmak istediği Anadolu’nun harman yerlerinde kullanılan kadim tarım aleti dövendir. H. ÖRS bir dip not ile açıklama yapabilirdi. Yapmamış. N.UĞURLU da aynen kabul etmiş, o da merak etmemiş bu bir çeşit kızağı. Kaldı ki gerek Moltke’de gerekse çeviride bir sonraki cümlede “harman” kelimesi geçer.

H.ÖRS 1960

Bu, milletlerin beşiği Asya idi, tepesi karlı Olympos’tu. s.15

KD 2010

Bu, halkların ve uygarlıkların beşiği Asya’ydı. Tepesi karlı Olympos’tu. s.49

ANALİZ

H.ÖRS Olympos’un Uludağ olduğunu bilmiyor, bakmak zahmetine de girmiyor. N.UĞURLU da aynı kelimeyi kullanıyor zahmetsiz.

MEKTUP NO: 6

H.ÖRS 1960

Serasker haftada birkaç kere beni çağırtıyor. Fakat şimdi Türkler Ramazanı kutladıkları için gündüzün bütün işler duruyor, bu sebeple de ziyaretler gece yapılıyor. s.19

K.V.GÜL 1967

Serasker her hafta birkaç defa beni yanına çağırtıyor. Fakat şu sıralarda Türkler “Ramazan” denilen oruç ayında olduklarından, bütün işyerleri gündüzleri kapalı. Bu yüzden ziyaretler ancak geceleyin mümkün oluyor. s.27

KD 2010

(İlk cümle atlanmış.)

Fakat şimdi Türkler Ramazan kutladıkları için gündüz bütün işler duruyor, bu nedenle de görüşmeler gece yapılıyor.

ANALİZ

Kaynak metinde Ramazan kutlamak anlamına gelen kelime kullanılmış olsa da ramazan değil, Ramazan Bayramı kutlanır. Ayrıca haftada birkaç kere ile her hafta birkaç kere farklı şeyler ifade eder.

Bu anlamda kaynak metne en yakın çeviri K.V.GÜL 1967 olarak görünüyor.

MEKTUP NO: 44

H.ÖRS 1960

Çok yorgun olduğum için, yemek yeryemez beyin kürkleri altında, taştan yatakta (çadırım ve eşyalarım adamlarımın yanında kalmıştı) hemen uyuyuverdim. s.203

K.V.GÜL 1967

Son haddine varan yorgunluğum sebebiyle, iyice karnımı doyurduktan sonra, Beyin kürkünü üzerime çekip taşların üzerinde hemen uykuya daldım. (Çadırım ve yüklerim adamlarımla birlikte geride kaldığı için böyle uyumak zorunda kalmıştım.) s.92

KD 2010

Çok yorgun olduğum için, yemek yer yemez beyin kürkleri altında, taştan yatakta (çadırım ve eşyalarım adamlarımın yanında kalmıştı) hemen uyuyuverdim. s.344

ANALİZ

Burada K.V.GÜL 1967 çevirisi kaynak metne en yakın gibi görünse de hatalı ve uydurmadır.

Tahmin edileceği gibi KD 2010 çevirisi aşırma özelliğini aynen sürdürüyor ve “yeryemez” kelimesinin yazılışı hariç H.ÖRS 1960 çevirisi ile birebir aynı görülüyor.

Yemek yer yemez veya iyice karnını doyurduktan sonra değil, ağır bir yemekten sonra uykuya dalma söz konusudur. Yatılan ise taş yatak veya taşlar değil, “taş sekidir.”

Özel olarak yapılmamışsa, günlük hayatta Türkçe’de taş yatak kavramı yoktur. Ancak yakın zamanlara kadar Anadolu’nun çoğu yerinde insanlar, ev sahipleri ve misafirleri kışın ahırların içinde bulunan “ahır sekilerinde” yatıp uyurdu. Bir tür taştan sekiydi onlar da. Mektubun tarihine bakarsak aylardan kış değil ve burada sözü edilen ahır sekisi değil, ancak taş bir seki söz konusudur, Moltke bunu anlatmamış olabilir, ancak çevirmenlerin bunu sorgulamaları gerekir.

Aynı mektuptan

H.ÖRS 1960

Böylece müzakereler bugüne kadar sürdü. Şimdi de “top mop’un” yukarıya çıkarılması lazım.

K.V.GÜL 1967

Bu yüzden müzakereler bugüne kadar uzamış oldu. Ve ancak bundan sonra “top mop” çekilerek tepelere çıkarıldı.

KD 2010

Böylece müzakereler bugüne kadar sürdü. Şimdi de “top mop’un” yukarıya çıkarılması gerek.

ANALİZ

Her iki çeviride kaynak dildeki tek cümlelik ifadeyi gereksiz yere bölüp iki cümle halinde yazmış.

Top-mop tepelere çıkarılmadı, çıkarılması gerekiyor, ne zaman “şimdi.”

Nasıl?

Yukarı doğru sürükleyerek.

Top-mop nedir?

