5 Ağustos 2021 Perşembe

İKİSİ KADIN ÜÇ TIRP/AN -Fakir BAYKURT anısına-

BİRİNCİ KADIN

Endüstrileşme tekerleğin icadıyla başladıysa, tarım ne zaman başladı?

Tarım aletlerinin yapılmasıyla mı?

Bir büyük felaketle, bütün enerji kaynakları yok olduğunda yeniden el imalatına dönüldüğünde kıyada köşede eski de olsa işe yarar bir araba tekerleği bulabilecek miyiz? Aydınlatma için bir gaz lambasını nereden bulacağız?

Tarım için örneğin, arpa, buğday biçmek için bir yerlerde “tırpan” bulabileceğiniz aklınıza gelir mi hiç? Haydi buldunuz, diyelim, o tırpanı kim kullanabilecek?

Tırpan için tırpan taşınız, tırpan çekiciniz, örsünüz bütün bunlar hala duruyor mu bir yerlerde?

Bunlar da ne ya, diyorsunuz değil mi?

…/…

2019 Nisan ayı.

Eğin’de çok yaşlı dut ağaçlarının bulunduğu 15 dönümlük bir “dut bahçesinde” çalışıyorum. Bahçe sahibinin 10 yaşlarındaki küçük çocuğu Alim koşa koşa yanıma geliyor: “Recep Abi Recep Abi, bir yabancı geldi, gelip konuşabilir misin?”

Elimdeki budama makasını cebime koyup gelen yabancıyı görmeye bahçe içinde bulunan eve gidiyorum.

Gelen yabancı İsviçreli bir kadın, PAULINE.

Konuşup tanışıyoruz. O da bahçede çalışmaya gelmiş. Bir iki gün geçiyor aradan, birlikte çalışıyor, sulama yapıyor, bahçenin çepellerden arındırdığım bir yerine sebze dikiyoruz.

Bir öğlen molasında evin büyük annesi Aysel Teyze “Recep oğlum, bizim bir de yukarı bahçemiz var, orası hiç biçilmedi, adam boyu ot bürümüş, bir tırpan bulsam da oranın otunu biçsen,” diyor.

Aysel Teyze’ye motorlu tırpanı kullanmayı bildiğimi, ama astımımdan bunu yapamayacağımı, tırpan motorundan çıkan egsoz ve tırpan misinasından kaynaklı ot tozunun beni tıkadığından söz ediyorum.

Bizim konuşmalarımıza kulak misafiri olan İsviçreli Pauline bir ara “tırpan tırpan?” demeye başlıyor.

“Evet, tırpan” diyorum.

“Bir el tırpanı bulabilirseniz, ben yukarı bahçenin otlarını biçebilirim.”

Pauline’nin söylediğini Aysel Teyze’ye aktarıyorum.

Aysel Teyze ilk şaşkınlığını yaşıyor. “Ne diyor bu ya?”

Pauline’nin tırpan kullanabileceğini, yukarı bahçenin otlarını biçebileceğini, söylüyorum.

“Alla’sen” diyor Aysel Teyze, duyduğuna inanamıyor. “Hemen bir tırpan bulurum.”

Koca Eğin ve köyleri hızlı bir telefon trafiğiyle aranıp taranıyor, kimsede tek bir tırpan bulunamıyor.

Kimisi tırpanını hurdacıya vermiş, kimisi kırmış, kimisi nerede olduğunu bilmiyor.

En çok da “bıçak” yapılmış sağlam tırpan çeliğinden.

Neyse zor da olsa bir tırpan bulundu Aysel Teyze’nin damadından.

Tırpan geldi gelmesine, ama tırpanın bıçak ağzı çapaklı, iyice bir çekiçlenmeli ve tırpan taşıyla bileylenmeli.

Pauline tırpanı görüyor ve benim içimden geçirdiğim tespitleri o dile getiriyor.

-Bu tırpan çok kötü.

-Tırpan taşı var mı?

-Tırpan çekici, tırpan örsü, eğe var mı?

Aysel Teyze hayranlıkla dolu ikinci şaşkınlığını yaşıyor.

“Bu kadın tırpandan anlıyor gerçekten.”

Pauline aradığı hiçbir aleti bulamayınca “bari bir eğe olsa” diyor.

Kıyıda köşede kalmış küçük bir kıl eğe bulunuyor. Tırpancı Pauline ağzı oldukça çapaklı tırpanın bıçak ağzını eğelemeye başlıyor ve bana dönerek “haydi gidelim” diyor.

Pauline ile Çerez’in üstündeki yukarı bahçeye gidiyoruz.

Doğrusu ben de Pauline’nin nasıl tırpan sallayacağını merak ediyorum.

Pauline’nin daha ilk tırpan sallamasıyla şaşkınlık sırası bana geliyor. Hayatımda gördüğüm en usta tırpancılardan birisi önümde tırpan sallayarak yeşil otları biçiyor: hışşş, hışşş, hışşş.

Kendini hiç yormadan, bedenini germeden ritmik ve esnek hareketlerle ilerliyor Pauline.

Ama iş buraya kadar, zira tırpan kısa sürede körleniyor ve işlemez hale geliyor.

Şaşkınlık içinde soruyorum.

“Bu işi nerede öğrendin?”

Pauline İsviçre’de yaşadığı kantonda “tırpan kullanma beceri kursları” açıldığını ve bu işi orada öğrendiğini söylüyor.

Daha da çok şaşırıyorum.

Biz işe yarar bir tırpan bulamazken ve artık kimse tırpan kullanmazken, dünyanın refah bakımından en zengin ülkesi İsviçre “tırpan kullanma beceri kursları” açıyor.

Tırpan ve onu kullanabilen kalmadığı için yarın yaşayacağımız bir büyük felaket sonrasında Anadolu’da arpa, buğday ve ot biçilecek kalır, orakla biçeriz, desek orak da bulamazsınız ki. Elle mi yolacağız onca ekili tarlaları, otlukları?

Dut bahçesinin günlük işlerinden sonra Eğin’e çarşıya indiğimde bu yaşadıklarımı Eğinliler’e de anlatıyorum ve o ironik soruyu soruyorum:

“Şimdi Kemaliye Belediyesi bir tırpan kullanma beceri kursu açsa ne dersiniz?”

DİĞER TIRPANCI

Geçiminizi sağlamak için iş bulabilmek için nelere katlanabilirsiniz? Ne kadar uzaktan kalkıp gurbete gelirsiniz? Geldiğiniz yerde kaç günlük iş bulabilirsiniz? Gurbet elde ışıksız, susuz, penceresiz yarım kalmış veya terkedilmiş inşaat köşelerinde sizin gibi iş bulmaya gelen köylülerinizle kaç gün bir arada kalabilirsiniz?

Kısacası bu sefalete kaç gün dayanabilirsiniz?

…/…

2014 Mayıs ayı.

İzmit Halkevi durağından belediye otobüsüne bineceğim. Kitap fuarının düzenlendiği yere gideceğim.

Durakta bekleyen ve boyundan uzun, ahşap sırığa benzer parçayı bir sancak gönderi gibi ayaklarının dibinde dikine tutan adam dikkatimi çekiyor. Sancaklar kullanılmadığı zamanlarda kendi gönderine dürülerek sarılır ve dürülmüş halde gönderi ile birlikte bir kılıfın içinde muhafaza edilir.

Duraktaki adamın elinde bir sancak gönderi gibi tuttuğu sırığın ucuna sancak dürülmemişti kuşkusuz.

Sağ tarafımda kalan adamın önünden geçerken, adamın elinde dikine tuttuğu sırığın aslında bir tırpan sapı, sırığın sapına bir sancak gibi dürülü duran şeyin ise tırpan bıçağı olduğunu fark ediyorum.

Adam ustalıkla katladığı tırpan bıçağını hiçbir tehlike arzetmeden tırpan sapına emniyetli bir şekilde sarmış.

Bir an irkiliyorum.

Azrail figürü olan tırpanla otobüs durağında bekleyen bir adam. Gördüğüm grotesk bir film sahnesinden bir kare mi?

Ürperiyorum. Gerçekliği doğru mu emin olamıyorum.

Adamın elinde tuttuğu bıçağı katlanmış tırpan sapı neyi anlatıyor?

