İlhan Başgöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlhan Başgöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2021 Pazar

BAŞGÖZ/E


Saf ve berrak, katışıksız ve duru küçük kaynaklar, göz/eler, pınarlar, bulaklar yatağını bulup akarken diğer sulara kavuşuyor, kavşutları, su çatlarını oluşturuyor, gittikçe önünde durulamaz ırmaklara dönüşüyor ve denizlere dökülüyor.

Sonra denizlerdeki buharlaşma yoluyla aynı döngü yeniden tekrarlanıyor.

Bu anlamda o gözler, gözeler, pınarlar, bulaklar büyük ırmakların kaynağı oluyor. Büyük bir akarsuya baktığımızda onda nüve halinde bir damla yağmur, bir göze, bir göz, bir pınar, bir bulak görebiliyorsak, devinimi de anlayabiliyoruz.

İnsanlık tarihinde öne çıkan düşünceler de böyledir. Bilimin ve sanatın öncüleri de nüve halinde birer göz, göze, kaynak, pınar, bulaktır.

Kaynağından çıkarak doğdu mu bir daha asla kurumazlar, asla yok olmazlar.

GÖZ/GÖZE/PINAR/BULAK

Akarsu kaynaklarına göz veya göze diyoruz. O kadar ünlü ve insanın aklını başından alacak gözler gözeler var ki. Munzur Gözeleri’ ni herkes bilir, Kapuzbaşı gözelerini ancak görenler bilir.

Kırk Gözeler her yere yakışır, en çok da Eğin’e.

İlk defa Kaşgarlı’ da geçer “pınar” kelimesi “mınar” olarak.

Pınarbaşı deriz, Erciyes’in gölgesinde Kayseri’nin Uzun Yayla’ ya geçiş noktasına.

Baş Pınar soy isimlerde de çıkar karşımıza, yerleşim adı olarak da.

Orta Asya Türk soylu halklar hala “bulak” der.

Biz ise bir Azeri türküsünde duyarız “bulağı”, çoğu zaman da anlamını bilmeden.

“Serin sulu bulaklardan” diye bir avaz eyleyince Huşeng AZEROĞLU bize Koç Nebi’nin Hecer’ inden bir selam geldiğini anlarız. Lakin yöre dışında çoğu insan bilmez “bulak” nicedir.

Arapların göz veya göze veya çeşme yerine kullandıkları “ayn” kelimesi yakın geçmişin bir siyasi kelimesi dilimize dolanır “Kobani” veya Ayn El Arap olarak.

Ayn El Arap, Arap kaynağı veya gözü veya suyu veya çeşmesi demektir.

Gebze’de bir mahallenin adının neden “Arap Çeşme” olduğunu bilemeyiz, neden Ayn El Arap karşılığı olduğunu ise asla.

Farsiler ise “çeşm” der, biz çeşme ile karşılarız ve belki de adına en çok şarkı ve türkü söylenen bir kelimedir musiki dağarımızda.

BAŞ PINAR/BAŞ BULAK/BAŞ GÖZ/SER ÇEŞME

İnsanlık tarihinin bilimde ve sanattaki öncüleri saf kaynağın başıdır. O kaynağın izini sürenler BAŞ PINAR ile BAŞ BULAK ile “BAŞGÖZ” ile mutlaka karşılaşırlar.

SERÇEŞME dediğimizde ise kişilerden ziyade bir merkezi, Hacı Bektaşi Veli Dergahı’ nı, BAŞ PİRLİK’ i anlarız.

SAKARBAŞI BAŞ GÖZ/ELERİ

Koca Sakarya Nehri Ana Tanrıça’ nın eşi Irmak Tanrısı “Sangarios’tur.”

Çifteler’ den Sakarbaşı’ ndan doğar.

Çifteler ışıklı yılların köy enstitülerinden birisinin de adıdır. Talip APAYDIN Çifteler Köy Enstitüsü ile anılır.

Sakarbaşı’ ndaki göze, kaynak sadece koca Sakarya Nehri’ni değil, aynı zamanda nüve halinde köy enstitülerinin o parıldayan yıllarını da yansıtır. Buz tutan Seydi Suyu’nun buzlarını kırmaya çalışan enstitülü öğrencilerin azmini Talip APAYDIN öğretmenimiz anlatır, “Karanlığın Kuvveti’nde.”[1]

Kaynak ve göz/e Talip APAYDIN’ dır.

