29 Şubat 2024 Perşembe

EMANETLER-IV

EMANET BALTA

Eskiden “Vesekci” diye bilinen iş sahipleri vardı. Bu işi yapanların, otobüs terminalleri, tren garları, oteller bölgesi gibi, daha çok şehrin kalabalık yerlerinde bir depoları, kasaları vb olurdu.

Vesekciler bir tür rehinecilerdi. Paraya ihtiyacı olan kişiler sahip oldukları para eder eşyalarını vesekciye rehin bırakır, vesekci de karşılığında o kişiye malın değerine göre belirli bir miktar para verirdi. Veseği bırakan kişi aldığı parayı zamanında getirmezse, bıraktığı vesek vesekcinin olurdu.

Bir tür rehin, demektir vesek.

Üzerinde para edecek hiçbir şeyi olmayan yoksul insanlar da vesek bırakırlardı.

Babam bırakacak bir şeyi olmadığı için kumaş yeleğini vesek/rehin bıraktığını, karşılığında otobüsle Konya’dan Çorum’a döndüğünü anlatırdı.

Halkımız çoğu zaman “Emanet” ile karıştırır veseği ve vesek bırakmayı.

Bu insanlar, vesekciler ve vesekcilik bizde de gösterilen günümüz popüler Amerikan TV programlarında  “Modern Rehinciler” olarak anlatılmakta ve programlarda  insanlara bedavadan zengin olma yollarından birisi daha sunulmaktadır.

Ankara Garı’nda trenden inişte sizi tam karşıdan bir levha karşılar önce: “Emanet”

Mimar Şekip Akalın tasarımı Ankara Garı’nda sizi önce “Emanet” karşılar.

BERBER SOHBETLERİ

Sungurlu’ya her gelişimde Sungurlu’nun faal en yaşlı berberi olan büyük kuzenime mutlaka uğrarım.

Berber dükkanında kuzenim Hasan ile birlikte ayrı bir koltuğu olan Servet Usta da çalışır.

O an saç tıraşı yapılıyorsa, tıraştan sonra hemen elime fırça ve faraşı alır, hiç yüksünmeden yere dökülen saç kıllarını süpürürüm.

Bu benim için çocukluk yıllarımın yaz tatillerinde arada bir de olsa gelip kuzenimin yanında berber çıraklığı yaptığım günlerin bir alışkanlığıdır.

Biraz hal hatırdan sonra tıraş olmaya gelenlerin hikayelerine kulak misafiri olurum, kimi zaman büyülenirim anlatılanlardan.

Kimi zaman anlatılan hikayelerde veya olaylarda adları geçenlerin peşlerine düşerim kendimce, onların izlerini sürerim.

Kış ayları öncesi orman köylülerine ormandan makta hakkı verilir. Köylüler ellerinde baltalarla kendilerine gösterilen yerde ve miktarda kışlık odun ihtiyaçlarını keserlerdi.

Kesim işi günlerce sürer, kar düşmeye başladığında bile bitmezdi.

Şimdi bu kesimler motorlu testerelerle yapılıyor artık ve odunlar bir günde traktörlerle evlere taşınıyor.

O gün söz maktadan, ormandan odun kesme hakkında açıldığında ve Hattuşa’nın çevresi meşe ormanlığı olduğundan bana da soru geliyor:

-Senin de makta hakkın var mı?

-Evet, var, ama ormana gidip nasıl keseceğim, neyle keseceğim. Kestim, diyelim bir traktör tutup eve nasıl getireceğim? O nedenle kesenlerden satın alıyorum.

Haklısın, diyor kuzenim.

Laf devam ediyor. Kesimlerin eskiden balta ile yapıldığını söylüyor kuzenim.

Servet Usta, baltayla kesimin zor olduğunu, köyde kalan yaşlıların artık balta sallayacak güçlerinin olmadığını ve ormana kesime gidemediklerini söylüyor.

“Ona ‘Kartteke’ olacak ki, vurduğunu indirecek,” diyor kuzenim.

Kartteke lafı kulağıma farklı bir tonda geliyor. Biraz hovardalık saklı gibi.

Kuzenim ilave ediyor, Kartteke’nin baltayı bir vuruşta meşe ağacını kökünden nasıl kestiğini anlatıyor.

Servet Usta “Kartteke mi kaldı,” diye müdahale ediyor.

Kuzenim ise, alttan alıyor, “Ben de biliyorum Kartteke’nin artık yaşamadığını.”

Söze giriyorum, “Adı neymiş bu Kartteke’nin?”

Ne kuzenim, ne Servet Usta ne de her iki koltukta tıraş olan müşteriler Kartteke’nin gerçek adını bilmiyorlar.

Bildikleri sadece o ünlü, dillere destan “Kartteke” adı.

Kartteke’nin baltacılığından, ormandan kaçak kesim yaptığından, bu nedenle çok kere ceza aldığından, ama bir türlü baltayı elinden bırakmadığından söz ediyorlar.

Kartteke merakım gittikçe artıyor.

“Huylu huyundan vaz geçer mi, gibisinden, eğer Kartteke’nin elinde bir balta varsa, mutlaka kesecek bir ağaç bulurdu, diyorlar berber dükkanında tıraş olanlar ve kuzenim ve Servet Usta.

O arada Servet Usta’nın koltuğunda tıraş olmakta olan orta yaşlarda ve eğitimli birisi olduğu anlaşılan bir beyefendi Kartteke hakkında anlatılan bir hikayeyi aktarıyor:

“Kartteke bir gün cezasını çekmek üzere hapse düşer. Cezasının bir bölümünü çektikten sonra onu açık cezaevi olan ‘Yassıada’ya” gönderirler. (Burada söze girip o adanın Yassıada olamayacağını, zira orada hiçbir zaman cezaevi olmadığını, olsa olsa İmralı Adası olacağını ve İmralı Cezaevi’nin efsane müdürü Esat Adil Müstecaplıoğlu’ndan bahsetmek istiyorum, ama hikayeyi bölmek ve gerilimi düşürmek istemiyorum)

Cezaevi müdürü köylü Kartteke’ye 15-20 adet koyun verir. Kartteke de koyunları her gün sabahtan alıp, güdüyor ve akşam geri getiriyor. Zira adada koyun gibi, başka hayvanlar da vardır, bağlar, bahçeler vardır, hepsi cezaevi, kamu mülkiyetindedir.

Kartteke bir gün bir yerlerden eline bir balta geçirir. Sürüyü güderken irice bir karaçam ağacını gözüne kestirir. Hemen baltasını sıyırır ve koca çamı devirir.

Küçücük ada burası. Olay cezaevi müdürünün kulağına gider ve müdür Kartteke’yi makamına çağırtır.

Anlat, bakalım, der müdür.

Kartteke merttir, inkar etmez yaptığını.

Oğlum, der müdür, senin dosyan kaçak orman kesmekten ağzına kadar dolu, hala uslanmadın mı?

Kartteke biraz mahcup, başı önde, ama der müdüre, bi gelip görün o çamı neden kestim?

Müdür önce reddeder, ama sonra ikna olur ve Kartteke müdürü çamı kestiği yere götürür.

Müdürün gördüğü kesilen çamın gövdesinden oyularak yapılan bir su oluğudur.

Kartteke bu oluğu kestiği çamın gövdesinden oyduğunu ve adanın tepelerinde susuz otlayan koyunların rahatlıkla su içebilmeleri için yaptığını söyler.

