24 Mayıs 2022 Salı

SUYU ARAYAN ÇOCUK

SUYU ARAYAN ÇOCUK[1]

Hep bir saygıyla yazmaya çalışıyoruz yazılarımızı. Hep “Kim var imiş biz burada yoğ iken” diye soruyoruz yazıya başlamadan önce. Bu yazımızda ise bu sözü söyleyen, “SUYU ARAYAN” olarak söyleyen kişi ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR çıkıyor karşımıza. Şevket Süreyya AYDEMİR ta 1959 yılında tamamlar bu unutulmaz otobiyografik eserini ve adını SUYU ARAYAN ADAM olarak koyar.

TALEBE ARAYAN HUKUKÇU-OSMAN ŞENGİL

21 Mayıs, 1864 Büyük Çerkes Sürgün Günü’dür. O sürgünle birlikte Dağıstan Bölgesi’nden Avarlar da sürgün edildiler Osmanlı topraklarına.

Osman ŞENGİL, Osman Amca, 1931 yılında doğar, babaannesi saraylı bir Avardı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukat oldu.

Avukatlık yapmadı.

Askerliğini yedek subay öğretmen olarak o günlerde Niğde’ye bağlı Aksaray ilçesinin Ihlara Köyü’nde ilkokul öğretmeni olarak yaptı.

Osman Amca yedek subay öğretmendi, ancak talebeleri günden güne azalıyordu. Osman Amca, en yaygın olarak Ihlara Köyü olmak üzere, civar köylerde adı konulmamış bir salgından dolayı çocuk ölümlerinin artmış olduğunu ve okula gelen talebe sayısında ciddi azalma olduğunu fark eder.

İyi ama neydi bu salgın?

Osman Amca öğretmenlik yaptığı köyde ve civarında yoksulluğun ne boyutlarda olduğunu da fark eder.

İzmit’te hatırı sayılır bir çevrenin tanıdığı ve kuyumculuk mesleği olan Osman Amca derhal kendi yakın çevresini harekete geçirerek başta Ihlara Köyü olmak üzere civar köylerde yaşayan yoksul halk için gıda, giysi, ilaç vb yardım kampanyası faaliyeti başlatır.

Bir vagon dolusu yardım malzemesi İzmit tren istasyonundan hareket ederek Yeşilhisar istasyonuna varır. Yeşilhisar istasyonundan katırlara yüklenen yardım malzemeleri önce Aksaray’a oradan da başta Ihlara Köyü olmak üzere Osman Amca nezaretinde köylülere dağıtılır.

İyi ama Osman Amca’nın okula gelen talebelerindeki azalma hala devam etmektedir.

Nedeni o adı henüz konulmamış salgın hastalıktır. Daha doğrusu asıl neden halkın bu hastalığa karşı kendi bildiği ve inandığı yöntemlerle çare aramaya ve uygulamaya devam etmesidir.

Osman Amca öğretmen olarak çaresizdir, talebesini arar.

YAĞMURU ARAYAN MUMYA

Ihlara Vadisi’nin her iki yamacında bulunan ve volkanik kayalara oyulan kiliselerin tabanlarında neredeyse her gün bir mumya bulmaktadır köylüler.

Köylüler buldukları mumyalara “Geberik” diyerek onları vadi tabanından geçen Melendiz Çayı’na atarlar.

Osman ŞENDİL, hala Ihlara Köyü ilkokul öğretmenidir. Talebe aradığı gibi, köylülerin çaya attıkları mumyaları da arar.

Niğde Müzesi envanterine giren ilk mumya, köylülerin demesiyle “Geberik” 1965 yılında Osman Amca tarafından teslim edilir.

Köylüler geberikleri, mumyaları neden bin yıldır uyudukları yerlerden çıkarıp da çaya atarlardı acaba? Köylülerin ne alıp veremedikleri vardı o zavallı ölüp gitmiş bedenlerden? Halkbilim ve sosyoloji veriyor ipuçlarını.

Aksaray, Niğde, Nevşehir, Konya, Ankara ve hatta Kastamonu’nun bir kısmını içine alan ve Rumi 1290 yılına denk geldiği için “Koca Kıtlık veya Koca 90” olarak anılan kuraklığa bağlı kıtlık yılında neredeyse hiç yağmur yağmaz. Kuraklığa bağlı kıtlıktan dolayı 250.000 kişi hayatını kaybeder.

Anadolu’da bazı yerlerde hala yaşatılan bir yağmur duası ritülelinde “Çömçe Gelin” figürü olan kukla suyun olduğu bir yere, dere, kuyu, değirmen, asılır veya atılır.

Bu ritüelde kullanılan Çömçe Gelin figürü aslında kısa bir süre önce gömülmüş bir cesedin sembolize edilmiş halidir. Bazı yerlerde ceset kullanıldığı da olur. Öyle ki bu cesetler Hristiyan din görevlilerine ait olacağı gibi Müslüman ermişlere de ait olabiliyordu.

Aksaray’ da ve köylerinde de buna benzer yağmur duası ritüellerinde kayalara oyulmuş kiliselerde gömülü Hristiyanlara ait olduğu düşünülen ve yöre halkının “Geberik” olarak adlandırdığı cesetler çıkarılarak Melendiz Çayı’na atılıyordu. Bir süre sonra çaya atılacak ceset kalmayınca daha derinlerde veya daha diplerde bulunan “Mumyalara-Geberiklere” geliyordu sıra.