Otobüse adımımı atarken adam arkamdan sesleniyor:

“Fazla biletiniz var mı?”

Hiç cevap vermeden adam için de bir otobüs bileti atıyorum.

Koltukları boş olan otobüsün en arka tarafına doğru gidiyor ve sol cam tarafında bir koltuğa oturuyorum.

Adam da geliyor yanıma ve bilet parasını vermek istiyor.

Parayı almayacağımı, ısrar etmemesini söylüyorum adama.

Adam da benimle aynı hizada sağ taraftaki cam kenarına geçip oturuyor.

Adam, boyu neredeyse otobüsün tavanına değecek olan elindeki tırpanı dikey vaziyette ayaklarının önünde ve sıkı sıkı tutuyor.

Az önce gördüğüm o grotesk sahne daha da yakınıma geldi. Merakımı yenemiyorum.

-Hayırdır hemşerim, elinde tırpanla nereye gidiyorsun?

-Maşukiye tarafına ot biçmeye abi.

-Neden orası?

-Abi Kartepe eteklerinde olduğu için oranın otu bol.

-İyi de artık motorlu tırpanlar var, hala el tırpanı kullanılıyor mu?

-Evet abi, orada hayvancılık yapanlar var, hayvanlar motorlu tırpanla biçilen otu yemiyor. O nedenle biz gidip otu biçiyoruz.

Adının Kemal, memleketinin Gümüşhane – Torul’un bir köyünden olduğunu söyleyen adam artık benim için o andan itibaren bir tırpancı oluyor.

Ta Gümüşhane-Torul-Karabucak Köyü’den gelen ve adının Kemal olduğunu öğrendiğim bu tırpancı yılın kaç ayında ve gününde İzmit’e gelir? İzmit’in biçilecek otluk alanını toplasan hepsi en fazla bir ayda biçilir? Sonrasında ne yapar bu insan? Hele bu insanla gelen kendisi gibi diğer tırpancıların da olduğunu düşünürsek ne kazanırlar bir, bilemedin iki ayda?

Ne zor hayatlar var.

Maria YORDANIDU 19. yüzyılda ellerinde baltalarla gurbete, İstanbul’a odun kırmaya giden Kürt baltacıları anlatır LOKSANDRA kitabında, bir ödünç cümlesi gelir aklıma hemen: “Kürtler baltalarını yanlarından ayırmazlar ve gurbete gidecekleri zaman anaları, Ispartalı*) kadınların oğullarına kalkan verdikleri gibi, ellerine balta verirlerdi.”[1]  

Tırpancı Kemal ve arkadaşlarının anaları da benzer bir şeyi mi yapıyordu, çocuklarının ellerine birer tırpan tutuşturup gurbete mi yolluyordu onları acaba?

Tütünçiftlik’te, suyu ve elektriği olmayan, penceresi olmayan boş bir inşaatta köylüleriyle birlikte kaldığını söyleyen tırpancı Kemal yılın geri kalanında ne yapacak?

-Çocukların var mı Kemal kardeş?

-Var abi, bir kızım, bir oğlum var.

-Okuyorlar mı?

-Kızım lise sonda Erzurum’da okuyor.

-Ne güzel, kızını okutuyorsun. Peki üniversiteyi kazanırsa gönderecek misin?

-Tabi abi.

-Peki nasıl okutacaksın, imkanın var mı?

-Allah kerimdir Abi.

İneceğim durağa yaklaşıyorum. Otobüsten inmeden önce tırpancı Kemal’den telefonunu alıyorum.

“Bakalım, gün doğmadan neler doğar,” diyorum.

Aradan üç ay geçiyor.

Tırpancı Kemal TEBER arıyor, kızının Sinop Üniversitesi’nde Hemşirelik Fakültesi’ni kazandığını söylüyor.

Var olsunlar, kızımız Güner için eşin dostun desteğini rica ediyorum.

Kızımız okuyup okulunu bitiriyor.

Pandemi günlerinde ataması yapılıyor.

Grotesk bir sahneyi andıran tırpana bakışım genç bir kızımızın hayatını değiştiriyor.

 


Tırpancı Kemal TEBER’in tırpanı

 İKİNCİ KADIN

Başlıkta geçen “tırp/an” kelimesi ilk bakışta Türkçe gibi gelebilir.

Sanki ortada bir “tırpmak” fiili var ve fiilden isim yaparak bir şeyi tırpan anlamında yapılan bir isim gibi, oynatan, yürüten, belleten vb.

Oysa Türkçede “tırpmak” diye bir fiil ve bu fiilden yapılma bir isim bulunmamaktadır.

Tırp/an ise arpa, buğday, yulaf, çavdar gibi tahılın, kimi zaman otun el ile biçilmesinde kullanılan bir tarım aletidir.

Türkçede “tırpmak” fiili yok, derken, bir tarım aleti olan “tırpan” kelimesi de Türkçeye giren ödünç kelimelerdendir, demek istiyoruz.

Fakir BAYKURT 1970 yılında “Tırpan” [2]romanını yayınladığında Köy Enstitülü bir öğretmenin kaleminden çıkan roman başlığının Türkçe olup olmadığı hiç düşünülmedi kuşkusuz.

Zira bir tarım aleti olarak “tırpan” yüz yılları aşan bir zamandır Anadolu köylüsünün elinin altında bulunan önemli bir gereçti ve kelimenin aslı “biçmek” anlamına gelen Rumca “drapanon/drepanon”  kelimesinden geliyordu.

Türkçede biçmek ile ilgili olarak karşımıza “orak” kelimesi çıkar.

Kaşgarlı’da geçen “orgak” bizim Anadolu’da halen kullanılan ot biçme aleti “oraktan” başka bir şey değildir.

“Or” kelimesi ise biçmek anlamına gelir.

Anadolu’da yaygın olan “tırpan” kelimesi kullanılıyor olsa da Erzurum, Kars, Trabzon-Araklı, Hemşin gibi yerlerde Ermenice “gerendi-kerindi” kelimesinden dönüşen ve aynı anlama gelen “kerenti” kelimesi kullanılıyor.

Balkanlar üzerinden gelip Trakya, Marmara ve Ege Bölgeleri’ne yerleşenler ise oralardan ödünç olarak getirdiği ve Rusça “kosari” kelimesinden dönüşen ve aynı anlama, tırpan anlamına gelmek üzere “kosa” kelimesini kullanıyor.

…/…

Fakir BAYKURT’un romanında geçen tırpan “Uluguş” ninenin dilinde bir güzellemeyle dillendirilir: tırpış

Roman, evli olan Kabak Musdu’nun görünce göz koyduğu ve kuma olarak almak istediği 13 yaşındaki Dürü’nün (Düriye) mücadelesini anlatır.

Dürü üzerinden anlatılan roman aslında Anadolu kadınının direniş ve uyanış hikayesidir.

“Tırpan bir direniş romanıdır, umut romanıdır; kadere, alınyazısına karşı direnen insanların öyküsüdür.”[3]

Fakir BAYKURT ise romanlarındaki insanın hep kendisi olduğunu anlatır. “Hep yazdığım insanım ben, yazdığım her insan ben” sözünün en somut örneklerinden biridir Tırpan.[4]

İlk kadın Tırpan romanında geçen karakterlere kıyasla dünyanın ta öbür ucundan olan Pauline olurken, anlatmak istediğimiz ikinci kadın DÜRÜ oluyor.

Uluguş Nine romanın başından itibaren kayıp tırpanını arar. Bütün itiraz, kaçma, saklanmaya rağmen Dürü kurtulamaz ve babası tarafından Kabak Musdu’ya kuma olarak verilir. Düğün dernek kurulur. Gerdek gecesi ironik bir şekilde 29 Ekim, Cumhuriyet Bayramı’na denk gelir.

Uluguş Nine romanın başından beri aradığı ve ölen kocası “Uluguş’tan” kalan eski tırpanını bulur nihayet.

Ama önce Kabak Musdu’yu bu işten vaz geçirmeye çalışır.

