18 Mart 2022 Cuma

KENDİLERİNİ TARİHE GÖMENLER

İnsanlık tarihinde ölü gömme işi ne zaman başladı ve bu ne zaman gelenek haline geldi tam olarak bilemiyoruz.

Ölülerin gömülmeye başlamasından sonra ölüler için ilk mezar yapma işi ne zaman başladı ve mezar şekilleri nasıldı, onu da tam olarak bilemiyoruz.

Bildiklerimiz daha çok Yakın Doğu ve Orta Asya ile sınırlı kalıyor.

Sıradan mezarlar mimari yapılara ve giderek anıtsal yapılara ne zaman dönüşmeye başladı?

İnsanın ölümü beklerken son günlerinde içinden geçen en büyük arzusunun “Doğup büyüdüğü topraklara gömülmek” isteği olsa gerek. Zira bu istek belki de hayatı boyunca hep aradığı, ama bir türlü bulamadığı “Bir yere, bir toprağa, bir coğrafyaya aidiyetlik” duygusunun olmayışı veya bu duygunun hayatın son anlarına doğru ortaya çıkmasıdır. 

BENİ DOĞDUĞUM TOPRAKLARA GÖMÜN

Son vasiyeti sorulduğunda kaç kişi “Beni doğduğum topraklara gömün” diyebilir? Kaç kişi bunun asla gerçekleşmeyeceğini bildiği için sessiz kalır. Şu an altmışlarında olan Anadolu kökenli son kuşaktan bazıları belki de doğdukları topraklara gömülebilen son kişiler olacak.

Bunun ne önemi var, der gibisiniz.

Aslında çok da önemi yok gibi görünse de neredeyse bütün yıllarını Türkiye dışında geçirmiş insanların, çok değerli bilim insanı ve sanatçıların yukarıda da söz ettiğim gibi “Aidiyetlik duygusuyla” bedenlerinin kendi doğdukları topraklarda olmasa da Anadolu topraklarına gömülme isteklerini anlayabiliyoruz.

İlhan KOMAN İsveç’te geçen ömrünü ruhen olmasa da bedenen Anadolu’da sonlandırdı.

Başka bir İlhan, İlhan BAŞGÖZ yıllarını geçirdiği Amerika’dan hasta yatağında ve ambulans uçakla Türkiye’ye döndüğünde ruhen ve bedenen Anadolu topraklarına gömüleceğinin mutlu bir ifadesini taşıyordu yüzünde ve okuduğu Enver GÖKÇE şiirinde:

TÜRKİYEM

Senin emekçin olaydım
                          şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiye

Enver Gökçe (Ankara, 1945)

Oktay SİNANOĞLU çok önemli bir kariyerden sonra döndü Anadolu’ya aklında ve yüreğinde Anadolu Aydınlanması heyecanıyla.

Örnekleri çoğaltabiliriz.

GURBETE GİDENLERİN SADECE CENAZESİ GELİYOR

Analar uzun ve bitip tükenmeyen savaşlarından dolayı “Gidip de gelmeyenleri” bildikleri için, gurbete gitmek isteyen oğullarının da gidip de gelemeyeceğini düşünerek onlara “Gidersen südümü helal etmem” dediler hep. Şimdi ise belki de içleri yanarak “Git oğlum, kurtar kendini” diyorlar.

Gidenler çok uzaklara da gittiler, Alamanyalara da gittiler.

Gidenler uzun süre gelemediler, bazıları hiç gelemedi.

Gidenlere ve gelemeyenlere de ağıtlar yakıldı. Erkan OCAKLI yazdı, yazılana en güzel ve içli sesi Ruhi SU ve Sümeyra ÇAKIR verdiler.

Almanya acı vatan

Adama hiç gülmeyi

Nedendir bilemedim

Bazıları gelmeyi

Alamanya’ya gidenlerden, en çok da ilk kuşağın hasret kokan ölü bedenleri ait oldukları Anadolu topraklarına son kez kavuşabilmek için geliyor.

Oğlunu, kızını, kocasını, babasını, yârini, yoldaşını Alamanyalara gönderirken belki de “Südümü helal etmem” diye intizar etmiş olanlar her cenaze gelişinde “Artık sadece cenazeleri geliyor” diyorlar.

İzinlerinde bile uzun yıllar yurduna, köyüne, Anadolu’ya dönmeyenler, geride bıraktıklarının hasretine sadece ölü bedenleriyle, cenazeleriyle karşılık veriyorlar.

MEZARIMI TAŞTAN OYUN

Siyah-beyaz Türk sinemasının önemli filmlerinden birisidir “Mezarımı Taştan Oyun” filmi.

Filmin başında “Abdo’nun Ağıdını” söyler bir aşık Urfa’da Balıklı Göl’ün yanı başında.

Abdo'nun mezarın kayadan oyun
Mezarın üstüne mermer taş koyun
Abdo'nun yerine Müslüm'ü koyun
Vurma zalim vurma yaram derindir
Yaram sağalırsa Mevla'm kerimdir

Bu güzel ağıt bize Celal GÜZELSES’ in okuduğu plaktan miras kalmış sayılır.

Burada son vasiyetinde Anadolu’ya, doğduğu topraklara gömülmeyi isteyen Abdo yerine “Mezarının kayadan oyulmasını” isteyen bir Abdo buluruz karşımızda.

 


  

BENİ TARİHE GÖMÜN

Onlar kendi mezarları kazılmadan belki de sayısız ve isimsiz mezar kazdılar uzun arkeoloji çalışmalarında ve kazı başkanlığı yaptıkları dönemlerde.

Onlara “Nereye gömülmek isterseniz?” diye hiç soruldu mu bilinmez, ama onlar ayrı ayrı olmak üzere “Beni tarihe gömün” demiş olmalılar mutlaka.

İnsanın nereye gömülmek istediği ve/veya nereye gömüldüğü bellidir, ama “Tarihe gömülmek” diye bir vasiyet olabilir mi acaba?

Bakanlar Kurulu’nun kimi zaman yerinde çoğu zaman ise yerinde olmayan kararlarıyla selatin camilerinin hazirelerine gömülen kişilerin olduğunu biliyoruz.

