27 Mart 2025 Perşembe

ZOR ZAMANLAR

Zor zamanlar vardır, aç kalırsanız ağaç kabuklarını kemirir, susuz kalırsanız kendi idrarınızı içersiniz.

Zor zamanlar vardır, karakışın ortasında yakacak bulamazsanız, sizden önce kesilmiş asırlık ağaçların köklerini sökersiniz günlerce.

Zor zamanlarda mahpus damına düşerseniz, yanınızdaki ranzada bir genelev patroniçesi yatıyordur, size bir roman çıkar anlattıklarından.

Kaçaksınız, zor zamanlarda aylarca bir mezarın içinde yaşarsınız.

Aç it fırın yakar, ama zaman zordur it için.

Yola çıkanlar ne zorluklarla karşılaşacaklarını bilmezler.

Dervişler zor bir erbaini beklerler ömür boyu.

Yaşamak zor olmasa da kolay da değildir yoksullar için.

SARAYKÖYLÜLERİN ZOR ZAMANLARI

Tokat, merkez ilçeye bağlı Yeşilyurt Köyü doğumlu Zekeriya Temizel’in ailesi Kafkas göçmenidir.

Zor zamanlar geçirirler Anadolu topraklarında. Kış gelip de ısınmak için odun kömür bulamadıkları zaman daha önce kesilmiş ağaçların kütüklerini sökerler.

Zor zamanlardır.

“O sonbahara damgasını vuran olay, Zülü’nün bir dananın başını baltayla parçalaması oldu. 

Evlerinin tüm kışlık odununu Zülü keserdi. Tüm parçalar neredeyse aynı boyda ve kalınlıkta olurdu. Zülü kestiği odunları istiflediği zaman, tüm köylü gelir, yığını seyreder, şaşkınlıkla “Allah, Allah” diye başlarını sallarlardı.

Köyümüz kışlık odununu tarlalardan sökülen kütüklerle sağlardı. Yıllardan beri tarlalarımızdan kütük sökülüyordu. Kütüklerin büyüklüklerinden, eski ormanın ve ağaçların haşmeti de ortaya çıkıyordu. Kütükleri tarlalarımızda gömülü duran eski ormandan hiçbir belirti yoktu etrafımızda. Ormanın ne olduğunu bile bilmezdik. Ağaç diye tanıdığımız, Çekerek Irmağı’nın kıyısındaki kavaklar ve eğri büğrü söğüt ağaçlarıyla, mezarlığımızdaki kara servilerdi. Bir de köylülerin koruluk dediği çalılıklar.” (1)

Orman belki de asırlar önce yok olmuştu Zekeriya Temizel’in köyünde ve bu nedenle sel geldiğinde çaresiz kalıyorlardı.

Zor zamanlardı sel zamanları. 

“Sel, Büyükdere’den gelirdi. Gelişi, Şemsettin’in tepedeki evinden görülür, kim görürse var gücüyle, 

-Sel geliyor, diye bağırırdı.

(…)

Büyükdere’den yuvarlanarak gelen çamurlu suyun gelmesiyle bitmesi bir olurdu.

Ama, bir defasında, yağmur bütün gece sürmüş, Büyükdere’den de bütün gece sel gelmiş. Bahçelerde ve evlerde o kadar su birikmiş ki, suları Çekerek Irmağı’na kavuşturmak için bahçe duvarlarını yıkmışlar, evlerin duvarlarını delmişler. Ahırlardaki hayvanların çoğu boğulmuş. Kilerlerdeki ekmek tekneleri kayık gibi yüzüyormuş. Teknelere tırmanan tavuklar da, ekmekleri didikleyerek sandal sefası yapıyormuş.”  (2)

Aslıda seli önleyen ceviz ormanındaki ağaçlar birer birer kesilince sele de yol açılıyordu. 

Zor zamanlardı, halk yoksul, ellerinde satıp para edecek sadece ceviz ağaçları vardı.

“Babalar küfür ederek sigaralarından derin nefesler çekerlerdi.

Zülü’ye göre bu küfürler Büyükdere’nin cevizlerini kesenlereydi. Aslında biraz da kendilerineydi.

Büyükdere’den ilk cevizler, köy ihtiyar heyetinin kararı ile kesilmiş.

Şehirde ceviz mobilya modası almış başını gidiyormuş. Zenginler ceviz karyolaya konmamış olan yatağa yatmıyor, ceviz masa olmazsa yemek yemiyorlarmış. 

(…)

Büyükdere’nin cevizleri yok olurken, köylünün evi doluyormuş. En sonunda, Kasımgilin evine radyo bile gelmiş! Bütün köy, radyo dinlemek için Kasımlara doluşuyormuş. Radyonun kutusu da ceviz ağacındanmış Celal radyoya bakmış, eliyle dokunmuş ve sonunda, herkesin kendisine bile söylemediği gerçeği dile getirmiş:

-Büyükdere’nin cevizi dönüp dolaşıp geri geldi.” (3)

Aç it fırın yıkar, diye bir atasözümüz vardır.

Zorda kalan insanlar ve hayvanlar, zor zamanlarda beklenmedik işler yapabilirler.

AKÇAABAT AHANDA KÖYLÜ DİNAMO’NUN ZOR ZAMANLARI

Şiirimizin dinamosu Hasan İzzettin Dinamo’nun kaçakta olduğu zamanlar şairin “Zor zamanlarıdır.”

Zor zamanlarında Karacaahmet Mezarlığı’nda bir mezarın içinde saklanır, geceleri orada uyur ve sonrasında “Karacaahmet Senfonisi’ni” yazar.

“Ne o?

Ne olacak

Pülümür mapushanesi kaçkını

Hasan İzzettin Dinamo,

Karacaahmet servilerinin arasında aramakta sığınak.

Kaçmakta yaşayan hortlaklardan:

Ölüm işkencesi korkusu

Yaşamayan hortlaklara vermiyor aman.

Karşılamıyor şairi kemikten elleriyle

Hiçbiri karanlığı yararak.

Ne mi yapmış Dinamo?

Şiirler dizmiş

Söver gibi anasına avratına

Sınırlarımıza dayanmış Hitler faşizminin.” (4)

LAMBA ŞİŞESİ TAŞIMANIN ZOR ZAMANLARI

Yetmişli yılların ortalarına kadar Türkiye’de elektrifikasyon henüz tamamlanmamıştı. Köylere peyderpey gelen elektrik şenlik havası yaratıyordu.

Köye elektrik verilmeden önce ilçenin kaymakamı ve ileri gelenleri o köye gidiyor, kaymakam köydeki trafonun kolunu yukarı kaldırıyor ve gündüz olmasına rağmen bütün köyün sokak lambaları yanıyordu.

İşte tam o sırada ellerinde evlerinden getirdikleri gaz lambalarını tutan köylü kadınlar, onları bütün güçleriyle yere çalarak gaz lambalarını tuz buz ediyor ve böylelikle köye elektriğin gelmesini kutluyorlardı.

Aslında kutlama sembolikti.

Karanlıktan kurtulmak, elektriğe, aydınlığa, temiz aydınlığa kavuşmaktı.

Yeterdi onca yıl gaz yağı lambasının yağını doldurmak, yanınca islenen lamba şişesini her gün silmek, lamba şişesi kırılır veya çatlarsa yeni şişenin geleceği günü beklemek zor zamanlardı.

Hepsi güzel de o köylü kadınlar o gazyağı lambalarını yere çaldıklarında kim bilir hangi kristal lambalar da yere çalınmış oluyordu. Ya da o lambaların kim bilir nasıl bir etnoğrafik değeri vardı?

İşte o gaz yağı lambasının yakıldığı günlerde köylünün ekmekten, tuzdan, yağdan ve hatta şeer (şehir) ekmeğinden bile daha çok ihtiyaç duyduğu şey, gaz yağı lambası şişesiydi.

Köyden şeere öyle her gün gidilmezdi. Haftada bir gün ve hafta pazarı olduğu gün gidilirdi şeere.

Herkes gitmezdi şeere. Bir ısmarıcı (sipariş) olan şeere gidene söylerdi, “Bana bir somun ekmek, bir bidon gaz yağı, bir gripin vb.” ama ille de c ısmarlanırdı.

Hiçbir şey alınmasa da olurdu, ama gaz lambası şişesi mutlaka alınmalıydı. Zira akşam olunca yemek yapmak, yemek yemek, ders çalışmak, yatakları sermek hep o gaz lambasının kör ışığında olurdu.

Ahıra girmek, süt sağmak, samanlıktan saman almak için “İdare lambası” kullanılırdı.

Şeere hep köyün erkekleri giderdi.

Ismarıç eğer gaz lambası şişesiyse, o iş en sona bırakılırdı.

Zira şişe önceden alınıp elde taşınarak diğer ısmarıçlar alınırsa, şişe yanlışlıkla kırılabilirdi.

O nedenle gaz lambası şişesi alımı en sona bırakılırdı.

Saçı sakalı uzamış, başında kasketiyle üstü başı hırpani köylü en sonunda gaz lambası şişesini alırdı.

Köylerde yakılan gaz lambalarının şişesi genellikle 14 numara şişe olurdu.

Eskici-antikacı aleminin kralı Çorumlu Kel İbo boynunda asılı 14 numara lamba şişesiyle

Gaz lambasın on dört numara şişesini alan köylü aldığı şişeyi bir yerde unutmamak ve bir yere çarpıp kırmamak için onu bir iple boynuna asardı.