“Bak, her şeye aklın eriyor Kabak Musdu, şu önündeki işe neden aklın ermiyor. Bu kız senin emsalin mi ulan? Bu iş, sana iyilik getirir mi? Ellisini geçmiş herifsin. Kız daha on üçünde. Yarın altmış olursun; kız da on sekiz-yirmi. Yetmiş olursun; kız yirmi beş-otuz. Sen gittin süprüntülüğe; ama kız ne olacak?”[5]

Kabak Musdu kararından vazgeçmez.

Geriye tek çare kalır. Uluguş Nine bulur çareyi bir güzelleme dizdiği tırpanı, tırpışı ile.

Romanın başından beri kayıp olan tırpan kurtuluş için bir simgedir artık.

ÖZGÜRLÜK SAVAŞLARINA GÜZELLEME

MİHAİL KALAŞNİKOV – AK47 & FAKİR BAYKURT – TIRPIŞ

Sovyet tankçısı Mihail KALAŞNİKOV kendi adıyla anılan askeri literatürde AK47 olarak bilinen piyade tüfeğini icad ettiğinde bu silahın  60’lı yıllardan itibaren bütün dünyada “bir özgürlük silahı” olarak kullanılacağını tahmin edemezdi.

Kalaşnikov tüfek öldürücülüğü bir kenara bırakılarak savaşçı grupların bayraklarına,yazılarına, sloganlarına kadar girebilmiştir.

Tüfeğin bizim türkülerimize girmesi daha da eskidir. Kim bilmez içinde en az bir “martini, filinta veya mavzer” geçmeyen bir halk türküsünü? Bunların hepsi de öldürücü bir silahtır, ama halkımız onlara güzelleme dizerek türkülerine misafir etmiştir.

Fakir BAYKURT “Tırpan” romanını 1970 yılında yayınlar, yani Vietnam Savaşı’ nın en kanlı çarpışmalarının olduğu, yani Vietnam direnişçilerinin, savaşçılarının ellerinde AK47 – Kalaşnikov piyade tüfeği ile bütün dünyadaki özgürlük savaşçıları için  sembol olduğu yıllardır o yıllar.

O yıllardan sonra bu silah adeta bir ölüm silahı değil, özgürlük sembolü, direniş sembolü bir silah haline gelir.

Fakir BAYKURT’un bu sembolden habersiz, bu sembolün hayatın her alanındaki etkisinden habersiz olması düşünülemez.

Dürü’nün kurtuluşu, özgürlüğü için son çare olarak bir silah gereklidir. O da bulunur. TIRPAN.

Tırpan Uluguş Nine’nin eşi Uluguş’tan kalan ve romanın başından beri kayıp olan eski bir tırpandır ve Fakir BAYKURT, halk türkülerimizde geçen “martini, mavzer, filinta” güzellemeleri gibi, AK47 – Kalaşnikov piyade tüfeğine yapılan güzellemeler gibi, bir silaha güzelleme yaparak romana adını veren tırpanın adını “tırpış” olarak sunar okuyucuya.

Tıpkı halkın dilinde MAUSER’in – mavzer, Kalaşnikov’un – keleş olarak söylendiği gibi.

ULUGUŞ’UN TIRPAN – TIRPIŞ GÜZELLEMESİ

“Uluguş elinde, eğri, paslı bir tırpan tutuyordu. Aşağı dikiyor, yukarı tutuyor, okşuyordu: “Buldum!” dedi Linlin’i görünce. “Ben de tırpanı buldum Linlin!” dedi, okşadı elindekini. Biraz paslıydı. Eğriydi…”[6]  

(…)

“Merim adamdır Demirci Acara! Verelim de şu tırpanı yivlesin! Yumuşak adamdır emme demiri berk döğer!“ s.324

(…)

 “Bu tırpanı sana vereyim Linlin, götür ver Acara’ya! Eğrisini doğrultsun, iki yanına yiv açsın, gözel bir şey yapsın çabuk…”

“Yani öyle bıçak gibi bir şey mi olsun Uluguş?”

“Hançer gibi, tırpan gibi! Uluguş yolladı de, bilir o! Onun adı Acara, bilir benim içimdekini! Selam söyle benden!...” s.324

(…)

“Uluguş, evinin bir tek ziynetini, aynalı sandığını açtı. İçinden bir bohça çıkardı.Bir peşkir çıkardı. Bir poçu çıkardı. Poçuyu aldı, güne tuttu. Güllerini çiçeklerini kokladı. İncecik,ufacık bir poçuydu. Morları, pembeleri vardı. Dururdu sandığının dibinde. Ta kızlığından kalmaydı. Sevdadan uçtuğu günlerin uzak bir anısı olarak ara sıra çıkarır koklardı. Bakardı. Şimdi de baktı, kokladı. Kokladı uzun uzun. Kocası Uluguş takınmıştı bir zaman. Kokladı. Onun bir türlü kaybolmayan kokularını içine çekti. Sonra birden ivediye bindirdi işi. İkiye, dörde, sekize katladı poçuyu. “Tırpışımın el tutacak yerini çılbacık komak olur mu? Olmaz değil mi tırpışım?” dedi. Aldı tırpanı. El tutacak yerine sarmaya başladı poçuyu. Sardı sardı. Sarıp bitirdi. “Emme bunu buraya nasıl dutturacam,nasıl bağlayacam?” diye tasarlamaya başladı. “İğne iplikle diksem gözüm keser mi acap? Bir ip bulup bağlasam çok mu çirkin durur? Çirkin bir şey istemem! Yakışmaz tırpışıma! Dürü kızıma yakışmaz. Nerde şinci o kara yere gidesi inneler iplikler acap? s.352

(…)

Hemen aldı tırpanını,iğneyle iplikle dikti poçunun uçlarını. Tırpışın başını topuz gibi yaptı. “Ne gözel oldu! Ne süslü oldu! Baksanıza ayol! Böyle bir tırpış gördünüz mü bugünece? Köylerde, şeherlerde gördünüz mü? Kızılca’da, Ankara’da, Atine’de, Amarika’da gördünüz mü? Var mı böyle tırpışı varsılların?” Dudaklarına götürüp öptü. “Ne gözel oldun, ne faydalı oldun?” dedi öptü.” s.352-353

Uluguş nine Dürü için bir armağan gibi hazırlar içinde yiv açılmış tırpış bulunan sırmalı bohçayı.

Kurtuluş için gerisi Dürü’ye kalır. Kurtuluş gerdek gecesi sarhoş olup uyuyakalan Kabak Musdu’yu tırpış ile burkmak olacaktır.

“Musdu horluyordu. Tıkırtı etmeden, hışırtı etmeden giyinip kuşandı. Kolundaki saati, bilezikleri, boynundaki altınları çıkarıp attı. Azığını, ekmeğini bir çıkıya sardı. Sıkıca kuşandı beline. “Tırpışım gel!” dedi birden. Aldı tırpanı eline. “Euzü” yü okudu. Kalktı ayağa. s.364

(…)

“Lambayı iyice kıstı Dürü. Sonra karyolanın başucuna dolandı. Uzun uzun ölçüp oranladı. Boş böğründen sokacaktı tırpışı. İki eliyle tutacak, var gücüyle basacaktı. Sonra bir eliyle ağzına çapıt basacak, bir eliyle de tırpışı burkacak, sonra öylece bırakacaktı. Burkup bırakacaktı.

“Tamam öyleyse kızım!” dedi kendine. “Basacaksan bas, burkacaksan burk! Dört seet bekleme herifin başında…”

“Euzü” yü bir daha okudu. Sokuldu yanına. Sokuldu iyice. Tırpışı doğrulttu. Ala aydınlıkta basıverdi iki eliyle. Var gücünü ellerinde topladı. Birden iki parmak kadar girdi içeri. Girip durdu tırpış. Var gücüyle yeniden yüklendi. Yüklendi, iyice soktu içeri. Topuzuna kadar gömdü tırpışı. Bastı gömdü sıkıca. Kanı büngüldedi, süzüldü yatağa.” s.367

…/…

İkisi kadın üç tırpanın üçü de bir sembolür aslında, büyük felaketler olsa da olmasa da elinizin altında bir tane tarım aleti tırpan ve direniş sembolü olarak da              Fakir BAYKURT’dan bir “Tırpan” bulunmalıdır.

