27 Mart 2023 Pazartesi

VARTOLULAR

Güllü Erol
Güneş Abla
Ve diğer Vartolular anısına

Çorum Yetiştirme Yurdu’nda en küçüğümüz yedi, en büyüğümüz 18 yaşında hepimiz çocuktuk.

Kimin hangi ilçeden hatta o ilçenin hangi köyünden geldiğini bilirdik.

Kız kardeşlerimiz, ablalarımız da vardı, erkek kardeşlerimiz, abilerimiz de.

 Yakın köylüler birbirlerini geldikleri köyün adını başına koyarak çağırırdı: Üç Köylü, Asarkavaklı, Aşdavullu gibi.

 Çoğumuz, kızlar ve erkekler, Çorum’un ilçelerine bağlı farklı köylerdendik.

Sanki bazılarımız daha farklı yerdenmiş veya sanki kendisi de köylü değilmiş gibi, diğerini çağırırken “Köylü” diye çağırırdı.

İlkokuldan sonra ortaokulda başarılı olamayıp okuyamayan erkek çocuklar bir işe verilirdi.

Onlara genel olarak “İşçiler” derdik. Kız çocuklar okumasalar bile işe verilmezlerdi.

Biz öğrenciler, işe gitmeyenler, okul, etüt, spor gibi etkinliklerde ve akşam koğuşlarda bütün gün bir arada olurduk.

Herkes herkesin anasını, babasını, hikayesini, köyünü de bilirdi.

VARTOLULAR

 Ama yedi yaşımın çocukluğunda kulağıma her gün farklı ve daha önce hiç duymadığım bir kelime, bir ses çarpardı: Vartolular.

Onların ne köyü vardı ne köy isimleri söylenirdi.

Onların hakkında pek bir şey bilen yoktu.

Kızlı erkekli Vartolular genellikle bir arada dururlar, bir arada gezerlerdi.

Vartolu olmayanların söylediği o “Vartolular” sesi kulağıma her çarptığında merakım daha da artardı.

Öğretmenlerimiz, sıhhiyemiz Şuayip Abi, berberimiz Hıdır Abi, gece bekçimiz Süleyman ve bakıcı annelerimiz de bir konu açıldığında onlara öyle seslenirdi: Vartolu-Vartolular

Merakımı yenemeyip onlardan birisine veya onlardan, Vartolu olmayanlardan birisine soramazdım. Vartolu kim, neden onlara Vartolu diyorsunuz? İsimleri yok mu?

Çorum’da Varto diye bir yer mi var? Varsa adı neden bizim köylerimizi gibi değil?

Ayrı duruşları, dillerindeki farklılıkları, Çorum’un bozkırına uyan soluk benizli biz Çorumlu çocukların tenlerinden farklı esmere çalan tenleri, arada bir daha önce hiç duymadığım tutturdukları türküleri merakla dinlerdim.

Hele bazı Yurt Gecelerinde Vartolu kızların Vartolu erkeklerle yan yana veya kızlar ve erkekler ayrı halaya durduklarında sergiledikleri oyun, figürler, halaya eşlik eden ve anlamakta zorlandığım türküleri büyülerdi beni.

İsimleri de bizim Çorum yöresinde yaygın isimlere benzemiyordu.

Güneş Abla vardı, hepimizin, Vartoluların da çoğunun ablasıydı.

Güneş, diye isim mi olurdu? Çok hoşuma giderdi Güneş adı.

Avni Abi vardı, bizim buralarda pek duymadığım bir isim.

Mesela Avni Abi neden hızlı hızlı konuşur, hep bir şeyden kaçar gibi neden hızlı hareket ederdi? 

Kumriye biz yaşlarda olsa gerek, Güneş Ablanın kız kardeşiydi. O çocuk halimde anlamını bilemesem de, “Küçük güvercin” demektir. Güvercin kadar narin ve güzeldi gerçekten de.

Biz de buralarda “Kumru” deriz güvercine.

Pınar Yılmaz, Sabriye Ablanın küçük kız kardeşiydi. İspanyol paça ve ütülü pantolonunun paçaları yurdun ana giriş merdivenlerine değmesin diye, iki elinin parmak uçlarıyla iki pantolon paçasını yukarı doğru çeker, hep uzun Rapunsel saçlarıyla hanım hanım yürürdü

Vartolu Güllü dışında Güllü adında başka bir kız kardeşimiz yoktu.

İki Lütfiye vardı. İkisini ayırt etmek kolaydı. İkisini de isim ve soy isim birlikte söylerdik. Büyük olanı Lütfiye Çeteci, küçük olanı Vartolu Lütfiye Polat.

Soy isimleri de farklı gelirdi bana, anlayamaz, anlam veremez, ama merak içinde kalır, söyledikçe hoşuma giderdi. Andık, Zeynep’in soyadıydı.

DESTANCILAR

Okumaya ve etrafı gözleyen meraklı halimle bir gün Çorum’da kurulan pazar yerinde dolaşırken sağ elinde bir mikrofon, boynunda kumaştan askısıyla göğsüne kadar asılı olan Schaub-Lorenz teyp, omuzuna çapraz asılı “Lufthansa” yazılı mavi renkli suni deriden yapılma el çantasına doldurulmuş kağıtlarla karşı taraftan bana doğru gelen adamı fark ettiğimde adamın bu haline bir anlam verememiştim.

Yaz sıcağında üzerindeki beyaz gömleğin yakasını göğsüne kadar açmış, yaka yeriyle ensesinin arasına beyaz bir mendil koymuş, ter içindeki bu adam da kimdi?

Sağ elindeki mikrofonla arada bir şeyler konuşuyor, sonra da boynunda taşıdığı teybin bir tuşuna basıyor, teypten çıkan yanık sesli bir erkek fonda müzik olmadan bir ağıt söylüyor, pazara gelen kalabalık bir yandan alışverişine devam ediyor, gelip gidiyor, bir yandan da kulağını bu sese vererek ağıtı dinliyordu.

Bu adam pazarda öteberi, meyve sebze satanlardan farklı bir şey mi satıyordu acaba? Öyle olsa alın, gelin alın, diye çığırtkanlık yapardı. Adam sadece sağ elindeki mikrofonla arada bir şeyler konuşuyor, sonra teybin tuşuna basıyor pazara gelenlere bir ağıt dinletiyor, sonra da insanlar adama para uzatıyor ve adam da o Lufthansa yazan çantasından tek bir yaprak kağıt çıkararak insanlara veriyordu.

Adam sabit bir yerde durmuyor, pazar yerinde sürekli geziyor ve artık bıkkınlık veren tekrarıyla hiç durmadan mikrofona bir şeyler söylüyor, teybin tuşuna basıyor, Lufthansa çantasından bir yaprak kağıt çıkararak isteyene para karşılığında veriyor.

Destancının Lufthansa Çantası 
Schaub-Lorenz Teyp

GEDİZ DEPREMİ

O kan ter içinde kalmış, ama ütülü ve kısa kollu beyaz gömleği, arkaya doğru taranmış, kır düşmüş saçlarıyla da dikkat çeken adamın yanına yaklaşarak, ama hiç konuşmadan 10 kuruş vererek bir yaprak kağıt da ben aldım. Kurşun harflerle dizgisi yapılmış bir matbaadan çıktığı belli olan kağıt, arkası ve önü tamamen dolu, dörtlüklerden oluşan bir şiir gibi duruyordu. Hemen ilk dörtlüğe hızlıca bir göz atıp okudum. Adamın teybinden çıkan o yanık sesli adam da aynı dörtlüğü okuyordu.

Destan, deniyormuş bu kağıtta yazanlara. Adama da destancı. Ağıtı kendisi mi okuyor, başka birisinin sesi mi bilemem ki o çocuk halimle.

Destanın tamamını okuyorum. Bir depremi, bir felaketi anlatıyor.

Gediz, diye bir yerden söz ediyor. Evsiz kalanlardan, yetim ve öksüz kalan bebeklerden, ölenlerden söz ediyor.

Gediz Depremi, 28 Mart 1970.

Destanda bu tarih de yazıyor.

İlk defa, bu pazarda, alıp okuduğum destanla fark ediyorum depremin ne olduğunu.

Sonra daha gerilere gittikçe Erzincan Depremini, daha yakına geldikçe içinde bulunduğum, yaşadığım Gölcük Depremini.

VARTO DEPREMİ – KAF KAF

19 Ağustos 1966 tarihinde, saat 12.22’ de, 6.9 büyüklüğünde, 30 saniye süren bir deprem olur Varto’da.

Resmi kayıtlara göre 2.394 kişi hayatını kaybeder.

Başrollerinde Tunç Okan ve Gülsüm Kamu’nun oynadığı, Remzi Jöntürk’ün yönettiği YAŞAMAK HARAM OLDU filmi depremden hemen sonra, 1966 yılında çekilmiştir.

Filmin son çeyrek saati Varto ve deprem görüntüleri gelir gözümüzün önüne.

Varto ile ilgili ilk sahne aşağıdaki Varto’ya giriş sahnesidir. İlçeye girmeden sağdaki levhada ilçe nüfusunun

2.820 olduğu görülür. Ölenlerin sayısı ise 2.394. Varto neredeyse tamamen yok olmuştur.