Koca koca, yaşlı başlı hırpani adamları boyunlarında 14 numara gaz lambası şişesiyle görmek bana çok tuhaf, komik ve grotesk gelirdi.

Sonraları anlıyordum, o adamların lamba şişelerini en güvenli yer olarak boyunlarına asmalarını. O zamanlar hem ısmarıcı veren köylü kadın hem de o ısmarıcı kırmadan sahibine ulaştırmaya çalışan köylü adam için zor zamanlardı.

ISINMAK İÇİN TELGRAF DİREĞİNİ YAKAN KURT BEKİR’İN ZOR ZAMANLARI

Isınmak için zor zamanlardı. Ne odun bulabilirdi köylü ne de kömür.

Tezek ise çok kalorisiz ve zahmetli işti.

Fahri Erdinç “Diriler Mezarlığı” öykü kitabında aylardır kışın ayazında Çatalkaya mağarasında donmak üzere olan ve ısınmak için telgraf direğini kesip yakan çoban Kurt Bekir’in zor zamanlarını anlatır.

“Dayı, bi ataş yakalım.”

‘Baltanın sapından başka odun…’

‘Dur Dayı, bi ağaç görüyom ben.’

‘Get ulen, Kepirlik’te ağaç ne gezer?’

Adaş ağaç gördüğü yöne doğrulmuştu bile. Kurt Bekir de arkasından:

‘Baltayı al Dayı. Hem de kuru ağaç!’

Telefon direğine kurtarıcı gibi sarıldılar. Bir öpmedikleri kaldı. Kurt Bekir tepesine doğru baktı direğin. Tel fincanları ağarıp duruyordu. Kar savruntuları içinde ne çeşit ağaca sarıldıklarını şıp diye anladı. Amma adaş gerçekten işin farkında değildi. Geçen kıştan beri köye indiği yoktu. Yazın köye telefon bağlandığını nereden bilsin? Telefon denilen şeyden haberi yoktu daha…

Dört kere mi, beş kere mi vurdu baltayı. Bir de sağdan, bir de soldan… Kurt Bekir’e: ‘Etme ulen’ dedi güya, ama bu dediğini kendisi bile duymadı. Öyle ya, Kepirlik’te donsun, sırıtıp kalsın da, yarın gelip bulanlar gülüyor mu sansınlar Bekir’i?

Adaş gerile gerile son baltayı vurunca, direk bir kütürdedi. Uçtan kopan tellerin vınıltısını bile duymadılar rüzgardan.  (5)

MOSKOVA KIŞININ ZOR ZAMANLARINDA HAVA TAHMİN YÖNTEMİ

Vala Nureddin Moskova’da geçirdiği günlerde zor zamanların dondurucu kışında Sovyet halkının buluşunu anlatır.

“Söylemeden geçmemeyim: En garibi, soğuk derecesinin idrardan anlaşılması. Düşük derecelerde çok kimse idrarını tutamıyor. Kar üzerine işerken, idrar yarı yolda donuyor. Yerden bir karış yüksekliğinde kehribara benzeyen bir çubuk belirirse ve alt tabaka, şayet fincan tabağından küçükse, anlaşılmalı ki, sıfır altı otuz. Çubuğun kısa, tabağın büyük oluşu, derecenin fazla düşük olmadığını gösteriyor. Örneğin dört parmak çubuk, eksi yirmi derecedir.

Köylü kadınlar da, pazar yerlerinde, eteklerini kaldırıp ayakta ve herkesin gözü içine baka baka, bu hava tahmin raporunu hazırlıyorlar.”  (6)

HATTUŞALI KEDİLERİN ZOR KIŞ ZAMANLARI

Bizim kuşağın öğrencilerinden öğrencilik yıllarında elektrik saatinin mandalını düşürerek kaçak elektrik kullanmayanı yoktur sanırım.

Kaçak elektrik en çok ısınmak ve banyo yapmak için kullanılırdı.

Hattuşalı kedilerin zor zamanları

Hattuşalı kediler ise Boğazkale’nin meydanında duran heykeli aydınlatan halojen lambanın ısısına sığınarak Hattuşa’nın dondurucu ayazından korunmaya çalışıyorlar.

Aç it fırın yıkmıyor, ama üşüyen kedi halojen lambaya sarılıyor.

SABİHA SERTEL’İN ZOR ZAMANLARINDAKİ LÜKS NERMİN 

Türk aydınının yüz aklarından olan Sabiha ve Zekeriya Sertel, Serteller, yüreklice yayımladıkları çok değerli kitap, dergi ve gazeteyle o yıllarda çok önemli bir boşluğu dolduruyorlardı.  

Sabiha Sertel üç ay kaldığı cezaevinde Lüks Nermin ile aynı hücreye kapatılırlar.

Sabiha Hanım Lüks Nermin’den duyduklarından bir roman, bir film senaryosu çıkardı mı, bilinmez, ama zor zamanların farkındaydı.

“Sabiha Sertel cezaevinde o zamanların ünlü randevuevi sahibi ‘Lüks Nermin’ ile aynı hücrede kalmış. Lüks Nermin sırtını dayadığı kodaman müşterilerine rağmen, nasıl düşmüşse düşmüş cezaevine.

‘- Hiç sıkılmadım,’ diyordu, Sabiha Hanım. ‘Lüks Nermin, sen gazetecisin, günün birinde işine yarar senin, diyerek işlettiği evin tüm sırlarını anlattı. Kimleri ele verdi bir bilseniz, kimleri!... Geceler boyu anlattı, beni eğlendirdi.’ diye gülüyordu. Çok da içten gülerdi tatlı tatlı. Sonra yıllarca aramızda bu ‘Lüks Nermin’ hikayesini kahkahalar arasında konuşacaktık.” (7)

Sabiha Hanım Lüks Nermin’in ağzından dökülen sırları asla ifşa etmedi. Yaşadığı zor zamanlar onu çok sevdiği ülkesinden kopardı.

Ancak, Lüks Nermin’in evini ziyaret eden ve adlarını burada veremeyeceğim, bir devlet başkanı ve bir de kral açığa çıkan bir olaydan dolayı dillere düşer. Devlet başkanı şahıs Lüks Nermin’in evini ziyaretinden bel soğukluğu kapmıştır. O devlet başkanı için zor zamanlardı. 

ALATURKA TUVALETE CEP TELEFONLA GİRENLERİN ZOR ZAMANLARINA ÇÖZÜM ÜRETEN HALKIMIZ

Alaturka ya da alafranga, ama en çok da alaturka tuvalette işimizi görürken veya sonrasında tuvalete bir şey düşürmeyen yok gibidir.

Çocukluğumuzda bütün tuvaletler alaturkaydı.

Camilerimizin tuvaletlerinin neredeyse tamamı alaturkadır.

Yine aynı şekilde cep telefonu olmayan, kullanmayan, yanında taşımayan çok az yetişkin insan vardır.

Cep telefonu ile alaturka tuvalete girenlerin telefonlarını tuvaletin deliğine düşürme olasılıkları yüksektir.

Cep telefonuyla alaturka tuvalete girenler için zor zamanlardı.

Halkımız bunun için de bir pratik çözüm üretmiştir.

Alaturka tuvalete cep telefonuyla girenlerin zor zamanları için bir kutu yapmış ve o kutunun ne işe yaradığını da yazmıştır.

Ahmet Kaya’nın o nefis icrasında eserin sözlerinin sahibi Yusuf Hayaloğlu 

 Başım belada!

Tabancamı unutmuşum helada.

Yerine, “tabancamı düşürmüşüm helada” mı demek istiyordu. Düşürmekle unutmak farklı şeyler, düşürürsen herkes seni ayıplar, racon bozulur, bozum olursun millete.

Bilemeyiz aslını elbette.

Zor zamanlardan çıkmak kolay değildir.

Alaturka tuvalete cep telefonuyla girenlerin zor zamanları için icad

TABUT YAKAN ARKADAŞLARIMIN ZOR ZAMANLARI

Çorum Yetiştirme Yurdu’nda benim kaldığım yıllarda 18 yaşını dolduranların yurtla ilişiği kesilirdi. Yani çocuk artık devlet koruması altında sayılmaz, halkımızın tabiriyle “Çocuk sokağa atılırdı.”

Sokağa atılan bu çocuklardan bazıları daha liseyi bile bitirmemiş olurlar, liseyi bitirenler ise üniversite sınavları için başlarını sokacak kiralık bir ev ararlardı.

Kimsenin parası yoktur. Tutulan bir evde sefalet içinde sekiz, on kişi kalmaktadırlar.

Çorum’un hoşgörülü Milönü Mahallesi halkı yetiştirme yurdundan yaşını doldurup da ayrılan (atılan derlerdi) o kadar çok bekar gencin bir evde kalmasına ses çıkarmaz, tam tersine yardımcı da olurdu.

Eğer o atılan gençler kış zamanında atılmışlarsa veya atılmalarından beri Çorum’da bir kış daha geçireceklerse onların en büyük dertleri ne yiyecek ve içecek, ne de giysi vb. olurdu. Onların tek derdi Çorum’un ayazından korunmak olurdu.

İyi de ne sobaları olurdu ne de sobalarında yakacakları bir şeyleri.

Çorum Yetiştirme Yurdu’ndan ayrılanlar her sene Çorum’da buluşurlar, görüşürler.