“II. Anadolu’da Yağmur Ritüelleri ve “Gâvur” Kafası/Kafatası

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan bir dönemde Kapadokya’da Ortodoks Hıristiyan (Rum) ve Müslüman ahalinin birbiriyle iç içe geçmiş inanç, ibadet ve âdetlerini incelediği çalışmasında Aylin de Tapia, bölgede her iki cemaatin katılımıyla ortak bir şekilde icra edilen yağmur ritüellerinden bahsederken, insan kafatasının da bu ritüellerde kullanıldığını söyler. Ritüel genellikle bir, bazen de - Selime (Aksaray) ve Limni’de (Yeşilgölcük, Niğde) olduğu gibi- yedi papazın kafatasının mezardan çıkartılarak akarsuya sarkıtılması ya da su değirmenine asılması şeklinde gerçekleştirilmektedir. De Tapia, azizler kültüne dayanan bu ritüele Rumlarla birlikte Müslümanların da katılmasının, yapılan törenin etkili olup işe yaraması kaygısından neşet ettiğini belirterek inanç farklarını askıya alan bu ortak tavrı “pragmatik dindarlık” olarak tarif eder. Şüphesiz bu ritüel, herkesi benzer şekilde etkileyecek bir felaket ihtimali karşısında, papaz kafataslarının yağmur yağdırma gücüne Hıristiyan komşuları kadar Müslümanların da inandıklarına işaret etmektedir. Peki acaba Hıristiyanlar da olağanı sekteye uğratan zor zamanlarda Müslümanların ehl-i keramet addettikleri evliyalardan medet ummuş olabilirler mi? Harput’ta halk arasında iyi bilinen ve farklı versiyonları bulunan bir menkîbe buna dair bir emare teşkil ediyor. İshak Sunguroğlu’nun Harput Yollarında adlı kitabında bahsettiği bu menkîbe, bugün Arap Baba türbesi olarak anılan Alacalı Mescit’te kısmen çürümemiş -mumyalanmış- cesedi bir sanduka içinde muhafaza edilen Arap Baba isminde bir velinin kerameti hakkındadır.” [2]

Mumyalar adeta suyu arardı, ama yağmur her zaman yağar mıydı, bilmiyoruz.

HASTALIĞIN ADI KONUYOR

Yedek subay öğretmen Osman ŞENGİL, Osman Amca çocuk ölümlerinin, talebelerinin ölümlerinin nedenlerini hala çözememiştir. Büyük kentlerdeki, İstanbul, Kocaeli, dostlarına, hekim arkadaşlarına durumu anlatır. Hekimlerin soruları üzerine Osman Amca hastalığın belirtilerini anlatır ve yazar onlara.

Çocuk ölümlerinin nedeni yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar ve sonunda kesin teşhis konur: DİZANTERİ

Çocuklar ise dizanteriye bağlı olarak sıvı kaybından dolayı ölmektedirler.

DİZANTERİ:

“Kirlenmiş gıda, kirli su veya içecek tüketimi, ellerin doğru şekilde yıkanmaması ve kirli sularda yüzme nedeniyle ortaya çıkabilen dizanteri, uygun şekilde tedavi edilmediğinde hayati riske neden olabiliyor. Mide krampları, kusma, kanlı ve mukuslu ishal ile kendisini belli eden dizanteri, kişiden kişiye de bulaşabiliyor.

Sindirim sistemi hastalıklarından biri olan dizanteri, tarih boyunca en bulaşıcı hastalıklardan biridir. Özellikle çocuk ve bebeklerde son derece tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Genel olarak kirli su ve gıda tüketimi ile ortaya çıkan dizanteri; ateş, kramp şeklinde karın ağrısı, ağrılı, sulu ve kanlı dışkılama şeklinde görülebilir. Uygun antibiyotik tedavisi ve sıvı desteği ile oldukça etkili sonuçlar alınabilir ancak kişiden kişiye kolayca bulaşabildiği unutulmamalıdır.” 

O yılların, 60’lı yılların Aksaray ve köylerindeki çevre, sağlık, içme suyu vb koşullarını düşünecek olursak, çocukların dizanteriye yakalanmalarını anlayabilsek de, neden bir önlem alınmadığını anlayamıyoruz.

OSMAN AMCA ANLATIYOR

“Dizanteriye yakalanan çocuklara kesinlikle su verilmiyordu. Bunun nedenini anlayamıyordum. Halk hastalığın sudan kaynaklandığını biliyordu, ama o su mikroplu suydu. Oysa dizanteriye yakalanan her çocukta şiddetli ishal görülüyor ve aşırı sıvı kaybı yaşanıyordu.

Halk iyi ve temiz su ile mikroplu suyu bir tutuyor ve çocuklara birkaç gün bir damla dahi asla su vermiyordu.

Durumu hekim arkadaşlarıma anlattığımda, onlar ne yapıp edip çocuklara derhal sağlıklı su vermelerini sağlamamı istediler.

Halkı buna ikna etmek çok zor oldu, ama sonunda başardık ve dizanteriye yakalanan çocuklara sağlıklı içme suyu vermeye başladık. Böylelikle çocuk ölümleri azalmaya başladı.”

 SUYU ARAYAN ÇOCUK

Osman ŞENDİL, Osman Amca’dan bu gerçek ve yaşanmış hikayeleri dinlediğimde çok çarpılmış ve Osman Amca’nın gayretleri ve fedakarlıkları karşısında da hayran kalmıştım.

