13 Haziran 2019 Perşembe

BİR EĞİN MASALI


-Liseye mi gidiyorsun?

-Evet

-Ne okumak istiyorsun?

-Sinema ve Televizyon

-Ahmet ULUÇAY’ ı tanıyor musun?

-Hayır

Sinema okumak istiyorsan, Ahmet ULUÇAY’ ı seyret ve mümkünse günlüklerini oku bence.

…/…

KAPANCA SOKAK’ ı Serdal KARAKUŞ kardeşimizin aynı adlı romanının arka planında kendisi ile gezerken “kapan ve kapanca” kelimelerinin nereden geldiğini eski ve artık akmayan bir çeşmenin önünde anlatmaya çalışırken, bir Tokat türküsü eşlik ediyordu bize.

Seher vakti keklik çıkar gabana
Sallandıkça püskül değer tabana
Korkarım sevdiğim vara yabana
İşte bu göynümün sultanı geldi

…/…

Geldiğimde bahardı, Torosların en son kuzey uzantıları olan Mercan Dağları’nda, Munzurlarda kar vardı.

Akşamları çiftlikte işim bittikten sonra bir saat yürüyerek Eğin’e gidiyor, esnafla sohbet ediyor ve bir saat yürüyerek Eğin’ den geri dönüyorum.

Eğin’ e giderken yolun solunda bir yere atılmış ahşaptan ve çift kanatlı eski bir dolap çarpıyor gözüme.

Aslında gözüme çarpan eski ahşap dolap değil, dolabın her iki kanadında da bulunan ve ta yolun öbür tarafından beni cezbeden yiv ve setleri kirlenmiş, eskilerin “fincan” dediği, beyaz seramikten yapılmış kulplardı.

Yolun karşısına geçiyorum.

Çift kanatlı dolabın yanına geliyorum.

Böylesine güzel işlenmiş, adeta kağıt inceliğinde bir dolabı kim ve neden atmış olabilir buraya?

Dolabın iki kanadında beni ta uzaklardan cezbeden beyaz fincan kulptan birisini söküyorum ve cebime koyuyorum.

Beyaz fincan kulpu sökerken yoldan geçen trafiğe de dikkat ediyorum. Meraklı gözler benim gibi Eğin yabancısı birisini böylesi bir yerde, eski ve yol kenarına atılmış çift kanatlı bir ahşap dolabın başında uğraşırken görmeleri neye yorarlardı acaba?

Telaşsız ama hızla beyaz fincan kulptan birisini söküyorum.

Diğer beyaz fincan kulpu sökemiyorum.

Eğin’ e geliyorum.

Başka bir yerde, başka bir il, ilçe, beldede olsa adının mutlaka ”Köşem Bakkaliye” veya “köşemli” başka bir yer olması gereken benim rüya kırk ambar dükkanımdan acele bir düz tornavida alıyorum.

Düz uçlu tornavida, zira sökemediğim diğer beyaz fincandan kulp dolabın kapağına düz uçlu bir vida ile tutturulmuş.

Uğraşıyorum.

Vida çok eski ve tornavidanın düz ucu vidanın düz oyuğunu sıyırıyor.

İkinci beyaz fincan kulpu sökemiyorum.

…/…
Çok kültürlü bir coğrafyadayım.

Yukarı Fırat Havzası dediğimiz bir coğrafyada, Eğin’deyim.

Unutulanlar, silinenler, kaybolanlar olsa da genç kuşaktan insanların dilindeki yerel kelimeler, coğrafi isimler burada bir zamanlar çok kültürlü bir hayatın, bir dayanışmanın olduğunu gösteriyor.

Anadolu’ dan payitahta, Konstantiniye’ ye, İstanbul’ a en çok ve kalıcı olarak göçenler hep Eğinliler olmuştur.

Bu nedenle dillerden hala düşmeyen Eğin havaları içinde en etkili olanlar Eğin Gurbet havalarıdır.

Enver GÖKÇE daha 1940’lı yıllarda DTCF son sınıfında fakülte bitirme tezi olarak hazırladığı EĞİN TÜRKÜLERİ çalışması hala aşılamamıştır.

Enver GÖKÇE Eğin’ in Çit Köyü’ndendir.