Müdür gördükleri ve anlatınlalar karşısında bir şey diyemez.”

İMRALININ İNSANLARINA CENNETİ GETİREN ADAM

Berberde Servet Usta’nın koltuğunda tıraş olan beyefendinin anlattıkları sadece Kartteke üzerine değildi aslında. Benim o an anlatamadıklarım vardı. Anlatamadıklarım Esat Adil MÜSTECEPALIOĞLU ve İmralı için yaptıkları üzerine olacaktı.

En iyisi onu İmralı mahkumlarının ağzından dinleyelim. 

“BALABAN’IN ESAT ADİL HAKKINDA İMRALI MAHKUMLARINDAN DİNLEDİKLERİ…

İmralı’daki uygulamalarıyla ilgili olarak yıllar sonra 1940’lı yıllarda Bursa Cezaevinde yatarken Nazım Hikmet’ten ressamlık öğrenen İbrahim Balaban, 1968’de yazdığı ‘Şair Baba ve Damdakiler’ kitabında olduğu gibi, ‘Nazım Hikmet ve Biz’de de şunları yazacaktı:

‘İmralı Adasındaki cezaevini, Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun kurduğunu söylerdi çamaşırcı Hasan Dayı.

-Bu dünyaya peygamber geldi deseler, ben: O gelen mutlaka Esat Adil Bey’dir derim, derdi.

Peki Esat Adil Bey adada neler yapmış?

-Bu yatak odalarını yaptırmış, o futbol sahasını, bu kütüphaneyi o kurmuş. Ve bu kütüphanede on binden fazla kitap var, oku okuyabildiğin kadar… Bağların bahçelerin kirizmasını ve fidan dikimini, olduğu gibi mahkumların hünerine ve becerisine bırakmış… Mahkumlar kendi ürettikleri buğdayı, yaptıkları yel değirmeninde öğütüp, kendi fırınlarında ekmek yapıyorlarmış. Denizden tuttukları balıklarla, yetiştirdikleri tavuklarla, et ve ekmekle doyunuyorlarmış… Tutsaklardan her kim ki bir suç işledi mi, savcı ve yargıç olan Esat Adil Müstecaplıoğlu, onu, kendisi cezalandırmazmış… O bu güzel adada, bir bakıma sosyalizm provasını yapıyormuş; bine yakın mahpusu meydana toplayıp, sanığı da ortalarına dikip, sizler bunun, bu yaptıklarını suç mu sayarsınız, yoksa bağışlar mısınız?’”[1]

Oğlu Ekrem’in söylediğine göre Kartteke İmralı’da 1984-85 yılları arasında bulunmuş. Ama anlaşılan Esat Adil’in bıraktığı güzellikler henüz devam ediyormuş ki Kartteke koyun güdüyor, indirdiği çam suç olmasına rağmen bağışlanabiliyor.

VEDAT NEDİM TÖR

İMRALININ İNSANLARI

Esat Adil’in yaptıkları dönemin sol-sosyalist edebiyatçıları arasında da hemen yankı bulur.

Uzun yıllar Yapı Kredi Kültür ve Sanat Müşavirliğini yürüten Vedat Nedim Tör yazmış olduğu üç perdelik piyeste İmralının İnsanları’nı canlandırır.

Piyesin sonunda adeta denize atılmış bir çöp gibi adaya mahkum olarak gelenlerin adadan ayrılırken Esat Adil’in uygulamaları neticesinden nasıl şifa bulduklarını  anlarız koro halinde söylediklerinden.

“Nasıl atarsa
Çöpleri kıyıya
Dalgalar denizden
Öyle
Attınız bizi içinizden.

Açın kollarınızı
Alın bizi içinize:
Biz,
Sizin kadar iyiyiz
Siz bizim kadar fena

Bulduk şifa
İmralıda
Bu adada
Bu yuvada

Güneşin
Ve işin
Işığında
Yıkandık.
Tattık insan olmanın tadını
Attık içimizden kelepçeyi
Ah! İnsan olmak ne iyi!

Açın kollarınızı
Alın bizi içinize
Biz
Sizin kadar iyiyiz
Siz bizim kadar fena
Bulduk şifa
İmralıda.”[2]


KARTTEKE’NİN İZİNDE

Berberde duyup işittiklerimden sonra beni alıyor bir Kartteke merakı.

Çevremde yaşlı-genç, meraklı, anlatıcı insanlara soruyorum, kimdir bu Kartteke?

Herkes adını duymuş, ama hakkında kimse bir şey bilmiyor, adını bile bilen yok.

Sonra bir gün yolum yine Bıçakçı Fevzi Ustama düşüyor.

Fevzi Ustama Kartteke’den söz ediyorum.

Hayatta olmadığını biliyorum, ama oğlu-kızı yok mu?

Ondan geriye ne kaldı?

O eline aldığı baltalardan hiç yok mudur?

Derken, Fevzi Ustam, o bize, akraba düşer, oğlu Ekrem pazar için Perşembe günleri beni ziyarete de gelir, gelince seni onunla görüştürürüm, deyince doğru iz peşinde olduğumu düşünüp seviniyorum.

Adı neymiş bu Kartteke’nin, diye soruyorum Fevzi Ustama, bilmediğini söylüyor, herkes gibi kendisinin de onu Kartteke olarak bildiğini ilave ediyor.

Fevzi Ustamla görüşmemizden bir hafta sonra ondan gelen telefonda Kartteke’nin oğlu Ekrem’in yanında olduğunu, telefonu bana vereceğini söylüyor.

Tamam Ustam, ver görüşeyim, diyorum.

Ekrem sanki beni kırk yıldır tanıyor gibi konuşuyor telefonda, içten ve saf bir yürekle.

Ekrem’e sorular soruyorum, cevap veriyor.

Babasının 1984-85 yılları arasında İmralı’da bulunduğunu söylerken, bu tarihti teyit edercesine kendisinin de o vakitler Çanakkale’de asker olduğunu, oradan aklında kaldığını söylemeyi ihmal etmiyor.

Ekrem ile konuşmamız uzuyor, nihayet ona babasının gerçek adını soruyorum, Nurettin, diyor.

Oh be, uzun zamandır izini sürdüğüm ve gerçek adını kimselerin bilmediği, ünü ve lakabı dünyaya yayılmış Kartteke’nin gerçek adını biliyorum artık: Nurettin.

Ekrem ben sormadan devam ediyor, annemin adı şu, köyüm bu, babamın doğum tarihi 1935, ölüm tarihi 2009.

Tamam, yeter bu kadar diyemiyorum, lafını kesmek istemiyorum Ekrem’in.

Ama benim asıl sormak istediğim soruya bir türlü sıra gelmiyor.

Nihayet Ekrem’e o soruyu sorma fırsatını buluyorum.

-Ekrem kardeş, babandan sana kalan balta var mı?

-Çok baltası vardı, ama kimini eşe dosta verdik, kimini alan geri getirmedi.

-Hiç yok mu yani.

-Bakarız bi daha

Ekrem ile buluşma tarihi ayarlayarak telefonu kapatıyorum.

KARTTEKE’NİN OĞLU EKREM İLE BULUŞMA

KARAOĞLU KÖYÜ ZİYARETİ

Ertesi hafta, yine hafta pazarı için Perşembe günü Sungurlu’ya geldiğimde Ekrem de Sungurlu’ya gelmiş bulunuyor.

