Moltke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Moltke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2025 Cuma

MOLTKE’NİN ANILARINDAN ÇEKİÇ ALİ’NİN AVAZINA: ÇUBUK

Tütün ilk defa nerede ve ne zaman sigara olarak içildi?

Eldeki bilgiler ilk tütünün MÖ 3000’lerde Mısır’da içildiğini söylüyor. Sigara olarak içilmesi, yani tüttürülmesi ise belki de ilk önce Kızılderili kabilelerinde başlamış olmalıdır.

Sigara kağıdı bulunana kadar tütün içmek için çeşitli araçlar kullanılıyordu. Türklerin en yaygın olarak kullandığı araç ise halkımızın “Çıbık” olarak telaffuz ettiği “Çubuk’tu.”

Çekiç Ali’den dinlerdim, Çıbığına Lüleyim, türküsünü.

Ancak çıbık çekmenin de bir ritüeli olduğunu, Osmanlı’da beylerin, paşaların çıbıklarını hazırlayan “Çubuktarları” olduğunu bilmezdim.

Ne de çıbığın ucuna takılan lüle malzemesine bakarak o çıbığı çekenin statüsünün anlaşıldığını.

Türklerin İstanbul kahvehanelerinde çıbık çekmelerini uzun uzun anlatan Moltke’nin tütün içme konusunda beni de provoke edebileceği ise aklıma bile gelmezdi.

…/…

MOLTKE’NİN ÇUBUĞU

Moltke önce çubuğun malzemesinden söz ediyor.

“İstanbul’da iki şey en mütekamil şeklini bulmuş, bunlardan biri sana evvelce tarif etmiş olduğum kayık, öteki çubuk. Mükemmelliğin belirli bir derecesi monotonluğa götürüyor. Bir kayık tıpkı öteki gibidir, çubuklar da böyledir. Sana sadece bir tanesini tarif etmem kafi, böylece bütün bu 28 milyonluk (çünkü bu memlekette herkesin çubuğu var) kategoriyi tanımış olursun.

Kiraz dalından boru 2’den 6 ayağa kadar, hatta bazen daha fazla uzunluktadır. Ne kadar uzun ve kalın olursa o kadar kıymetlidir. Bilgisiz Frenk (Türkler bunlara yabancı yani ‘yaban adamı’ derler) bir çubuk satın alırsa bu, genellikle akçaağaçtan tornada çekilmiş ve üzerine kiraz kabuğu kaplanmış bir çubuk olur.

(…)

Çubuğun sonuncu ve en kıymetli parçası kehribar ağızlık (takım)dır. En makbul sayılanı damarsız ve lekesiz süt beyaz kehribardan olanlardır. Eğer böyle bir ağızlık büyük bir parçadansa kırk, elli hatta yüz thaler (Prusya’nın o dönemde kullandığı para birimi, rb) eder. Sanırım ki yüzyıllardan beri elde edilen kehribarların çoğu Türkiye’ye yollanmış. Çünkü en fakir Türk bile çubuğu için bundan bir parça edinmeye uğraşır. Sahiden de başka tabii ya da suni hiçbir madde dudaklara kehribar kadar hoş gelmez. Üstelik kehribarın hastalık bulaştıran hiçbir maddeyi almadığına da inanırlar. Bu da veba zamanında insanın yüreğine rahatlık verir, çünkü saydığı bir misafir gelince Türk ona hemen kendi çubuğunu ikram eder.”[1]

Çekilen tütünü de anlatır Moltke.

“Tütün mükemmeldir ve özellikle Suriye’nin Ladik (Lazkiye, rb) tütünü makbuldür. Pek ince kıyılır, kolay yanar ve yanarken güherçile gibi çıtırdar.” [2]

Çubuk çeken Osmanlı Efendisi

Çubuk nasıl içilir? 

“Türkler (çubuk içmek) derler, sahiden de tıpkı bir bardak Ren şarabı gibi höpürdetirler onu. Bütün dumanı ciğerlerine çekerler, başlarını geriye atar, gözlerini yumarlar, sonra bu sarhoş edici dumanı ağır ağır ve keyifle burunlarından ve ağızlarından çıkarırlar.”[3]

Çubuğu hazırlayan birisi vardır, onun görevi sadece odur ve yaptığı işten dolayı onun adı “Çubuktardır.”

Moltke çubuktarın çubuk hazırlayışına da şahit olur.

“Ayrı bir uşağın, kendisinin de hiçbir işi olmayan efendisinin çubuğunu temizlemek, zarif bir şekilde doldurmak, yanar bir kömür parçasını tütünün üstüne, tam ortalama olarak, koymak, bir iki nefes çekerek yakmak ve merasimle ikram etmekten başka hiçbir işi yoktur. Bu sırada çubuğu yukarı tarafından sağ eliyle tutar, sol elini hürmetle karnına koyar, sana doğru hızlı hızlı ilerler ve lüleyi öylesine yere koyar ki çubuğu şöyle bir çevirince ağızlık tam dudaklarına gelir. Sonra kıymetli halıyı ateş düşmesinden korumak için lülenin altına küçük bir pirinç tas koyar, geri geri kapıya çekilir ve orada yeniden çubuk doldurma hareketini bekleyerek, ayakta durur.”[4]

…/…

SEETZEN’İN GÖRDÜĞÜ ÇUBUK

 19. yüzyıl başlarında İstanbul’a gelen Alman bir hekim-gezgin Ulrich Jaspers Seetzen ise çubuk çekme ritüelinden ziyade, çubuğun ucundaki lüleden söz eder.

“Türkler çubuğun lülesini sık sık değiştirirler, çünkü tütün yağlı bir madde olduğundan, lülenin içi kısa sürede kurumla kaplanır. Burada lülenin içine tütünü gevşek koymaya özen gösteriyorlar, bizde yaptıkları gibi sıkıştırmıyorlar. Ayrıca çubuğun boyu da uzun olduğundan, tüttürülmesi kolaylaşıyor. Çubuğu hafifçe emdiklerinden, tükürük bezlerine fazla basınç uygulanmıyor, dolayısıyla da tükürme gereği duyulmuyor. Bunun çok iyi alışkanlık olduğu görüşündeyim. Zenginler veya ekabir sınıfından olanlar, bazen tütünü yaktıktan sonra üstüne küçük bir amber veya öd ağacı parçası koyuyorlar. Böylece nargileden çevreye tatlı bir rayiha yayılıyor.”[5] 

…/…

REŞAD EKREM’İN ÇUBUKTARI

İstanbul için kalem oynatan, onsuz olursa eksik bir İstanbul tarihi yazılır, diyeceğimiz, İstanbul aşığı Reşat Ekrem Koçu ise Tayyarzade isimli çubuktarın örneğinde “Çubuktarları” anlatır.

“Tayyarzade (burada çubuktar, rb) koştu, bütün İstanbul’un keramet sahibi olduğuna inandığı saçlı şeyhin elini öptü, fakat Geysudar Efendi güzel delikanlının elini bırakamadı:

‘Yürü Tayyarzade, seni çırağ ettim. Gümrükçü’ye çubuktar götürürüm…’ dedi.

Geysudar Mehmed Efendi’nin sadece ‘Gümrükçü’ dediği Gümrük Emini Hüseyin Efendi İstanbul’da babadan oğula yıllarca celeplik etmiş zengin bir ailenin varisiydi. Servetinin ve zekasının yardımıyla imparatorluğun mühim memuriyetlerinden biri olan İstanbul gümrükleri emirliğine kadar yükselmişti. İnsanın ufak bir gafletle kolay lekelenebileceği bu memuriyette beş yıldan fazla namuskarane çalışmış ve 1627’de yine namusunun yüzünden azledilmişti.”[6]

(…)

“Hüseyin Efendi köşede oturuyordu, ‘Geysudar Efendi geldi…’ dedikleri zaman, zengin adam elindeki kitabı sedire bırakıp hemen ayağa kalkmıştı.