Sakarbaşı Başgöz/eleri – Çifteler  

 

 Bir Irmak Doğuyor Yurt Gezimizden
 

BÜYÜK MENDERES GÖZELERİ

Dinar, Apollon ile Marsyas arasında yapılan tarihteki ilk müzik yarışmasına sahne olur. Büyük Menderes, diye bildiğimiz aslında kendisi de bir tanrı olan MEANDROS’ un kaynağı “Su Çıkan’ da” yapılır bu yarışma.

Asıl kaynak, asıl göze ise Tanrıça Athena’nın elindeki kamışa üfleyince suyun yansımasında kendini çok çirkin gördüğü “Eldere Gölü’dür.”

Büyük Menderes buradan doğar, koca bir kültürü ve bereketi kıvrım kıvrım hücrelerinde taşır, getirir Miletos’dan denize ulaştırır.

Miletos’ta bilimin ve felsefenin kaynağı, gözesi Thales’tir.

 

 

Eldere Gölü Gözesi - Uzayıp Giden O Tren Yolları Yurt Gezimizden


 Su Çıkan Gözesi

KIZILIRMAK GÖZELERİ

Kızıl Dağ’dan çıkan gözelerin suları çoğaldıkça “Kızılırmak” olur ve köprüler kurulur üzerine.

Eğri Köprü’ den geçer her gün İlhan BAŞGÖZ Hocamız.

Gemerek Kızılırmak’a hasrettir, İlhan BAŞGÖZ de dilinden düşürmediği o türküyle Gemerek’e.

Tekin ŞENER ile İlhan BAŞGÖZ’ ün 22-23 Mayıs, 2015 tarihlerinde yapmış oldukları Sivas-Gemerek yöresi yolculuğunda geçirdikleri vakitler “ol hikayet’te” yazılıdır.[2]

Kızılırmak görününce bir dörtlük dökülür İlhan BAŞGÖZ’ ün dilinden.

Köprüye varınca köprü yıkıldı

Üç yüz atlı birden suya döküldü

Nice yiğitlerin beli büküldü

Nettin Kızılırmak allı gelini

Gelini gelini benim yârimi

Bir Lütfi AKAD yapımı olan ve başrollerinde Yılmaz GÜNEY ve Nilüfer KOÇYİĞİT’ in oynadıkları KIZILIRMAK KARAKOYUN filminin ilk ve son sahnesinde bu ağıt türkü söylenir. Türkünün kaynak kişisi kendisi de bir göz/e olan Muzaffer SARISÖZEN’ dir.

Tekin ŞENER yolculuk sırasında Eğrice-Karaözü ayrımını çok aradık, derken, bir harf hatası yapılmadıysa eğer, Eğrice’ nin Eyerce olması gerektiğini belirtelim.

Köprüden geçilir, Şah Ruh yaptırdığı için adı Şah Ruh Köprüsü’dür.

Bir Dulkadirli Bey’idir Şah Ruh.

Taş kemerli köprülere ve ırmaklara sevdalı birisi olarak ben ise Osman kardeşimle çıkıyorum yola Kayseri’den, Şah Ruh Köprüsü’nü görmeye pandemiden tam iki gün önce, 09 Mart, 2020.

Kızılırmak Şah Ruh Köprüsü’nün altından akarken, Kızıldağ Gözelerinden gelen sular şair Hasan Hüseyin KORKMAZGİL’ in ölümsüz “Kızılırmak” şiirini de getiriyor. 

ve der ki kitabın ortayerinde

            bütün ırmakları dünyanın

                        kızılırmaktan geçer[3]

Yıkılan köprüden Yılmaz GÜNEY geçer.

Şah Ruh Köprüsü Karaözü Köyü’ne bağlar sizi.

Sayıları altmışı geçen köy enstitüsü mezunu vardır köyün, “Maarifözü” derler o nedenle köye bir de.

Bir de yıllar ve yıllar önce Fikret OTYAM gelmiştir köye aynı köprüden geçerek, Kızılırmak’ın coşkusunu hissederek ve köye sevdalanarak. Bu sevda köyde karşılığını bulur.