Onların tarihe gömülüp gömülmediklerini tartışmıyoruz burada, zira sözü geçen selatin camileri henüz “Tarih” olmadılar.

Ama Afrodisias ve Alacahöyük tarihtir. Alacahöyük Anadolu Uygarlıklarının derli toplu ilk ulusal kazılarından birisidir.

TARİHE GÖMÜLENLER

-KENAN TEVFİK ERİM

 

Afrodisias ve Kenan ERİM

03 Şubat 1929 tarihinde doğan Kenan ERİM 1961 yılında başladığı Afrodisias kazılarını ancak ölümü sonucunda 03 Kasım 1990 tarihinde bıraktı.

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU ve Ara GÜLER’ den uzayıp gelen Afrodisias sevdası Kenan ERİM’ i de sarıp sarmaladı. Kenan ERİM adeta aşık oldu kazdığı yere, Afrodisias’a.

Bakanlar Kurulu çok doğru bir kararla Kenan ERİM’ in aşık olduğu Afrodisias’ a, “Sevgilim” dediği Afrodisias’a gömülmesine izin verdi. Ne gariptir ki, Kenan ERİM sanki bir şeyleri önceden biliyor gibisine önüne gömüldüğü Afrodisias’ın anıtsal kapısı olan Tetrapylon’ u ölümünden tam üç hafta önce ayağa kaldırıp bugünkü görünümüne kavuşturmuştu.

 Tetrapylon-Anıtsal Kapı

Ön planda Kenan Erim’in mezarı

Kenan ERİM’ in sevgilisi kimdi acaba? Afrodisias mı Afrodit mi?

“Hesiodos Theogonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu anlatır. (Yun. Aphros köpük) Uranos, Gaia’ dan doğan çocuklarını doğar doğmaz toprağın bağrına soktuğu için Toprak Ana şişmekte ve korkunç sancılarla kıvranmaktadır, bu yüzden son oğlu Kronos’a bir tırpan verir, Kronos da o tırpanla babasının hayalarını keser ve denize atar.”[1]

 “Dalgalı denize atar atmaz onları

Gittiler engine doğru zaman.

Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:

Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten,

Önce kutsal Kythera’ya uğradı bu kız,

Oradan da denizle çevrili Kıbrıs’a gitti.

Oraya karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,

Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu

Narin ayaklarının bastığı yerden.

Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar,

Bir köpükten doğmuş olduğu için.”[2]

Ya da şu soruyu da sorabilir miyiz acaba?

Tetrapylon/Anıtsal Kapı’ nın önü ve arkası, Kenan ERİM mezarının bulunduğu yer yaz ve kış, bütün bir yıl neden hep taze ve canlı yeşil çimenlik haldedir?

Bu yeşil çimenlerin üzerinde Afrodit’in her gün yürüdüğünü görüyor olmalı Kenan ERİM.

Kenan ERİM ölümüyle “Sevgilisine” kavuştu belki, ama Afrodisias’a kavuşmayı bekleyen birisi daha var gurbet ellerde: İHTİYAR BALIKÇI

Tam 117 yıl önce yapılan Afrodisias kazılarından kaçırılan ve Berlin Devlet Müzesi’nde bulunan ihtiyar balıkçı heykelinin gövdesi Afrodisias’ta bulunan başına kavuşmayı bekliyor.

Gurbete giden ve hala dönmeyen İHTİYAR BALIKÇI gövdesi aslında 60 sene önce işçi olarak Alamanyalara giden Anadolu insanın gövdesiydi. 

Kalıptan çıkarılan kopyasıyla İHTİYAR BALIKÇI HEYKELİ

 AYKUT ÇINAROĞLU

Mustafa Kemal, Remzi Oğuz ARIK ve Hamit Zübeyr KOŞAY ile çıkılan yolda Anadolu Uygarlıklarının keşfi için yapılan arkeolojik kazıların ilklerindendir Alacahöyük Kazıları.

Şimdiki kazı başkanından bir önceki başkan Aykut ÇINAROĞLU’ dur.

11 Kasım 1941 tarihinde doğan Aykut ÇINAROĞLU yine bir Kasım ayında, 04 Kasım 2019 tarihinde aramızdan ayrıldı ve “Sırlanıp” Alacahöyük Köy mezarlığına defnedildi.

ALACAHÖYÜK-ARİNNA

Anadolu uygarlıklarını anlamak için önce Alacahöyük’e bakmalıyız. Hattileri görürüz orada, oradan Hititlere ulaşmak ise kolaydır.

Afrodisias’taki Babil kökenli tanrıça, Helen kültürüyle nasıl Afrodit ve Roma kültürüyle Venüs olarak karşımıza çıkıyorsa, aynı tanrıça yani Afrodit, Anadolu ana tanrıçalarına benzerliğiyle Fenikelilerde ASTARTE veya Asur/Babil kültüründe ise İŞTAR olarak çıkar karşımıza. Afrodit ise Alacahöyük/Arinna dünyasından bin yıllar sonra ortaya çıkar.

İştar kelimesi Arapça SİTARE olarak ve aynı anlama gelmek üzere, yıldız, bu topraklarda kızlarımıza hala isim olmayı sürdürmektedir.

Aykut Hoca da tıpkı Kenan ERİM gibi Arinna’ya, Alacahöyük’e mi aşıktı?

Veya Kenan ERİM aslında Afrodit’e aşıktı dersek, Aykut Hoca da İştar’a, Yıldız’a mı aşıktı?

 


     

Aykut ÇINAROĞLU’ nun da bir vasiyeti var mıydı, bilemiyoruz.

Ancak Aykut Hocamızın annesi Rabia Hanım 2004 yılında vefat ettiğinde Alacahöyük mezarlığına defnedilmişti. 1997 yılından öldüğü tarihe kadar Alacahöyük’ü kazan Aykut ÇINAROĞLU 22 yıl boyunca geldiği yere aşık olmuş olabilir. Lakin annesi Rabia Hanım neden ta 15 yıl öncesinden defnedildi Alacahöyük’e? Bizim bilmediğimiz bir vasiyet mi var ortada, yoksa Rabia Hanım’ ı Alacahöyük’e çeken bilmediğimiz bir sihir mi?