Tayyarzade (çubuktar, rb)mahcup ve hicabının bir kat daha artırdığı güzelliğiyle ve tığ gibi vücut yapısının şehbaz reftarıyla ilerlerdi, Hüseyin Efendi’nin eteğini öpecek oldu.”[7]

Çubuk lülesi

Çubuktar Tayyarzade konağa yerleştikten sonra Hüseyin Efendi’nin dört kısır karısı da ona düşman kesilirler.

“Dört cahil kadın birbirlerini tahrik ederek Tayyarzade’ye düşman olmuşlardı, kocalarının aleyhinde çirkin dedikodulara başladılar; ‘Kahvehane ve hamam peykelerinde itlerle yatar kalkar yalın ayaklı, yarım pabuçlu, yeni yakası bitli oğlan bizim efendiyi büyüyle zapt etmiştir. Hüseyin Efendi’nin gözü o haramzadeden başka kimseyi görmez, gece dahi hareme gelmez; varsa Tayyaroğlu, yoksa Tayyaroğlu…’ diyorlardı. Hüseyin Efendi dört kısır karısının dördünü de boşadı, hepsine yeteri kadar para verdi ve eşyalarıyla birlikte konaktan attı.”[8]

ÇEKİÇ ALİ’NİN ÇIBIĞI

Kırşehir-Kaman-Meşeköylü Abdal Usta Çekiç Ali ise kaynaklık ettiği “Çıbığına Lüleyim” türküsünde, Fuzuli’yi bilmeden Fuzuli’nin “Su Kasidesi” benzeri nitelemeler yapar.

 …/…

Aziz Nesin’e “En sevdiğiniz Türk şairi”, kimdir, diye sorduklarında, hemen “Fuzuli,” der. Azeridir Fuzuli, Azeriler onu bizden daha çok bilirler ve severler.

Ardından ekler, “Fuzuli’nin ‘Leyla ile Mecnunu, olağan üstü bir destandır,” der.

Lise edebiyat derslerinde, divan edebiyatının en zor konusu aruz vezniydi.

Ama yine de divan edebiyatını bana sevdiren Fuzuli’ydi, en çok beğendiğim ise, onun aşağıya iki dizesini aldığım eşsiz “Su Kasidesi’ydi.”

Bizim gibi, doğu toplumlarında sevgiliye olan hasret öyle derindir ki, bunu bazen bir şiir, bazen bir söz, bazen bir benzetme anlatır.

Ama bütün mesele sevgiliye olan hasreti anlatmak, dile getirmek değildir, mesele hasreti dindirmektir.

Sevgiliye hasreti dindirmek kolay değildir. Nice mendiller düşürülür cumbalı evlerden sevgilinin geçtiği yola, nice ucu yanık nameler yazılır sevgiliye.

Su ya da mey dolu bardaktan iki yudum içildikten sonra, bardak ya da kadeh sevgiliye gönderilir muhabbet meclislerinde, yarısını da sevgili içer.

Amaç, meyin yarısını ikram etmek değildir, amaç, sevgilinin dudaklarının değdiği bardağa veya kadehe, aynı yere kendisinin de dudaklarını değdirip, bir tür buluşma yaşamaktır.

Öyle değil midir, sevdiğimiz birisinin, sevgilimizin, gezip dolaştığı, büyüdüğü, yatıp uyuduğu yerleri bizim de gezip dolaştığımızda “Ah işte sevgilim de buralarda dolaşmış, buralarda yatıp uyumuştu,” diyerek sevgiliyle bir tür buluşma yaşamaz mıyız?

Ama aşağıdaki Su Kasidesi’nden alınan iki dize öyle bir buluşmayı anlatır ki, günümüz arabeskçileri o tarihte yaşamış olsalardı, işin içinden çıkamazlardı.

Öleceksin, gönüllü öleceksin, belki kara sevdadan, sevgiliye hasretinden, belki intiharla öleceksin, kavuşamayacaksın, kara toprağa gireceksin, kaçış yok.

O kara toprak gün gelip, çanak çömlek, testi yapmak için çamur haline getirilecek ve o çamurdan testi yapılacak.

Sevgilinin kara toprağa dönmüş bedeninden yapılan testiye su doldurulacak, sevgili her gün o testiden su içecek.

Sevgilinin dudakları her gün o testiye değecek. O dudaklar, ölen sevgilinin toprak olmuş, sonra testi olmuş bedeni ile buluşacak.

Bakmayın siz şimdi testilerin plastik, çelik, camdan veya porselenden yapıldığına.

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,
öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla
sevgiliye su sunun.)

Müthiş.

Bizim Abdal müziğimizde bir zirve olan Çekiç Ali vardır. Neşet Usta zirve ise, Çekiç Ali, erken göçmüş bir başka zirvedir.

Bağlamanın teline şiddetle, adeta çekiçle bir yere vurur gibi vurduğu için “Çekiç Ali” demişlerdir ona. Neşet Usta da son yıllarında doğaçlama çalıp söylemeye başladığında, bağlamanın tellerini  adeta bir çekiçle döğer gibiydi.

Bir kıyamet ağıt “Kızılırmak” Türküsü söyler Çekiç Ali.

Ama bir de, “Çıbığına Lüle” diye başka ve benzersiz bir türkü daha söyler.

Öyle söyler ki Fuzuli mezarından uyanıp gelse, Çekiç Ali’nin önünde eğilirdi.

19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarına, Anadolu’ya gelen batılı gezginler, oryantalistler, günlüklerinde Türkleri en tipik özellikleri ile şöyle anlatırlar:” Bütün gün kahvehanelerde bağdaş kurup otururlar, ucunda lüle olan ve içinde tütün yanan uzunluğu bir metreyi bulan çubuk çekerler.”

Biz, Çekiç Ali, Anadolu Ağzı, “Çubuk” demeyiz, “Çıbık” deriz.

Bir insan bütün gün ucunda lüle olan çıbığı çekerse, bunun sevgiliyle buluşmanın ne anlamı olabilir ki? Lüle, kilden yapılırdı, içinde tütün yanardı, çubuğun ucuna takılırdı.

Yani, lüle olmadan, ağızlığa takar gibi, tütünü sarıp çubuğa takamazdın.

Tütün lülenin içinde yanar da yanar, dumanı sevgiliyi, ateşi seni yakar.

Daha çok yanmak, hep yanmak, sevgiliden ayrılmamak, sevgiliyle buluşmak için bütün mesele “Çıbığa lüle olmaktır.”

“Sen ne kadar çıbık olursan, ben o kadar lüle olurum,” der gibidir sevgili.

Yanmak, duman olmaktır lülede. Bunu yazan yazar, ama Çekiç Ali söylerse bu türküyü, sevgili için çıbığa nasıl lüle olunur, anlarsın.

Çıbığına lüleyim

Yar yüzüne güleyim

Sen kapıdan geçerken

Ben başına belayım 

…/…

Yaygın ve hep tekrarlanan bir söz vardır: Bir roman okudum, hayatım değişti.

Ben roman okumadım, ama Moltke’nin Türkiye Mektuplarını okudum ve ilk defa kehribar ağızlıkla sarma tütün içtim. Hayatım değişmedi, ama hayatıma bir şey girdi. 

Moltke yukarıda çubuğun ucundaki kehribar ağızlığı tarif eder.

Ben de aslında bir metreyi geçen uzunlukta bir çubuk çekmeyi isterdim, ama günümüzde öyle çubuklar yok artık ve yapılmıyor. Boyları 50 cm olan Sivas işi çubuklar ise sadece süs ve hediyelik olarak satılıyor.

Moltke’nin beni provoke ettiğini söylemeden önce belli ki kendisi de provoke olmuş ve karşı konulmaz bir istekle çubuk çekmiş. O da daha önce hiç tütün içmemiş.

