6 Aralık 2020 Pazar

DERSİM’E YOLCULUK (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

 


SİVAS ÜZERİNDEN GÖLLER BÖLGESİNE

 20 Kasım, Cuma

“Göller Bölgesi” nerededir, diye sorulsa, hepimiz “bunu bilmeyecek ne var,” deriz.

Coğrafi olarak Göller Bölgesi’nin nerede olduğunu biliriz, hatta o bölgeye yapmış olduğumuz unutulmaz Göller Yurt Gezimizde gölleri sadece coğrafi özellikleri ile değil, tarihi, kültürel ve mitolojik özellikleri ile de tanımıştık.

Herkesin popüler kültür kültü / tapınımı ile çarpıldığı bir zamanda bir gece vakti düşülen yollarda gün ağarırken adı haritalarda bile zor bulunan göllerin peşindeydik.

Ama size böyle bir soru değil de “kilometrekareye düşen en çok göl nerededir,” diye sorsalar belki de çoğumuzun hiçbir fikri bulunmaz söyleyecek.

Neresi mi?

Sivas

Duyardım, ama Sivas’ a ve oradan DERSİM’E YOLCULUK güzergahına girene kadar bu bölgede bu kadar yoğun göl olduğunu düşünemezdim.

Gürün güzergahımızın üzerinde değildi, ya bir de olsaydı, en az iki günümüz Gürün’de geçmez miydi, Gökpınar Gölü kenarında?

Gürün Gökpınar Gölü

Gürün güzergahımızda olmadığına göre, yapacak bir şey yok.

Ama Sivas dedik, göller dedik, nerede hani derseniz, az sonra başlayacağız sadece iki ilçede gördüğümüz gölleri gezip anlatmaya.

Yani Sivas’ ın bütün ilçelerinde küçüklü büyüklü sayısız ve eşsiz güzellikte göller bulunmaktadır.

Akdağmadeni’nden çıkıp yola devam ediyoruz ve Yıldızeli ilçesinin içinden geçerek Sivas’ a doğru yol alıyoruz.

Sivas şehir merkezine girsek iyi olurdu, ama şöyle bir girip çıkmak bile bugünkü programımızı alt üst ederdi. Sivas’ a da girmiyoruz.

Hafik var önümüzde ve Sivas Göller Bölgesi’nin önemli bir noktası burası.

Aslında bu yol Sivas – Erzincan yol güzergahıdır ve biz bundan 3400 yıl önce Hititler’in yaptığı gibi Hattuşa’dan yola çıkıp bugünkü Erzincan’a, yani Hitit site devleti Hayaşa’ ya gidecek olsaydık, tam da bu yolu kullanıyor olacaktık.

HAFİK GÖLÜ

Hafik ilçe merkezinden sola ayrılan yol ve kahverengi levha ile işaretlenmiş Hafik Gölü yön levhası sizi Hafik Gölü’ne götürüyor. Ama Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi, bu küçücük ilçede de sadece yol ayrımına konulan yön levhası, sokak aralarına girince tekrar etmiyor ve yol ayrımlarına geldiğinizde yolunuzu kaybediyorsunuz.

Ama eğer yön bulma yeteneğiniz var veya coğrafyaya bakarak dağın, nehrin, gölün nerede olabileceğini az çok tahmin edebilirseniz aradığınızı bulabiliyorsunuz.

Biz de Hafik Gölü yön levhasını görüp sola döndükten sonra gölü gösteren başka bir levhayı bir daha göremedik.

Bazen de her gelen geçenin yol ayrımında bulunan  köşedeki eve, bakkala, kahvehaneye vb sormasından bıkan insanlar kendi çabalarıyla kargacık burgacık, hatalı, boyası akmış vb de olsa bir daha kimse kendilerine soru sormasın, diye yön levhalarını kendileri yazıyor ve köşedeki evin duvarına çakıyor, asıyor, bağlıyor ve oraya gelen insanlar da dikkatli ise o kargacık burgacık levhaya göre gideceği yere yöneliyor. Biz de öyle yapıyoruz. Tam artık levha yok, hangi taraf, derken hiç olmadık bir yerlerde ve her yol ayrımına geldiğimizde vatandaşın birinin el ile yazmış olduğu Hafik Gölü yön levhalarını takip ediyoruz.

Sonunda ilçeye girişten itibaren topu topu 3 km kuzey batıda bulunan Hafik Gölü’ nü bulmak zor olmuyor.

Gölün kenarına varıyoruz.

Yazık ki çevresi ne kadar kirli ve Sivas Cumhuriyet Üniversite’ nin Hafik Meslek Yüksek Okulu binası tam gölün güney ufkunu kapatacak şekilde yapılmış. Bunun sonucunda ise göle yansıyan en büyük kütle bu çirkin ve sevimsiz binanın görüntüsü oluyor.

Göl kenarına kadar araçla gidilebilen yol yapmışlar.

Göl kenarına varıyor, aracımızı gölün kenarına yapılmış olan bir çay bahçesinin kenarına park ediyoruz.

BATAKLIK KUŞU SELMAN

Ta Akdağ’dan bu yana tuvalet için hiç mola vermediğimizden olacak Selman çok sıkışmış anlaşılan.

Park ettiğimiz yerdeki çay bahçesi kapalı.

Hemen önümüzde ise gölün kenarında adam boyunu geçen sık sazlıklar bulunuyor.

Selman’ a işaret ediyorum, işte bir zamanlar adı “Köhne” olan Yozgat’ ın Sorgun ilçesi adını bu sazlıklardan yani sorgunlardan, kimi yerde sorkunlardan, alıyor.

Selman lafa pek takılacak gibi değil, kendini adam boyunu geçen sık sorgunların içine atıyor, ihtiyaç görecek.

Fakat o da ne?

Su içmek için konan, konduğu yerin bataklık olduğunu bilmeyen bazı kuşların daha konar konmaz batmaya başladığını anlayınca ayaklarını bir biri ardına seri halde kaldırarak yeniden havalanmaya çalıştığı gibi, Selman da seri halde ve hızlıca ayaklarının birini kaldırıp diğerini indiriyor, bir yandan da söyleniyor: allah allah

Durumu pek anlayamadım.

Önce, bizim konumumuzdan daha yüksek bir terasa sahip olan çay bahçesine birilerinin geldiğini ve Selman’ın da onlardan rahatsız olduğu için ihtiyacını göremeden sorgunlardan hızlıca çıkmaya çalıştığını düşünüyorum.

Bir yandan da Selman’ın o kıvrak ayak hareketlerine gülmemek için doğrusu kendimi zor tutuyorum.

-Hayırdır Selman, sorgunlara girmenle çıkman bir oldu, bir sorun mu var?

Selman’ın ayakkabılarındaki çamuru görünce Selman’ın buna vereceği yanıtı az çok tahmin ediyorum.

-Yok ya, girdiğim yer tam bir bataklıkmış. Hep derlerdi, ama bir bataklığın insanı nasıl çektiğini bizzat yaşamış oldum.

Aslında gülünecek bir durum yoktu ortada, durum gayet ciddiydi, ama yine de Selman’ın bir bataklık kuşu gibi sorgunların içinden sekmesi doğrusu görülmeliydi.

Selman ayakkabılarının üzerine boydan boya sıvanmış bataklık çamurunu önce kuru yerlere sürtüyor sonra da onları çıkarıp bir poşete koyuyor ve araçta bulunan yedek ayakkabılarını giyiyor.

-Bir subaşı bulalım ve o poşete koyduğun ayakkabıları mutlaka yıkayalım Selman.

-Tamam

Hafik Gölü’nün fotoğraflarını çekiyor ve araca binip Zara’ya doğru yola çıkıyoruz.

Daha elli metre gitmeden yan yana ve bir mimari ve mühendislik şaheseri!!!! olarak yapılmış çeşmelerin başında duruyoruz.

Daha elli metrede bile aracın içini bir tuhaf koku sarıyor.

Çantamda hep taşıdığım saplı ve plastik bir temizlik fırçasını çıkarıyorum Selman’ a veriyorum.

Selman ayakkabılarını bataklık çamurundan arındırıp tekrar poşete kokuyor.

-Selman, aslında ayakkabılarına sıvanan bataklık çamuru sülfürlü bir çamur ve temizlemeseydin ayakkabılarını hemen çürütürdü.

-Evet ya.

Ayakkabılar temizlendiği için aracın içini saran sülfür kokusu da kayboluyor böylelikle.

Topu topu 1 km kare büyüklüğe sahip bu göl aslında o kadar çok coğrafi ve tarihi özelliği içinde barındırıyor ki.