Onlarla, yurttan kardeşlerimle görüşmelerimde benim onlarla olmadığım zamanlarda onların yaşadıklarını dinlerim.

Dinlediğim en traji-komik hikaye ise arkadaşlarımın Çorum’un ayaza çekmiş karakışında ısınmak için en yakında bulunan camiden tabut ve salaca çalmalarıydı.

Arkadaşlarım tabut ve salaca çalma işini şimdi bile anlatırken sessiz ve uğrun anlatırdı, sanki etrafta onları dinleyen emniyetin bir gece bekçisi veya cami imamı varmış gibi.

Önceleri pek anlam veremediğim bu camiden tabut ve salaca çalma işini “Aç it fırın yıkar” sözüne uydurarak anlayabiliyordum.

O yıllarda o çocuklara ne devlet ne de başka bir kurum veya şahıs sahip çıkıyor veya yardım ediyordu.   

Çocuklar soğuktan donmamak için yapıyorlardı bunu.

Arada polisle veya emniyetin gece bekçisiyle burun buruna geldiklerinde durumu nasıl da cenaze taşıma merasimine dönüştürdüklerini de dinliyordum.

Garip olansa “Eşit zamanlarda, eşit koşullar olduğunda, benzer sonuçlar çıkar” toplumsal önermesini doğrularcasına, bu işi, yani camiden tabut ve salaca çalma işini yurttan atılan sadece bir grup gencin değil, birbirlerinden habersiz olarak aynı işi yurttan atılan ve o sıralarda Çorum’da hayat mücadelesi veren diğer kardeşlerimin  de yapmış olmalarıydı.

Çorum’da yurt buluşmalarında bu işi anlatanları dinleyenlerden bazıları “Biz de yapmıştık” derken aslında birbirlerinden haberleri yoktu.

Sosyal şartlar aynı sonuçları doğurabiliyor.

Soğuktan donmamak için en yakın camiden tabut ve salaca çalan yurt kardeşlerimin zor zamanlarıydı. 

Zor zamanlarda büyüdük. Zor zamanları anlatmak da zor.  

Muhabbetle,

Hattuşa, 19 Mart 2025


[1] Çekerek Kıyılarında-Zekeriya Temizel-Aya Kitap-2006 Birinci Baskı-s.22-23

[2] Temizel-s.42

[3] Temizel-age, s.42-43

[4] Karacaahmet Senfonisi-Hasan İzzettin Dinamo-May Yayınları-1976 Birinci Baskı-s.12-13

[5] Diriler Mezarlığı-Fahri Erdinç-Hür Yayınevi-1969-s.41

[6] Bu Dünyadan Nazım Geçti-Vala Nureddin-Cem Yayınevi-1988-s.335

[7] Vala Nureddin-age, s.84

Yazıya bu türkü yakıştı gibi geldi aksakal'a. 

8 Şubat 2025 Cumartesi

FİLM ŞERİTLERİNDEN KIRPILANLAR

Sihirbaz elinde büyükçe bir kağıtla sahneye çıkarken bir yandan da elindeki kağıdı bir ucundan kırpmaya başlardı.

Sanki kağıt tamamen kırpılacak ve sihirbazın eli boş kalacak sanırdık.

Oysa biraz sonra kağıt kırpma işi biter, sihirbaz elinde tuttuğu son kağıt parçasını köşelerinden tutup havaya doğru silkeler ve ortaya nefis bir dantel çıkardı, kağıttan dantel. 

Sinema filmlerinde birbiri ardına gelen kareler saniyede 24 adettir. Aslında 24 kare bir görüntü oluyor, film şeridi hızla aktığından hareket oluşuyor.

Montaj sırasında istenmeyen veya görüntü kalitesi düşük olan kareler film şeritlerinden kırpılabiliyor.

En çok ve yaygın kırpma ise her daim var olan sansür dönemlerine denk geliyor olmalıdır.

ALTMIŞLI YILLARIN ÇORUM SİNEMALARI

Çocukken çok az paramız olurdu. Olan paramızla arada bir sinemaya giderdik.

O günkü, altmışların Çorum’unda üç sinema salonu vardı.

Yalçın Sineması, Turan Sineması ve Saray Sineması.

Yalçın Sineması daha çok tarihi Türk filmleri gösterir, bilet fiyatları bize göre orta seviyede olurdu.

Bu kurum sinema seyircisinden kazanamadığı parayı Çorum’a gelen ve sahne olarak Yalçın Sinemasını seçen turnelerden kazanırdı.

Turnelerle Türk sinemasının bilinen kadın ve erkek simaları da sahneye çıkarlardı.

Turan Sineması ise Yalçın Sineması düzeyinde filmler göstermesine rağmen, en düşük ücreti alırdı.

O sinemaya daha çok sanayide çalışan çıraklar, kalfalar, yani emekçi kardeşlerimiz giderdi.

Genellikle düzeyli yabancı filmler gösteren Saray Sineması’nın bilet ücretleri hepsinden yüksekti.

Az ve kısıtlı param olsa da Saray Sineması’na giderdim.

Bunun birkaç nedeni vardı, birincisi yabancı filmler gösterirdi ve filmler renkli ve o yılların ikonik tanımıyla CinemaScope’tu (Sinemaskop).

İkincisi Saray Sinemasının seyirci profili hemen fark edilirdi.

Film başlamadan önce ve film arasında gazete satıcısı dolaşırdı kendine has sesiyle. Demek ki gazete okuyucusu olan bir seyircisi vardı sinemanın.

Öte yandan film başlamadan ve film arasında geniş, yüksek tavanlı ve güzel düzenlenmiş fuayede bankoların arkasında, kolalı beyaz gömlekleriyle garsonlar meşrubat satışı yaparlardı.

Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, koltukları son derece rahat, temiz, aydınlatması hoş, sahne perdesi bordo renkli kıvrımlı kadifedendi. Alt kat, yani salon koltukları katlanır şekilde, meşe ağacından, çapağı, çatlağı, pürüzü olmayan cilalı ve günlük olarak silinen koltuklardı ve bütün bunlar seyirci üzerinde olumlu etki bırakırdı.

Film başlamadan önce ve aralarda salon karanlık olmaz, film izlemeye gelenler, genç kızlar ve kadınlar, çocuklar karanlıktan dolayı tedirgin olmazlardı.

Balkon tarifesi biraz daha yüksek olurdu, zira oranın koltukları yaylı ve kadife kaplıydı.

Balkonu ise daha çok aileler, genç hanımlar tercih ederlerdi.

FİLM İZLERKEN DUYALAN RİTMİK SES

Hep salon bileti alırdım.

Salondaki sıralar aralarında en az iki metre yürüme koridoru olacak şekilde sol, orta ve sağ olmak üzere üç dizi, üç blok halindeydi.

Ortadaki dizi en uzun ve en geniş diziydi.

…/…

Saray Sineması arada Türk filmleri de gösterirdi.

Türk filmi izlerken, “Pat” diye, bir ses duyardım. Ses orta dizinin en solundan gelirdi.

Sanki birisi, eskiden havalı çıkış tabancalarının bulunmadığı dönemlerde atletizm koşularına start vermek için koşu hakeminin katlanır iki tahta plakayı birbirine vurduğunda çıkan ses benzeri, iki tahta plakayı birbirine vururdu.

Saniye geçmeden benzer ikinci ses gelirdi aynı diziden.

Sonra sesler saniyelerden de hızlı bir şekilde pat pat pat diye hızlı ve ritmik bir şekilde sürer giderdi. Ses bir süre sonra aniden kesilirdi.

Sesin nereden geldiğini bilirdim, lakin sesin nedenini bilemezdim o küçük çocuk halimle.

Ses aniden neden kesilirdi, onu da bilemezdim.

Sol yanımda oturan kişi de birden ayağa kalktığında, o sesin, iki tahtanın birbirine vurulduğunda çıkan sesin kaynağını artık anlardım.

Sol yanımda oturan kişi katlanır tahta koltuğundan birden ayağa kalktığında katlanır meşe koltuk aniden geriye çarpar ve çarpma etkisiyle benim merak ettiğim ses çıkardı.

Ben kalkınca da aynı ses çıkardı, benden sonra sağ yanımdaki kalkınca da çıkıyordu bu ses. Orta dizide oturan herkes sırayla koltuğundan kalktığında ritmik bir tahtaya vuruş sesi çıkardı ortaya.

Merak ederdim, neden herkes, bütün oturanlar aynı anda ayağa kalkmazdı ve neden tek ve yüksek bir “Pat” sesi çıkmazdı?

Sol yanımda oturan ayağa kalktığı için ben, ben ayağa kalktığım içinde sağ yanımda oturan ayağa kalkıyordu.

Sanki bir kural vardı, önce dizinin başında oturan kalkardı ayağa, diğerleri onu takip ederdi ve patır patır veya tak tak sesleri gelirdi her ayağa kalkanın geriye çarpan tahta koltuğundan.

Deneysel sinema için bu ritüelin kayıtları yapılmış mıdır, bilemiyorum.

Zira yapılan iş bir tür ritüeldi adeta.

Katlanır ahşap sinema koltukları

Sanki namaz kılanların rüku ve secdeye kapanması gibiydi ayağa kalkışlar.