Göz ve göze, kaynak ve pınar şair Hasan Hüseyin’dir.

Yılmaz GÜNEY’ dir.

Fikret OTYAM’ dır.

Karaözü’nün “kara gözlüleridir.”

 

Karaözü – Fikret Otyam Evi

Kızılırmak üzerinde Şah Ruh Köprüsü 

Bir de ŞAH BUDAK vardır, iki kere beyliğin başına geçmiş ve Dulkadirli Beyi ŞAH RUH’ un amcasıdır.

Yolu Hattuşa’ dan geçenler bilir, binlerce yıl Hitit başkentine bereket taşıyan, oradan Kavşut Köyü’nde Delice Irmağına kavuşan, oradan Delice Irmağı ile kol kola Sungurlu’nun Kula Köyü’nde Kızılırmak’a karışan, sonra da Karadeniz’e kavuşan “Budaközü Deresi” vardır bir de.

Dulkadirli Beyliği 16. Yüzyılda Elbistan taraflarından Anadolu içlerine sürülür, en büyük boylardan birisi de Hattuşa’ ya gelir ve burayı yurtluk tutar.

İşte Hitit başkentinde iki muazzam kaya arasından kendi halinde bereket saçarak akıp giden o dereye kadim Hattuşa’yı yurtluk tutan Dulkadirli boyunun beyleri tarafından ata beyleri ŞAH BUDAK anısına “BUDAK ÖZÜ” adı verilir.

Hattuşa’ nın BUDAKÖZÜ ile Şah Ruh’un Karaözü’ nün Kızılırmak’ı su ve soy kardeşidir.

KURA NEHRİ GÖZELERİ

Göle dağlarının gözelerinden doğar Kura Nehri.

Kura, Bir Irmak Üç Toprak olarak akar akar ta Göl Hazar’a kadar.

Göl Hazar’a varanda içi bir hoş olur Kura’ nın “aşıklardan” duyup dinlediği mahnılardan, atışmalardan, koşmalardan, Köroğlu naralarından.

1943 yılına gider, İlhan BAŞGÖZ Hocamız ile Pertev Naili BORATAV Hocamızı buluruz yörede, Serhatta, Kars, Ardahan, Çıldır’da.

Göz ve göze ve pınar ve çeşme ve bulak Türk Halk Bilimi’ nin kaynakları olan Pertev Naili BORATAV ve İlhan BAŞGÖZ’ dür burada.

Faytoncular Çarşısı’nda televizyona yenik düşen Kars Aşıklar Kahvehanesi’ nin ustaları Aşık Sabit MÜDAMİ Aşık ŞENLİK, Aşık Şeref TAŞLIOVA, Aşık REYHANİ, Aşık Murat ÇOBANOĞLU dökülür İlhan BAŞGÖZ’ ün TÜRKÜLÜ AŞK HİKAYELERİ[4] külliyatının içinden.

 

Kura almış başını gidiyor Göl Hazar’a doğru Serhat aşıklarının hikayeleriyle-Ardahan

Başkentlerden Payitahta-Doğu Anadolu Başkentler Yurt Gezimizden

BAŞ GÖZ/E

Eskiler adı kendine yakışanlara “ismi ile müsemma” derlerdi.

Birisinin arı ve duru, katışıksız “baş göz” olması, aynı anlama gelmek üzere “baş pınar” olması, baş bulak olması, soyadı olarak bunları taşıması onun fiziksel olarak bir akarsu ile bağlantısını ifade etmez.

Birisinin “baş göz” olması, o kişinin bilim ve sanatta, insan sevgisinde, doğduğu topraklara olan sevdasında ilk kaynak, baş pınar, baş göz olması demektir.

İlhan Hocanın BAŞ GÖZ/E olması, “BAŞGÖZ OĞLU İLHAN” olması, babası Muallim Hasan Efendi ile başlar belki de.

Ama o, BAŞGÖZ OĞLU İLHAN küçük bir kaynak iken alır başını gider, geçtiği her yerde yeni kaynakları katar kendine.

Tokat’a gider, öğrenciler yetiştirir lisede bir BAŞ GÖZ olarak. Kars’a Serhat boylarına gider, Van’a Ercişli Emrah ile Selvinaz’ a ve Yücel AŞKIN Hocamıza. Başka bir zaman Toroslara Yörük obalarına, Karaözü’ ne. Köprülerin altından geçip akıp gider, aşıkların tellerinden dökülür.

