16 Ocak 2021 Cumartesi

HATTUŞA’DAN NOTLAR-1 [1]

 HATTUŞA’DAN NOTLAR[1]

YAZILIKAYA

YAZILI OLMAYAN KAYA                                              

Hititlerin başkenti Hattuşa’da bulunan panteon, Yazılıkaya hakkında yazmak için daha baştan iki başlık atıp, “YAZILIKAYA ve YAZILI OLMAYAN KAYA” , diye not alıyor akabinde ise yazılı kaya varsa, yazılı olmayan kaya neden olmasın, diye bir soru sorarak işe başlamak istiyorum.

Burada sorulan soru şu değerlendirmeyi içeriyor kuşkusuz:

Yazılı tarih-sözlü tarih

Maddi olan kültür-maddi olmayan kültür

Biz bu yazımızda Hattuşa panteonu Yazılıkaya’yı yazmaktan çok, onunla ilgili “yazılı olmayanı” yazmak istiyoruz ve o nedenle bir analoji yaparak yazımızın başlığını bu şekilde atmayı uygun buluyoruz. Zira bildiğimiz, panteon-Yazılıkaya hakkında o kadar çok şey yazıldı ki bugüne kadar, bizim yazılmış olanı yazarak yapacağımız da klasik bir ifadeyle Amerika’yı yeniden keşfetmekten başka bir şey olmayacaktı.

Hemen söze girecek olursak, Stenografi Profesörü CARL FAULMANN’ın1878 yılında yayınladığı ve artık alanında bir kült eser olarak bilinen YAZI KİTABI (DasBuch der SchriftenthaltenddieSchriftzeichenundAlphabeteallerZeitenundallerVölkerdesErdkreises) eserinin Türkçe çevirisi için “Kitaba Dair…” yazısı yazan Şirin TUFAN’ dan aldığımız aşağıdaki paragrafı aktarmak istiyorum.

“Eski bir Latin deyimi olan “Verbavolantscribamanent” (Söz uçar, yazı kalır) sözlü iletilerin görsel olarak kaydedilme gereğinin vurgulayıcısıdır hiç şüphesiz. Gösterge dizgesi olarak saptanan söz, teslimiyetini yaşar yazı karşısında. Yazı eylemi ise adeta kendini bir serüven içerisinde bulur.”[2]

YAZILIKAYA

Yazıyı Sümerlerle birlikte anarız, bilinen ilkyazının Sümerce olmasından dolayı.

Sümerlere gelene kadar geçen sürede, yani konuşulan bir dilin alfabetik ve gramer açısından bir sisteme bağlanan sembol ve işaretlerle yazılan bir dile dönüşmesinden önce de insanlar konuştuklarını unutmamak veya başkalarına da göstermek, aktarmak için yazıya benzer şeyler kullandılar.

Yani, bütün icatlar, buluşlar gibi, yazı da öyle birden bire ortaya çıkmadı.

İnsanlar konuştuklarını, gördüklerini başkalarına da aktarmak, göstermek ve belki de bir miras olarak bırakmak için, ölümsüzleştirmek için onları ifade eden şekiller yaptılar.

Biz bu şekillere, daha doğrusu içinde bir ifade barındıran şekil yazılara piktogram diyoruz.

Piktogramların en kalıcı olarak sergileneceği, herkes tarafından görülebileceği yerler kuşkusuz taş veya kaya yüzeyleri, hava şartlarının hep sabit olduğu mağaralar olmuştur.

Kaya resimleri, petroglifler ve mağara resimleri şimdilik gördüğümüz, bildiğimiz en eski piktogramlar,dar anlamda ise ilk yazılardır.

Kaya resimleri kadar çok sayıda örneği olmasa da, onlardan çok daha iyi bilinen ve yazı için kayaların kullanıldığı mekanlar vardır bir de Anadolu’da.

İşte biz bu kayalara “Yazılıkaya”, diyoruz.

Bilinen ve arkeoloji literatürüne girmiş olan iki Yazılıkaya’dan söz edebiliyoruz.

YAZILIKAYA-HATTUŞA-BOĞAZKÖY[3]

YAZILIKAYA-MİDAS ANITI[4]

Ova-yazı/ovalı-yazılı karşılığı dışında adında “yazılı” kelimesi geçen bu iki anıt dışında kayalara yazılmış/kazınmış ve hepsine birer “yazılıkaya-yazılı taş-yazılı tepe” diyeceğimiz o kadar çok anıt var ki Anadolu’da. Uzağa gitmeden hemen Hattuşa’ nın yanı başında duran Yozgat’ın Sorgun ve Akdağmadeni ilçelerine bağlı aynı adla, YAZILITAŞ adı ile bilinen iki ayrı köy bulunmaktadır örneğin.