Hafik Gölü

Hafik ilçe merkezinin kuzeybatısındaki bu gölün alanı yaklaşık 1 km² dir. Derinliği ortalama 6 m olan göl, dipten kaynayan sularla beslenmektedir. Fazla suları Kızılırmak'a akan göl, yörenin önemli mesirelerinden biridir. Büyük Göl'deki (Hafik Gölü) Pılır Höyük'te sondaj niteliğinde yapılan kazı sırasında, göl tabanına çakılmış ahşap direkler üzerinde göl evlerinin varlığı tespit edilmiş ve yerleşmenin Neolitik, Kalkolitik ve İlk Tunç Çağı'na dayandığı sonucuna varılmıştır. Pılır Höyük daha önce İsviçre'deki Zürih Gölü ile Alp göllerinde birçok örneği keşfedilen ve Palafit adı verilen göl evleri türündeki yerleşim tarzının ülkemizdeki tek örneğidir.

Hafik Gölü – kendi küçük, ama bir define 


ZARA’YA DOĞRU GÖLLER NEREDE?

Hafik’ten ayrılıp, bugünkü Erzincan’a, Hititlerin Hayaşa dedikleri, yerlere doğru yol alıyoruz. Yolumuzun üzerinde Zara var. Zara var, ama bugün günlerden Cuma ve bugün günlerden Cuma ise öyleyse bugünün anısına Zaralı İnce Halil söylesin:

Bugün de günlerden cumadır Cuma

Yar hamama girme, kınanı yuma

Ben seni sevmişem kimseye deme

Zalım çelek vurdu yarem var benim.

 Bir Cuma günü Zara yollarına düşülür de İnce Halil akla gelmez mi?

Dinlemeli mi, söylemeli mi?

En iyisi dinlemek, Zara ise söz konusu olan ve bugün de Cuma ise üstelik varsın İnce Halil söylesin.

 ZARA – KÖSE DAĞ SAVAŞI

 Zara aslında coğrafi konum olarak ve Türkiye Akarsu Rejimi olarak o kadar önemli bir yerde duruyor ki.

Köse Dağ eteklerine düşen her bir yağmur damlası kuzeye aktığında Şerefiye gözeleri ile birlikte Kelkit Çayı vasıtasıyla Yeşilırmak’ı, güneye aktığında ise Karapınar Deresi vasıtasıyla Kızılırmak’ ı oluşturmaya başlıyor.

 Bu sene salgın yüzünden yapamadığımız BİR IRMAK DOĞUYOR-İRİS’İN GÖZYAŞLARI YURT GEZİMİZİ yapabilseydik, Yeşilırmak’ ın doğduğu Şerefiye gözelerinden başlayarak Çarşamba Deltası’na kadar gidecektik.

Bu gezimizi salgın sonrasında mutlaka yapacağız.

 Ama Zara asıl önemini KÖSE DAĞ SAVAŞI ile tarihsel bakımdan artırmaktadır.

Kısaca Köse Dağ olarak geçse de burası aslında Kelkit vadisine kadar uzanan bir sıradağdır ve en yüksek noktası 2.812 metredir.

Bu anlamda doğudan, yani Erzincan, yani Hayaşa taraflarından gelecek büyük akınlara, işgal ordularına karşı doğal bir kapı görevi görmektedir.

 Timur’ un Moğol Ordusu’nu Köse Sıradağları’ nın en uygun yeri olan bugünkü Zara-Suşehri arasında 3 Temmuz 1243 yılında karşılayan Anadolu Selçukluları KÖSE DAĞ SAVAŞI’ nı kaybettikten sonra Timur Anadolu’yu boydan boya işgale başlamıştır.

 Selçuklular en çok da coğrafi yer, yani doğal bir kapı avantajını iyi kullanamadıkları için yenildiler.

 Mustafa Kemal ve Heyet’i Temsiliye Sivas Kongresi için Erzurum’dan gelip Sivas’a doğru giderlerken tam da burada, kapı dediğimiz boğazda bir sorunla karşılaşırlar. Neyse ki beklenen olmaz ve heyetin önü kesilmez Sivas’ a doğru yola devam edilir.

 Biz Köse Dağ Savaşı’nın yapıldığı yere gitmiyoruz, Zara göllerini görmeye gidiyoruz.

 ZARA GÖLLERİ

 Hafik’ten ayrılıp hemen yola koyulalım, demeden daha, Zara’ya 26 km kala yolun sol tarafında önünüze birdenbire TÖDÜRGE GÖLÜ çıkıyor.

 TÖDÜRGE GÖLÜ

 Yukarı Kızılırmak Havzası’nda yer alan Hafik ve Zara gölleri oluşum şekli “karstik” göller sınıfına girmektedir.

Farklı karst şekilleri bulunmakla beraber Tödürge Gölü ve genel olarak Sivas bölgesi karst şekli “jipsli” olarak tanımlanır.

Jipsler ise kimyasal adı kalsiyum sülfat olarak bilinen alçı taşlarıdır.

Yine Hititlere gideceğiz ve bu sefer karşımıza Kızılırmak çıkacak, ama MARAŞANTİ adı ile.

Kızılırmak ise ülke topraklarında doğup, ülke topraklarında denize dökülen en büyük akarsuyumuzdur. Sivas demek Kızılırmak demektir çoğu zaman.

 Greklerin Kızılırmak için kullanmış oldukları Halys kelimesi diğer batı dillerine de bu şekilde geçmiştir ve “tuz, tuzlu” anlamına gelmektedir.

İngilizce “salt”, Almanca “Salz” kelimeleri ile karşılanan tuz kelimeleri aslında ırmağın daha doğuşundan itibaren getirdiği tuzu, tuzlu suyu anlatmaktadır.

Bu tuzlu su yapısı ise Sivas’ın neredeyse bütününde hakim olan karstik yapıyı eriterek başta göller olmak üzere mağaralar ve diğer karstik oluşumlara neden olmaktadır.

 Bu bilgiler ışığında geziyoruz Zara göllerini.

Ama Tödürge Gölü’nü bizim için önemli yapan neden gölün RAMSAR Sözleşmesi’ne göre bir Sulak Alan olmasıdır.

Bu sözleşmeye ne kadar uyuluyor, bilemiyoruz.

Ama gölü biraz geçip de kendimize göl kenarında platform gibi bir yer bulmak için gerisin geri Hafik yönüne döndüğümüzde uygun bir yer bulup park ediyoruz.

Bulunduğumuz platformda jipsli yapıyı rahatlıkla görebiliyoruz.

 Hattuşa’dan çıkarken doldurduğumuz termostaki çay henüz soğumamış.

Yanımıza aldığımız yolluklar ve Akdağ’da yiyemeyip paket yaptırdığımız börekleri doyumu olmayan Tödürge Gölü manzarasında yiyip içiyoruz.

 Neyse ki burada batacak sorgunlar yoktu.

 Deniz seviyesinden yüksekliği 1.295 metre olan göl aslında küçük çapta bir dağ gölü sayılır.

Adını hemen yakınlarda bulunan (yeni adı DEMİRYURT) TÖDÜRGE Köyü’nden alan gölün adı ilk bakışta anlaşılması ve dilde telaffuzu zor gibi görünse de aslında bu adın ta Kaşgarlı’ dan bu yana bir Oğuz boyunun adı olduğu bilinmektedir.

TADIRGA – TÖGÜRKE – DODURDA

Bugün DODURGA adı ile Anadolu’da sayısız köy, kasaba, ilçe mevcuttur.

Üzerinde durduğumuz jipsli platform ve aşağıda batmadığımız sorgunlar-Tödürge Gölü


KIZILÇAN GÖLÜ

Zara Gölleri içinde en çok merak ettiğim göl Kızılçan Gölü’ydü.

Ama Zara’ya ne zaman güdecektim? Kızılçan Gölü’nü daha önceden bildiğim için yol kenarında gölü gösteren kahverengi bir yön levhasının mutlaka olacağını düşünüyordum.

Bu düşünceyle ayrılıyoruz Tödürge Gölü’nden. Selman’ın aklı dalış imkanı da olan bu göle bir dalış yapmakta kalıyor.

Gölün batısında bulunan kuş gözlem kulesi de benim aklımda kalıyor ve kuşların göç zamanı mutlaka gelmeliyiz, diyoruz ve düşüyoruz yola, Zara’ ya doğru.

Neredeyse Zara’ya varacağız, yolun ne sağında ne de solunda KIZILÇAN GÖLÜ diye herhangi bir yön levhası görünmüyor.

Yakıt almak için bir istasyonda durmuşken Sivas plakalı bir ticari taksinin sürücüsüne Kızılçan Gölü’nü soruyorum.

Sürücü gölü çıkaramıyor, bilemedim, diyor.

Canova Köyü sınırlarındaymış, diyorum.

