8 Şubat 2018 Perşembe

MÜTTEKA & ÇIBIK


İnsanlar yaşlandıkça daha az uyurlar belki, ama yaşlı insanlara sorsanız “sabahlar olmaz”, gözlerine uyku girmez.

Aslında iyi bir uyku için, bedenimizin dinç olması, kaslarımıza hükmediyor olmamız gerekir.

Yaşlandıkça kaslarımız gevşediği için, uyku konsantrasyonumuz azalır, uyuyamaz ve uykusuzluk çekeriz.

Oysa, türküde geçen söz ne anlamlıdır.

Bu gece uymamışam
Uykuma doymamışam
Çıbık seni keserim de
Yar gelmiş duymamışam

Mütteka, derdi dervişler, başta Mevlevi dergahlarında olmak üzere, hemen bütün Bektaşi  dergahlarında “mütteka” bulunurdu.

Dayama, dayanacak şey anlamına gelir mütteka.

Çilehaneye kırk günlük, Arapça “erbain”, çilesini çekmeye giren derviş asla yatıp, uzanarak uyumazdı. Zaten çilehanenin fiziki yapısı, boyutları da buna uygun değildir.

Derviş oturarak zikir yapar, halvete girerdi.

Yine de uyumaz, uyursa gaflete düşerdi.

Uyumamak için ucu sivri “müttekayı” yere saplar ve müttekanın yay gibi kavisli olan başını alnına dayar.

Derviş uyku gafletine girdiğinde, mütteka dervişin alnından kayar ve yere düşerdi. Mütteka yere düştüğünde, derviş bunu fark eder ve alnını yeniden müttekaya dayardı.

Bu ritüel tam kırk gün sürer.

***//***

Ama, mütteka sadece çilehanede kullanılıp, orada kalmaz.

Günlük hayatta, sohbet ve muhabbette de derviş müttekayı yanından eksik etmezdi.

Edep erkan bilenler, dervişler, bir erkanda, bir muhabbette ayaklarını uzatıp oturmaz, yine müttekaya dayanırdı.

Bir de, açık alanda, kıblenin belirli olmadığı yerde, kıble bulunup da  müttekanın sivri ucu yere saplandığında, cemaat müttekadan öteye geçemez ve saflar ona göre oluşurdu.

Şimdi emekçi insanlar uykularına doyamıyorlar.

***//***

Şimdi mi?

Yavuklusunu el ayak çekilince, hoyratlar uyurken bağa bekleyen, bağda görüşüp, bağda öpüşüp koklaşan deli aşık, olur da yavuklum gelirde, uyur kalırım, o da beni bulamaz, korkar geri gider, diye asla uyuyamaz.

Ama, gel gör ki, uyku tatlıdır. Bastırır da bastırır.

Deli aşık da tıpkı dervişler gibi, uyuyup kalmamak için, alnını bir çıbığa (çubuğa) dayayıp uyur, deli aşık uyku gafletine daldığında alnı çıbıktan kayar ve aşık uyanır.

Çıbık tıpkı mütteka gibi, burada uyarandır.

Ama, eğer çıbık uyarmasına rağmen, aşık uyumuşsa, işte o zaman yukarıdaki türküye konu olan sözleri ardı ardına dizer ve bize, günümüze güzel bir türkü kalır.

Aşık çıbığa kızar ve onu kesebilir, ama ya derviş müttekaya ne yapabilir ki?

Bilirim, eskiden genç yaşlı, bütün köylüler, yanlarında mütteka benzeri asa ile dolaşırlardı.

Görenler ve dahi asayı taşıyanlar onu yazıda yabanda, köyde kırda ite köpeğe karşı kullandıklarını düşünürdü.

Oysa, işin aslı, bizim dervişlere ve bağdaki deli aşığa kadar gider.

***//***

Hacı Bektaş Dergahı’nda, Pir Meydanı’na girerken, girişte solda camekanın içinde duruyordu mütteka .Bilmeyenler için anlamsız bir sopaydı, asaydı o nesne.

Bilmeyenler için mekâna ve makama saygının sembolü olan, eşiğe basmadan girmenin, eşiğe basmadan yüzümüz mekâna ve makama dönük şekilde çıkmanın, ne anlama geldiğini bilmemek gibi.

Bilmemek bir yana, yapılan ritüele alaycı gülümsemelerle bakanlara hele ne demeli?

Şu dünyada ruhunu dayaman için bir mütteka, deli aşkını dayaman için bir çıbığın olmalı.

Var olsun Can' a  mütteka olanlar, Canan' a çıbık olanlar.


6 Şubat 2018 Salı

SILVAN – SYLVIE – SELVİ


Önce bir anı.

Ağustos, 2016
Ulu insanlar vardır, ulu ozanlar.
Ulu dağlar vardır, ulu ırmaklar.
Bazı inançlar, bazı dinler bu ulu nesnelere ruh, can ve anlam yükler.

Gün doğarken, gün batarken, gün dönümlerinde, bahar gelirken, felaket anlarında, bereketli mevsimlerde, çocuk doğduğunda, boya veya klana yeni bir can geldiğinde, aklına gelen her olayda bu ulu nesneler de klanın, boyun bireyleri gibi ortak olurlar  sevince ve hüzne.
Varıp düştük  Zonguldak / Alaplı / Gümeli Beldesi’ ne.

Hendek üzerinden gidiyoruz, Selman’ ın hiç bilmediği bir güzergah.

Güzel ve sakin bir dağ yolu.

Selman Dede Türbesi var, yolun solunda bir yerde.