Ancak Ekrem Sungurlu’ya pazar alış-verişi değil, bozulan motorlu testeresini tamir ettirmek için gelmiş. İroni gibi, baltasıyla ünlenmiş Kartteke’nin oğlu demek artık motorlu testere kullanıyor.

Ekrem’in söylediği yere geliyorum. Birbirimizi ilk defa göreceğiz.

Di Çayı Köprüsü’nün üzerinde eski bir çuvala sarılı motorlu testeresiyle bekleyen Ekrem’i tanımam zor olmuyor.

Birlikte çayın kenarına park ettiğim karavana-Nikkal’e, doğru gidiyoruz.

Karavana binerek Ekrem’in, daha doğrusu Kartteke’nin Köyü Karaoğlu Köyü’ne doğru yola çıkıyoruz.

Önce annemin köyü Demirşeyh Köyü’den geçiyoruz ve yarım saatlik bir yolculuktan sonra Karaoğlu Köyü’ne varıyoruz.

Karaoğlu Köyü tipik bir Orta Anadolu köyü, etrafı köylünün koru, dediği bodur meşe ormanı, daha yükseklerde seyrek de olsa çam ormanı var.

Sanki köyün adına nazire olsun diye, Kartteke Nurettin de dahil köyde çoğu insanın soyadı “Karaderili.”

Yolda eşini arayan Ekrem misafir olduğunu, çay koymasını söylüyor.

Evin bulunduğu sokak karavanın girmesine uygun değil, ayrıca yola akan su buz tutmuş. Aracı uygun bir yere park ederek yüksekte duran eve çıkıyoruz. 

Eve çıkan dik yol yaya için bile zor ve bozuk. Yolun sonuna doğru basamaklar var. Basamakların sonunda geldiğimiz sahanlığın sol tarafı tandır evi, tam karşımız ahır ve samanlık.

Sahanlığa varışta gözüme çarpan, sol tarafta duvara dayalı alet sanki taş devrinden kalmış gibi, çarpılıyorum. Hattuşa buraya bir adım sayılır, ama bu alet Hititlerin kullanmış oldukları aletlerden bile daha eski ve ilkel.

Alet ilkel, ama hala çalışıyor, iş görüyor ve bütün köylü ve hatta komşu köylerden gelenler kullanıyor.

Gördüğüm alet bir bileme aleti.

Ekrem’e soruyorum yine de ve Ekrem büyük bir gururla anlatıyor.

Buna “Adana Taşı” diyoruz, ortadaki taşı göstererek.

Aletin adı “Kösürelik.”

İlkel bir düzenekle çatal bir ağacın ortasına yerleştirilen ve esası bir tür zımpara taşı olan yuvarlak taş, yandaki demir kolla çevriliyor, ikinci kişi ise baltasını, satırını, bıçağını, tırpanını biliyor. Taş kullanılmadığı zamanlar katlanarak çatala bağlanıp sabitleniyor, kilitleniyor.

Ekrem ve kösürelik 


Kösürelik kilitli halde

Eve giriyoruz.

Ekrem’in eşi çay yapmış, soba yanıyor.

Burası bir dağ köyü nihayet ve dışarısı soğuk.

Ekrem başlıyor yine anlatmaya, babasından, köyden, baltadan, odundan.

Eskiden ormancının, korucunun sürekli kol gezdiği ormanlar, artık uzaktan ve uydularla kontrol edildiğinden ormancı köye ancak bir ihbar olduğunda gelirmiş.

Bu durumda Ekrem rahat.

Dört erkek, dört kız kardeşiz.

Erkekler arasında balta tutan bir ben çıktım, ama babam çok gaddardı bana karşı, çok acımasız.

Kartteke’nin neden hapse düşüp sonra İmralı’ya gittiğini soruyorum, köyde bir yaralama olayından dolayı olduğunu söylüyor Ekrem.

Bu kadar sağlam balta salladığına göre baban Nurettin Bey veya namı diğer Kartteke babayiğit, iri yarı birisi miydi, diye soruyorum.

Hayır, diyor Ekrem, aksine zayıf, uzun boylu bir adamdı, ama dik ve diri birisiydi. Sırım gibiydi. Köyde on adamla baş ederdi.

Kartteke’yi daha da merak ediyorum şimdi, oysa ben hep iri yarı, uzun boylu, kalın ve çelik bilekli birisini hayal ediyorum.

Ekrem az sonra babasının, Kartteke’nin ölümünden az önce çektirmiş olduğu çerçeveli fotoğraflarını getiriyor.

Hayal kırıklığı asla değil, ama şaşırıyorum gördüklerime.

Kartteke’nin Karaoğlu Köyü’ndeki evi

Elimde duran fotoğrafın birisinde yine büyük bir ironi var.

Sanki Köroğlu’nun “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” ünlemesi gibi, Kartteke elindeki motorlu testereyle adeta korku filmlerinden birisi için poz veriyor.

Demek Kartteke de yoruldu, bilekleri balta sallayamaz hale geldi. Demek teknoloji onun da aklını çeldi. Teslim oldu.

 

Baltasıyla Kartteke 

 Motorlu testereye yenik düşen Kartteke

Ekrem’e başka sorular da soruyorum.

-Bu baltanın kazması da var, biz buna kazmalı balta diyoruz, siz ormana bununla mı gidiyorsunuz.

-Evet, biz buna palta, diyoruz.

-Peki o tek ağızlı olana ne diyorsunuz?

-Onun adı tapar, o palta değil ve ormana onunla gidilmez.

-Neden?

-Çünkü ağacın dibini, toprağı, taşı açmak gerekir, onun için de kazma tarafını kullanırız.

-Peki baltanın sapını hangi ağaçtan yaparsınız?

-Bizim buralarda iki tür meşe bulunur, birisi “Ger meşe, diğer kızıl meşe.” Biz sap için ger meşe kullanırız, daha sağlamdır ve sobada da iyi yanar ayrıca.

Ger meşeyi ilk defa duyuyorum. Hemen Kırsal Çevre’den dostumuz Serdar Ölez’e yazılı olarak soruyorum telefonda. Gelen cevap: “Nallıhan’da tüylü meşeye diyorlarmış, ama yöresel olarak değişebilir Recep Bey.”

Bir şey daha öğrenmiş oluyorum Ekrem’den ve Serdar Bey’den.

Ekrem ile sohbetimiz devam ediyor.

-Balta hiç kırılır mıydı?

-Kırılmaz olur mu? Meşenin sert bir yerine gelir, kırılır.

-En çok neresinden kırılır balta?

-En çok alt yanağından kırılır?

-Ne yaparsınız bu durumda?

-Sungurlu’ya götürüp Demirci Bekir Usta’ya kaynak yaptırırız.

Şimdi biraz nefeslenip, yeni öğrendiklerimi yerleştiriyorum belleğime.

Demek ki baltanın başka bölümleri de var.

Demek ki bir de Demirci Bekir Usta var.

-Baltanın alt yanağından başka nereleri var?

-Üst yanak, boyun, boğaz.

-Pekala baban, Kartteke, baltalarını kime yaptırırdı?

-Onun tek ustası vardı, bütün baltalarını Demirci Bekir Usta yapardı.

Son olmasın, ama bir soru daha soruyorum.

-Babana neden Kartteke, derlerdi?

-Çok aksi ve inatçı birisiydi, dağda tek başına günlerce balta sallar, kimseyle görüşmezdi.

Çaylar içiliyor.

Dışarı çıkıyoruz.