Hitit topraklarını, Alacahöyük ve Hattuşa’ yı gezip görürseniz bu sihri fark edebilirsiniz.

Aykut ÇINAROĞLU’ nun da Alacahöyük’e gömülme konusunda bir vasiyetinin olup olmadığını bilemiyoruz. Belki de “Beni annemin yanına gömün” diye vasiyet etmiş olabilir.

Ama hem Kenan ERİM hem de Aykut ÇINAROĞLU iki farklı Anadolu uygarlığının tam da içinde uyumaktadırlar.

Bir küçük farkla, Kenan ERİM kazdığı antik kentin içinde, Aykut ÇINAROĞLU ise Alacahöyük Köy mezarlığındadır. Aslında buna fark demek olmaz, zira köy mezarlığı doğu tarafından bakıldığında Hatti beylerinin anıtsal 13 mezarını görmektedir. Bu mezarlar ilk kazılarda ortaya çıkmaya başladığında bütün dünyada büyük heyecan yaratmıştı.

İki usta da aynı şekilde öldüler, ne garip mi yoksa ne kader mi, kalp krizinden.

İki usta da kazılar boyunca çok sayıda mezar ortaya çıkarmış olmalılar.

İki usta da “Kazdıkları mezara mı gömüldüler?”

Neyse ki Aykut ÇINAROĞLU’ nun Kenan ERİM gibi topraklarına kavuşmayı bekleyen bir İHTİYAR BALIKÇISI yoktu, hiç olmadı da.

İki usta da bu toprakların sonsuz tarihine gömdüler kendilerini.

Kazdıkları mezara değil, ama onlar tarihe gömüldüler, başka bir örnekleri yok henüz.

Ruhları şad olsun.

 

   



[1] AZRA ERHAT-MİTOLOJİ SÖZLÜĞÜ –REMZİ KİTABEVİ

[2] HESIODOS-THEOGONIA-İŞLER GÜNLER-İŞBANKASI KÜLTÜR YAYINLARI-ÇEVİRİ; SABAHATTİN EYÜBOĞLU-AZRA ERHAT 

23 Şubat 2022 Çarşamba

KİM VAR İMİŞ BİZ BURADA YOĞ İKEN-2 ZİHNİ SİNİR PROJELER BİR ZİHNİ DERİN HÜLYASI MIYDI?

 

ZİHNİ SİNİR[1] çizgisel tiplemesini yaratan İrfan SAYAR’ a şöyle bir soru sorsak ne derdi acaba?

“Yarattığınız bu tiplemede Zihni DERİN size esin kaynağı olmuş olabilir mi?”

Bu soruyu İrfan SAYAR’a daha önce soran oldu mu, bilemiyorum.

Ama kendisine sadece “Zihni DERİN’i” tanıyıp tanımadığını yazılı olarak sorduğumda, aldığım cevap çok kısa olarak “Evet, tanıyorum, Türkiye’ye çayı getiren kişidir” şeklindeydi.

Aslında ben biraz da beklentimin üzerinde bir cevap bekliyordum, yani ZİHNİ SİNİR tiplemesine uyan bir beklenti.

İrfan SAYAR’ ın ZİHNİ SİNİR ‘i ile değerli insan, Türkiye’de çayın babası, Cumhuriyet’e kanat gerenlerden Zihni DERİN arasında sadece “Zihni” kelimesi benzerliğinden başka ne olabilirdi ki?

Soru tam da budur?

Yukarıdaki soruyu, yani esinlenme sorusunu doğrudan İrfan SAYAR’a soramazdım, varsa bir karşılığı bunu İrfan SAYAR’dan bekledim, elbette beklentimi yüksek tutarak.

Yani Karacaoğlan’ın deyişinde olduğu gibi “Kim var imiş biz burada yoğ iken”, acaba İrfan SAYAR’ın tiplemesi ZİHNİ SİNİR’den önce buralarda Zihni DERİN mi vardı?

Biz Zihni DERİN’in var olduğunu biliyoruz. Bunu yazımızın sonuna bırakalım.

Ancak bu topraklarda Zihni DERİN’den önce de, bir bakıma İrfan SAYAR’dan önce de “Zihni Sinir” pratikleri, projeleri, proceleri olan insanlar vardı.

En eski tarihten başlayalım.

ENVER PAŞA’NIN ZİHNİ SİNİR PROJE VE PRATİKLERİ

Hemen Sarıkamış’tan söz edeceğimi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Sarıkamış Faciası asla bir “Zihni Sinir” pratiği değildi.

Bir pratiğin, uygulamanın Zihni Sinir olabilmesi için ya insanı sinirden delirten bir hale getirmesi veya hayret ve umuttan yüreğinde sıcaklık hissettirmesi gerekir.

PRATİK 1

FRENGİLİ AMELE TABURLARI

Bitmeyen savaşlardan yılan, bir türlü rahat yüzü göremeyen asker cepheye gitmemenin, firar etmenin türlü yollarını arar ve bulur da kendine göre.

“Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi idam eden manga eratından bazıları, ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yani idam cezası dahi müessir olamıyordu.

Bazıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.”[2]

Bir ulus, koskoca bir imparatorluk ordusu için ne kadar onur kırıcı proje ve pratik.

PRATİK 2

KADINLARI DA ASKER EDİN

“Bulgar cephesi bozulduktan sonra, bunların yerini tutmak için, Alman kıtaatı sevkiyatına başlandı. Enver Paşa bana Çatalca istihkamatını, talim görmüş kadınlara vererek, oradaki askerlerin de cepheye gönderilmesi emrini verdi. Tatbiki kabil olmayan bu emri ifa eder gibi göründükse de tatbik etmedik. Zaten buna zaman da kalmadı.”[3]      

Proje var, ama pratik yok.