Moltke Osmanlı askerinin kullandığı tekerlemeyi aynen mektubuna alıyor, ama mektubun muhatabına ise bunun ne olduğunu parantez içinde yazıyor. (Kanonen und Zubehör) Yani toplar ve teçhizatı.

H.ÖRS 1960 bu parantezi görmezden geliyor.

KD 2010 çevirisini analiz etmeye bile gerek yok.

Metin içi sayısız çeviri hatalarını uzatabiliriz, buna gerek yok.

Gelelim sorumuza:

Neden KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN?

Uzun bir kronolojiye gerek yok, kısaca göz atacak olursak.

24 Mart 2009

Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL Bağdat’a giderken uçaktaki gazetecilere Kuzey Irak için “Kürdistan” ifadesini kullanır.

2009 ortaları

Oslo görüşmeleri olarak bilinen MİT-PKK görüşmeleri.

15 Kasım 2009

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: "Millî birlik ve kardeşlik projemiz bir hedeftir.

Demokratik açılım süreciyle bu hedefe ulaşacağız." Bundan gerisini yazmak gereksiz.

Ama bu kronolojinin başlangıcının yazımızın başlığında geçen ÇÖZÜM SÜRECİ’ nin başlangıcı ile aynı tarihler olduğu belli oluyor sanırım. 

Konjoktürel olarak her dönemin parlayan sinema filmleri, sinema yıldızları, yazarları, şairleri sporcuları (futbolcuları), ses sanatçıları elbette vardır. Ardından gelen kısa sürede ise bu yıldızlar hemen sönerler. İlahlar seviyesine çıkarılan bu insanların ne filmleri izlenir ne şarkıları dinlenir ne de kitapları okunur.

İyi ama çeviri bir kitap, üstelik 1835-1839 yıllarında Osmanlı topraklarından Almanca olarak yazılıp gönderilmiş ve 1872 yılında Almanya’da Almanca olarak yayınlanmış 67 mektubun sıralandığı bir çeviri eserin sadece kitap adının değiştirilerek KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN başlığı ile yayınlanması konjonktürel olarak neyi etkiler?

Zaten çok az okur sayısı olan bir ülkede okumasa bile “alayım, bir kenara koyayım, katkım olsun” gibi gerekçelerle kaç kişi bir kitap alır? Üstelik çevirmen olarak hiçbir zahmete girmeden, kendinden önce, 1960 yılında yapılmış bir çeviriyi hatalarıyla birlikte olduğu gibi aşırıp yayınlamanın ne amacı olabilir ki?

Haydi diyelim bizim KD 2010 kodlu kitabımızı, KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN, okumak için olmasa bile konjonktürden dolayı kaç Kürt okuyucu aldı? Toplam satış ne olur ve hem hazırlayan hem çeviren ve hem de yayıncı olarak künyede yer alan NURER UĞURLU’nun bu işte amacı nedir?

Kitabın başlığında geçen KÜRDİSTAN kelimesini seksenli yıllardan başlayarak kullanan, hepimizin yakından tanıdığı aydınların başlarına neler geldiği henüz zihinlerimizdeyken kitaba böyle bir başlığın verilmesi hangi kaygıları içeriyordu acaba?

Nurer UĞURLU çeviri kitabın başlığını örneğin neden “UNTER DEM HALBMOND-Yarım Ay Altında” veya çok absürt  olacak ama neden “RÜZGAR GİBİ GEÇTİ” olarak koymamış ki?

UNTER DEM HALBMOND başlığı bizim yukarıda kaynak dilde üçüncü kitap olarak vermiş olduğumuz kitabın yayıncı tarafından kapağa konulan adıdır.

Burada Kürt ve/veya Kürdistan kelimeleri üzerinde durmuyoruz, çok kötü ve aşırma olan çeviriden bağımsız olarak ele aldığımızda bu kelimeler bizi rahatsız da etmiyor.

Bizim rahatsız olduğumuz KD 2010 çevirisidir ve başlığın kaynak dilde yazılan metinle hiç uyumlu olmaması, hiçbir çağrışım yapmaması daha doğru bir deyişle ise yanlış bir çağrışım uyandırma gayretidir.

FONLAMA VAR MI?

Kısaca KD 2010 çeviri kitabı satmadığına göre, okunmadığına göre, bildiğim kadarıyla yeni baskı da yapmadığına göre kitabın baskı ve dağıtım masrafları sadece kitap başlığına bakılarak “fonlanmış” olabilir mi? Aksi halde bu kadar kötü bir çeviri, bu kadar kötü bir şekilde aşırılıp üstelik şaşırtma bir vuruş gibi, bambaşka bir isimle nasıl kitaplaştırılabilir ve yayınlanabilir ki? Okul yıllarımızdan hatırlarız kopyacı tembel arkadaşlarımızı, kimileri hatalı ve yanlış da olsa kopyayı olduğu gibi yazardı, zira konuyu bir kere bile olsa okumamış olurdu. NURER UĞURLU da çevirmeni olarak göründüğü kitabı Almanca kaynak dilden bile okumadığı için H.ÖRS 1960 çevirisini hataları, eksikleri, yanlışları ile birlikte olduğu gibi aşırıp kopyalamıştır.