 



[1] MARIA YORDANIDU-LOKSANDRA İSTANBUL DÜŞÜ- BELGE YAYINLARI-ÇEV:OSMAN BLEDA

*) Antik Dönem Ispartası-blogger notu

[2] FAKİR BAYKURT-TIRPAN-REMZİ KİTABEVİ-1970

[3] TAHİR ŞİLKAN-TIRPAN VE FAKİR BAYKURT’UN GÜNCELLİĞİ-EVRENSEL KÜLTÜR AYLIK SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ-SAYI 213-EYLÜL 2009

[4] TAHİR ŞİLKAN, AGE

[5] FAKİR BAYKURT, AGE

[6] AGE, s.323

15 Temmuz 2021 Perşembe

TAŞLARIN DİLİ YUKARI KELKİT HAVZASI TAŞLARI NEYİ ANLATIR? ŞEBİNKARAHİSAR-TAMZARA-ALİŞAR-KAYA DİBİ-TURPÇU-ÇAMOLUK-OKÇAÖREN-GÖLVE-ANNA SIRTI

Taşa taparladı, saygıdandı, taşın aslında toprağın yoğunlaşmış katı bir hali olduğunu bilirlerdi.

Taştan heykeller, taştan figürler, taştan kaya resimleri, kaya kabartmaları yaparlardı.

Çünkü henüz toprağı yoğurup, şekil verip, pişirip karşılarına almayı, ellerine almayı bilmiyorlardı.

Küçüklü büyüklü tanrı ve tanrıça, hayvan heykelleri başlangıçta hep taştandı.

Yayla yollarında, dağ başlarında, ıssız kuytulardaki heybetli taşlara niyaz ederlerdi.

Hepsi, ama hepsi taşın, kayanın aslında “toprağın yoğunlaşmış” haline saygıdandı.

Toprak ise doğurgan, anaydı, “Toprak Ana.”

Himalayalar’ın eteklerinde yaşayan ve dağa çıkmak isteyenlere kılavuzluk yapan Şerpalar yakın zamana kadar Everest’e çıkmadılar, çıkacak güçleri, bilgileri ve malzemeleri olduğu halde çıkmadılar.

Çünkü Everest kutsaldı, toprak anaydı, “çomolungmaydı” , Tibetçe “evrenin kutsal annesi” demektir. 

Şerpalar Everest’e çıkanlara yakın zamana kadar çıplak ayakla kılavuzluk yaptılar, aynı gerekçe yatar altında. Ten ile dokunmak gerekir toprak anaya.

TAŞLAR TAŞLAR

İstanbul’un taşlarını gezdik, dolaştık, önlerinde durup el sürdük. Ne kış dinledik ne de ayaz.

Avrupa Yakası taşlarından sonra Anadolu Yakası taşlarını da görüp dolaştık.

Sonra “TAŞLARIM DİYAR, DÜŞLERİM BAKIR” Yurt Gezisi hazırlıklarına başladık, Diyarbakır, Mardin ve Midyat taşlarını görmek, el sürmek, her birisi birer sanat eseri olan eserlerin önlerinde saygıyla eğilmek için.

Ne zaman Anadolu yollarına düşsek, yolumuzun uzunluğu, vaktimizin yetmezliği engellemiyor, yolumuza çıkan bir taş, bir kaya bizi ya kendine götürüyor veya ondan uzaklaşmışsak bizi yolumuzdan geri döndürüp kendine çekiyor. 

Bu sefer yolumuz YUKARI KELKİT VADİSİ’ ne düştü. Hiç görmediğimiz taşlar gördük. Onlara el sürdük. Sırlarına vakıf olmaya çalıştık, sual ettik, cevaplar aldık onlardan.

Kiminin dilinden türküler dinledik, kiminin elinden buz gibi sular içtik.

Kimi adını vermiş taşlara, kimi taşlar ise ad olmuş fanilere.

TAMZARA’NIN HÜZÜN KOKAN TAŞLARI

Tamzara demek bir yerde Piç Oğlu Osman demektir. Tamzara’ yı türkülere taşıyan, dilden dile dolaştıran ünlü kemençe Üstadı Piç Oğlu Osman’dır.

Rivayet o dur ki, Piç Oğlu Osman hasta olan eşinin derdine çare bulmaya çalışır. Ona “Kaleser’e git derler.” Halkın “Kaleser” dediği yer, Karahisar, tam olarak söylemek gerekirse “Şebinkarahisar’dır.”

Sahilin nemi insanı çürütür. Kaleser dağın öte yanıdır ve havası ve suyu temiz, insana can katar.

Piç Oğlu Osman da alır eşini Kaleser’ e gelir ve eşi iyileşene kadar birkaç ay burada kalır. İşte Tamzara türküleri o dönemin eseridir.

Aynı Tamzara Ermeni deportasyonu öncesinde ise kültürel olarak rüştünü zaten ispat etmişti.

Tamzara sokaklarında dolaşıyoruz.

Ermeni vatandaşlarımızın 1915’ten, deportasyondan önce yapmış oldukları çeşmelerin alınlığındaki Ermenice kitabeler halen yerinde ve sapasağlam durmaktadır. Bu da Tamzara’ nın şu anki beşeri yapısından, bir arada yaşama kültüründen kaynaklanmaktadır.

 

Avak Pınarı
Ferit DEVELİOĞLU’ nun hazırlamış olduğu Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat “avak” ile ilgili bize şunları açıklar:

(Arapça, alıkoymalar, durdurmalar, vazgeçirmeler) Aynı sözlük “Avaik” karşılığı olarak ise engeller, müşküller, zor işler karşılıklarını verir.

Alıkonulan, durdurulan nedir? İşte o da çeşmenin kitabesinde yazılı ipuçlarında saklıdır. 

“1800’lü yılların başlarında kör bir vatandaşın kilisedeki her ayinde yakmış olduğu dilek mumu ile gözlerinin açılması yönünde dua edip dilekte bulunurmuş.

Bu kişi her sabah elini yüzünü yıkadığı ve dua ettiği bu pınarda bir süre sonra gözlerinin açılması sonucu dileğinin gerçekleştiği ve buna bu pınarın suyunun sebep olduğu tüm çevrede duyulur ve insanların dileklerinin yerine gelmesi için para atarak dua ettikleri kutsal bir pınar haline gelir. Zamanla pınarın adı gözleri açılan mahallelinin adı ile anılmaya başlamış ve Avak Pınarı olarak günümüze kadar gelmiştir.”

Kitabede adı geçen olay aslında sözlükte geçen bir avaktır, yani “durdurmadır” yani gözü kör olan kişinin gözlerinin açılmasındaki engelin ortadan kalkmasıdır. Yani çeşmenin suyu burada bir engeli ortadan kaldırmış, avak olmuştur.

Aslında bu durum Anadolu coğrafyasında sıkça karşılaştığımız ve kimi zaman bir ulu ağaç, kimi zaman bir ulu kaya olan, kimi zaman bir ulu su kaynağı olan ve adına “huy kesen” dediğimiz şeylerdir.

Sevan NİŞANYAN da “Adını Unutan Ülke” sözlüğünde Hatay-Antakya-Üçgedik köyünün eski adının Arapça “avakiye, avaklı” olduğunu ve Türkçe karşılığının “engebeli” olduğunu belirtir.

Yani durum Tamzara’ daki Avak Pınarı’ nda geçen anlam ile aynıdır.

O halde bir hatayı düzeltmemiz gerekirse, gözü kör olan ve muhtemelen Ermeni olan vatandaşımızın adının AVAK olması bize anlamlı gelmez. Pınara verilen isim bir derde derman olmasından, huy kesmesindendir.

Adı ve anlamı ne olursa olsun, pınarı yapanlara, yaşatanlara ve koruyanlara ve pınar için Türkçe ve İngilizce pirinç kitabeleri yazdırıp astıran Tamzaralı, Tamzara Dostu, bizim de dostumuz Orhan ÜSTÜNDAĞ’ a teşekkür ediyoruz.

Tamzara’nın hüzün kokan taşlarına dokunmaya devam ediyoruz.

 

Avak Pınarı yanı başında duran terk edilmiş konak, sen kime dayandın be küçük kız?