Onu provoke eden belki de seraskerdi (Başkomutan-genelkurmay başkanı, rb).

“Ben eskiden hiç tütün içmezdim, seraskerin yanında ilk çubuğu reddedemeyince arkasından gelmesi çok muhtemel olan deniz tutmasını bekledim. Fakat buranın tütün içme usulüne kolayca alıştım, hatta gölgeli bir çınarın altında, bakışlarımı deniz ve dağlarda dolaştırmaktan ve yarı rüyada, yarı uyanık, çubuktan bu uçucu içkiyi çekmekten hoşlanmaya başladım.”[9]

…/…

MOLTKE’NİN PROVOKASYONU: KEHRİBAR AĞIZLIK

Moltke’nin kehribar ağızlıkla ilgili yukarıda anlattıkları beni adeta provoke etmişti. Çubuk yoksa da kehribar bir ağızlık bulabilirdim.

2014 yılı, Kasım ayları olmalı.

Kadıköy’de antikacıların olduğu sokakta bir antikacıya girdim ve vitrinden beğendiğim bir kehribar ağızlığın fiyatını sordum.

100,00 USD, demez mi satıcı.

Hemen çıktım antikacıdan.

Bu fiyat üstelik kullanılmış bir kehribar ağızlık için çok yüksek gelmişti.

Moltke’nin anlatımı beni iyi provoke etmiş olmalı ki, yılmadım ve aynı gün Kapalıçarşı’ya gittim.

Beyazıt Kapısı’ndan girdim. Hemen girişte, sağda küçük bir dükkanın vitrinine baktım ve gözüme bir kehribar ağızlık kestirdim. Dükkana girdim. Dükkan, abartmasız 1x2 m boyutlarında küçücük bir mekan ve çoğu ağızlık olmak üzere sadece kehribar ürünler satıyordu.

Satıcıya beğendiğim ve hiç kullanılmamış olan kehribar ağızlığı göstererek fiyatını sordum. Uygun bulup aldım. Almak zorundaydım daha doğrusu. Orası artık gideceğim son noktaydı, o dükkandan da o kehribar ağızlığı alamazsam, Moltke’nin anlattıkları benim için sadece bir okuma metni olarak kalacaktı.

Şimdi bir kehribar ağızlığım vardı, iyi, ama içmek için tütünü nereden bulacaktım. Sordum, Beyazıt-Bakırcılar Çarşısı girişinde kaldırımda açık tütün satanlar olduğunu, oradan alabileceğimi söylediler. Evet, orayı biliyorum. Adıyamanlılar kaldırımın üstünde bez çuvalların içinde çeşit çeşit tütün satıyorlar.

Cebimde kehribar ağızlık, düşümde ucu yakılmış bir sarma sigara.

Selam verip, selam aldım Adıyamanlı satıcıdan.

-Tütün almak istiyorum.

-Vardır. Hangisinden?

-Bilmem, ilk defa içeceğim.

-Aha şunu al. Ne kadar vereyim?

-Bir tutam, kehribar bir ağızlık aldım da deneyeceğim.

-Al sana bir tutam tütün.

-Borcumuz?

-Borç morç yoktur.

-Peki bunu neye saracağım?

-Kağıda.

-Kağıt da var mıdır?

-He vardır.

-İyi, ama ben daha önce hiç tütün sarmadım. Nasıl sarılır?

-Vıyy, torpak başıma, adam daha tütün sarmayı bilmiyor, kehribar ağızlıkla caka satacak. Dur ben sana bir tane sarayım.

Adıyamanlı bu kaldırım bilgesinden işittiklerimle biraz utangaç bir vaziyette özür dilercesine kaçmak istedim oradan.

Tütün satıcısı bana bir sigara sardı hemen ve sarılı sigarayı özenle kehribar ağızlığa taktım. Aklımda Moltke vardı, ona “Sen seraskerlikte çubuk çekersen, ben de şu an sana-seraskerliğe- hiç de uzak olmayan bir yerde kehribar ağızlıkla sarma tütün içiyorum,” demek geçti içimden.

Bir şeyi daha unutmuşum. Yanımda ateş niyetine ne çakmak ne de kibrit vardı.

İlk tütünümü saran Adıyamanlı satıcı, kehribar ağızlığa geçirilmiş ilk sarma sigaramı da yakmıştı.

Tütün satıcısı para istememiş olsa da, hak ettiğini düşündüğüm bedeli avcuna koydum.

Sonra mı?

Sonra, yıllar geçti ve arada bir ve ne zaman Moltke okusam, evimde, elimin altında bulunan tütünden sarıp, kehribar ağızlığa takarak içiyordum.

Sonra?

Sonra bir gün Erkan Amca bana bir adet Toscana purosu yakıp verene kadar. Toscana purosunu ilk içime çektiğimde Moltke’nin ilk çubuk çektiğinde hissettiklerini hissetmiştim: Yarı rüyada, yarı uyanık.

Ama Moltke beni hala provoke etmeye devam ediyor.

…/…

Yanan tütün değildir, yanan tütüne duman olan aşktır.

Sen ne kadar tütün olursan, ben o kadar duman olurum.

 Aşk illa ki.

 Hattuşa,

18 Kasım 2025

 (Bu yazı için tavsiye edilen dinleme: ÇEKİÇ ALİ-ÇIBIĞINA LÜLEYİM)

 


NOT: Bu yazı tütün ve tütün mamülleri içmeyi teşvik edici veya reklam niteliğinde bir yazı değildir. Tütün ve tütün mamülleri içmek sağlığa zararlıdır.



[1] Moltke’nin Türkiye Notları-Feldmareşal H. Von Moltke-Çeviri: Hayrullah Örs-Remzi Kitabevi-1969 Birinci Baskı-s.109-110

[2] Moltke-age, s.110

[3] Moltke-age, s.110-111

[4] Moltke-age, s.110

[5] İstanbul Günlükleri-12 Aralık 1802-22 Haziran 1803 Cilt I-Ulrich Jasper Seetzen-Çeviri: Selma Türkis Noyan-Kitap Yayınevi-Ocak 2017 Birinci Basım-s.90

[6] Binbirdirek Batakhanesi-Cevahirli Hanımsultan-Reşad Ekrem Koçu-Doğan Kitap-Şubat 2016-Üçüncü Baskı-s.59

[7] Koçu-age, s.61

[8] Koçu-age-s.65

[9] Moltke-age, s.111

3 Ekim 2021 Pazar

ÇEVİRİ ELEŞTİRİLERİ-2 ÇÖZÜM SÜRECİNDE ÇÖZÜMSÜZ ÇEVİRİLER BİR ÖRNEK: KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN

ELE ALINAN KİTAP              : KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN

TÜRKÇESİ                               : E.KARAHAN-N.UĞURLU

YAYINEVİ                               : ÖRGÜN YAYINEVİ

BASKI TARİHİ                        : KASIM 2010

DIŞ KAPAK-ÖN                     : Dış kapakta kullanılmış olan siyah beyaz fotoğrafın ne zaman çekildiği, nerede çekildiği, fotoğraftakilerin kim oldukları belirtilmemiştir.

Fotoğraf makinesinin 1850’li yıllarda icat edildiğini ve kitabın 1835-1839 yılları arasında Osmanlı topraklarından yazılan mektupları içerdiğini düşünürsek, kitabın kapağına bir fotoğraf konması ve künyede konulan bu fotoğraftan hiç söz edilmemesi anlaşılamamıştır.

Yazının hemen başlığında göze çarpan bir çeviri vahametinden söz edersek, yazının kendisi nasıl bir yol izler acaba, diye okur bize soru sorabilir.

Okur bize soru sormadan ele aldığımız kitabın künyesinden başlayarak başka diğer tüm vahim hataları sıralamaya başlayalım isterseniz.