Akçakoca ‘ ya çıkıyor  yol.

Akçakoca’ da kalmıyoruz, ama yolda gördüğümüz, dere kenarına kurulu bir çardakta oturuyoruz.

Bir kadın işletiyor. Hep acılar, kadındaki acılar burkuyor bizi.

Devam edip, Alaplı ‘ ya varıyoruz.
Alaplı’ da durmadan Ereğli’ ye, Herakles’in kentine devam edelim,  bir daha buraya gelemeyiz , sonra geri Alaplı’ ya dönelim, diyorum Selman’ a.

İtiraz etmiyor.

Orada sana “Cehennem  Ağzı Mağaraları’ nı” anlatırım,  Herakles ve Orpheos – Eurodike mitolojik öykülerini.

Tamam, der gibi Selman.
 Alaplı çıkışında oto stop yapan İsviçreli bir genci alıyoruz.  Ereğli’ ye kadar , diyoruz.

Tamam, diyor.

İsviçreli genç,  Ereğli – Herakles – Herküles , diyoruz.
Tamam, diyor.

Ereğli’ ye varıyoruz, Alaplı – Ereğli arası çok kısa.
Cehennem Ağzı Mağaraları’ na varıyoruz.

Mağaraya, Herakles’ in 12. görevini yapmak için indiği mağaraya iniyoruz.
Heraklesi, üç başlı köpek Kerberos’ u, Akheron Vadisi’ ni , Stykes Nehri’ ni, o nehirde sandalıyla ölüleri bekleyen ihtiyar Kharon’ u, ölülerin çenelerinin arasında getirmeleri gereken    “obulus” , paradan, yer altı tanrısı ve aynı zamanda yer altı / ölüler diyarı anlamına Hades’ ten söz ediyorum.

İsviçreli genç gözleri büyüyerek dinliyor. Mağara içinde birikmiş kristal berraklığındaki su ve sessizlik, anlatılan mitolojik öykü onu çok etkiliyor.
Sonra, Orpheus – Eurodike aşkı ve yine yer altında geçen hazin mitolojik öyküyü anlatıyorum.

Büsbütün mutlu olup şaşırıyor İsviçreli genç.
Bu öyküler hep burada mı yaşandı, diye soruyor.

Ereğli’ ye dönüyoruz.
Meşhur Ereğli Pidesinden  yiyoruz.

Genç de yiyor.
Biz artanlarımızı paket yaptırıp gence veriyoruz. 

Onu  Zonguldak yol ayrımına bırakıyoruz.
Yolda, “Cideros’ a, İnce Burun ve Hamsilos’ a mutlaka uğra” diyorum.

Alaplı’ ya dönüyoruz.
Gümeli Beldesi’ ni buluyoruz.

Gümeli Beldesi tamamı  Ordu – Gürgentepe’ den  gelmiş Çepniler ve Gümüşhane / Kürtün / Taşlıca Köyü merkezli Güvenç Abdal Ocağı’na bağlılar.
Sora sora anıt ağacı arıyoruz, ulu ağacı.

Herkes, en küçüğünden, en büyüğüne anıt ağaçları biliyor ve sahip çıkıyorlar.
Muhteşem gürgen ve meşe ormanları bizi bir yutuyor vadilere çekiyor, bir dışa atıyor, dağların doruklarına çıkarıyor.

Fındık Ağılı Mahallesi’ ne Halil Bey yardımcı oluyor bize. Elimdeki kitaptan mahallerinin hatta evlerinin resimlerini gösteriyorum, şaşırıyor, ama güven duyuyor.
Vara vara geliyoruz, Karapınar Yaylası’ na.

Ulu ağacı bulamıyoruz.
Burası, Karapınar Yaylası son durak.

Bir ev var.
Kimse yok mu, diye sesleniyorum.

Bir süre sonra, temiz yüzlü, güzel bakışlı, çakır gözlü bir kadın çıkıyor, orta yaşına rağmen, fidan gibi. Elmas Abla.
Elmas Abla, bize yardımcı oluyor.

Siz de Gürgentepe’ den mi geldiniz, diyorum. Güvenç Abdal Ocaklı mısınız?
Gülümsüyor, yabancılamayı ve ürkekliği atıyor üstünden.

Ulu ağacın nerede olduğunu yere  adeta bir topoğrafya haritası çizerek anlatıyor  bize.
Levha yok mu?

Hayır, Mili Parklar levhayı söktü, ulu ağaca zarar vermesinler, diye.
Elmas Abla’nın haritasına göre  gidiyoruz.

Tarifler doğru.
Her yer sık orman.

Gözden kaçırdığımız işaretler olmalı besbelli.
Ulu ağaca giden orman içi  patikayı bulamıyoruz.

Selman sıkılmış, terlemiş.
Şort ve sandalet giyiyor.

Cangılın ve ısırganların içindeyiz.
Bir saat  yürüdük.

Ulu ağaç yok.
Ama, bacaklarımız ısırgan, “dalagan” çürüğü neredeyse, ben pantolonlu olmama rağmen.

Yok, Elmas Abla’ ya tekrar gidelim ve soralım.
Yok, gece burada kamp yapalım, yarın aramaya devam ederiz.

Olmaz, hava gece çok sertleşecek.
O halde, ulu ağacı  aramaya devam.

Saat 17:30, ulu ağaca çıkan orman içi patikayı buluyoruz.
Elmas Abla, her yeri, her işareti doğru çizmiş, biz atlamışız.

Hızlı bir çıkışla, yarım saatlik yürüyüşle ulu ağaç ile kucaklaşıyoruz.
Selman ağaca sarılıp öpüyor, niyaz ediyor ağaca, Alevi inancının aktarımıyla.