Hititlerle ilgili olarak yazacağımız sonraki yazılarımızda daha uzun söz etmeyi düşündüğümüz konulara şimdilik girmiyoruz, Yazılıkaya’ya dönüyoruz.

Henüz Hattuşa bulunmamış, tam 3000 yıldır derin uykuda olan Hititlerin varlığı bilinmiyor ve Hititçe çözülmemiş.

1834 yılında Fransa’dan yola çıkan arkeolog, mimar ve gezgin Charles-Felix-Marie TEXIER Anadolu’daki günlüğüne şunları yazıyor:

“Her ne kadar derlediğim bilgilerin hepsi eksik şeyler idiyse de, ben, yine kervanımı 28 Temmuz 1834’te harekete geçirdim. Kuzeye gidiyorduk.”[5]

TEXIER ne kuzeye gelip tek başına atıyla dolaşırken gördüğü harabelerin Hattuşa olduğunu ne de köylülerin onu harabelerden iki saat uzaklıkta bin bir güçlükle götürdükleri yerin Yazılıkaya olduğunu bilmiyordu.

Ama yine de zamanın bütün araştırmacılarının ve filologlarının Heredot tarihinden Strabon’ dan okuyup etkilendiklerine göre TEXIER de görmüş olduğu bu harabelerin Hattuşa’ya hiç de uzakta olmayan önce TAVIUM[6] ve daha sonra ise PTERIA[7] olduğunu tahmin etti.

“Yalçın bir kaya kitlesi dimdik göğe yükseliyordu. Geniş bir yarık açılmış ve yarıktan bakıldığında kabaca düzeltilmiş yontma taşlar üstünde garip resimler göze çarpmaktaydı. TEXIER bu duvarların üstünde tören alayı halinde yürürken taşlaşmış tanrılar gördü; sivri külahları vardı, elbiselerinin belleri kemerliydi.” [8]

TEXIER gördüğü bu taştan garip geçit alayından afallamış bir halde çıkış yerini aradı. O zaman sol yanda dar bir aralığın, daha dar bir kaya yarığına açıldığını fark etti. Giriş yerinde olduğu gibi mıhlanıp kaldı, geçitte sağlı sollu taşlara oyulmuş kanatlı iki dev vardı. İnsanüstü bu iki varlık, girişin bekçiliğini yapıyor gibiydiler.

TEXIER anlatmaya devam eder anılarında. Ama buraya gelirken at sırtında gördüğü harabelerin, Hattuşa’ nın, bilinen ilk gravürünü yapmış olduğu gibi Yazılıkaya’nın da ilk gravürünü yapar. Fransa dönüşü gezi raporunu üç cilt halinde ve “DESCRIPTION DE L’ASIE MINEURE-Küçük Asya Üzerine adı ile 1839 yılında Paris’te yayınlar.

Texier’in gördüğü ve gravür olarak çizdiği Yazılıkaya

Texier’in gördüğü ve gravür olarak çizdiği garip geçit alayından

Aradan geçen sürede 1915 yılında Hititçe çözüldükten sonra çivi yazısı okumaları, tapınaktaki hiyeroglif okumaları ile Yazılıkaya’nın aslında bir Hitit panteonu olduğu ortaya çıkar.

Kendilerini “Bin Tanrılı Halk” diye tanımlayan Hititlerin tanrılar için böyle bir anıtsal kült merkezi yapmış olmaları bizi şaşırtmıyor.

Hititler gelip kondukları Hatti yurdunda onların ve Hurri, Babil, Asur ve diğer ülkelerin ve şehir devletlerinin tanrılarını ve tanrıçalarını da kabul etmekle kalmayıp kendi tanrı ve tanrıçalarının isimlerini de onlarınki ile söyler ve konuşur olmuştur.

Burada dikkat çeken durum ise bütün günlük yazışmalar çivi yazısı ile yapılırken, Yazılıkaya, Nişantaşı gibi herkesin görebileceği kaya üzerine yazılan yazıların hiyeroglif ile yazılmış olmasıdır.

Hitit panteonunda sergilenen bütün tanrı ve tanrıçaların isimlerini yazmak, onları anlatmak yerine sonraki yüzyıllarda sırasıyla Frigleri, Grekleri, Romalıları da etkilemiş olan tanrı ve tanrıça isimlerini vererek kökeni Sümer’e dayanmış olsa da Hititlerin batı uygarlığını nasıl etkilemiş olduğunu görürüz.

