7 Eylül 2024 Cumartesi

ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE YA DA BİR TESADÜFLER MANZUMESİ

Serap Serper Hanımla Sohbet

Yayınlanan ilk iki kitabımdan sonra yakında yayınlanacak üçüncü kitap için kitaplarımın editörü Yurt Gezgini Dostumuz Serap Serper Hanımı evinde ziyaret ediyorum.

Serap Hanım üçüncü kitabın okumasını bitirmeye çalışıyor.

Sohbet sırasında söz üçüncü kitapta ve blog yazılarımda adı geçen Esat Adil Müstecaplıoğlu’na geliyor.

-Biliyor musunuz Recep Bey, Esat Adil Bey babamın köyü Müstecap Köyü’ndendir.

-Gerçekten mi?

-Babam Balıkesir-Balya ilçesi Müstecap Köyü’ndendir ve Esat Adil Beylerle uzaktan akrabadır.

Böyle bir söz beni hem şaşırtıyor hem de heyecanlandırıyor.

Kitaplarımı okuyanların kendileriyle kitaplarda adı geçen yerler ve şahıslarla bağlantılar kurmaları aslında kitapların yazılış amacına ulaştığını gösteriyor benim için.

Kitaplardan ve blog yazılardan kime ne pay düşüyorsa, bu benim için bahtiyarlık oluyor.

 Serap Hanımla sohbetimiz bu kadarla kalmıyor.

-1974 yılında Tekirdağ Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdiğimde 19 yaşındaydım ve ilk atamam      Çorum-Ortaköy ilçesi Karahacip Köyü ilkokuluydu.

-Nasıl olur ya? O köyün arazisinde yıllar sonra Hititler için çok önemli bir yerleşim, Hattuşa’dan  sonra ikinci başkent Şapinuva bulundu ve hala heyecanla kazılıyor.

Biz de gitmiştik oraya HATTUŞA VERSUS ŞAPİNUVA Yurt Gezimizde.

Ören yeri bekçisi hep Karahacip Köyü’ndendir.

-Ben o köyde çok az kaldım, ancak yine sizin yazılarınızda okuduğum bilgiler beni de çok     şaşırtıyordu.

-Mesela?

-1974 yılında babam, annem ve ben bir gün köyden gelerek Çorum’da bulunan Yetiştirme          Yurdu’nun müdürü Abdullah Koçak’ın ailesiyle kaldığı lojmanda üç gün misafir olmuştuk.

-Nasıl olur, o lojman küçücüktür, Abdullah Beyin zaten eşi dışında iki oğlu ve bir kızı vardı,         kendileri bile zor sığıyorlardı o lojmana, siz nasıl üç gün kalabildiniz?

Bunları biliyorum, zira müdür bey bayramlarda bizi, yetiştirme yurdunda barınan çocukları bayramlaşmak için evine kabul ederdi.

Ben de o yıllarda Çorum Yetiştirme Yurdu’ndaydım ve o senenin yazında Bursa’da bulunan Işıklar Askeri Lisesi’ni kazanarak Bursa’ya gitmiştim.

Demek ki Serap Hanımla yollarımız ilk defa daha o yıllarda, 1974 yılında kesişmiş.

Tesadüf olabilir mi?

-Hatta Abdullah Beyin subay bir oğlu vardı, beni onun yanına verip, Çorum’u gezdirmesini     söylediler ve birlikte Çorum’u gezdik, ama oğlanla hiç göz göze gelmedik neredeyse.

Çorum-Ortaköy-Karahacip Köyü-1974

 -Evet, o bizim Kenan abimizdi, nasıl beyefendi birisidir.

Sonra ne oldu, köyde ne kadar kaldınız?

-İki ay kaldım o köyde ÖSS’ye girmiştim, kayıtların son gününe kadar bekledim ve son gün     karar vererek gidip Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü’ne kaydolarak yeniden öğrenciliğe     başladım.

Karahacip Köyü İlkokulu 

 

Baba, Serap Hanım ve arkadaşı Feriha

Benim aklımda hala Serap Hanımın, anne, baba ve kendisiyle üç kişi nasıl o küçücük lojmanda kalabildikleri var.

Ziyaretten ayrılıp, akşam evime gittiğimde Serap Hanım arıyor. Annesiyle konuşmuş ve durumu ona da anlatarak sormuş.

Serap Hanımın annesi Mahmure Hanım 90 yaşında ve hafızası hala pırıl pırıl anlaşılan.

-Akşam anneme sordum, o beni dinledi ve durumu açıklığa kavuşturdu.

-Neymiş durum?

-O ziyarette ben yokmuşum, sadece annem ve babam varmış. Ben daha sonra ve tek başıma  gitmişim Abdullah Koçak beylerin yetiştirme yurdundaki lojmanına.

-Şimdi oldu işte.

Anne Mahmure Hanım, köyün öğrencileri ve Serap Hanım

Ama yine de aklıma takılan ve sormaya çekindiğim sorular var.

Serap Hanımın babası Şevki Bey, namı diğer Başağa,  jandarma astsubayı ve Çorum-Alaca ilçesinde jandarma karakol komutanlığı yapıyor.

Başağa Şevki Bey ile o sıralarda henüz Çorum Yetiştirme Yurdu’na çalışmayan, ancak ilkokul öğretmeni olan Pazarören Köy Enstitüsü mezunu Çorum merkez ilçe Harzadın Köyü’nden Abdullah Koçak nereden tanışıyorlar, yolları nerede kesişmiş olmalı?