Ama ille de kökleri Şebinkarahisar olan bir Ermeni dostu ile Amerika’dan gelip Anadolu yollarına düştüklerinde dostunun gözlerinden boşalan yaşın manasının bir hasretin, bir özlemin gözesi, kaynağı olacağından habersizdir.[5]

Baş Göz/e o yolculukta Osmancık’ta bahçesine girdikleri ve kendince sosyalizm tarifi yapan emekli maden işçisidir.

Bir yörük kızının çadırda sorduğu bilmeceler karşısında susarak yüzünün kızarmasını ve hayretini gizlemeye çalışan İlhan BAŞGÖZ Toroslardaki insan kaynağının, insan gözelerinin bu Yörük kızlarında saklı olduğunu anlar.[6] Baş Göz/e Yörük kızıdır.

Lütfi AKAD filmin son sahnesini Yılmaz GÜNEY ve Nilüfer KOÇYİĞİT’ in kavuşmak için birbirlerine ellerini uzattıklarında eller havadayken dondurur ve filmi o güzel ağıt türküyle bitirir.

İlhan BAŞGÖZ’ ün uzattığı el havada kalmamış, toprağına kavuşmuştur.

İlhan BAŞGÖZ kendi toprağına kavuştuktan sonra da geride bıraktığı insan zenginliğiyle, gönül dostluğuyla, Türk Halk Bilimi’ ne katkılarıyla kaynağı asla kurumayacak bir GÖZ/E, bir BAŞ GÖZ/E olmayı sürdürmeye devam ediyor.

Yazının “BAŞGÖZ/E” başlığı hem bu yazının İlhan BAŞGÖZ’ e ithaf edildiğini hem de bir insan olarak Hocamızın tükenmeyen bir kaynak bir BAŞ GÖZ, BAŞ GÖZE, BAŞ PINAR, BAŞ BULAK olduğu çağrışımı yaratabilme amacını taşımaktadır.

SON SÖZ YERİNE

Ahmet BİLEK Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde yetişen ve 1960 Roma Olimpiyatlarında güreş sporunda altın madalya alan bir öğretmenimizdir, bir kaynak, bir göz/e.

Televizyonun aşıkları kahvehanelerinden atması gibi, Ahmet BİLEK de geçim için “bilek” göçüne maruz kalır ve hayatını kazanmaya Almanya’ya gider, orada da şampiyonlar yetiştirir.

Kemal ATEŞ “SESSİZ ŞAMPİYON-OLİMPİYAT KÜRSÜSÜNDEN BİR KÖY ENSTİTÜLÜ”[7] kitabını yazar. Kitap aynı zamanda içinde daha ciddi araştırılması gereken folklorik nüveler barındırır. Ahmet BİLEK’in babası Çanşalı Hasan, Demirci, Selendi, Kula yöresinin türkü ve söz kaynağıdır.

Ahmet BİLEK Manisa-Kula yeni adı Gökçeören - Menye Köyü’ndendir.

Kemal ATEŞ kitap yazım sürecinde Menye’ye gider, Menyeliler ne Ahmet BİLEK’i, ne olimpiyat şampiyonunu bilir ve tanır. Oysa her şey daha dün gibidir, Ahmet BİLEK’ in Menye harmanlarında toz attığı günler.

Kula’da hiçbir sokak veya caddede veya eğitim kurumunda Ahmet BİLEK adı yaşatılmaz. Coğrafyanın kaynağı, pınarı, gözesi Amasyalı Strabon olsaydı Kula için YANIK ÜLKE derken, devamında ise “Ahmet BİLEK” toprağı derdi.  

İlhan BAŞGÖZ Gemerek demektir.

Gemerek’ de de İlhan BAŞGÖZ adı bilinmez, sokağı da yoktur, caddesi de.

Gemerek adı sadece hülyalı 68 ve 78 kuşağının ağıtlarında yaşar.

Ahmet BİLEK 1970 yılının Ekim ayında Almanya’da kendi canına kıymadan önce belki de “nereden geldim ben bu Almanya’ya?” diye bir iç hesaplaşma yaptı.