…/…
  
Sobacı Mehmet AKBAŞ amca Eğin’ in son soba ustasıdır, Sultan Ahmet Sanat Okulu mezunudur.

Sobacı Mehmet AKBAŞ amcanın babası Hasan AKBAŞ, mizah dünyamızın ünlü dergilerinden KÖROĞLU Dergisi’nde yıllarca mürettiplik yapmıştır. Eğinli Enver GÖKÇE  MÜRETTİP HASAN şiirini muhtemelen Sobacı Mehmet AKBAŞ amcanın babası için yazmıştı.

MÜRETTİP HASAN

Alınmıştır,
Ağzım dilim elimden
Konuşamam yanarım.
Unumu elemişim,
Eleğimi asmışım
Ölüm de ne, vız gelir
Ama yanarım.
İnce derde hele bir
Düş de gör
Nicedir
Kardeşim!
Parmaklarım yazı dizer
Yorulur;
Kurşun kasalara dökülür derdim
Bir türkü bilirim
"Var git oğlan var git"
"Mekanın ara"
"Nerede karnın doyarsa"
"Vatanın ora!"
Hey anam hey
Yine de hey hey!
Mürettip Hasan deyip de geçme
Ben adamın anasını bellerim
Punto hesabı
Katrat hesabı.

Enver GÖKÇE





…/…
Ters bir üçgen düşünün ve üçgenin iki kenarı, iki yamaç sarp ve geçit vermez Kuzey Torosları, Mercan Dağları kaplıdır.

Geçit vermez bu dağların tabanından, yani ters üçgenin dibinden halkın Fırat dediği, aslında Fırat’ ın en büyük kolu olan Karasu akar.

Eğinliler bu iki sarp dağ yamacına yerleşmiştir.

Ne ekecek ne de dikecek bir yer bulunur.

Dikilen ise sadece belki de yüzlerce yılın uğraşısı ile yapılan teraslama ile elde edilen ve bir zamanlar Eğin ekonomisinin temelini oluşturan ağaç: dut.

Tahıl tarımı yok.

Hayvanlar için ot bulmaya, yaylada hayvancılık yapmaya veya Eğin’den başka bir yere gitmek isteyen Eğinli kendisini bir kıskaç gibi saran dik yamaca, artık bize yabancı gelmeyen “GABANA – KABANA”  tırmanır, geçit vermez Munzurların en zor yerinden kendisine bir geçit bulur.

Eğin’den çıkışlar Fırat dışında hep o ünlü gabanların aşılması ile olmuştur:Çevlük Gabanı-Koçan Gabanı-Sandık Gabanı-Çoçi Gabanı-Eğin Gabanı onlarca gaban var Eğin’ i sarmalayan iki yamaçta ve Fırat’ın geliş ve gidiş yönlerinde.

Kışlar ağır geçer Eğin’de.

Tahıl stokları, un stokları tükenir, ambarlar, un çuvalları tez boşalır. Kıtlık başlar.
Eğinli sırtında bir çuval dut veya pestil veya pekmez düşer  yollara, Sivas ellerine doğru, takas yapacak sırtında taşıdıklarını.

Gabanları aşar, belki de KOÇAN Gabanını.

Ama takasın da bir adaleti varsa, onu da Eğinli Enver GÖKÇE yazar.

MERİ KEKLİĞİM

Bir
Elde
Çatal
Bir
Elde
Dehre
Dalar
Dikenlerin
Kengerlerin
Peşinde
Kaderimmiş
Söğerim
Oy
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim
Dut
Kurusu
Süpürge
Tohumu
Yediğimiz
Ve
Bir
Godik
Arpa
İçin
Sivas
Kapılarından
Geri
Çevrildiğimiz
Günleri
Defledik
Meri Kekliğim
Yeter
Çektiğim
Yol
Parası
Veremedim
Diye
Şu
Dağları
Bana
Açtırdılar
Şu
Yolları
Bana
Hacizlere
Gitti
Suna
Gibi
Keçim
İneğim
Meri
Kekliğim
Kore
Dağlarında
Tabakam
Kaldı
Mapus
Damlarında
Özgürlüğüm
Hey
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğin.
       Enver GÖKÇE

…/…

Sökemediğim o beyaz fincandan dolap kulpu hala aklımda.
Bir iş çıkışı Eğin’ e yürüyorum.