Yıllar sonra, 2016 yılında bir yürüyüş için Ihlara Vadisi’ne gittiğimde sabah erken saatlerdi. Vadi girişi henüz açılmamıştı. Sorumlu görevli de gelmemişti. O sırada girişe erken gelen diğer görevliyle ayaküstü sohbet etmeye başladım. Görevliye yıllar önce, 60’lı yıllarda Ihlara ve civar köylerde bir salgın yaşanmış olduğundan ve çocuklara su verilmediği için çok sayıda çocuğun ölmüş olduğundan, bu hikayeyi o sırada bu köyde yedek subay öğretmenlik yapan Osman ŞENDİL Amca’dan dinlediğimden söz ettim.

Görevliye “O günleri yaşayan insanlardan hala hayatta olanlar var mı?” diye sorduğumda, görevli genç köylünün anlattığı hikaye tam da “Suyu Arayan Çocuk” hikayesiydi.

“Abi o günlerden kimseyi tanımıyorum, ama benim dayım da o günleri yaşamış. O da tutulmuş hastalığa. Anne-babası, yani dedemler dayıma da hiç su vermemişler birkaç gün. Ama gece herkes yatıp da el ayak çekilince, dayım gizlice yatağından kalkar, su içermiş.”

İşte SUYU ARAYAN ÇOCUK, dedim. O suyu aradı, buldu ve hayatta kaldı.

Mumyaları yağmur yağdırsın, su getirsin diye Melendiz Çayı’na atan halkımız, kim bilir kaç güzel çocuğunu susuzluktan ölüme gönderdiğinin Ihlara Köyü Yedek Subay Öğretmeni Avukat Osman ŞENDİL sayesinde farkına varabildi.

Ben ise o günlerde gizlice su içerek hayatta kalan bir çocuğun varlığından haberdar olarak Osman Amca ile bağlantımı canlı tuttum

Dizanteriye bağlı çocuk ölümleri neredeyse bitmişti.

05 Temmuz 2019 yılında kaybettik Osman ŞENDİL Amcamızı.

Anadolu’da ölen her Avar gibi, Osman ŞENDİL Amcamız da Yalova – Güney Köy’ e defnedildi.

Ruhu şad olsun.

 


  



[1] ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR-SUYU ARAYAN ADAM-REMZİ KİTABEVİ

[2] EBRU AYKUT-Necâset, “Gâvur” Kafatasları ve 19. Yüzyıl Ortasında Doğu Anadolu’da bir Yağmur Ritüel-KEBİKEÇ/46.2018

17 Nisan 2022 Pazar

TAŞ DOĞANLAR - TAŞ DOĞURANLAR


Kesintisiz Mitoloji, diye bir kavram var mıdır acaba?

Varsa, disiplinler arası ilişkiler ve bağlantılar bu kavramın içini ne kadar doldurabilir?

Sümerlerden Hititlere, onlardan Friglere ve Helenlere geçen ve kimisi şekil ve isim değiştirerek günümüze kadar süre gelen mitoslar, efsaneler, destanlar yalnızca kesintisiz akışı anlatmaz, tek tanrılı dinlerle birlikte ortaya çıkan kutsal kitap poetiğinde de kesintisiz bir sürekliliğe kaynaklık eder.

Konumuz taş olunca ve konu başlığımız TAŞ DOĞANLAR-TAŞ DOĞURANLAR olunca, önümüze hem Mezopotamya kaynaklı çok tanrılı mitoloji hem de yine Mezopotamya kaynaklı tek tanrılı kutsal kitapların metinleri çıkar.

Taş motifi Sümer’den bu yana neredeyse bütün dinlerde üzerinde en çok söz söylenen ve adeta bir mitosa dönüşen motiftir.

Bir intizar olarak “Allah seni taş etsin”, bir yerleşim yeri olarak “Taş Kesti”, bir halk türküsü ve ninni olarak “Aktaş diye belediğim” ve içinde “N’ ola taş d’oğraydı analarımız” dizesi geçen Amasya türküsü “Tek kapıdan çıktım yüzüm peçeli”  içinde hep taş motifi bulunan ve günümüzde hala kullandığımız sayısız söz dizileri ve isimlerdir. Hepsinin günümüze kadar kesintisiz bir şekilde gelmiş olması “Taş” olarak katı nesnenin kutsallığına bağlıdır. Taşın aslında katı halde bir toprak, toprağın ise doğurganlığıyla Ana Tanrıçayı işaret etmesi kutsallığın kesintisiz olmasını sağlıyor olmalı.

Yüz yıldan uzun bir süre önce Dersim Dağları’ndaki Ermeni Köy Hayatını anlatan gezginler “Taşın” Ermeni inancındaki yerini aktarırlar.

“Tarlalardan topladıkları taşları tarlanın kenarında öbekler halinde biriktirirlerdi çünkü taşların tamamen ortadan kaldırılmasının toprağın gücünü yitirmesine neden olacağına inanırlardı. Harput-Akhorlu Vartan Bey, kurumuş ağacın budağına bir taş bırakıldığında ağacın canlanıp meyvelendiğini söyledi.”[1]

Burada kurumuş ağacı canlandıran taştaki güç nedir? Tanrısal bir güç mü mitolojik bir güç mü yoksa inanç mı?

Yine Dersim’de kutsal ziyaret yerlerinden birisi olan Düzgün Baba Ziyareti’ ne çıkmadan önce aşağıda sizi karşılayan kurban adaklarının sunağı olarak kullanılan büyük kara taş için aynı gezginlerin söyledikleri de ilginçtir.

“Ancak, Ermeniler taşı yabancı bir nesne olarak görmezlerdi; onlar için taş, Toprak Ana’nın yoğunlaşmış haliydi.”[2]

Bu inancın hiç kesintisiz günümüz Dersimlilerine aktarılmış olduğunu görebiliyoruz.