AHMET SAY’IN BANDO PRATİĞİ

Ahmet SAY Fazıl SAY’ın babasıdır. Onun hazırlamış olduğu kült eser “Müzik Ansiklopedisi” ve müzik üzerine yazmış olduğu diğer kitaplar hala aşılamamıştır.

Türkiye’de “Arap Kaymakam”, Libya’da ise (Libya’nın ilk başbakanı) “Türk Başbakan” olarak bilinen Sadullah KOLOĞLU Türkiye’de kaymakamlık ve valilik yaptığı sürede hepsi birer “Zihni Sinir proje ve pratik” olan çalışmalarını Bingöl valisiyken de sürdürür.

“Şimdi söyleyeceğime çok şaşacaksınız, nitekim ben de ilk öğrendiğimde çok şaşmıştım, okulumuzda bir de –İngilizce de bilen- musiki öğretmeni bulunuyordu. Nasıl olmuş ve ne gerekçeyle Bingöl’e atamışlar, bilemiyordum. Fazla derinine girmeden, hemen işbirliği yapıp, vilayet ve belediyenin odacılarından bir bando takımı kurduk. Daha da inanamayacaksınız ama onlara yaz günleri halk bahçesinde konserler verdiriyorduk. Yerli halkın hele çocukların ne denli ilgi gösterdiklerini hiç unutamam. Müziğin kalitesi konusunda yorumda bulunmak benim haddim değil, ancak savaşın çok uzağında olduğu için bunalımı zaten hissetmeyen halkın bayağı bir keyif yaşadığını söyleyebilirim.”[4]

Sözü edilen müzik öğretmeni Fazıl SAY’ın babası Ahmet SAY’dır.

Proje ve pratik mükemmel.

MAHMUT MAKAL’IN ISTAMPA PRATİĞİ

Bu aslında bir Mahmut MAKAL pratiği değil, onun “Bizim Köy” romanında geçen muhtarın pratiğidir.

“Köy odalarında, duvarları kaplayan zift gibi is tabakasının değerini bilmezdik. Meğer o da işe yararmış.

Delikanlının birisine bir ilmühaber yazdım. Muhtarın evine gidip mühürletti. Getirince baktım, muhtarın bastığı mühür, bükülmüş kağıdın her yanına sıvanmış.

Nedenini araştırdım. Muhtar, ıstampanın bulunuşundan habersiz olduğu için, tükenmez bir kaynak keşfetmiş; bütün duvarlar ıstampa! Hem de mürekkebi, tükenmez türden…”[5] 

Proje yok, ama pratik kusursuz.

MUZAFFER İLHAN ERDOST’UN ŞEMDİNLİ’DE KAĞNI PRATİĞİ

Muzaffer ERDOST kardeşi İlhan katledildikten sonra onun adını da alarak, kendi adını MUZAFFER İLHAN ERDOST olarak değiştirdi.

Veterinerdir Muzaffer İlhan ERDOST. Askerliğini 1963-64 yıllarında veteriner yedek subay olarak Şemdinli’de yapar.

Muzaffer İlhan ERDOST’un okul yapılan köylerin birinde gördüğü sıradan bir şey ora köylüleri için tam da “Zihni Sinir” bir Porocedir.

“Bir yıl sonra, okul inşaatını görmek için Gare’ye gelmiştik. İşçiler taş duvar örüyordu. Taş yığınının yanında bir kağnı vardı. Küçük ve kaba tekerlekli idi. Boyunduruk ve zelveler. Köy kağnıya, kağnı köye şaşkın bakıyor gibi. İki uzak dünyanın yaratıkları sanki.

Müteahhit yanımıza geldi. “Hoş geldiniz” dedi. “Yüksekova’dan mı getirdin bu kağnıyı?” dedim. “Yok” dedi, “ben yaptım burada”. Artvinli imiş. Artvin’in Yusufeli ilçesinden. Adı: Nazım Korucu. Okul binası yapmaya başlamadan önce taş ocağı aramış. Köyün yukarısında yumuşak bir taş bulmuş. Bununla duvarları örerim demiş. Köyün aşağısında sert, granit bulmuş. Bu taşı da köşelerde kullanırım, demiş. Taşları okulun yapılacağı yere getirmek için kağnı gerek, kağnıyı çekecek öküz gerek, yol gerek.

“Eh…” dedim “köylüler yolunu elbirliği ile yapmışlardır artık…”

Güldü. “Ne yolumu yapması?” diyor Nazım Korucu, “Taş ocağı için köylü toplandı, para istemeye kalktı benden…”

Şimdi gökten düşmüş gibi bir kağnı Gare köyünün altında, üstünde gıcırdıyor. Önce çoluk çocuk toplanıp, “bu ne?” diye bakmışlar. Bakmışlar ki kendilerini ısırmıyor, ekmeklerini ellerinden kapmıyor, “Aptal” bir şey, pek önemsememişler, arkalarını dönüp oynamışlar.”[6]

Projeler o kadar olmasa da pratik hep şaşırtıcıdır. Yusufelili Nazım KORUCU şaşırtıyor.

…/…

Artık ZİHNİ SİNİR PROCELER’ e ilham veren Zihni DERİN’e doğru geliyoruz.

…/…

 


 ASIM ZİHNİOĞLU’NUN ÇAY PRATİKLERİ

PRATİK 1

DENİZ SUYUNDAN TUZ İHTİYACI

Çayın babası Zihni DERİN ise, kardeşi de Asım ZİHNİOĞLU’dur desek hiç de yalan olmaz.

1949-1954 yıllarında Rize Merkez Çay Fabrikası Müdürü olarak çalışan Asım ZİHNİOĞLU Rize çayını içim, lezzet, muhafaza vb her bakımdan, en üstün seviyeye çıkarabilmek için başta Hindistan olmak üzere çayın yetiştiği, çay kültürünün egemen olduğu bütün ülkelerde akademik ve pratik çalışmalar yapmıştır.

Birisi ZİHNİ DERİN, diğeri ise ZİHNİOĞLU.

Bir tesadüf değilse bu iki çay gönüllüsü insanı kelimelerin ötesinde buluşturan nedir acaba?