Asıl konumuz ise çeviri kitabın adının neden, KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN, olduğu ve hem başlıkta hem de içerikte yapılan çözümsüz çevirinin analizi olacaktır.

TÜRKÇESİ VE HAZIRLAYANI AYNI OLAN BİR KİTAP

Kitap çeviri bir kitap olmasına rağmen, künyeye baktığınızda “Nurer UĞURLU tarafından hazırlanmıştır” (nokta yok) ibaresini görürsünüz.

Çeviri bir kitabın bir çevirmeni, tercüme edeni, Türkçesi, diye belirtilen bir açıklaması olur.

Çeviri bir kitabın künyesinde bir de “hazırlayanı” varsa, Türkçesi karşılığını yazmanın anlamı var mıdır?

KİTABIN KAYNAK DİLDEKİ ADI ve YAZARI

Yine künyeye bakıyoruz ve kaynak dilin Almanca olduğunu anlıyoruz. Ancak bununla ilgili olarak, yani “kitabın orijinal adı, kaynak dildeki adı” gibi bir açıklama göremiyoruz.

Göremediğimiz sadece kitabın kaynak dildeki orijinal adı değil, yazarın adını da göremiyoruz, zira “(kitabın) yazarı” olarak da bir açıklama göremiyoruz.

Eğer bu kitabın başka çevirilerini veya kaynak dil olan Almanca orijinal kitabını okuduysanız veya MOLTKE’ yi biliyorsanız, o zaman kitabın yazarının kim olduğunu ve bahsedilmek istenen kitabın başlığının da ne olduğunu künyeden anlayabilirsiniz.

Ama herkesin Moltke’yi bilmesi gerekmiyor, herkesin kitabı kaynak dilden okuması da.

Kitabın kaynak metindeki adı ve yazarı için künyede yazan metin hiçbir düzeltme yapmaksızın tam olarak aşağıdaki gibidir.

Helmuth von Moltke, Briefe über die Zustaende und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren1835 bis 1839, Berlin, 1841

1835 yılının bitişik yazılması baskı hatası değilse eğer, özensizliktir. Son kelime “Berlin, 1841” neden yazılmış anlamak mümkün değil.

Zira elimizde orijinali bulunan ve 1893 yılında altıncı baskısı yapılan kaynak dildeki, Almanca, kitabın başlığında “Berlin, 1841” ibaresi geçmez.

Kitabı hazırlayan ve Türkçesinde de adı geçen Nurer UĞURLU Bey kendisinden önce yapılan Türkçe çevirilere bir göz atsaydı, esasen mektuplardan oluşan bu kitabın birkaç mektubu içeren ilk baskısının 1872 yılında yapılmış olduğunu görürdü.

O halde benim bulabildiğim ve hem Almancası üç ayrı yayınevince yayınlanan hem de Türkçesi üç farklı kişi tarafından çevrilen (ele aldığımız çeviri hariç) ve yayınlanan kitapları baskı tarihlerine göre aşağıdaki şekilde sıralayalım.

KAYNAK DİL, ALMANCA

BİRİNCİ KİTAP

BRIEFE ÜBER ZUSTAENDE UND BEGEBENHEITEN IN DER TURKEI AUS DEN JAHREN 1835 BIS 1839 VON HELMUTH VON MOLTKE,

HAUPTMANN IM GENERALSTABE, SPAETER GENERAL-FELDMARSCHALL.

SECHSTE AUFLAGE, (ALTINCI BASKI)

BERLİN 1893

ERNST SIEGFRIED MITTLER UND SOHN KÖNIGLICHE HOFBUCHHANDLUNG (YAYINEVİ)

ALFABE: GOTİK HARFLERİ İLE ALMANCA

METİN  : TAM, 67 MEKTUP

İKİNCİ KİTAP

HELMUTH VON MOLTKE

BRIEFE AUS DER TURKEI AUSGEWAEHLT UND EINGELEITET VON MAR HORST

MUNCHEN 1938

ALBERT LANGEN&GEORG MULLER VERLAG (YAYINEVİ)

ALFABE: GOTİK HARFLERİ İLE ALMANCA

METİN  : ÖZET / SEÇME, 15 MEKTUP SEÇİLMİŞ

ÜÇÜNCÜ KİTAP

HELMUTH VON MOLTKE

UNTER DEM HALBMOND

AUS DEN “BRIEFE UBER ZUSTAENDE UND BEGEBENHEITEN IN DER TURKEI AUS DEN JAHREN 1835 BIS 1839”

TREDITION GMBH, HAMBURG (YAYINEVİ)

Baskı tarihi yazmamakla birlikte yayınevinin kuruluşunun 2006 yılı olduğunu görebiliyoruz.

ALFABE : LATİN HARFLARİ İLE ALMANCA

METİN  : DÖRT MEKTUP EKSİK, MEKTUPLAR TAM METİN DEĞİL,

HEDEF DİL, TÜRKÇE

BİRİNCİ KİTAP

FELD MAREŞAL

ÇEVİREN: HAYRULLAH ÖRS

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ

ANKARA 1960

METİN  : TAM

İKİNCİ KİTAP

FELDMAREŞAL

H.VON MOLTKE

TÜRKİYE MEKTUPLARI

ÇEVİREN: KEMAL VEHBİ GÜL

VARLIK YAYINEVİ

EKİN BASIMEVİ

NİSAN, 1967

METİN  : ÖZET / SEÇME, İKİNCİ KAYNAK KİTABIN BİREBİR ÇEVİRİSİDİR. SADECE 15 MEKTUBUN ÇEVİRİSİ YAPILMIŞTIR. MEKTUP NUMARALARI EŞ DEĞİLDİR.

ÜÇÜNCÜ KİTAP

FELDMAREŞAL HELMUTH VON MOLTKE

MOLTKE’NİN TÜRKİYE MEKTUPLARI

ÇEVİREN: HAYRULLAH ÖRS

REMZİ KİTABEVİ

YÜKSELEN MATBAASI

İSTANBUL- 1969

METİN  : TAM

Hem kaynak dilde hem de hedef dilde yayınlanan altı kitabın başlıklarında da KÜRDİSTAN adı geçmemesine rağmen ele almış olduğumuz kitabın başlığında neden KÜRDİSTAN lafı geçmektedir?

Ama gelin bu sorumuzun cevabını yazımızın sonuna bırakalım.

Öncelikle ele aldığımız kitapta yapılan metin içi affedilemez ve özensiz çeviri hatalarını diğer üç kitap ile karşılaştırmalı ve örneklemelerle kısaca bir analiz edelim.

HEDEF DİLDEKİ DOĞRU BAŞLIK

Yukarıda adı geçen birinci kitap hedef dildeki, Türkçedeki, doğru başlığı taşımaktadır.

HELMUTH VON MOLTKE

TÜRKİYEDEKİ DURUM VE OLAYLAR ÜZERİNE MEKTUPLAR

(1835-1839)

Ancak burada, TÜRKİYEDEKİ kelimesinde yazım hatasını görmezden gelemeyiz. Bu vahim hata hem İş Bankası Yayınları hem de Türk Tarih Kurumu Basımevi’ nin gözünden nasıl kaçar, anlamak zor gerçekten.

ÇEVİRMENLER

HAYRULLAH ÖRS (Çevirmen, Eğitimci, Yazar)

Yazım hatası hariç, doğru başlığı taşıyan çeviriyi yapan HAYRULLAH ÖRS (1901-1977) İstanbul Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra Almanya’da ve İsveç’te El İşi ve İş Eğitimi konularında eğitim alır.

Bir dönem Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü de yapmış olan çevirmenin Almanca diline hakim olduğunu hem biyografisinden hem de yapmış olduğu çeviriyi kaynak dilde yazılan kitapla karşılaştırdığımızda anlayabiliyoruz.