TAŞ DOĞANLAR – KUMARBİ EFSANESİ

Hititlerden başlayalım yine. “Kumarbi Efsanesi Hitit krallığının başkenti Hattuşaş’ta, bugünkü Boğazköy’de bulundu. Hitit çivi yazısı ile yazılmış bu destanın metni Hattuşaş saray arşivlerinin tabletleri arasından ortaya çıkarıldı. Bilginler bu tabletleri MÖ 13. Yüzyıl sonu olarak değerlendirirler, çünkü saray o tarihten sonra yıkılmıştır. Yazıya dökülen efsane ise Hurri kaynaklıdır. Hurriler MÖ 16. ve 15. Yüzyıllarda Anadolu’nun güneydoğusundan Kuzey Mezopotamya ve Suriye’ye uzanan bölgede yaşamışlardı.”[3]

Azra ERHAT buradan başlayarak bize Kumarbi Efsanesi metinlerinden aktarmalar yapar. Metinlerin Hititçe çevirileri DTCF’ nin ilk Hititoloji hocası H.G. GÖTERBOCK tarafından yapılmıştır.

“Anu tahtına oturur ve güçlü Kumarbi ona içecek verirdi. Onun ayaklarına kapanır ve maşrapaları içmek için eline verirdi,” deniyor. Anu’nun krallığı da dokuz yıl sürer ve Kumarbi de ona karşı savaş açar. Şöyle denir: “Anu artık dayanamadı Kumarbi’ nin gözlerine. Anu, Kumarbi’nin elinden kendini sıyırdı ve kaçtı. Anu, kuş gibi uçtu. Arkasından Kumarbi saldırdı ve onu, Anu’yu ayaklarından yakaladı, ve onu gökten aşağı çekti.” Bundan sonra efsanenin asıl can alıcı olayı anlatılır: “O (Yani Kumarbi) onun (yani Anu’nun) ‘diz’ini ısırdı; ve onun (Anu’nun) erkekliği (Kumarbi’nin) içine döküldü.” Kumarbi Anu’nun erkekliğini içine aldığına sevinir ve güler, ama Anu geri döner ve Kumarbi’ye şöyle seslenir: “İçini düşünerek seviniyorsun, çünkü benim erkekliğimi yuttun. İçinde olana sevinme. İçine ağır bir yük koydum.” Bu yükün ne olduğu açıklanır: Kumarbi hava-tanrıya gebe kalmıştır, ondan başka Aranzah (Dicle) ve Taşmişu’ya da gebe kalmıştır. Bu üç korkunç tanrının tohumlarının içine döküldüğünü öğrenince Kumarbi büyük bir telaşa kapılır, yuttuğunu tükürmeye çalışır. Tükürdüğünün Kanzura Dağı’na düştüğü söylenir. Ama tükürdüğü nedir, tüküremediği nedir?“ Metin bunu bildirmez ve elimizdeki fragman Kumarbi’nin öfke içinde Nippur’a gitmesiyle son bulur.”[4]

DOĞURMAK-TÜKÜRMEK-YEŞİL TAŞ

Bu metinler 13. Yüzyıl ve Hattuşa kaynaklıysa, hemen Hattuşa çevresine bakarak Kumarbi’nin tükürdüğünün belki de Hattuşa Büyük Tapınak’ta bulunan “Yeşil Taş” olduğu akla geliyor. Yeşil Taş’ın hala nereden ve ne zaman geldiği bilinmemektedir.

Hurrilerdeki adı farklıdır tükürülen şeyin, ama bu Hattuşa kültüründe yerel nesnelere dönüşmüş olmalıdır. Bu ise yörede çokça bulunan ve bir tür “Serpantin” olan sıra dışı büyüklükteki Yeşil Taş’ tan başka bir şey olamaz.

Öte yandan yöre halkından ve ziyarete gelen kadınlardan bu taşa dokunarak bebek dilediklerini görebilmek taşın bir doğum-doğurma mitosu barındırdığını gösteriyor.

Serpantin taşının ise yakın zamana kadar yörede ve bütün Anadolu’da çok sık rastlanan “Yılancık Hastalığının” tedavisinde halk hekimliğinde kullanıldığı bilinmektedir.

Yeşil Taş’ ın burada tedavi edici ve doğurganlığa yardımcı olduğuna inanılırken, Suriye-Hama’ da bulunan ve Hititoloji için ilk kaynak olduğu düşünülen Luvi dilinde yazılmış taş ise yörede yaşayan insanların göz hastalıklarına iyi geliyordu. 

Burada tükürmenin bir tür doğurmak olduğu düşünülür.

Yaşayan en büyük Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ’ ın DTCF’ den sınıf arkadaşı Hatice KIZILYAY 1958 yılı kazı döneminde Hattuşa’ da Hükümet Komiseri olarak yer alır. Hatice Hanım kazılara 14 yaşındaki kızı İştar’ı da getirir o sene. İştar bir günlük tutar ve Muazzez Hanım İştar’ın günlüğünden bize Hattuşa’yı, Hititleri ve elbette

 

Hattuşa Yeşil Taşı

Hattuşa Büyük Tapınak

Kumarbi Efsanesini anlatır.

 İŞTAR’IN KALEMİNDEN KUMARBİ EFSANESİ-TAŞTAN DOĞANLAR

 

İştar 

Sol baştaki Kumarbi

Yazılıkaya Hitit Panteonu’ nda 38 numaralı tanrıça İştar, 40 numaralı tanrı Kumarbi’ dir. İştar adı, ŞAUŞKA-ASTARTE-İŞTAR-SİTARE olarak kullanılmış olup günümüze kadar geldiğinde Arapça Sitare karşılığı Yıldız adını alır. Kesintisiz durum burada da devam eder.