Asım ZİHNİOĞLU çay için yurtdışına da gider, ama öncelikle Rize’de yaşayan yoksul insanları, ayakları yalın çarşıya pazara giden Rizeli kadınları görür.

“Karadeniz onlar için bir besin kaynağı, ulaşım aracı ve umut yoluydu. Beslenmek için sadece hamsiden değil, Karadeniz’in suyundan da yararlanırlardı. Evlerinin altındaki ahırlarda beslenen inek ve yavrularının çorbası da deniz suyu ile hazırlanırdı. Kadınlar tıpkı hamsi almaya indiklerinde olduğu gibi bu defa ellerinde ve sırt sepetlerinde taşıdıkları bakır güğümleri denize daldırıp doldururlar ve yine kafile halinde tepeleri aşarak evlerine ulaşırlardı. Böylece, hayvanlarının tuz ihtiyacını para vererek satın almaktansa deniz suyu kullanmak suretiyle karşılama yolunu bulmuşlardı.”[7]  

Proje yok, ama pratik mükemmel.

PRATİK 2

SİNİR BOZUCU BİR PRATİK: ÇAY TOHUMLARINDAN YAĞ ÇIKARMA YANILGISI

Asım ZİHNİOĞLU sürekli projeler üretir ve uygular. Ama proje üretmeyi beceremeyen bürokrat ve siyasiler “Sineğin yağını çıkarmak” gibi projeler üretmeye çalışarak hiddetlenmemize neden olacak bir “Çay Yağı” projesi ortaya atarlar.

Asım ZİHNİOĞLU konusuna hakim birisidir ve verdiği cevaba bakalım.

“Bölge çaylıklarından çok miktarda tohum elde ediliyordu, bunlar ne olacaktı? “Bunlardan yağ çıkaralım” önerisi ortaya atıldı. Mevsim geç sonbahardı, o sırada Çay Kurumu Rize’de bir toplantı tertip etmiş, buna benim de katılmamı istemişti Toplantıda çay tohumlarından yağ çıkarma konusu gündemdeydi, fakat ortada bir sorun vardı. Çay tohumu yağında saponin denilen zararlı bir madde vardı; bunun yağdan ayırt edilmesi gerekirdi. Kurum bu maksatla TÜBİTAK’a başvurmuştu.

(…)

Yurt çaycılığının gereksiz müdahalelerle ve yapılan hatalarla bu hale düşmüş olduğunu görmek beni şaşırtmıştı.

Söz alarak, “Çaycılık mı yapacağız, yağcılık mı?” diye konuşmaya başladım. ”Yeryüzünde çay tohumu yağı diye bir üretim dalı bulunmadığını, böyle bir yağın ne yemeye ne de başka bir maksatla kullanılmaya elverişli olduğunu, örneğin ayçiçeği, mısır veya soya varken tatsız, lezzetsiz ve zararlı nitelikteki çay tohumu yağına kimsenin bakmayacağını, çay ziraatinde yaprak yerine tohum üretmeye yönelinirse çay bahçelerindeki yaprak veriminin kısa sürede sıfıra düşeceğini, zira tohumların fidan üzerinde gelişebilmesi için doğal olarak o fidanın bütün gücünü emeceğini, filiz ve sürgüne yetecek güç ve enerjinin fidanda yok  olacağını ileri sürdüm.”[8]

Proje sakat, pratiğe uygun değil.

ESİN KAYNAĞIMIZ: ZİHNİ DERİN

PROJE VE PRATİKLER

Burada Zihni DERİN’in kim olduğunu anlatmayacağız. O “Çay” ile anılır, onun adı çaya dem olur.

Malik AKSEL bir gün kukla oynatılan Gülhane Parkı’nda bir vatandaşla karşılaşır.

“-Sen nerelisin, ne yaparsın, işin ne adın ne? Sorularını sıraladıktan sonra,

-Ben Rizeliyim, çaycıyım dedi.

Ben de:

-Zihni beyi tanır mısın? dedim.

-Uy Zihni Hoca, nasıl tanımam, o bizim velinimetimizdir, o evliyadır, onu biz biliriz, memlekete çayı o getirdi.

-Başkalarına sordum bilmiyorlar, tanımıyorlar onu.

-Tanımaz onlar, çünkü yediği ekmeği inkar edenlerdir onlar. Biz onu tanırız, onu rahmetle anarız, efendi işte o kadar derim sana.”[9]

Yakınlarının ve tanıdıklarının söylediği şekliyle, Zihni Hoca ancak böyle anlatılır halkın dilinden.

Malik AKSEL’ den Zihni DERİN ve onun ZİHNİ SİNİR PROJELERİNİ aktarmalara devam edeceğiz. Ama önce Zihni Hoca hakkında kalem oynatan Recep KOYUNCU’ dan duyalım bu projeleri.

ZİHNİ DERİN’DEN ZİHNİ SİNİR PRATİKLER 1

RECEP KOYUNCU AKTARIMLARI[10]

“Sigarayı yalnız bir gün, o da geçirmekte olduğu nezlesine acaba iyi gelir mi? diye tüttürmüşlüğü vardır.”

(…)

“Şahsi teşebbüs tatbikatından olarak bizim mutfakta mürekkepler, zamklar, sabunlar yapılır,  deriler tabaklanır, bu arada don yağından tereyağı yapmanın bile imrenilip denendiği olurdu.”

(…)

“İlk çay atölyelerine yerleştirilecek ilk makinaları da o Ankara’ya geliş gidişlerinde Mamak Gaz Maskesi Fabrikasında ve Atatürk Orman Çiftliği tesislerinde, resimleri kendi çizdiği parçalar halinde döktürüp imal ettirir, o parçaları toparlayıp Rize’ye götürürdü.”

ZİHNİ DERİN’DEN ZİHNİ SİNİR PRATİKLER 2

MALİK AKSEL AKTARIMLARI[11]

Malik AKSEL Cumhuriyet kuşağı ressamlarındandır. Hayatının önemli bir bölümünde Ankara’da çalışmış ve bu sayede Zihni DERİN’i yakından tanıyabilmiştir.