Yeniden sahanlığa geçiyoruz. Ekrem, az biraz bekle burada diyor.

Bekliyorum. Ekrem evin ardına bir yere dolanıyor.

Biraz sonra Ekrem elinde bir baltayla geliyor.

Bu ne, diyorum.

Bu babamdan kalan son balta ve Demirci Bekir Ustanın işi.

Baltayı ben de elime alıyor, ger meşeden sapından tutuyorum.

Ekrem’in ve Kartteke’nin eline yakıştığı gibi benim elime yakışmıyor.

Baltanın ağzındaki yıldız şeklindeki işareti soruyorum.

Bekir Ustanın işareti o, diyor Ekrem.

Demek ki bir de Bekir Ustanın izini sürmem gerekiyor bundan sonra.

Pekala, artık baltayla kesim yapmadığına göre bu baltayı bana verebilir misin?

Yanlış anlama, senden sadece “Emanet” olarak istiyorum, istediğin zaman benden geri alabilirsin.

Veremem, diyor Ekrem, kararlı, bu babamdan kalan son balta.

Üzülüyorum. Belki de bu son balta da ya birisine emanet verilecek ve geri gelmeyecek veya alt yanağından kırıldığında götürüp yaptıramayacak. Yaptırsa bile Demirci Bekir Usta artık hayatta değil, onun gibi ustayı artık nerede bulacak?

EMANET TOMURGU

Ama, diyor Ekrem.

Ama, demesiyle umutlanıyorum.

Ama, babamdan kalan başka bir şey daha var, onu sana verebilirim.

Neymiş, olur, diyorum.

Az bekle, diyor Ekrem ve çatıya çıkıyor.

Çatıdan inen Ekrem’in elinde boyu 1,5 metreyi bulan bir el hızarı var.

 

Emanet tomurgu, son kullanan Kartteke

Bu ne diyorum, Ekrem’e.

Bunun adı “Tomurgu.”

İlk defa duyuyorum bu kelimeyi, benim bildiğim ve yaygın olarak kullanılan el hızarı burada ve Yozgat yöresinde “Tomurgu” olarak biliniyor.

Kısa bir sözlük taraması yaptığımda “Tomurmak” diye bir de fiilin olduğunu buluyorum.

Ağacı dibinden kesmek ya da uzunlamasına yarmak.

Hep öğreniyoruz.

Ekrem’in elinde dikkatle tuttuğu tomurgu uzun süredir çatıda beklediğinden her yeri pas içinde.

Kartteke’nin bununla ormanda ağaç kesmediğini, kesilen tomrukların beşer cm kalınlıkta uzunlamasına dilimlediğini öğreniyorum.

Dilimler tahıl ambarlarının yapımında, çatılarda, kağnı gibi araçlarda kullanılıyordu.

Ama işin en önemli ve efsanevi kısmı ise koca tomrukların tomurgu ile dilimlenmesi olayıydı. O günleri yaşayan Ekrem anlatıyor.

Tomruk bir eşeğin, yani tahtadan bir iskelenin üzerine yatırılırdı. Bir kişi eşeğin üzerinde, diğer kişi eşeğin, yani iskelenin altında tomurgunun iki sapından tutarak aşağı-yukarı sürekli çekerek tomruğu boylamasına dilerdi.

Üstte olan için sorun olmazdı, ama altta olan kişi ağzını, yüzünü iyice sarardı, zira tomruk dilimlenip bitene kadar toz ve talaştan alttakinin canı çıkardı.

Sonra elektrikli hızarlar ve hızarhaneler ve hızarcılar çıktı. Böylelikle tomurgunun da hükmü geçti artık.

Ekrem’in getirdiği tomurgu paslı da olsa, benim çok ilgimi çekiyor.

 

Kartteke’den kalan son “Palta”, Demirci Bekir Usta işi

Tamam, diyorum, alıp evime koyarım.

Ekrem’e teşekkür ediyorum.

Berber dükkanında kulak misafiri olduğum bir konuşmadan hareketle izini sürdüğüm Kartteke’nin baltasını emanet olarak alamıyorum, ama aynı niyetle, emanet olarak, yine ondan kalan “Tomurguyu” kabul ediyorum.

Sorumluluklarım artıyor.

Korumam gereken emanetler gittikçe çoğalıyor.

BERBER DÜKKANINDAKİ DEMİRCİ BEKİR USTA

Başka bir zaman, bir işim için Sungurlu’ya geldiğimde, yine kuzenime, berber dükkanına uğruyorum.

Ben lafa başlamadan, kuzenim başlıyor.

-Kartteke ile ilgili bir şey bulabildin mi?

-Evet, buldum, oğlu Ekrem ile görüştüm.

-Ne güzel.

-Ekrem’in köyüne, Karaoğlu Köyü’ne gittik. Kartteke’den ona son bir balta kalmış, onu bana vermedi, hatıra olarak saklıyor.

Ama sordum, Kartteke’nin bütün baltalarını Demirci Bekir Usta yaparmış.

Kuzenim o ara boş, müşterisi yok. Oturduğu sandalyeden başının arkasında duran camekanlı berber malzemesi dolabının köşesine sıkıştırılmış halde duran siyah-beyaz fotoğrafı işaret ediyor, yerinden kalkmadan ve sağ kolunu geriye atarak.

-Şu fotoğraf 1965 yılından, sol başta ayakta duran o senin dediğin Demirci Bekir Usta. Biz o fotoğrafta gördüklerin, mahalleden aynı akrandık.

 

Ayakta sol başta duran Demirci Bekir Usta, alt sırada ortadaki büyük kuzen Berber Hasan

Nasıl mutlu oluyorum o siyah-beyaz fotoğrafta Demirci Bekir Ustayı görünce.

Fotoğrafa dikkatlice bakıyorum. Oturanların ortasında duranın ise büyük kuzenim Berber Hasan olduğunu fark ediyorum.

Duygulanıyorum. Hemen Demirci Bekir Ustayı bulup onu ziyaret etmek, onunla konuşmak istiyorum.

Çok genç yaşta vefat etti Bekir, diyor kuzenim.

Onlar üç erkek kardeşti, Bekir, Abdullah ve Sadık. Üçü de demirci ustasıydı. Üçü de şimdi hayatta değiller.

Söyleyecek bir şey bulamıyorum. Kuzenim o fotoğrafı evinde değil de iş yerinde ve hep gözünün önünde bulunduruyorsa, bu işte de bir “Emanetlik” var, diye düşünüyorum. O fotoğraftakilerin anılarının emaneti büyük kuzenim Hasan’da demek ki, o yüzden o fotoğraf günün 16 saati işyerinde olan berber dükkanında duruyor.

YILMAZ GÜNEY İLE BİTİRELİM

İmralının İnsanlarına Yılmaz Güney de dahil oldu Esat Adil’den sonra, ama Kartteke’den önce.

Yılmaz Güney de balta salladı orada.

Yılmaz Güney’in İmralı Günleri’nden çok özel fotoğraflar daha sonra kitaplaştırıldı.

Baltalı Yılmaz Güney Kartteke’yi de görseydi
Sözü edilen kitap DENİZ İLE GÖKYÜZÜ ARASINDAKİ TUTSAK

Sonuç olarak; Kartteke’nin izini bulabildim. Baltasını emanet alamadım, o oğlu Ekrem’e kalsın.

Emanet tomurgu Bıçakçı Fevzi Ustam tarafından restore edilip, temizlenecek ve Hattuşa’daki kitaplığımda yerini alacak.