Hatice KIZILYAY’ın kızı İştar ise günlüğüne aşağıdaki notları düşer.

“Annem, ‘Bak! Bir de Ullikummi hikayesi veya şarkısı var. Oldu olacak onu da anlatayım’ dedi.”

‘Kumarbi, kendisini tahttan indiren Hava Tanrısı Teşub’a kızıyormuş. Ona bir kötülük yapmayı planlıyor. Bunun için eline asa alıyor. Ayağına rüzgarı pabuç yapıyor. Şehri olan Urkiş’ten ayrılıp ‘Soğuk Göl’ denilen yere geliyor. Orada çok büyük, bir uçtan bir uca uzanan bir kaya görüyor. O kaya ile yatıyor Kumarbi. Efsane bu ya! Kaya ondan gebe kalıyor ve bir çocuk doğuruyor. Kumarbi onun adını Ullikummi koyuyor. (Anlamı, Kummiya şehrinin yıkıcısı.)  Kumarbi onun göğe gitmesini, Tanrı Teşub’u ayağıyla karınca gibi ezmesini, Tanrıları gökten kuşlar gibi dağıtmasını söylüyor ve onu Ubelluri adlı, dünyayı üzerinde taşıyan bir devin omuzlarına koyarak denizde büyümesini istiyor.”[5]

Şimde bir de Ullikummi çıkar karşımıza.

Yine MÖ 16. Yüzyıl Hurri ülkesinden 13. Yüzyıl Hitit başkentine ve günümüz Hattuşa’sına döneriz.

Hattuşa’da, yani Boğazkale’de yöre halkının “Şahin Kayası” olarak bildiği, Hattuşa’nın dışında, Yazılıkaya’nın üzerine düşecek şekilde yekpare ve büyükçe bir kaya vardır.

Kumarbi Hattuşa versiyonunda bu kaya ile “Şahin Kayası ile” çiftleşmiş olabilir mi?

 

Şahin Kayası

Hititolog Prof. Dr. Güngör KARAUĞUZ Hitit Mitolojisi adlı eserinde Ullikummi Şarkısı’nın ilgili paragrafında doğrudan Hitit tabletlerinden okuma yapar.

“§4 (A I 11-16)

Kumarbi [ruhundan önce] bilgeliğini [aldığı]nda, o hemen sandalyesinden kalk(ıp) eline bir asa aldı. [Ayaklarına ayakkabı olarak] hızlı rüzgarları (koyup) giydi. O, Urkiş Kenti’nden yola çıktı ve soğuk pınara vardı.

§5 (B I 13-20)

Soğuk pınarda büyük bir kaya bulunur. Onun boyu üç fersah ve genişliği [    ] ve yarım fersah olup aşağıdadır. [Onun vaginası ise… fersahtır. Onu görünce ] ruhu (bir hoş olup aklı başından) fırladı. Ve o, kaya ile yatıp (sevişti). Erkeklik organını onun içine [batırdı]. Bu beş kez oldu. [Tekrar] o, on kez oldu.”[6]

Yine günümüz Hatuşa’sına dönersek efsanede sözü edilen deniz burada yok. Ama Hattuşa’ya çok uzak olmayan ve yine Hitit toprakları içinde olan Sungurlu ilçesine bağlı ve adında deniz geçen iki köy bulunmaktadır. Birisi DENİZ, diğeri DENİZLİ olarak çıkar karşımıza.

Yine yerel efsanelerden birisi çıkar karşımıza Şahin Kayası ile bağlantılı olarak.

“Hazreti Ali bir gün Şahin Kayası civarında atıyla dolaşırken atının arka ayağı kayar ve arka ayağıyla çifte atınca ayağının altındaki taş fırlayıp gider neredeyse bir fersah uzağa konar. Hazreti Ali’nin atının çiftesinin fırlattığı kayanın adı Ali Kayası, kayanın olduğu yer ise yöre halkının ağzında ‘Ali (K)ayası olarak bilinir.”

Yukarıda Kumarbi’nin tükürdüğü taş burada karşımıza atın çiftesinin fırlattığı taş olarak çıkar.

İştar’ın notlarını süsleyen Nazan ERKMEN aşağıda Kumarbi’nin Anu’yu ayaklarından yakalama sahnesini resimler.

Nazan ERKMAN çizimi Kumarbi’nin Anu’yu yakalaması

TAŞTAN DOĞANLAR VE DÜNYANIN MERKEZİ

Taş miti Helen mitolojisinde de devam eder. Hesiodos ölümsüz eseri Teogonia’da Olympos Tanrılarının Doğuşu bölümünde bize adeta bir film sahnesi aktarır.

Dilimize Azra ERHAT ve Sabahattin EYÜBOĞLU çevirir.

Olympos Tanrılarının Doğuşu

             Rheia, Kronos’un yatağına girince

                Şanlı evlatlar doğurdu ona:        

Hestia, Demeter, altın sandallı Hera

455         Ve güçlü Hades, yerin altında oturan,

                Yüreği acıma nedir bilmeyen tanrı,

                Toprağı sarsan, uğultulu tanrı Poseidon

                Ve temkinli Zeus, tanrıların ve insanların babası,

                Yıldırımlarıyla yeryüzünü titreten.

                 Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını

460         Analarının kutsal karnından çıkıp da

                Dizleri üstüne oturduğunda her biri.