Porsuk Ağacı, iğne yapraklılardan.
Tam, 4.112 yaşında.

Buzul çağından hemen sonraya gelen bir tarih.
Çevre uzunluğu 10 m, boyu  100 metre  gelir.

Ulu ağaca sarılıyoruz, etrafında üç kere dönüyoruz.
Önünde niyaz ediyoruz.

Bir saatten fazla ağaç ile hasbi hal ediyoruz.
Hava bozuyor.

Gece yaylada kalmaktan vaz geçiyoruz.
Hızla sahile iniyoruz.

Selman  yolda araçtan inmeden, dalları  yola sarkan fındık ağaçlarından fındık topluyor, göz hakkı için.
Yayla olmazsa, sahilde kamp yapalım, demiştik.

Hava çok sert.
Otelde kalıyoruz.
Bir güne neler neler sığıyor.

Dönüşte Selman’ ı yine farklı bir yola, Alaplı – Yığılca yoluna sokuyorum.
Akşam hava durumu haberleri çok kötü.
İsviçreli genci düşünüyoruz, çadırda kalıyor.
Hemen zamansız kaçış - acil bir gezi planlıyorum ulu ağaca.

Gürgen ve meşenin alev alev yanıp, yapraklarını  kızardığı, sarardığı bir zamana
30 Ekim ya da , 13 Kasım.

***//***

SİLVAN – SYLVIE - SELVİ

İsviçreli gencin adı SİLVAN.
Mağaraların birinde yanımıza yanaşan ama  oralı, Ereğlili  olmadığı her halinden belli olan gence soruyorum. 

-          Nerelisin? 

-          Diyarbakırlıyım abi. 

-          Neresinden? 

-          SİLVAN-lıyım abi 

İsviçreli gence, Silvan’ a sesleniyorum. Gelip Silvan-lı genç ile tanışıyor.
Hiçbir şey tesadüf değildir.

Tesadüf olmayan başka o kadar çok şey var ki.
Aşağıdaki isimlerden hangisini  alırsanız alın, hepsi  SİLVAN ile ilgili, hepsi o kelimeden türemiştir.

Hepsinin, yani  SİLVAN’ın,  yani  SELVİ  ormanın ana yurdu  bu  topraklardır, yani Suriye ve Lübnan’ı da içine alan Anadolu  topraklarıdır.
SİLVAN : İbranice’ deki anlamı “orman”.

SILVIE – SELVA – SİLVA ve Türkçe’ de SELVİ, aynı anlama gelen SİLVAN’ın feminen  halidir.
SELVİ : Yapraklarını dökmeyen uzun boylu kozalaklı bir ağaç türüdür.

TRAN-SİLVAN-YA: Bugünkü Romanya’da ormanlık bir bölge
PEN-SİLVAN-YA     : ABD’ de orman bakımından zengin bir eyalet

***//***
İsviçreli  genç  SİLVAN ile  Diyarbakır’dan gelen SİLVAN-LI  genç Zonduldak – Ereğli’de Cehennem  Ağzı Mağaraları’nda  nasıl  karşılaşıyor ?

***//***
Bir de, bu topraklarda yaşamış PİR SİLVANUS   vardır.

Kimi kaynaklar PİR SULTAN ABDAL’ın aslında PİR SİLVANUS olduğundan söz eder. Konuyu  Alevi tarih yazıcılarına bırakalım.
PİR SİLVANUS bir aziz değildir, o, yedinci yüz yılda yaşamış bir halk ozanıdır ve Bizans’ın baskıcı ve yok edici  Ortodoks zulmüne karşı bu topraklarda, kökleri Sümerlere, Hititlere kadar giden  bin yıllardır yaşayan  Anadolu inancını savunmaktadır.

Pir Sultan ABDAL gibi, taşlanarak öldürülür, gelenek devam eder.
O halde bir soru:

Neden sadece bu topraklarda olmak üzere mezarlıklara hep SELVİ – SERVİ AĞACI dikilir?
SELVİ ağacı dikilir, çünkü bilinmeyen nedenin altında yatan “sır” her dikilen SELVİ AĞACI, PİR SİLVANUS – PİR SULTAN ABDAL  anısı yaşasın diyedir.

Her SELVİ – SERVİ ağacı dirençtir ve göğü delen başları ile en az 2000 yıl yaşarlar.
Uzaklardan bakıldığında PİR SİLVANUS’un nöbete  durmuş CANLARINI andırırlar.


5 Şubat 2018 Pazartesi

AY – AYNA – MİRAT – MIRROR

Eskiler sözün sonunda hep şunu derdi:

Emr-i bil maruf
Yehn-i anil münkir

(iyiliği emreyleyen / kötülüğü  yasaklayan)

Yaratan, Yüce Gök, Kutsal Işık, bizi, insanları böyle  eylesin anlamındadır.

Şair de bir başka söyler,

(…)

Kim bilir kimden umarız emr-i bil maruf
Kim bilir kimden umarız yehn-i anil münkir
Bize yalnız oğulları  asılmış bir kadının memeleri  itimat telkin eder.

(…)
(İsmet Özel )

***//***

Can, insandı, insana  Can diyoruz.
Canan ise,  “ can içinde  Can “ ‘ dır  bu yolda. Bir  sohbetimizde  söz  etmiştik.

Kalecikli Mir’ati Baba  vardır bir  de, 19. yüz yıl  sonlarında yaşamış bir  ulu ozan,  Can-an  onun nefesinde  başka bir  anlam kazanır.