Yaşamak Haram Oldu filminin bir karesi

Depremden 66 yıl sonra kendisi de Vartolu olan yönetmen Hasan Dağ’ın 2022 yılında çekmiş olduğu belgesel film ile yaptığı saha çalışmasında, yaşlıların deprem anını yaşarken bir yandan kaçtıklarını, bir yandan da “Kaf kaf” diye bağırdıklarını tespit eder ve filmin adını da Kaf Kaf koyar.

Hasan Dağ kendisiyle yapılan bir söyleşide Kaf Kaf kelimesinin “ Mezopotamik iki kelime olduğunu, kötülüğü def edip iyiliği çağırma anlamları olduğunu,” söyler.

Hasan Dağ Kaf Kaf kelimesinin günümüzde kullanılan şeklinin “Bismillah Bismillah” olduğuna vurgu yapar.

Öyle midir? Bilemiyorum. Yaşlılar Kaf Kaf diye bağırmış olabilir, ama ben kelimenin anlamının yönetmenin dediği gibi olduğuna doğrusu katılmıyorum. Yapmış olduğum araştırmalarda buna benzer bir şey bulamadım. Etimolojik olarak ise yörede yaşamış ve halen yaşayan Ermenice, Zazaca, Kırmançi, Arapça ve Türkçe dillerine baktım. Kaf Kaf karşılığını bulamadım.

Hep yanlış yaptığımızı yine yapıyoruz. Ermenice “Gül Nahiyesi”[1] anlamına gelen Varto aslında bir bölgenin adıdır, ilçe merkezinin değil. Tıpkı Tunceli’nin Dersim olmayacağı gibi. Dersim de bir bölge adıdır.

İlçe halkı ise yaşadıkları yere Gım Gım, diyor.

Yönetmen Hasan Dağ Kaf Kaf kelimesinin karşılığının yukarıdaki anlamını nereden bulmuş doğrusu merak ediyorum. Sadece ilgi uyandıran, ama anlamı bilinmeyen, gizemli bir kelime mi filmin adı?

Ama bilinen bir şey var ki Kur’an’da yazılı 50. Sure ve surenin başlangıç harfinin okunuşuyla “Kaf” olarak geçer.

Toplam 45 ayet olan surenin 44. Ayet’ inin mealinde “O gün, yer kendilerinden yarılır, onlar süratle koşarlar: işte o bir haşirdir (toplayan ses yn) ki, ancak bize kolaydır.

Bakınız: İbrahim suresi: 48”[2]

Burada haşir, toplayan ses anlamına geliyor.

İbrahim Suresi 48. Ayet ise: “O gün yeryüzü, başka yeryüzüne çevrilir. Gökler de başkalaşırlar. Ve hepsi (bütün insanlar) o tek ve her şeye üstün olan Allah’ın huzurunda toplanacaklar” mealindedir.

Ayette hem yer yarılmasından hem de “Toplanmadan” söz edilir.

Yer yarılması depremden başka ne olabilir?

Toplanın çağrısı ise günümüzde deprem karşısında yapmamız gereken en önemli davranıştır. Şehirlerin, iş yerlerinin belirlenen alanlarında tehlike, yangın, deprem vb durumlarda toplanma alanları ne için yapılır?

O halde Varto depremi sırasında “Kaf Kaf” diye kaçan Vartolu yaşlılar aslında hem depremi haber verip, “Yer yarıldı,” diyorlar, hem de “Toplanın” tehlikesiz bir yere toplanın çağrısında bulunuyor olmalıydılar. Yaşlılar sadece Kaf Kaf diye bağırarak hem Kur’andaki sureye atıfta bulunarak kelime tasarrufu yapıyor ve çağrıya vurgu yapıyor olmalılar, tıpkı günümüzde S.O.S. çağrısı gibi.

Bölge Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde ve depremselliği çok yüksek bir yerdir. Yönetmenin yaşlılar dediği insanlar 1939 Erzincan ve ardından 1946 Varto-Hınıs Depremini yaşamış ve deprem anında kaçmayı ve bir yerde toplanmayı tecrübe etmiş insanlardı.

MEZARLAR

Savaşlar, volkan patlaması, depremler, seller, tayfunlar, maden kazaları vb bütün büyük felaketlerde ölenlerin mezarlarının çoğunun yeri bilinmez, bulunmaz, yoktur hatta.

1939 Erzincan, 1966 Varto ve 2023 Kahramanmaraş depremlerinde hayatlarını kaybedenlerin de çoğunun mezarı belli değildir.

Bizim sevgili Dostumuz Arif Irgaç’ ın Rus işgali altındaki Trabzon’dan kaçarak Şebinkarahisar- Alişar Köyü’ne gelirken “Kaça kaç” yolunda bütün yakınlarını kaybeden dokuz yaşındaki dedesinin yedi yaşındaki erkek kardeşi Arif’i devlet himayesine alır. Dedesinin kardeşinin adını taşıyan Arif Irgaç Dostumuzun devletin himayesinde okuyup öğretmen olan ve 1939’da görev yaptığı Erzincan’da depremde hayatını kaybeden Arif Dedesinin de mezarı yoktur.

Bazen mezarları bulunur, Samsun- Çarşamba-Göğceli Camisi Mezarlığı
 
 Bazen mezarı olsa da adı yoktur.

Varto’da ölenlerin mezarları 1966
          

Kahramanmaraş Depremlerinde ölenlerin mezarları 2023

ZİYARETLER

İran ziyaretinden dönen Beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Varto’yu depremden bir ay sonra ziyaret eder. 1973 yılında Cumhurbaşkanlığı görev süresi dolan Cevdet Sunay’ın aynı yıl, 1966 yılında benim ve küçük kız kardeşim Şerife’nin de devlet koruması altında bulunduğumuz Konya Çocuk Yuvası’nı ziyareti o günden bu yana hatırımdadır.

Yakın zamanlara kadar Cevdet Sunay’ın Konya Çocuk Yuvası’nı neden ziyaret ettiğini hiç anlayamazdım.

Ziyaretin amacı, Varto’da hayatlarını kaybeden anne ve babaların yetim veya öksüz veya hem yetim hem öksüz kalan 0-6 yaş arasındaki çocuklarının devlet koruması altında çocuk yuvalarına verilen çocukların durumunu Konya örneğinde görmekti.

GÖÇLER

Depremlerden sonra hep kitlesel göçler olur deprem bölgelerinden.

Varto Depremi’nden sonra ilk gelen yabancı yardım ekipleri arasında Almanlar da vardı.

Almanya deprem bölgesine çok büyük yardım malzemesi getirmiş ve arama kurtarma çalışmalarına da katılmıştı.

Yetmedi. Almanya Türkiye ile 31 Ekim 1961 tarihinde karşılıklı olarak imzaladığı  “Türk İşgücü Anlaşması” çerçevesinde Vartolu depremzedelerden isteyenlere öncelik tanıyarak onları da işgücü olarak Almanya’ya götürdü.

Aynı Almanya Kahramanmaraş Depremleri sonrasında “Aile Birleşmesi” için Almanya’ya gidiş vize sırası bekleyenlerden depremzedelere öncelik verdi.

Vartolular göç yolunda

Göçlerin en çok olduğu yerlerden birisi de İzmir’di.

Bugün İzmir’de, Çiğli, Harmandalı’nda yaşayan çok sayıda Vartolu bulundukları mahallelerde adı “Gım Gım” olan işletmelere, kasap, kahvehane, cafe vb sahiptirler. Gım Gım ise Varto ilçe merkezinin Zazaca adından başka bir şey değildir.

VARTOLULAR YENİDEN

Dilleri farklı gibi, tenleri farklı, halayları farklı, isimleri farklı, depremin yıkıcı etkisiyle korku içinde kaçıp gelen ve bizim “Vartolular” dediğimiz o çocukların deprem sonrasında devletin yurdun dört bir yanındaki Çocuk Yuvalarına ve Yetiştirme Yurtlarına dağıttıklarından bizim Çorum Yetiştirme Yurdu’na gelenler olduğunu ancak pazar yerindeki destancıdan aldığım ve Gediz Depremi için yakılan ağıtı okuduktan sonra anlayabiliyordum. Bizim yurda toplam 11 erkek, 12 de kızın gelmiş olduğunu Avni Abi’den öğreniyorum.

Vartolu kardeşlerimiz, ablalarımız kendileri göç etmediler, ama doğdukları topraklardan Çorum’a gelerek birer göçmen oldular.

Sonra kız veya erkek yaşları 18’i dolduranlar Yetiştirme Yurdundan ayrıldılar.

Bazıları yaşları dolmadığı halde aileleri tarafından aranıp, bulunup yurttan alındılar.

Bazıları ortaokuldan sonra yatılı okulları kazanarak oralara gittiler bir daha yurtla irtibatları kalmadı.

Yaşları ileri, yedi yaşından büyük olarak Yetiştirme Yurdu’na verilen Vartolu abilerimiz ve ablalarımız hemen 18 yaşlarına geldikleri için onlarla geçirdiğim zamanın anısı çok azdır bende.