Serap Hanıma bunu da soruyorum, bilmediğini söylüyor.

Akşam olunca anne Mahmure Hanımdan gelen bilgiler bu soruma da kısmen bir cevap oluyor. Serap Hanım, annesinden aktarıyor:

-27 Mayıs (1960) olunca sıkıyönetim ve ev aramaları var. Bir gün babam ve ekibi ev araması     için Abdullah Koçak Beyin evine giriyorlar.

Babam eve önden giriyor ve o sırada sıkıyönetimce sakıncalı olan bir şeyin üzerini örterek arkadan gelen ekibin o sakıncalı şeyi görüp bulmasına engel oluyor.

Aslında bu durum Abdullah beyi bir sıkıntıdan kurtarmış oluyor.

Böylece ayrıntılarını fazla bilmediğim bir dostluk başlıyor aralarında. 

Okulun bir odası iki öğretmen için lojman olarak kullanılır,
temizlik, boya badana, elde mala sıva

Baba, Başağa Şevki Bey hayatta değil, zorlu sağlık sorunlarına teslim olarak genç sayılacak yaşta hayatını kaybetmiş.

Başağa Şevki Bey hayatta olsaydı ona soracağımız ilk soru, o yıllarda kalan cezasını çekmek için İmralı Adası’na, Yarı Açık Cezaevi’ne gitmek üzere bir günlüğüne Bursa Cezaevi’nde misafir edilen Yılmaz Güney olurdu.

Ne Yılmaz Güney ne de Başağa Şevki Bey hayattalar.

Sorular hala geçerli, ama cevapları başka bir zamana bırakıyoruz, karşımıza nasıl cevaplar çıkacak bilemiyoruz, aynı heyecanla bekleyeceğiz.

Lakin, Yılmaz Güney’in kalan cezasını çekmek üzere gittiği İmralı Yarı Açık Cezaevi denince aklımıza hemen Esat Adil Müstecaplıoğlu geliyor.

Esat Adil’in de içinde bulunduğu kuşağı “Eski Tüfekler” olarak çağırabilir miyiz?

Çağırabilirsek, yazımızın başlığına ulaşmış oluruz. Karşımıza yine tesadüfler çıkar, asla tesadüf olduklarını kabul etmediğimiz.

Esat Adil çıkış noktamız veya kesişme noktamız olursa, peşinden kimler gelir acaba?

Nazım Hikmet-Sabahattin Ali-Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk-Müşküleli İsmail Başaran-Ressam Babalan-Yılmaz Güney ilk sıraları alırlar.

Öyleyse biz de onların izinden giderek yazımızın başlığına dönelim yeniden:

ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE

Serap Hanım “Emanet Balta” blog yazımı okuduğunu, yazıda adı geçen Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun babasının köyünden ve uzaktan akraba olduğunu söyleyince bu da mı tesadüf demekten kendimi alamıyorum.

Yılmaz Güney, İmralı öncesi Bursa Cezaevi’nde Başağa-Şefik Beyin misafiri,
yanında duran Serap Hanımın erkek kardeşi Eralp

Buradan hareketle bir Yurt Gezisi düşü kuruyorum, adına ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE, demek istiyorum.

Ama önce Esat Adil ile yolları kesişen ve onların hayatta kalan yakınlarıyla görüşmeler yapmam gerekiyor.

Ama ondan da önce “Eski Tüfek’in” ne olduğunu, daha doğrusu ne olmadığına bakalım.

“İkinci nedenle Can Yücel’i hatırlıyorum. Can Yücel bende hep bir zeka patlaması etkisi yapar, çarpar. Can Yücel’i, daha doğrusu bu volkanik zekanın Can Yücel’e karşı direnişini düşündükçe, içimi derin bir hüzün kaplar. Enver Gökçe ile ilgili şiirini önce Cumhuriyet’te, sonra Yazko Edebiyat’ta yayınladı. Sonu şu:

Yeu diye seslendi Güler

Bir adam geçti önümüzden. Tam bir eski tüfek

               Bu kadar olur ama!

Gittim açtım,

Karşımda bizim Enver! (*)

Eğer Can bu şiirini daha önce yazmış olsaydı, herhalde Enver Gökçe’nin dostları cenazesinde göğüslerine Enver Gökçe’nin fotoğrafı yerine Can Yücel’in şirini takabilirdi. Enver Gökçe, bende hep, çilesiyle avunan bir “eski tüfek” izlenimi bıraktı.

Ne demek eski tüfek? Ne demek “tam bir eski tüfek”? Ne olmadığını söyleyebilirim. Önce şöyle: Bacaklarında balerin elbisesi ağırlığında Amerikan blue jean’ı, sırtında heybesi, bir yüzü beline kadar uzanan yağlı saçlarıyla, diğeri kalın bir sigara dumanıyla örtülü, tırnaklarının ucu siyah genç ve “solcu” kızlarımız eski tüfek sayılmazlar. Ya da bacaklarında soba borusu türünden bir kadife pantolon, sırtında yelek ile hırka ortası bir giysi, ayağında Bodrum sandalı, saçları kaşlarına sürekli teğet duran, müzikte Ali İzzet, edebiyatta Fakir Baykurt, bilimde Mustafa Akdağ, politikada İzmir İktisat Kongresi’ni yaşayan genç ve “devrimci” erkeklerimiz ne kadar eskiseler ve ne kadar tüfek sevseler yine de “eski tüfek” olamazlar.