Zincir kar eylemez bizlere  sofi
Bin can ile bir canana  bağlıyız
Okuduk anladık emr-i marufu
Hükmü bakii adil hana bağlıyız

Yârimizi  seçtik, ağyarımızdan
Kimse vakıf olmaz  esrarımızdan
Dönmeyiz Mir’ati ikrarımızdan
Hacı Bektaş, pir  sultana bağlıyız

                            Mir’ati

Emr-i maruf : iyiliği yayma
ağyar : yabancı , el
mirat : ayna

Hep sırlar gizlidir, kim vakıf olabilir  bu esrara , mirat neyi yansıtır, ışığı mı, aşk-ı sırrı mı ,miratı tutunca yüzüne kaç kişi  görebilir  kendi ağyarını, ağyar kim, emr-i maruf varsa, yehn-i münkir  de  vardır.

Yehn-i münkir : kötülüğü yasaklama

 ***//***

Ayna, kelimesinin de “ay” ile ilgisi  var.

Eski  çağ, Hitit – Frig    figürlerinde, buluntularda  bronzdan yapılma aynalar göze çarpar. O aynalar  “ayın” somutlaşmış halidir aslında.

Bir de eski çağ kültürlerinden Hitit – Sümer, oradan Roma ve tek tanrılı dinlere, islamiyete, oradan Alevi – Bektaşi inancına geçen “ay ve gün” kültü, tapınımı vardır.

Ay Ali’dir, gün Muhammed.

Tevhid, birleştirme, bir etme demektir. Ali ile Muhammed , gün ve ayın birleşmesi  anlatılır, sembolize edilir. 

Alevi tevhidleri  çok etkileyicidir ve Sabahat  AKKİRAZ  çok içten ve duygulu  söyler.

Buradaki “ay ve gün” sembolü Sümer’den gelir.

Roma düne kadar bayrağında  ay ve yıldız taşıyordu.

Osmanlı ve sonra Türkiye Cumhuriyet’ i  “ay ve günü” Doğu  Roma’ dan alıp bayraklaştırdı.

Gün aslında burada “yıldızdır”, ay ise “güneş”, ışığı veren.

***//***

Aynaya, “aya” bakacak gücümüz var mı?

Aynaya bakınca kendimizi mi görürüz?  Korkmadan bakabilen ne görür ay-nada?

Bir de “tuttum aynayı yüzüme, Ali göründü gözüme”, diye özetlenen bir Alevi felsefesi vardır.

Burada, görünen Ali değildir elbette, aynayı yüzüne tutabilmektir mesele.

Anadolu  köylüsü  ta Sümer’ den bu yana bu sorunun  yanıtını  arar, tarım ve ormancılık  işin en kolay çözülmüş sorunudur.

***//*** 

Osmanlı 16.  Yüz yıla kadar aslında Anadolu’nun yerli halkı olan, günümüze kadar pagan inanç unsurlarını taşıyan şimdi Alevi dediğimiz, “Alevilere”, “Işık Taifesi”, diyor,  aynı anlama  gelmek  üzere, alevi  birisine  “ışık”, diyor.

***//***

Bir de insanların çocuklarına  neden  “ışık”  adını  verdiğini  hep  merak ederdim, anlıyorum.

***//***

Bir de fırtınalı yıllardan, bizim devrimci gençlerimizden Ömer AYNA vardı, bir insanın soyadının neden ayna olduğunu merak ederdim.

Mirati  Baba’ yı   okuyunca,  soru  sormanın  ne kadar  anlamsız  olduğunu  anladım.

Mirat, ayna demek.

Ayna ay  demek.

Ay ışık demek.

Alevi  yoluna  kadar  gelen ta  Hititlerden  bu yana  ana tanrıçaların  “Arinna, 

Kubaba, Kibele,  Artemis, Diana” elinde  tuttuğu  “ayna”  figürlü  heykelcikleri  çok ünlüdür.

Elde tutulan aslında “ay, aslında ışıktır”.

Mirror bunca sözü yansıtabilir mi acaba?  

Madem ki “ay-na” dedik, son sözü Aziz Nesin söylesin bir şiirinde.

AYNANDA KALACAKSIN

Boşuna uğraşıyoruz gizlemek için
Bir zaman gizlesek de
Gün gelir gizlenemez
Açık gözlerime bakarlar o gün


Muhabbetle,

Aşk illa ki,

31 Ocak 2018 Çarşamba

OK – OKUNTU – ÖKSÜZ


Bu yazımızda isimlerin anlamını değil, kelimelerin etimolojilerini, kökenlerini irdeleyeceğiz.
Günlük konuşmada üzerinde pek durmadığımız, düşünmediğimiz kelimelerin anlam bakımından kökenlerini öğrendikçe ne kadar şaşırdığımızı biliyoruz.

Zaten gerek Yurt Gezilerinde gerekse yazılarımızda ve yapmış olduğumuz sohbetlerde hep şaşırıyor, hep şaşırtıyoruz.
İnsan, şaşırmakla başlıyor öğrenmeye, bu ta ilk insandan bu yana böyledir.

Şaşırmayan insan öğrenemiyor.
O halde, şaşırarak yazmaya başlayalım.

OK
Ok, kelimesini bildiğimiz anlamda yayın gerilmesi ile atılan ucu sivri bir çubuk olarak tanımlayabiliriz.