Avak Pınarı ve bu konağın bulunduğu sokağın yukarı başına doğru gidince küçük bir meydan sayabileceğimiz bir yerde uzun oluklu ve anlamlı bir kitabesi olan başka bir çeşme, YEDİ PINAR ÇEŞMESİ, karşılıyor bizi.

Kitabede yazılı olan ifade “BİRLEŞEN YARATIR.”

Biz çeşmenin sadece kitabesinin fotoğrafını çekiyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarının coşkusuyla yapılmış olduğu belli olan bu çeşmenin günümüzde bile gürül gürül akması yüzümüzü güldürüyor.

Birleşen Yaratır
 
Yedi Pınar Çeşmesi-1935

Bu küçük meydan çeşmesinden sağa dönerseniz, inişe geçer ve başka bir kısa sokağa girersiniz.

Orada iki ayrı çeşme çıkar karşınıza, ilki Çavuş Pınarı’dır.

 

Çavuş Pınarı

Çavuş Pınarı’ nın açıklama kitabesinde şunlar yazılıdır:

 “Ermenice kitabesine göre Parsig torunu Minatzagan tarafından 1 Temmuz 1880’de yaptırılmıştır. Çeşme, kesme taş malzeme ile inşa edilmiş dikdörtgen planlı, tek cepheli, sivri kemerli yüzeysel bir nişe sahip bir sokak çeşmesidir. Çeşme nişi içerisinde iki adet maşrapalık vardır. Bu nişler ile kemer kilit taşı arasında dikdörtgen çerçeveli Ermenice beş satırlık kitabesi yer alır. Nişlerin altında yer alan lüleden su akmakta olup, lüle altında yatay yönde profilli bir silme görülür. Bu silme çeşmenin bir kısmının toprak altında kaldığını işaret eder. Çeşmenin beton yalağı sonradan yapılmıştır.

Kitabesinin Türkçesi: Bu anı çeşmesi Parsiğ torunu Minatzagan tarafından (himmetiyle) yapılmıştır. Ailesi için tanrının lütfuyla 1 Temmuz 1880. “

Diğer çeşmemiz sırada bekliyor, benim sularımdan da için, diye.

Diğer çeşmemiz MEMİŞ PINARI, bakalım onun hikayesi nedir. Yine çeşmenin açıklama kitabesinden okuyoruz.

 


Memiş Pınarı

Ermenice Kitabesi

“Çeşmenin niş içinde yer alan altı satırlık Ermenice kitabesi okunamamıştır.

Çeşme kesme taş malzeme ile inşa edilmiş ve dikdörtgen planlı, tek cepheli, yuvarlak kemerli yüzeysel bir nişe sahip sokak çeşmesidir. Nişin yuvarlak kemeri üstten profillendirilmiştir.

Kemer kilit taşında gülbezek motifi bulunmaktadır. Çeşme yüzeyinin dış kenarları profilli bir silme sıra ile çevrelidir.

Günümüzde çalışır durumda olan çeşmenin yalağı sonradan yenilenmiştir.”

Sokağın açıldığı Tamzara Meydanı’nı keserek karşı sokağa geçerseniz, sizi Tamzara’nın ayakta kalan en özgün konağı karşılar: AHMET AĞA KONAĞI 

Ahmet Ağa Konağı

Yine Orhan ÜSTÜNDAĞ Dostumuzun emekleri ve yine açıklama kitabesi yetişiyor yardıma.

“1955 yılında yörede uygulanan geleneksel inşaat teknikleri ve mimari tarzı kullanılarak Ahmet Şenol (Ağa) tarafından yaptırılmıştır. Evin zemin katındaki duvarlarda yöredeki metruk yapıların taşlarından yararlanılmış, üst katı ise ahşap kağir tekniğinde inşa edilmiştir. Üst katın mekan duvarları bağdadi, çamur dolgu ve çamur sıva üzerine kireç badana yöntemi ile inşa edilmiştir. Zemin katta fırın ve mekanı,  mutfak ve kileri mevcuttur. Üst katta giriş, büyükçe bir hol ve bu hole açılan odalar, banyo-wc, taş şömineli mutfak ve cumba mevcuttur. Ayrıca çatı altına çıkan bir merdiven mevcuttur. Bina 130 metre kare zemine sahip olup cumbalı ve iki girişlidir. 2017 yılında binada güçlendirme ve ana karakteri bozmadan ufak bir tadilat gerçekleştirilmiştir. Yörenin doğasına ve geleneklerine uygun nadir konaklardandır.”

Tamzara gezimiz henüz bitmedi, kıyıda köşede daha saklı neler var neler. Halil Rıfat Paşa’nın yaptırdığı tek açıklı taş kemerli köprü, eski Tamzara Kilisesi, yeni cami binası, bütün bunları ve saklıda kalanları başka bir gezimizde bulup anlatacağız.

Tamzara’ya veda etmeden Kaleser yönünde caddenin sol tarafında yer alan TAMZARA PARK içindeki AKIL SUYU’ndan içmeden ayrılamıyoruz.

Akıl Suyu’na akan kaynak, yukarıda saydığımız diğer pınarları da besleyen aynı kaynaktır.

Akıl Suyu bir lüleden akmıyor, yerden yukarıya fıskiye şeklinde, selsebil gibi akıyor.

Bizim ilgimizi ise parka girişte sağ tarafta duran dört köşe sütun üzerine el ile kabartma tekniğinde yazılmış olan 1933 tarihi oluyor.

Kitabe yine yol gösteriyor:

“TAMZARA PARK 1933 yılında Ali YÜCEL tarafından yaptırılmıştır. Parkın taş ile inşasını, su havuzu ve su şelalesi, (yekpare taş) kapı girişindeki üçgen prizma taş direklerini, kitabesini mahalli taş ustası Kadir İNCEKARA el işçiliği ile yapmıştır.”

 

Dört köşe taş üzerine üç prizmadaki kabartma işçilik

Tamzara’ dan ayrılıp Alişar’ a, Kemal TAHİR’ in de köyü olan, bizi Kervankıran ile köyünde ağırlayan başka bir Dostumuz Arif IRGAÇ’ ın köyüne gidiyoruz.

ALİŞAR’IN TÜRKÜ KOKAN SESSİZ TAŞLARI 

Alişar’a bizi “Kervankıran” götürdü, Arif IRGAÇ götürdü.

Büyük şehir, demektir Alişar, köylümüzün demesiyle büyük şeerdir Alişar.

Türkler Anadolu’ya gelirken etkilerinde kaldıkları kültürlerden yerleşim yerlerinin isimlerini aldılar.

Araplarla temasta yerleşim yerlerinin adı “abad” olurken, Farslarla temasta yerleşim yerleri “şehr, şehir, şeer, şar, şaar” oldu.

Alişar da böyle çıktı ortaya Anadolu’daki birçok Alişar yerleşimi gibi.

Alişar’ da bizi her biri artık sessiz mezar taşları karşılıyor.

Ama biz daha Tamzara’dan çıkıp Alişar’a gelmeden önce Piç Oğlu Osman gelmiş bile buraya.

Dostumuz Arif IRGAÇ aktarıyor:

“O zamanlar Yol Vergisi var. Ta Osmanlı’dan bu yana uygulanan bir vergi. Bu dediğim 40’lı yıllar. Vergiyi ödeyecek paran yoksa bedeli kadar yılın belirli günlerinde ve ülkenin ihtiyacı olan yerlerde yol ve köprü yapımında zoraki çalıştırılıyorsun.

Bir gün dedemler Kaleser’le Tamzara arasında yol inşaatında çalışıyorlar. Aşağıdan da elinde kemençe çalarak bir adam geliyor.

Dedem de elinde kemençe çalan kişiye “sen ne güzel kemençe çalıyorsun” diyor.

Dedem adamın kemençe çalışına hayran kalır.

Kimsin sen, diye sorar dedem gelen adama.

Adam “bana Piç Oğlu Osman derler” diye cevap verir.

Piç Oğlu Osman ertesi gün aynı yere yol işçilerinin yanına yine gelir ve çalıp söyler, çalışanları eğlendirir.

Dedem biraz daha dinler Piç Oğlu Osman’ı ve onu taktir eder.

Piç Oğlu Osman ise “Allah’tan korkmasam aha bu kemençeye hatim indirtirim” der.