Cenazesi yurduna, hasretini çektiği yurduna getirildi ve eşinin memleketi Eskişehir’de toprağına kavuştu.

İlhan BAŞGÖZ Hocamız da benzer iç hesaplaşmayı yaptı mı bilemeyiz, ama bir asrı deviren yaşının son günlerinde çektiği toprak hasretini Türkiye’ye ayak basar basmaz dile getiriyordu dostu, arkadaşı, yoldaşı Enver GÖKÇE’ nin tamamlanmamış bir şiirinin dizeleriyle.

senin emekçin olaydım

şen olası türküsü

dost kokusu, dost selamı Türkiye  

Ahmet BİLEK de İlhan BAŞGÖZ de bizim kaynağımız, göz/emiz, BAŞ GÖZ/E’mizdir. 

Anılarını yaşatmak, kaynağı beslemek, saf ve berrak, katışıksız tutmak boynumuzun borcudur.

Ruhları şad olsun,

Hattuşa, 14 Nisan, 2021

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  



[1] TALİP APAYDIN-KARANLIĞIN KUVVETİ-KÖY ENSTİTÜLÜ YILLAR-ARARAT YAYINEVİ

[2] TEKİN ŞENER-FOLKLOR/EDEBİYAT-cilt:25, sayı:100, 2019/4

[3] HASAN HÜSEYİN-BÜTÜN ŞİİRLERİ-KIZILIRMAK-BİLGİ YAYINEVİ

[4] İLHAN BAŞGÖZ-TÜRKÜLÜ AŞK HİKAYELERİ- BİR GÖSTERİM OLARAK-PAN YAYINCILIK

[5] İLHAN BAŞGÖZ-GEMEREK NİRE BLOOMINGTON NİRE-HAYAT HİKAYEM…-İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

[6] BAŞGÖZ, age

[7] KEMAL ATEŞ-SESSİZ ŞAMPİYON-OLİMPİYAT KÜRSÜSÜNDE BİR KÖY ENSTİTÜLÜ-H2O YAYINCILIK 

20 Nisan 2021 Salı

KİTAP ELEŞTİRİSİ-1

KİTAP ADI                : DOĞUMUNUN 100. YILINDA ENVER GÖKÇE’YE ARMAĞAN

DERLEYEN             : ALİ EKBER ATAŞ

YAYINLAYAN           : H20 YAYINCILIK

BASKI                      : 1. BASKI – ARALIK 2020

KAPAK TASARIMI   : SEVİM TARLA

Sonda söylemek istediğimi başta söylemek istiyorum.

Enver GÖKÇE için ne yazılsa, onunla ilgili bilinmeyen ne varsa çıkarılıp aktarılsa, bu işi kim yaparsa yapsın,  şiir adına, Eğin adına bir kazançtır. Armağanı hazırlayanlar, katkı sağlayanlar, emek verenler var olsunlar.

Eleştiriye konu kitap Aralık 2020 tarihinde birinci baskısını yapan bir armağan kitap olunca tek bir yazar yerine kitaba katkı sağlayan edebiyat dünyasından, politikadan, bilim dünyasından ve bütün bu dünyanın dışından başka insanlar da çıkıyor karşımıza.

Bir armağan kitabın eleştirisini yapmanın güçlüğü de burada başlıyor.

O halde bu eleştirinin muhatabı kitabı derleyen ALİ EKBER ATAŞ olabilir mi?

İzin verirseniz önce kitabın dış kapağından başlayalım.

DIŞ KAPAK TASARIM ÖDÜLLERİ VAR MI?

Yayıncı kuruluşlar, vakıflar, dernekler, resmi veya yarı resmi kuruluşlar tarafından düzenlenen ve neredeyse birbirinin kopyası anlayışla ödüllerin dağıtıldığı “yarışmalar” hakkında konuşmayacağım.

Taylan KARA Dostumuz o kanalı yeteri kadar verimli kullanıyor.

İçeriğine bakılmaksızın hangi kitabın sadece dış kapağı ödüle layık görülmüştür veya grafik dünyası dışında-ki orada da bulunup bulunmadığını bilmiyorum- edebiyat dünyasında böyle bir kurum var mıdır?