Taylan KARA “AB VE ABD FONLARIYLA ZİHİN İTHALATI VE DÜŞÜNCE İKLİMİNİN DÖNÜŞÜMÜ”[1] adlı yazısında fonlananları, fonlayanları ve fonlamanın nasıl yapıldığını kendi bir başka çalışmasından[2] aktararak çok çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.

Bizim buna yazacağımız ilave şeyler yok.

Ancak, Nurer UĞURLU’ nun neden bu AKİL İNSANLAR gibi çözüm sürecine grubuna dahil edilmemiş olduğunu bilemiyoruz. O dönemde bir gecede üretilen sanat ve edebiyat, müzik ve sinema eserlerini hatırlayan var mı? Ya da bir iki popüler sinema ve ses sanatçısı dışında akil insanları tanıyan ve hatırlayan?  

EDEBİYAT/ESTETİK/ÇEVİRİ

Taylan KARA’nın adı geçen kitabıyla ilgili olarak Özdemir İNCE’ nin kendisiyle yapmış olduğu ve Cumhuriyet Kitap’ta [3] yayınlanan söyleşideki kısa tanımlarla yazının sonuna gelelim.

Taylan KARA Andre LEFEBRE’den aldığı bu ödünç tanımları adı geçen kitabının önsözüne koyar.

“Dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda ileri sürülen düşünceye ideoloji denir.”[4]

Özdemir İNCE tanımın devamını ben aktarayım, der. “Edebiyatın nasıl olması gerektiği konusunda ileri sürülen düşünceye estetik denir.”[5] 

Konumuz ve ele aldığımız çeviri olduğunda son sözü aynı zamanda çeviri bilimin oluşturucularından olan LEFEBRE söylüyor:

“Çevirinin operasyonel birimi sözcük ve metin değil, kültürdür.”[6]

Ele aldığımız KD 2010 çeviri kitabı ve diğer çeviri kitaplarda varsa edebiyat Moltke’nin, estetik de onundur. Çevirmenlerin, aşırma yaparak çeviri yaptığını zanneden ve bunu kitabın künyesine “çevirmen” olarak yazan Nurer UĞURLU’nun LEFEBRE’nin tanımındaki bir kelimeden, “kültür” kelimesinden hiçbir şey anlamadığını yazmaya çalıştık.

Neyse ki Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın 09 Temmuz 2021 tarihinde yapmış olduğu Diyarbakır Mitingi ne yeni bir konjonktür oluşturdu ne de o konuşma sonrası sanat, edebiyat, çeviri, müzik, sinema vb. adına ortalığa “çözümsüz” ve estetikten yoksun şeyler döküldü. Konjunktüre bağlı olarak her şey mümkündür belki de ama bu inceleme yazısı söz konusu olduğunda; edebiyat ise estetikten, çeviri ise kültürden yoksun olamaz.

Recep Babayiğit

Hattuşa, Ağustos 2021 

Teşekkür:

-Kaynak dildeki BİRİNCİ KİTABI bana ulaştıran Hacettepe Üniversitesi’nden hocam, değerli insan, Slavist Doç. Dr. Michael FRITSCHE’ ye,

-ÜÇÜNCÜ KİTABI ulaştıran sevgili dostum, Germanist, Hüseyin BOYRAZLI’ ya çok teşekkür ederim.

KAYNAK VE HEDEF DİLLERDEKİ KİTAPLARIN KAPAKLAR

Kaynak Dilde Birinci Kitap Dış Kapak - 546 Sayfa 

Kaynak Dilde Birinci Kitap İç Kapak


Kaynak Dildeki İkinci Kitap 80 sayfa


Kaynak Dildeki Üçüncü Kitap 276 sayfa

Hedef Dildeki Birinci Kitap H.ÖRS 1960    338 sayfa 

Hedef Dildeki İkinci Kitap K.V.GÜL 1967  173 sayfa

Hedef Dildeki Üçüncü Kitap H.ÖRS 1969 293 Sayfa 

Ele Alınan Kitap KD 2010  543 sayfa


[1] YENİ GELEN DERGİ-AĞUSTOS 2021-38. SAYI

[2] TAYLAN KARA-EDEBİYATLA AHMAKLAŞTIRMA FELSEFEYLE ÇÖKERTME-BULUT YAYINLARI

[3] CUMHURİYET KİTAP-PARASIZ EK-SAYI 1622

[4] age

[5] age

[6] ege









5 Ağustos 2021 Perşembe

İKİSİ KADIN ÜÇ TIRP/AN -Fakir BAYKURT anısına-

BİRİNCİ KADIN

Endüstrileşme tekerleğin icadıyla başladıysa, tarım ne zaman başladı?

Tarım aletlerinin yapılmasıyla mı?