Bitirmeden, yazıya başlamadan, yazıyı yazarken sonuna kadar hep bir türküyü dinledim.

Aşık İhsani’nin “Oduncu İlyas” türküsünü. 70’li yılların o fırtına ikliminde Oduncu İlyas’ı dinleyip de “Balta sallamayan” var mıydı acaba?

Aşık İhsani türkünün nakaratında  “Arkasından baltasını biledi” dedikçe içimden baltanın taşa sürtmesi sırasında çıkan kıvılcımlar akardı. Bu yazı boyunca da öyle oldu. İçimden kıvılcımlar aktı hep.

Balta ( Oduncu İlyas )

Odun kırıcıydı, adı İlyas’tı
Yanaştım yanına, yüzünü astı
“İşin nasıl?” dedim, bir küfür bastı
Arkasından baltasını biledi…

“Bana bak arkadaş” dedim, dedi “ne?”
Dedim “sen bir vatandaşsın”, dedi “he!”
Dedim “kanunun var”, dedi “çekil be!”
Arkasından baltasını biledi…

Dedim “ilin nere senin?”, dedi “Van…”
Dedim “çoluk çocuk?”, dedi “sekiz can!”
Dedim “düzelecek…”, dedi “ne zaman?”
Arkasından baltasını biledi…

Dedim “gidiş…”, dedi “onlara göre”
Dedim “kötü mü ki?”, dedi “bin kere!”
Dedim “hak, adalet…”, “tu!” dedi yere,
Arkasından baltasını biledi…

Dedim, şu feleğin ocağı söne
Açıldı gözleri atıldı öne
Dedim “dur bakalım”, dedi “ne güne”
Arkasından baltasını biledi…

Dedim “Amerika…” dedi “onu sil!”
Dedim “nasıl olur?”, dedi “öyle bil”
Dedim “vatan…”, dedi “sahipsiz değil!”
Arkasından baltasını biledi…

Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun,

Vedat Nedim Tör’ün,

Yılmaz Güney’in

Demirci Bekir Ustanın,

Aşık İhsani’nin

Kartteke Nurettin Karaderili’nin

ruhları şad olsun.



Hattuşa, 15 Şubat 2024

[1] Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil-Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri-Emin Karaca-Belge Yayınları-2008 Birinci Baskı, s.108

[2] İmralının İnsanları-Vedat Nedim Tör-Zerbamat Basımevi-1946-Birinci Baskı-s.52-53

20 Ocak 2024 Cumartesi

EMANETLER-III



EMANET TAŞ PLAK

Emanet kelimesini farklı anlamlarda kullanıyoruz.

Güvenilir birisine bırakılan eşya da emanet olabiliyor, bir ustanın yanına bırakılan çırak da.

Büyük sözlerden de hep emanet çıkıyor.

Ünlü Kızılderili sözünü hatırlarız: “Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık.”

Burada ödünç almak, emanet almak ile eş anlamdadır çoğu zaman.

Atatürk Cumhuriyeti gençliğe emanet edip gitmiştir.

Anaların askere gönderdiği gençler de “Asker Ocağına” emanettir.

Malının başında duran esnaf veya evinde iş gören birisi işine kısa bir ara vermek zorunda kaldığında o işi oradan geçen veya çırağına çağırtıp yanına gelen yakın arkadaşına emanet eder ve “Şu işin başında, şu malın başında emaneten duruver,” der.

O arada bir şey almaya gelen olursa, işin veya malın başında duran kişi “Ben burada emanetim, emaneten duruyorum, fiyatları bilmiyorum,” der.

Kamunun emanet işleri vardır.

Muhasebe kayıtlarında emanet hesaplar vardır.

Adli vakalarda savcılığın dava ile ilgili olarak gerek görüp el koyduğu eşyalar adli emanete teslim edilir.

Birisinin üzerine yakışmayan, oturmayan, eğreti duran bir giysi varsa, örneğin bir ceket, dostları bu duruma “Ceket üzerinde emanet gibi duruyor,” diye onu uyarır veya alay ederler.

Arap ve Hint müzikleri makamlarına Türkçe söz yazdık, olmadı, hep eğreti, emanet durdu.

Batı müziği formlarına Türkçe söz yazdık adına Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği, dedik yine emanet durdu. Zaten ömürleri de uzun olmadı.

Kısaca ses ve müziğin uyumu diyebileceğimiz, hep bir prozodi sorunu vardı.

Bütün bunlarda anlatılmak istenen geçici olma, muvakkat olma durumudur.

Muvakkat olarak pek kullanmayız.

Geçici görevlerle, emaneten, muvakkaten tayin oluruz, ama kalıcı olur.

Gelen misafirin kısa sürede kalkıp gitmesine ev sahibi “Hemen n’oldun, emanet mi geldin,” diye sitem eder.

Bizim emanet kelimesinden anladığımız hep bir geçicilik durumudur.

DR. MİCHAEL FRİTSCHE

Dostları ona, Rusların Michael adı için kullandığı diminutifi (küçültme) kullanmayı tercih ederler, Mişa, derler.

Almanya’dan DAAD (Alman Akademik Değişim Kurumu) vasıtasıyla muvakkat olarak beş yıllığına Hacettepe Üniversitesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geldiğinde, Mişa aslında bize emanet bırakılmıştı.

Yani beş yıllığına “Emaneten” gelmişti bu ülkeye ve üniversiteye.

Daha ilk geldiği günlerden itibaren onunla olan yakınlığımda yurdun birçok yerini gezerek insanlarla tanışmış, dağların zirvelerine çıkmıştık.

Onun ve benim emekliliklerimiz, aradan geçen kırk yıla varan uzun bir zaman, dostluğumuzun “Emanet” değil, kalıcı olduğunu gösteriyordu.

İSTİKLAL MARŞI

Ülkeler milli birliklerini kurduktan sonra veya konjonktüre bağlı olarak milli bir marş yaratmaya/yazmaya ve bestelemeye ihtiyaç duyarlar.

Bilinen en eski milli marşlardan birisi Fransızların Fransız İhtilali’nden hemen sonra ve Avusturya ve Prusya’ya karşı savaş sırasında yazılıp bestelenen marşları “La Marseillaise’dir. (Marseyez-Yürüyün ki…)

Marş kelimesi de anlam olarak bir tempoyla veya müzikle uygun adım yürümek demektir.

İlk meclis açılışından sonra ve Milli Mücadele yıllarındaki iç isyanlar ve işgaller karşısında zamanın koşulları gereği bir Milli Marş yazılması ihtiyacı ortaya çıktığında açılan bir yarışma sonunda Mehmet Akif Ersoy’un yazmış olduğu “İstiklal Marşı” birinci olarak seçilir.

İstiklal Marşı 12 Mart 1921 tarihinde Millet Meclisi kürsüsünden okunarak oylanır ve kabul edilir.

İstiklal Marşı’nın gerek güfte ve gerekse beste sorunlarını burada tartışmayacağız, ancak bazı hususlara kısaca değineceğiz.

Açılan yarışmaya Mehmet Akif dışında Kazım Karabekir, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Talat Omay ve Aka Gündüz gibi ilk ağızda akla gelen kişiler de katılmışlardır.

VEKİL BAKAN / EMANET BAKAN / EMANET KOMİSYON

İstiklal Marşı için yarışma açılması fikrini ortaya atan dönemin Maarif Nazırı (Henüz adında milli olmayan Milli Eğim Bakanı yn.) Dr. Rıza Nur’dur.