Ama, OK kelimesinin eski Türklerde sadece yayın attığı bir çubuktan ziyade, yay ile birlikte telaffuz edildiğinde OK – YAY, burada “yay” kelimesinin atan, yani gücü elinde bulunduran, “ok” kelimesinin ise, atılan, yani etkili olan ama, yay kadar gücü olmayan anlamlarına geldiğini buluruz.
Sembolik anlamlarından somut anlamlarına geçersek, bu sefer “YAY” kelimesinin KAGAN’ı,  HÜKÜMDAR’ı, “OK” kelimesinin ise kabile başkanlarını, boy  beylerini  temsil  ettiğini görürüz.

Yani, burada OK kelimesi boylar, kabileler için kullanılmaktadır.
Nitekim, Çin kaynaklarından komşu Türk boyları, batıdaki Göktürler ‘den “on ok”, on boy diye söz edildiğini okuruz.

Oğuz Kağan efsanesinde doğuya giden üç oğlu altın bir yay ve batıya giden üç oğlu ise gümüş üç ok bulurlar.
Yay, doğu kutsallığında güneşi ve yüceliği, hükümdarlığı, kağanlığı  temsil  ederken, oklar  kağana bağlı  boyları  temsil eder.

Altın ile gümüş, doğu ile batı arasındaki farkı YAY – OK kelimelerine yükleriz.
Kagan, savaş veya başka bir mesele için kabileleri, boyları toplamaya karar verdiğinde, boyların her birine birer “ok” gönderirdi. Ok-ların alındığını gören, kağan çağrının yerine ulaştığını yani, ok ile gönderilen bir tür mektubun “okunduğunu” görür, okunmuş oklara karşılık olarak boy beyleri ile kagan toplanırdı.

BOZ-OK’ların yayı ve gücü, ÜÇ-OK’ ların ise boyları temsil ettiğini biliyoruz.
Burada kendi anlamından çıkarak, OK kelimesinin bir çağrı işareti, çağrı nesnesi olduğunu görüyoruz.

OK kelimesi çağrı nesnesi haline gelmeden önce “boy” anlamındadır ve hala o anlamını korumaktadır.
O halde, boy anlamı olan bir nesnenin nasıl çağrı anlamı da olabiliyor?

Eski Türklerde boylardaki ailelerin, geniş anlamda boy adlarının hep “anne  - ana – kadın” soylu  olduğunu  biliyoruz.
Boylar kendi soylarını hep kadına dayandırıyor. Zira, savaşlar ve uzun sürgünler ve esaret erkeğin değil, kadının kalıcı olduğunu ve soyun devamının kadınla mümkün olduğunu ve soyların kadın ile anıldığını gösteriyor.

O halde, soyun kadın – ana – anne ile çağrılmasının OK ile ne ilgisi var?
Şaşırmadan olmuyor.
OK, eski Türkçe’ de geçtiği şekliyle  “ÖG” kelimesi günümüz  Türkçesinde  “ana – anne” anlamına geliyor.

Çağrı anlamı olan OK kelimesi aslında, kadın soylu bir çağrı nesnesinin boylara ulaştırılması onları davete çağırması anlamına geliyor.

OK-UNTU
Bugün artık eski gelenekler şeklinde olmasa da yakın zamana kadar Anadolu’ da düğün – derneğe  davet  edilen kimselere  şimdiki  gibi  matbaada bastırılmış “davetiyeler”  gönderilmez,  onlara  davet  edilenin ağırlığı, hatırı, nazı, cinsiyetine bağlı olarak her birine bir “okuntu”  gönderilirdi.

OK-UNTU ‘yu alan kişi davete icap eder, yani OK, yani yayın çekip attığı OK, yani dağıtılan OK-UNTU, okunmuş olurdu.
Düğünlerin hala sahibi ve çağıranı annelerdir,  kadınlardır.

Ancak, artık OK-UNTU sadece kelime olarak yaşasa da anlamı bilinmez olmuştur.
Düğün – dernek sahibi kadın olunca, OK’u da yani daveti de onun göndermesi  gerekiyor  ve yine şaşıracağımız  OK-UNTU  kelimesi  ortaya  çıkıyor.

OK kelimesinin anlamını bilmezken, OKUNTU ne demek acaba, diye şaşırmazsak, bir şey öğrenemiyoruz.
Okuntuyu alan kişi de, kendi gönlüne göre düğüne bir şey alır getirir ve “senin çağrını” gördüm, der. Tıpkı, savaş veya başka bir şey için kagan’ın daveti üzerine, OK göndermesi üzerine ellerindeki silah ve savaşçı ile davete icap eden boy – kabile beylerinin yaptığı  gibi.

Aslında kökleri Sümer mitolojisine kadar giden ve aşkın oklarını atan EROS’ ların attığı OK’ lar  ise “bir davet olduğu”, yazımızın  pek de  dışında sayılmazlar.

ÖK-SÜZ
OK kelimesinin Eski Türkçe’ de “anne – ana “anlamına geldiğini öğrendikten, OK-UNTU kelimesinin OK ile davet, anne tarafından davet, soyun kadını tarafından davet anlamına ulaştıktan sonra ÖK-SÜZ kelimesinin anlamının “anne-siz” anlamına geldiğini biliriz değil mi?

Ama, yine de şaşırırız.
Günlük hayatta ÖK-SÜZ kelimesini çok kullanırız, ÖK-SÜZ çocuklarla da çok karşılaşırız, ama ÖK-SÜZ kelimesinin ilk hecesindeki ÖK kelimesinin “anne” anlamına geldiğini  bilmek bizi  şaşırtır  ve buradan  ÖK – SÜZ  kelimesinin “anne-siz”  anlamına geldiğine  kolaylıkla  ulaşırız.