Bir büyük felaketle, bütün enerji kaynakları yok olduğunda yeniden el imalatına dönüldüğünde kıyada köşede eski de olsa işe yarar bir araba tekerleği bulabilecek miyiz? Aydınlatma için bir gaz lambasını nereden bulacağız?

Tarım için örneğin, arpa, buğday biçmek için bir yerlerde “tırpan” bulabileceğiniz aklınıza gelir mi hiç? Haydi buldunuz, diyelim, o tırpanı kim kullanabilecek?

Tırpan için tırpan taşınız, tırpan çekiciniz, örsünüz bütün bunlar hala duruyor mu bir yerlerde?

Bunlar da ne ya, diyorsunuz değil mi?

…/…

2019 Nisan ayı.

Eğin’de çok yaşlı dut ağaçlarının bulunduğu 15 dönümlük bir “dut bahçesinde” çalışıyorum. Bahçe sahibinin 10 yaşlarındaki küçük çocuğu Alim koşa koşa yanıma geliyor: “Recep Abi Recep Abi, bir yabancı geldi, gelip konuşabilir misin?”

Elimdeki budama makasını cebime koyup gelen yabancıyı görmeye bahçe içinde bulunan eve gidiyorum.

Gelen yabancı İsviçreli bir kadın, PAULINE.

Konuşup tanışıyoruz. O da bahçede çalışmaya gelmiş. Bir iki gün geçiyor aradan, birlikte çalışıyor, sulama yapıyor, bahçenin çepellerden arındırdığım bir yerine sebze dikiyoruz.

Bir öğlen molasında evin büyük annesi Aysel Teyze “Recep oğlum, bizim bir de yukarı bahçemiz var, orası hiç biçilmedi, adam boyu ot bürümüş, bir tırpan bulsam da oranın otunu biçsen,” diyor.

Aysel Teyze’ye motorlu tırpanı kullanmayı bildiğimi, ama astımımdan bunu yapamayacağımı, tırpan motorundan çıkan egsoz ve tırpan misinasından kaynaklı ot tozunun beni tıkadığından söz ediyorum.

Bizim konuşmalarımıza kulak misafiri olan İsviçreli Pauline bir ara “tırpan tırpan?” demeye başlıyor.

“Evet, tırpan” diyorum.

“Bir el tırpanı bulabilirseniz, ben yukarı bahçenin otlarını biçebilirim.”

Pauline’nin söylediğini Aysel Teyze’ye aktarıyorum.

Aysel Teyze ilk şaşkınlığını yaşıyor. “Ne diyor bu ya?”

Pauline’nin tırpan kullanabileceğini, yukarı bahçenin otlarını biçebileceğini, söylüyorum.

“Alla’sen” diyor Aysel Teyze, duyduğuna inanamıyor. “Hemen bir tırpan bulurum.”

Koca Eğin ve köyleri hızlı bir telefon trafiğiyle aranıp taranıyor, kimsede tek bir tırpan bulunamıyor.

Kimisi tırpanını hurdacıya vermiş, kimisi kırmış, kimisi nerede olduğunu bilmiyor.

En çok da “bıçak” yapılmış sağlam tırpan çeliğinden.

Neyse zor da olsa bir tırpan bulundu Aysel Teyze’nin damadından.

Tırpan geldi gelmesine, ama tırpanın bıçak ağzı çapaklı, iyice bir çekiçlenmeli ve tırpan taşıyla bileylenmeli.

Pauline tırpanı görüyor ve benim içimden geçirdiğim tespitleri o dile getiriyor.

-Bu tırpan çok kötü.

-Tırpan taşı var mı?

-Tırpan çekici, tırpan örsü, eğe var mı?

Aysel Teyze hayranlıkla dolu ikinci şaşkınlığını yaşıyor.

“Bu kadın tırpandan anlıyor gerçekten.”

Pauline aradığı hiçbir aleti bulamayınca “bari bir eğe olsa” diyor.

Kıyıda köşede kalmış küçük bir kıl eğe bulunuyor. Tırpancı Pauline ağzı oldukça çapaklı tırpanın bıçak ağzını eğelemeye başlıyor ve bana dönerek “haydi gidelim” diyor.

Pauline ile Çerez’in üstündeki yukarı bahçeye gidiyoruz.

Doğrusu ben de Pauline’nin nasıl tırpan sallayacağını merak ediyorum.

Pauline’nin daha ilk tırpan sallamasıyla şaşkınlık sırası bana geliyor. Hayatımda gördüğüm en usta tırpancılardan birisi önümde tırpan sallayarak yeşil otları biçiyor: hışşş, hışşş, hışşş.

Kendini hiç yormadan, bedenini germeden ritmik ve esnek hareketlerle ilerliyor Pauline.

Ama iş buraya kadar, zira tırpan kısa sürede körleniyor ve işlemez hale geliyor.

Şaşkınlık içinde soruyorum.

“Bu işi nerede öğrendin?”

Pauline İsviçre’de yaşadığı kantonda “tırpan kullanma beceri kursları” açıldığını ve bu işi orada öğrendiğini söylüyor.

Daha da çok şaşırıyorum.