-Hah o zaman iş değişir, geçtiniz, arkada kaldı. Şoordan geri dönün on km ilerden sola yol ayrımından girin.

Yakıt alıyoruz. Şoordan geri Hafik yönüne dönüyor ve on km sonra Canova Köyü levhasını gördüğümüzden yerden sola dönüyoruz.

Büyük bir köy görünümündeki köyün sokaklarında kimseler yok.

Nihayet uzakta evinin avlusunda çalışan bir köylüyü fark ediyor Selman ve ben de gidip köylüye Kızılçan Gölü’nü soruyorum.

“Laafa var,” diyor köylü.

Araca geliyorum, Selman’a köylünün levha olduğunu söylediğini aktarıyorum.

Köyden fazla uzaklaşmıyoruz.

Uzak yakın tarlalarda köylüler geciken ekim mevsiminin son günlerini değerlendirip tarlalarını ekiyorlar.

Uzaklardan traktörlerin homurtulu sesleri geliyor.

Köylünün dediği gibi, gerçekten de köyden 500 metre uzakta yolun sağında, bir tahta kazığa çakılı kırık bir tahta levha üzerine el ile yazılmış Kızılçan Gölü ve ok işareti bize yolu gösteriyor.

Bu küçük, ama yol gösterici levha da olmasa oraya gölü görmeye gelenler o karstik coğrafi yapı içinde gerçekten kaybolabilirler.

Onca yere, neredeyse her sokak ve cadde başına bilmem ne köftecisi, bilmem ne halı yıkamacısı levhası asanlar ve bunların asılmasına izin verenler nedense KIZILÇAN GÖLÜ gibi bir doğa harikasını göstermek için en ufak bir girişimde bile bulunmamışlar.

Yazık.

O tahtadan küçük levha da mutlaka Canova köylüleri tarafından yapılmıştır.

Köyler arası yoldan çıkıp kırlara, tarlalara giden yola saptık.

Üzerinden geçtiğimiz yol sanki ürkekçe bir beton dökülmüş gibi, yer yer taşlaşmış.

İşte jipsli yapı, yüzeyde bile göze çarpıyor.

Az ilerde aracı park ediyoruz ve göle doğru yürüyerek gidiyoruz.

Beş yüz metre kadar yürüdükten sonra arazinin ileride birden bire şekil değiştirdiği fark ediliyor, işte orası olmalı, diyorum, göl o çukurun içinde bizi bekliyor.

Nihayet işte göl, ne rengine ne de insanı çeken derinliğine doyuluyor.

Kızılçan Gölü

Gölün adı nereden geliyor, bilemiyoruz. Ama rengi, turkuaz rengi Anadolu coğrafyasında göğün temel renginin suya yansımasından başka bir şey değil ki.

Bu muhteşem rengin en çok da çinilere yakıştığını nasıl keşfetmiş ustalar?

Göle uzun uzun bakıyoruz. Yakınlarda, yani köyün diğer tarafında 1,5 km uzakta Kızılçan Gölü benzere iki göl daha olduğunu, AĞ ve KARA GÖL, öğreniyoruz, ama onları görmeye başka bir zaman ayırmayı düşünüyoruz, zira daha çok yolumuz var akşam hava kararmadan Divriği’de olmalıyız.

İnternet veya başka kaynaklarda göl hakkında yazılan yazılarda gölün bir krater gölü olduğu söylenmektedir. Sanki krater gölü olması halinde göl daha mı ilginç oluyor?

Oysa göl tipik bir karstik göl. Çok hoyratça bir bilgi kirliliği burası için de geçerli, yazık.



Gölden ayrılıp başka bir yoldan yürüyerek aracın yanına geliyoruz ve Zara’ya doğru yola koyuluyoruz.

Yol boyu içindeki suyu çekilmiş büyük çöküntüler görüyoruz. Anlaşılan yolun her iki tarafında ve uzaklarda Kızılçan Gölü gibi isimsiz oluşumlar oldukça fazla. Ama anlaşılan Kızılçan Gölü’nün dibindeki su ya çok az buharlaşma olduğundan veya taban suyu bulunduğundan yıl boyu kurumadan kalabiliyor.

Haritalarda Zara ve çevresine bakarsanız, işaretlenmiş olan sayısız göl görürsünüz, bir de haritalara işaretlenmemiş, ama yöre halkının bildikleri bizim bilmediklerimiz var. O kadar çok ki.

Zara ilçe merkezine girmeden Erzincan yolunu takip ederek Divriği yol ayrımına giriyoruz.

Artık yönümüz Divriği, yani Sivas’ta bulunduğumuz sürede YUKARI KIZILIRMAK HAVZASI’ ndan, YUKARI FIRAT HAVZASI’ na doğru gidiyoruz artık.

DİVRİK YOLUNDA – ALUÇSEKİ DİYE BİR KÖY

Selman araç kullanıyor.

Ben Zaralı bir arkadaşıma yazılı mesajlar yazıyorum. Mesajların kriptosunu aktarıyorum.

-Senin köyün adı neydi?

-Aluçseki.

Zaralı arkadaşa Zara göllerinden kareler gönderiyorum.

-Orada mısın yoksa?

-Evet.

Gülücük emojileri geliyor arkadaştan.

Köse Dağ’ın zirveleri kara bürünmüş, çok güzel görünüyor.

-Köse Dağ kara bürünmüş.

-İner yakında köylere.

-Divrik’e doğru devam.

-Bizim köyden geçersin sanırım.

-Evet galiba.

-Yol üstünde dedemlerin evi:) Mola vermek istersen aklında olsun.

-Kaçıncı km?

-Ben o kadarını bilmem. Tabelayı takip edeceksin, Bolucan’ dan sonra.

Yazışmalar böyle devam edip gidiyor.

Zara-Divriği arasını yıllar önce otobüsle ve gece karanlığında geçtiğimde yolun kıvrım kıvrım hali ve derin vadilere giriş çıkışlar, yüksek geçitler beni çok heyecanlandırmıştı.

Yıllar sonra bir dostumla, bir yoldaşımla aynı yolu gündüz vakti geçmek beni daha çok heyecanlandırıyor.

Öyle GPS veya navigasyon işlerinden pek anlamıyorum. Elimdeki en iyi yardımcı 336 sayfalık ADIM ADIM TÜRKİYE YOL ATLASI VE REHBERİ.

Arada atlasa bakıyorum ve ALUÇSEKİ Köyü’ nü kaçırmamaya çalışıyorum.

Ama bunun burası ZARA – DİVRİĞİ yolu, öyle aşıp gitmek kolay mı? Ne geçilmez dağ geçitleri vardır kim bilir?

İşte bir tanesi çıkıyor bile önümüze.

KARABEL GEÇİDİ

RAKIM 1810

Karabel Geçidi, biz mi tersteyiz, levha mı?














Geçitte duruyor fotoğraf çekiniyoruz, hani şu herkesin yaptığı ve kimilerinin öz çekim dedikleri “selfie” çekim.  Bir de becerebilsek, görüntü ters çıkmış.

Böylelikle Yurt Gezileri programımızda olan YÜCE DAĞDAN AŞAN YOLLAR BİZİMDİR - DOĞU ANADOLU AŞITLARI Yurt Gezimize de ön hazırlık yapmış oluyoruz aslında. Kim bilir ne geçitlerden aşacağız ve her geçide vardığımızda durup, araçlardan inip Dadaloğlu’nun o güzel türküsünü söyleyeceğiz.

 Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Yüce bir dağdan aşmasak da bir zamanlar insanlara kara günler yaşatmış olduğu için olmalı adı Karabel olan geçidini geçip yola devam ediyoruz. Atlasa tekrar bakıyorum. Topaktaş Köyü’nü geçtikten sonra ALUÇSEKİ Köyü geliyor, az kaldı. Köye varmadan yolun solunda biraz aşağıda düzlük ve etrafı kuş bakışı gören bir yerde üzeri çatılı bir çardak ve hemen yanı başında ise büyükçe bir çeşme görüyoruz.

Keşke şurada durup bir çay içebilseydik, diyoruz Selman ile aynı anda.

O arada çeşmeyi geçip gitmiş oluyoruz.

Topaktaş Köyü’ nü de geçtikten sonra yolun sağında ALUÇLUSEKİ köy levhasını görüp duruyoruz.

Gidip köy levhasının önünde fotoğraf çekiniyorum. Bu levha ve bu fotoğraf Zaralı arkadaşımı gülümsetir sanırım, hele bu salgın günlerinde burada olmak ister eminim.

Aluçluseki Köyü yol levhası

















Sonra tekrar araca binip 100 metre ileride yolun solunda yoldan biraz içeride tek başına duran, büyükçe avlulu bir evin önünde duruyoruz.