 

KEMAL VEHBİ GÜL (Avukat, Politikacı, Yazar, Çevirmen)

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi mezunu KEMAL VEHBİ GÜL (1937-) 1955-56 yıllarında Alman bir firmanın yapmış olduğu Samsun Limanı’nda Almanlara tercümanlık yapmış olup, Almanca yanında Arapça ve İngilizce bilmektedir.

E.KARAHAN-N.UĞURLU

E.KARAHAN olarak künyede adı geçen kişinin ön adını ve Almanca yetkinliği nedir, bilemiyoruz. E.KARAHAN ile birlikte adı geçen N.UĞURLU’ nun ön adının “Nurer” olduğunu neyse ki biliyoruz.

NURER UĞURLU (Şair, Araştırmacı, Yazar, Çevirmen)

Nurer UĞURLU’ nun şairliği burada konumuz değil ne de yazarlığı.

1962 yılında TİP Gençlik Kolları Başkanı olan Nurer UĞURLU (1940-) biyografilerine baktığımızda bu bilgileri bulamayız, bir nedeni olmalıdır elbette. Adana doğumlu UĞURLU iki sene devam ettiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ayrılıyor ve yayıncılık dünyasına giriyor.

Farklı biyografilerinde “çevirmen” bilgileri yer alsa da hangi yabancı dilleri, ne kadar bildiği ve bunları nerede öğrendiği bilgilerine erişmek imkansızdır.

Karşılaştırmalı çeviri hatalarına geçmeden önce kaynak dilden hedef dile geçerken göz ardı edilenler, eksikler, görmezden gelinenler, özensizliklerden kısa da olsa söz edelim. Bütün bunlar çeviriyi doğrudan etkilemese de kaynak metni oluşturan Moltke’ nin mektuplarının anlam bütünlüğünü bozmaktadır.

GÖRMEZDEN GELİNENLER

Türkçe çeviri kitapların adını uzun uzun yazmak yerine aşağıdaki şekilde kodlamakta yarar gördük.

BİRİNCİ KİTAP   - H.ÖRS 1960

İKİNCİ KİTAP      - K.V.GÜL 1967

ÜÇÜNCÜ KİTAP - H.ÖRS 1969

Kaynak kitapta 67 adet mektup bulunmaktadır. Her mektubun bir başlığı, nerede yazıldığı ve yazıldığı tarih yer almaktadır.

Nerede yazıldıklarını dikkate almaksızın, yazıldığı tarihleri karşılaştırdığımızda özellikle Temmuz/ Haziran (Almanca Juli/Juni) ve Aralık/Kasım (Almanca, Dezember/November) aylarının bazı mektupların çevirisinde yanlış yapıldığını fark ettim.

MEKTUP NO

KAYNAK TARİH

H.ÖRS 1960

K.V.GÜL 1967

H.ÖRS 1969

3

29.11 1835

20.11.1835

 

20.11.1835

4

03.12.1835

03.11.1835

 

03.11.1835

5

24.12.1835

24.11.1835

 

24.11.1835

15

19.07.1836

19.06.1836

 

19.06.1836

21

30.11.1836

23.11.1836

 

30.10.1836

22

23.12.1836

26.06.1837

 

23.11.1836

30

26.07.1837

08.11.1838

 

26.06.1837

54

08.12.1838

23.11.1838

 

08.11.1838

55

23.12.1838

10.06.1839

 

23.11.1838

63

10.06.1839

23.11.1836

10.07.1839

10.06.1839

Kaynak metinde bulunan ve her bir mektuba ardışık olarak verilen mektup numaraları H.ÖRS 1960 çevirisinde 30. Mektup dahil son mektup 67. Mektuba kadar (dahil) verilmemiştir.

Benzer durum H.ÖRS 1969 çevirisi için de geçerlidir, 30-67 no’lu (dahil) mektuplar arası numarasızdır.

Tarihlerin yanlış yazılmasının bize göre en büyük nedeni Almanca Temmuz/Haziran ve Aralık/Kasım aylarının yazılış ve söylenişlerinin benzer olmasından kaynaklanıyor olmasıdır. Ama yine de çevirmenin gerekli özeni göstermediği görülmektedir.

Bununla birlikte her üç çevirmen de çeviri için kaynak kitapla ilgili kaçıncı baskıyı esas aldığını bildirmemiştir.

Gelelim asıl konumuz olan ve bizce tam bir ÇEVİRİ VEHAMETİ görünümünde olan KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN adlı ele aldığımız analiz kitabımıza. Bu çeviri kitabın kodunu da KD 2010 olarak belirleyelim.

ÇÖZÜMSÜZ BİR ÇEVİRİ:

KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN

Nurer UĞURLU daha kitabın girişinde HELMUTH VON MOLTKE TÜRKİYE’DE başlıklı yazısında “Biz de yayınladığımız bu kitapta, Moltke’nin Avrupa’da büyük yankı uyandıran Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Yukarı Mezotomya’yla (olduğu gibi aldım yn) ilgili, yaşadığı, gördüğü, tanık olduğu gerçekleri olanca açıklığıyla yansıttığı mektuplarından bir derleme düzenledik.” diye bir açıklama yapar.

Kitabın künyesinde çeviren ve hazırlayan olarak adı geçen Nurer UĞURLU çeviri için esas aldığı kaynak kitabın hangisi ve kaçıncı baskı olduğunu belirtmemiştir. Biz yine de kendimize 1893 yılında yapılan ve bulabildiğimiz en eski, altıncı, baskıyı esas alacağız.

Biz yine diğer üç çeviri kitapta izlediğimiz benzer yolu izleyerek konuyu önce KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN kitabında tespit ettiğimiz özensizlikler, hatalar, eksikler ve fazlalıklar vb. açısından ele alalım. 

ELE ALINAN KİTAPTA (KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN) GÖRMEZDEN GELİNENLER / OLMAYAN İLAVELER

GRAVÜRLER                     

Gerek Moltke’nin gönderdiği mektuplarında gerekse mektupları yayınlayan Alman yayıncıların kitaplarında bir tane bile gravüre rastlanmazken, Nurer UĞURLU kitabın bir bölümünü “GRAVÜRLER” olarak ayırmış ve sanki kitabın konusu gravürlermiş veya kitap “gravürsüz olmazsa olmazmış” gibi içine yerli yersiz bolca gravür yerleştirmiştir.

MEKTUP NUMARALARI

E.KARAHAN-N.UĞURLU çevirisinde hiçbir mektubun numarası yoktur.

MEKTUP BAŞLIKLARI

Her ne kadar Nurer UĞURLU bir derleme yaptık dese de derlenen mektupların başlıkları bile ya eksik ya hatalı ya da uydurmadır.

Bir de olmayan mektupların icadı var. KD 2010 kitabında geçen başlıkları hiç değiştirmeden, düzeltme yapmadan olduğu gibi aktardık.

MEKTUP NO

TARİH

KD 2010

KAYNAK KİTAP

 

07.04.1835

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN
SİYASİ VE ASKERİ DURUMU
BÖYLE BİR BAŞLIK VE
BU TARİHLİ MEKTUP YOK. İLK MEKTUBUN TARİHİ 25.10.1835 TARİHLİDİR.

3

20.11.1835

İSTANBUL’A YOLCULUK

EFLAK KIZAKLARI-YERKÖY, RUSÇUK, TATARLARLA SEYAHAT-ŞUMNU-TÜRK HAMAMLARI-BALKAN-EDİRNE İSTANBUL’A VARIŞ

(Burada, mektup tarihine bakarak KD 2010 çevirisinin H.ÖRS 1960 çevirisinden aşırma olduğunu seziyoruz. Zira aynı hata, yani 29 Kasım olması gereken tarihin 20 Kasım olarak yazılması hatası H.ÖRS 1960 çevirisinde de vardır. Başlık ise tam bir felaket. H.ÖRS 1960 “İstanbul’a Varış,” derken, KD 2010 İstanbul’a Yolculuk” demektedir.)        