Biz işe yarar bir tırpan bulamazken ve artık kimse tırpan kullanmazken, dünyanın refah bakımından en zengin ülkesi İsviçre “tırpan kullanma beceri kursları” açıyor.

Tırpan ve onu kullanabilen kalmadığı için yarın yaşayacağımız bir büyük felaket sonrasında Anadolu’da arpa, buğday ve ot biçilecek kalır, orakla biçeriz, desek orak da bulamazsınız ki. Elle mi yolacağız onca ekili tarlaları, otlukları?

Dut bahçesinin günlük işlerinden sonra Eğin’e çarşıya indiğimde bu yaşadıklarımı Eğinliler’e de anlatıyorum ve o ironik soruyu soruyorum:

“Şimdi Kemaliye Belediyesi bir tırpan kullanma beceri kursu açsa ne dersiniz?”

DİĞER TIRPANCI

Geçiminizi sağlamak için iş bulabilmek için nelere katlanabilirsiniz? Ne kadar uzaktan kalkıp gurbete gelirsiniz? Geldiğiniz yerde kaç günlük iş bulabilirsiniz? Gurbet elde ışıksız, susuz, penceresiz yarım kalmış veya terkedilmiş inşaat köşelerinde sizin gibi iş bulmaya gelen köylülerinizle kaç gün bir arada kalabilirsiniz?

Kısacası bu sefalete kaç gün dayanabilirsiniz?

…/…

2014 Mayıs ayı.

İzmit Halkevi durağından belediye otobüsüne bineceğim. Kitap fuarının düzenlendiği yere gideceğim.

Durakta bekleyen ve boyundan uzun, ahşap sırığa benzer parçayı bir sancak gönderi gibi ayaklarının dibinde dikine tutan adam dikkatimi çekiyor. Sancaklar kullanılmadığı zamanlarda kendi gönderine dürülerek sarılır ve dürülmüş halde gönderi ile birlikte bir kılıfın içinde muhafaza edilir.

Duraktaki adamın elinde bir sancak gönderi gibi tuttuğu sırığın ucuna sancak dürülmemişti kuşkusuz.

Sağ tarafımda kalan adamın önünden geçerken, adamın elinde dikine tuttuğu sırığın aslında bir tırpan sapı, sırığın sapına bir sancak gibi dürülü duran şeyin ise tırpan bıçağı olduğunu fark ediyorum.

Adam ustalıkla katladığı tırpan bıçağını hiçbir tehlike arzetmeden tırpan sapına emniyetli bir şekilde sarmış.

Bir an irkiliyorum.

Azrail figürü olan tırpanla otobüs durağında bekleyen bir adam. Gördüğüm grotesk bir film sahnesinden bir kare mi?

Ürperiyorum. Gerçekliği doğru mu emin olamıyorum.

Adamın elinde tuttuğu bıçağı katlanmış tırpan sapı neyi anlatıyor?

Otobüse adımımı atarken adam arkamdan sesleniyor:

“Fazla biletiniz var mı?”

Hiç cevap vermeden adam için de bir otobüs bileti atıyorum.

Koltukları boş olan otobüsün en arka tarafına doğru gidiyor ve sol cam tarafında bir koltuğa oturuyorum.

Adam da geliyor yanıma ve bilet parasını vermek istiyor.

Parayı almayacağımı, ısrar etmemesini söylüyorum adama.

Adam da benimle aynı hizada sağ taraftaki cam kenarına geçip oturuyor.

Adam, boyu neredeyse otobüsün tavanına değecek olan elindeki tırpanı dikey vaziyette ayaklarının önünde ve sıkı sıkı tutuyor.

Az önce gördüğüm o grotesk sahne daha da yakınıma geldi. Merakımı yenemiyorum.

-Hayırdır hemşerim, elinde tırpanla nereye gidiyorsun?

-Maşukiye tarafına ot biçmeye abi.

-Neden orası?

-Abi Kartepe eteklerinde olduğu için oranın otu bol.

-İyi de artık motorlu tırpanlar var, hala el tırpanı kullanılıyor mu?

-Evet abi, orada hayvancılık yapanlar var, hayvanlar motorlu tırpanla biçilen otu yemiyor. O nedenle biz gidip otu biçiyoruz.

Adının Kemal, memleketinin Gümüşhane – Torul’un bir köyünden olduğunu söyleyen adam artık benim için o andan itibaren bir tırpancı oluyor.

Ta Gümüşhane-Torul-Karabucak Köyü’den gelen ve adının Kemal olduğunu öğrendiğim bu tırpancı yılın kaç ayında ve gününde İzmit’e gelir? İzmit’in biçilecek otluk alanını toplasan hepsi en fazla bir ayda biçilir? Sonrasında ne yapar bu insan? Hele bu insanla gelen kendisi gibi diğer tırpancıların da olduğunu düşünürsek ne kazanırlar bir, bilemedin iki ayda?

Ne zor hayatlar var.