Anlıyoruz ki bizden önce Piç Oğlu Osman gelmiş Alişar’a.

Alişar’ a Piç Oğlu Osman gelmiş, ama türkü söylemek onunla kalmamış.

Bir GOSTAĞIN CEMAL var mesela, sesi ta İstanbullar’ a kadar gidermiş elini kulağına atıp da bi yol “huma kuşu” türküsünü tutturunca.

Yine Dostumuz Arif IRGAÇ’tan dinleyelim Gostak Ağa’nın oğlu Gostakların Cemal’i:

“Cemal amcayı iyi hatırlıyorum, ırgatlık, harman, bağ bahçe zamanı köyün boşalıp herkesin işinde gücünde olduğu zamanlarda Gostağın Cemal Amca elini kulağına atıp da bi yol “huma kuşu yükseklerden seslenir” diye türküye başlayınca yazıda yabanda çok uzaklarda olsalar bile iş gören bütün Alişarlılar işi gücü bırakıp Gostağın Cemal’i dinlerdi. Gostağın Cemal Amca’nın sesi ta oralara bile yeterdi.

İkinci bir türküsü daha vardı Cemal Amcanın, “kuleden gel kuleden.” Bir üçüncü türkü söylemezdi.

Gostağın Cemal’in Hırpilik İsmail Dayı ile yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.

“Ula İsmail, ula Hırpilik, demiş bir gün yarenine, ula ben ölürsem bir gün, ula ha o mezarımın başına gelip bir şişe rakı açacaksın ve bir de huma kuşunu söyleyeceksin demiş Gostağın Cemal.

Arif IRGAÇ böyle aktarıyor bize.

Devam ediyor, “Gostağın Cemal Amca ölüyor ve Hırpilik İsmail Dayı vasiyeti yerine getirmek için mezarın başına gidiyor ve isteneni yerine getiriyor.”

Tam o sırada mezarlığın önündeki yoldan geçen köylü bir kadın İsmail Dayı’ ya çıkışıyor, sen ne yapıyorsun, diyor. İsmail Dayı durumu anlatıyor ve hiç istifini bozmuyor.

“O kadar çok anıları vardı ki bu ikilinin, hele bir gün bir komşu köye gidip kemençe çalıp, türkü söyleyip gülüp oynamışlar.

Derken hava kararmış. Çalıp söyledikleri yerin karşısındaki evin eyvanında üç dört tane kadın görmüşler bunları dinleyen. Gostağın Cemal ve Hırpilik İsmail gayri dururlar mı, kemençeyi inletmişler, avazları çıktığı kadar bağırıp söylemiş ve horon tepmişler.

Neyse vakit geç olup da bunlar yorulup uyumuşlar.

Sabah gün ışıyınca uyanıp ne görsünler bizimkiler, o karşılarında durup da kendilerini dinlediklerini zannettikleri kadınlar meğer eyvandaki iplere kurumak üzere asılı kadın fistanları değil miymiş?” 

 

Gostağın Cemal’in mezar taşı

Alişar Mezarlığı bize daha başka sessiz ifadeler de sunuyor.

Kırk Hacı Oğulları

Burada yatan kişinin atası “kırk kere hacca mı gitti acaba?” Sebepsiz alınmamıştır bu aile adı kuşkusuz.

Başka bir mezar taşı “Üç Dirhem Oğulları’ na” ait.

Sayıların mutlaka bir dili var ve olmalıdır da.

Neden başka bir sayı değil de söz konusu üç dirhem?

Hani der ya bir türkümüzde Karacaoğlan, “seyyah oldum şu alemi gezerim” diye başlar.

Türküde geçen şu dize nasıl açıklanabilir acaba: “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar / elli dirhem fazla gelmiş ayrılık”

Bunun için Üç Dirhem Oğulları’ nın meslek olarak değirmencilik yapmış olduklarını bilirseniz, Üç Dirhem Oğulları’ nın un öğütmeye gelen kişilerin birinden diğeri üç dirhem bile hak geçirmemiş olduklarını ve bu nedenle bu soyadını almış olduklarını anlarsınız.

 

Üç Dirhem Oğulları Baş Taşı

Aile Mezarlığı kitabesi

Doğrusunu söylemek gerekirse Anadolu’da ilk defa böyle bir mezar taşı görüyorum. Aile soyadını almış olması muhtemel değirmencilik mesleğinin temeli olan değirmen taşını ayak taşı yapmış. O kadar anlamlı ki.

Dikkatimizi başka bir mezar taşındaki isim ve soy isim çekiyor. İstatistiki olarak Anadolu’da başka bir mezarlıkta ve başka yaşayan bir kimsede asla göremeyeceğiniz anlamlı ve insana coşku ve güç veren bir isim ve soy isim, PARLAK COŞ.

 


Doğu Karadeniz dışında yaşayan Anadolu halkları batısı, ortası ve doğusu fark etmez, Karadeniz’de yaşayan herkesi “Laz” diye tarif eder, öyle seslenir.

Dostumuz Arif IRGAÇ’ ın baba dedeleri Rus işgali neticesinde Trabzon-Maçka’dan Alişar’ a geldikleri günden itibaren “Laz” olarak anılmaya başladılar.

Doğal olarak da Alişar mezarlığında onlara ayrılan yere “Lazoğlu Kabristanlığı” adı verilir. Oysa aile sadece Maçkalıdır ve Lazca bilmez, Laz değildir.  

 

Gelmiş geçmiş yatanların, isimsiz ve mezarsız yatanların hepsinin ruhu şad olsun.

Yukarı Kelkit Havzası Taşlarını gezmeye, görmeye, el sürmeye devam ediyoruz.

Henüz Kaleser ilçe sınırları içindeyiz ve yolumuz mübadele ile gelen muhacirlerin oturduğu eski bir Rum köyü olan Turpçu Köyü’ne düşüyor.

TURPÇU KÖYÜ MİMARİSİ

93 Harbi’nden (1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı) sonra imzalanan Berlin Antlaşması’nın maddeleri gereği azınlıklara ibadethane açma izni verilmesiyle yurdun birçok yerinde kiliseler yapılmıştır. Mimari olarak da kendini ele veren ve bir 19. Yüzyıl yapısı diyebileceğimiz Turpçu Köyü Kilisesi ve ona bağlı okulu bugün hala sapasağlam ayakta durmaktadır.

 

Eski Kilise, bugünkü köy camisi 

Eski çan kulesi, bugünkü minare

Kilise’nin taş detaylarına bakınca gerek harcamadan gerekse iyi ustaların masraflarından kaçılmadığı anlaşılmaktadır.

 

Kilise okulu 
Taş işçilik detayı

Kilisenin karşısında bulunan ve günümüzde MEB bağlı bir ilkokul olan binanın da aynı tarihlerde ve aynı usta elinden çıkma olduğu fark edilmektedir.

Ne kilise ne de kilise okuluyla ilgili Şebinkarahisar’ı anlatan kaynaklarda en ufak bir bilgi bulamıyorsunuz. Mimarı kim, ustası kim, kilisenin adı nedir, hangi aziz veya azize anısına yaptırılmıştır?

Turpçu Köyü’nden ayrılıp Kayadibi Köyü’ne doğru yola çıkıyoruz.

Köyü çıkışta yolun sağında nerdeyse harap durumda, ama akan bir çeşme görüyoruz.

Arif IRGAÇ Üstadım bu çeşmenin Rumlardan kalan bir çeşme olduğunu söylüyor. Rumca çeşme kitabesinin yerinde Türkçe bir kitabe duruyor. Muhtemelen Rumlar kendi kitabelerini mübadele ile birlikte yanlarında götürdüler.

İyi, ama artık ülkede okuryazar olmayan kalmadı neredeyse ve neredeyse her köyde birden fazla üniversite mezunu bulunmaktadır.

Bunlara rağmen Türkçe kitabedeki affedilmez bu hatayı neden kimse görüp fark etmez ve yerine doğru yazılmış bir kitabe koymaz?

Kitabede yazana mı yoksa kitabeyi yazana mı kızmalı?

Yoksa “ya oldu bi kere, şimdi sök yeniden yaz, yeniden masraf” diye kimse umursamıyor mu durumu? Yazık. Kitabede yazılması gereken HAYRAT, birden HAYRET oluvermiş.