Yıllar sonra öğreniyordum, Güllü Erol ve Güneş Ablanın daha ömürlerinin baharında bu dünyadan göçüp gittiklerini.

 Lütfiye Polat anlatıyor: (1959 doğumlu)

 “Deprem anını çok iyi hatırlıyorum. Varto merkezdeki evimiz yıkıldı. Ben, küçük kardeşim ve sekiz aylık hamile annem göçük altında kaldık.

Babam beni göçük altından çıkardı.

Annem ve küçük kardeşim ilk anda ölmüşler, onları kurtaramadı babam.

Devlet bizi Çorum Yetiştirme Yurdu’na vermiş.

Varto’dan hiç kopmadım. Kardeşimin birisi hala orada yaşar. Babam 90 küsür yaşında yakınlarda vefat etti.

Çoğu Vartolu gibi ben de İzmir’de yaşıyorum.”

Lütfiye Polat ortaokulu bitirdikten sonra Sivas Sağlık Koleji’ni kazandı. Hemşire oldu. Bu meslekten emeklidir.

Güllü Erol – Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar

Ortaokul yıllarındaydık. Yurtta yaş akranlığı değil, sınıf akranlığı vardır. Aynı sınıfa gidenler yaşları birbirlerinden büyük veya küçük olsalar da hep aynı akrandır.

Tıpkı askerlikteki devrelerde olduğu gibidir.

Güllü Erol da bizimle sınıf akranıydı. O başka şubedeydi, ama aynı sınıftaydık.

Devlet okullarına gider, barınma, ders çalışma, etüt için akşamları yurda gelirdik.

Bir akşam etüdünde Güllü Erol’un sesinden ilk defa duyduğum o radyo türküsünü bir daha aynı güzellikte ve hüzünde asla duyamadım.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özlerim

Hem annemi hem babamı

Ben köyümü özlerim.

Karanlık ve aşağılık güçlerce katledilen Ümit Kaftancıoğlu’nun Edirne yöresinden derlediği ve Nida Tüfekçi’nin notaya aldığı bu türkü aslında tam da o yıllarda radyolarda söylenir olmuştu. Ama ben ilk defa Güllü Erol’un sesinden dinlemiştim bu türküyü.

Türkünün hemen başında geçen “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” sözü ne de yaman bir çelişki gibidir. Varto’da depremde hayatlarını kaybedenlerin evleri “Yüksek yüksek tepelerde” olmadığı için yıkıldı büyük ihtimalle.

Avni Bulut Abi anlatıyor:

“Ben depreme bizim köyün mezrasında bulunan evimizde yakalandım. Bizim köyün adı Köprücük Köyü, eski adı Kasıman’dır. Yıkanmış arpaları sermiş kurutuyorduk. Kargalar arpaya gelmesin, diye ben de elimde bir sopayla boş gazyağı tenekesine vurarak ses çıkarıyor, kargaları kaçırıyordum.

Evimiz derme çatma bir evdi. Üstteki hatılı tutan iki ağaç direk vardı. Ağaç direğin birisi yıkılınca hatıl da yıkıldı ve ev üzerimize göçtü. Bilincim yerindeydi. Ellerimle toprağı itekleyerek göçük altından kendim çıktım. Gidiyordum, bir ses duydum.

Baktım kız kardeşim Suzan sesleniyor ‘Abi ben de buradayım.’ Döndüm onu da göçükten çıkardım.

Ben Çorum Yetiştirme Yurdu’na geldiğimde 12 yaşındaydım. 1954 doğumluyum.

Depremde anne veya babamı kaybetmedim. Babam ben altı aylık bebekken yüksek ateşten, annem de doğuma bağlı komplikasyondan ölmüşler. Annemi hatırlıyorum.

Bize amcam bakıyordu.

Depremde yetim ve öksüz kalan çocukları devlet yuva ve yurtlara yerleştirmeye başlayınca, benim gibi deprem öncesinden yetim ve öksüz kalanlar da yerleştirildi.

Ben ve erkek kardeşim Yusuf Bulut Çorum Yetiştirme Yurdu’na verilirken, kız kardeşimiz Suzan Kayseri Yetiştirme Yurdu’na verilmiş.

Sonra beni 1971 yılında Muş Yetiştirme Yurdu’na gönderdiler, orada ortaokul ve liseyi bitirdim ve 18 yaşını doldurunca yurttan ayrıldım.”

Cevdet Sunay’ın ziyaretini hatırlamayan Avni Abi’ye depremden hiç unutamadığı bir anı soruyorum.

Depremde değil, ama depremden sonrası bir anım var, diyor Avni Abi.

“Uçaklardan yardım malzemesi atıyorlardı. Bir uçak gördüm, tam üzerimden uçuyordu. Uçağa el salladım. Koştum koştum uçağın peşinden. Uçaktan bir şey sarkıyordu dışarı.

Sonra onu attılar. Gidip baktım. Üç tane somun ekmek. Daha önce hiç öyle ekmek görmemişim. Amcama götürdüm. Yarısını o aldı, ben sana Varto’dan yine alırım, dedi.”

Avni Abinin anlatımından devletin çocukları yuva ve yurtlara verirken kardeşleri ayırmamış olduğunu ve mümkünse aynı köylü olan çocukları bir arada tuttuğunu öğreniyorum. Çorum Yetiştirme Yurdu’nda da durum öyleydi.

Kardeşler

Sabriye – Hanım – Yılmaz Pınar

Avni – Yusuf Bulut

Süleyman – Kazım İncesu

Güneş – Kumriye Çelik

Hasan – İsmail Şahin

SON VARTOLU

Kızım Ülke ile bir Tiflis gezisindeyiz. Önceden yer ayırtmış olduğumuz evi arıyoruz. Eski Tiflis mahallelerinden birinde, yola bakan bir yerde evi buluyoruz. Anahtarı nerede, bizi karşılayacak ev sahibi nerede, kimseyi göremiyoruz.

Derken yolun öbür tarafındaki küçük bir bakkaldan esmer yüzlü, karalar içinde yüzünde zoraki gülümsemeyle bir kadın geliyor yanımıza.

İngilizce konuşarak bize evin anahtarını veriyor, “Ev sahibi anahtarı bana bıraktı, sizin geleceğinizi biliyorduk, ama o İngilizce bilmediği için size ben yardımcı olacağım,” diyor.

Son günümüze kadar bize yardımcı olan bu kadının bakkal dükkanına girip bir şeyler aldık. Son gün ise valizlerimizi dükkanına emanet bırakmak istiyoruz. Dükkan kaldırımdan üç basamakla aşağı inilen, karanlık, içeride sürekli ampül yanan, havasız, penceresiz bir yer. Raflarda votka,bira ve sigara dışında doğru dürüst bir şey yok. Ne kazanıyor bu kadın acaba? Üstelik neredeyse 24 saat açık.

Gittiğimizde havalar soğumuştu.

Kadının dükkanda bir ısıtıcısı bile yoktu.

İngilizceyi nereden öğrendiğini soruyorum kadına. “Ben İngilizce öğretmeniyim, diye cevap veriyor.

-Yüzünüz çok hüzünlü ve Gürcü yüzüne benzemiyor.

-Evet, ben Ermeniyim.

-Nere Ermenisi?

-Türkiye.

-Türkiye’de neresi?

-Varto. Atalarım Varto’dan gelmişler 1915’ten sonra.

Dilim tutuluyordu. Hüzün çöküyor. Ağlamak istiyorum. Yapamıyorum kızımın yanında.

Varto’ya ata topraklarınıza gitmek isterseniz işte benim adım ve telefonum, ne zaman ararsanız, sizi alır götürürüm, diyorum kadına.

“Ama burayı bırakamam, kızım tıp tahsili yapıyor, eşim yok, kızımın okul masrafını karşılamak için dükkanı hiç kapatmamam gerekiyor,” diyor kadın.

2019 senesiydi. Vartoluları en son1974 yılında yurtta görmüştüm.

Tiflis’te yaşayan, yüzü hüzün dolu bu Ermeni kadın gördüğüm son Vartoluydu.

SON SÖZ

Varto Depremi’nden sonra yurt içinden ve yurt dışından giysi yardımları da gelir süt tozu yardımları da.

Vartoluların hayatlarında hiç görmedikleri bir giysi de çıkar yardımların içinden: sutyen ve hiç bilmedikleri bir toz: süt tozu

Usta şairimiz Cemal Süreya Varto Depremi’ni anlatır bir sutyen ve süt tozu sentezinde acıları harmanlayarak.

Güneş Ablanın, Güllü Erol’un ve depremlerde kaybettiklerimizin hepsinin ruhları şad olsun.

Anılarını ve fotoğraflarını benimle paylaştıkları için Lütfiye Polat kardeşime, Avni Bulut Abime, irtibatı sağlayan Gülsehan Akpınar kardeşime şükranlarımı sunuyorum.