Sinema sanatında ödüller her alanda çalışan, aktör, yardımcı, ışık, kostüm, senaryo, reji vb dağıtılırken, edebiyat dünyasının kitap ödülleri verilirken sadece yazar-şair ve onların yazdıkları mı dikkate alınıyor?

YALÇIN KÜÇÜK – ERKAL YAVİ – ÖMER ÜLKENCİLER

Yalçın KÜÇÜK tezler ile başlayan kült çalışmalarının akılda kalıcılığı ve hatta ilk görüşte sizde merak uyandıran okuma isteğinde hocanın kitaplarının dış kapak tasarımlarını hazırlayan Erkal YAVİ’ nin büyük payı vardır.

Sinema sanatındaki en iyi “görüntü yönetmeni” gibidir Erkal YAVİ.

Ömer ÜLKENCİLER adeta bayrağı teslim alır gibi, Yalçın KÜÇÜK’ ün birbiri ardına gelen kitaplarına aynı çarpıcılıkta ve bir o kadar da aynı şiirsellikte dış kapak tasarımları yapmıştır.

ENVER GÖKÇE’YE ARMAĞAN KİTABININ KAPAK TASARIMI

Dış kapak   

 İç kapak
    

Amacımız, en azından benim bugüne kadar duymadığım, edebiyat dünyasında bir kitaba “DIŞ KAPAK TASARIM ÖDÜLÜ” vermek değil elbette.

Ama dış kapağın görüntü ve kompozisyonu daha ilk bakışta bütün içeriği olumsuz olarak etkiliyor.

Burada tartışma veya eleştiri konumuz dar anlamda öz-biçim konusu değildir.

Ancak, biçimin de en az sinema dünyamızda kazandığı prestij kadar edebiyat dünyamızda da önemli olduğunu, önemli olması gerektiğini düşünüyorum.

ENVER GÖKÇE Mİ – BESİM TİBUK MU?

Enver GÖKÇE hayatının büyük bir bölümünde, 24 saatlik günlük yaşantısının büyük bir bölümünde hep o kapkara camlı gözlüklerinin arkasındadır, ama traşlı yüzü ile hep kederli, hüzünlüdür.

Ama Enver GÖKÇE’ nin hiçbir fotoğrafında onu dış kapakta gösterildiği gibi “adeta kibirden olacak” ,dudaklarını büzmüş şekilde göremezsiniz. Onun yüzü sülale lakabından da anlaşılacağı (TATAROĞLU) gibi tipik bir TATAR yüzüdür, kemikli ve iri bir yüz. En zayıf halinde bile Enver GÖKÇE gibi iri kıyım bir Tatar’ın yüzü o şekilde küçülüp daralıp, köşe vermez. Armağan kitabın 186. sayfasındaki siyah beyaz fotoğraf bunu çok iyi yansıtır.

Onunla dava arkadaşı olup daha sonra yolları ayrılan Sevim BELLİ çok iyi tarif eder şairin yüzünü armağan kitapta:

“Kısa –orta arası boyu, gür saçları, esmer teni hafif öne çıkık kuvvetli alt çenesi, kalın çerçeveli gözlükleri ve tıknaz küt yapısıyla bir Anadolu çocuğu.” s.258

Şairi başka fotoğraflarında dudaklarını büzmüş bir halde görseniz de, bu dudak büzme hali kitap kapağındaki dudak büzme haline, kibirden kaynaklanan dudak büzme haline, bir zamanlar Liberal Parti’nin genel başkanı olan Besim TİBUK’ un kibirli haline benzemez.

Enver GÖKÇE’ nin dudakları acıdan büzülmüştür ancak.

Şairin gözlüğünün camları o kadar karadır ki, gözlerini göremezsiniz. Eğer gözlerinin rengini de bilebilecek kadar Enver GÖKÇE’ yi tanımıyorsanız, onun o füme gözlük camları ardındaki gözlerini “siyah” olarak çizemezsiniz, zira gözlerden birisi doktorların taktığı “cam gözdür.”

DIŞ KAPAK YAZILARI

Dış kapak grafiği bir yana, kapakta yer alan yazılarda kullanılan yedi farklı renkteki yazı Enver GÖKÇE portresinin önüne geçiyor.  