Nedendir bilinmez camilerde topluca kılınan namazlarda da saflar aynı anda rüku ve secdeye varmazlar. Sağlık koşulları ve fiziki kısıtlamalar bir yana tamamı sağlıklı bir cemaat bile olsa ne rüku ne de secde aynı anda gerçekleşmez.

Bunun sakıncalı bir tarafı olmadığı gibi, aksine, bir dalgalanmayı, bir ritmi yansıttığı için ritüele yakın bir görsellik çıkar ortaya.

FİLM ŞERİTLERİNDEN KIRPILANLAR

Sonraki yıllarda okuduğum kitaplarda karşılaştığım karakterleri, olayları günlük hayatımda da görür gibi olurdum.

Şu adam veya şu kadın o romanın kahramanına ne kadar da benzerdi.

Evet, “Ben de benzer bir olayla karşılaşmıştım,” dediğim çok yazılar okumuştum.

Kitaplarda okuduklarımı bir kanara not edebilme, onlardan fotokopi, fotoğraf alıp saklama imkanım olurdu.

Ama film şeritleri hızla akarken, o an aklımda kalan karakterler, olaylar, yerler daha sonra uçup giderdi.

Bunun da bir çaresini bulmalıydım.

Film şeritlerinden kareler kırpabilirdim.

Sinemacı değilim, film makinisti hiç değilim.

Film şeritlerinden kırptıklarım gerçek hayatta, başka bir konu vesilesiyle çıkardı karşıma.

Karşıma çıkanlara çok şaşırdım.

I

FİLM                      : PEMBE KADIN

KIRPILAN ŞERİT   : TOM TOM

Yapım Yılı              : 1966

Yönetmen               : Atıf Yılmaz

Oyuncular               : Yıldız Kenter, Ekrem Bora, Sema Özcan

Pembe Kadın ve onun köylüleri Pembe Kadının kocasına “Tom Tom” diye seslenir.

Köyün davulcusudur Tom Tom. Köyü, karısını (Yıldız Kenter) ve kızını (Sema Özcan) terk edeli yıllar olmuştur. Yıldız Kenter kocasının, Tom Tom’un geldiği davulun köyde yeniden çalmasıyla anlayacaktır, ancak davul bir daha tom tom tom, diye çalacak mıdır?

İstanbul’da İtalyan Konsolosluğu’nun bulunduğu sokağın adı Tomtom Kaptan Sokak’tır.

Pembe Kadın filmi ve Yıldız Kenter’in mükemmel oyununa kadar bu sokak bilinir miydi acaba?

Tomtom Kaptan Sokak:  Tomtom Kaptan Sokağı'nın girişinde bulunan Tomtom Kaptan Camisi, 1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılmış. Yani sokak adını bu camiden almış. Burası kısaca “Tomtom” olarak da bilinir.

Tom Tom davuluyla köy sokaklarında

II

FİLM                      : 1942’YE DÖNÜŞ

KIRPILAN ŞERİT   : FIRFIRİK

Yapım Yılı              : 2012

Yönetmen               : Xiaogang Feng

Oyuncular               : Guoli Zhang, Hanyu Zhang, Wei Fan, Yuanzheng Feng

2018 yılında yapmış olduğumuz BİR ROMAN BİR EFE: KERİMOĞLU Yurt Gezimizde, Kerimoğlu Eyüp’ün Muğla merkeze bağlı Pisi Köyü’ne gitmiştik.

Kerimoğlu Eyüp’ün akrabası ve romanın yazarı Hüseyin İlker Altınsoy Hocam bizi Pisi Köyü’ne davet etmişti.

Gezi kapsamında köyün düğün salonunda film gösterisi de yapacaktık.

Köy çocuklarına hediye etmek üzere yanıma adı “Fırfırik” olan, ceviz ağacının kabuğundan yapılmış, çok basit, ama sevimli yüz adet oyuncak almıştım.

Oyuncağı ilk defa o yılın Mayıs ayında Beykoz Çayırı’nda Gürcü Kültürü Buluşması etkinliğinde görmüştüm. Oyuncağın yaratıcısı Artvin-Yusufelili emekli bir öğretmendi ve oyuncağa Fırfırik adını kendisi vermişti.

Pisi Köyü’nde Fırfırikler çocuklara dağıtıldı.

Yıllar sonra gördüğüm 2012 yapımı bir Çin filminde aynı oyuncak karşıma çıkmaz mı? Hemen film şeridini kırptım. 

Çinli esirin elindeki Fırfırik alınır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Japonya Çin’in Henan bölgesini işgal eder. Yerlerinden olan üç milyon insan yüzlerce km yolu aç ve susuz yürümek zorunda kalırlar. Çocukları avutmak zordur. Kafilede bulunan bir erkek babaları yolda ölen bir çocuğu evlat edinir ve çocuğa Fırfırik ile bire bir benzer bir oyuncak yapar. Japon esir kampına geldiklerinde esir kampının komutanı Japon subay Fırfırik’i sever ve almak ister. Çinli esir onun çocuğuna ait olduğunu söyler. Japon subay karşılığında ona yemek teklif eder, Çinli esir kabul etmez.

Japon subay Fırfırik’i ateşe atar ve yakar. Çinli esir Japon subaya saldırmak ister ve subay kılıcıyla Çinli esiri öldürür.

Fırfirik’i yapan ve bana satan Artvin-Yusufelili Hocam acaba bu filmi görmüş müydü ve oyuncağı, Fırfırik’i o filmden ilham alarak mı yapmıştı?

Zira film 2012 yapımı, benim Fırfirik’i Yusufelili Hocamdan aldığım tarih 2018.

Buna pek ihtimal vermiyorum.

Japon subay Fırfırik’i inceler, oynar, beğenir.
Babasız çocuk annesi tarafından Fırfırik ile avutulur.

 

Pisi Köyü’nün çocuklarına hediye edilen Fırfırikler

 III

FİLM                      : KANAL

KIRPILAN ŞERİT   : ÇUHA PANO

Yapım Yılı              : 1978

Yönetmen               : Erden Kıral

Oyuncular               : Tarık Akan, Kamuran Usluer, Meral Orhonsay

Konusu gerçek bir olaydan alınan bu filmde bir dönem Adalet Bakanlığı da yapmış olan Mehmet Can’ın Kadirli ilçe kaymakamı olarak görev yaptığı yıllarda karşılaşmış olduğu sorunlar anlatılır.

Başrol oyuncusu, ilçeye yeni atanan kaymakam, Tarık Akan makam koltuğuna oturduğunda koltuğun arkasındaki kırmızı renkli çuha pano dikkat çeker.

Bir zamanlar sivil ve askeri bütün resmi makamlarda makamın arkasında mutlaka bulunan bu pilili ve yeşil ya da kırmızı çuha panolar artık görünmüyor.

Çuha panoların yeri ya boştur ya da çuha pano yerini gerçek veya suni deri kaplamalı, düğmeli ve genellikle siyah renkli panolara bırakmıştır.

Nereden geliyor çuhanın anlamı ve önemi?

“Kelimelerin de bir tarihi var. “Kalem”, Türklerde büro anlamına geliyor. Artık bu yerin dışında kullanılmıyor. Kalem-i Mahsusa, Hususi Kalem, şimdi Özel Kalem olarak kullanılıyor, Özel Büro demek.

Batı dillerinde olan ve Türkçeye de alınan bureaucrat kelimesi ise masadan geliyor. Daha doğrusu çuha’dan türüyor. Bureau, çuha demek. Büro, masanın üzerinde çuha olan yer oluyor.

Türkiye’de merkezi devletin çalışanlarını kalem belli ederken, Batı Avrupa’da modern devletle birlikte ortaya çıkan düzenli kamu görevlilerini masalardaki çuha tanıtıyor.”[1]

Osmanlı’da mahalle ve sıbyan mekteplerinde ve bugünkü anlamda masa ve sıra yoktu.

Her öğrencinin yüksek olmayan ve “Rahle” adı verilen küçük masaları vardı ve öğrenci yerde oturur, önündeki rahlenin üzerine bir çuha serer, rahleye eğilir ve yazısını yazardı.

Etimoloji sözlükleri Fransızca “Bureau” kelimesini Yalçın Küçük’ün açıkladığı gibi açıklar.

Fransızca bureau:

1. Çuha kaplı yazı masası,

2. Yazıhane, ofis, özellikle devlet dairesi" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Fransızca bure "çuha, keçe" sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcük Latince burra "keçe, fırça veya kadife gibi tüylü yün kumaş" sözcüğünden evrilmiştir.

(https://www.etimolojiturkce.com)

Modern okulların açılmasıyla, sınıflardaki eğitim için kullanılan malzemeler de değişmiştir.

Yerde oturma, üzerine çuha serilen masa/rahle kalkmış, yerine sıra ve masa gelmiştir.

Rahlesinin üzerine yaydığı çuhasıyla bir sıbyan mektebi talebesi

Mekteplerden kalkan çuha, devlet dairelerinde masaların üzerine konmuş, onun da üzerine kalın cam yerleştirilmiştir. Benim devlet memuru olarak çalıştığım Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura İşletmesi’ndeki büro masam tam da böyleydi, üzeri yeşil çuha örtülü, onun da üzerinde kalın bir cam vardı.

Ancak çuha daha sonra ahşap çerçeveli ve pilili bir şekilde herkesin, halkın, diğer memurların görebileceği, gördüğünde saygı duyacağı bir yere, makam odasında makam masasının arkasına gelen duvara yerleştirilmiştir. Bütün bunlar “Çuhaya, devlet dairesine, makama, okula, kaleme” saygının ifadesiydi.