 

SAHİBÜL HAYRET VE HASENET 15.8.1975

Doğrusu “hayret” edilecek bir hata var ortada, ama kimin umurunda ki?

Kayadibi Köyü’ne doğru giderken Arif IRGAÇ Üstadımın da çoktandır araçla geçmek istediği bir inişi, köylülerin “İT İNİŞİ” dedikleri inişi inerek geçmek istiyoruz.

Bir de bakıyoruz ardımızdan başka bir araçla Dursun TİPİCİ Abi ve Fatma KORCAN Hanım da geliyorlar. “Nerede bir aksiyon var, nerede bir heyecan var, ben de varım” diyor Dursun Abi.

Ancak “it inişini” inerek geçmek hiç de kolay değil öyle. İnişin başında son hazırlıklar yapılıyor ve biz Arif IRGAÇ Üstadımla öndeki araçta, Dursun Abi ve Fatma Hanım arkadaki araçta inişe geçiyoruz.

İt İnişi

İt İnişi başarıyla iniliyor ve Kayadibi Köyü’ne adını veren kayalıkların olduğu bölgeye geliyoruz. Kayalıklar sağımızda kalıyor. Rüzgar ve yağmur aşındırmasıyla bazı kayalarda peri bacası oluşumları başlamış.

Kayadibi Köyü kayalıkları

 

Akşam olmak üzere, Alişar’ a dönüyoruz. Avutmuş’ u geçtikten sonra sağımızda kalan YILTARİÇ KAYASI adeta işaret parmağını sallar gibi yol boyu bizi izliyor, peşinizdeyim, diyor.

  

YILTARİÇ KAYASI parmağını sallıyor.

Balcana Köyü üzerinden Alişar’a dönerken eski adı ISOLA / İZOLE olan Güneygören Köyü’nün yanı başından yükselen ve Şebinkarahisar’ın ilk kurulmuş olduğu yer olarak bilinen volkanik kayalık bugün göreceğimiz son kayalık/taşlık yapı oluyor.

 

 Isola Kayası

Akşama doğru Alişar’ a varırken yolun solunda kalan mezarlığa kayıyor gözümüz.

Mezarlığın tam orta arkasına gelen bir mezarın başında üç kişi görüyoruz, çalıp söyleyen. Birisi GOSTAĞIN CEMAL, birisi HIRPİLİK İSMAİL üçüncü ise kemençe çalışından belli olan PİÇ OĞLU İSMAİL.

Ne adamlar, ne gönül ve gün adamları bu insanlar. Var olsunlar.

ÇAMOLUK-OKÇAÖREN KÖYÜ SIRLARI

Dursun Abi ve Fatma Hanım da Alişar’a gelmişken, bizim Yurt Gezilerimizin vaz geçilmez ve unutulmaz sesi olan Aysel MALLI ve ablası Altun MALLI’ nın köylerine gidelim, diyoruz.

MALLI kız kardeşlerin köyleri Giresun-Çamoluk ilçesi Okçaören Köyü’dür.

Uzun aramalardan sonra dağların arasına saklanmış köyü nihayet buluyoruz.

Bizi köyün girişinde baba DERVİŞ karşılıyor.

Eve geçiyoruz.

Sohbetler ediliyor, yemekler yeniyor.

Amca Arslan sohbeti koyulaştırıyor.

Anne Mestinaz kızlarının arkadaşlarının kendilerini ziyaret etmelerinden çok mutlu görünüyor.

Derken Aysel’in sesinin neden bu kadar güçlü ve duygulu olduğunun sırrı çözülüyor.

Baba DERVİŞ Teslim Abdal’dan bir güzel deyiş okuyor.

Amca Arslan köyün Kürt ve Alevi köyü olduğunu ve Elazığ-Karakoçan-Delikan Köyü’ ndeki Cemal Abdal Ocağı’na bağlı olduklarını söylüyor.

Karakoçan nere, Çamoluk-Giresun nere?

Onca zaman sonra bile dillerini ve kültürlerini unutmadan sürdürmeleri, günlük hayattaki izlerinden de olsa az çok anlaşılıyor.

Araçla bile bir saatten fazla arayarak ve doğru yolu bulduktan sonra da ana yoldan ayrılarak bir saatlik yol giderek ulaşılan köyde bu insanlar bütün bir yılı nasıl geçirirdi kim bilir?

Vaktimizi köyü arayarak boş yere harcamasaydık biraz daha otururduk, ama akşam olmak üzere ve kalkıyoruz.

Anne Mestinaz ve teyze ve Arslan amcanın eşi kadınlar, Baba Derviş ve Amca Arslan yan yana diziliyorlar ve ellerini sıkarak hane halkı ile vedalaşıyoruz.

 

Amca Arslan savuşturmak üzere bizimle geliyor.

Yolda Arslan Amca’ya köyün mezarlığını soruyorum, hemen şurada, diyor.

Yüz metre bile gitmeden köyün mezarlığına giriyoruz. Hemen girişte solda yeni bir mezar dikkatimizi çekiyor, defnedileli daha birkaç gün olmuş.

Amca Arslan bizi “kapalı, sandık mezar” diye tarif ettiği biz mezarın başına götürüyor.

Mezar taşının önce uzun tarafına konulan ve yumuşak sarı taştan yapılan dikdörtgen taşa bakıyorum, aklım duracak neredeyse.

Derken sağa dönüyor ve kısa ayak taşına bakıyorum, başka bir sır daha işte. Diğer uzun tarafa dolandığımda artık neyle karşı karşıya olduğumu düşünemiyorum.

Amca Arslan buna benzer çok sayıda sandık mezar olduğunu, definecilerin mezarları tahrip ettiklerini söylüyor.

TAŞTAKİ SIRLAR

Baktığım ve kısmen sağlam kalabilmiş tek sandık mezarın ikisi uzun, birisi kısa kenarına konulan sarı taşların üzerlerine işlenen figürler birbirinden bağımsız bir şeyler anlatıyorlar.

İyi ama bu birbirinden bağımsız olarak bir şeyler anlatan bu figürleri kim, hangi usta veya ustalar yapardı?

Amca Arslan bu tip mezarları ve taşlarını komşu köyden bir ustanın yaptığını, onun da artık hayatta olmadığını söylüyor?

İyi ama bu usta bu figürleri kendi kafasından çıkarmış, hayal etmiş olamaz. O da kendi ustasından öğrenmiş olmalıdır.

Zira taşların her biri dini, mitolojik ve sembolik bir konuyu anlatıyor. Bütün bu anlatılanlara bakılırsa, Musevilik, Ortodoks Hıristiyanlık, Şaman inancı ve güneşle bir tutulan Pontus Kralı Mithridates’in sembolü inancının sembollerini ve sembol sayılan anlatımlarını bir arada tek bir mezarın üç tarafına konulan taşlarda görebilmemiz beni çok şaşırtıyor.

 YEDİ KOLLU YAHUDİ ŞAMDANI – HANUKA / MENORA


Köy mezarlığındaki uzun yan taş  

Havradaki şamdan

İlk bakıştaki şaşkınlığım geçmeden mezarın kısa ayak taşına bakıyorum. Şaşkınlığım devam ediyor. Taştaki figür bir Yahudi Şamdanı’ ndan, Hanuka, başka bir şey olabilir mi?

DAVULU ELİNDE ŞAMAN / ULU KAM

 

Mezar taşındaki davulu ile şaman

 Bir Altaylı şaman

Mezarın kısa kenarında, ayak başında bulunan taşta anlatılan elinde tören davulu ile kötü ruhları kovalamaya çalışan bir şaman/ulu kam anlatılıyor.

Bu figür ta Orta Asya’dan, Tuva’dan, Altaylardan Anadolu’ya kadar, Ankara-Güdül-Salihler Köyü’ne kadar kaya resimlerinde, petrogliflerde bolca gördüğümüz bir sahneyi yansıtıyor.

Keşke Servet SOMUNCUOĞLU Hoca’nın ömrü yeteydi de bu taşı da görebilseydi. 