Kapakta tam bir karmaşa hakim. Şairin saç telleri ucundan kızıl alevlerle isme (Enver Gökçe) bağlanma çabası tamamen kaybolmuş. Derleyenin adı hacimsel ve yerleşim açısından olmaması gereken bir yerde, yayınevi iyice göze sokulmuş, “doğumunun 100. yılında” yazısı ile birlikte bir kuşatma seziliyor.

İÇ KAPAK DAHA ÇARPICI

Oysa kitabın iç kapağı daha çarpıcıdır ve iç kapak rengi olarak siyahın kullanılmış olması karşımızda, kara gözlükler dahil olmak üzere hep karalarla duran Enver GÖKÇE’ yi daha iyi anlatır.

Kısacası, öz-biçim tartışmasında, “biçim” ziyan olmuş.

DERLEYEN Mİ HAZIRLAYAN MI?

Daha çok müzik ve folklorik eserlerde rastladığımız “derleyen” adı bir armağan kitap söz konusu olduğunda doğruya en yakını “hazırlayan” olmalıydı.

ÖZE DAİR

Armağan kitaplar hazırlamak zordur. Akademi çevresi bunu sık sık yapardı yetmişli yıllarda ve seksenli yılların ortalarına kadar, sonra kurudu, verimsiz çorak bir hale dönüştü. Bir BEDRETTİN CÖMERT’[1] e armağan vardır Hacettepe Üniversitesi’ nin hazırladığı, adeta akademinin o yıllardaki özüdür.

Kimin ne yazdığı kadar yazılmayanı yazmak da esastır adına armağan yazılan kişi için.

İstatistik tutmadım, ama Enver GÖKÇE’ nin doğum yeri, doğum tarihi, köyü, okuduğu okul, yaptığı işler farklı yazarlar tarafından o kadar çok tekrarla yazılmış ki, bu kısa ve değişmez bilgilerde bile hatalar görmek mümkündür.

Enver GÖKÇE şiiri de üç aşağı beş yukarı, kimi dedikodu tarzında da olsa defalarca aynı tez ve neredeyse aynı formatta yazılıp çizildi.

Armağan kitapta bunlara da yer verilmesi önemlidir elbette, ama sadece bir tane olabilir. İlk defa Enver GÖKÇE okumak isteyen birisi onun ne “müseccel komünist” olmasına ne sürekli tekrarlanan ve melankoliye ramak kala acı dolu hayatına ne de Ahmet ARİF ile birlikte anılan “dedikodusuna” takılıp kalmamalıdır.

Enver GÖKÇE’ yi şair yapan şey onun çocuk ruhundaki coşkunun Çit önlerinden geçen Fırat gibi hep deli akmasıdır.

Einstein’ in akılda en çok kalıcı olan fotoğrafı şaşırmış, dilini çıkarmış yüz ifadesine benzer bir ifadesinin olduğu fotoğraftır. Şairin BAĞIŞTAŞ-ÇİT arasında gidip-gelen kamyonun çamurluğunda ayakta durur halde altı saatlik yolu bir düş dünyası içinde geçirmesinde de aynı ifadeye rastlarız.

Köylüsü anlatır onun bu çocuk ruh halini armağan kitapta.

“Köyümüzün bir kamyonu vardı. Kamyonun şoför mahalline binmez, çamurluğunda dışarıda giderdi. Bir eliyle kamyonun aynasına tutunur, diğeriyle de camı açık duran kapıyı içerden tutardı. Köyden beldeye, Arapgir ’e, Kemaliye’ye hep basamakta giderdi. Giderken de dönerken de burada yolculuk etmeyi çok severdi. Çok az mutlu olduğu anlarından biriydi bu anlardaki yolculuğu. Çocuklar gibi neşelenirdi.” s.79

Şairin şiir dünyasını besleyen onun şekillendiği coğrafyasıdır. O kamyonun çamurluğunda giden haliyle şairdir.

Enver GÖKÇE’ yi ilk okumaya başlayanların böylesine hülyalı bir insanı okuyup Fırat boyu ta Eğin’den Çit’ e kadar yolculuk yapması gerekir.

…/…

İlhan BAŞGÖZ ne siyasi ne de şair özelliğini öne çıkarır arkadaşı Enver GÖKÇE’ nin.