Ama, yine şaşırarak.
***//***

OK, yaydan fırlıyor, çağrı, davet oluyor, OK-UNTU oluyor, sonra anne ölüyor, OK kırılıyor, ÇOCUK ve BOY, ÖK-SÜZ, annesiz kalıyor.
Hepsinin bağlantısı ve kökeni “OK” kelimesi.

Şimdi, OK kadın ise, YAY erkeği, KAGAN ‘ı anlatıyor, diyebiliriz
O halde, OK YAYDAN ÇIKTI, derken acaba yıllarca ve bilmeden hep “KADIN ERKEKTEN AYRILDI” mı diyorduk.

Ya da soy adı YAY, olanlar ile soy adı OK olanlar, soy adlarının anlamlarının kökenlerini   ne kadar biliyorlar acaba?
Şaşırmayan bilemiyor.

En güzel insan şaşıran insandır.
Ana yurdun esarete düşmesi, aslında ana yurdun “anasız, ök-süz” kalmasıdır.

Coğrafi anlamından başka, hepimizin bir ana yurdu olduğuna inanıyorum. Kendi  ana yurdunuz  ök-süz  kalmasın.

Muhabbetle,
Recep Babayiğit,

Gebze 31.01.2018

12 Ocak 2018 Cuma

UMUDUN BEKÇİLERİ

Yurt Gezilerinden biliyoruz.
Her gezimizden dönüşte, o gezinin bir “gün görmez çivisini” arıyoruz.
Artık böyle insan mı kaldı, derken Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinde, kendi hallerinde, hiç kimseden, hiçbir şey beklemeden karşımıza çıkıveren insanlar bize umut oluyorlar. 
Biliyoruz bu insanları az çok ve aslında Yurt Gezilerimizde onları da görmeye gidiyoruz.
Onları görerek umudumuzu neden yitirmememiz gerektiğine inanıyoruz.
Üç güzel insandan söz edelim istedik.
Bu üç güzel insan da çoğumuzun hiç bilmediği, bilip de hiç gitmediği arkeolojik ören yerlerinin  bekçileridir.
Onlar aslında umudun, umudumuzun bekçileri oluyor, gün yüzüne çıkmamış  umudun.
AIGAI ÖREN YERİ – AHMET ALTINAY
Herkes Bergama’yı – Pergamon’u  bilir, ama henüz  sırlarını  açığa  vermemiş  ve yanı başında  sayılan , Helen yayılmasına tek başlarına direnmiş bir AIGAI Antik  Kentini  bilmez.
AIGAI’yi bilmek yetmez aslında.
Orayı bilmek için belki de önce, ören yeri bekçisi AHMET ALTINAY Amca’yı tanıyıp, bilmek gerekir.
Kendi maaşını AIGAI tanıtımı için bağışlayacak kadar cömert olan, tek başına varlığı ile koca bir antik kentin el değmeden ve talan edilmeden bugünlere gelmesinde görülmez bir emeği olan AHMET ALTNAY Amca.
Geçen sene Aralık ayında gidip gördük.
Yeter İLHAN kardeşimiz gezi raporunda AHMET ALTINAY Amca ile ilgili bölüm her şeyi özetliyor.

(…)

Şefimiz hepimiz toplanmışken bu gezimizin “gün görmez çivisi” olan Ahmet Altınay Amcaya teşekkürlerimizi sunmak için sözü alıyor ve Şükrü Tül tarafından yazılan 1995 basımı olan “AİGAİ Aiolis’te Bir Dağ Kent” adlı kitabın sunuş kısmını okuyor.


Okurken Ahmet Altınay ismini şef telaffuz ettiğinde Ahmet Altınay Amcanın gözleri yaşarıyor. Kim bilebilir ki zamanda ne yolculuklar yaptı o anda Aigai Öreni Bekçisi Ahmet Altınay. Şef de duygulandı, sesinin rengi değişti. Dinleyenler, suskunlaştılar, başlar öne eğildi. Tekrar baştan aldı sunuşu Şef. Şefin de dediği gibi Bakırçay Ovası’ nı sulayacak kadar gözlerinden damlalarca yaşlar döküldü. Son damla da geldi o yanakta durdu ve akmadı daha aşağılara. Bir damla yaş bile çok kıymetliydi buralarda.


Aigai Öreni Bekçisi Ahmet Altınay Amca anlattı o zamanı. Dedi ki, Almanlar hazırlamışlar Aigai ile ilgili kitap. Biz neden yapmıyoruz, diye sormuş kazıyı yapanlara. Onlar da her zamanki o bildik cümleyi sarf edip finansman sorunundan dolayı yapamadıklarını belirtmişler. Bu koca yürekli adam da “gün görmez çivimiz” Aigai Ören Yeri Bekçisi Ahmet Altınay da maaşını teklif etmiş. Onlar da duygulanmış olacaklar ki bu kitabı basıp sunuşa da eklemişler.