Afyon Garındaki[3]

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni,
Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

Eşiklere oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

 

Recep Babayiğit

Hattuşa, 17 Mart, Cuma 2023

 

Güneş Çelik Abla, solda    

Soldaki Kumriye Çelik, Güneş Ablanın kız kardeşi  

Ortada, saçında kurdela olan Güllü Erol

Varto Depremi’nden sonra Çorum Yetiştirme Yurdu’na gönderilen 11 Vartolu’dan onu.  Avni Abi 11 Vartoluyla yurtta Varto Spor takımı kurduklarını da anlatıyor.

 Avni Bulut Abi, o yıllarda ortaokul öğrencilerinin kasket takması zorunluydu 

Solda Güllü Erol- sağda Lütfiye Polat

Yurdun terzisi Saide annenin kız çocukları için dikmiş olduğu bir örnek elbise. Arka plandaki daha küçük kızların üzerinde de aynı elbise görülüyor. Erkekler için de Yaşar Ustamız dikerdi hep bir örnek gömlekleri.

 


[1] Adını Unutan Ülke Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü-Sevan Nişanyan-Everest Yayınlar-2010-Birnci Baskı, s.249

[2] Hak Dini Kur’an Dili Meali Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır-Hazırlayanlar: Selahattin Kaya-Dr. Cahid Baltacı-Kerim Aytekin

[3] Güz Bitigi-Cemal Süreya-Can Yayınları-2020-Dördüncü Baskı-s,28




27 Ocak 2023 Cuma

ADALET CİMCOZ’DAN ADALET PEE’YE İSTİHBARİ SANATLAR (İkinci Bölüm)

Benzer koşullar benzer sosyal olayları, benzer kişileri, benzer sanatçıları yaratır.

Adalet Cimcoz ile aynı tarihte, 1910 yılında doğmuş ve gerçek adı Emine Adalet olan ve Türk Mata Harisi olarak bilinen Adalet Pee de benzer koşullarda büyüdü. 

Adalet Pee çok ilginçtir ki, serüven ve düş kırıklıklarıyla dolu hayatında istihbarat birimlerine Adalet Cimcoz gibi üstü örtülü şekilde değil, açıktan destek verdi.

Adalet Pee’ nin icra etmiş olduğu istihbari sanat sahne sanatları, dans gösterileri oldu.

Çok küçük yaşta kaybettiği anne ve babasının yerini dolduracak bir güvence, bir koruma aradı hep. Bu arayış sonraki yıllarda onu hep güçlü kişiler ve kurumlarla yan yana getirdi. Bu kişiler arasında Mustafa Kemal, Goebbels, Hitler, konsoloslar, cumhurbaşkanları, polis emeklileri ve daha bizim bilmediklerimiz vardı.

Çok hızlı bir yükseliş aynı hızla çöküşe geçmedi, hayatının sonuna kadar sanatını icra etti.

Emine Adalet Pee

EVLİLİKLERİ / AŞKLARI

Resmi olarak iki kere evlenen Adalet Pee ilk evliliğini çocuk yaştayken Almanya’daki amcasının iş bulmak için İstanbul’a gelen kayınbiraderi Harry Pee ile yapar. Soyadı olarak hep Pee soyadını taşır.

Onu dansa, sahneye hazırlayan, ona bu işi, bir meslek olarak sunan Alman eşi Harry’dir.

Resmi son evliliğini ise emekli bir polisle yapar. Tek amacı ilerleyen yaşında bir güvence aramak, sığınmaktır. Resmi olarak iki evlilik vardır, ama aşksız ve aşık olmaksızın geçen günü yoktur Adalet Pee’nin.

Aslında güvence ve korunma duygusu hep vardır, gençliğinde de vardır.

Belki de hayattaki tek umudu oğlu Orhan’ı da çok genç yaşta kaybedince bu duygu karşı konulmaz bir şekilde onu bu arayışa sürükler.

Harry, Adalet Pee ile evlenebilmek, Adalet’in babaannesinin iznini alabilmek için Müslüman olur ve kendine bir Türk adı alır: Ali İlhami.

Adalet Pee küçük yaşlarda turnelere çıkar eşiyle. Ordu’da öğretmen, ressam ve tamburi Mehmet Rıfat Bey’e aşık olur.

“Mehmet Rıfat Bey sessizce dinledi ve ‘İyi bir kocanız var…’ dedi” Emine Adalet başıyla onayladı. İyi bir kocası ve iyi bir hayatı vardı, o halde Mehmet Rıfat’ın yanında ne işi vardı? Emine Adalet’in, Mehmet Rıfat’ın yanına gidip gelmesi Ordu’da çok geçmeden fark edildi. Dedikodu hemen yayıldı.”[1]

Adalet Pee dedikodulara rağmen aşkının peşinden gider.

“İş bu kadar ayyuka çıkınca, Emine Adalet’in ziyaretlerini kesmekten başka çaresi kalmamıştı. Bütün gece düşündü. Ali İlhami’yi terk edebilir miydi? Kocasından ayrılmayı asla istemiyordu. Mehmet Rıfat’la olmak istiyor muydu? Hem de her şeyden çok arzuluyordu onu.”[2]

Adalet Pee ve eşi artık turneler için yurtdışına giderler. Rodos’ta bulundukları bir gün yolu başka bir aşkla kesilir Adalet Pee’nin, Ernesto’nun aşkıyla. Adalet Pee bu kez kendinden beş yaş küçük, 18 yaşında bir gence aşık olur.

“Ernersto’ydu yolu kesen. Bu sefer dansa değil, motosikletine davet ediyordu. Biraz tereddüt etse de Emine Adalet atladı Ermesto’nun arkasına, motorun ilk hareketiyle birlikte de sarıldı beline.(…) Genç aşıklar gibi sahilde yürümeye başladılar ve birbirlerine hikayelerini anlattılar.”[3]

Adalet Pee her aşkında anne babasından eksik kalan bir güvence, koruma arar gibidir. Ernesto’yu çok genç bulur, hatta çocuk, öyle olmasa belki de Harry’ yi- Ali İlhami’yi hemen terk ederdi.

“Emine Adalet uzun uzun baktı Ernesto’nun yüzüne, alnına düşen perçemlerini eliyle düzeltti ve ‘Kocam olamayacak kadar gençsin. Çocuksun sen hala’ diyerek motosiklete doğru ilerledi.”[4]

Sıradan aşklar değildir Adalet Pee’yi yakalayan, sarıp sarmalayan aşklar. Bu aşkların içinde kralların, asillerin, yüksek rütbeli subayların aşkları da vardır.

İlkini belki de platonik olarak Mustafa Kemal’e karşı yaşamış olmalıdır.

Konya’da Mustafa Kemal’in huzurunda bir gösteri yapar Adalet Pee. Gösteriden sonra Mustafa Kemal Adalet Pee’ye elini öptürmez, “Sanatçı el öpmez” der ve onun Avrupalarda bu milli danslarımızı tanıtmasını tavsiye eder. Elini öptürmeyen Gazi, Adalet Pee’nin yanaklarından öper.

“Emine Adalet elini öpmek üzere hamle yaptı ama Gazi onu durdurdu ve iki yanağından öptü. Emine Adalet oteline dönerken yumruklarını gözlerine bastırmıştı. Gözyaşları yanaklarına insin de Gazi’nin öptüğü yeri yıkasın istemiyordu.(…) Mektubunda ‘Yanaklarımı günlerce yıkamayacağını’ yazacaktı. İzi silinsin istemiyordu. Ki bunu daha sonra pek çok söyleşisinde de dile getirecekti.”[5]

Kral VI. George çıkar karşısına, aşk sınır ve mekan tanımaz.

“Göz ucuyla baktığında kralın kendisine doğru yürüdüğünü gördü. Bir an kalp atışları hızlandı. Acaba ona mı geliyordu? Yanılmamıştı. Kral VI. George gayet nazik bir teklifle Emine Adalet’i dansa kaldırdı. Öyle güzel dans ediyordu ki, kendini krala teslim etti.”[6]

Yakınlaşma dansla kalmaz. Hyde Park buluşmaları başlar. Dedikodular ayyuka çıkınca bu iş sona erer.

“İkisi de yanılıyordu. Kral VI. George, Emine Adalet’i unutmadı. Ki kendisi ağabeyi bir önceki Kral Edward kadar çapkın ruhlu olarak tanınmıyordu. Emine Adalet birkaç gün sonra kraldan bir mesaj aldı. Kral, özel bir arabayla Emine Adalet’i Hyde Park’a getirtti. (…) Hyde Park’ta yanlarında korumalar bile olmadan tenhadaki bir bankın üstünde oturdular.”[7]

Ne savaşlar ne felaketler ne de hastalıklar aşk ve aşık olma söz konusu olduğunda önünü kesemez Adalet Pee’nin. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya’dadır. Nazilere ve Hitler’e çok yakındır, ama her şeye rağmen endişeleri de vardır. Naziler için cephede moral konserlerine gider.