“Eski tüfek” temizdir; eski tüfek önemli ve evrensel günlerde çok daha temizdir. Eski fakat temiz ve ütülü lacivert takım elbisesini giyer, göğüs cebine kırmızı bir mendil yerleştirir; evinde veya kentin meydanında yalnız veya kalabalıklarla gününü kutlar. Eski tüfek kampanyalara çok özen gösterir. Mutlaka uyar.”[1]

(*) Can Yücel, Enver Gökçe’ye, Yazko Edebiyat, Şubat 1982, Sayı 16, s.34

Bursa Kapalı Cezaevi-1974, Başağa-Şevki Bey tam ortada.
Bu karede kaç “Eski Tüfek” var acaba?

…/…

Serap Hanımla sohbetimizden çıkıyorum yola. Eski Tüfeklerin yaşayan, hayatta olan yakınlarını bulmalıyım.

Buldukça bir çember oluşturup, o çemberi de içine alan bir ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE Yurt Gezisi planlamalıyız.

Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk’un Oğlu Senayi Kavuk’la Yapılan Görüşme

İşe hemen 2022 yılında yapmış olduğumuz bir Yurt Gezisinde bizi Müşküle’de ağırlayan köyün efsane muhtarı Eski Tüfek Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk’un oğlu Senayi Kavuk Dostumu aramakla başlıyorum.

Projeden söz ediyorum.

Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk,
tam da Yalçın Küçük’ün Eski Tüfek tanımına uyan haliyle

Senayi Dostum benim kadar heyecanlanıyor.

Müşküle’de sadece Fevzi Kavuk yoktu.

Müşküle’de Bursa Cezaevi’nde birlikte mapus yattığı Nazım’ı “Şair Baba” olarak anan İsmail Başaran da vardı. İsmail Başaran şiiri Nazım’dan öğrenir. Şiir yazar.

Müşküle’de sadece Fevzi Kavuk ve İsmail Başaran yoktu, Nazım Hikmet ve Şeyh Bedreddin de vardı.

Müşküle-Dede Çınarı-2022



 Fevzi Kavuk’un mezarına karanfiller bırakıyoruz.

Ressam İbrahim Balaban’ın Oğlu Hasan Nazım Balaban’la Yapılan Görüşme

Ressam Balaban da Bursa Cezaevi’nde kaldığı sürece Nazım’ın yetiştirdiği bir ustadır. Ustalığı dünyaları aşar, geride çok sayıda eserler ve acılı, anlatmakla bitmez bir hayat bırakır. Bir de oğullarından Hasan Nazım’ı.

Hasan Nazım elektronik mühendisidir, ama genlerindeki resim sevdasına karşı koyamaz ve resmi seçer, başarıyla devam ettirir.

Ona doğrudan ulaşamadım, Fevzi Kavuk’un oğlu Senayi Kavuk Dostum konuyu ona aktardığında, varım, demiş Hasan Nazım da. Var olsun.

Balaban atölyesinde şövale başında

Bir gün yolum Balaban’ın köyü Seçköy’e düştüğünde onun anıt mezarını bulup önünde saygıyla eğiliyorum. Bir gün gelip de Balaban’ı Eski Tüfeklerin İzinde bulacağım aklıma gelir miydi?

 

Bursa Cezaevi-solda Orhan Kemal-Nazım-sağda Balaban

Balaban’ın bir eseri

Eski Tüfeklerin izini sürmeye devam ediyorum.

İzini sürdüğüm eski tüfekler ne ilk ne de son oluyor. Burada gözetmeye çalıştığım husus hepsinin de yollarının bir yerde kesişmiş ve aynı kuşağın insanları olmalarının yanı sıra yaşadıkları coğrafyanın bir ve aynı bölgede bulunması oluyor.

Müşküle’den başlayacak bir iz sürme bizi Seçköy’e çıkarıyor.

Oradan Bursa’ya, artık yerinde bulunmayan, bütün karşı koymalara rağmen yıkılan Bursa Cezaevi’ne gidiyoruz.

İmralı artık yasaklı bölge, orası Eski Tüfeklerin hepsiyle ortak geçmişi saklayan bir yer. Orayı bir yeryüzü ütopyası haline getiren Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun adası. 

 

Ressam İbrahim Balaban’ın Seçköy’deki Anıt Mezarı


Balaban’ın oğlu, Hasan Nazım’ın bir çalışması

Eski Tüfeklerin izinden gitmeye devam ediyorum.

Serap Hanımla sohbetimizin başında onun bana hatırlattığı, babası Başağa Şevki Beyin akrabası Müstecap Köylü Esat Adil Müstecaplıoğlu yeniden karşıma çıkıyor.

Esat Adil Bey’in hayatta olan yakınlarına ulaşmam gerekiyor. Serap Hanım hemen babasının köyü Müstecap’ın facebook sayfasında aramalar yapıyor.

Karşısına çıkan ilk isim Gülşen Müstecaplıoğlu oluyor.

Gülşen Hanım İzmit’ten katılıyor facebook’a.

O zaman, diyor Serap Hanım, bizim Müzeyyen bu hanımı mutlaka tanıyordur.

Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Gelini Gülşen Müstecaplıoğlu İle Yapılan Görüşme

Serap Hanım Müzeyyen Hanıma yazıyor ve kısa sürede gelen cevap ikimizi de heyecanlandırıyor.