Yerden kalkarak duvara asılan çuha pano ise sembolik bir saygı biçimiydi.

Şimdi ise arada eski Türk filmlerinde veya eski gazete haberlerinde görebiliyoruz o pilili, kiraz ağacından çerçeveli, yeşil veya kırmızı renkli çuhaları.

Tarık Akan-Kaymakam Bey, makamında arkasında çerçeve içinde çuha pano

Çuha pano gitmiş, deri gelmiş, artık o da yok

IV

FİLM                      : KIZIL DARI TARLALARI

KIRPILAN ŞERİT   : Düğün Arabası

Yapım Yılı              : 1987

Yönetmen               : Zhang Yimou

Oyuncular               : Gong Li, Wen Jiang, Rujun Ten, Liu Jia

Anadolu’da düğünlerde, gelin baba evinden çıkarken ata bindirilir, gelin gideceği eve at sırtında giderdi.

Bu uzun yılların bir geleneğiydi.

Atın başını çekmek, gelini ata bindirmek, attan indirmek hepsi bir ritüele tabiydi. Herkesin görevi belliydi.

Ne var ki maddi olarak ata binme imkanı olmayanlar gelin kızlarını yürüyerek götürüp teslim ederlerdi. Daha varlıklı olanlar ise gelinlerini öküzlerin veya mandaların koşulduğu bir arabayla götürürlerdi.

1987 yılı yapımı KIZIL DARI TARLALARI filminde ise komşu köye gelin giden genç kız özel tahtırevanında, en az on uşak tarafından çalgılı ve şarkılı bir şekilde omuzlarda taşınarak götürülür.

Boğazkale’de yaşayan ve Elbistan tarafından 16. yüzyılda bu bölgeye zorunlu iskana tabi tutulan Dulkadirli Beyliği’nin düğünlerinden, “Kız çıkarma” sahnesinden aşağıdaki bir fotoğraf Çin filmindeki kareyi çağrıştırıyor ve ben o kareyi hemen kırpıyorum.

Kızın gelin olarak çıktığı yer, bugün hala “Ağaların Konağı” olarak bilinen konaktır. Kapı konağın çatal kapısıdır. Karşıda görünen kayalık ise Hattuşa’nın Büyük Kayası’dır.

Boğazkale’de gelinler artık bu şekilde çıkmıyorlar baba evlerinden, lüks arabalarla ayrılıyorlar.

Bu siyah beyaz fotoğraf belki de en az 100 yıllık ve çok önemli etnografik bir belge niteliği taşıyor.

Gelin kız arabanın üzerine atılmış olan çulu aralıyor, filmde de buna benzer bir sahne bulunuyor.

Bu siyah beyaz fotoğrafı gördüğümde çok etkilenmiştim. Demek ki coğrafya ne kadar uzak da olsa, Türkler uzun yüzyıllar komşuluk ettiği Çin kültürünün izlerini yakın zamana kadar getirmişler.

Özel bir tahtırevanla ve çok sayıda uşakla zengin bir kocaya, komşu köye giden Çinli gelin 
Ağaların Konağı’ndan öküz arabasının içinde çıkan gelin

İNSANLAR FİLMİN BİR YERİNDE TAHTA SIRALARINDAN NEDEN AYAĞA KALKIYORLARDI?

Sinemada filmin bir yerinde insanların bir komut almışlar gibi koltuklarından sırayla ayağa kalktıklarında, katlanır tahta koltukların arkaya çarparak iki tahtanın birbirine çarpmasında çıkan ses benzeri o ritmik sesin nedenini, kaynağını biliyordum artık.

Lakin insanlar durup dururken ve bir emir almışlar gibi, filmin bir yerinde birden ve topluca değil, sırayla neden ayağa kalkıyorlar ve sonra hemen geri yerlerine oturuyorlardı?

Bunun nedeni anlayabilmem için biraz daha büyümem, toplumsal kuralları, gelenekleri, adetleri öğrenmem, ilkokul sonuna gelmem gerekiyordu.

Saray Sineması arada nitelikli Türk filmleri de getiriyordu.

Gözledim.

Filimde konu gereği ölen birisi için camiden verilen sela sesi ile birlikte hemen katlanır tahta koltuklar pat pat pat diye geriye katlanıyor ve koltuğa çarpıyordu.

Filmde de olsa sela verilirken insanlar cenazeye saygı gereği ayağa kalkıyorlardı. İlk ayağa kalkanı sıra dizisinde oturan diğerleri izliyordu. 

Şark Bülbülü filminden kırpılan cenaze sahnesi

Bazen selanın ardından yine filmin konusu gereği cenazenin tabutla ve cemaatla taşınma sahnesi gelirdi. Selayı duyarak koltuklarından izleyiciler cenazenin taşınması bitene kadar yerlerine oturmazlardı.

Film şeritlerinden çok daha fazla kareler kırptım.

Her şey merakımla başladı, insanlar filmin bir yerinde neden ayağa kalkarlar? 

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminden kırpılan cenaze sahnesi

Recep Babayiğit, Hattuşa, 20 Ocak 2025



[1] Aydın Üzerine Tezler-I 1830-1980-Tekin Yayınevi-1985-İkinci Baskı-s.256

19 Ocak 2025 Pazar

FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ (İkinci Bölüm)


EVLİLİKLERİ-KAVUŞAMAMALARI:

Fikriye (Şakrakses) Hanım

Fikriye Şakrakses Hanım’ın hocası ve ona Ayşe Opereti’nde primadonna görevi veren, aynı zamanda operetin bestecisi olan Muhlis Sabahattin Ezgi’nin gözdesi olduğu söylenir.

Evliliği ile ilgili tek bilgi Pan Yayıncılık’tan çıkan bir kaynakta yer alır.

“Eşim olan Vedat Örfi Bengü’nün ‘Kont dö Lüksenburg’ ve ‘Balo Kaçakçıları’ operetleriyle, sahne hayatına atıldım.”[1]

Vedat Örfi Bengü ise Nazım Hikmet’in eşi Piraye’nin ilk evlilik yaptığı kişidir. Nazım’ın üvey oğlu Mehmet Fuat, Vedat Örfi Bey ile Piraye Hanım’ın çocuklarıdır.

Onun da mutlaka aşkları vardı, ama anlaşılan odur ki bir kavuşamama hali söz konusudur.

Acaba diyorum, Ayşe Opereti’nde seslendirdiği “Gel Okşa Beni” şarkısı bir kavuşamama ifadesi miydi?

Fikriye Hanım

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım hakkında yazılanların neredeyse tamamının dedikoduya varan iki, üç hatta dört varyantı bulunmaktadır.

Fikriye Hanım’ın, Mustafa Kemal’in onu Ankara’ya davet etmesinden önce Mısırlı bir zengin ile evlilik yaptığını okuyoruz.

Şemsi Belli’den aktarıyorum:

“Bazı kaynaklar, Atatürk’ün Samsun’a hareketinden sonra Fikriye Hanım’ın bir Mısırlı ile evlendirildiğini, harem yaşamına katlanamadığı için kısa sürede boşanıp tekrar Türkiye’ye döndüğünü yazarlar. Bunun, kesinlikle doğru olmadığı, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen tarafından bu satırların yazarına şöylece açıklanmıştır:

‘Fikriye Hanım’ın evlendiği iddiası kesinlikle yanlıştır. Böyle bir şey olsaydı Atatürk’ten veya yakınlarından mutlaka duyardım. Bu konuları elbette benimle oturup konuşmazdı. Ama sofra sohbetlerinde Fikriye Hanım’la ilgili o kadar çok konuşmaya tanık oldum ki bunların hiçbirinde Fikriye Hanım’ın başka biriyle evlendiğine ilişkin hiçbir bilgi mevcut değildir. Bu tarihsel yanlışlığın mutlaka düzeltilmesi gerekir.”[2]

Burada Sabiha Gökçen kendinden emin şekilde konuşurken, bir yandan da “Bu konuları elbette benimle oturup konuşmazdı.” demektedir.

Fikriye Hanım’ın bir Mısırlıyla evlenmiş olup olmadığı o kadar önemli olmasa gerek.

Önemli olan onun ebedi aşkı Mustafa Kemal ile evlenmiş olup olmadığıdır.

Bu konuda da fazlaca bilgi farklılığı bulunmaktadır.

Hıfzı Topuz Mustafa Kemal’in Fikriye Hanım ile evliliğini anlatıyor:

Çok doğru söylüyorsun çocuğum ama gene de önlem almakta yarar var. Sen bu evlenme işine sıcak bakıyorsan, bunu hemen iki gün içinde çözebiliriz.”

Ne diyorsunuz Paşam? Sıcak bakmak ne demek? Buna hayır diyeceğimi mi düşünüyordunuz?”

Hayır, hiç düşünmüyordum. Bak, bu iş şöyle olacak. İki gün sonra ben buraya Şeriye Vekili ve eski Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi Efendi’yi çağıracağım, nikahımızı o kıyacak.”[3]

Her şey kararlaştırılır, şahitler belirlenir. İş dini nikaha gelir.

“İş kalmıştı nikah törenlerinde geleneksel olarak belirlenen mihri muaccel ve mihri müeccelin saptanmasına.”[4]

Mihri muaccel olarak 10 altın, mihri müeccel olarak ise 50 altın belirlenir.