Kağıt inceliğinde ahşaptan yapılma ve neden çöpe atıldığını bilemediğim dolap hala yerinde duruyor.

Beyaz fincandan sökemediğim kulp hala dolabın üzerinde.
Dolabın yanına gidiyorum.

Bu sefer elimde tornavida yok.

Beyaz fincan kulpun vidalandığı parçayı kırıyorum.

Parçayı gittikçe küçük parçalara ayırıyorum ve nihayet beyaz fincan kulp serbest kalıyor ve elime alıyorum.

Ne sıcak bir dokunuşu var.

Ne güzel kirlenmiş.

Kim bilir hangi evin güzide eşyalarını sakladı itina ile?

Kim bilir hangi narin eller açıp kapadı bu kağıt inceliğinde ahşap dolabın kanatlarını?

Eğin tarihinin bir kısmı acaba bu beyaz fincandan kulpu olan ahşap dolapta mı saklıydı?




…/…
Eğin Gabanı’nın çıkışı Hotar’a gider.

Gaban kelimesi de hotar kelimesi de Ermenice’dir.

Eğin Gabanı’nı yürümeye, Eğin’den çıkmaya karar veriyorum.

Sabah saat beş, gün ağarmak üzere.

Yolumu kendim buluyorum el yordamıyla.

Önce bir mezarlığa, bir zamanlar burada yaşayan Ermenilerin gömüldüğü mezarlığa sapıyor yolum.



Vasiyeti üzerine Eğin’de gömülen Katolik Stanley mezarın baş taşına “Beloved Nomad” 
yazdırmış.

Tam da Yunus misali.

“Aşık Gezgin- Aşık Yörük”

Gaban gittikçe dikleşiyor ve geçit vermez gibi görünen kayaların, Mercan Dağları’nın nereden geçit vereceğini bulmaya çalışıyorum.

Patika yol beni gaban yoluna götürüyor.

Yüz yılların emeği saklı her yerde.

Teraslamalar, istinat duvarları, taş basamaklar, taş rıhtımlar.

Eğin Gabanı
Farklı kültürler sadece hala dillerde telaffuz edilen köy ve coğrafi isimlerde fark ediliyor.

Kalan gerisi kurumuş, hotar yolundaki bu pınar gibi, kimsenin bu pınara yeni bir kaynak ve göze bulmaya da niyeti yok


Peki ya bu saf yünden eğirilmiş ve bükülmüş ve kök boya ile boyanmış belki de yüz yıldan daha eski at başlığından bu parça kim bilir hangi atlının atının başından düştü?

Hotar, yayla demek Ermenice’de.

Hotara varıyorum.

Yayla bütün Eğin’in yağ, peynir, süt, deri, tulum, ihtiyacı için vaz geçilmez ve paylaşılamaz bir yer.

Elde edilen ürünlerden tereyağı mutlaka sırsız çömleklere basılırdı.

Sırsız çömleklerden bize sadece bu ağzı boğumlu bir küçük parça mı kaldı?
 
 
Hotardan ötesine gidersen Çarhu Deresi, oradan ötesi geçen hafta gittiğim Sandık Köyü.
Hotardan öteye gitmiyorum, ama yaşlı Eğinlilerin hala düzgün ve doğru bir tanımla kullandıkları bir işaret gibi duran “oyuğu” görüyorum.

Oyuk, diyorlar eski Türkler Orta Asya’ da böyle bir biri üzerine yığılan taşlara.
Yaşlı Eğinliler hala oyuk diyor.

Urla köylüleri bahçe korkuluklarına veriyor oyuk adını ve şenlik düzenliyorlar.

Orta Asya’ da susuz bozkırda çobanlar için su kaynaklarını gösteren, işaret eden taş yığınlarıdır oyuklar. Siz bakmayın öyle çok bilmiş dağcıların bu taş yığınlarına baba demelerine.

 
Hotar – Çarhu Deresi sınırında Oyuk
 …/…

-Ahmet ULUÇAY’ ın kısa filmlerini izledim abi.
-Nasıldı?

-Çok etkileyici.

-Umarım sen de onu gibi filmler çekersin.

Onur elinden hiç düşürmediği fotoğraf makinesi ve film kamerası ve üç ayağı ile ne zaman görsem hep çekime gidiyor.
  