Maria YORDANIDU 19. yüzyılda ellerinde baltalarla gurbete, İstanbul’a odun kırmaya giden Kürt baltacıları anlatır LOKSANDRA kitabında, bir ödünç cümlesi gelir aklıma hemen: “Kürtler baltalarını yanlarından ayırmazlar ve gurbete gidecekleri zaman anaları, Ispartalı*) kadınların oğullarına kalkan verdikleri gibi, ellerine balta verirlerdi.”[1]  

Tırpancı Kemal ve arkadaşlarının anaları da benzer bir şeyi mi yapıyordu, çocuklarının ellerine birer tırpan tutuşturup gurbete mi yolluyordu onları acaba?

Tütünçiftlik’te, suyu ve elektriği olmayan, penceresi olmayan boş bir inşaatta köylüleriyle birlikte kaldığını söyleyen tırpancı Kemal yılın geri kalanında ne yapacak?

-Çocukların var mı Kemal kardeş?

-Var abi, bir kızım, bir oğlum var.

-Okuyorlar mı?

-Kızım lise sonda Erzurum’da okuyor.

-Ne güzel, kızını okutuyorsun. Peki üniversiteyi kazanırsa gönderecek misin?

-Tabi abi.

-Peki nasıl okutacaksın, imkanın var mı?

-Allah kerimdir Abi.

İneceğim durağa yaklaşıyorum. Otobüsten inmeden önce tırpancı Kemal’den telefonunu alıyorum.

“Bakalım, gün doğmadan neler doğar,” diyorum.

Aradan üç ay geçiyor.

Tırpancı Kemal TEBER arıyor, kızının Sinop Üniversitesi’nde Hemşirelik Fakültesi’ni kazandığını söylüyor.

Var olsunlar, kızımız Güner için eşin dostun desteğini rica ediyorum.

Kızımız okuyup okulunu bitiriyor.

Pandemi günlerinde ataması yapılıyor.

Grotesk bir sahneyi andıran tırpana bakışım genç bir kızımızın hayatını değiştiriyor.

 


Tırpancı Kemal TEBER’in tırpanı

 İKİNCİ KADIN

Başlıkta geçen “tırp/an” kelimesi ilk bakışta Türkçe gibi gelebilir.

Sanki ortada bir “tırpmak” fiili var ve fiilden isim yaparak bir şeyi tırpan anlamında yapılan bir isim gibi, oynatan, yürüten, belleten vb.

Oysa Türkçede “tırpmak” diye bir fiil ve bu fiilden yapılma bir isim bulunmamaktadır.

Tırp/an ise arpa, buğday, yulaf, çavdar gibi tahılın, kimi zaman otun el ile biçilmesinde kullanılan bir tarım aletidir.

Türkçede “tırpmak” fiili yok, derken, bir tarım aleti olan “tırpan” kelimesi de Türkçeye giren ödünç kelimelerdendir, demek istiyoruz.

Fakir BAYKURT 1970 yılında “Tırpan” [2]romanını yayınladığında Köy Enstitülü bir öğretmenin kaleminden çıkan roman başlığının Türkçe olup olmadığı hiç düşünülmedi kuşkusuz.

Zira bir tarım aleti olarak “tırpan” yüz yılları aşan bir zamandır Anadolu köylüsünün elinin altında bulunan önemli bir gereçti ve kelimenin aslı “biçmek” anlamına gelen Rumca “drapanon/drepanon”  kelimesinden geliyordu.

Türkçede biçmek ile ilgili olarak karşımıza “orak” kelimesi çıkar.

Kaşgarlı’da geçen “orgak” bizim Anadolu’da halen kullanılan ot biçme aleti “oraktan” başka bir şey değildir.

“Or” kelimesi ise biçmek anlamına gelir.

Anadolu’da yaygın olan “tırpan” kelimesi kullanılıyor olsa da Erzurum, Kars, Trabzon-Araklı, Hemşin gibi yerlerde Ermenice “gerendi-kerindi” kelimesinden dönüşen ve aynı anlama gelen “kerenti” kelimesi kullanılıyor.

Balkanlar üzerinden gelip Trakya, Marmara ve Ege Bölgeleri’ne yerleşenler ise oralardan ödünç olarak getirdiği ve Rusça “kosari” kelimesinden dönüşen ve aynı anlama, tırpan anlamına gelmek üzere “kosa” kelimesini kullanıyor.

…/…

Fakir BAYKURT’un romanında geçen tırpan “Uluguş” ninenin dilinde bir güzellemeyle dillendirilir: tırpış

Roman, evli olan Kabak Musdu’nun görünce göz koyduğu ve kuma olarak almak istediği 13 yaşındaki Dürü’nün (Düriye) mücadelesini anlatır.

Dürü üzerinden anlatılan roman aslında Anadolu kadınının direniş ve uyanış hikayesidir.