Müzeyyen Hanım bana Gülşen Hanımın telefonunu veriyor.

O akşam kızımda, İzmit’teyim.

Gülşen Hanım’a bir whatsapp mesajı gönderiyorum. Ertesi gün görüşmek için yer ve saat belirliyoruz.

Gülşen Hanımla bir kafede buluşup konuyu görüşüyoruz. Heyecanlı.

Eşi, Esat Adil beyin oğlu, Adil Müstecaplıoğlu yıllarca İzmit’te-Seka’da çalışmış ve İzmit’in sevilen bir yüzü.

Adil Bey geçen sene, 2023’te vefat etmiş.

Gülşen Hanım da öğretmen ve emekli olmasına rağmen çok faal.

Bütün görüşmelerden sonra planlanan Yurt Gezisinin adını koyalım, diyorum.

ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE başlığı geliyor aklıma.

Bu gezi bu konuda bizim için de Türkiye’de bir ilk gezi olacak muhtemelen.

Sonrasında devamını yapacağız. Aynı kuşaktan ve aynı coğrafyadan Eski Tüfekleri bir araya getirerek gezilerimize devam etmeyi düşünüyoruz.

Müstecap Köylü Esat Adil Müstecaplıoğlu

Yaptıkları ve gerçekleştirdiklerine göre belki de en az bilinen, tanınan, neredeyse unutulan bir Eski Tüfektir Esat Adil.

Esat Adil Müstecaplıoğlu (1904, BalyaBalıkesir - 1958, İstanbul)

Hukukçu ve siyasetçi, 1946'da çok partili yaşama geçildiğinde kurulan Türkiye Sosyalist Partisinin kurucusu.

Kurtuluş savaşında Balıkesir Lisesinde öğrenciyken Vasıf Çınar’ın çıkarmakta olduğu İzmir’e Doğru gazetesinde yazılar yazdı. Kurtuluştan sonra yükseköğrenimini Ankara Hukuk Mektebinde tamamladı, doktorasını Belçika’da yaptı. Yurda dönüşünde Balıkesir’e yerleşip Savaş adlı günlük gazeteyi yayımladı. Halkevi Başkanlığı yaptı. Adalet Bakanlığında görev alarak Yargıtay başsavcı yardımcılığı, Türkiye’nin ilk açık cezaevi olan İmralı Cezaevi kuruculuğu ve müdürlüğü (1942) ve cezaevleri müfettişliği görevlerinde bulundu.

Çok erken denebilecek bir yaşta aramızdan ayrılır Esat Adil Bey.

Ölümünün ardından bazı sorular çıkar ortaya. Esat Adil’in Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden sonra müdahil avukat olmasından dolayı öldürüldüğü iddiaları vardır. Bir yol kesişmesi vardır yine. Aslında Esat Adil’in yolu Sabahattin Ali ile o hayattayken de kesişir.

…/…

Çemberin son halkası olarak Vedat Nedim Tör’ün hayatta kalan yakınlarına ulaşmak kalıyor. Vedat Nedim Bey, Esat Adil Beyin ütopyasını en iyi şekilde anlatan bir oyun yazmıştır: İmralı’nın İnsanları

Vedat Nedim Tör de aramızda olacak.

…/…

Sonra bir gün Serap Hanım babasının köyünden Müstecap Köylü emekli öğretmen, Ekrem Dinkçi’den söz ediyor.

Hemen Ekrem Bey ile temasa geçiyorum. Ekrem Bey beni ve projemizi dinledikçe heyecanlanıyor. Sonunda “Benim yıllardır yapmak istediklerimi siz yapıyorsunuz, çok heyecanlandım,” diyor.

Ekrem Bey, Esat Adil adını duyunca kendisinde çok özel bir fotoğraf bulunduğunu söyleyince bu sefer ben heyecanlanıyorum ve fotoğrafı benimle paylaşmasını rica ediyorum.

Elbette, diyor Ekrem Bey ve o fotoğrafı bana gönderiyor. Fotoğraf bu yazının son eksik halkasını da tamamlamış oluyor böylelikle.

Bursa Cezaevi’nde Nazım’ı ziyaret. 
Soldan sağa: Nazım Hikmet-Esat Adil Müstecaplıoğlu-Abidin Dino

 …/…

Eski Tüfeklerin İzinde Yurt Gezisi serimiz devam edecek.

Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir, derken, bir şeyi daha göz ardı edemiyorum.

Esat Adil Bey, hukuk doktorası için Belçika’ya gider.

Bu yazıyı kaleme almaya başladığım günde ise kızım Ülke yüksek lisans için Belçika’ya gidiyordu.

Esat Adil Bey, tam da tarif edilen bir Eski Tüfek haliyle

Belçika yolcusu Ülke   
 İşte bir kesişme noktası daha.

 

İmralı’da Esat Adil Beyin ütopyası gerçekleşiyor

…/…

Bazı köyler vardır, orada bulunan bir damar geçmiş ve gelecek nice insanı beslemiştir.

Yozgat-Sorgun-Bahadın Köyü böyle bir damara sahiptir.

İzmir-Urla-Bademler Köyü de öyledir.

Çorum-Sungurlu-Gökçam Köyü de.

Balıkesir-Balya-Müstecap Köyü de öyledir.

Yetmez, köyün erkekleri çok yakışıklıdır.

Esat Adil örnektir buna.

Serap Hanımın babası Başağa Şevki Bey de. Serap Hanımın anlatması gerekir.