“Nikah işlemi yapılırken Paşa’nın emir eri Ali bile salona alınmadı. Fehmi Efendi ve şahitler gittikten sonra, Ankara günlerinin en mutlu anlarını yaşadık.”[5]

Atatürk’ün ölene kadar yanından ayrılmayan muhafızı Kılıç Ali ise; “Fakat Gazi hiçbir zaman Fikriye Hanım’la evlenmekten söz etmediği gibi, buna ihtimal verdirecek bir belirti de göstermemişti.”[6] diye yazar anılarında.

Ancak, Çankaya’ya resmi nikahlı eş olarak gelen Latife Hanım’dan sonra, Fikriye Hanım hastalığı öne sürülerek tedavisi için Almanya’ya gönderilir.

Hastalığının tedavisi için Almanya’ya gitmesi gerekiyor muydu, bilemiyoruz.

Fakat Fikriye Hanım’ın ağabeyinin Amerika’da yaşayan oğlu, yeğeni, Abbas Hayri Özdinçer’e göre halası Almanya’ya hastalığının tedavisi için değil, “Ankara’da yapılmasında sakınca görülen tıbbi bir operasyon için”[7]gönderilmişti.

Fikriye Hanım Almanya dönüşü yine Çankaya’nın yolunu tutar.

Ancak Latife Hanım tarafından köşkten kovulurcasına uzaklaştırılan Fikriye Hanım, köşkten ayrıldıktan sonra kiralamış olduğu faytonun arka koltuğunda bir el tabanca atışıyla intihara kalkışır.

Mustafa Kemal’in özel talimatlarıyla on gün kadar yaşatılır ve tam iyiye doğru giderken zatürreden hayatını kaybeder.

Burada da bazı sorular vardır kimi kaynaklarda.

Yine Can Dündar-Abbas Hayri Özdinçer görüşmesine dönersek, Abbas Hayri Bey’e göre halası intihar edecek birisi değildir ve sırtından vurularak öldürülmüştür.

Konu bilinmezlerle ve sırlarla doludur.

Ancak bilinen bir gerçek vardır, o da Fikriye Hanım’ın da kavuşamadan bu dünyadan ayrılmış olmasıdır.

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım

Yazımızın kahramanı Karacalar Köylü Fikriye Hanım ise diğer Fikriye Hanımlardan çok daha gençtir sevdiğini kaybettiğinde.

Fikriye Hanım kendi köyünden 18 yaşındaki Ziya ile nişanlıdır.

Fikriye’nin babası köy imamı Ali Efendi Karacalar Köyü’nde imamlık günü yettiğinden, dolduğundan, komşu Kızıltepe Köyü’ne imam durur.

O dönemlerde köy imamları, köy bekçileri, korucular, çobanlar hane başına yıllık belirli bir ölçek tahıla denk gelen kazanç karşılığı, yazılı olmayan sözleşmelerle çalışırlardı. Buna “Durmak” denirdi, imam durdum, bekçi durdum, şeklinde konuşulurdu.

Ali Efendi Kızıltepe Köyü’ne imam durunca nişanlı kızını Fikriye’yi de yanında götürür.

Ziya ise küheylan yapılı bir kıratı ile gün aşırı nişanlısı Fikriye’yi görmeye Kızıltepe Köyü’ne gelir. Bu durum Fikriye’nin yaktığı ağıtta söylediği gibidir sanki “Çok muhabbet tez ayrılık getirir.”

Bu gidiş gelişler Kızıltepe köylülerinin gençlerince pek hoş karşılanmaz.

İhtimal ki Fikriye Hanım o kadar alımlı ve güzel olmasaydı, Kızıltepeli gençler Ziya’nın bu geliş gidişlerine pek aldırış etmezlerdi.

Ziya’nın yine öyle bir gelişinde Kızıltepeli gençler Ziya’yı fena halde döverler.

Kimi söylenti ise, Ziya’nın tabanca ile korkutulduğu şeklindedir.

İşin başka bir yanı ise Karacalar köylülerle yapılan sözlü görüşmelerde hiç kimse Ziya’nın dövüldüğünden söz etmez, onun fasulye tarlası suladıktan sonra üşütüp zatürreye yakalanarak öldüğünden söz eder.

Anlaşılan Karacalar köylüleri bu durumu gurur meselesi yaparlar. Öyle ya komşu köyün gençleri senin köyünün ileri geleninin genç bir oğlunu dövüyor ve sen sessiz kalıyorsun.

O halde yapacak tek iş vardı, Karacalar Köyü’nün gençleri de Kızıltepe Köyü’nün gençlerine hesap sormalıydı. Bunu yapamayan Karacalar gençleri Ziya’nın ölüm nedenini çok basit bir nedene mi dayandırmak istiyorlardı acaba?

Fena halde dayaktan sonra atının sırtında Karacalar Köyü’ne evine gelen Ziya bir hafta yataktan çıkamayacak şekilde yatar ve daha sonra hayatını kaybeder.

Fikriye Hanım’ın ağıtına daha sonra geleceğiz.

Ziya’nın ölümüyle bir başına kalan güzel Fikriye’nin babası Ali Efendi, kızını bir an önce köyden uzaklaştırarak, kaza bela olmadan güvenilir ve tanıdık birisiyle evlendirmek ister.

Fikriye Hanım yaşça kendisinden oldukça büyük, evli ve üç çocuk sahibi Alaca’da tahsildarlık yapan halasının oğlu Mustafa Demir ile evlendirilir.

Kavuşamama yetmez, Fikriye Hanım bir de bu evliliğe razı olmak zorunda kalır.

Görüşme yaptığım Mustafa Amca ise, Fikriye Hanım’ın Ziya öldüğünde “Kardeşi çok küçük olmasaydı, 13-14 sene bile bekleyip, Ziya’nın anısına Ahmet’e varırdım.” dediğini aktarıyor.

Ziya’nın kardeşi Ahmet, ağabeyi Ziya öldüğünde gerçekten de çok küçüktür.

Ben köye ziyarete gittiğimde Ahmet de yakın zamanda, bir iki ay önce ağabeyi Ziya’nın yanına defnedilmişti.

ÖLÜMLER-MEZARLAR:

Fikriye (Şakrakses) Hanım o ihtişamlı hayattan sonra kimsesiz bir şekilde 1994 yılında Darülaceze’de vefat eder. Mezarının yerini öğrenemedim.

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım ise 30 Mayıs 1924 tarihinde hayata veda eder. Mezarının yeri belli değildir.

Fikriye Hanım’la ilgili olarak başından sonuna kadar yazılan, söylenen iddialar bu konuda, mezarı konusunda da devam eder.

Yazar Eriş Ülger Fikriye Hanım’ın mezarının bugünkü Kuğulu Park’ta olduğunu yazarken, Mustafa Kemal’in Yaveri Salih Bozok ile birlikte ilk ve son defa olarak 25 Temmuz 1924 tarihinde mezarı ziyarete gittiğini belirtir.

Paşa terini silmek için cebinden ipek mendilini çıkarır, ipek mendil terini almayınca Kılıç Ali’den pamuklu bir mendil ister ve terini siler. Kılıç Ali anlatıyor:

“Baktım ki çok terlemişlerdi:

-Paşa Hazretleri bunu da kullanabilirsiniz, diyerek ikinci mendili de takdim etmek istedim.

-Yok, yok yeter bu, buyurdular. Birkaç saniye daha oyalandılar. Tam otomobile doğru gidecek iken tekrar Fikriye Hanım’ın mezarına doğru döndü, elindeki beyaz ipek mendili, bir avuç gül yaprağı savurur gibi Fikriye Hanım’ın mezarının üzerine doğru savurdu. Şöylesine birkaç kere havada dalgalanan ipek mendilin mezarın başucuna kadar bir tüy hafifliği ile inmesine kadar bekledi. Birkaç saniye sonra da, sanki mezarın başına sadece ipek mendili değil yüreğini de bırakmışçasına hüzünle oradan ayrıldık.

Bu ziyaret Paşa Hazretleri’nin Fikriye Hanım’ın mezarını ilk ve son ziyaretiydi.”[8]

Yazar Şemsi Belli ise mezar yeri konusunu bir efsaneye dönüştürür adeta.

“Masal bu ya… Yine derler ki…

Fikriye Hanım’ın intihar ettiği sıralarda Ankara’da şimdiki Etnografya Müzesi’nin bulunduğu yer bir mezarlıkmış…

Fikriye Hanım, bu mezarlıkta toprağa verilmiş…

(…)

Fikriye Hanım’ın mezarının bulunduğu yere de şu anda Etnografya Müzesi’nin önünde bulunan Atatürk heykeli dikilmiş… Aynı toprak parçasının altında yatan Fikriye Hanım’la, üstünde yer alan Gazi Mustafa Kemal heykeli, efsaneye dönüşmüş bilinmeyenlerle tarihe dönüşmüş bilinenleri simgeleyen bir anıt olmuş…

Ve de derler ki…

Etnografya Müzesi’nin önünde bulunan bu heykelde Gazi Paşa’nın bindiği atın havaya kalkık sol ayağı, Fikriye Hanım’ın yattığı yeri işaret eder… Ölümünden, Anıtkabir’e nakledileceği güne kadar Atatürk’e geçici mezar olarak seçilen bu yerde Fikriye Hanım’la Gazi Paşa’nın yıllarca beraber oluşu, aşk denilen yüce duygunun oluşturduğu mutlu bir rastlantıdır belki de…” [9]

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım’ın Mezarı

Fikriye Demir Hanım’ın çileli ve zor geçen hayatı 11 Nisan 1996 tarihinde son bulur.