4

03.11.1835

Aynı tarih hatası, yani H.ÖRS 1960 çevirisinden aşırma izi devam etmektedir. Olması gereken tarih 03.12. 1835 tarihidir.

5

24.11.1835

Ne yazık ki benzer durum. Olması gereken tarih 24 Aralık tarihidir.

8

09.02.1836

DOĞUDA KADINLAR

ŞARKTA KADINLAR VE ESİRLER

12

05.05.1836

PADİŞAHIN KIZININ DÜĞÜNÜ

PADİŞAHIN KIZININ DÜĞÜNÜ- MEDDAH YAHUT HALK MASALCISI

13

20.05.1836

BOĞAZİÇİ’NDE BAHAR

BOĞAZİÇİNDE BAHAR- TÜRK DİPLOMATİK ÖĞLEN YEMEĞİ

15

19.06.1836

ÇANAKKALE’YE İKİNCİ YOLCULUK

ÇANAKKALE’YE İKİNCİ SEYAHAT- VE İYONYA BALIKÇI KAYIĞI

16

04.08.1836

İZMİR VE ÇEVRESİ

İZMİR VE CİVARI-TÜRK VAPURU

18

20.09.1836

BOĞAZ’IN KUZEYİ

BOĞAZ YAHUT BOSFOR’UN KISMI

22

23.11.1836

YANGINLAR

YANGINLAR, EVLERİN YAPI TARZI

(Burada da olması gereken tarih 23.12.1836 tarihidir ve aşırma izlerini sürmeye devam ediyoruz.)

24

18.01.1837

BEYAZIT CAMİİNİN GÜVERCİNLERİ İSTANBUL’UN KÖPEKLERİ        

İSTANBUL’UN KÖPEKLERİ- MEZARLIKLARI 

28

1-2.05.1837

KD 2010 burada bir tarih uydurması yapmaktadır, zira olması gereken tarih 12.05.1837 tarihidir.

30

26.06.1837

Olması gereken tarih 26.07.1837, aşırma izi aynı şekilde devam ediyor.

32

02.11.1837

RUMELİ, BULGARİSTAN VE DOBRUCA’DA YOLCULUK

RUMELİ, BULGARİSTAN VE DOBRUCA’DA SEYAHAT. TRAJAN İSTİHKAMI

34

28.12.1837

İSTANBUL’UN TARİHİ ESERLERİ

İSTANBUL’UN ESKİ ESERLERİ- AYASOFYA-HİPODROM-FORUM CONSTANTİNUM-DİREKLER VE KİLİSELER, ŞEHRİN SURLARI

35

08.03.1838

SAMSUN’A YOLCULUK KARADENİZ KIYILARI

SAMSUN’A SEYAHAT-KARADENİZ KIYILARI-VAPUR YOLCULUĞU

38

15.93.1838

KÜÇÜK ASYA YAYLASI

ANTİTOROSLAR YAHUT KÜÇÜK ASYA YAYLASI

43

01.05.1838

DİCLE ÜZERİNDEN MUSUL’A KADAR YOLCULUK VE ARAPLAR

DİCLE ÜZERİNDEN MUSUL’A KADAR SEYAHAT-ARAPLAR-MEZOPOTAMYA ÇÖLÜNDE KERVANLA SEFER

48

20.07.1838

FIRAT IRMAĞI ÜZERİNDEKİ AKINTILARDAN GEÇEREK YOLCULUK

DAĞLARDAN ATLA GEÇEREK DİCLE’DEN FIRAT’A. FIRAT ÜZERİNDEKİ AKINTILARDAN GEÇEREK SAYAHAT. ASBUZU

51

23.09.1838

ASKER KAÇAKLARI

ASKER KAÇAKLIĞI

53

03.11.1838

KONYA’YA YOLCULUK ERCİYES VE KAYSERİ KİLİKYA GEÇİTLERİ        

KONYA’YA SEYAHAT-ESHABI KEHF- ERCİYAŞ VE KAYSERİ KARACEHENNEM-KONYA-KİLİKYA GEÇİTLER-TOMARZA PİSKOPOSU- AVŞAR PRENSİ 

54

08.11.1838

Olması gereken tarih artık açıkça bellidir, 08.12.1838.

55

23.11.1838

Aynı aşırma izi, olması gereken tarih 23.12.1838.

56

27.01.1839

URFA’YA YOLCULUK- NEMRUT’UN SARAYI NEMRUT’UN SARAYI

URFA’YA SEYAHAT-CİRİT ATMA- MAĞARALAR-NEMRUT’UN SARAYI

59

08.04.1839

FIRAT KIYISINDAN EĞİN’E YOLCULUK

FIRAT KENARINDA EĞİN’E SEYAHAT

Burada her iki başlık da hatalıdır. Doğrusu FIRAT KENARINDAKİ EĞİN’E YOLCULUK olmalıdır.

Zira günümüzde de olduğu gibi, antik dönemde Anadolu’da benzer isimlerle bulunan yerleşim yerleri o yerleşim yerlerinin yanında, yakınında bir göl, akarsu, dağ vb. coğrafi konuma göre ayırt edilirdi. Örnek: Anadolu’da sayısız Heraklia yerleşimi vardır. Bafa Gölü yakınındaki Heraklia ayırt edici adını hemen yanı başındaki Latmos Dağı’ndan alır ve adı HERAKLIA AD LATMOS, olarak geçer.

60

12.04.1839

FIRAT’TAN AŞAĞI KELEKLE İNMEK DENEMESİ

SULARIN TAŞKIN OLDUĞU SIRADA FIRAT’TAN AŞAĞI KELEKLE İNMEK TECRÜBESİ

65

10.08.1839

İSTANBUL’A DÖNÜŞ VE SULTAN ABDÜLMECİT’İN HUZURUNA ÇIKIŞ

İSTANBUL’A DÖNÜŞ, VEZİRİN KABULÜ SULTAN ABDÜLMECİD’İN HUZURUNA KABUL OLUNUŞ

67

13.09.1839

KARADENİZ VE TUNA’DAN YOLCULUK

KARADENİZ VE TUNA’DAN ORSOVA’YA KADAR SEYAHAT

 

 

 

 

KD 2010 çevirisinde açıkça görüldüğü gibi, tarihler hatalı bile olsa bunun kaynak dilde teyidi yapılmadan, açıkçası kaynak dildeki kitap okunmadan olduğu gibi alınmıştır.

Mektup başlıkları ise kaynak dildeki başlıklarla çoğu yerde uyumsuz ve eksik, açıklayıcı olmaktan uzaktır.

KÜRT / KÜRDİSTAN

Bizim analize esas aldığımız kaynak dildeki kitap 67 mektuptan oluşmaktadır. Gerek kaynak dilde esas aldığımız kitap gerekse bu kitabın tam metin ve mektup olarak çevirisi olan ve bizim de çeviriye esas kitap olarak yararlandığımız H.ÖRS 1960 çevirisinde KÜRT ve KÜRDİSTAN başlıkları taşıyan sadece 3 mektup, 44.- 45. ve 46. mektuplar, bulunmaktadır.

MEKTUP NO                         BAŞLIK

44                                              BİR KÜRT HİSARININ MUHASARASI

45                                              KÜRDİSTAN DAĞLARI

46                                              KÜRTLERE KARŞI SEFER

Çevirenin önsözü hariç, H.ÖRS 1960 çevirisinin mektuplara ayrılan sayfa sayısının 328 olduğunu düşünürsek, KÜRT ve KÜRDİSTAN için ayrılan sadece 13 sayfadır.