Ödüllü bir güfte ve beste yarışması açan Rıza Nur yarışma neticesini göremeden diplomatik vazife için Moskova’ya gönderilir.

Emaneten Moskova’ya gönderilen Rıza Nur’un yerine “Emaneten” Hamdullah Suphi (Tanrıöver) atanır.

Rıza Nur anılarında hem İstiklal Marşı’nın güftesi hem de kendisine yapılan müdahale hakkında şunları yazar. Yalçın Küçük’ten aktarıyorum:

“Bir milli marşın güfte ve bestesini en iyi yapana beşer yüz lira nakdi mükafaat vereceğimi ilan ettim. Ben orada iken otuz kadar güfte, birkaç beste gelmişti.

Ben Rusya’ya gidince Hamdullah Suphi bunları hiç nazara almayıp, Mehmet Akif’in şiirini, Meclis’te okuyup kabul ettirmiş. Bu yolsuz harekettir.”[1]

Rıza Nur devam ediyor. Vekaletin, emanetin yalancı mevkiye düştüğünden söz ediyor.

“Maatteessüf bizde daima böyledir. Bu tarz ile erbabında gayret kalmaz. Vekalet yalancı mevkiye düşer. Düşünülmemiş, ben ise bunları erbabından mürekkep bir komisyona verip onlara seçtirecektim.”[2]

Rıza Nur burada bir oldu-bittiden, “Emanetin ehline” verilmemiş olmasından söz eder.

Bu sözlerin devamında ise artık bestelenmiş olan marşı da dinlemiş olan Rıza Nur hem güfte hem de beste için çok açıkça şunları yazar.

“Akif’in bu marşının güftesi, aruzlu ve hece adeti çok vezindir. Şiir nizamlı şiirdir. Bu sebeple ağır ve pek monotondur. Halbuki marşın güfteleri serbest şiir olmak lazımdır.

Güfte de yüksek bir şey değildir. Bestesi de iyi değildir.

Maatteessüf Fransız Büyük İnkilabı’nda olduğu gibi bizde de biri çıkıp ta Marseillaise gibi nefis bir eser vücuda getiremedi.”[3]

EMANET BESTE / MUVAKKAT BESTE / GEÇİCİ BESTE

Marşın güftesi bestelenir. Marşın her yerde söylenip söylenmediği konusunda pek bir bilgi olmamakla birlikte tek bir besteden de söz edilemiyor.

Zira Kazım Karabekir Paşa’nın da kendi beste ve güftesini 26 Temmuz 1922 tarihinde Başbakan Rauf Orbay’a göndermiş olduğunu biliyoruz.

1924 yılından itibaren ise daha çok Ali Rifat Bey’in bestesi duyulur olur.

Ali Rifat Bey ise, bizim yakından tanıdığımız, Garip Akımı şiirinde Orhan Veli ile ve daha sonra İkinci Yenicilerle birlikte olan Oktay Rıfat’ın amcasıdır.

Nazım’ın annesi Celile Hanım Ali Rifat’ın teyzesidir.

1930 yılına gelindiğinde güfte aynı kalmak üzere bestede değişiklik yapılır. Çok az bir değişiklikle de olsa bugün halen çalınan beste Osman Zeki Üngör’e aittir.

Burada da bir “Emanetlik” durumu söz konusudur. Sanki Ali Rifat Bey’in bestesi emaneten, geçici olarak kabul edilir.

Güfte seçiminden sonra 1922 yılında açılan beste yarışmasına aralarında Kazım Karabekir’in de bulunduğu 24 besteci katılır. Osman Zeki (Üngör) Bey’in eseri beşinci ilan edilirken Ali Rifat Bey’in bestesi birinci ilan edilir.

1930 yılına kadar seslendirilen Ali Rifat Bey’in bestesi anlaşılan fazlasıyla “Alaturka” bulunmuş olmalı ki, Maarif Vekaleti’nin bir genelgesiyle bu tarihten sonra beşinci seçilen Osman Zeki Bey’in bestesi seslendirilmeye başlamıştır.

Güfte aynı kalıyorsa beste neden değişiyor veya neden yeniden bir beste yarışması açılmıyor?

Osman Zeki Bey’in bestesinin hem başka bir güfte için yazıldığı hem de ithal olduğu da söylenmektedir.

Marşın bestesinde bir prozodi sorunu olduğundan söz edilir.

Bu sorun daha ilk dizede karşımıza çıkar.

Halkımız İstiklal Marşı yerine hala “Korkmaz sönmez” marşı, der ve söylerken de Korkma sönmez yerine “Korkmaz sönmez” diye söyler.

Kazım Karabekir Paşa ise güfte ve bestesi kendisine ait olan eseri ile ilgili olarak 26 Temmuz 1922 tarihinde Sarıkamış’tan Hey’eti Vekile Reisi Rauf Beyefendi Hazretlerine (Bakanlar Kurulu Başkanı) bir telgrafla gönderdiği mesajında Mehmet Akif’in güftesi için çok ciddi eleştiriler getirir. Eleştiri şiirin kendisine değil, güftenin bir milli marşa uygun olmamasınadır. Yine Yalçın Küçük’ten aktarıyorum.

(…)

“’Hüda’, ‘Cüda’ gibi kafiye hatırı sözleri halk söyleyemez, marşın güftesi de bestesi de halkın seviye ve harsına göre olmalı. Bu kısa ve herkesin vicdanından gelebilecek sesler olmak ve bu sesler Türk milletinin terennüm edebileceği bir besteye bürünmek lazımdır.

Medeniyete canavar diyen bir marşın Paris’e gönderilmesi de garibtir. Kelimelerin kuvvetini ve güfte ile beste arasındaki münasebeti ve bunların Türk’ün ruhuna ve yapacağı tesiri, Fransızca’ya tercümesinden okuyacak Fransız musikişinasları nasıl anlar. Onlar, Fransızca güfteye uyacak ve kendi zevk-i millilerine hoş gelecek beste arayacaklardır.

(…)

İstiklal Marşı’nı milletimizin ağzı ve ruhu terennüm etmelidir.

Yoksa anlamadığı, sevmediği bir şey zorla söyletilemez.

(…)

Ansiklopedilere geçecek, her lisana tercüme edilecek bir güfteye, bir de ecnebi gözüyle bakmalı ve en mühim kanunları bile tashih ve tadil ederken bu ilmi hatayı da tashih etmeliyiz.

Karabekir Paşa bestesini Sarıkamış’ta askeri bandoya çaldırır.

(…)

Millet bayramı şerefine bando ile çaldırdım, beste dahi güfte ile münasebetli ve o derecede kuvvetli olduğundan derhal taammüm etmiştir.” [4]

EMANET TAŞ PLAK

2002 yılı Temmuz ayında Mişa ile Marmara Adası’nda onun yazlığında buluşup sohbet ediyoruz. Onu ziyarete sık sık Marmara Adası’na gelirim.

Bu gelişimin de keyifli bir anında Mişa kitaplığından bir şey alıp geliyor.

Alıp getirdiği şeyin bir plak olduğunu anlıyorum. Ancak bu plak bir 45’lik mi yoksa 33’lük mü elime almayınca anlayamıyorum.

Plağın üzerinde yıpranmış ve rengi sararmış zarfının üzerinde ODEON yazısını görüyorum ve plağın bir taş plak olabileceğini düşünüyorum.