İşte diyorum, Zaralı arkadaşımın “dedemlerin evi” dediği ev bu ev olmalı.

Evi bulduk, avlu sırıktan çitle çevrili ve kapısı var, kapısını açıp girmek olmaz, önce selam vermemiz gerekiyor.

-Merhaba Dede.

Dede ağır işitiyor olmalı, beni duymuyor, ama gelen iki yabancı olunca merakla bize bakıyor.

Nene ile uzun bir kütüğün üzerinde oturmuş güneşlenmekte olan Dede hemen yerinden kalkıyor ve bize doğru geliyor.

-Dede burası Meral’in evimi, sen Meral’in dedesi misin?

Dede beni duyamıyor anlaşılan.

Nene hala o uzun kütükte oturuyor, yerinden kalkmadı. Hasta olmalı.

Benim “merhabamı” ve dede ile konuşmamı duyanlar evden çıkıp kendini gösteriyorlar.

Artık Zaralı arkadaşım, diye sözünü ettiğim kişinin Yurt Gezginlerinin de çok yakından tanıdığı ve her fırsatta güzel sesini dinlediği Meral GÜRHAN olduğunu söylememin vakti geldi, diyorum.

Ama bu DERSİM’E YOLCULUK içinde Meral’ in köyüne uğramak gibi bir planımız yoktu doğrusu. Daha baştan öyle bir planımız olsaydı onca yolu asla elimiz boş gelmezdik. Diğer Yurt Gezilerimizde de olduğu gibi her an ve her yerde sürprizler yaptığımız malumdur.

Bu gezinin sürprizi de Meral için yapılmış oluyor.

Ama Meral henüz kendisini heyecanlandıracak ve sıla hasretini depreştirecek bütün fotoğrafları görmedi.

Evin kapısından çıkıp ilk gelen Meral’in dayısı olmalı, meraklı bakışlarla sorar gibi görünüyor.

Dedeye sorduğum soruyu dayıya soruyorum:

-Burası Meral’ in evi mi?

Dayı yüzünde hafif gergin ve sorgular ifade ile “evet,” diyor.

Öyle ya, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde, İstanbul plakalı bir araçtan inen iki erkek Meral’ i neden sorsunlar? Acaba Meral’ in başına bir iş mi geldi?

-Siz dayısı olmalısınız.

-Evet, ben dayısıyım.

Biz Meral’in arkadaşlarıyız, Divrik’ e gidiyoruz, köyünün yol üzerinde olduğunu söyleyince ona sürpriz yapalım istedik.

Az önce meraklı ve soran bakışları olan dayının yüzünde bir gülümseme beliriyor.

Evin kapısı yeniden açılıyor, bu sefer kapıda görünen bir kadın ve kadını tanıyorum, Meral’in annesi Güllü Hanım.

Güllü Hanım bizimle, yani Yurt Gezginleri ile Sait Faik anısına yapılan bir Yurt Gezisinde Burgaz Ada’ya gelmişti.

-Ablacığım neden içeri kaçıyorsun, beni tanımadın mı, ben Recep, hani şu gezileri yapan?

Güllü Hanım’ın kapıdan şöyle bir bakıp tekrar içeri girmesinin nedeninin üzerine bir şey almak olduğunu anlıyorum.

Güllü Hanım da geliyor, beni tanıyor, şaşkınlık içinde, hoş geldiniz, diyor.

Biz avluya dahi girmiyoruz.

İstanbul’dan bu dağ başına, bu güzel insanlara virüs bulaştırma olasılığımız yüksek. Çitin dışında biz, Selman ve ben, içinde gerisinde avluda 86 yaşında Dede Ali, Dayı Hüseyin ve anne Güllü ayaküstü ve uzak mesafeden kısa bir sohbete giriyoruz.

Bizi duymayan Dede sanki artık duyuyor gibi, yüzü gülüyor.

Nene hala uzun kütükte oturuyor.

-Durun şöyle sizin bir fotoğrafınızı çekeyim yan yana, Meral’e göndereyim.

Dede, dayı ve anne yan yana duruyorlar ve fotoğrafa öyle güzel ve mutlu bir şekilde gülümsüyorlar ki.

Bu dağ başında onları sayıp gelmiş kızlarının, torunlarının arkadaşları onlara bir gülücük, bir mutlu söz, sanki kuşun kanadında bir özlem getirmiş gibi, ne güzel.

Anne – dayı ve dede, öyle mutlu oldular ki, ikinci karede artık gülümsüyorlardı, daim olsun.


Normal şartlarda olsa bizi evlerine mutlaka davet edeceklerinden, bir şeyler ikram etmek için kendilerini parçalayacaklarından emin olduğumuz bu güzel insanlara veda ediyor ve Divrik’e doğru yolumuza devam ediyoruz.

Bütün fotoğrafları Meral’e gönderiyorum.

Fotoğrafı alan Meral yazıyor:

-Senin kafanda Özbek şapkaları olsaydı annem tanırdı J

-Anneannemi görmedin mi?

-O da oturuyordu, kalkıp gelemedi, yorgun belli.

-Hasta demek ki.

-Sanırım. Önce çok şaşırdılar. Dayının yüzü çok gergindi, sonra gülümsedi.

-Şaşırırlar tabi J bir de Meral’ in tanıdığı olması filan J

Meral’ e fotoğrafları Divrik’ te, bir meyhaneden gönderiyorum. Yazışma devam ediyor:

-Şimdi Divrik’ te meyhane.

-Muhabbetiniz bol olsun. Attığın fotolar öyle makbule geçti kiJ .Teyzeme, kardeşlerime, dayımın çocuklarına yolladım. Şaşırdılar. Senin yolladığını söyleyince hepten şaşırdılar. Dua da aldınJ.

Sonradan öğreniyorum yol üzerinde gördüğümüz o çeşmeyi Ali Dede’nin yaptırdığını.

Bir insanı mutlu etmek, ondan dua almak için çok büyük, zahmetli ve pahalı şeyler yapmaya gerek yok aslında. Uzun bir seyahatte aklına geldiğinde kendiliğinden ve içinden gelerek bir arkadaşının köyüne uğramak, arkadaşının köyde yaşamakta olan annesini, dayısını, dedesini ve nenesini görmek, onların mutlu ve gülümser hallerini fotoğraflayıp arkadaşına ulaştırmak o kadar kolay ki. Ama bunun için Dost olmalı insan önce.

Selman arada gelebildiği Yurt Gezilerinde Meral ile hiç karşılaşmadı, ama onun beni bu yolara getirmesi vesile olmasıydı Meral’ in ailesinin bu mutlu anını o da hiç göremeyecekti.

Yoldayız, daha neler ve kimler çıkar karşımıza bilinmez.

Zaralı arkadaşım, derken o arkadaşımın Meral GÜRHAN olduğunu söyledik, ama diğer Zaralı dostlarımızın alındığını görür gibi oluyorum.

Zaralı Dostum Şerife YÜCEL’ i ve Doktor Dostum İlhan SERDAROĞLU’ nu da burada anmak istiyorum. Yurt Gezginleri dostları arasında başka Zaralı olup da benim bilmediklerim varsa, onlara da selam olsun.

Divrik’ e az kaldı. Sivas il sınırlarındayız, ama Zara köylerinden ve sınırından çıktık artık.

Zara sadece birbirinden güzel göller değil.

Zara birçok güzel insanı ile de Zara’dır.

ZARALI İNCE HALİL, ona yakın olanlar ve onu tanıyanlar ona İNCİK HALİL, derler. Kayıttaki adı ise HALİL SÖYLER olarak geçer.

ZARALI İNCE HALİL’ i anlayabilmek için Şark Bülbülü Celal GÜZELSESİ de dinlemek ve aralarındaki muhabbeti bilmek gerekir.

O güzel insanlardan birisi de yüreği hep Zara için atan, gönlü ve gözü hep orada olan, Zara doğumlu yazar KİRKOR CEYHAN’ dır.

Kirkor CEYHAN’ ın babasının mı kendisinin mi hayatı daha trajiktir, onu kıyaslamak olmaz, ama Kirkor CEYHAN babasını da yazmıştır öykülerinde, okumak gerekir.    