ÇATAL HÖYÜK – SADRETTİN DURAL
Çatal Höyük   1960’ların başında efsane James MELLAART tarafından ilk defa kazılmaya başlandığında, daha ilk buluntular bile dünyayı şaşkına çevirmişti.
Çatal Höyük sırlarını korumaya devam ediyor hala.
Ama, orada , Çatal Höyük ören yerinde bir güzel insan var ki, ören yeri  bekçisi SADRETTİN DURAL , sanki sekiz bin yıldır orada yaşıyor ve sekiz bin yıldır orada yaşayıp göçüp  gitmiş insanları, anıları, ana tanrıçaları, leoparları bekliyor.
SADRETTİN DURAL sadece ören yeri bekçiliği yapmakla  kalmıyor, “burnunu başka işlere de sokuyor” ve oturup “PROTECTING ÇATAL HÖYÜK – Çatal  Höyük Bekçisi” diye  bir kitap  yazıyor.
Bu kitap ABD’ de, California’da Binghamton Üniversitesi  Antropoloji Bölümü’nde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor.
24 – 25 Şubat tarihlerinde yapacağımız Neolitikten – Hititlere Anadolu Uygarlıkları Yurt Gezimizde  24  Şubat , Cumartesi  sabahı Çatal Höyük’ te olacağız , SADRETTİN DURAL  ile  temas kurduk,  bizi o sabah   bekliyor olacak.
Onunla sohbet edeceğiz. 



ÇAVUŞTEPE URARTU KALESİ – MEHMET KUŞMAN
Orada çok uzakta Van’ın Gürpınar İlçesi’nde efsane kraliçe Semiramis’in ülkesi Urartulardan kalma Çavuştepe Kalesi var.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde duruyor kale.
Oraya, o kaleye tam 55 yıldır her türlü hava ve yol şartlarına rağmen, kimi zaman yürüyerek giden, elektriği ve suyu, tuvaleti olmayan kalede ören yerini bekleyen bir ören yeri bekçisi var.
Adı, MEHMET KUŞMAN
MEHMET KUŞMAN, bugün dünyada Urartu Dilini okuyup yazabilen ve sadece 38 kişiden birisi.
MEHMET KUŞMAN ilk okul mezunu ve ören yeri bekçisi.
Tam 44 yılını resmi  olarak,  11  yılını ise  gönüllü  olarak kale bekçiliğine ve  Urartu  Diline veren MEHMET KUŞMAN 2017  Eylül ayında 77  yaşında  ören yeri  bekçiliğini bıraktı.
Yoruldu.
MEHMET KUŞMAN’ın tek isteği,  Urartu  dilinin Asur,  Sümer, Hitit  dilleri  gibi,  akademik seviyede  üniversitelerde okutulmasıdır.


***//***

Onlar,

AIGAI ‘ de –                       AHMET ALTINAY
ÇATAL HÖYÜK ‘ te –        SADRETTİN DURAL
ÇAVUŞ TEPE ‘ de –          MEHMET KUŞMAN
sadece sıradan birer  ören yeri  bekçisi  değiller.
Onlar, yaşadıkları yerin farkında olan, “oraların ruhunu “hisseden, yaşadıkları yerlerde kendilerinden önce yaşayanlara adeta bir vefa borcu ödeyen güzel insanlar.
“Tükendi artık”,  derken, onlar aslında  umudun asla  tükenmeyeceğini  gösteren güzel insanlar.
Onlar, sadece ören yeri bekçileri değil, onlar yaşamımızın temel kaynağı olan

UMUDUN BEKÇİLERİ.

Umudu da paylaşın.
Türküler söyleyin birlikte.
Umudunuz hiç tükenmesin, en umutsuz olduğunuz zaman, gidin bir yere, bir canlıya, güzel bir varlığa, bir yüce sevdaya gönüllü bekçilik yapın.
Bekçilikten murat, korumaktır, koruyun onları.

Muhabbetle,
Aşk illa ki

Recep Babayiğit, 12.01.2018




SOY SOP


Soyun sopun o kadar önemli olmadığı söylenir, ama bizim topraklarımızda, dilin, kültürün, coğrafyanın hızla tahrip edildiği bu topraklarda,  bu size bir kimlik sağlar.

Ama, soya ulaşmak o kadar da kolay değildir.

Dile, filolojiye merak bir yana, geçmiş halk kültürlerine ilgi, sıradan dediğimiz şeylerin ve kimselerin sırlarına erebilmek, onlara bakarak kendimizi  tanımlamak aslında bir kimlik edinmedir.

**--**

38 Dersim Tertelesi’nden sağ kurtulan Alevi – Ermenilerin bir kısmının Bolu – Mengen’e, bir kısmının Beyşehir ‘in Bayat Köyü’ne, sonraları Şarkikaraağaç’ a ve Çumra’ ya sürgün edildiklerini okuyunca, soy yolculuğunun aslında İzmir’ e kadar nasıl ulaştığını bulmak o kadar zor olmuyor.

Dersim’ de inançlı bir Hay ( Ermeniler kendilerine öyle der  ) Alevi toplumuna kolaylıkla uyum sağlayabilir, hatta o toplumun içinde eriyebilir.

Beyşehir’ e sürgün gelen Ermeniler, coğrafyaya bağlı olarak, Sünni – Türk yaşam biçimine zorlanmış olsa da, Bolu – Mengen’ e gelenler Alevileşmiş yaşam biçimiyle kendi inancını da sürdürebilmiştir.

Sürgün geldikleri yerlerde Ermeni olduklarını söylemenin doğru olmadığını düşündüklerinde,  dini zorlamalara karşı kendilerinin, din dışılık anlamında, Alevi olduklarını söyleyebilirler.

İsimler kolaylıkla değişir, en hızla  asimile olan ve aşınan şey isimlerdir.

**--**

Ama, Dersim öncesinde, 1934 ‘te Musevilere karşı yapılan “Trakya Kırımı – Deportasyonu” ve sonrasında, 6-7 Eylül 1955 barbarlığı, 1963, 1967 ve 1974  Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye ‘de yaşayan gayrimüslimler kendilerine yeni isimler alarak hızla Türk kimliği içinde kaybolmaya çalıştılar.