Mişa büyük bir incelik göstererek yıllarca önce eline geçmiş olan bu taş plağı adeta “Emaneti sahibine, koruyucusuna” teslim edin ilkesine bağlı kalarak bana hediye ediyor.

Plağı elime alıyorum.

Evet, bu bir taş plak. Ama dışındaki ODEON yazılı zarf ile içindeki plak uyumlu değil.

Zira plak ELECTROLA Plak Şirketi tarafından basılmış.

ODEON zarfı sadece korucuyu amaçla kullanılmış.

Heyecanla taş plağı zarfından çıkararak elime alıyorum.

Plağın Osmanlıca ve onun Fransızca tercümesi olan adına bakıyorum, heyecanım daha da artıyor.

Plağın Fransızca tercümesinden bu plağın İstiklal Marşı kaydı olduğu anlıyorum.

Ancak marşın Fransızca tercümesinde yazılı olan “Marche de L’Independance” tam olarak İstiklal Marşı’nın karşılığı olmuyor.

Zarfı Odeon-içi Electrola

Zira İstiklal Marşı bir Bağımsızlık Savaşı veya mücadelesi sonunda yazılmadı.

Kurtuluş Savaşı başlarında yazılmış olan bu milli marşın adının İstiklal Marşı olması daha doğrudur.

 

Plağın ön yüzü – İstiklal Marşı

Sonraki zamanlarda Fransızca “Marche de L’Independance”, yani Bağımsızlık Marşı olarak yapılan tercümenin hatalı bir tercüme olduğunu, zira Osmanlıca başlığın İstiklal Marşı olduğunu anlıyordum.

Plağın arka yüzünü çeviriyorum. Orada karşıma çıkan marş ise Marche de S.E. Gazi Moustafa Kemal Pacha. S.E. kısaltmasının deşifresi de kolay olmuyor. S.E. kısaltmasının Fransızca’da “Son Excellence” olduğunu öğreniyorum.

Yani “Ekselansları Gazi Mustafa Kemal Paşa Marşı” yani bizim bildiğimiz ve sık sık söylediğimiz İzmir Marşı.

Plağa alınırken bu marş Gazi Mustafa Kemal Paşa Marşı olarak alındığı için öyle biliniyor.

 

Plağın arka yüzü: Ekselansları Gazi Mustafa Kemal Marşı

Marşların Arap harfleriyle yazılmış olduğuna bakarsak, plak 01 Kasım 1928 tarihli Harf İnkilabı’ndan önce basılmış demektir.

Plak şirketi ELECTROLA’nın kuruluş tarihine, 1925 yılına bakarsak, plağın İstiklal Marşı’nın Ali Rifat Bey tarafından yapılan bestesinin kabul tarihi olan 1924 yılından sonra basılmış olduğunu anlarız.

Cumhuriyet 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilir. Bu durumda yeni ve genç bir cumhuriyetin, kendisini var eden, tanıtan, ilan eden milli marşının hızla ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekmektedir.

O günün koşullarında müzik okullarının, müzik öğretmenlerinin, bandoların yaygın olmayışı ve gerek Dr. Rıza Nur’un gerekse Kazım Karabekir Paşa’nın beste ile ilgili olarak “Söylenme zorlukları” ile ilgili yazdıkları dikkate alındığında marşın sözsüz olarak taş plakta basılarak vakit geçirmeksizin ülkeye getirtilip, başta okullar ve kamu kuruluşlarında dinletilerek bir ses, kulak aşinalığı ve milli bir heyecan sağlanması istenmiş ve vakit kaybetmeden bastırılmış olduğu düşünülebilir.

Öte yandan Mustafa Kemal’in çok sevilen ve çok bilinen bir kişilik olarak unutulmaması, İstiklal Savaşı-İstiklal Marşı ile birlikte anılmış olması düşünülerek plağın ikinci yüzüne Gazi Mustafa Kemal Paşa Marşı kaydedilmiş olabilir.

Electrola’nın plak lisansını Aralık 1925 tarihinde aldığını düşünürsek, o halde Mişa’nın bana hediye ettiği, emanet ettiği ve bir yüzünde İstiklal Marşı, diğer yüzünde İzmir Marşı kayıtlı olan bu taş plağın en erken Aralık 1925 tarihinde, en geç ise 01 Kasım 1928 tarihinden önce basılmış olduğunu anlarız.

Ne yazık ki plak üzerinde baskı tarihi ile ilgili bir bilgi bulunmuyor.

Plakta yer alan başka önemli bir bilgi ise seslendirmeyi yapan orkestradır.

Orkestranın adı Fransızca tercümede Orchestre du President de La Republique Turque, yani Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Orkestrası yazmaktadır.

Osmanlıcasında ise bu orkestranın Riyaset-i Cumhur Orkestrası olduğu anlaşılmaktadır.

Bu bilgi de bize, bugün adı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası olarak bilinen orkestranın 27 Nisan 1924 tarihinde ilk kurulduğunda adının Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti olduğunu göstermektedir. Yani taş plağın baskı yılının 1924 yılından sonra ve Electrola Plak Şirketi’nin kuruluş tarihi olan Aralık 1925 tarihinden sonra olduğu anlaşılmaktadır.

Yani Mişa, Alman vatandaşı Mişa, dostum ve üniversiteden hocam Mişa bana yüz yıl önce basılan ve üzerinde İstiklal Marşı’nın kayıtlı olduğu bir taş plak hediye ediyor, emanet ediyordu.

Mişa’dan taş plağı alırken, bunun, böylesine önemli ve eski bir eserin, hediyenin, emanetin altında ezileceğimi hissediyorum.

Mişa da çok mutlu, emaneti emin bir ele teslim etmiş olmanın mutluluğu içinde.

Kucaklaşıyoruz.

Taş plakta kayıtlı her iki marşı aşağıdaki linklerden dinleyebilirsiniz.

ELECTROLA PLAK ŞİRKETİ

Electrola bir Alman plak şirketi ve Universal Music Group'un yan kuruluşudur.

8 Mayıs 1925'te İngiliz Gramofon Şirketi, Berlin yakınlarındaki Nowawes'te Electrola GmbH'yi kurdu ve plak lisansını Aralık ayında aldı. Mart 1931'de, ana şirketinin Lindström'ün ana şirketi Columbia Gramophone Company ile birleşerek EMI'yi oluşturmasıyla Electrola, böylece birleştirilmiş kuruluşun Alman yan kuruluşu haline geldi. 

MİSAFİR İŞÇİLER / GÖÇMEN İŞÇİLER / EMANET İŞÇİLER

VE TÜRKÜOLA

Türkiye’den ilk yurtdışı işçi göçü 30 Ekim 1961 yılında Almanya’ya olur.

Almanlar Türkiye’den gelen işçilere “Göçmen” işçi yerine “Misafir İşçi”, Almancası ile yazacak olursak “Gastarbeiter” diye seslenir ve öyle kaydederler.

Misafir emanet, demektir, geçici demektir.

N’oldu hemen emanet mi geldin de kalkıp gidiyorsun, diye gelmesiyle kalkması bir olan misafire sitem eden ev sahibinin siteminde gizli olan “Emanet” sözü aslında Türkiye’den giden işçiler için de geçerliydi. Hem Almanlar hem de Türkler bunun bir çeşit misafirlik olduğunu ve kısa süre sonra misafirliğin biteceğine ve geri döneceklerine inanıyorlardı.