…/…

Yağmur Atsız’ın o bilinen şiirinden başlarsak, çözülen bir ip yumağı gibi, akıp gidiyor günlerimiz.

Hep ve çok gerilerde kalıyoruz.

Kaybettiklerimizi hızla, günler ve saatler içinde unutuyoruz.

Kaybettiklerimizi unuttuğumuz kadar yaşamaya başladık neredeyse.

Unutmayalım istiyoruz.

Yurt Gezilerimizi bunun için, unutmamak için yapıyoruz.

Yazılarımızı bunun için yazıyoruz.

Bu yazımızda adı geçen eski tüfeklerin hiçbirisi hayatta değildir artık.

Onların çocuklarına ve gelinlerine ulaşarak böyle bir yazı çıktı ortaya.

Bu yazıdan hareketle bir gezi için onay ve görüş alarak böyle bir projeyi yapmaya başlıyoruz.

Amacımız Eski Tüfekleri unutturmamak, yaşatmaya çalışmak, anılarını saklamak, saygıyla anmak, bizden sonrakilere bilgi ve belge aktarmak.

Böyle bir anımsamadan bir öykü çıkmasını sağlayan Serap Serper Hanıma çok teşekkür ediyorum.

Gidenlerin ruhları şad olsun.

 Recep Babayiğit

 



[1] Bilim ve Edebiyat -Yalçın Küçük- Tekin Yayınevi-1985 Birinci Baskı-s.171-172

7 Ağustos 2024 Çarşamba

HAYATIM GEÇTİ GÖRMEDİM SEFA - HAYATİ ÖZDEMİR- SELLİ YUSUF - ACEM KIZI - NEŞET ERTAŞ - SOKAK HAYVANLARI VS.


1967 yılı soğuk bir Aralık ayıydı.

Yedi yaşındayım.

Albayrak Mahallesi’nde bulunan, giriş kapısı dışında ön cephesi taş duvarlı, sağ cephesi mahallenin evlerine bitişik, arka cephesi yüksek kör duvarlı, sol cephesinde ise demirden yüksekçe bir kanatlı kapıyla çevrili büyükçe bir avlu içinde bulunan Çorum Yetiştirme Yurdu’nda yaşları 7 ila 18 arasında yüzden fazla kız ve erkek çocuk birlikte barınıyorduk.

O zamanlar ülkedeki yetiştirme yurtları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı.

Biz çocuklar, kız ve erkek yurt binalarını da içine alan geniş bir avlu içinde bulunan Albayrak İlkokulu’na gidiyorduk.

…/…

Adı Hayati’ydi.

Adı neden Hayati’ydi, bilemiyorum.

Adı neden Ahmet, Mehmet veya Mustafa değil de Hayati’ydi?

Bizim yaşadığımız çevrede ilk defa duyduğum bir isimdi Hayati.

Hayati yaşça benden ve benim kuşağım, ilkokula yeni başlayan çocuklardan bir hayli büyüktü.

Okula da gitmiyordu, işe de.

Okula gitmeyenler ilkokuldan sonra bir esnafın yanında çıraklık, kalfalık yapardı ve biz onlara “İşçiler” derdik.

Hayati hiç okula da gitmemişti.

Çorum’un, bozkırın ayaza çeken karakışında, Aralık ayında ancak okula gittiğimizde ısınabilirdik.

Hayati’nin üzerinde hep bir kaban olurdu.

Hayati yaz kış hep o kabanla gezerdi yurdun avlusunda.

Bizler okula gideriz, okuldan çıkarız Hayati yakası ve kolları artık kararmış kabanıyla adeta bizi beklerdi.

Hayati hiç okula gitmemişti.

Yaşı bizden çok büyük olmasına rağmen neden ona adıyla seslenirdik, bilmiyorum.

Onun yaşındakilere, hatta ondan küçüklere bile “Abi” derdik.

Hayati’nin küçük kardeşi Hilmi ile akrandık.

Herkes, yurtta barınan kız-erkek çocuklar, öğretmenler, yöneticiler, yurtta çalışan terzi, aşçı, hemşire, hademe vb. Hayati’yi bilir, tanır, ama kardeşi Hilmi’yi bilmezdi.

Biz okul haricinde dışarıda olursak, Aralık ayının zemherisinde üşürdük.

Hayati de üşür müydü acaba?

…/…

Neşet Ertaş, büyük ve mütevazi gönül insanı, çalıp söylediği türkülerin hikayelerini de anlatır arada.

Hiç kibir yoktur sözlerinde, hiç böbürlenmez, ben yaptım, ben havalandırdım bu türküyü, sözlerini ben dizdim vb. demez.

Onun bütün türkülerinin bir hikayesi vardır kuşkusuz.

Bir türküsü vardır, çok bilinen: Acem Kızı ya da Çırpınıp da Şanovaya İnince.

Hikayesini pek kimse bilmez.

Ama Neşet Ertaş Usta bu türkünün hikayesinde aynı zamanda toplumsal bir sorunu da dile getirir ve o beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız, yüzünden, şekil-şemalinden, giyim-kuşamından yanına varmaya bile çekindiğimiz hatta tiksindiğimiz gönül insanlarını yüceltir.

“Bunlardan en ünlüsü, daha o yıllarda havalandırdığı Acem Kızı türküsüdür.