“İki arada bir derede endişe içinde yaşarken, bütün dertlerini unutturacak bir şey geldi başına. Yeniden aşık oldu. Cephe konserlerinde yakışıklı bir Alman hava subayının gözlerine vuruluverdi. Harry yaşlarında, onun boyunda ve onun mavi gözlerine sahip bir adamdı bu. Ama benzerlik bu kadardı. Bir savaşçıydı yeni Alman aşığı. Ondaki kudreti sevdi Emine Adalet. Kocası onu nasıl ki dansta yıldız yapmışsa, sevgilisi de savaşın fenalıklarından koruyabilirdi.”[8]

Hep bir korunma ihtiyacı hissediyor Adalet Pee. Savaşın onca yıkıcılığına rağmen kendini aşka kaptırır. Ardında yatan ise yine korunma içgüdüsüdür.

Artık Avrupa hayatı, şaşaalı hayat, kral sofraları, Hitler, Goebbels devri tükenmiş. Yenilmiş Almanya’dan kendisini ülkesine zor atar. Artık eski çekiciliği, sanatı, gençliği kalmamıştır. Üstelik onun parlak ve muhteşem geçmişini pek bilen de yoktur. Hayatını kazanmak için pavyonlarda, barlarda bile çalışır. Ama yine de aşktan ve aşık olmaktan ayrı düşmez.

“İçinde sakladığı acıyı saymazsak, kaygısız günlerine dönmüştü Emine Adalet. Bardaki kalabalıktan illa ki eve birlikte dönecek bir adam buluyordu.”[9]

Zeki Müren anılarında Adalet Pee’ye olan zaafından söz eder bir röportajında. Zeki Müren Adalet Pee’ye aşıktır ve onu dinlemeye kenarda, köşede bulunan pavyonlara bile gider. Onunkisi platonik bir aşktır.

“Emine Adalet bu aşkın farkında bile değildi. Ama yine de aşk kapısını çalacaktı. Ve belki de bu aşk, daha sonraki yıllarda Cahide Sonku’nun başına geleceği gibi onu sokaklara düşmekten kurtaracaktı. Hulusi Şagir ne bir sanatçıydı ne de zengin bir işadamı. Ne yakışıklıydı ne de karizmatik. (…) Hulusi Şagir emekli bir polisti. Emine Adalet’i filmlerinden, gazinolardaki danslarından tanımış, aşık olmuştu. Ama o zamanlar ulaşılmaz bir aşktı Emine Adalet onun için. Kaç defa programdan sonra, şık adamlarla mekandan ayrılışını kalbi burularak izlemişti.

Emine Adalet, Hulusi Bey’e ‘evet’ dedi. Güvenebileceği bir adamdı.”[10]

KORKULARI

İstihbari sanat icra eden herkes gibi Adalet Pee’nin de korkuları var hep. Adalet Pee korkularını sahnede sanat icra ederken unutuyor belki, ama korkular onun peşini asla bırakmıyor.

Korkular ta çocukluktan başlıyor.

Doğduğu ve çocukluk yılları savaş ve yokluk, kıtlık yıllarıdır. Herkes aç ve sefildir. Verem kol gezmektedir.

Babasını Sakarya Meydan Muharebesi’nde kaybeden Adalet Pee, peşinden annesini de kaybeder. Yalnızlık korkusu başlar, kendini güvensiz hisseder. Ama o çocukluk döneminde en büyük korkusu vereme yakalanma korkusudur. Sokaklardaki veremli ifrazatlarına basarsa verem olma korkusu o yıllardan aklına yer etmiştir.

“Savaştan önce hükümet, ifrazatları (balgam, bn*) her yere saçılmasın diye veremlilere tükürük hokkalarını zorunlu tutmuştu ama artık kimsenin buna uyduğu filan yoktu. Bu tembihler dışında yapacakları tek şey de çocuğu iyi beslemekti.”[11]

Babasını ve hemen ardından annesini kaybeden Adalet Pee daha yeni evlendiği genç kocasını da kaybetme korkusunu yaşar.

“Fındıklı Parkı’na geldiğinde dizlerinde takat kalmamıştı. Bir banka çöktü. İçi kapkaranlıktı. Ölmüş olmalıydı kocası, yoksa çıkar gelirdi. Annesi, babası şimdi de Ali İlhami. Marmara Denizi’nin çırpıntılı sularına baktı. Allahım, yine mi yalnız kalmıştı? Ölmüş insanlar nerede aranır ki? Hastanelere mi bakmalıydı?”[12]

Neredeyse çocuk yaşta hamile kalır. Bebek gelecek, ama bundan dolayı eşine, Ali İlhami’ye kırgındır. Zira bebek sanatıyla arasında bir engeldir. Bunun korkusuyla doğan bebeğini bile emziremez. Babaannesi Rahime Hanım mamalarla büyütür bebeğini.

“Ama kırgındı kocasına, hayatında bir bebek istemediğini bilmesi gerekiyordu. Bebek, sanatıyla arasında bir engeldi. (…) Orhan mı annesinin duygularını hissettiği için ememiyordu, yoksa Emine Adalet’in bedeni mi anne olmayı reddediyordu bilinmez, bebek annesinin sütüyle doyamadı.”[13]

Yurtdışı turnelerinden birinde Beyrut’a giderler eşiyle. Şehre bir Türk dansçı geldiğini duyan Beyrut’ta çalışan Türk kızlar memleket hasreti gidermek için Adalet Pee’yi görmeye giderler. Ama Adalet Pee kızların anlattıklarından korku ve dehşete kapılır.

*)Blogger notu

“Habire İstanbul’a ilişkin sorular soruyorlardı. Hikayelerini öğrendiğinde Emine Adalet hem üzüldü hem de korktu. Bu kızlar güya şarkıcı olarak buraya getirilmişler, ama konsomatrisliğe zorlanmışlardı. Bu durumda ailelerinin yanına dönemiyorlardı. Beyrut’un gece hayatına dair öyle karanlık şeyler anlattılar ki, Emine Adalet’in gözü iyice korktu.”[14]

Eşi Harry, Ali İlhamı ile imam nikahıyla evliydiler. Beyrut’ta kıyılan resmi nikah aslında hem Ali İlhami’nin Adalet Pee elden kaçarsa korkusu hem de Adalet Pee’nin kendini güvende hissetme korkusudur.

“Yıllar önce gözyaşları içinde Harry’ye ‘Evet’ dediği zamanki duygularını aradı. O heyecanı bulamadı yüreğinde. Fakat o zamanlar olmayan başka duygular vardı içinde… Eskisi gibi içini titretmese de Harry’yi seviyordu, ondan vazgeçemezdi. Harry’yle güvende hissediyordu kendini. Bir başına kalan kadınları tanımıştı burada, erkeklerin vaatleriyle kandırılmış ve bedbaht olmuş kadınlardı onlar. Harry’yle başına bunlar gelmezdi. O, Emine Adalet’i korurdu.”[15]

En yakınındakileri kaybeden Adalet Pee eşi Harry’yi de kaybetme korkusunu yaşar. Babaannesinden aldığı mektupta Harry’nin vereme yakalandığını öğrenir.

“Ağlamaya başladı. Harry’ciği ölecek miydi?”[16]

Programlarını bırakarak verem olan eşi Harry’yi ziyarete gelen Adalet Pee eşine sarılmakta tereddüt eder, bundan korkar. Eşinin tepkisi çok insancıldır.

“Şaşkınlığını üzerinden çabucak atan Emine Adalet, Harry’ye doğru hızlı adımlarla yürüdü ama tam ona sarılacakken belli belirsiz bir kararsızlık yaşadı. Harry o saniyelik duraksamayı fark etmişti. ‘Korkma, sarılabilirsin, ama öpmek yasak’ dedi.”[17]

Hitler’in bilgisi dahilinde Goebbels’in talimatlarıyla Naziler için çalışan, Nazi askerleri için moral geceleri yapan Adalet Pee daha ilk gördüğü andan itibaren Goebbels’ten hep korkar.

“Hitler’in özel sekreterliğini ve korumalığını yapan Brückner, Schaub ve Scherk de oradaydı. Emine Adalet, Goebbels de burada mı acaba diye bakındı ama yoktu. Olmadığına sevindi. O adamda insanı huzursuz eden bir hava vardı.”[18]

Çocukluğunun veremli İstanbul’undan ve eşi Harry’nin veremli halinden izler taşıyan Adalet Pee, çocuğu Orhan’ın üzerinde kan görünce korkar. Bu kan ya babasından bulaşan bir veremli kanıysa diye korkusu daha da artar.

“Orhan dışarıya çıktığında bir an, yanlış mı görüyorum, diye düşündü. Yok, gördüğü doğruydu. Orhan’ın gömleği kan içindeydi. Babasının kanıydı bu. ‘Ne yaptın sen, dokundun mu yoksa?’ diye bağırmaya başladı.”[19]

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Berlin’de olan ve bir fırsatını bularak kaçıp İstanbul’a gelmeye çalışan Adalet Pee, evinde hizmetçilik eden Macar kızı Eva’dan 14 yaşındaki erkek çocukların da Hitler ordusuna çağrıldığını duyunca korkuları en üst seviyeye çıkar.

Orhan’ı, oğlunu kaybetmekten korkar.