                Korkuyordu, Uranos’un mağrur torunlarından biri

                Ölümsüzler arasında kral olacak diye.

                Gaia ve Uranos bildirmişlerdi ona

                Ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa

465         Kendi oğluna yenilmekti kaderi.

                Buydu çünkü Zeus’un isteği.

                Onun için gözü pusudaydı her zaman,

                Doğan çocuklarını yiyordu birer birer

                Ve Rheia sonsuz bir yas içindeydi.

                Ama Zeus’u dünyaya getirdiği gün

                Yalvardı Toprak’a ve yıldızlı Gök’e

                Gizli doğurabilsin diye çocuğunu,

Öcü alınsın diye babasının

Ve hain Kronos’un yediği bütün çocuklarının.

Anası babası dinlediler kızlarını

Ve bildirdiler ona Kader’in ne hazırladığını

Kral Kronos’a ve coşkun yürekli oğluna.

Sonra bereketli Girit’te Lyktos’a götürdüler onu,

Son oğlu büyük Zeus’u doğuracağı gün.

Ulu Toprak tanrıçası aldı çocuğu

Besleyip yetiştirmek için koca Girit’te;

Hızlı gecenin karanlıklarından yararlanıp

Diktor tepelerine götürdü onu,

Sık ormanlarla kaplı Aigaion eteklerinde

Kutsal toprağın gizli derinliklerinde

Ulaşılmaz bir mağaraya sakladı onu,

Sonra koca bir taşı bezlere sarıp

Verdi, göklerin güçlü oğlu Kronos’a,

O da yakalayıp iki eliyle taşı

Yuttu indirdi uğursuz midesine,

Anlamadı yuttuğunun bir taş olduğunu,

Oğlununsa dipdiri kaldığını,

Ve az sonra yenilmez, baş olmaz gücüyle

Babasının hakkından geleceğini,

Onu tahtından atıp yerine geçeceğini,

Ölümsüzler kralı olacağını.

(…) 

Kesintisiz mitoloji burada da devam eder. Azra ERHAT bu kesintisiz durumu şöyle anlatır.

“Ullikummi’nin doğumunu Zeus’un Girit mağarasında gizlice dünyaya gelmesiyle kıyaslamak doğru olur mu, olmaz mı? Benzer noktalar yok değil.”[7]

Devam eder Azra ERHAT “Her iki destan da nasılsa öyledir. Yaratılış ya da yazılış tarihleri arasında en azından altı yüzyıl bulunduğuna göre, Hitit’in kaynak olduğu su götürmez bir olgu sayılabilir.”[8]

Zeus taştan doğmamıştır, ama taş burada aldatıcı olarak babasının, Kronos’un ağzına verilmiştir. Yani taş sanki yeni doğmuş bir bebek gibi bezlere belenerek Kronos aldatılmıştır.

Ancak burada başka bir konu daha çıkar karşımıza.

Kronos’ a hileyle yutturulan taşın şekli ve adı vardır: Omphalos

“Ne de Pythia’nın her sabah kaynağın suyunda yıkayıp ovduğu, yağlar, kokular sürdüğü, giydirip beslediği, çocuğu gibi baktığı çember çizgili koyu renk yumurta taşı Omphalos’u. Bu, Tanrıların anası Rhea-Kibele’nin Dünyanın kuruluşu sırasındaki zaman Tanrısı Cronos’a son çocuğu Zeus yerine yutturduğu ünlü taştı. Cronos yeni doğan çocuklarını hemen yiyordu, tanrıçanın yutturduğu taş çok ağır olduğundan Kronos önceden yuttukları da dahil bütün Tanrı-Çocukları kusmuştu.

Zaten Omphalos, göbek, gök ve yer arasında bağ anlamına gelir.[9]

Omphalos aslında Antik Yunan’da dünyanın merkezini gösteren bir taştır.

Artık bir şehir efsanesinden daha çok öne çıkan ve Çorum’un dünyanın merkezi olduğu konuşmalarıyla “omphalosun” ve Hattuşa söz konusu olduğunda “Yeşil Taşın” bu merkezi gösterdiği, işaret ettiği akla gelebilir mi?

 

Dünyanın merkezini gösteren, “göbek” anlamı olan omphalos taşı

TÜRK FOLKLORÜNDE TAŞ DOĞURMAK- TAŞ DOĞMAK

Bedduaları, intizarları bir kanara bırakırsak annelerin bebeklerine söylediği bir ninni vardır. Bu ninniyi belki de en güzel Sümeyra ÇAKIR söyler.

AKTAŞ DİYE BELEDİĞİM

Ninninin Türk Halk Folklöründe önemli bir yeri vardır.

“Yörük obasının genç beyi kendi obasından kız beğenemez ve ilerleyen yaşının artık sonlarına geldiğinde ovadan bir kıza aşık olur ve törelerde pek yeri olmasa da beyin dediği olur ve kızla evlenir.

Ancak yıllar geçer, bey ve ova kızının çocukları olmaz.

Ova kızı kabahati hep kendinde arar ve obadan beye daha önceden yanık olan başka bir kızı kocasıyla baş göz eder ve kendisi de kayıplara karışır.

Dere tepe, dağ bayır dolaşan ve bebek diye yanıp tutuşan ova kızı bir dereden geçerken suyun içinde bebek şeklinde bir “Aktaş” görür. Tanrı hikmetidir, diye taşı dereden alır ve onu beler, Pythia gibi sarıp sarmalar ve kucağına alır.