İleriki yıllarda, radyodan duyulduğu andan sonra benimseyip ünü hızla Türkiye’ye yayılarak sevilecek olan bu türkünün öyküsünü Ertaş şu sözlerle anlatmaktadır: ‘Selli Yusuf diye birisi vardı. Şarap içip gezerdi. Ağzının kenarından hep ağzının suyu akar, bu yüzden ona Selli Yusuf derlerdi. Kırşehirli, Abdallardan, o da saz çalardı. Eskiden konser demezler, tiyatro geldi, sahne yerine de şano derlerdi. Dansözler grubu gelirdi. Getirenler, korkularından sahneye çıkan dansözler için;-Bu bir Türk kızı! da diyemezlerdi.-İşte bu, İran kızı; bu Acem kızı, derlerdi. Bir gün bir Tiyatro gelmiş. Selli Yusuf bu tiyatroya gitmiş. ‘İşte bu, Acem kızı!’ deyip sahneye bir dansöz çıkarmışlar. Selli Yusuf, kendi kendine sahnenin ne demek olduğunu da bilmiyor ya; şanova diyerek, Çırpınıp da şanovaya çıkınca, eğlen şanovada kal acem kızı; diye başlayan bu şiiri söylüyor kendi kendine. Selli Yusuf, bunu başka bir havada çalardı. Ben de duydum bunu kendinden. O şiiri ben kendimce çalıp söyleyerek havalandırdım. Bu havanın doğuşu budur. Yani aslında sözleri Selli Yusuf’un, benim çaldığım hava da bana aittir.”[1]

Burada “Eğlen” kelimesi, eğlence anlamında değildir, orada eğleş, oyalan, orada yaşa anlamındadır.

Hep ağzının suyu akan Selli Yusuf’un soyadı neydi bilemiyoruz. Kaynaklarda da yazmıyor.

…/…

Hayati’nin soyadı Özdemir’di.

Hayati’nin ağzının suyu akardı, Neşet Usta’nın Selli Yusuf’u tarif ettiği gibi.

Ama biz çocuklar, öğretmen ve öğrenciler Hayati’ye selli değil “Salyalı” derdik.

Hayati’nin yüzüne karşı kimse ona salyalı, demez, diyemezdi.

Zira Hayati güçlü kuvvetli, iri yarı birisiydi.

Hayati’nin selli, salyalı oluşu bir bedensel engeldi.

Ama çocuk halimizle onun neden ağzından sürekli salya aktığını bilemezdik.

Hayati konuşamazdı da, sadece çıkarmaya çalıştığı anlamsız sözleri kalın sesiyle ağzında geveler geveler sonra da kimse onu anlamayınca kızar, öfkelenirdi.

Bugünden bakınca Hayati’nin spastik engelli olduğunu anlayabiliyorum.

Ancak o yıllardan yakın zamana kadar ne çocuk yuvalarında ne de yetiştirme yurtlarında ne bir özel eğitim uzmanı, ne pedagog, psikolog, çocuk doktoru, rehberlik öğretmeni vb. bulunmazdı.

Yetiştirme yurtlarında görev yapan öğretmenler arada gelen gece nöbetleri dışında evlerinde kalırlardı.

Genellikle köy okullarında çalışıp da şehir merkezlerine tayin isteyen öğretmenler için bir tür rahatlama yeriydi yetiştirme yurtları. Zira her ne kadar onlar öğretmen olsalar da, yetiştirme yurtlarında eğitim-öğretim olmadığı için öğretmenlere düşen pek fazla bir şey olmazdı.

…/…

Albayrak İlkokulu’nu da içine alan koca avlunun içinde öğretmenlerin belki de en büyük sorunu Hayati Özdemir’di.

Hayati’nin “Sultan” adında kırma, sarıya çalan rengiyle bir köpeği vardı.

Sultan’ın yurdun bahçesine nereden ve ne zaman geldiğini kimse bilmiyordu.

Biz küçükler Sultan’ın yanına pek yaklaşamazdık. Hayati bütün gün köpeği Sultan ile beraber olurdu.

Kış gelip de havalar soğuyunca, Hayati köpeğin üşümemesi için onu yakası ve kolları siyah kirden görülmeyen kabanının içine alır, onunla birlikte gezerdi yurdun koca avlusunda.

Tesadüf müdür, bilinmez, Hayati’nin kabanının rengiyle köpeği Sultan’ın rengi aynıydı.

Yöneticiler ve öğretmenler arada Hayati’yi uyarırdı, “Köpeği çıkar, dışarı at,” diye.

Hayati köpeği Sultan için yurdun evlere bakan duvarının dibine derme çatma bir de kulübe yapmıştı.

Hem iri yarı ve güçlü kuvvetli hem de daha çok salyalı oluşundan dolayı öğretmenler Hayati’nin yanına yaklaşmaya cesaret edemezdi. Hem korkarlar hem de ondan tiksinirlerdi.

…/…

Spastik engelli olan sadece Hayati değildi, zihinsel engelli çocuklar da vardı aramızda. Devlet kendisine emanet edilen çocukların sadece karnını doyurup barındırıyordu.

…/…

Hayati Özdemir’in salyasından tiksinen öğretmenlerimiz anlaşılan Neşet Ertaş’a ilham veren Selli Yusuf’u hiç duymamış olmalılar.

…/…

O yıllarda Nuri Sesigüzel’in 1966 yılında oynadığı bir filmde okuduğu ve sonra çok ünlenen “Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş” türküsü halkın dilinden düşmezdi.