-ATINI NALLADI FELEK DÜŞTÜ PEŞİMİZE

-SEFERBERLİK TÜRKÜLERİ İLE BÜYÜDÜM

-KAPIYI KİMLER ÇALIYOR

Selman son bir kez daha Zaralı İnce Halil’den alınan bir türkü açıyor:

KARA DAĞLAR KARANLIĞIN BASTI MI

Karlı dağlar karanlığın bastı mı
(Karlı dağlar karanlığın kalktı mı)
Kahpe felek ayrılığın vakti mi
Karlı dağlar ne olur ne olur
Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olur

Bir bulut kaynıyor Sivas elinden
Ucu telli mektup geldi yarimden
Karlı dağlar ne olur ne olur
Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olur

Allah şu askere ömürler vere
Teskeresin alıp geriye döne
Karlı dağlar ne olur ne olur
Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olu

İncik Halil dağlara soruyor, karanlığın bastı mı, diye.

Karanlık dağlara erken basar. Karabel Geçidi de adını buradan alır, kararır dağlar, karanlık basar.

Ne dost gelir ne de asker ağa.

Biz de vakitlice yola koyulalım, dağları karanlık basmadan Divrik’ e varalım telaşındayız.

DİVRİK’ E VARMADAN CÜREK

Artık Zara sınırlarından çok uzaklaştık, Divriği köyleri başladı. Solumuzda akan çay Karasu’nun önemli bir kolu olan Çaltı Suyu, Divriği’nin de içinden geçiyor.

Tam karşıda gördüğümüz dağlar Çengelli Dağı ve Deli Dağ.

Bu dağlar ve diğer dağlar hep demir yüklü. Bin yıllardır buralardan çıkarılan demir Hititlerden başlayarak sonra gelen uygarlıklar için çok önemli bir stratejik malzeme olmuştur.

Cumhuriyet ile birlikte ise bölgenin demir cevheri zenginliği bilimsel bir bakışla kontrol altına alınarak verimli işletmelere dönüştürülmüş, cevher burada zenginleştirilerek yüksek fırınlarda ergitilmek üzere vagonlarla Ereğli’ ye gönderilmiştir.

Daha 1936 yılında MTA tarafından yapılan  çalışmalar sonucunda bölgenin ilk önemli cevher rezervinin Cürek’ te A-KAFA denilen tepeden çıkarılmasına karar verildiğinde, bu kadar zengin bir rezervi işletmek için o büyüklükte bir madenci kampüsünün kurulmasına ihtiyaç duyulmuş ve böylelikle dünyada sayılı madenci kampüslerinden birisi CÜREK Köyü sınırları içinde hayata geçirilmiştir.

Madenci kampüsü, aralarında DTCF binasının mimarı ve öldüğünde Edirne Kapı Şehitliği’ne defnedilecek kadar bu topraklardan olan dünyanın saygın sosyal konut plancılarından sosyalist mimar Bruno TAUT’ unda bulunduğu bir heyet tarafından planlanıp hayata geçirilmiştir.

Geçen sene Eğin Yurt Gezimizde uğradığımız ve kendi haline terk edilmiş o eseri içimiz sızlayarak gezerken bölük pörçük bilgiler dışında böyle bir eseri anlatan hiçbir kaynağın olmamasına daha da çok üzülmüştük.

Babası da Cürek’ te çalışıp kampüste kalan ve Almanya’ ya gidip mühendislik okuyan Duran ÖNDER’ in anı kitabı “DİVRİĞİ-CÜREK YAŞANTIM”  da olmasa biz Cürek Madenci Kampüsü hakkında hiçbir şey öğrenemeyeceğiz.

Bu eşsiz anı kitabı içinde o kadar mütevazi ama bir o kadar da erişilmez bilgiler saklıyor ki.

CÜREK

Cürek’ e giriyoruz.

Seviniyoruz, en azından bu köyün adı değiştirilmemiş. Öyle ya birisi çıkıp “cürek de ne demek yahu, ne anlamsız?” diyebilirdi.

Oysa Orta Asya fonetiğinde “y” harfleri yerine hep “c” harfi kullanılır.

Biz yürek, deriz, Kırgızlar cürek, der.

Biz yıldız, deriz, Kırgızlar culduz, der.

Cüneyt ARKIN’ ın sinemaya geçmeden önceki soyadı CÜREKLİBATUR’ dur,

Çocukken pek anlam veremezdik, ama öğreniyoruz, CÜREKLİBATUR’ un YÜREKLİ YİĞİT anlamına geldiğini.

Cürek köyü de aslında “yürek” köyüdür.

Cürek Köprüsü

Alttan akıp giden Çaltı Suyu

Cürek’ e geldiğimiz altından Çaltı Suyu’ nun aktığı Cürek Köprüsü’ nü gördüğümüzde anlıyoruz. Araçtan inerek köprü üzerinde fotoğraf çekiyoruz.

Divriği’ de bile elektrik olmayan zamanlarda üzerine kurulan bir dinamo ile bütün Cürek Madenci Kampüsü’ne elektrik sağlayan Cürek Suyu hala gür akıyor.

Arka planda görülen ve tek bir kemeri kalmış taş köprüden bir zamanlar cevher yüklü kamyonlar geçiyordu mutlaka.

Ali DEMİRSOY anlatır Eğinli yılların anılarında “tren Cürek’ te durup da sarnıçlardan su ikmali yapmaya başlayınca, tamam artık Eğin’e geldik derdik.”

Cevher A-KAFA’ dan çıkarılıp havai hatlarla doğrudan Cürek tren istasyonuna indiriliyordu.

Kara trenlerin lokomotiflerini harekete geçiren buhar gücü için gereken su ikmali bugün bile çoğu istasyonda hala atıl ve ayakta duran ahşap, demir veya beton su sarnıçlarından sağlanıyordu.   

Kara tren bu anlamda sadece Divriklileri, Eğinlileri veya köylüleri veya madencileri taşımazdı, Almanya’dan Cürek’ e çalışmaya gelen mühendis ve teknisyenleri de taşırdı büyük şehirlerden.

Kara trenin Cürek’te durması ve Cürek’ten yol alıyor olması hep bir anıdır, hep bir coşkudur.

Bu coşkuyu Sabahat AKKİRAZ ne de güzel dile getirir Çamşıhı ağzıyla:

Kara tren yol alıyı Cürek’ten

Oturdum da bir of çektim yürekten

Tren şimdi Cürek’te ancak yolcusu varsa duruyor.

Cürek Madenci Kampüsü terk edildikten sonra köy de kendi halinde küçük bir köye dönüştü.

Ne taş kemerli köprüsü yapılıyor ne de gelen giden oluyor köye.

Şu pek popüler olan Doğu Ekspresi tren gezileri ile Cürek’ten geçenler de merak edip bakarlar mı acaba bu Cumhuriyet eserine?

Neyse ki yine de duyarlı insanlar var ve Ereğli Demir Çelik OYAK Holding’e satıldıktan sonra Oyak Holding Cürek Madenci Kampüsü’ nü de yıkıp yerle bir etmek istedi, ama mahkeme duyarlı insanların açtığı davalarla üç kere yürütmeyi durdurdu.

Cürek ıssız ve gidip kendisini görmenizi, gezmenizi, elinizi sürmenizi bekliyor.

Yetmiş yıl öncesinin Paris’ iydi diyorlar Divriğililer Cürek için.

Selman Dostumla aracımızı “girmek yasaktır” levhası olan sürgülü demirden kampüs kapısının önünde park ediyoruz.

İçeri girip kampüsü dolaşıyoruz.

Şurada bir hüzün, burada bir cıvıltı, orada olimpik havuzda yüzen çocukların gülüşmeleri, hastane balkonunda güneşlenen tedavi altındaki hastalar.

O kadar bilgi, o kadar mimari, o kadar hüzün, o kadar cevher var ki Cürek’te?

Kantin olarak kullanılmış olan iki katlı büyükçe bir binanın içine giriyoruz.

Ahşap rafların bazıları hala yerinde duruyor, ama boş.

Üst kata çıkıyoruz.

Gözlerimize inanamıyoruz, yerden tavana ve duvardan duvara her yer raf ve raflarda karton kapaklı ve içleri evrakla dolu binlerce klasör görüyoruz. Cürek arşivi olmalı.

Bu yazıları kim yazdı, kim bozdu?

Her şeyin durduğu kampüste biz de durduk

Gayri ihtiyarı Cürek tarihine dokunuyor, rast gele klasörleri açıyoruz.

Bu klasörlerde ülkenin iktisadi, sınai, mali, vb tarihi ile ilgili herkesin gözünden kaçmış olsa da uzmanı için, araştırmacısı için kim bilir ne kadar kıymetli bilgiler bulunmaktadır?  




Hava kararmak üzere, Cürek’ ten ayrılıyor ve bu geceyi geçirmek üzere Divriği’ye gidiyoruz.

Divriği çok yakın sayılır.

Demiryolu hemzemin geçidinin bariyeri kapanıyor ve vagonlarca yükü çeken katarın geçmesini bekliyoruz.

Katar geçiyor büyük bir homurtuyla. Videom kayıtta.