…/…

Ali Eryiğit bizim Semra İNALTONG Hanım’ ın dayısıdır.

Ali Abinin babası ise Eğin’in efsane yapı ustası Tevfik Ustadır.

Tevfik Ustanın evinde şimdi Ali Abi oturuyor.

Tam evinin kapısında duran ve Eğin’ de bir eşi daha olmayan kapı tokmağını elleyecekken, kapı açılıyor birden bire.

Bir Doğu Masalı denecek kadar güzel Yurt Gezimizde olanları anlatıyorum Semra Hanım’a.
  

…/…

Kaybolan, koparılan, akıp giden, yıkılan, solan o kadar çok şey var ki.

Akşam üzeri bir eskiciden alınan idare lambası, fener idaresi ve ünlü muhtar çakmağı sanki bütün bu kaybettiklerimizi aydınlatmaya çalışırken, yanında içeceğiniz bir bardak demli çayın size yeni bir düşünce ufku açacağı umudunu taşıyorsunuz.

Bütün bu objelerin üzerinde durduğu masanın uzamı sonsuzluk hissi veriyor.
 

Yine de hep aynı karşınıza neyin çıkacağını bilemiyorsunuz.

On beş dönümlük koca bir dut bahçesinde “Benimle Oynama”  kasetinin karşınıza çıkmasının ne anlamı olabilir acaba?

Düşünmüyorum.

Masalın içindeyim hala.
  
Benimle Oynama – Burak KUT







5 Mayıs 2019 Pazar

“İNAN” Kİ HÜSEYİN

Münir Nûreddin Selçuk - Dök zülfünü meydâne gel 

Gününü hatırlamadığım 1974 Temmuz ayı.

Elazığ’ a bağlı Sivrice ilçesi sınırlarındaki Hazar Gölü kıyısında Kızılay’ın ülke genelinde yetiştirme yurtlarında barınan erkek öğrenciler için düzenlediği gençlik kampındayız.

Kampın yarısında Çorum’dan, yetiştirme yurdunun müdürü – geçen yıl aramızdan göçen Pazarören Köy Enstitüsü mezunu- Müdür Babamız  Abdullah KOÇAK’ tan kampa gelen bir telefonla ben ve bir arkadaşım askeri liseler sınav sonucuna göre askeri liseler için gerekli sağlık raporunu almak için Ankara’ya  Dış Kapı Askeri Hastanesi’ne doğru yola çıkıyoruz.

Sivrice ilçe merkezine kadar bizi kampın aracı bırakıyor.

Sivrice’den Elazığ otobüs terminaline geliyor ve ancak akşam geç saatlerde bulunan şu an hala faal olarak çalışan Murat Turizm’den Ankara biletlerimizi alıyoruz.

Hareket saati geldiğinde en arka beşlideki yerimize yerleşiyoruz.

Sağ yanımda otuzlarında, ince uzun, esmer ve yeni tıraş olmuş yüzü ile bir abi oturuyor.

Otobüs hareket ediyor.                                                                              

On dört yaşlarında iki oğlan çocuğunun başlarında kimsesi olmadan yola çıkmalarına biraz şaşıran yanımdaki abi bizimle sohbete başlıyor.

Aslında abinin amacı bizi yoklamak, evden kaçma gibi bir durum olup olmadığını anlamak istiyor.

Abi bize ısınmış artık, çok da sıcak davranıyor.

O yılların güçlü sosyalist rüzgarı küçük yaşımızda bizi de etkisi altına aldığından yanımdaki abinin devrimci bir abi olduğunu anlamam uzun sürmüyor.

Lakin gerçekler de var. Karnımızın acıkması gibi.

Yol için Ankara’ da bir haftalık sağlık muayeneleri için yanımıza aldığımız ve tamamını kampa gelene kadar Çorum’un ünlü kiremit ve tuğla fabrikalarında çalışarak kazandığımız ve biriktirdiğimiz birkaç liradan başka paramız yok.

Lakin gerçekler de var.

İlk molada otobüsten inmiyoruz.

Yanımdaki devrimci abi bizi çağırıyor. Yanına gidiyoruz ama yemek teklifini kibarca kabul etmiyoruz.

Temmuz ayındayız, ama gece molasında Anadolu bozkırında kısa kollu gömleklerimizle üşüyoruz.