KD 2010 çevirisini yapan E.KARAHAN ve Nurer UĞURLU her yönüyle aşırma olduğu sezilen ve üstelik sayfa sayısı toplam sayfa içinde % 5 bile yer tutmayan sadece üç mektubun başlığından yola çıkarak kitabın başlığını neden KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN olarak koyarlar ki?

Tamam bir serbest çeviri vardır, diyelim, yabancı filmlerde, TV dizilerinde, yabancı dilde çıkan kitaplarda, şiirlerde vb, olduğu gibi, ama bu kadar da içerikten kopuk, bir başlık neyi anlatmak ister?

Bu konuyu çalışmamızın sonuna bırakacak olursak, şimdi de örnekleme birkaç çeviri karşılaştırması yapalım isterseniz.

ÖRNEKLEME KARŞILAŞTIRMALI ÇEVİRİLER

MEKTUP NO: 3

H.ÖRS 1960

Bütün yüzüne keskin çakmak taşları saplanmış bir çeşit kızağın üstünde idi. s.14

KD 2010

Bütün yüzüne keskin çakmak taşları saplanmış bir çeşit kızağın üstündeydim. s.47

Moltke’nin burada anlatmak istediği Anadolu’nun harman yerlerinde kullanılan kadim tarım aleti dövendir. H. ÖRS bir dip not ile açıklama yapabilirdi. Yapmamış. N.UĞURLU da aynen kabul etmiş, o da merak etmemiş bu bir çeşit kızağı. Kaldı ki gerek Moltke’de gerekse çeviride bir sonraki cümlede “harman” kelimesi geçer.

H.ÖRS 1960

Bu, milletlerin beşiği Asya idi, tepesi karlı Olympos’tu. s.15

KD 2010

Bu, halkların ve uygarlıkların beşiği Asya’ydı. Tepesi karlı Olympos’tu. s.49

ANALİZ

H.ÖRS Olympos’un Uludağ olduğunu bilmiyor, bakmak zahmetine de girmiyor. N.UĞURLU da aynı kelimeyi kullanıyor zahmetsiz.

MEKTUP NO: 6

H.ÖRS 1960

Serasker haftada birkaç kere beni çağırtıyor. Fakat şimdi Türkler Ramazanı kutladıkları için gündüzün bütün işler duruyor, bu sebeple de ziyaretler gece yapılıyor. s.19

K.V.GÜL 1967

Serasker her hafta birkaç defa beni yanına çağırtıyor. Fakat şu sıralarda Türkler “Ramazan” denilen oruç ayında olduklarından, bütün işyerleri gündüzleri kapalı. Bu yüzden ziyaretler ancak geceleyin mümkün oluyor. s.27

KD 2010

(İlk cümle atlanmış.)

Fakat şimdi Türkler Ramazan kutladıkları için gündüz bütün işler duruyor, bu nedenle de görüşmeler gece yapılıyor.

ANALİZ

Kaynak metinde Ramazan kutlamak anlamına gelen kelime kullanılmış olsa da ramazan değil, Ramazan Bayramı kutlanır. Ayrıca haftada birkaç kere ile her hafta birkaç kere farklı şeyler ifade eder.

Bu anlamda kaynak metne en yakın çeviri K.V.GÜL 1967 olarak görünüyor.

MEKTUP NO: 44

H.ÖRS 1960

Çok yorgun olduğum için, yemek yeryemez beyin kürkleri altında, taştan yatakta (çadırım ve eşyalarım adamlarımın yanında kalmıştı) hemen uyuyuverdim. s.203

K.V.GÜL 1967

Son haddine varan yorgunluğum sebebiyle, iyice karnımı doyurduktan sonra, Beyin kürkünü üzerime çekip taşların üzerinde hemen uykuya daldım. (Çadırım ve yüklerim adamlarımla birlikte geride kaldığı için böyle uyumak zorunda kalmıştım.) s.92

KD 2010

Çok yorgun olduğum için, yemek yer yemez beyin kürkleri altında, taştan yatakta (çadırım ve eşyalarım adamlarımın yanında kalmıştı) hemen uyuyuverdim. s.344

ANALİZ

Burada K.V.GÜL 1967 çevirisi kaynak metne en yakın gibi görünse de hatalı ve uydurmadır.

Tahmin edileceği gibi KD 2010 çevirisi aşırma özelliğini aynen sürdürüyor ve “yeryemez” kelimesinin yazılışı hariç H.ÖRS 1960 çevirisi ile birebir aynı görülüyor.

Yemek yer yemez veya iyice karnını doyurduktan sonra değil, ağır bir yemekten sonra uykuya dalma söz konusudur. Yatılan ise taş yatak veya taşlar değil, “taş sekidir.”

Özel olarak yapılmamışsa, günlük hayatta Türkçe’de taş yatak kavramı yoktur. Ancak yakın zamanlara kadar Anadolu’nun çoğu yerinde insanlar, ev sahipleri ve misafirleri kışın ahırların içinde bulunan “ahır sekilerinde” yatıp uyurdu. Bir tür taştan sekiydi onlar da. Mektubun tarihine bakarsak aylardan kış değil ve burada sözü edilen ahır sekisi değil, ancak taş bir seki söz konusudur, Moltke bunu anlatmamış olabilir, ancak çevirmenlerin bunu sorgulamaları gerekir.

Aynı mektuptan

H.ÖRS 1960

Böylece müzakereler bugüne kadar sürdü. Şimdi de “top mop’un” yukarıya çıkarılması lazım.

K.V.GÜL 1967

Bu yüzden müzakereler bugüne kadar uzamış oldu. Ve ancak bundan sonra “top mop” çekilerek tepelere çıkarıldı.

KD 2010

Böylece müzakereler bugüne kadar sürdü. Şimdi de “top mop’un” yukarıya çıkarılması gerek.

ANALİZ

Her iki çeviride kaynak dildeki tek cümlelik ifadeyi gereksiz yere bölüp iki cümle halinde yazmış.

Top-mop tepelere çıkarılmadı, çıkarılması gerekiyor, ne zaman “şimdi.”

Nasıl?

Yukarı doğru sürükleyerek.

Top-mop nedir?

Moltke Osmanlı askerinin kullandığı tekerlemeyi aynen mektubuna alıyor, ama mektubun muhatabına ise bunun ne olduğunu parantez içinde yazıyor. (Kanonen und Zubehör) Yani toplar ve teçhizatı.

H.ÖRS 1960 bu parantezi görmezden geliyor.

KD 2010 çevirisini analiz etmeye bile gerek yok.

Metin içi sayısız çeviri hatalarını uzatabiliriz, buna gerek yok.

Gelelim sorumuza:

Neden KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN?

Uzun bir kronolojiye gerek yok, kısaca göz atacak olursak.

24 Mart 2009

Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL Bağdat’a giderken uçaktaki gazetecilere Kuzey Irak için “Kürdistan” ifadesini kullanır.

2009 ortaları

Oslo görüşmeleri olarak bilinen MİT-PKK görüşmeleri.

15 Kasım 2009

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: "Millî birlik ve kardeşlik projemiz bir hedeftir.

Demokratik açılım süreciyle bu hedefe ulaşacağız." Bundan gerisini yazmak gereksiz.

Ama bu kronolojinin başlangıcının yazımızın başlığında geçen ÇÖZÜM SÜRECİ’ nin başlangıcı ile aynı tarihler olduğu belli oluyor sanırım. 

Konjoktürel olarak her dönemin parlayan sinema filmleri, sinema yıldızları, yazarları, şairleri sporcuları (futbolcuları), ses sanatçıları elbette vardır. Ardından gelen kısa sürede ise bu yıldızlar hemen sönerler. İlahlar seviyesine çıkarılan bu insanların ne filmleri izlenir ne şarkıları dinlenir ne de kitapları okunur.