Türkünün ikinci dörtlüğü “Hayatım geçti görmedim sefa” diye başlıyordu.


Öğretmenler Hayati’ye yaklaşmak istemezler, onun okula veya işe gitmediğini, yan gelip yattığını düşünerek, ondan salyası nedeniyle tiksindikleri yetmiyormuş gibi, onunla bir de alay ederlerdi.

Ona “Hayati” diye seslenmek yerine, Nuri Sesigüzel’in seslendirdiği o türkünün ikinci dörtlüğünün ilk dizesi ile seslenirlerdi:

Hayatim geçti…

Bu sesleniş şekli nedendir bilinmez, zaman zaman biz küçük çocukların da diline dolanır ve gizli saklı, Hayati’yi gördüğümüz yerde veya onu anlatırken kendi aramızda söylerdik: Hayatim geçti…

Hayatım geçti görmedim sefa
Yalan dünyada olur mu vefa
O yardan gördüm binlerce cefa

Ağla gözlerim sızla gözlerim
Sen bu halıma sen bu halıma

.../…

İşte o zemherinin ayazının iliklerimize kadar işlediği bir bozkır gününde nedendir bilinmez, bütün öğretmenler ve dışarıdan zabıta desteğiyle yurdun avlusuna doluşan kalabalık bir grup Hayati’nin peşine, daha doğrusu onun Sultan’ı, köpeğinin peşine düştüler.

Nedendir bilinmez, diyorum, zira acaba o günlerde de aynen bugünler de olduğu gibi bir “Sokak hayvanları nefreti mi” dolaşıyordu ülkede?

Veya koca avludaki ilkokulda sadece biz yetiştirme yurdunda barınan çocuklar değil, mahallenin diğer çocukları da okurdu.

O mahalle çocuklarından hatırlı birisinin velisi köpek Sultan ile ilgili bir şikayette mi bulunmuştu, bilemiyoruz.

Hayati’nin yanına yaklaşmaya cesaret edemeyen, daha doğrusu onun salyasının üzerlerine, ellerine bulaşmasından korkan zabıta ve yurt öğretmenleri önce Hayati’yi ikna ederek köpeği kendilerine vermesini, kamyonete koymasını isterler.

Yurt öğretmenleri yine “Hayatim geçti…” diye başlıyorlar Hayati’ye şirin görünmek için.

Hayati köpeğini vermiyor.

Verir mi?

Ona bağrını açmış, onu kabanının içine alıp sıcak yüreğiyle ısıtmış, onunla yatıp uyumuş, Hayati Sultan köpeği verir mi?

Lakin karşı taraf hem sayıca hem de imkan olarak güçlüler. 

Köpek kulübesinde.

Hayati köpeği vermiyor, kulübenin başında tetikte dikiliyor.

Yakalayın, diye bir emir geldi mi, tam hatırlayamıyorum.

Zabıta ve yurt öğretmenleri harekete geçiyorlar.

Biz yetiştirme yurdunda barınan küçük çocuklar ve bizden büyük abi ve ablalarımız harekete geçen zabıta ve yurt öğretmenlerimizi yuhalamaya başlıyoruz.

Hayati hızla kulübeye eğiliyor.

Sultan’ı kulübeden çıkarıyor, onu düğmeleri ilikli olan kabanının içine koyuyor.

Hayati böylelikle köpeğini koşturarak yormamış oluyor.

Hayati iri yarı, koynundaki köpeği ile rahatlıkla koşabilir.

Spastik engelli Hayati boynundaki yetersiz veya kilitli kaslardan dolayı kafasını hep sola ve yukarıya kalkık, ayakları ise bedeniyle uyumsuz bir şeklide paytak paytak koşuyor.

Hayati önde, kovalayanlar arkadalar.

Yurdun arka tarafına doğru bir kovalamaca devam ediyor.

Biz çocuklar da izliyoruz.

Arka taraftaki en az beş metre yüksekliğinde ve beyaz kireç badanalı uzun duvarın üzerindeki yumurta sarısından oluşan lekeler yeniden çıkıyor karşımıza.

Yetiştirme yurdunda çok nadiren de olsa kahvaltıda verilen haşlanmış yumurtalar genellikle cılk çıkardı.

Bu durumda biz küçükler bir şey yapamazdık, ama büyük abilerimiz cılk çıkan yumurtaları avlunun arkasına düşen o uzun ve yüksek beyaz kireç badanalı duvarına fırlatarak parçalarlardı.

Beyaz duvar adeta yumurtadan bir performans sahası olurdu.

Beyazı badanadan dolayı fark edilmez, ama sarısı duvarda dalga dalda fark edilirdi.

Hayati spastik haliyle bile hızlı koşuyor.

Gerilim artıyor.

Zavallı köpeğin durumunu göremiyoruz. Yüreği nasıl da sık atıyor ve korkuyor olmalı.

Koca avlunun sol tarafına gelen demirden yüksekçe kanatlı kapı genellikle aralıklı olurdu.

Biz küçükler ön kapıdan kaçıp sokağa çıkmaya korkardık, öğretmenler yakalardı.

Ama arkada, soldaki kanatlı kapının aralığından kaçan abilerimiz gece yoklamasına doğru gelirlerdi.

O gün o yüksekçe demir kapı aralıklı değildi.

Hayati nasıl olsa kapı aralıklıdır, diye o tarafa yöneliyor.

Fakat kapı kapalı, aralık da yok.