İlk defa bu kadar uzun mesafeli bir otobüs yolculuğu yapıyor olmanın verdiği heyecan ve meraktan olsa gerek, gece vakti geçtiğimizi hiçbir yeri göremesem de, gözümü kırpmıyorum.

Uyanık halim yanımdaki devrimci abi ile sohbetimi artırıyor.

Elazığlı olduğunu söylüyor devrimci abi.

Ne iş yaptığını sormuyorum, hala da kimsenin ne iş yaptığını asla sormam.

O yıllardanmış demek ki.

Sabaha doğru ikinci molada gerçekler biraz daha kendisini hissettiriyor, karnımız çok acıktı.

Bu sefer devrimci abimiz ısrar ediyor ve bize yemek ısmarlamak istediğini söylüyor.

Halimizden mi anladı, aç olduğumuz çok mu belli mi oluyor, yoksa beni kendisine sempatizan mı buldu, bilemiyorum.

Devrimci abinin ısrarını bir şartla kabul ediyoruz.

-Yemek yiyin.

-Hayır, aç değiliz.

-O zaman karpuz yiyin, karpuz söyleyeceğim.

Bozkır gecesinin bu ayazında üstelik buz dolabından çıkmış karpuz yenir mi?

Yeniyor.

Gerçekler hala yerinde duruyor.

Açız.

Ama devrimci abiyi kırmak da olmaz.

Diğer yemeklerden daha ucuz olacağını ve devrimci abiyi daha az masrafa sokacağımızı düşünerek karpuzu kabul ediyoruz.

Tamam, diyoruz.

Karpuzdan ikişer parça yiyoruz.

Gerçekler derinleşiyor.

Soğuk karpuz, kısa kolla üşüyen benimizi Anadolu bozkırının ayazında daha da üşütüyor.

Ankara otobüs terminaline sabah erken saatlerde varıyoruz.

Devrimci abimiz adının Hüseyin İNAN olduğunu söylüyor.

…/…

Hep bir akademisyen olmak isterdim.

Mühendislik bilimleri değildi istediğim.

Benim istediğim etnoloji, etno-kültürler, sosyal antropoloji ve halk bilim alanlarında uğraşmaktı.

Kendisi makine-mekanik mühendisliği alanında çok değerli bir bilim adamı olmasına rağmen, Oğuz ATAY’ ın bence en güzel eseri BİR BİLİM ADAMININ ROMANI- MUSTAFA İNAN kitabını okuyana kadar Mustafa İNAN’ ın sosyal ve edebiyat konularında da en az mekanik konusu kadar meraklı ve bir bilim adamı titizliğinde olduğunu bilmiyordum.

Mustafa İNAN kitabını defalarca okumama rağmen hep aynı heyecan ve hep yeni keşfettiğim bir yanı ile karşılaşmak bendeki umudu tazeliyor.

“Ben babamı ileri yaşlarımda ve hep başkalarının anlatımları ile tanıdım,” diyor Mustafa İNAN’ ın oğlu.

Mustafa İNAN’ ın eşi unutulmaz ve ilk kadın arkeologlarımdan Jale İNAN’dır.

Bir yarı yıl tatili için Türkiye’ye gelen oğluna “sen üniversiteye git babanın dersine katıl” diyor.

Mustafa İNAN, İTÜ’ de Mekanik hocasıdır.

Babasının dersine giren oğlu bakın babasının dersini nasıl anlatıyor.

Dersin konusu zincir eğrisi idi. Ders başladıktan sonra kapı "gırç" ederek açıldı ve gecikmiş bir talebe içeri girdi. Arkadan bir daha, bir daha. Babamın yavaş yavaş tolerans sınırının zorlandığını ben anlıyordum. En sonunda "beyler, biz sizlerden önce derse geliyoruz, yoklama yapmıyoruz; gelmeye mecbur değilsiniz" diye tepkisini gösterirken, bunlardan bihaber birisi daha sınıfa girmeye yeltenirken, öğrenciler işaretlerle girmesini önlediler. Sonra da geç gelenin sınıfa girmemesini ihtar eden bir yazıyı kapıya astılar. Dersi hiç not kullanmadan, tahtayı hiç silmeden ve tam saatinde konuyu tamamlamış olarak bitirdiğini hatırlıyorum. Tüm öğrenciler ve ben adeta büyülenmiş gibiydik.    