“Tırpan bir direniş romanıdır, umut romanıdır; kadere, alınyazısına karşı direnen insanların öyküsüdür.”[3]

Fakir BAYKURT ise romanlarındaki insanın hep kendisi olduğunu anlatır. “Hep yazdığım insanım ben, yazdığım her insan ben” sözünün en somut örneklerinden biridir Tırpan.[4]

İlk kadın Tırpan romanında geçen karakterlere kıyasla dünyanın ta öbür ucundan olan Pauline olurken, anlatmak istediğimiz ikinci kadın DÜRÜ oluyor.

Uluguş Nine romanın başından itibaren kayıp tırpanını arar. Bütün itiraz, kaçma, saklanmaya rağmen Dürü kurtulamaz ve babası tarafından Kabak Musdu’ya kuma olarak verilir. Düğün dernek kurulur. Gerdek gecesi ironik bir şekilde 29 Ekim, Cumhuriyet Bayramı’na denk gelir.

Uluguş Nine romanın başından beri aradığı ve ölen kocası “Uluguş’tan” kalan eski tırpanını bulur nihayet.

Ama önce Kabak Musdu’yu bu işten vaz geçirmeye çalışır.

“Bak, her şeye aklın eriyor Kabak Musdu, şu önündeki işe neden aklın ermiyor. Bu kız senin emsalin mi ulan? Bu iş, sana iyilik getirir mi? Ellisini geçmiş herifsin. Kız daha on üçünde. Yarın altmış olursun; kız da on sekiz-yirmi. Yetmiş olursun; kız yirmi beş-otuz. Sen gittin süprüntülüğe; ama kız ne olacak?”[5]

Kabak Musdu kararından vazgeçmez.

Geriye tek çare kalır. Uluguş Nine bulur çareyi bir güzelleme dizdiği tırpanı, tırpışı ile.

Romanın başından beri kayıp olan tırpan kurtuluş için bir simgedir artık.

ÖZGÜRLÜK SAVAŞLARINA GÜZELLEME

MİHAİL KALAŞNİKOV – AK47 & FAKİR BAYKURT – TIRPIŞ

Sovyet tankçısı Mihail KALAŞNİKOV kendi adıyla anılan askeri literatürde AK47 olarak bilinen piyade tüfeğini icad ettiğinde bu silahın  60’lı yıllardan itibaren bütün dünyada “bir özgürlük silahı” olarak kullanılacağını tahmin edemezdi.

Kalaşnikov tüfek öldürücülüğü bir kenara bırakılarak savaşçı grupların bayraklarına,yazılarına, sloganlarına kadar girebilmiştir.

Tüfeğin bizim türkülerimize girmesi daha da eskidir. Kim bilmez içinde en az bir “martini, filinta veya mavzer” geçmeyen bir halk türküsünü? Bunların hepsi de öldürücü bir silahtır, ama halkımız onlara güzelleme dizerek türkülerine misafir etmiştir.

Fakir BAYKURT “Tırpan” romanını 1970 yılında yayınlar, yani Vietnam Savaşı’ nın en kanlı çarpışmalarının olduğu, yani Vietnam direnişçilerinin, savaşçılarının ellerinde AK47 – Kalaşnikov piyade tüfeği ile bütün dünyadaki özgürlük savaşçıları için  sembol olduğu yıllardır o yıllar.

O yıllardan sonra bu silah adeta bir ölüm silahı değil, özgürlük sembolü, direniş sembolü bir silah haline gelir.

Fakir BAYKURT’un bu sembolden habersiz, bu sembolün hayatın her alanındaki etkisinden habersiz olması düşünülemez.

Dürü’nün kurtuluşu, özgürlüğü için son çare olarak bir silah gereklidir. O da bulunur. TIRPAN.

Tırpan Uluguş Nine’nin eşi Uluguş’tan kalan ve romanın başından beri kayıp olan eski bir tırpandır ve Fakir BAYKURT, halk türkülerimizde geçen “martini, mavzer, filinta” güzellemeleri gibi, AK47 – Kalaşnikov piyade tüfeğine yapılan güzellemeler gibi, bir silaha güzelleme yaparak romana adını veren tırpanın adını “tırpış” olarak sunar okuyucuya.

Tıpkı halkın dilinde MAUSER’in – mavzer, Kalaşnikov’un – keleş olarak söylendiği gibi.

ULUGUŞ’UN TIRPAN – TIRPIŞ GÜZELLEMESİ

“Uluguş elinde, eğri, paslı bir tırpan tutuyordu. Aşağı dikiyor, yukarı tutuyor, okşuyordu: “Buldum!” dedi Linlin’i görünce. “Ben de tırpanı buldum Linlin!” dedi, okşadı elindekini. Biraz paslıydı. Eğriydi…”[6]  

(…)

“Merim adamdır Demirci Acara! Verelim de şu tırpanı yivlesin! Yumuşak adamdır emme demiri berk döğer!“ s.324

(…)

 “Bu tırpanı sana vereyim Linlin, götür ver Acara’ya! Eğrisini doğrultsun, iki yanına yiv açsın, gözel bir şey yapsın çabuk…”

“Yani öyle bıçak gibi bir şey mi olsun Uluguş?”