Macar kızın duyduğuna göre, 14 yaşına varan erkek çocuklar da askere alınacaktı. Emine Adalet böyle bir şey duymamıştı, muhtemel hizmetçi kızların boş boğazlığı olmalıydı. (…) Orhan tam 14 yaşındaydı. ‘Ayyy bu bir felaket!’ diye elleriyle yüzünü kapadı. Bu bilgiyi hemen doğrulatmalı ve eğer doğruysa, Orhan’ı hemen Türkiye’ye kaçırmanın bir yolunu bulmalıydı.”[20]

Yenilmiş ve yıkılmış Almanya’dan yıkılmış bir şekilde dönen korku içindeki Adalet Pee İstanbul hayatında da korkular içindedir. Korkularını yenebilmek için neler neler yapar.

“O evde yalnız uyumaya cesareti yoktu. Genç, yaşlı, Alman, Türk fark etmez, yeter ki geçmişin karabasanlarından onu koruyacak bir erkek olsun.”[21]

HASTALIKLI HALLERİ

Emine Adalet Pee’nin hastalıklı halleri onun korkularıyla iç içedir. Nazilerden kurtulmak isterken Goebbels’ ten korkar. Türk Hükümeti adına yaptığı istihbarat çalışmasını bırakmaması için hükümetin baskısından korkar.

Yahudilerin mallarına ve mülklerine el konulunca onların Berlin’de terk etmiş olduğu üç katlı bir evi çok ucuza alan Adalet Pee’ye babaannesi ‘Ah’lı mal alma’ der.

Ama Adalet Pee böyle malları, Yahudilerden kalma antikaları almaya devam eder, bunu bir zaaf gibi görse de bu da bir hastalıklı haldir aslında.

“Bir röportajında bu konudaki zaafını şöyle anlatıyordu: ‘Vallahi nasıl diyeyim, ben eski ruhluyumdur. Antika eşyalardan hoşlanırım. (…) İyi de bu antikaları nereden topluyordu ve asıl önemlisi ilk sahipleri kimdi? Dönemin koşullarında bunu tahmin etmek hiç de güç değildi. Emine Adalet’in içinden ara sıra yine babaannesinden duyduğu o laf geçmiyor değildi. ‘Ah’lı mal alma’ derdi babaannesi, ‘kimseye yar olmaz’.”[22]

Adalet Pee öylesine büyük bir hırsla çalışır ve hırsı kendini öylesine aşar ki, bu durum artık hastalıklı bir hale dönüşür. Bu hırs ve hastalıklı durum yüzünden babaannesini vaktinde İstanbul’a gönderemez.

“Emine Adalet, Rahime Hanım’ın ölü bedeniyle baş başa kalmıştı. Kendini suçlu hissediyordu. Bu yaşlı kadına neredeyse hayatını borçluydu. Ama hırsı yüzünden vaktinde onu İstanbul’a götürememişti.”[23]

Almanya’da Türk Hükümeti’nin emriyle istihbarat çalışmalarına devam eden Adalet Pee savaştan sonra Türkiye’ye döndükten sonra da o zamanki MİT olan MAH’ın (Milli Emniyet Hizmetleri) takibinden kurtulamaz. MAH, Adalet Pee’nin en büyük zaafını, başka bir deyişle hastalıklı halini bilir ve böylece onu daha yakından takip edebilir.

“Fakat istihbarat dünyası iki tarafı keskin bir bıçaktı. Avcı olanın av da olabileceği bir dünyaydı bu. Emine Adalet farkında değildi ama MAH tarafından kendisi de sıkı sıkıya takip ediliyordu. MAH onun en büyük zaafı, ‘Erkeklere olan düşkünlüğünü’ kullanacaktı. Ama bilmiyordu ki, birlikte olduğu erkekler de onu MAH adına takip ediyordu.”[24]

Bu zaafını Adalet Pee de biliyor olmalı. Zira benim için sevmeden yaşamak imkansızdır, diyor. Sevmeden, derken sevişmeden, bir erkekle aşk olmaksızın sevişmeden, birlikte olmak mı demek istiyor.

“Benim için sevmeden yaşamak imkansızdır. On üç-on dört yaşımdan beri hiç aşksız yaşamadım.”[25]

GEVEZELİKLERİ

Adalet Pee ne Adalet Cimcoz gibi Fitne Fücur dedikodular yapar ve yazar ne de Reşit Mazhar Ertüzün’ün kuzeni Sabahattin Ali için dediği gibi “Gevzek’tir.”

Tam tersine istihbarat örgütlerinin tam da aradığı, yani çok az konuşan, geveze olmayan birisidir.

Bu nedenle uzun yıllar istihbarat elamanı olarak kullanılmış ve görevde kalmıştır.

O dönemde Almanların ve Türklerin çok iyi bildikleri ve kullandıkları bir istihbarat elemanı olan Adalet Pee yapmış olduğu istihbari çalışmalar neticesinde çok çok önemli bilgilere sahip olur. Alman subaylardan aldığı bilgileri doğrudan Türk konsolosluğuna aktarır. Neler yapmış bakalım?

İSTİHBARİ ÇALIŞMALARI

Cahit Külebi daha küçük bir çocukken Adalet Pee’yi Niksar’da sahnede seyreder ve etkisinde kalır.

Aynı Cahit Külebi eğitim için Almanya’ya gönderildiğinde Adalet Pee efsanesini burada da duyar.

“Cahit Külebi bilemezdi ki, Emine Adalet Niksar’dan beri çok uzun bir yol kat etmişti. Hitler’in en yakın arkadaşı ve sekreteri Rudolf Hess ile Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’ in ilgisine mazhar olabilecek kadar uzun bir yoldu bu.”[26]

Bu yolda ilerlerken kapısının bir gün Nazilerin en üst makamı tarafından çalınacağını da biliyor olmalıdır.

“Hayat savaşa rağmen olağan seyrinde ilerlerken, bir gece Scala’da gösterisini tamamladıktan sonra eve dönmeye hazırlanan Emine Adalet’in kapısı çalındı. Kapıyı açtığında iki SS subayını karşısında görünce sarsıldı. (…) Emine Adalet’i selamlayıp eline bir zarf tutuşturup çıktılar. Emine Adalet telaşla zarfı açtı. İçinde kısa bir not vardı. Ertesi gün öğlen için bir randevu notuydu bu. İmzaya baktı hızlıca. Dr. Paul Joseph Goebbels’in adını görünce alt dudağını ısırdı.”[27]

Adalet Pee Goebbels’in davetine onun orman içindeki köşküne gider. Goebbels tarafından nazikçe karşılanan Adalet Pee sorular ve Goebbels’in kendisi ve ailesi hakkında bildikleri karşısında şaşkına döner.

Öyle ki Adalet Pee’nin Kral VI. George ile olan ilişkisi bile konuşulur.

“Goebbels , bu uzun girizgahtan sonra ona meseleyi açtı. Artık lafı dolandırmıyordu. Emine Adalet’ten Almanlar için casusluk yapmasını istedi. Amerika’ya gidip bir Türk dansözü kisvesi altında Amerikan istihbaratına sızacaktı.”[28]   

Adalet Pee işin içine girdikçe istihbaratın ne kadar tehlikelerle dolu olduğunu anlar.

“Tehlikelerle dolu olsa da bu hayatını sevdiğine karar verdi. İşte Goebbels’in ardından Hitler’den davet almıştı. Bu, bir Emine Adalet zaferi değildi de neydi? Topraklar zapt eden dünyanın bu en güçlü adamlarını fethetmişti işte. Bir daktilo kız bunu yapamazdı.”[29]

Büyük devlet adamları veya devlet başkanlarıyla bir davette o insanların ne yedikleri veya yemedikleri de istihbari bir bilgidir. Adalet Pee bunun da farkındadır ve not alır.

“Yemekte dikkatini, Hitler’in ağzına hiç et sokmaması çekmişti. İkram edilen balık ile etli yemekleri yemeyip sadece yanındaki garnitürlerle geçiştirmişti akşam yemeğini. Diğerleri su gibi içerken ağzına bir yudum bile içki koymamıştı. Kim bilir belki başkalarının yanında içmiyordur, diye düşündü.”[30]

Artık Adalet Pee’nin sahaya çıkma ve aldığı bilgileri Türk konsolosluğuna aktarma zamanıdır.

Bu çok çok önemli bilgileri bir tren yolculuğunda özel vagonda yolculuk yaptığı bir Nazi binbaşıdan alır.

“Ertesi gün yine trenle Viyana’ya dönerken Binbaşı Fegelein’la özel vagonda baş başa kalmıştı…(…) Kendisine savaşın sonunun ne olacağını sorduğumda, içkinin ve benim dişiliğimin etkisinde kalan binbaşı, Fransa’yı işgal edeceklerini, Magino Hattı kuvvetli olduğu için Manş kıyısındaki Abbeville’den vuracaklarını söyledi… Sevinçten, heyecandan ölüyordum. Tren Viyana’ya gelince binbaşı ile vedalaşıp ayrıldım. (…) Kısa bir süre sonra konsolosun odasında binbaşıdan öğrendiğim her şeyi anlattım Behçet Bey’e.(…) ‘Sana inanmamalıydım Adalet, rezil oldum’ dedi. Teselli ettim, ‘10 gün bekleyin’ dedim. Sonra dediklerimin hepsi oldu. Bütün dünyanın sürpriz olarak karşıladığı Almanların Fransa’ya savaş açışını biz 10 gün öncesinden Ankara’ya bildirmiştik. Behçet Bey birkaç gün sonra da başkonsolosluğa terfi ettirildi.”[31]

Ancak Adalet Pee’nin zamanında Türk konsolosluğuna aktarmış olduğu bu bilgi nedendir bilinmez Ankara tarafından saklanmış, gerekli işlemler yapılmamıştır.