Onun birçok eserinin yanında ANADOLU HALK RESİMLERİ kitabı çok özel bir yere sahiptir.

“Zihni Derin kimya öğretmeni. Ama, laboratuvarda neler öğretmeni değildir! Bir gün yanına aldığı Arnavut Mustafa adında poturlu iri yarı bahçıvanla bahçeyi dolaşır. Bahçıvan ellerini kavuşturup Zihni Derin’in emirlerini dinler. Nihayet bir yerde Zihni Derin duraklar ve bahçıvana: ‘Birkaç adam al burayı kaz’ der. Bahçıvan ‘Peki efendim’ diyerek işaret edilen yeri kazmaya başlar. Ankara’nın ilk artezyen kuyusu burada açılır.”

(…)

“O sıralarda her öğretmen bir konu üzerinde öğrencilere konferans verecektir. Bunun listesini de müdür öğretmenler odasına asmıştır. Sıra Zihni Derin’e gelir. Zihni Derin bu konferans için uzun bir hazırlık yapmıştır. Konferansın konusu tutumluluktur. Bunu türlü örneklerle anlatacaktır. Bir misal de elbise ütüsüdür. Bu aletin bir yıpratma aracı olduğunu, önce kumaşın havını döktüğünü anlatır, bir jiletle elli defa nasıl tıraş olunur bunu anlatır. Hafif ıslanmış kullanılmış bir jileti bardağa sokar bunu iki parmağı ile çevirerek biler. Daha buna benzer şeyler gösterir. Pancardan şeker çıkarır, ama bu şeker koyu renktedir. Çocuklar ‘Bunu kömürden mi çıkardı’ diye o işi alaya alırlar.

Sonra yağdan sabun yapar. Daha açıkçası, her şeyi elle tutulur gözle görülür hale sokar. Bu öğretmenin cepleri heybe gibidir. Kırda gördüğü bir otu, bir taşı veya sazı alır cebine atar sonradan, laboratuvarda inceler. Onun için incelenmeyecek bir şey yoktur. Gel gelelim, bunun bu davranışı herkesçe bir alay konusu olmuştur. Hatta öğrenciler arasında bile.”[12]

…/…

İrfan SAYAR Zihni DERİN Hocayla buluşup tanışsaydı belki de ortak “procelere de“ imza atarlardı.

Belki de Zihni Hoca henüz hayattayken bir araya geldiler, ama Hoca öldüğünde 14 yaşında olan İrfan SAYAR’ ın dağarcığında kim bilir neler vardı?

İrfan SAYAR’ın yarattığı tiplemedeki “Zihni” kelimesi bize hem Zihni DERİN’ i hem de onun sürekli bir zihinsel devinim, zihinsel pratik içinde olduğunu gösteriyor.

Her şey tesadüf olabilir mi? 

Yani diyeceğim şu ki, hep birileri vardı “biz buralarda yoğ iken.”

Bize bu pratikleri aktaranlardan aramızdan ayrılanların ruhları şad olsun. 

Ziraat Botanik Bahçesi’ndeki büstü

 

[1] İRGAN SAYAR-POROF ZİHNİ SİNİR PROCELER-TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

[2] BEHİÇ ERKİN-HATIRAT 1876-1958-TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI

[3] BEHİÇ ERKİN, age

[4] ORHON KOLOĞLU-ARAP KAYMAKAM LİBYA’YA BAŞBAKAN OLAN TÜRK KAYMAKAMIN YAŞAM ÖYKÜSÜ-AYKIRI YAYINCILIK

[5] MAHMUT MAKAL-BİZİM KÖY-LİTERATÜR YAYINLARI

[6] MUZAFFER İLHAN ERDOST-ŞEMDİNLİ RÖPORTAJI-ONUR YAYINLARI

[7] ASIM ZİHNİOĞLU-BİR YEŞİLİN PEŞİNDE-TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

[8] ASIM ZİHNİOĞLU, age

[9] MALİK AKSEL-İSTANBUL’UN ORTASI-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[10] RECEP KOYUNCU-BİLDİĞİNİ OKUYAN İMAM ZİHNİ-ÇINAR YAYINLARI

[11] MALİK AKSEL-İSTANBUL’UN ORTASI-KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

[12] MALİK AKSEL, age

30 Ocak 2022 Pazar

MAKİNE KIRICILAR VERSUS ETİKET YIRTICILAR

78 yazıydı.  Askeri lise ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmiştim.

Ne kahvehane bilir ne de oralara giderdim. O günlerin politik ortamında sağ sol olarak kahvelerin ayrılması doğal karşılanıyor olsa da, solun kendi içinde olduğu gibi kahvelerinin de ayrılmış olmalarını anlamak zordu.

Politize olmuş öğrenci gençliğin, aydınların ve işçilerin kendi sol siyasi tavırlarına/fraksiyonlara uyan kahvelere gidiyor olmasını anlayabiliyordum. Ama merkeze bağlı civar köylerden gelen ve genellikle inşaatlarda amelelik yapan, sola eğilimli köylüler de vardı.

Yakın köylerde oturanlar geç vakit de olsa akşamları kendi köylerine geri dönüyorlardı. Köylerine geç vakitte dönenler ile hiç dönmeyip bir göz gecekondu evinde kalabalık halinde barınmaya çalışan köylü ameleler de neredeyse bıçakla kesilmiş gibi bölünmüş bu kahvelere gidiyordu. Ne yapsınlar, başka gidecek bir yerleri mi vardı sanki?

Kahvelerin o kendi bölünmüş hali köylüyü pek ilgilendirmiyor gibi görünse de yeri ve zamanı gelince o kahvenin politik söylemine aşina olan köylü de kendisini o kahveye hakim sol fraksiyona yakın bulduğunu ifade eder, kahvede kullanılan jargonu arada diline dolardı.

Kendi köylüsünü görmek için dahi olsa arada o kahveden başka bir kahveye, başka bir sol fraksiyonun hakim olduğu kahveye giden köylüye gün gelir neden diğer kahveye gittiği bile sorulurdu.

Köylülerden başka diğer sınıflardan olanların bir kahveden diğerine dolaşmasını ise görünmez bir el yasaklardı adeta.