Mezarı oğlu Hakkı ile yan yana olmak üzere Çorum-Alaca ilçe mezarlığındadır.

Burada karşımıza bir başka ortak özellik daha çıkmaktadır: At

Mustafa Kemal ata binmeyi seven ve güzel ve cins atlara sahip birisidir.

Onu en güzel anlatan heykelleri hep onun at üzerindeki halidir.

Ziya’nın atı da türkülere konu olacak kadar güzel ve cins bir attır.

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım da at ile gezmeyi seven birisidir.

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanım ise hiç ata bindi mi bilemiyoruz, ama yaktığı türküde adı geçen Ziya’nın atı hala dillerden düşmez.

 

At sırtında Fikriye Hanım-Hıfzı Topuz kitabından.

 

Karacalar Köylü Fikriye (Demir) Hanımın mezarı

Asıl konumuza, Ziya’nın Ağıdı’na dönecek olursak; Karacalar Köyü’nde Mustafa Yıldırım Amca ile yapmış olduğum görüşmede hem ağıt, hem Ziya, hem güzellik, kısaca yukarıda anlattıklarımız çıkıyor karşımıza.

Fikriye Hanım’ın babasının Karacalar Köyü’nden ahbapları Kızıltepe Köyü’ne ziyarete gelirler. Laf arasında söz Ziya’dan açılır ve Ziya’nın bir süredir nişanlısı Fikriye’yi görmeye gelmediğini söyler İmam Ali Efendi.

Bunun üzerine gelen misafirler onu (Ziya’yı) geçen gün defnettiklerini söylerler.

Ziya’nın ölmüş olduğunu duyan Fikriye Hanım hemen bir ağıt yakar.

TRT Radyolarında Ziya’nın Ağıtı, diye geçen ağıt, başka isimler altında da (Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün, Ham Meyveyi Kopardılar Dalından vb.) bilinir.

Farklı icracıların seslendirdiği bu türküyü Fikriye Hanım’ın da seslendirdiği video görüntüleri mevcuttur.

Erkek seslerinden ziyade kadın seslerine daha uyan bu ağıt bizim türkü dağarımıza önemli bir yer tutmaktadır.

Türkünün bilinen ve okunan 3-4 kıtalık bölümü dışında Fikriye Hanım’ın 30 kıtalık bir söz dizisi bulunmaktadır.

Karacalar Köylü Mustafa Yıldırım Amca’ya soruyorum:

-Köyde odalarda bu ağıt söylenir miydi?

-Söylenmezdi, Fikriye Hanım evlendiği için eşine karşı bir saygı meselesinden dolayı söylenmezdi pek.

Sonra bir gün Fikriye Hanım köyün kızlarıyla otururken radyodan kendi yaktığı türküyü dinleyince yine başlar ağlamaya.

Yozgat-Bozok Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olan Naciye Kaya, Fikriye Hanım’ın kendi bilgisi dışında bu türkünün radyodan çalınmasına üzülür.

“Yapılan röportajda Fikriye Hanım kendisini üzen başka bir olaydan daha bahsediyor. Bu olay kendisinin haberi olmadan, izinsiz bir şekilde söylendiği ağıtın türkü olarak okunmasıdır. Bu duygularını şöyle ifade ediyor: Ben, bunları sabah köyün kızlarına culfalıkta (halı, kilim, çul dokunan yer, yn) ağıt şeklinde söylüyorum. Onlar gözyaşları arasında dinliyorlar. Tabii bir kısmını ezberlemişler. Değişik mekânlarda söylemişler. Bir gün radyoda Yozgat yöresinden Nida Tüfekçi’nin derlediği Bir Yozgat türküsü “Ziya’m” diye anons edildi. Türküyü gözyaşları arasında kalbimin bütün damarları titreyerek dinledim. Benden izinsiz alınmasına ve okunmasına çok üzüldüm. Beni fazla konuşturmayın, ben dertliyim, üzüntülüyüm.”[10]

Naciye Kaya ağıtın tam halini de yayınlar aynı yazısında.

Uzun olur gemilerin direği,
Yanık olur anaların yüreği,
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi,
Onun için açık gider gözlerim.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

Benim yârim yaylalarda oturur,
Ak ellerin soğuk suya batırır.
Demedim mi nazlı yârim ben sana,
Sık muhabbet tez ayrılık getirir.
 
At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

Çamlığın başında tüter bir tütün,
Acı çekmeyenin yüreği bütün.
Ziya’nın atını pazara tutun,
Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler,
Adını da hayırsıza koysunlar.
 
Ata binmiş de başı tuvalet,
Gel otur yanıma bir akıl öğret,
Senin nazlı yârin kime emanet.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Sürün cezveleri, sürün kaynasın,
Ziya gelsin ciridini oynasın,
Kahpe felek muradına doymasın.


At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Ziya’m ciritte de asla yenilmez,
Öyle yiğide de öldü denilmez,
Hasret gidenin de gözü yumulmaz.

Yumman gözlerini yâr gelmeyince,
Yumman cenazeyi yâr gelmeyince.
 
Evlerine vardım horantası çok,
İçlerine vardım nazlı yârim yok.
Etraf köylerde de hiç emsali yok,

Öyle yiğide de öldü denilmez,
Hasret gidenin de gözü yumulmaz.
 
Pembe pembe güldün, yanağın soldu,
Karın ağrısı da bahane oldu,
Hayırsız elbisen, bohçada kaldı.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Keten gömlek giyer kolu kırmalı,
Tekbir alıp namazına durmalı,
Nişanlına Mevla’m sabır vermeli.

Öyle yiğide de öldü denilmez,
Hasret gidenin gözü yumulmaz.
 
Hayal hayal eder elâ gözleri,
Unutulmaz o yiğidin sözleri,
Düşmanların gelmiş tebdil yüzleri.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Emmin gitmiş nişanlını getirir,
Beş bacı da başucunda oturur,
Annen baban eksiğini yetirir.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Ziya’yı sorarsan yiğitler başı,
Felek beğendin mi yaptığın işi?
Ölüm yakışmıyor küçüktür yaşı.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Sarı çiğdem, mor menekşe bitince,
Kırmızı gül için bülbül ötünce,
Eller yâriyle de zevke çıkınca,

Ararım bulamam nazlı yâr seni,
Nerede bulayım nazlı yâr seni.
 
Duman almış şu Soğluk’un başını,
Anan eyleyemez gözün yaşını,
Nişanlın çatlattı sabır taşını.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Kırmızı gül gibi ne tez uyandın,
Düşman derdin acısına hep yandın,
Nazlı yârini de kime inandın.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Yozgat’ın dağı da bir kara tepe,
Yârin istediği bir altın küpe,
Yozgat’ta gezmedim ben sere serpe.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Hastane derler de yedi köşeli,
Doktorlar geliyor eli şişeli,
Ziya’yı sorarsan yerde döşeli.

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.
 
Eşmeyi ellemeyin, eşme durulsun,
Ziya’mın ölüsü orda yumulsun,
Nazlı yârim acep kime verilsin?

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr

AĞIDIN DERLENMESİ VE YAYILMASI

Ağıdı derleyen olarak resmi kayıtlarda Nida Tüfekçi görülür ve yöresi Yozgat-Akdağmadeni yazar.

Nida Tüfekçi’nin müzik ve folklor dünyamıza yapmış olduğu çok büyük hizmetlerini burada saymakla bitiremeyiz.

Ancak bu derlemede bazı önemli haksızlıklar bulunmaktadır.

TRT Müzik Dairesi’nin 2479 sıra numarasıyla THM Repertuarına aldığı türkünün doğru-yanlış çizelgesini aşağıdaki şekilde çıkarmaya çalıştım.

 

DERLEYEN               DOĞRU                      YANLIŞ

Nida Tüfekçi                    X

YÖRESİ

Yozgat-Akdağmadeni                                    X (Yöresi Yozgat Merkez Karacalar Köyü)

KİMDEN ALINDIĞI

Belirtilmemiş                                                  X (Karacalar Köyü’nden Fikriye Demir)

DERLEME TARİHİ

Belirtilmemiş

NOTAYA ALAN

Belirtilmemiş

Bu kadar büyük bir isim, bu kadar büyük bir kurum nasıl böyle hatalar yapabilir ve bir ağıtı kendi yöresine yazar, anlamak zor.

Dahası Nida Tüfekçi bir sinema filminde okuduğu bu türkü ile şöhrete kavuşur ve dinlenir olur.

“Memuriyet hayatından istifa etmesinin ardından, çalışmalarına Ankara Radyosu çatısı altında devam eden Nida Tüfekçi’nin, ülke genelinde büyük şöhret kazanması; 1955 yılının sonbaharında, Lütfi Akad’ın çektiği ‘Beyaz Mendil’ filmine çalıp-okuduğu Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün, isimli ağıt türkü [Ziya’nın Ağıdı] sayesinde olur.