Sonra başlar Aktaş’a ninniler okumaya:

 Ağdaş diye belediğim 

Tülbendime doladığım 

Hak'tan dilek dilediğim 

Mevlam bu taşa can versin

 

Yoldan geçen yolcu kardeş 

Ben kimlere olam sırdaş 

Kırşehir’de Hacı Bektaş 

Mevlam bu taşa can versin

 

Bebeksiz oldum divane 

Ben ağlarım yane yane 

Konya’da ulu Mevlana

Mevlam bu taşa can versin

 

Tarlalarda olur yaba 

Savururlar kaba kaba 

Ödemiş’te Birgi Dede 

Mevlam bu taşa can versin

 

Bebek uyandı bakıyor 

Sevinci içimi yakıyor 

Gözlerimden yaş akıyor 

Mevlam bu taşa can versin

 

Yüksekte şahin ovası 

Alçakta Avşar obası 

Gelsin yavrumun babası 

Mevlam bu taşa can versin

 

Hüda'ya eyledim zari 

Taşıma can verdi bari 

Uzun ömür versin gari 

Mevlam bu taşa can versin

Ova kızı kucağında belediği Aktaş ile gece gündüz yol alarak bu ninniyi söyler ve bir gün olur duası kabul olup taş canlanır.”

Aktaş’ ı kim doğurmuştur, nasıl doğmuştur? Ta Sümer’den gelen taş miti burada ve bugünkü hayatta da çıkar karşımıza.

N’OLA TAŞ D’OĞRAYDIM

Anneler çocuklarına çok kızdıklarında, onların hayırsız olduğunu söyler. Daha da ileri giderek “Seni doğuracağıma, n’ola taş doğuraydım” derler.

Taş doğurmak bir anne için mümkün müdür? Kronos veya Kumarbi bunu yapabiliyorsa annelerimiz de yapabilir mi?

Bazen de çok acı çeken çocuklar annelerine intizar eder, hesap sorar gibi “Anne beni doğuracağına n’ola taş doğuraydın ya” derler.

Halk türkülerine, folklörümüze bakarsak eğer aşağıdaki Amasya türküsünün bu kadar güzel bir makamda ve hala söylenmesinde bir neden olsa gerek, diye düşünürüz.

Tek kapıdan çıktım yüzüm peçeli,
Ahbaplar oturmuş iki geçeli (Vay Vay).
Hulisi'm de alnı sıra perçemli.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

Dağdan yuvarlandı kayalarımız,
Gam ile yoğruldu mayalarımız (Vay Vay).
N' ola taş doğuraydı analarınız.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

Mezarımı Helvacıya eşsinler,
Al Yeşili üzerime örtsünler (Vay Vay).
Gelen geçen yazık olmuş desinler.
Neyleyim dünyada dünya malini,
Gönül arz ediyor eski halini.

 

Rhea’nın Kronos’u (omphalos ile) kandırması

Kronos’un evlatlarını yemesi 

Kesintisiz Mitoloji böyle devam ederken Kutsal Kitap metinlerinde de “Taş” ile ilgili bazı mitler ve sözler çıkar karşımıza.

KUTSAL KİTAP POETİĞİNDE TAŞ MİTİ

Moskova Devlet Üniversitesi Asya-Afrika Ülkeleri Enstitüsü Arap Dili Bölüm Başkanı Dmitriy Vladimiroviç FROLOV “Kur’anda Taş Motifinin Anlambilimsel İncelemesi” adlı makalesinde konuyu yine kesintisiz bir şekilde ele alır ve burada da karşımıza bir Kesintisiz Teoloji çıkar adeta.

“a. “Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. …” (Bakara, 2:60) b. “Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya, “Asanı taşa vur!” diye vahyettik. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. …” (A’raf, 7:160)

Kur’ân’dan alınan parçada, Yahudiler hakkında hiçbir söz geçmez, yeniden dirilmeye inanmayan Mekkeliler kastedilir. Sadece İncil’deki anahtar motif “taştan insan yaratılması” korunur: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahlûk! Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan…” (İsra 17:49-51)3

Son dönem Mekkî surelerin birinde “cansız nesnelerin Tanrı’nın iradesine göre canlı nesnelere dönüşmesi konusu” yer almaktadır; bu, herkesçe bilinen bir İncil hikâyesinin canlandırılması olarak görünür ve Matta ve Luka İncillerinde tekrar edilir. Ferisiler ve Sadukinlere hitap eden Yahya’nın vaazlarından bahsedilir: “Kendi kendinize, “Biz İbrahim’in soyundanız” diye düşünmeyin. Ben size şunu söyleyeyim: Tanrı, İbrahim’e şu taşlardan da çocuk yaratabilir.” (Matta 3,9). krş. Luka 3,8: Bu sözler, vaftiz olmaya gelen halka yani genel olarak Yahudilere hitaben söylenmiştir. Kur’ân’dan alınan parçada, Yahudiler hakkında hiçbir söz geçmez, yeniden dirilmeye inanmayan Mekkeliler kastedilir. Sadece İncil’deki anahtar motif “taştan insan yaratılması” korunur: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahlûk! Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan…”

2. Nadir istisnalar haricinde, incelenen bütün parçalar son dönem Mekkî ve Medenî surelerdir; o dönemde, İncil’den olaylar, şahıslar ve motifler Kur’ân metnine adeta doluşurlar. Daha önceki tespitlerimizi de buna eklersek, pek çok “taş” motifinin doğrudan İncil’deki olayların aktarılması veya canlandırılması olduğu, bazı durumlarda ise başlangıçta bulunmadığı halde İncil hikâyelerinin içine yerleştirilmiş olduğu anlaşılır ki “taş” konusunun Kur’ân’da ortaya çıkışının İncil’in etkisi altında gerçekleştiğini söylemek, çok esnek bir yorum olmaz. Bu iki anahtar motifin kuruluşunda, Kur’ân için tipik bir terkip olan, İncil dışından (Arap ve Mezoptamya kökenli) düşünceler ve imajların da iç içe girdiği Eski ve Yeni Ahit’ten canlandırmalar fevkalade önemlidir.”[10]

Taştan su ve insan yaratılması farklı kutsal kitaplardan da olsa bir yaratma süreci görülmektedir.