Belki de civar köylerden gelen köylüler de dahil olmak üzere insanları kahvelere çeken en büyük neden veya imkan da diyebiliriz, o tarihlerde kahvehanelerle, şehir ve parklardaki büfelerde alkollü bira satışının serbest olmasıydı.

O zamanın Çorum’unda tek bir bira markası ve tek bir bira şişesi vardı. Büyük şehirler dışında sanırım diğer Anadolu şehirlerinde de durum aynıydı.

Bira ucuz muydu, ucuz ise bunun nedeni halkı alkole teşvik miydi, bilemiyorum. Ama kahvelerdeki bira tüketimi oldukça yaygın ve fazlaydı.

Askeri öğrenci olma kimliğinden bağımsız olarak ne kahvelere giderdim ne de bira içerdim.

ETİKET YIRTICILAR

Ama o gün arkadaşlarım beni bir kahveye götürdüler. İki katlı bir gecekondunun ikinci katına çıktık. Kolonları kesilmeden öylece bırakılmış mekanın ikinci kat kahve olarak düzenlenmiş.

Kapıdan girişte sağda, önünü bir kolonun kapattığı ve sadece bir masanın bulunduğu küçük girinti hemen gözüme çarptı. Kahvenin sadece cadde tarafındaki cephesinde pencere bulunuyordu. Yaz mevsiminde olmamıza rağmen hiç açık pencere yoktu. Kalabalık sayılan kahvede açık pencere olmaması, içilen sigaranın dumanı, dahası biranın alkol kokusu beni çok bunaltmıştı.

Arkadaşlarım girişte sağ tarafta gördüğüm küçük girintinin içinde bulunan tek masanın karşısında bir masaya oturdular, ben de onlarla birlikte oturdum.

Neler konuşuluyordu, konu neydi hiç ilgilenmiyor ve dikkat etmiyordum. Benim dikkatimi çeken tek şey girişte o sağdaki küçük girintinin içindeki tek masada tek başına oturmakta olan adamdı.

Adam sırtını girintinin duvarına vermiş şekilde geniş yuvarlak ve üzeri yeşil renk çuha örtüyle kaplı masanın arkasında oturuyordu.

Masanın üzerinde markası ve formu aynı en az 15 boş bira şişesi vardı. Kirli sakalı ve yaz mevsimine rağmen üzerinden hiç çıkarmadığı anlaşılan ceketiyle ve içtiği 15 şişe biranın etkisiyle masaya doğru eğilmeye başlamış adamın yüzü önünde dizili 15 boş bira şişesinden neredeyse görülmüyordu.

Alkolün etkisiyle başı neredeyse masaya düşecek gibi olan adam adeta boş bira şişelerinin arkasına tam siper yatıyor, sonra birden gelen bir sıçramayla uyanıp kafasını kaldırıyor, etrafa bakıyor ve dikleşiyordu.

Bu manzarayı ilk gördüğümde “Çok içmiş galiba,” diye geçmişti aklımdan.

Çok içmiş olabilir, ama yeşil çuha örtülü geniş yuvarlak masanın üzerinde duran 15 boş bira şişesinin başka bir anlamı da var mıydı acaba? Adam bir şey mi anlatmaya veya ispatlamaya çalışıyordu?

Ben tam bunları düşünürken adam masada dikleşerek eliyle garsona iki bira daha söyledi.

Garson o marka ve o formdaki şişeleri hemen getirdi.

Garson iki dolu bira şişesini geniş yuvarlak ve yeşil çuha örtülü masaya bırakırken masadan uzakta olduğumdan ve kahvenin uğultusundan tam duyamasam da “Boşları alayım mı abi?” diye soruyordu.

Kirli sakallı ve yaz gününde ceketle masanın arkasında oturan adam ise hiç konuşmadan, belli ki alkolün etkisiyle hiç konuşamadan, sadece kollarını “Hayır” anlamında açıp kapatıyor ve avuçlarını garsona gösteriyor adeta “Git git, boşları alma” diyordu.

İki dolu bira şişesiyle birlikte masada şimdi 17 bira şişesi bulunuyordu.

Kahvenin dumanına alışmam ve dikkatimi yeşil çuha örtülü masanın arkasında oturan adama vermemle birlikte başka detayları fark ediyorum.

Adamın önünde duran boş bira şişelerinin hepsinin marka etiketleri yırtılmış halde.

Daha da dikkatle bakıyorum, etiketler tamamen yırtılmamış. Bunun nedeni ya etiketin güçlü bir yapıştırıcıyla şişeye yapıştırılmış olması ya da adamın alkolün etkisiyle etiketleri düzgün bir şekilde koparacak kadar dikkatini toparlayamamasıydı.

Garsona boş bira şişelerini almamasını kollarıyla işaret eden adam, garsonun masaya iki dolu bira şişesi koymasıyla birlikte adeta siperinden hücuma kalkan asker gibi birden kendine geliyor, dikleşiyor ve daha şişeyi ağzına götürmeden ilk iş olarak dolu bira şişesinin bilinen marka etiketini yırtmaya çalışıyor.

Ama adam o kadar alkol almış ki, eline aldığı bira şişesinin etiketini tam olarak yırtamıyor. Yırtmak için etiketin köşesini kavlatıp tutamıyor. Öfkeleniyor. Eline aldığı çakmağıyla etiketi kazıyarak bir tarafından tutup yırtmaya çalışıyor. Adamın gözleri öfkeden dışarı fırlayacak gibi oluyor.

Adam siperinden fırlayan ve düşmanını yakalayıp öfkeyle süngüleyeme çalışan bir asker durumda. Etiketini yırtmak için kucağına aldığı dolu bira şişesi adeta adamın düşmanı oluyor.

Ama adam dolu bira şişesini yırtamasa da ne kadar öfkeli olursa olsun etiketini yırtamadığı dolu bira şişesini kaldırıp yere çalmıyor.