Hayati’nin peşinden koşanlar onu köşeye sıkıştırıyorlar.

İtişip kakışma, boğuşma.

Hayati yerlerde.

Sonrasında, Sultan köpeği Hayati’nin koynundan alıyorlar.

Hayati Sultan için çırpınıyor.

Gerisini anlatmaya yüreğim dayanmıyor.

…/…

1967 yılının zemherisinin ayaza çekmiş bir Aralık ayında en küçüğü yedi yaşında olan çocuklara Çorum Yetiştirme Yurdu’nda izlettirilen sahne buydu.

…/…

Sokak Hayvanları Yasa Tasarısı mı?

Önce Hayati Özdemir’in hayatını bilmek gerekiyor.

Önce Hayati’nin salyalı halini de sevmek gerekiyor.

Önce Neşet Ertaş’ın şiirinin sözlerini alıp havalandırdığı Selli Yusuf’u da bilmek gerekiyor.

Nuri Sesigüzel’in söylediği türküyü Hayati Özdemir için de dinlemek gerekiyor.

…/…

Hayati 18 yaşına yakın olmalıydı o tarihlerde ve 18 yaşını dolduran çocukların yetiştirme yurtları ile ilişkileri kesiliyordu, yani çocuklar bir nevi sokağa terk ediliyordu.

Selli Hayati’yi bir daha göremedim, hatırlamıyorum.

Hayati, köpeği Sultan ile görüntümden kayboldu, gitti.

…/…

Konya Çocuk Yuvası’ndan benimle birlikte gelen çocuklardan birisi de Selli Hayati’nin küçük kardeşi Hilmi Özdemir’di.

Hilmi yetiştirme yurdundan yaşı dolup ayrıldıktan sonra trafik polisi olur.

Şehirlerarası yolda bir trafik denetimi sırasında kontrolsüz olarak gelen bir kamyonun altında kalarak hayatını kaybeder.

Hayati’den geriye hiçbir fotoğraf yok.

Hilmi ise Konya Çocuk Yuvası’nda annesinin ziyarete geldiği sırada çekmiş olduğu fotoğraftaki gibi gülümseyen ve o gürbüz haliyle hep aklımda, hep gözümün önündedir.

Konya Çocuk Yuvası-1966-Selli Hayati’nin de annesi olan kadın ziyarete gelmiş, Hilmi Özdemir mutlu. Selli Hayati’den dolaylı olarak bana kalan son görüntü.

…/…

Babası, Hayati’ye adını koyarken acaba Nuri Sesigüzel’in okuduğu o türküden mi ilham aldı? Ya da adı o sıralar daha yeni duyulmaya başlayan ve daha ilk rollerinden itibaren güçlü bir yardımcı oyuncu karakteri çizen Hayati Hamzaoğlu’ndan mı esinlendi? Yoksa çocuk doğduğunda Hayati’nin engelli halini fark ederek, onun hayata tutunması için “Hayati” adını mı verdi?

Bilemiyoruz.

…/…

Selli Hayati Özdemir’i kimse bilmez ve bilinmeden de ayrılıp gitti bu dünyadan.

Ama Selli Yusuf’un adı hiç olmazsa Neşet Ertaş’ın havalandırdığı ve dillerden düşmeyen Acem Kızı türküsünün künyesinde “Söz: Selli Yusuf” olarak ölümsüzleşir.

Erol Parlak yazmış olduğu kitabının ikinci cildine notaya almış olduğu bu türkünün nota kaydını da koyar ve Selli Yusuf’un adını zikreder.

Neşet Ertaş’ın bu türkünün nota kaydı için Erol Parlak’tan bunu özellikle rica etmiş, onu tembihlemiş olduğunu düşünüyorum.

Neşet Ertaş Selli Yusuf’a bir borç ödemiş oldu.

Erol Parlak da Neşet Ertaş’a.

Biz de Selli Hayati’ye ödüyoruz borcumuzu.

Borçlarımız birikiyor. Onları ödemeye ömrümüz yetmeyecek.

Nuri Sesigüzel’in icrasıyla üne kavuşan “Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş ” türküsünün sözleri Mustafa Kemal Dendenoğlu’na, müziği Abdurrahman Kızılay’a aittir. Mustafa Kemal Dendenoğlu adı bütün kaynaklarda sadece “Mustafa Kemal” olarak gösterilir ve onun vefatından söz eden, Türkiye’de yayınlanmış hiçbir Türkçe duyuru yoktur.

Selli Hayati’yi “Hayatim geçti…” diye çağırmamıza vesile olan o türkünün sözlerini yazan Mustafa Kemal Dendenoğlu’na biz de borcumuzu ödeyelim, onun gerçek adını zikrederek.

 Sokak hayvanlarına, can dostlarımıza karşı borcumuzu kim ve ne zaman ödeyecek? Soru bu.

 Hattuşa, 21 Temmuz 2024, Pazar  

 


Erol Parlak kitabı, ikinci cilt, sayfa 585

   

Tavsiye edilen dinleme:

Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş

İcra: Nuri Sesigüzel

Tavsiye edilen film:

Beyaz Mendil

Yönetmen: Lütfi Akad

Oyuncular: Fikret Hakan/Ruth Elizabeth



[1] Garip Bülbül Neşet Ertaş-Hayatı-Sanatı-Eserleri 1-Erol Parlak-Demos Yayınları-2013 Birinci Baskı, s.319-320