Bariyer açılıyor.

Divriği görünüyor. Otelimiz Köşk Otel, Mustafa Bey bizi görünce eski bir dostu görmüş gibi mutlu oluyor.

Otele yerleşiyoruz. Karnımız aç. Hemen karşıda lokanta ve meyhane bir arada olan Konak Restoran’ a giriyoruz. Lokantacı Hüseyin dostumuz da tanıyor bizi yüzümüzdeki maskelere rağmen.

Yemekten sonra ayaza çekmiş Divriği sokaklarında ışıklandırılmış Divriği Ulu Camisi’ ni seyrediyoruz.

Yarın öğlen sonuna kadar Divriği’deyiz.

Yarın bizi başka bir mucize, henüz ayakta kalan bir mucize Tuğut Köyü bekliyor.

Artık Yukarı Fırat Havzası’ndayız, yarın bu havzanın “hafızası” sayılabilecek yerleri, DİVRİĞİ ve EĞİN’ i gezeceğiz.

Ama önce Divriği’den, Tuğut Köyü’nden başlayacağız.

(devam edecek)

TUĞUT MU – AĞILCIK MI – ÇİĞDEMLİ Mİ?

ÇİFTE KÖPRÜLERDEN GEÇMEK












2 Aralık 2020 Çarşamba

DERSİM’E YOLCULUK (İKİNCİ BÖLÜM)

 

UZUN İNCE BİR YOL

HATTUŞA – YOZGAT ARASI

20 Kasım, Cuma

Bu bölümün başlığını sık sık yapmış olduğumuz gibi bir ustadan alıyoruz, Aşık Veysel’den, onun ölümsüz eseri “Uzun İnce Bir Yoldayım” eserinden.

Sabah erken denecek bir saatte yola çıkıyoruz.

Ne zaman Hattuşa’ dan Yozgat’a gidecek olsak hep o kadim, Hititlerin Kuzey Kapadokya’ ya giderken kullanmış oldukları yolu kullanıyoruz.

Dört kilometre sonra Derbent Köyü ile birlikte Yozgat il sınırı başlıyor.

Hattuşa’ ya binlerce yıl bereket saçan, içme suyu sağlayan ve Hattuşa’daki iki ulu kayanın arasından (Büyük Kale ve Büyük Kaya), Kayalı Boğaz’dan akıp giden Budaközü Çayı işte bu köyün batı tarafındaki çam ormanlarından doğuyor.

Budaközü Çayı ovalara bereket saçarak bir zamanlar “Budaközü” diye ilçeye adını verdiği Sungurlu’ dan geçerek yine Sungurlu’ ya bağlı Kavşut Köyü’nde Kızılırmak’ ın en büyük kolu olan Delice Irmağı’ na kavuşuyor.

İnsan gözü kapalı Anadolu coğrafyasında dolaşmış olsa, duyduğu veya okuduğu coğrafi isimlerden hareketle orada nasıl bir coğrafya olduğunu hemen anlar.

Kavşut Köyü de öyle, iki suyun kavuşumu, kavuştuğu yer.

Derbent Köyü de öyle.

Anadolu halk ağzında “derbent” yerine “devrent” dense de, “derbent” kelimesinin anlamını bilirseniz, o adın o köye veya yöreye boş yere verilmemiş olduğunu anlarsınız.

Anadolu’ da önünde veya sonunda derbent veya devrent adı geçen o kadar çok köy, yer adı, kasaba, dağ vardır ki.

Kim unutur İznik’ e gidişlerimizde içinde durup ulu çınar altında çay içtiğimiz “Kız Derbent Köyü’nü?”

Geçit, kale, demektir “devrent.”

Feodal dönemde ve yakın tarihe kadar Osmanlı ayanlık, voyvodalık, beylikler yanında “derbentlikler” de dağıtmıştır bolca.

Sınırdaki bir derbent aynı zamanda karakoldur ve derbentliği alan kişi gelen geçen bütün kervanlardan, insanlardan payını alıyordur.

Ama ille de yüreğimizi “Devrent Deresi” türküsü yakar.

Bugün 1967 yılında yapılan sulama barajının suları altında kalan Denizli – Buldan ilçesi Derbent Köyü’nde geçen gerçek bir olay üzerine yakılan ağıt bizim de dilimize çokça dolanır.

DEVRENT DERESİ

Devrent deresine duman bürüdü.
Yedi deveyinen Musa yürüdü.
Musa’nın ciğeri mosmor oldu çürüdü.

Devrent dereleri dar geldi bana.
Vadesiz ölümler zor geldi bana.

Devrent deresinde cıvgınlar esti.
Elimi kolumu poyrazlar kesti.
Feleğin bizlere bu mudur kastı.

Ağlasın ağlasın anam ağlasın.
Tülü mayaları Dudu bağlasın.

Derleyen ve notaya alan: Nuri BALKAR

…/…

Derbent Köyü arkamızda kalıyor, bir sırta geliyoruz.

-Bak Dostum, bu şu anda üzerinden geçtiğimiz sırta yağan yağmur suyu sol tarafa akarsa Kırım Köyü dereleri boyunca akar, Alaca Çayı’na oradan Çekerek Irmağı’na ve oradan da Yeşilırmak’ a karışır.

Yağmur suyu sağ tarafa akarsa Bişek Köyü dereleri boyunca akar ve Killik Özü Deresi’ni de alarak Delice Irmağı’na oradan da Kızılırmak’a karışır.

Sırtı geçiyoruz.

Tam karşımızda Sungurlu dahil yörenin en yüksek noktası olan 1683 metre rakımlı KABAK TEPE duruyor.

70’li yılların başları Anadolu’ ya ve köylere ulusal şebekeden elektrik verilmeye başlandığı yıllardır.

Sungurlu Belediye teşkilatı 1866 yılında kurulmuş olmasına rağmen, evlere elektrik 1970’li yıllar da bile henüz düzenli olarak verilemiyordu.

Özellikle kış aylarında sık sık kesilen elektriklerin arıza nedeni çoğunlukla elektrik hatlarının kopmasından kaynaklanırdı.

Elektrik hatları ise en çok Kabak Tepe’den geçen hatlarda kopardı, zira siz bakmayın öyle 1683 metre rakıma, o yörede kış aylarında yolda kalmayan, esen fırtınayı bilemez, anlayamaz.

Bu nedenle benim kuşağım dahil, elektriğin Sungurlu’ ya gelmeye başladığı 70’li yıllardan itibaren herkes Kabak Tepe’yi iyi bilir.

İyi bilir derken, yeni yeni başlayan TV yayınlarında ilk yayınlanan dizilerin olmadık bir yerinde kesilen elektriğin nedeni mutlaka Kabak Tepe’ ye bağlanırdı ve Kabak Tepe benim kuşağım dahil, benden önceki kuşaklarda çok kötü bir üne sahipti.

…/…

Yozgat’ a kenar mahallelerin sokaklarından geçerek varıyoruz.

Tam meydandaki saat kulesi Sungurlu’ da bulunan saat kulesinin adeta ikizi, zira iki saat kulesini de yapan usta aynı ustadır, Şakir Usta.

Sungurlu Saat Kulesi 

Yozgat Saat Kulesi

Sungurlu Saat Kulesi 1891 yılında yapılmış olmasına karşılık, Yozgat Saat Kulesi 1908 yılında yapılmıştır.

Her şey bir yana, hep diyoruz ya, bizim için akılda kalan hikayelerdir diye, işte Yozgat Saat Kulesi için akılda kalıcı bir hikaye.

Saat kulesinin çanı tek parça ve tam 288 kilodur.

Bu ağırlıkta bir çanı kuleye çıkaran ise Hamal Kör Musa’dır. Kör Musa bu mucize iş karşılığında 2 kırmızı lira kazanmıştır.

Yozgat’ ta kalamıyoruz.

Salgın var ve bizim her Yozgat gezimizde o Çapanoğlu Camisi yakınında bardak bardak salep içtiğimiz kahvehanede kapalı.

O zaman yola devam, salebi Yozgat’ ta içemediysek, benim de ilk duyduğumda çok şaşırdığım ve bir şey daha öğrendim dediğim, Türkiye’nin en iyi salebinin yetiştiği Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine doğru yol alıyoruz.

AKDAĞ SALEBİ – TOPRAĞIN BİR MUCİZESİ

Akdağmadenliler ilçelerine kısaca “Akdağ”, diyorlar.

Biz de öyle diyelim ve madem ki yolumuzu Akdağ’a doğru döndürüyoruz, bu yolculuğun, DERSİM’ E YOLCULUK’ un yol güzergahının da böylece kendiliğinden belirlendiğini söyleyelim.