“Hançer gibi, tırpan gibi! Uluguş yolladı de, bilir o! Onun adı Acara, bilir benim içimdekini! Selam söyle benden!...” s.324

(…)

“Uluguş, evinin bir tek ziynetini, aynalı sandığını açtı. İçinden bir bohça çıkardı.Bir peşkir çıkardı. Bir poçu çıkardı. Poçuyu aldı, güne tuttu. Güllerini çiçeklerini kokladı. İncecik,ufacık bir poçuydu. Morları, pembeleri vardı. Dururdu sandığının dibinde. Ta kızlığından kalmaydı. Sevdadan uçtuğu günlerin uzak bir anısı olarak ara sıra çıkarır koklardı. Bakardı. Şimdi de baktı, kokladı. Kokladı uzun uzun. Kocası Uluguş takınmıştı bir zaman. Kokladı. Onun bir türlü kaybolmayan kokularını içine çekti. Sonra birden ivediye bindirdi işi. İkiye, dörde, sekize katladı poçuyu. “Tırpışımın el tutacak yerini çılbacık komak olur mu? Olmaz değil mi tırpışım?” dedi. Aldı tırpanı. El tutacak yerine sarmaya başladı poçuyu. Sardı sardı. Sarıp bitirdi. “Emme bunu buraya nasıl dutturacam,nasıl bağlayacam?” diye tasarlamaya başladı. “İğne iplikle diksem gözüm keser mi acap? Bir ip bulup bağlasam çok mu çirkin durur? Çirkin bir şey istemem! Yakışmaz tırpışıma! Dürü kızıma yakışmaz. Nerde şinci o kara yere gidesi inneler iplikler acap? s.352

(…)

Hemen aldı tırpanını,iğneyle iplikle dikti poçunun uçlarını. Tırpışın başını topuz gibi yaptı. “Ne gözel oldu! Ne süslü oldu! Baksanıza ayol! Böyle bir tırpış gördünüz mü bugünece? Köylerde, şeherlerde gördünüz mü? Kızılca’da, Ankara’da, Atine’de, Amarika’da gördünüz mü? Var mı böyle tırpışı varsılların?” Dudaklarına götürüp öptü. “Ne gözel oldun, ne faydalı oldun?” dedi öptü.” s.352-353

Uluguş nine Dürü için bir armağan gibi hazırlar içinde yiv açılmış tırpış bulunan sırmalı bohçayı.

Kurtuluş için gerisi Dürü’ye kalır. Kurtuluş gerdek gecesi sarhoş olup uyuyakalan Kabak Musdu’yu tırpış ile burkmak olacaktır.

“Musdu horluyordu. Tıkırtı etmeden, hışırtı etmeden giyinip kuşandı. Kolundaki saati, bilezikleri, boynundaki altınları çıkarıp attı. Azığını, ekmeğini bir çıkıya sardı. Sıkıca kuşandı beline. “Tırpışım gel!” dedi birden. Aldı tırpanı eline. “Euzü” yü okudu. Kalktı ayağa. s.364

(…)

“Lambayı iyice kıstı Dürü. Sonra karyolanın başucuna dolandı. Uzun uzun ölçüp oranladı. Boş böğründen sokacaktı tırpışı. İki eliyle tutacak, var gücüyle basacaktı. Sonra bir eliyle ağzına çapıt basacak, bir eliyle de tırpışı burkacak, sonra öylece bırakacaktı. Burkup bırakacaktı.

“Tamam öyleyse kızım!” dedi kendine. “Basacaksan bas, burkacaksan burk! Dört seet bekleme herifin başında…”

“Euzü” yü bir daha okudu. Sokuldu yanına. Sokuldu iyice. Tırpışı doğrulttu. Ala aydınlıkta basıverdi iki eliyle. Var gücünü ellerinde topladı. Birden iki parmak kadar girdi içeri. Girip durdu tırpış. Var gücüyle yeniden yüklendi. Yüklendi, iyice soktu içeri. Topuzuna kadar gömdü tırpışı. Bastı gömdü sıkıca. Kanı büngüldedi, süzüldü yatağa.” s.367

…/…

İkisi kadın üç tırpanın üçü de bir sembolür aslında, büyük felaketler olsa da olmasa da elinizin altında bir tane tarım aleti tırpan ve direniş sembolü olarak da              Fakir BAYKURT’dan bir “Tırpan” bulunmalıdır.

 



[1] MARIA YORDANIDU-LOKSANDRA İSTANBUL DÜŞÜ- BELGE YAYINLARI-ÇEV:OSMAN BLEDA

*) Antik Dönem Ispartası-blogger notu

[2] FAKİR BAYKURT-TIRPAN-REMZİ KİTABEVİ-1970

[3] TAHİR ŞİLKAN-TIRPAN VE FAKİR BAYKURT’UN GÜNCELLİĞİ-EVRENSEL KÜLTÜR AYLIK SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ-SAYI 213-EYLÜL 2009

[4] TAHİR ŞİLKAN, AGE

[5] FAKİR BAYKURT, AGE

[6] AGE, s.323