Adam uzun bir uğraştan sonra yarım da olsa bira şişesinin marka etiketini nihayet yırtıyor ve sonra birayı kafasına dikiyor. Uzunca bir çekişten sonra yarıdan fazlası boşalmış ve etiketi yırtılmış bira şişesini büyük bir zafer kazanmış edasıyla yeşil çuha örtülü yuvarlak masaya vurarak indiriyor.

Şaşırıyorum. Adam bira şişesinden ne istiyor? Adamın bira şişesi etiketlerine takıntısı mı var?

Bir türlü anlayamıyorum.

Adam garsonun getirdiği ikinci bira şişesinin etiketini de aynı şekilde yırtıyor, şişeyi kafasına dikiyor ve masada duran boş bira şişeleri toplamı 17’ye varıyor.

Artık masada dolu bira şişesi bulunmuyor.

Adam garsona eliyle iki bira daha söylüyor.

Garson getirdiği biraları masaya koyuyor ve ardından yine “Boşları alayım mı abi?” diyor.

Adam yine aynı hareketleri yaparak “Hayır” demek istiyor.

Anlıyorum. Adam kucağına alarak bir eliyle tutup bir eliyle etiketlerini yırtmaya çalıştığı dolu bira şişelerini düşman, masanın üzerine önüne itinayla dizdiği boş bira şişelerini ise zaferin nişanı olarak görüyor olmalıydı.

Yine de anlayamadım ve o zamana kadar kendileriyle ilgilenmediğim arkadaşlarımdan Yılmaz’a dönüp adamın halini soruyorum.

Adamın boş bira şişelerini garsona aldırmama nedenini anlayabiliyorum.

Ama adamın öfkeden gözleri dışına fırlayacak şekilde, adeta şişelerle kavga edercesine bira şişelerinin bilinen marka etiketlerini neden yırttığını hiç anlayamıyorum.

“Yahu Yılmaz bu adam neden bütün bira şişelerinin etiketlerini yırtıyor, bir sorunu mu var adamın?”

Yılmaz bana cevap veriyor, ama meğer bu durumu diğer arkadaşlar da bilirmiş.

 


 

Abi, diyor Yılmaz, bunu bu mahallede bulunan bütün solcu kahvelerinde görebilirsin.

Kahvelerde içilen biraların şişelerinin marka etiketleri içmeden önce hemen yırtılır.

Kendi kendime açıklama yapmaya çalışıyorum, zira sarhoş kafayla etiket yırtmak zor olsa gerek.

Neden peki, diye soruyorum Yılmaz’a.

Yılmaz anlatıyor, ama anlamakta zorluk çekiyorum.

“Her bira şişesinin marka etiketi mutlaka yırtılmalı. Etiketi yırtılan boş bira şişeleri yeniden doluma gittiğinde bira üreticisi patron kapitalist şişelere yeni etiket yapıştırmak zorundadır.”

“Eeee?”

“Eeeesi, etiketi yırtılan her boş bira şişesinin yeniden etiketlenmesi bira üreticisi kapitalist için bir maliyettir.”

Yani, bira şişelerinin marka etiketlerini yırtarak bira üreticisi kapitalisti zarara sokuyorlar?

Evet abi, diyor Yılmaz.

İnsanlar böyle bir şeye nasıl inanır anlamak zor.

Daha da zor olanı lümpen veya aydın soldan insanların buna, ETİKET YIRTICILIĞINA inanıyor olması, adeta bütün kahvelerde örgütlü bir şekilde ETİKET YIRTICILARIN bulunuyor olmasıydı.

MAKİNE KIRICILAR

Makine Kırıcılığı veya bilinen yaygın adıyla Luddistler siyasi terminolojiye girdiği için burada anlatmanın gereği yok. Ancak Türkiye bu kavramla, Makine Kırıcılığı kavramıyla, belki de ilk defa Ocak 1980’de yaşanan Tariş Olayları ile karşılaşmış olmalıdır. Tariş Olayları olarak bilinen Tariş Direnişi’ ne katılanları mahkemelerde mahkum edecek kasıtlı ve gerçek dışı haberler direnişçileri “Makine kırıcılar”, çalıştıkları fabrikanın makinelerini parçalayanlar, tahrip eden hainler olarak gösteriyordu.

Ama cephe muharebelerini bir kenara bırakırsak Kurtuluş Savaşı “Makine başında” kazanıldı. Makine kelimesinin bildiğimiz karşılığından daha fazla karşılıkları da bulunmaktadır.

Makine telgraftır. Telgrafçı ise Sakallı Eşref’dir.[1]

Makine kamyondur, trendir, vesaittir.

Makine tabancadır, tüfektir.

Mustafa Kemal’in Nutuk’ta en çok söylediği söz “Makine başındayım” ile başlar.

Telgraf başındadır Mustafa Kemal, ya birisini telgrafın, makinenin başına çağırır ya da kendisi geçer makine başına.

Bütün telgrafçılar, makineciler, Milli Mücadele boyunca canları pahasına makine başlarından asla ayrılmadılar. Asla Makine Kırıcı olmadılar.

Büyük şairimiz Nazım Hikmet “Makinalaşmak İstiyorum” şiirini 1923 senesinde ve Moskova’da yazmıştır. Edebiyat tarihçilerinin ve şiir yorumcularının yorumları bir yana Nazım’ın bu şiirini telgrafçılarımız için yazdığını ve onları yücelttiğine inanıyorum.

Nazım’ın arkadaşı Vala Nureddin ile birlikte Milli Mücadele’yi yakından izlediklerini, katılmak için İstanbul’dan YENİ DÜNYA VAPURU ile hareketle 03 Ocak 1921 tarihinde İnebolu’ya geldiklerini de biliyoruz.

Nazım ve Vala Nureddin Ankara’dan gelecek haber için İnebolu’da makine başındadır.

Mustafa Kemal ise kulağı İnebolu’dan Ankara’ya yapılan silah ve mühimmat sevkiyatları ile ilgili gelecek haberler için makine başında, gözü ise Sakarya’dadır.

Bütün makinecilerin/telgrafçıların ruhları şad olsun.



[1] ARAP KAYMAKAM-ORHAN KOLOĞLU-AYKIRI YAYINLARI