“Emine Adalet, koca bir dünya savaşının kaderini değiştirecek kadın olabilirdi. Anlaşılan Ankara bu istihbaratı kendisine saklamış, savaşan taraflara iletmemişti.”[32]

Adalet Pee savaşın şiddetlenmesinin verdiği can korkusundan ülkesine geri dönme planları yaparken Ankara’dan gelen emir onun biraz daha kalması yönündedir. Bir kere istihbaratın içine girince kolaylıkla ayrılmak olmaz.

“Elçiliğe gittiğinde duyduklarından altüst olacaktı. Emine Adalet’e Almanya’da ihtiyaç duyuluyordu. Herkesin vatanı için üstüne düşeni yapması gereken günler yaşandığı söylendi ona. (…) Ah, keşke Viyana treninde olanlar hiç olmasaydı.”[33]

Adalet Pee, Viyana’ da Achmed Beh diye bir Arap’ın kendi adıyla anılan Achmed Beh kulübünde program yapmaya başladığında burasının sıradan bir kulüp olmadığını hemen anlar.

Achmed Beh Mısırlı, ama Hitler’in Kavgam kitabını Arapça’ ya çevirecek kadar da aksansız Almanca konuşan birisidir.

“Emine Adalet haksız da değildi. Günümüz kaynaklarında Achmed Beh Kulübü’nün Nazi ve hatta daha fenası Gestapo kulübü olduğundan söz ediliyor. Gestapo, casusluk yapmak için bu gece kulübünü kullandı. Buraya gelenleri dinledi, izledi. (…) Bu kirli kulüp, Gestapo açısından da çok elverişli bir mekandı, neredeyse bir haber alma merkezi gibiydi. Kulübün bu namı elbette diğer ülkelerin casuslarını da buraya çekmekteydi. Casusluk dünyasının kabesiydi Achmed Beh.

(…)

Emine Adalet gönüllü olsa da olmasa da artık namlı bir Nazi sanatçısıydı.”[34]

Adalet Pee sonunda İstanbul’a döner. Etrafında çok geniş bir erkekler ağı bulunmaktadır. MAH-MİT bu durumu fark eder ve Adalet Pee’nin peşini bırakmaz. Bu sefer takip edilmesi gerekenler komünistlerdir. Adalet Pee yine görevlendirilir.

“Etrafındaki bu geniş erkekler ağı, MAH’ın da dikkatinden kaçmayacaktı elbet. İlk geldiğinde, istihbarat onu Almanya hakkında epeyce sorgulamıştı. Artık şu casusluk meselesi bitti derken, sona ermeyeceğini çok geç anlamıştı. MAH, bu kez komünistlerin peşindeydi. Emine Adalet’ten sanatçı takımından kimlerin komünist olduğunu, Sovyetler lehine kimlerin konuştuğunu öğrenmek istiyordu. İstanbul’un bohem çevrelerinde yaşaması, Emine Adalet’i MAH için yeniden kullanışlı hale getirmişti.” [35]

Hepsi bu kadar mı? Elbette değil. Kim bilir ne sırlarla gitti Haremin Son Kızı, Emine Adalet Pee?

“Bu hayattan gitmeden, muhtemeldir ki, çok azını anlattığı casusluk sırları onu ölümünden sonra da cazip kılacaktı.”[36]

Adalet Cimcoz’dan Sabahattin Ali’ye bir kapı aralarken,, bu kez de Adalet Pee’den başka bir sanatçıya, Orhan Günşiray’a kapı aralıyoruz İstihbari Sanatlar’da.

ORHAN GÜNŞİRAY

Orhan Günşiray yıllarca MAH/MİT adına çalıştığını uzun yıllar sonra, 2002 yılında açıklar.

Adalet Pee’nin etrafındaki sayısız erkekten birisi de MAH tarafından görevlendirilen Orhan Günşiray’dır. MAH, Adalet Pee’nin erkeklere olan zaafını bildiğinden sinemanın yakışıklı ve ünlü jönü olan Orhan Günşiray’ı Adalet Pee’ye gönderir.

“Barda onu ziyaret edenler arasında Orhan Günşiray da vardı. Emine Adalet’ten oldukça genç olan bu aktör, bardan ayrılmıyor, Emine Adalet’i iltifatlara boğuyordu. Emine Adalet de karşılıksız bırakmadı bu genç adamı. Onun da kendisi gibi MAH’ a çalıştığını nerden bilsin. Davet etti evine…

Yıllar sonra Orhan Günşiray, Emine Adalet’le olan macerasının nedenini şöyle anlatacaktı:

‘Mili Emniyet’le münasebetim askerliğimi yaparken başladı.(…) 1951’den sonra Türk Mata Hari’si denilen Adalet Pi adlı, çok güzel dans eden esmer güzeli bir kadın İstanbul’a geldi. Bu korkunç kadın, Tepebaşı Cumhuriyet Gazinosu’nun barında çalışıyordu. Rus politikacılar, konsüller her gece 02’den sonra hem orada hem de kadının evinde toplanıyorlarmış. (…) Milli Emniyet beni bu kadını takip etmekle görevlendirdi. Ben her gece çalıştığı yere gidiyorum, sonunda dost oldum. Nihayet aldım anahtarını, bizimkilere verdim, evde araştırmalar, gerekenler yapıldı.”[37]    

 


Orhan Günşiray

 

1951 yılı en çok da Komünist Parti Tevkifatı ile anılır. Adalet Pee’nin o yılda İstanbul’a dönmesi komünistlerin takibinde MAH için de çok önemli bir fırsattır. Dolayısıyla Orhan Günşiray’ın Adalet Pee’yi o yıl içinde takiple görevlendirilmesi de tesadüf değildir.

Orhan Günşiray sonraki yıllarda da MAH’ da başka görevleri de olduğunu, onların kendisiyle birlikte toprağa gideceğini, sana anlatamam, diye söyler 2002 yılında Hürriyet Gazetesi’nde Yener Süsoy’a verdiği röportajında.

Askerlik dönüşünde Yeşilçam’ın aranan jönüdür artık Orhan Günşiray.

Öyle ki 1959 yılında oynadığı iki filmde deniz binbaşısı rütbesinde bir istihbarat subayıdır. Deniz subayı olarak muhtemelen MAH’ ta görevlidir.

İki filmde de adı Çetin Sarp’tır. Yaptığı işin zorluğunu anlatan ad ve soyadını taşır film icabı da olsa. Filmlerde bir istihbarat subayını canlandırırken aslında onun gerçekte aktif bir istihbarat elemanı olduğu kimse bilmiyordu. 2002 yılında verdiği röportajda MAH-MİT adına çalıştığını ilk defa açıkladığını söylüyor olsa da aslında ipuçlarını bu filmlerde veriyordu bize.

Yakın arkadaşları Fikret Hakan, Fatma Girik, Atıf Yılmaz, Eşref Kolçak bile Orhan Günşiray’ın MAH-MİT açıklamalarını ilk defa duyduklarında çok şaşırırlar.

Oysa dikkatli birisi bunu daha bu iki filmde anlayabilir miydi acaba?

Orhan Günşiray’ın MAH’ta görev alması babasının Atatürk döneminde siyasi komiser olmasından mıdır, bilemeyiz.

Ancak sözü edilen bu iki filmden ilki olan Suat Deviş’in aynı adlı romanı, FOSFORLU[38] CEVRİYE’ den uyarlanan film 1959, Nisan ayında vizyona girince adeta yer yerinden oynar.

O yıllarda haftanın her günü setten sete koştuğunu söyleyen Orhan Günşiray kısa sürede, yine aynı yıl, belki de aynı ay ve hatta aynı hafta içinde filmin devamında çıkar karşımıza:

FOSFORLU’NUN OYUNU: KITIPİYOZ’A TUZAK[39]

Yine aynı yönetmen ve yine Neriman Köksal vardır baş kadın oyuncu olarak.

İlk filmin son sahnesinde Orhan Günşiray deniz subayı üniformasıyla çıkar seyircinin karşısına. Neriman Köksal dahil bütün seyirci buna çok şaşırır.

Orhan Günşiray üniforma içinde kendisini “Milli Emniyet’ten Çetin Sarp” diye tanıtır.

Bu filmin devamı olan ikinci filmde ise Orhan Günşiray bu kez Milli Emniyet adını söylemez. Belki de bir uyarı almıştır, bilemiyoruz.

Bütün bu ipuçlarına rağmen kimsenin durumu anlayamaması da ilginç olmalıdır.