Eğer bir yeniden ve yeniden Enver GÖKÇE okuması yapmak istiyorsak, yine ve yeniden İlhan BAŞGÖZ Hocanın armağan için yazdıklarını farklı bir gözle okumalıyız.

“Enver GÖKÇE halk türkülerini iyi bilirdi. Kısık ama tatlı ve dokunaklı bir sesi de vardı.” s.19

İlhan BAŞGÖZ söz konusu Enver GÖKÇE olunca onun ne bir Divan Edebiyatı müptelası olduğunu, ne Kayaş köylüleri ile imece için iyi bir tırpan sallayan köylü olduğunu, ne bir Dede Korkut anlatıcısı olduğunu söylemeden geçemez. Şairin besleneceği bütün kaynakları sıralar BAŞGÖZ.

Birbirini tekrarlayan ve/veya yalanlayan şairin siyasi görüşleri, partisi, şiiri, poetikası hakkında yazılan çoğu zaman kısır bir hal alan konular, başka kitapların, başka yazarların konusu olmalıdır.

Ali DEMİRSOY coğrafya olarak Şaire en yakın kişidir, yazmadıkları yazdıklarından daha çok olmalıdır. Daha çok konuşulmalıydı onunla.

Karabey AYDOĞAN yazmamış olsa, Enver GÖKÇE ile Malatya Divanı arasında ne ilişki olabilir ki, derdim. “Malatya Divanı diye bilinen bir türküyü korodaki arkadaşlarına öğretir.”s.83

Ama ustalık ister Malatya Divanı, icrası yüz yılların birikimini gerektirir.

Naçizane onun çok bilinen “Mürettip Hasan” şiirinin kahramanını Eğin’de aramak ve bağlantıları yakalayabilmek sadece şiire ve şaire tutkunun bir sonucudur. s.85

Sabri KUŞKONMAZ yazısı hala günceldir, yerindedir. S.145

Aziz NESİN’ in yazısı bir kitap dolusu yazının da, şiirin de önünde gider. s.247

Onca öfkeye rağmen, onca yol ayrılığına rağmen, Enver GÖKÇE şiirinin yapısı, tanımı, yine de “ben şair değilim, şiir eleştirmeni de değilim” diyen Sevim BELLİ tarafından yazılır armağanda.

“Nitekim Enver’i de Enver yapan bir bakıma, dünyanın kalburüstü şiiriyle tanışmış olmasıdır. Anadolu yaşamının bütün şiirselliğini, ta en eski destanlardan bu yana Anadolu kültürünü içine sindirmiş olmasıdır; o kültürün günlük alelade deyişlerini şiirselliğini kaybettirmeden kendi şiiri içine oturtabilmiş olmasıdır. Şiir diye küçük Anadolu kasabalarını alt alta sıralamak yürek ister. Ve sıralamaya ritm ve şiirsellik katabilmek beceri ister. Ama bu dürtüye bulaşmak da, daha önce sevgi ister, bir birlikte yoğrulmak ister. Ben kendi hesabıma Enver’de en çok bunu seviyorum. Bu kadar basitte, derini bulmak, öznelde evrensele ulaşmak, derinlemesine özümsenmiş bir kültür ve doğru kavranmış bir dünya görüşü gerektirir. Ve de bilimsellik…s262

SON SÖZ OLARAK ŞİİR ATI

Şiir şairi taşır. Şiir şairi taşıyamazsa yol alamaz.

Şair şiirin adeta süvarisidir, binicisi değil. Bir şiir yazıp ömür boyu onun üzerine binenler, her yola onu koşanlar, ne süvaridir ne de şair.

Süvarisiz şiirler ya hiç yol alamaz veya karanlık ve kıran zamanlarında önlerini görüp gidemezler.

Türk şiirinde süvarisi hiç olmayan, bir ara olup da tepe taklak düşen, ama bir de hülyalı bozkırda süvarisiyle birlikte rahvan giden, arada dörtnala koşan şiirler vardır, o şiirlerin de hiç soluksuz koşan dizeleri vardır, tek bir tane bile olsa şiir atı onu taşır,

“ölüm adın kalleş olsun” gibi.

Recep Babayiğit, Hattuşa,2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  



[1] Bedrettin Cömert'e Armağan-. Hacettepe Üniversitesi, Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi, Beşeri Bilimler Dergisi-Ankara 1980