Müzik yöneticiliğini Muzaffer Sarısözen’in yaptığı ‘Beyaz Mendil’ filminde, Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün türküsünü çalıp-söyleyiş tarzı ile ortaya koyduğu sanat kalitesi; Nida Tüfekçi’nin adının daha geniş kitlelerce tanınmasını sağladı. Diğer yandan, ülkemizin her köşesinden sinemaseverlerin filme ilgi göstermesinde de bu türkünün sevilmesinin büyük payı vardır.”[11]

KARACALAR KÖYLÜ FİKRİYE HANIM’IN DOLMAYAN ÇİLESİ

Nişanlısı ölen, genç yaşta evli ve üç çocuklu birisine eş olarak verilen Fikriye Hanım’ın çilesi doldu mu, dersiniz?

Köylüsü Mustafa Yıldırım Amca anlatıyor:

“Fikriye’nin evlendiği adamdan, Mustafa Demir’den iki oğlu olmuştu, ilkinin adı Hakkı’ydı. Zavallının üzerine motor (traktör, yn) devrildi genç yaşta öldü.”

Hakkı gerçekten de 34 yaşında hayata veda eder.

Fikriye Hanım oğlu Hakkı için de ağıt yakmış mıdır acaba?

Mustafa Amca, Fikriye Hanım’ın Nevşehir’de maliyede memur olarak çalışan ikinci oğlunun da genç denecek yaşta Nevşehir’de öldüğünü anlatıyor.

MEZAR ZİYARETLERİ

Karacalar Köyü’nde bulunduğum sırada ne Ziya’nın ne de Fikriye Hanım’ın “Sana varacağım” diye yarenlik ettiği Ziya’nın erkek kardeşi Ahmet’in mezarlarına gitmedim. Yanlış anlaşılmak ve birçok soruya muhatap olmak istemedim.

Aradan bir zaman geçince, 08 Nisan 2021 tarihinde Fikriye Hanım’ın mezarını ziyaret etmek için Çorum-Alaca ilçe mezarlığına gidiyorum.

Gitmeden önce Karacalar Köylü Nuri’yi arayıp mezar yerinin tarifini alıyorum.

Aldığım tarife göre gittiğimde çok aramama rağmen mezarı bulamıyorum.

Nuri’yi tekrar arıyorum.

Nuri, Alaca’da iki mezarlık olduğunu, en iyisi Fikriye Hanım’ın oto galerisi olan bir akrabasına gidip mezarı ona sormam gerektiğini söylüyor.

 

  Baba- Fikriye Demir’in eşi

Oğul, genç yaşta gelen acı 

 Mezarlık yolunda bulunan oto galeriyi buluyorum.

Derdimi anlatıyorum. Beni çok iyi karşılıyorlar.

Yanlış mezarlıkta arama yapmış olduğumu söyleyerek, doğru mezarlıkta ve ada/parsel numarası ile bir tarif veriyorlar elime.

Oto galeri ile mezarlık arası yürüyerek on dakika.

Tekrar mezarlığa geliyorum.

Bu sefer oldukça kolay bir şekilde Fikriye Hanım’ın mezarını buluyorum.

Oto galerisi işletenler Fikriye Hanım’ın mezarının yanında eşinin ve oğlu Hakkı’nın da mezarını görebileceğimi söylemişlerdi.

Gerçekten de bütün mezarlar bir arada, Fikriye Demir, oğlu Hakkı Demir, eşi Mustafa Demir.

Mezarın soğuk mermerine dokunuyorum.

Fikriye Hanım’a selam veriyorum.

Mezarın başında dilimin döndüğünce Ziya’nın Ağıtını okuyorum.

Benden başka Fikriye Hanım’ın mezarının başında onun yakmış olduğu bu ağıtı okuyan, söyleyen olmuş mudur acaba?

DAHA BİTMEDİ

Mezarlıktan ayrılırken iki mezar taşı gözüme çarpıyor.

Mezar taşında yazılı olan KANTEMİR soyadı dikkatimi çekiyor.

Beni Karacalar Köyü’ne getiren, sonra mezarlığa getiren, sonra bu yazıyı yazmama neden olan ana tema müzik dersem; gideceğim yol DİMİRTİ KANTEMİR’e çıkar.

İyi, ama KANTEMİR soyadı burada ne arar? Candemir veya Kandemir, değil, KANTEMİR.

DİMİTRİ KANTEMİR kendi nota sistemiyle Osmanlı Dönemi müziklerini notaya almış ve icra etmiş bir devlet adamıdır.

Yalçın Tura ise onun bulduğu sistemle notaya almış olduğu eserleri deşifre edebilmek için çeyrek ömrünü, 25 yılını harcamıştır.

 

Müzik ortak nokta, burada da çıkıyor karşımıza.

Dimitri Kantemiroğlu ya da Dimitri Kantemir (RumenceDimitrie Cantemir, 26 Ekim 1673 - 1723), Osmanlı Devleti'ne bağlı Boğdan eyaletinin beyi, Rumen asıllı tarihçi ve yazar, İstanbul'da yaşadığı süre boyunca Klasik Türk müziğine büyük katkılarda bulunmuş müzik uzmanı.

Kısaca Kantemiroğlu Edvarı diye anılan, Kitab-ı İlmü’l-musiki ala vechi’l-hurufat (Mûsikiyi Harflerle Tespit ve İcrâ İlminin Kitabı) adlı kitap iki bölümden oluşur. Birinci bölümde makamlar, perdeler, usuller üstüne müzik teorisi bilgilerini, ikinci bölümde ise 16. -17. yüzyıla ait, arasında kendi bestelerinin de bulunduğu toplam 349 bestenin notasını verir. Kitap Osmanlı padişahı II. Ahmet’e sunulmuştur. Kantemiroğlu'nun kitabında yer alan besteleri kendi buluşu olan bir müzik notasyonuyla kaydetmesi sayesinde birçok besteyi yok olmaktan kurtarmıştır.

O. Wright, Yalçın Tura ve Rumen müzikolog Eugenia Popescu-Judetz, Kantemiroğlu hakkında pek çok çalışma yaptılar. Bunlardan biri 1999 (Popescu-Judetz'in çalışması), diğeri 2000 yılında (Yalçın Tura'nın çalışmasıTürkiye'de yayımlandı.(Vikipedia)

…/…

Fikrimin İnce Gülü’nden Fikriyelerin yaşadıklarına ulaşmaya çalıştık.

Daha gideceğimiz çok yol var.

Yolda kim bilir daha kaç hikâye çıkacak karşımıza?

…/…

Karacalar Köylü Fikriye Hanım’ın ağıtı yüreğimi yakarak beni çok uzaklara, diğer Fikriye Hanımlara götürdü.

Bugün hiçbirisi hayatta değiller.

Bana Karacalar Köylü Fikriye’yi anlatan Mustafa Yıldırım Amca da.

Hepsinin;

Fikriye Demir Hanım’ın

Fikriye Şakrakses Hanım’ın,

Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye Hanım’ın,

Ziya’nın ( Çalışkan)

Fikriye’nin babası köy imamı Ali Efendi’nin (Çevik)

Hatalarla dolu da olsa türküyü derleyen Nida Tüfekçi’nin

Ruhları şad olsun.

…/…

Fikri(ye)min İnce Gülü, derken Adalet Ağaoğlu’nun o muhteşem romanını, Fikrimin İnce Gülü, unutmamız mümkün mü?

Hatırla Hattuşa, diyorum.

Neler hatırlıyorsun o romandan?

Romandan uyarlanan ve başrolde İlyas Salman’ın oynadığı Sarı Mercedes filmini izledin mi?

En iyisi, romanı ve filmi Hattuşa’ya davet etmek, onları bir de burada, Hattuşa’da okuyup izlemek.

Fikrimin İnce Gülü romanı okunuyor, film izleniyor.

Ortaya daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olan karşılaştırmalı bir analiz çıkıyor.

Yozgat merkez ilçeye bağlı Karacalar Köyü’nde başlayan ve Çorum-Alaca ilçe mezarlığında son bulan Fikri(ye)min İnce Gülü yolculuğum Hattuşa’da devam ediyor.

Hattuşa, 13 Temmuz 2024

Not:

DİNLEME:

Bu ağıt icrası kadın ağzı bir icra olması gerekirken, nerdeyse hep erkek ağzından söylenmiştir.

Kadın ağzı ağıt için öneri: Emel Taşçıoğlu-Ziya’nın Ağıtı

İZLEME:

Beyaz Mendil filmi (1955 Lütfi Akad yapımı)

 



[1] Git Zaman Gel Zaman-Fonogrfa-Gramofon-Taş Plak-Cemal Ünlü-Pan Yayıncılık-2016 İkinci Baskı-s.511

[2] Belli,age, s.91

[3] Topuz, age, s.172

[4] Topuz, age, s.175

[5] Topuz, age, s.175

[6] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları-Derleyen: Hulusi Turgut-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-2022 Yirmi Beşinci Baskı, s.544

[7] Can Dündar-Abbas Hayri Özdinçer Görüşmesi-28 Şubat 2010 tarihli Milliyet Gazetesi

[8] Ülger, age, s.263-264

[9] Belli, age, s.177

[10] Ziya’nın Ağıdı Üzerine-Naciye Kaya-Ar. Gör., Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2, 2 (2012/2)

[11] Nida Tüfekçi: Türkülere Kanat Çırpan Bir Sırça Yürek-Süleyman Şenel-Musiki Dergisi-11.09.2018