HATTUŞA-YOZGAT-AKDAĞMADENİ-YILDIZELİ-SİVAS-HAFİK-ZARA-DİVRİĞİ-KEMALİYE-ÇEMİŞGEZEK-PERTEK

Akdağ’ a öğlene doğru varıyoruz.

Karnımız acıkıyor.

Yanımıza yolluk yiyecek bir şeyler almamıza rağmen, ille de bir Akdağ salebi içelim, diyoruz.

Fakat ironi midir, bilinmez, Türkiye’nin en iyi salebinin yetiştiği ilçede, Akdağ’da salep içecek hiçbir yer bulamıyoruz.

Tıpkı dünyanın en iyi çaylarının yetiştiği ve Anadolu’ya da oradan geldiği bilinen Gürcistan’ da çay içme kültürünün olmayışı gibi.

Neyse, umutsuzca araç içinde Akdağ sokaklarında gezinirken tam da artık ilçeden çıkmaya karar verdiğimizde yolun sağında açık mı kapalı mı olduğu belli olmayan bir pastane görüyorum: PETEK PASTENESİ

Selman araçta kalıyor. Ben gidip hızlıca pastaneye bakıyorum, açık.

Servis yapıp yapmadıklarını soruyorum.

Yapıyorlar.

Ve en can alıcı soru geliyor:

-Salep var mı?

-Var

-Ama Akdağ salebi?

-Var

-Ama bi on dakika beklemeniz, kazanı ısıtmam gerekir.

-Tamam

Hemen koşarak Selman’ a haber veriyorum.

Selman aracı az ileriye park ederek pastaneye giriyor.

Biz salebi beklerken, tezgaha tepsi tepsi sıralanmış kuru pastalara ve fırından taze çıkmış patatesli ve peynirli böreklere bakıyoruz.

Karnımızın acıkmış olduğunu fark ediyoruz.

…/…

-Merhaba Ayhan kardeşim.

-Merhaba Abi.

-Ben on gün kadar önce pastanenize gelip salep içip, sizinle sohbet eden iki kişiden biri olan Recep, hatırladınız mı beni?

-Hatırladım Abi.

-Nasılsınız?

Pastane sahibi ve işletmecisi Ayhan Bey’ in sesinde bir gariplik var, sanki iyi değil gibi.

-İdare eder Abi.

-Hayırdır, bir şey mi oldu?

-Evet Abi, on gündür yatıyorum, şükür iyiyim, ama bu corana virüsü beni de yakaladı.

Biz tam da on gün önce, yani pastacı Ayhan Bey’in virüse yakalandığı gün, onun pastanesinde en az bir saat kalıp, börek yiyip, çay ve salep içmiştik.

Ama o kadar tedbirliyiz ki.

Ben bile araçta seyahat ederken Selman’ın yanında değil, arkada çaprazında oturuyorum.

…/…

Salepler geliyor, dumanı üzerinde.

-Adınız neydi?

-Ayhan Abi.

-Ya Ayhan Ustam, koca Akdağ’ da açık bir pastane bulamadık salep içmeye.

-Abi pastane bulsanız da, kimse salep yapmaz ki benden başka.

-Nasıl ya, Akdağ’da kimse salep içmez mi?

-Yok Abi.

-Evlerde de mi içilmez?

-Yok Abi.

-Akdağ köylüleri salebi sadece toplayıp satar, bi ben yapıp satarım salebi Akdağ’da.

-Desene tam yerine gelmişiz.

-Evet Abi, öyle olmuş.

Yozgat’ a Yurt Gezginleri ile her gittiğimizde salep içiyoruz, sorduğumuzda içtiğimiz salebin Akdağ salebi olduğunu söylediklerinde ilk önce çok şaşırmıştık, zira biz salep denince akla ilk önce Kahramanmaraş gelir, diye bilirdik.

-Yozgat’ ta içtiğimiz salep de Akdağ salebiymiş ve gerçekten çok güzeldi.

-Abi bir yanlışlık olmalı.

-Neden?

-Abi Yozgat dahil bütün Türkiye’ ye Akdağ salebini ben veriyorum.

-Nasıl olur?

-Evet Abi, ben Yozgat’ ta kimseye Akdağ salebi vermiyorum.

-O zaman şimdi Akdağ salebini içer ve farkı anlarız.

…/…

Gerçekten de daha ilk yudumda Akdağ salebi her bakımdan kendini gösteriyor.

Anlıyorum ki, bize Yozgat’ ta Akdağ salebi diye ikram edilen salep Akdağ salebi değil.

…/…

-Peki bizim Yozgat’ ta içtiğimiz salep nerenin?

-Orasını bilemem Abi, ama Türkiye’ de salep işi Bucaklıların elindedir.

-Burdur – Bucak yani.

-Evet Abi.

-Nasıl olur, Bucak neresi Akdağ neresi?

…/…

Pastacı Ayhan Usta ile sohbet ilerledikçe sorular da geliyor aklıma.

Akdağ salebi toplanıp kurutulduktan sonra özel değirmenlerde çekilmek üzere Bucak’ a gönderiliyor.

Orada çekilen Akdağ salebi buraya geri geliyor ve buradan satışa veriliyor.

Akdağ salebinin kilosu şu an 1.250,00 TL.

Bucak’ a Türkiye’nin her yerinden salep geldiğini, gelen bütün salebin orada harmanlandığını, ona göre bir fiyat belirlendiğini, aktar ve marketlerde satılan salebin Bucak’ta hazırlanan harmanlar olduğunu anlatan pastacı Ayhan Usta en çok da artık hepsi birer paragöz olan ve mevsiminden önce hasat ve kurutma kurallarına uymadan salep toplayan köylülerden çok şikayetçi olduğunu söylüyor.

Biz de kendimize Akdağ salebi alalım, diyoruz, ama bundan vazgeçiyoruz.

-Peki ustam, Akdağ salebini diğer saleplerden çıplak gözle nasıl ayırt edebiliriz?

Ayhan Usta sağ el baş ve işaret parmağı arasına bir zerre toz salep alıyor ve onu bir damla suda ıslatıyor.

Sonra bizi pastanenin camlı girişine götürüyor, bakın diyor.

Usta salepli elini havaya kaldırıp sanki havaya bir şey atıyormuş, gibi yapıyor.

-Şu an güneş yok, güneş vursaydı içeriye ben size Akdağ salebinin nasıl olduğunu gösterecektim.

-Nasıl?

-Salep eğer Akdağ salebi ise bu ısladığım ve havaya savurduğum salep yere düşerken bir örümcek ağının salgısı gibi sünerek, ipliksi bir şekilde düşer, ama şu an dükkanın içine yeteri kadar güneş ışığı gelmediğinden biz bu ipliksi durumu göremiyoruz.

Neler öğreniyoruz, neler?

Ayhan Usta bize Akdağ ile ilgili olarak Nida TÜFEKÇİ’ den de söz ediyor, biliyoruz, diyorum, onu kim bilmez.

Daha tam karşıda onun heykelini diktiler, diyor.

Biz de Ayhan Usta’ ya, Akdağ için bir de Kolsuz Agop’ tan söz etmeli, bilir misiniz Kolsuz Agop’ u ustam diye soruyoruz.

Bilmem Abi, diyor.

Ayhan Usta’ ya Kolsuz Agop’tan söz ediyoruz.


Akdağ-Ortaköy Salebi 

Yumrulu halde

Akdağ salebine doyuyoruz.

Böreklerin hakkını da vermek gerekir, yanımıza yolluk olarak da alıyoruz.

Pastaneden çıkarken Akdağ’ da Ermenilerden ve Rumlardan kalan sivil mimari örnekleri olup olmadığını soruyoruz Ayhan Usta’ ya.

Var Abi, diyor, hemen dükkanı çıkınca, sağa dönün, beton merdiveni çıkıp tekrar sağa dönün, birkaç yapı hemen karşınıza çıkacak.

Ayhan Usta ile vedalaşıyor ve bir daha Yozgat’ a gelişimizde önceden haber vermek kaydıyla salep içmeye mutlaka Akdağ’ a, Petek Pastanesi’ ne geleceğimizi söylüyoruz.

BİR BAKIŞTA AKDAĞ

Akdağ eski hapishane binası, şimdi İlçe Halk Kütüphanesi

Eski Ziraat Bankası binası

İstanbulluoğlu Kilise Cami-1907

Eski PTT binası

AKDAĞ’IN İNSAN HAZİNELERİ

KOLSUZ AGOP

NİDA TÜFEKÇİ

Eski sivil mimari örneklerini hızlıca bir gördükten sonra, şehrin tam ortasına kondurulan büyük usta Nida TÜFEKÇİ anıtını da görmeden gidemezdik.