TAŞ DOĞANLARA İSİMLER

Taştan doğanların veya taş doğuranların ve hatta taşların da mitolojide ve kutsal metinlerde birer isimleri vardır.

Türkiye’de ilk nüfus sayımıyla birlikte kimlik kartları da verilmeye başlandığında babası veya annesi belli olmayan çocukların baba ve anne adları olarak hep aynı isimler verildi.

Babası belli olmayan çocuğun baba hanesine KAYA, annesi belli olmayan çocukların anne hanesine ise hep YILDIZ yazıldı yakın zamana kadar. Hem Kaya hem de Yıldız aslında ta Sümer’den başlayarak tanrısal isimleri çağrıştırırlar. Ancak, bu tür çocukların kimlik bilgilerinden ne oldukları hemen anlaşıldığından bu durum çocukların hem küçükken hem de yetişkin birey olduklarında aşağılanmalarına neden oluyordu.

Sonra bulunan isimler ise yine benzer sorunlara neden oldu ne yazık ki. Sonradan bulunan isimler ise baba için Adem, anne için Havva oluyordu. Bu uygulama da benzer nedenlerle kaldırıldı. Son çıkan yasaya göre babası belli olmayan çocuğun babası hanesine annenin vereceği isim konmaya başlandı.

Aslında bir bakışta çocuğun durumunu ortaya çıkarması dışında çocuğun “Kayadan, Taştan Doğması” tam da bizim yukarıda anlatmaya çalıştığımız Kesintisiz Mitoloji’nin konusu değil midir?

Yakın zamanlarda terk edilen bu KAYA/YILDIZ uygulamasını ilk olarak kim başlattı acaba? Bunu başlatan irade Sümer, Hitit, Helen mitolojilerini biliyor muydu?

Selman AK ile yapmış olduğumuz bir Dersim gezimizde, Selman’ın köyüne

TUNCELİ-PERTEK-PINARLAR, mezarlığa uğradığımızda karşıma çıkan aşağıdaki mezar taşı kanımı donduruyordu.

 

Pınarlar Köyü mezarlığındaki mezar taşı

Mezar taşını, yani Kitabe-i Seng-i Mezar, yani mezar taşının kitabesini okuyorum.

J. ER

KAYA OĞLU

HASRET

ÇANKAYA

POSOF ÖZ

BAŞI KÖYÜ

RUHUNA FATİHA

12.O3. 1966

Yukarıda anlattık KAYA’ nın ne olduğunu, Toprak Ana’nın yoğunlaşmış bir halinden başka bir şey olmadığını, Hititlerde ise tanrıların taş/kaya gibi bir nesne ile temsil edildiğini.

Yani KAYA kelimesi bilinen anlamından bağımsız olarak tanrısal bir anlam ile ifade edecek olursak, dağlara hükmetmesi, dağ tanrılarının üzerinde durmasına bakarak, sivri külahına bakarsak kendisi de başında bir dağ taşıyan TEŞUP için söylenebilecek bir kavram;

YILDIZ ise Teşup’ un kız kardeşi ŞAUŞKA’ nın Babil-Asur karşılığında karşımıza aşk ve bereket tanrıçası İŞTAR, sonraki uygarlıklarda Afrodit ve Venüs olarak çıkan ve bir zamanlar kızlarımıza isim olan SİTARE’ nin yeni Türkçe karşılığı YILDIZ’ dan başka bir şey değildir.

SONUÇ

Taş doğanlar veya taş doğuranlar, sonuçta her şey aslına dönüyor ve insan gibi, kanlı canlı, etten ve kemikten ibaret doğsalar da toprağın altında ve milyonlarca yıl sonra taşlaşıyorlar. Taş ise asla yok olmuyor. Kesintisiz yaşam devam ediyor.

 



[1] MARY KILBOURNE MATOSSIAN-SUSIE HOOGASIAN VILLA-1914 ÖNCESİ ERMENİ KÖY HAYATI-ARAS YAYINCILIK-ÇEVİRİ: ALTUĞ YILMAZ

[2] M.KILBOURNE MATOSSIAN-SUSIE HOOGASIAN VILLA, age

[3] HESİODOS-THEOGONAI-İŞLER VE GÜNLER-TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI-ÇEVİRİ: AZRA ERHAT-SABAHATTİM EYÜBOĞLU

[4] HESIODOS, aga

[5] MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞI-HİİTİTLER VE HATTUŞA İŞTAR’IN KALEMİNDEN-KAYNAK YAYINLARI

[6] GÜNGÖR KARAUĞUZ-HİTİT MİTOLOJİSİ-ÇİZGİ KİTABEVİ YAYINLARI

[7] HESİODOS, age

[8] HESİODOS, age

[9] FERNAND LEQUENNE*GALAT’LAR-ÇEVİRİ: SUZAN ALBEK-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[10] DMİTRIY VLADİMİROVİÇ FRLOV, age ÇEVİRİ: Prof. Dr. Halil İbrahim USTA