Oğlu Hüseyin İNAN, Mustafa İNAN’ ın en sevdiği şarkının Mustafa Çavuş’un hisarbuselik makamındaki aşağıdaki şarkı olduğunu söyler babasını anlatırken.

Münir NURETTİN ne de güzel okur.



Dök zûlfünü meydâna gel
Sür atını ferzâna gel
Al daireni hengâma gel

Bülbül senin gülşen senin
Yâr yâr ammân ammân
Âşıkınım hayli zamân
Dîl muntazır teşrîfine gel ammân ammâ


…/…

Bizi Ankara’ ya getiren Murat Turizm otobüsünde yanımda oturan devrimci abinin adının Hüseyin İNAN olduğunu öyle hemen kabul etmek kolay olmuyor benim için.

Öyle ya, benim gibi yeni yetme devrimci sempatizanla göre bildiğimiz Hüseyin İNAN Deniz ve Yusuf yoldaşları ile bir Cumartesi günü, 06 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Ulucanlar Cezaevi avlusunda asılarak öldürülmüşlerdi.

İyi ama benimle gece boyu konuşan, aç olduğumuzu yüzümüze vurmadan ve bize sadece bir parça karpuz ısmarlayarak gönlümüzü çelen Elazığlı Hüseyin İNAN kimdi?

Kayseri Sarız’dandı Hüseyin İNAN.

Bir eşkıya türküsü vardır, sanki ona ağıttır.

Pınarbaşı’dır elimiz

Sarız’dan geçer yolumuz

Böyle zaman olmaz olsun

Çift gelir bizim ölümüz.

Denizlerin ölüsü çift değil, üç geldi, ama birisi Sarız’dandı.

…/…

Halk takvimi yılı Kasım ve Hızır ayları olmak üzere ikiye ayırır.

Altı Mayıs ile başlayıp, sekiz Kasım gününe kadar devam eden aylar halk takviminde “Hızır ayları” olarak bilinir.

Hepsi Anadolu’nun kadim ve yerel inançlarına dayanır, kimi zaman Hıdırellez, kimi zaman Aya Yorgi günü olur altı Mayıslar.

…/…

Üçü de İNAN- ın ki HÜSEYİN’ di.  


Paylaşmak güzeldir. 

1 Mayıs 2019 Çarşamba

DEĞİŞİK HİKAYELER-4


Bazı eski Türk filmlerinde kötü adamlardan birisi iyi adamlardan birisini öldüreceği zaman önce iyi adama diz çöktürür sonra da basar kurşunu ve ardından şu sözü söylerdi: Tebdili mekanda ferahlık vardır.

Ölen iyi adam tebdil-i mekan eyliyordu, dünyasını değiştiriyordu.

Kötü adamın arkadaşları “sen ne yaptın?” diye sorduklarında ise, “hiiiç adam tebdili mekan eyledi,” derdi.

Hava değişimi, diyoruz şimdi, eskiler ise hala “hava tebdili” diyor.

Eskiden askerlik hizmeti erler için yirmi uzun aydı ve askerlik hizmetine gelen erler o kadar uzun sürecek askerlik süresince bir yolunu bulup hava değişimi almaya çalışırlardı. Hava değişimi ise torpiller bir yana, öyle kolay verilmezdi.

Ya bir ameliyat olacaksın veya bir bulaşıcı hastalık veya çürüğe ayrılacaksın.

Ameliyat olmak için sıraya giren erler vardı benimle birlikte askerlik yapan.

Urfalı bir delikanlı yüzündeki yanık izini düzelttirmek için askeri hastaneye yattığında aslında aklında olan sadece ve sadece üç aylık hava değişimi izni idi.

Zavallı delikanlı yüzündeki sargılar açıldığında görünüşü eski halinden daha kötüydü.

…/…

Oysa “hava tebdili veya hava değişimi” sadece askerlik görevini yapanlara değil, en çok da veremlilere verilirdi. Veremlilerin en çok rahat edecekleri, onlara havası değişik, temiz ve ferah gelen yerler sanatoryumlardı.

Heybeli Sanatoryumu kimlere mekan olmamıştır ki hava tebdili için? İnönü, Rıfat ILGAZ,  Devrekli şair Rüştü ONUR kimler, kimler?