Yozgat’ta bulunan anıt

Akdağmadeni’nde bulunan anıt

NİDA TÜFEKÇİ

Unutulmaz Yurt Gezilerimizden birini de büyük usta Nida TÜFEKÇİ anısına yapmıştık.

Sunumu yapan Zeynep HERKMEN arkadaşımız konuya çalışırken Nida Hoca’ya başlangıçta takındığı mesafeli tutumunu işin sonuna doğru değiştirdiğini söylerken, Nida TÜFEKÇİ’ yi bize çok güzel anlatmıştı.

Onu anlatacak ne bir söz ne de bir saz bulabilirsiniz.

O, söylenmesi, icrası ve saz ile çalınması çok farklı, çok kendine özgü tavrı olan Yozgat tavrını en iyi icra eden, en iyi çalan ve bizlere bir kültürel miras olarak bırakan kişidir.

Türk halk müziği bağlama ve ses sanatçısı, müzikolog (D. 1 Mart 1929, Akdağmadeni / Yozgat – Ö. 18 Eylül 1993, İstanbul). İlk ve ortaokulu Akdağmadeni, Yozgat ve Boğazlıyan’da okudu. 1950’de Ankara Maliye Okulunu bitirerek üç yıl kadar maliyeci olarak çalıştı. 1953’te açılan sınavla Ankara Radyosuna girerek Muzaffer Sarısözen’le birlikte “Yurttan Sesler” topluluğunda çalışmaya başladı. Yenimahalle Musiki Cemiyetinde ders verdi. 1959’da İstanbul Radyosuna geçti. 1962’de Neriman Altındağ Tüfekçi’yle birlikte “Yurttan Sesler Kadınlar Topluluğu’nu kurdu. İstanbul Radyosu Türk Sanat ve Halk Musikisi müdür yardımcılığına getirildi. 1971-76 yılları arasında Erzurum Radyosunda eğitmen ve denetçi olarak görev yaptı. TRT Müzik Dairesinin kuruluş çalışmalarına katılıp, bu dairenin başkan yardımcılığına atandı. Uzun yıllar TRT Denetleme ve Repertuar Kurulu Başkanlığı görevlerini sürdürdü. Derlediği türkülerden 1000 kadarının notasını yazarak halk müziği arşivlerine kazandırdı.

Nida Tüfekçi, 1976’da TRT’den ayrılarak Devlet Konservatuarı Türk Musikisi Bölümü kurucuları arasında yer aldı, öğretim üyeliği görevini üstlenerek birçok sanatçıya dersler verdi. TRT Ankara ve İstanbul radyolarında “Ozanlar ve Bölge Sanatçıları”, “Oyunlarımız Türkülerimiz”, “Türkülerin Dili”, “Halk Ozanları Geçiyor” gibi açıklamalı radyo programları hazırlayıp sundu.

Çeşitli halk müziği araştırmalarına ve değişik ansiklopedilere katkıda bulunan Tüfekçi'ye Folklor Araştırma Kurumu tarafından 1985 İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülü, Kültür Bakanlığı tarafından 1991 yılında Devlet Sanatçısı ödülü verildi. UNESCO’nun hazırladığı Dünya Müziği Tarihi adlı kitabın “Türk Halk Müziği” bölümünü yazdı. Eşi Neriman Tüfekçi’yle birlikte derlediği “Memleket Türküleri” adlı kitap 1963’te yayımlandı. 18 Eylül 1993 günü İstanbul'da öldü ve orada toprağa verildi.

KOLSUZ AGOP


Daha yaşarken çok az kimse “efsane” olur.

Onlardan birisi de kuşkusuz bütün dünyanın tanıdığı, bildiği KOLSUZ AGOP’ du.

1937 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Ermeni Kırımı yetimi olan Yozgat'ın

Akdağmadeni ilçesinden Kirkor Bey, annesi Yozgat’ın İğdere Köyü’nden Makruhi Hanım'dır. Ailesi 1938 yılında İstanbul'a göç edip Samatya semtine yerleşti.

Ailenin ilk çocuğu olan AgopKotoğyan, eğitimine SahakyanNunyan Ermeni İlkokulu'nda başladı. 1952'de ilkokulu bitirdikten sonra bir gümüş atölyesinde çalışırken makineye elini kaptırdı ve kangrene çevirince doktorlar kolunu omuz hizasından kesmek zorunda kaldı. Bu kazadan sonra hayatta kalmayı başardı ve Bezciyan Ermeni Ortaokulu'nda eğitime geri döndü. Lise öğrenimini Getronagan Ermeni Lisesi'nde tamamladı.

Lise yıllarında futbolla ilgilendi. Mahalli bir futbol takımı olan Samatya Gençler Kulübü kadrosunda yer aldı. Futbola üniversitede de devam etti.

1957'de girdiği İstanbul Tıp Fakültesi'nden 1963'te birincilikle mezun oldu.Kadro bulunmaması nedeniyle 1963-1964 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğinde gönüllü olarak çalıştı.

1964'te Cerrahpaşa Hastanesi'nin Deri Hastalıkları ve Frengi Kürsüsü’ nün ilk asistanı olarak kadroya alındı. 1967'de "DermatitisHerpetiformis" adlı uzmanlık teziyle deri ve zührevi hastalıklar uzmanı oldu. 1969'da üniversite tarafından Almanya'ya gönderildi. Dört ayda Almanca öğrendi ve Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji Kliniği'nde çalışmaya başladı. Bu klinikteki çalışmalarında malignmelanomların klinik ve histopatolojik incelemelerine ağırlık verdi. Aynı üniversitenin alerji ve histoloji bölümlerinde de çalıştı. Kliniklerde gösterdiği başarıdan dolayı, Alman Üniversite Kurulu'nun talebiyle okulda kalma süresi bir yıl daha uzatıldı. 1972'de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne döndü.

Yurda döndükten sonra 1973'te doçent, 1979'da "Akne Vulgaris Vakalarında İmmunolojik Araştırmalar" adlı teziyle profesör unvanını aldı. Almanca'dan sonra kendi çabasıyla, Fransızca ve İngilizce öğrendi. 2004'te emekli oluncaya kadar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde akademisyenlik yaptı. Cilt hastalıklarıyla ilgili iki kitap ve uluslararası dergilerde üç yüzden fazla makale yayınladı. Dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar verdi. Çeşitli ülkelerden gelen teklifleri şu sözlerle reddetti: "Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında kalmak, hatta vatan uğruna ölmeyi göze almak demektir."

2017 yılına kadar özel muayenehanesinde çalışmaya devam etti. Tedavi gördüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 13 Şubat 2018'de öldü.


…/…

Akdağmadeni’nden ayrılıp, Yıldızeli’ne doğru yola çıkıyoruz.

-Selman gözüm, henüz Yozgat topraklarındayız. Bu toprakları çıkmadan bir Yozgat türküsü açsan, mesela Nida TÜFEKÇİ’ nin derlediği ZİYA’NIN AĞIDI türküsünü.

-Tamam, olur.

-Ama türkü Bayram Bilge TOKEL’ den olsun, o da Yozgatlıdır ve bence Yozgat türkülerini en iyi icra eden kişidir.

-Tamam

Türküye konu olan ağıt gerçekte yaşanmış bir olaydan alınmıştır ve ağıdı yakan kadın Yozgat merkez Karacalar Köyü’nden Fikriye Hanım’ dır.

Başka bir blog yazımızın konu başlığı

‘’ FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ ‘’

olacak, ama önce tamamlanması gereken ziyaretleri yapmam gerekiyor.

Fikriyeleri yazacağız, yüreğimiz dayanabilirse.

-Selman gözüm, Bayram Bilge TOKEL 30 yıl aradan sonra bin bir güçlükle ikna edilerek yurda, bu topraklara geri dönen ustaların ustası Neşet ERTAŞ’ ın geri gelmesinde en büyük payı olan kişidir.

-Haa, şu belgesellerde, anılarında “Bayram Gardaş” diye sözünü ettiği kişi mi bu Bayram Bilge TOKEL?

-Evet, tam da öyle.

Henüz Yozgat topraklarındayken bir Yozgat türküsü dinliyoruz Bayram Bilge TOKEL’ den:

ZİYA’NIN AĞIDI

Yozgat yaylasında bir garip kuşum
Elveda sizlere akrabam eşim
Doymadım dünyaya on sekiz yaşım
Onun için açık gider gözlerim

At üstünde kuşlar gibi dönen yar
Kendi gidip ahbapları kalan yar

Yüküm kervan yüklü savran gidiyor
Sürmedim sefayı devran gidiyor
Ziya'm ciridine kurban gidiyor
Onun için kapanmıyor gözlerim


(devam edecek)