AYA YORGİ / AZİZ GEORGIOS İLE EJDERHANIN SAVAŞI SAHNESİ

Aynı mezarın solundaki uzun taşa baktığımda artık şaşkınlığımdan ne yapacağımı bilemez haldeydim.

Burada gördüğüm sahnede ise Ortodoksların önemli Azizlerinden Aya Yorgi’nin, Aziz Georgios’ un ejderha ile savaşı anlatılmaktaydı.

 

Mezarın sol uzun kenarındaki sahne 

Aya Yorgi İkonu

İyi ama bütün bu birbirinden farklı, hepsi de farklı bir inancı temsil eden rölyefleri hangi usta ve ne maksatla ve hepsinden önemlisi hangi bilgi birikimiyle ve tek bir mezar için yapmış olabilir ki?

Etrafta, yakın köylerde diyelim ki Rum köyleri vardı ve diyelim ki buralarda yaşayan Türkler de Orta Asya’dan getirdiği şaman törenlerini sürdürdüler ve izleri kaldı.

İyi ama yedi kollu veya dokuz kollu Yahudi şamdanı, hanuka buraya nasıl geldi? Etrafta bir Yahudi yerleşimi mi var? Yoksa kayıp 13. Kabile denilen Hazar Yahudilerinin izleri buraya kadar geldi mi?

Bunlar hep çözülmesi gereken birer sır olarak kalıyor beynimde.

GÜNEŞ veya SONSUZLUK SEMBOLÜ

Bir yan ve bir kısa kenarı tahrip edilmiş başka bir mezarın sol tarafındaki uzun taşa baktığımda ise pagan döneminden bir sembolü, güneşi ve aynı zamanda sonsuzluk işareti çarkıfeleği görüyorum. İnanış ve tapınım olarak birçok halkı etkilemiş olan güneşin Farsça karşılığı mihr ise, buradan Perslerin ardılları Pontus krallarının en büyüğü MİTHRDATES adında saklı anlamı “güneşi de” içinde barındırıyor.

Tarihsel olarak uzun süre Pontus Krallığı sınırları içinde yer alan Yukarı Kelkit Havzası halkları o dönemden belleklerine kazınmış olan ve krala, Mithrdates’e güneşe olan saygılarını mı ifade diyorlardı mezar taşlarına yaptıkları rölyeflerde?

 

Tahrip olmuş mezarın sağlam kalan uzun kenarındaki güneş sembolü

Aklımda birçok soru ve zihnimde büyük bir şaşkınlıkla Okçaören Köyü’nden ayrılıyoruz. Bu köye yeniden geldiğimde ayakta kalmakta zorlanan son sandık mezarın da definecilerin talanına ve tahribatına uğrayıp uğramayacağını bilemiyorum.

Gördüklerimin hepsinin birer envanterinin ve bağlantılarını çıkarılıp çıkarılmadığını da bilemiyorum.

SON TAŞLAR GÖLVE’DE

Kaleser’ e üçüncü gelişimde Gölve’ye gidebileceğim nihayet.

Yeni adı Ocaktaşı olan bu köy, Gölve Köyü, Aziz NESİN’ in baba ocağının köyüdür.

Öğlene doğru çıkıyoruz yola. Arif IRGAÇ Üstadım ta küçük bir çocukken, altmış küsur sene önce dedesiyle bir kere gelmiş Gölve’ye, bir daha gelmemiş.

Gölve’yi bugün bile Alişar’dan bulmak zor. Kaleser’den bulmak da zor. Aziz NESİN’ in YURT GEZİLERİ kitabında Şebinkarahisar ve köyü Gölve’yi anlattığı bölümde köye 1960 Ocak ayında ciple gittiğini ve atla geri döndüğünü yazar.

Gölve’ye Alişar’dan giderseniz önce Anna Sırtı’nı geçmeniz gerekir. Tam sırtta büyükçe bir çeşme, hiçbir mimari özelliği olmayan Durmuş Ağa Çeşmesi karşılar sizi.

 

Bizim ilgimizi Durmuş Ağa Çeşmesi değil, “Anna Sırtı” yazısı çeker. Kimdi bu Anna acaba? Adını önemli bir sırta, bir geçide verdiğine göre Azize mertebesinde biri olmalıydı. İşte araştırılması gereken bir konu daha duruyor önümüzde.

Yolunuzu şaşırmazsanız eğer, Gölve’ye doğru kıvrım kıvrım, inişli çıkışlı yollardan gidersiniz.

En derine, vadi tabanına indikten sonra artık hep çıkarsınız çıkarsınız yol bitmez.

Çıkışa başladığınız yerde yolun solunda yine bir çeşmeye takılır gözünüz, daha doğrusu çeşme kitabesine.

Turpçu Köyü’nden çıkışta gördüğümüz çeşme kitabesinin bir benzeri de burada çıkar karşımıza. İFŞA EDEN, diye yazar kitabede.

 

Çeşme nasıl “ifşa” edilir acaba?

Köye varıyoruz. Önceden haber verildiği için muhtar ve Aziz Nesin ile ikinci kuşaktan kuzen olan muhtarın eşi hanım ve diğer köylüler içtenlikle karşılıyorlar bizi.

   

Biz Aziz NESİN’in Gölveli köylüleriyle Gölve’de

Aziz NESİN Gölve’de köylüleriyle

    

Sohbetin çoğu Aziz NESİN ve oğullarının üzerine. Köyün Aziz NESİN’ den, onun adından beklediği çok şey var.

“Akasya dikin” dediğini aktarıyor köylüler bize Aziz NESİN’ in.

Önce Aziz NESİN’ in baba ocağı olan evi geziyoruz dıştan. Aziz NESİN köyüne birkaç kere gelmiş. Ama YURT GEZİLERİ kitabında belirttiğine göre babası Abdülaziz Bey seksenini aştıktan sonra gidebilmiş ancak köyüne.

“Babam Gölve köyünden ayrılalı altmışbeş yıl olmuş. Gölve Gölve der dururdu. Kabe’ye gider gibi, seksenini aştıktan sonra gitti gördü köyünü.”

Köylülerin bize gösterdikleri Aziz NESİN’ in baba ocağı evini içimiz burkularak geziyoruz. Kimseye bir şey diyecek halimiz yok.

 

 

Aziz NESİN’in baba ocağı evi, yarım daire şeklinde çıkıntılı yer yörede her evde bulunan ekmek fırını

Gölve merkezden ayrılıp Atölen Mahallesi’ne gidiyoruz ve köylüler bize güney batı yönünde gördüğümüz zirvesi karlı dağların Kızılırmak’ın kaynağı Kızıldağ olduğunu söylüyorlar.

Yukarı Kelkit Havzası Taşlarının sonuncusunu şimdilik Aziz NESİN anlatıyor 22 Ocak 1960 tarihli siyah beyaz bir fotoğraf karesinde YURT GEZİLERİ kitabında.

Fotoğraftaki taş eski bir Osmanlı mezar taşının baş taşı. Taşın şekline bakarsanız kabirde yatan kişinin ulemadan olduğu anlaşılır.

Şebinkarahisar mezarlığında kabirde yatan kişi ise Aziz NESİN’ in dedesi Mehmet Efendi’dir.



SONSÖZ YERİNE

Yukarı Kelkit Havzası hala bütün bilinmezliği ile önümüzde duruyor. Yapmış olduğumuz şey koca bir coğrafyanın sadece küçük bir bölümünde bulunan taşların, kayaların, taş yapıların incelenmesi, yorumlanması ve aktarılmasıdır.

Gezide ve bu yazının ortaya çıkmasında katkıda bulunan herkese;

ARİF IRGAÇ

DURSUN TİPİCİ

FATMA KORCAN

AYSEL MALLI

DERVİŞ MALLI

ARSLAN MALLI

MESTİNAZ MALLI

ORHAN ÜSTÜNDAĞ

GÖLVE KÖYLÜLERİ VE MUHTARI

KABİRLERİNDE SESSİZ VE DERİN UYUYAN

PİÇ OĞLU OSMAN

GOSTAĞIN CEMAL

HIRPİLİK İSMAİL

ÇEŞMELERİ VE DİĞER YAPILARI YAPAN USTALARA

ONLARI YAPTIRANLARA

Yürekten teşekkür ediyorum.

Muhabbetle,