Ya Keçiören Sanatoryumu?

Şimdi ikisi de yok.

Yaylalar hep tebdili hava içindi eskiden, bakmayın şimdi yeme içme, turizm ve kirlenme olduğuna.

…/…

50’li yıllarda TRT radyolarında en çok istek alan türkülerden birisi Muharrem ERTAŞ Usta’nın sesinden KAZIMIM Türküsü ise diğeri de Hacı TAŞAN Usta’nın sesinden ANKARA’DA YEDİM TAZE MEYVEYİ Türküsü idi.

O yıllar hala yokluk ve kıtlık yıllarıdır.

Bazen hava tebdili yerine, hava değişimi yerine veremli bir genç kızın hayatında hiç yemediği “taze bir meyve” onun için her şeyin değişmesi anlamına gelmez miydi?

Hacı Emmi çok yaman söyler.

Üstelik veremli genç kızımız taze meyveyi de yediği halde, doktoru onu son çare “tebdili hava” için hava değişimi için köyüne yollamıştır.

Angara’da yedim taze meyvayı
Boşa çığnamışım yalan dünyayı
Keskin’den de sildirmeyin künyayı
Söyleyin anama anam ağlasın
Babamın oğlu var beni neylesin.

Trene bindim de tren salladı
Zalım doktor ciğerimi elledi
İyi olursun diye köye yolladı
Söyleyin anama anam ağlasın
Anamın oğlu var beni neylesin

…/…

Eskiden devlet memurları, en çok da öğretmenler ve subaylar ilk atamalarında istemedikleri bir yeri çekerlerse, hemen o anda kuraya tabi olan yanındaki birisini bularak tayin yerini değiştirebiliyordu ve bu çok sık yapılan bir şeydi.

Yapılan bu tayin yeri değişikliğine dilimize Farsça’ dan geçmiş olan “becayiş” denirdi.

Çoğu öğretmen ve subay ise becayişin uğursuz olduğuna inanır ve böyle bir şeye asla girişmez ve çektiği tayin yeri kurasına razı olurdu.

Hatırlarım.

Becayiş ile tayin yerini değiştiren bir subay ağabeyimin gittiği görev yerinde önce eşini, sonra çocuklarını kaybettiğini, hayata küstüğünü.

…/…

Benim yaşadığım kültürel coğrafyada ise “değişik” diye bir evlenme biçimi vardır.

Erkek kardeşi olan bir genç kızın evlenmek istediği erkeğin de bir kız kardeşi varsa, o zaman kızlardan birisi bir erkeğe, diğeri diğer erkeğe varırdı.

Bu evlenme şekline “değişik olma” denirdi.

Evlenen kızlardan birisi diğeri için “değişik” olurdu veya gelinlerden birisi diğerini “o benim değişiğim” diye çağırırdı.

Köyde herkes o kadınları örneğin Ayşe’nin değişiği, Fadime’nin değişiği, diye bilirdi.

Bunun için kız kardeşleri olan erkeklerin de önceden anlaşmaları gerekirdi.

Böyle evlilikler pek de uğursuz sayılmazdı, ama çok yaygın da değildi, zira bu tür “değişik olma” işi daha çok yoksul ailelerin yaptığı bir şeydi.

Mehmet Dayım eşi Lütfiye ile evlendiğinde, kendi kız kardeşini yani benim Sultan Teyzemi de Lütfiye Yengemin erkek kardeşi ile evlendirmiş.

Yani Mehmet Dayımın eşi Lütfiye Yengem ile Sultan Teyzem “değişik.”

Zavallı Lütfiye yengem çok genç yaşta dünyasını değiştirdiğinde veya filmdeki o kötü adamların demesiyle tebdili dünya eylediğinde geride üç oğlan bir kız kalmıştı.

Ya Sultan Teyzem?

Yeni öğrendim.

Zeynep Teyzeme sordum.

Zavallı Sultan Teyzem, gencecik yaşında daha ilk çocuğunu doğururken muhtemelen doğum anomalisinden hayatını kaybediyor.

Bebek mi?

O da hiç yaşamamış.

…/…

Değişim değil asıl mesele, asıl mesele değiştirmek, umutla aşk ile.

Aşk illaki