Bu bir korkudur ve insanidir.

1948’ de İsrail’ in kurulmasıyla, Türkiye’ de yaşayan Museviler, Musevi asıllılar örneğin “Vital”, anlamında ve bire bir karşılığı “Can” adını aldılar. Öyle ki “Jan” yerine “Can” adını  tercih ettiler.  Duruma göre gayri Müslimlerin arasında “Jan”, Alevi – Sünni toplum arasında “Can” oldular. Bu aynı zamanda bu isimle  kendilerini Alevi olarak da seküler bir biçime sokma çabasıdır ve kendilerine koruma sağlamıştır.

Can-an, sadece işin feminen ve Türkçeleşmiş halidir, aslı yine Vital – Vitali’ dir.

Aynı anlama gelmek üzere “ Mizrahi – Mizraki “, tam karşılığı “Doğulu” oluyor.

Benzer şekilde, Ermeni, Aelen – Ali olarak karşımıza çıkmaktadır.

**--**

Soylarının nereye dayandığını bilenler ya da soylarından emin olmayanlar veya korkanlar, örtüp kamufle etmek isteyenlerin çoğu ise, tırnak içinde soy adlarını hep “AK” lamaya çalıştılar ve hep kendilerine;

ÖZTÜRK – TÜRKÖZ -  ÖZKAN – ARKAN – ARIKAN – bir  de “AK”   soy adları  alarak, en Türk, en Öz - Türk, en safkan , en Öz-Kan kendileri olduklarını kanıtlamaya çalıştılar.

**--**

Sünni – Hanefi toplumda ise insanlar örtme soy adları bir yana, soyun belirleyicisi olan baba adı olarak Muhammed Peygamberin babasının adını “ABDULLAH” adını aldılar. Daha doğrusu insanların kimliklerinde baba adı olarak  Abdullah adı yazıldı.

Bizim muhteşem sesimiz, avazı kadar yüreği de muhteşem olan Ruhi Su’nun baba adı Abdullah’ tır. Ruhi SU,1915 sonrası yetim kalmış bir Ermeni’dir ve babasının Ermenice adını örterek ona Müslüman bir kimlik kazandırma çabası olarak baba adı Abdullah yazılmıştır.

Benzer durum baba soyu gayrimüslime çıkan sayısız  Sünni – Hanefi ailelerde de  görülebilir.

Dedemin babasının ve onun da babasının adı Abdullah’ tır. Gayrimüslim Kürt bir soya vardığını söylerdi babam.

**--** 

Birde gayri meşru ya da tecavüz sonucu doğan, baba soyu belirsiz çocukların baba adı olarak “Kaya”, yazılırdı ki, bu tamamen konu dışıdır.

**--**

Sonuçta bu topraklarda yaşıyoruz ve kime baksan bir sır saklıyordur, hangi binaya, hangi taşa, hangi ağaca, börtü böceğe, akarsuya, vadiye nereye baksan, sırlar doludur.

Konuyu sadece etnografik, etnolojik, filolojik açıdan ele alırken bile ne sırlara eriyorsunuz, sizi çoğu zaman şaşırtıyor.

Hepsinin altında ise, merak gizli olmalı, merak ise “şaşırmakla” başlıyor.

**--**

Hele  bir de dağ isimlerimiz vardır, başka bir muhabbetin konusu olabilir.

Muhabbetle,

Aşk illa ki

Recep Babayiğit 12.01.2018

10 Ocak 2018 Çarşamba

KUŞBAZLAR

Çocukluğumda güvercin uçuranlar  vardı. Hep merak eder, bu işten ne anlarlar acaba derdim.

Sonra;

İstanbul’ a geldiğimde, güvercinlerin cami avlularının ayrılmaz parçası  olduğunu,

sonra;

camilerin ve türbelerin en güzel  yerlerine güvercinler ve diğer kuşlar  için “kuş sarayları” yapıldığını gördüğümde,

sonra;

Farsi Halkların güvercine, yani güzel kadınlara “kebuter”,  dediklerini öğrendiğimde,

sonra;

Van’a can veren Edremit su yollarını yaptıran o efsane Urartu kraliçesi Semiramis’in adının anlamının “güvercinin getirdiği”, demek  olduğunu bulduğumda,

sonra;

Yaşar Kemal’ den “azat-buzat” kuşlarını,  

sonra;

Esma Ocak’ tan Diyarbakır’ın en güzel  ve hüzünlü “güvercin uçuranlar”  öykülerini okuduğumda,   

sonra;

Hrant’ ın güvercin ürkekliğinden söz ederken, aslında ölüme ne kadar yaklaşmış olduğunu anladığımda,

Ve çocukluğumda, güvercinlerle, yani halkın deyimiyle “kuşlarla”, bu kadar oynayan “kuşbazların”, aslında sevdalı insanlar olduğunu anlamam için kebuter” şiirini yazmam gerektiğini fark ettim.

Beşir  Fuad, bir uzun sohbetin konusu  olabilir, ama eminim güvercinler arasındadır  şimdi.


Muhabbetle,
Aşk illa ki,

Recep Babayiğit, 10.01.2018 Gebze




kebuter

kana kana
kanarım bazı aylar
kanımdan
güvercinler doğar
ölmeye az kalırım
seherde kızıl  bir
kısrağa kanarım


gücüm kalmaz kendimi deşmeye
beşir fuad bileklerime sarılır
geceleri biyoloji dersine kaldırır

ders bir : kan güvercini tanır
ders iki : atları vuran kebuterin kanadıdır


(kebuter : güvercin )