Hala öyle mi düşünülüyor, yoksa misafirlik mi biraz uzadı?

TÜRKÜOLA PLAK ŞİRKETİ

30 Ekim 1961 tarihinin üzerinden çok geçmez, Almanya’ya üniversite, Alman Dili ve Edebiyatı-Germanistik- okumaya giden Yılmaz ASÖCAL 1964 yılında Köln’de TÜRKÜOLA plak şirketini kurar.

Yılmaz ASÖCAL çok önemli bir açığı, bir açlığı ve özlemi çok iyi fark ederek kurduğu plak şirketine kimlerin plağını basmaz ki?

Dönenim bütün ünlü seslerinin plağı TÜRKÜOLA’dan çıkar. Almanya’da basılan plakların tamamı yok satar, özlem derindir.

Bu arada Yılmaz ASÖCAL’ın plak şirketinin adı da çok ilginçtir ve sondaki “OLA” hecesi hem Türkler için “Hayır ola,” der gibi Türkü Olsun, Türkü Ola, derken hem de Almanlar’a geçmişlerinin efsane plak şirketi olan ELECTROLA adını anımsatmaktadır. Çok iyi ve semantik bakımdan çok yerinde bir isim/marka adı seçimidir.


GRAMOFON BULUNUR MU?

2016 yılında taş plağı yeniden alıyorum elime. Çalıştığım işyerine götürüyorum.

İşyeri sahibi Ahmet ARKAN Bey’in bir gramofonu var.

Kendisine bende çok eski bir taş plak olduğunu ve bir yüzünde İstiklal Marşı kayıtlı olduğunu söylüyor ve dinleme imkanı olup olmadığını soruyorum.

Ahmet Bey de bu sözleri duyunca heyecanlanıyor. Hemen, diyor.

Ertesi gün taş plağı getiriyorum.

Ahmet Bey’in gramofonu hunili, yani borulu tip bir gramofon.

Plağı çıkarıyorum, Ahmet Bey önce plağa bakıyor, heyecanla nereden bulduğumu soruyor.

Mişa’dan söz ediyorum.

Ahmet Bey de tanıyor Mişa’yı.

2008 tarihinde Almanya’da Hannover’de fuardayken Mişa yanına annesini de alarak fuara beni ziyarete geldiklerinde onu ve annesini Ahmet Bey ile tanıştırmıştım.

Ahmet Bey Mişa adını duyunca daha da heyecanlanıyor.

Taş plak yerine yerleştiriliyor. Kurma kolu ile gramafon kuruluyor. Sonra her iki yüzünü de dinliyoruz.

Ahmet Bey’in İstiklal Marşı çalınırken plağın sonuna kadar ve heyecan içinde hazır ol vaziyetinde olduğunu fark ediyorum.

BAŞKA BİR GRAMOFON VE KAYIT

Ahmet Bey ile dinlediğim taş plağın kaydını yapamamıştım.

Buna üzülüyordum.

Sungurlu’da emekli bir ilkokul öğretmenimiz var. Adı Hüseyin Çelik. Antika merakı olan Hüseyin Hocamda gramofon olabilir.

14 Ocak 2024, Pazar akşamı Hüseyin Hocamı arıyor ve bir tarafında İstiklal Marşı’nın kayıtlı olduğu 1925 baskısı bir taş plaktan söz ediyorum.

Ardından kendisinde çalışır durumda bir gramofon olup olmadığını soruyorum.

Hüseyin Hocam da heyecanlanıyor, çalışır gramofon var, diyor ve ardından, satarsan alırım, demeyi de ihmal etmiyor.

Hayır, Hocam, diyorum, satılık değil.

Sadece dinleyeceğim ve kaydını yapacağım.

Tamam, o halde, diyor Hüseyin Hocam.

15 Ocak 2024, Pazartesi günü Hüseyin Hocamın yanına, Sungurlu’ya gidiyorum.

Gramofon hazır. Kapağı açılıyor.

Hüseyin Hocamın gramofonu hunili olan tipte değil, çanta tipi, her yere taşınabilir bir gramofon ve Sovyet malı.

 

Çanta tipi gramofon

  Kuruluyor

Kurma kolu kuruluyor.

Taş plak gramofona yerleştiriliyor.

Hazır mısın, diyor Hüseyin Hocam.

Evet, diyorum.

Taş plak dönüyor. Kayıt başlıyor. 

SONUÇ 

Güfte ve beste ayrı ayrı veya ikisi birlikte ne kadar eleştirilse de hangi şartlarda ve konjonktürde güftesi yazılmış olsa da, yerlerine yenisi kabul edilip konulana kadar, sonuçta ortada Milli dediğimiz bir marş bulunmaktadır.

Günümüzden 100 yıl kadar önceki bir tarihte kaydedilmiş olan ve 1930 tarihine kadar adeta “Emanet” kabul edilen, daha sonra başka bir bestesi yapılan bu marşın bulunduğu taş plak, geçici bir görevle, emanet olarak beş yıllığına Türkiye’ye, Hacette Üniversitesi’ne gelen bir Alman tarafından bana “Emanet” olarak veriliyor. Onu diğer emanetlerde olduğu gibi, çok iyi bir şekilde koruyacak ve saklayacağım.

Mişa bu emaneti istediği zaman benden geri alabilir.

TEŞEKKÜR

-Taş plağı bana emanet eden Dr. Michael FRİTSCH’ye,

-İlk defa dinleme imkanı yaratan merhum Ahmet ARKAN’a,

-Osmanlıca tercümeyi yapan Dr. Muhterem UYSAL’a,

-Fransızca tercümede geçen S.E. kısaltmasını deşifre eden Jale Reyhan İDEMEN’e,

-Plağı tekrar dinleme imkanı veren ve kayıt için yardımcı olan Hüseyin ÇELİK’e,

teşekkür ediyorum.

AKTARILAN METİNLERİN KAYNAKLARI:

-Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, Frankfurt, 1929-1982, s.538-539

-Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul, 1960, s.1126-1128

MARŞLAR

Kazım Karabekir

İSTİKLAL MARŞI

Ya istiklal ya ölüm

Vatanım, milletim, sancağım, evim

İstiklalsiz yoktur yerim

Zincir vurdurur mu Türkler boynuna

Varlığı fedadır vatan yoluna

Biz tarihin Türk dediği yılmaz milletiz

Hür yaşar hür ölür nurlu milletiz

Güfte ve beste Kazım Karabekir- 26.07.1922

La Marseillaise

MARSEYEZ-YÜRÜYÜN Kİ

İleri kardeşler vatan için ileri!

Şan şeref günü geldi çattı işte!

Karşımıza geçmiş kanlı sancağını

Tiranlık bir kez daha çekiyor göndere

Nasıl bağırıyor duyuyor musunuz uzaktaki

Alanlarda bölük bölük askerler?

Saflarımıza dayandılar öldürmeye gelmişler.

Karılarımızı, çocuklarımızı ve bizleri!

Haydi vatandaşlar sıklaştırın safları silahları kapın!

Yürüyün ki şu alçakların kanlarıyla toprağımız sulansın!

Güfte ve beste: Claude-Joseph Rouget de Lisle-1792



[1] Gizli Tarih-Çöküş-Yalçın Küçük-Mızrak Yayınları-2010-Birinci Baskı, s,47

[2] Y. Küçük, age, s.48

[3] Y.Küçük,age,s.48

[4] Y.Küçük, age, s.66-67