Filmin bir sahnesinde ona soru sorulduğunda “Bizim işimizde sual sorulmaz” derken, askerlikte başladığı istihbarat toplama işine oldukça ısınmış olduğu görülür.

GEVEZELİK Mİ?

DUDAKLARLA DÖVÜŞMEK Mİ?

Orhan Günşiray geveze birisi değildi belki, ama sinemada ona “Dudaklarıyla dövüşen, yumruklarıyla sevişen aktör” diyorlardı.

TESADÜFLER Mİ?

Orhan Günşiray da yukarıda anlatmaya çalıştığımız sanatçıların kuşağından sayılır, 1928 doğumludur.

Başka bir ortak yan ise onun da çok genç yaşta babasını kaybetmesidir.

Nasıl ki Adalet Pee gerek Avrupa’da gerekse yurda dönüşte kendi isteğiyle istihbari sanatlardan ayrılamıyor, istihbarat birimlerinin ve hükümetin emirleri dışına çıkamıyorsa Orhan Günşiray da istihbarattan biraz olsun ayrılıp yapmak istediği dünya turunu yapamıyor. Bunun için yelkenliyle eşi ile birlikte dünyayı dolaşan ilk denizcimiz Sadun Boro’ ya katılmak ister. Ama olmaz.

“Romantik Jön, beyefendi insan Orhan Günşiray’ın ‘En büyük özlemi dünya turu’ idi. Bunu gerçekleştiren Sadun Boro’nun yanında olacaktı. O’nun için tekne yaptırmıştı. Tarabya koyunda son hazırlıkları tamamlamaktaydı ki bizi davet etti. Erdoğan Bazer’le birlikte gittik.

Merdivenlerden çıktığımızda masanın üstünde bir büyük şişe rakıyı gördük. Ocakta da etler pişmekteydi. Motor çalıştı, yelkenler rüzgarla doldu ve ‘Şerefe’ sesleri ‘Başarıya’ dilekleriyle birlikte duyuldu. Günşiray Kaptanla Bebek’e yanaştığımızda rakının bittiğini gördük. Hemen karaya çıkılıp ikinci şişe rakı alınarak yola devam edildi. Dolmabahçe’ye yanaştığımızda ikinci şişenin de dibi görünmüştü.”[40]

Bu anlatılanlardan Orhan Günşiray’ın sarhoş olunca Sadun Boro’ yu, onunla dünya turunu kaçırdığı anlaşılıyor belki. Oysa Orhan Günşiray bu işi, yani yelkenlisiyle dünya turu yapma işini istese de yapamazdı. Çünkü o, o zamanlar MAH için çalışan aktif bir istihbarat elamanıdır.

Buradan başka bir şey daha öğrenmiş oluyoruz. Sadun Boro’ya o yelkenliyi Orhan Günşiray hazırlayıp veriyor.

Ne tesadüf Sadun Boro da 1928 doğumludur.

Orhan Günşiray da sinemanın bunalımlı yıllarında sahnelerde şarkı söyler.

Başka mı? Adalet Pee’nin erkeklere olan zaafı kadar Orhan Günşiray’ın da kadınlara karşı zaafı vardı. Sekiz kez evlenmesi zaafını göstermez belki, ama sinema ve sinema dışı batıp çıkmaları çapkınlık ötesi kadın zafiyetinden midir acaba?

Bütün bu ortak noktalara bir de yabancı dil eklemek gerekirse, Orhan Günşiray dışındakiler çok ileri derecede Almanca biliyorlar, tercüme ve tercümanlık yapıyorlar.

Emine Adalet Pee’den Orhan Günşiray’a bir kapı aralarken, Emine Adalet’in 21 yaşında gencecikken ölen oğlunun adını neden “Orhan” koyduğunu bilen var mı acaba?

Ya da Orhan Günşiray Emine Adalet takiplerinde onun çalıştığı bara geldiğinde Emine Adalet kendisinden 18 yaş küçük olan Orhan Günşiray’a “Orhan, benim de bir oğlum vardı. 21 yaşında öldü. Adı da senin adın gibi, Orhan’dı” diyebildi mi acaba?

SONUÇ

Devletler her meslekten insanı kendi istihbarat işlerinde kullanabilir. Sanatçıları da. Sonuca bakmak gerekir.

Emine Adalet Pee’nin bir zamanlar demiş olduğu gibi, “Türkiye, artistlerin ve sanatkarların mezarıdır” sözünün ardında yatan nedir acaba?

Ele aldığımız bu dört sanatçının İstihbari Sanatlar icra ederken ortak noktalarının ne kadar da çok olduğunu göstermeye çalıştık. Burada yazılmayan veya bilmediğimiz noktalar gün yüzüne çıktıkça, bu ortak noktaları taşıyan daha çok sayıda İstihbari Sanat icra eden kişilerin olduğunu göreceğiz.

İnsanlar neden istihbarat elemanı olur veya İstihbari Sanatlar icra eder?

Bunun halk dilindeki söylenişiyle insanlar neden “Casus olur”, casusluk yapar?

Bilen, duyan var mı?

Şair İsmet Özel bunun nedenini şiir dizelerinde dile getirir belki de.

Şair sadece insanların neden casus olduğunu söylemez bize, onların neden gangster olduğunu da bir caz ritmi gibi anlatır.

JAZZ[41]

Bu vapuru kaçırırsam beni belki de cinnet basar

belki kanser olurum bu yıl sınıfta kalırsam

nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar

etimde şirpençe çıkar bu kızı alamazsam

bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar

izin kağıdım yanar konuşacak olursam

bu senet bankalar kapanmadan

ruhumun rengini kapatmayacak olursa

ölür kuyuya düşen çocuk

çocuğun mercan saati çatlar mutlaka

koşup haber vermeliyim

yetkili memura

bahar geliyor, ilerliyor yeminler

alnımı kapıp getirmeliyim

denizi karşılamaya

kırlangıcın kanadındaki kezzap

leylakta sıkışan buhar için

nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam

nabzımı çünkü ben kasadan fiş alarak

yağmuru, selvileri zor durumda bıraktım

benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler

ben papatyaları şımartmadım diye oldu

Mata Hari'ler casus, Al Capone'lar gangster

inmem gerek gözbebeklerimin altına

beynimin ortasına büzülmeliyim

genşeyip kımıldayabilirim oradan sonra

dum di dum

duridum dubida

kendi kalbimle zamanım arasındaki sarkaç

püskürtüyor beni dünyaya

bırakıyorum zerreciklerime kadar emsin beni

Atlantik ve Pasifik ve beş kıta

koşmam gerek

yetişmem gerek yazgıma

tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek

esenlemem, kargışlamam, irkitmem gerek niçin

niçin, niçin, niçin

kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin

(1981)

Adalet Cimcoz, Sabahattin Ali, Emine Adalet Pee ve Orhan Günşiray hepsi de bu dünyadan göçtüler. Şairin iddiasının aksine ele aldığımız bu dört sanatçı da oldukça şımartılmışlardı.

İyiliklerini veya kötülüklerini sorgulamıyoruz.

Ruhları şad olsun.



[1] ŞAZİYE KARLIKLI-TÜRK MATA HARİ’NİN MÜTHİŞ HİKAYESİ-EMİNE ADALET-KARA KAKÜLLÜ KIZ-DOĞAN EGMONG YAYINCILIK-2020 BİRİNCİ BASKI-s.98

[2] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.99

[3] ŞAZİYA KARLIKLI-AGE-s.130

[4] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.131

[5] ŞAZİYE KARLIKI-AGE-s.121

[6] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.204

[7] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.205

[8] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.248

[9] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.275

[10] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.279

[11] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.27

[12] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.83

[13] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.116-117

[14] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.139

[15] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.141

[16] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.196

[17] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.201

[18] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.224

[19] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.243

[20] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.249

[21] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.275

[22] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.237

[23] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.241

[24] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.270

[25] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.274

[26] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.208

[27] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.215

 

[28] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.218

[29] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.223

[30] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.225

[31] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.226

[32] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.227

[33] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.230

[34] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.236-237

[35] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.270

[36] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.282

[37] ŞAZİYE KARLIKLI-AGE-s.276

[38] FOSFORLU CEVRİYE-YÖNETMEN: AYDIN ARAKON-YAPIM NİSAN 1959-BAŞROL OYUNCULARI: NERİMAN KÖKSAL-ORHAN GÜNŞİRAY

[39] FOSFORLU’NUN OYUNU: KITIPİYOZ’A TUZAK-YÖNETMEN: AYDIN ARAKON-YAPIM: 1959-BAŞROL OYUNCULARI: NERİMAN KÖKSAL-ORHAN GÜNŞİRAY

[40] YEŞİLÇAM’DA 50 YIL-GÜNGÖR ÖZSOY-DÖNENCE BASIM VE YAYIN HİZMETLER-2007-BİRİNCİ BASKI-s.139

[41] İSMET ÖZEL-ERBAİN-KIRK YILIN ŞİİRLERİ-TİYO YAYINCILIK-2015 ALTINCI BASKI