İyi ama çeviri bir kitap, üstelik 1835-1839 yıllarında Osmanlı topraklarından Almanca olarak yazılıp gönderilmiş ve 1872 yılında Almanya’da Almanca olarak yayınlanmış 67 mektubun sıralandığı bir çeviri eserin sadece kitap adının değiştirilerek KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN başlığı ile yayınlanması konjonktürel olarak neyi etkiler?

Zaten çok az okur sayısı olan bir ülkede okumasa bile “alayım, bir kenara koyayım, katkım olsun” gibi gerekçelerle kaç kişi bir kitap alır? Üstelik çevirmen olarak hiçbir zahmete girmeden, kendinden önce, 1960 yılında yapılmış bir çeviriyi hatalarıyla birlikte olduğu gibi aşırıp yayınlamanın ne amacı olabilir ki?

Haydi diyelim bizim KD 2010 kodlu kitabımızı, KÜRDİSTAN DAĞLARINDAN, okumak için olmasa bile konjonktürden dolayı kaç Kürt okuyucu aldı? Toplam satış ne olur ve hem hazırlayan hem çeviren ve hem de yayıncı olarak künyede yer alan NURER UĞURLU’nun bu işte amacı nedir?

Kitabın başlığında geçen KÜRDİSTAN kelimesini seksenli yıllardan başlayarak kullanan, hepimizin yakından tanıdığı aydınların başlarına neler geldiği henüz zihinlerimizdeyken kitaba böyle bir başlığın verilmesi hangi kaygıları içeriyordu acaba?

Nurer UĞURLU çeviri kitabın başlığını örneğin neden “UNTER DEM HALBMOND-Yarım Ay Altında” veya çok absürt  olacak ama neden “RÜZGAR GİBİ GEÇTİ” olarak koymamış ki?

UNTER DEM HALBMOND başlığı bizim yukarıda kaynak dilde üçüncü kitap olarak vermiş olduğumuz kitabın yayıncı tarafından kapağa konulan adıdır.

Burada Kürt ve/veya Kürdistan kelimeleri üzerinde durmuyoruz, çok kötü ve aşırma olan çeviriden bağımsız olarak ele aldığımızda bu kelimeler bizi rahatsız da etmiyor.

Bizim rahatsız olduğumuz KD 2010 çevirisidir ve başlığın kaynak dilde yazılan metinle hiç uyumlu olmaması, hiçbir çağrışım yapmaması daha doğru bir deyişle ise yanlış bir çağrışım uyandırma gayretidir.

FONLAMA VAR MI?

Kısaca KD 2010 çeviri kitabı satmadığına göre, okunmadığına göre, bildiğim kadarıyla yeni baskı da yapmadığına göre kitabın baskı ve dağıtım masrafları sadece kitap başlığına bakılarak “fonlanmış” olabilir mi? Aksi halde bu kadar kötü bir çeviri, bu kadar kötü bir şekilde aşırılıp üstelik şaşırtma bir vuruş gibi, bambaşka bir isimle nasıl kitaplaştırılabilir ve yayınlanabilir ki? Okul yıllarımızdan hatırlarız kopyacı tembel arkadaşlarımızı, kimileri hatalı ve yanlış da olsa kopyayı olduğu gibi yazardı, zira konuyu bir kere bile olsa okumamış olurdu. NURER UĞURLU da çevirmeni olarak göründüğü kitabı Almanca kaynak dilden bile okumadığı için H.ÖRS 1960 çevirisini hataları, eksikleri, yanlışları ile birlikte olduğu gibi aşırıp kopyalamıştır.

Taylan KARA “AB VE ABD FONLARIYLA ZİHİN İTHALATI VE DÜŞÜNCE İKLİMİNİN DÖNÜŞÜMÜ”[1] adlı yazısında fonlananları, fonlayanları ve fonlamanın nasıl yapıldığını kendi bir başka çalışmasından[2] aktararak çok çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.

Bizim buna yazacağımız ilave şeyler yok.

Ancak, Nurer UĞURLU’ nun neden bu AKİL İNSANLAR gibi çözüm sürecine grubuna dahil edilmemiş olduğunu bilemiyoruz. O dönemde bir gecede üretilen sanat ve edebiyat, müzik ve sinema eserlerini hatırlayan var mı? Ya da bir iki popüler sinema ve ses sanatçısı dışında akil insanları tanıyan ve hatırlayan?  

EDEBİYAT/ESTETİK/ÇEVİRİ

Taylan KARA’nın adı geçen kitabıyla ilgili olarak Özdemir İNCE’ nin kendisiyle yapmış olduğu ve Cumhuriyet Kitap’ta [3] yayınlanan söyleşideki kısa tanımlarla yazının sonuna gelelim.

Taylan KARA Andre LEFEBRE’den aldığı bu ödünç tanımları adı geçen kitabının önsözüne koyar.

“Dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda ileri sürülen düşünceye ideoloji denir.”[4]

Özdemir İNCE tanımın devamını ben aktarayım, der. “Edebiyatın nasıl olması gerektiği konusunda ileri sürülen düşünceye estetik denir.”[5] 

Konumuz ve ele aldığımız çeviri olduğunda son sözü aynı zamanda çeviri bilimin oluşturucularından olan LEFEBRE söylüyor:

“Çevirinin operasyonel birimi sözcük ve metin değil, kültürdür.”[6]

Ele aldığımız KD 2010 çeviri kitabı ve diğer çeviri kitaplarda varsa edebiyat Moltke’nin, estetik de onundur. Çevirmenlerin, aşırma yaparak çeviri yaptığını zanneden ve bunu kitabın künyesine “çevirmen” olarak yazan Nurer UĞURLU’nun LEFEBRE’nin tanımındaki bir kelimeden, “kültür” kelimesinden hiçbir şey anlamadığını yazmaya çalıştık.

Neyse ki Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın 09 Temmuz 2021 tarihinde yapmış olduğu Diyarbakır Mitingi ne yeni bir konjonktür oluşturdu ne de o konuşma sonrası sanat, edebiyat, çeviri, müzik, sinema vb. adına ortalığa “çözümsüz” ve estetikten yoksun şeyler döküldü. Konjunktüre bağlı olarak her şey mümkündür belki de ama bu inceleme yazısı söz konusu olduğunda; edebiyat ise estetikten, çeviri ise kültürden yoksun olamaz.

Recep Babayiğit

Hattuşa, Ağustos 2021 

Teşekkür:

-Kaynak dildeki BİRİNCİ KİTABI bana ulaştıran Hacettepe Üniversitesi’nden hocam, değerli insan, Slavist Doç. Dr. Michael FRITSCHE’ ye,

-ÜÇÜNCÜ KİTABI ulaştıran sevgili dostum, Germanist, Hüseyin BOYRAZLI’ ya çok teşekkür ederim.

KAYNAK VE HEDEF DİLLERDEKİ KİTAPLARIN KAPAKLAR

Kaynak Dilde Birinci Kitap Dış Kapak - 546 Sayfa 

Kaynak Dilde Birinci Kitap İç Kapak


Kaynak Dildeki İkinci Kitap 80 sayfa


Kaynak Dildeki Üçüncü Kitap 276 sayfa

Hedef Dildeki Birinci Kitap H.ÖRS 1960    338 sayfa 

Hedef Dildeki İkinci Kitap K.V.GÜL 1967  173 sayfa

Hedef Dildeki Üçüncü Kitap H.ÖRS 1969 293 Sayfa 

Ele Alınan Kitap KD 2010  543 sayfa


[1] YENİ GELEN DERGİ-AĞUSTOS 2021-38. SAYI

[2] TAYLAN KARA-EDEBİYATLA AHMAKLAŞTIRMA FELSEFEYLE ÇÖKERTME-BULUT YAYINLARI

[3] CUMHURİYET KİTAP-PARASIZ EK-SAYI 1622

[4] age

[5] age

[6] ege