“Hitit tanrılarının isimleri Hattice, Hurrice, Sümerce olmasına karşın söz konusu tanrının işlevi ve niteliği değişmez. Örneğin, Hitit panteonun baş tanrısı olan Fırtına Tanrısı’nın Hattice adı Taru, Hurrice adı Teşup’tur. Hattili Fırtına Tanrısı’nın eşi Wuruşema’dır. Hurrili Fırtına Tanrısı Teşup’un eşi ise, Hepat’tır.”[9]

Burada, panteondaki figürler için yapılan genel yorumlara göre A odasının solundan yani odanın batısından yürüyenlerin, iki figür hariç, tanrı, sağından yürüyenlerin, yani odanın batısından yürüyenlerin ise tanrıçalar olduğu, her iki grubun bir geçit alayı ile odanın kuzeyinde anlatılan ana sahnede buluştukları söylenir.

Hiyerogliflerden anlaşıldığına göre bütün tanrı ve tanrıçaların isimleri Hurrilerden aldıkları gibi Hurricedir.

Ana sahnede, A odasının kuzey duvarında resmedilenler yüzleri profilden birbirine dönük olanlardan soldaki Hititlerin Fırtına Tanrısı, Baş Tanrı, Tanrılar Tanrısı Teşup, onun karşısındaki ise Teşup’ un eşi, Arinna’ nın[10] Güneş Tanrısı, Hepat’ tır. Hepat’ ın arkasında çiftin oğulları Şarumma, onun arkasında eşin kızları Alanzu ve en arkada ise eşin torunları Kunzisalli gelmektedir.

Panteonda bulunan diğer figürleri ve B odasını bu yazıda anlatmıyoruz.

YAZILI OLMAYAN KAYA

Buraya kadar olanları“yazılı” olanlar, yani genel geçer yorumlar olarak, buradan sonrakileri de YAZILI OLMAYAN, yani genel geçer olmayanlar olarak söyleyeceğiz.

EKREM AKURGAL YORUMLARI

Ekrem AKURGAL, A odasındaki tanrı ve tanrıçaların sağdan ve soldan yürüyüş alayı oldukları şeklinde yapılan yorumlarına karşı çıkar, bunun yanlış olduğunu söyler. “Çünkü buradaki 64 tanrı aslında yan yana durmaktadır.  Ancak Hitit sanatında kabartmalarda önden tasvir bilinmediği için, onlar burada yandan görülmektedir.”[11]

Akurgal yazılı olanın dışına çıkarak adeta yazılı olmayanı yazmaya devam ediyor.

“Bu ise ilginç bir sonuç vermektedir Çünkü bu tanrı ile birlikte orta sahne baba, anne ve oğuldan oluşan bir tanrı ailesine dönüşmektedir. Bir başka deyimle bu sahnede, tarihin en eski “teslis” ini, yani Hristiyanlıkta’ taki Tanrı, İsa ve Meryem üçlüsünü anımsatan bir tablo görmekteyiz.”[12]

Nitekim tapınağı yaptıran kral III. Hattuşili’ nin kudretli eşi ve onunla aynı anlaşmalara birlikte imza atabilecek kadar yetkili olan Puduhepa’ nın adında saklı “hepat” kelimesi onun bir Hurri olduğunu hemen ele verir.

“Bu nedenle tanrı üçlüsünün aynı zamanda Hattuşili (III.)-Puduhepa-IV.Tuthaliya üçlüsünü de tasvir ettiği izlenimi uyanmaktadır “[13]

 

A Odası Ana Sahne

Ana sahneden devam edersek AKURGAL bu sahnedeki sağdaki erkek/tanrı ile soldaki kadın/tanrıça konumlarının, etkisi Roma Çağı sonuna kadar görülen ve günümüzdeki uygulaması halen devam eden bir “protokole” işaret ettiğini söyler.

Bugün bütün dünyada yapılan devlet törenlerinden en küçük askeri birlik törenlerine, en üst düzey devlet yazışmalarından en alttaki bürokratik yazışmalara kadar, törenlerde makam olarak en kıdemlinin en büyüğün mutlaka sağ başta ondan sonra gelen kıdemlinin ise onun solunda olması, yazışmalarda ise en yetkilinin imzasının solda, ondan bir alt derecede yetkilinin imzasının ise onun solunda olması gerektiği ve bütün bu protokolün 13. yüzyılda yapılmış olan Hitit panteonundaki bu sahneden alındığı gerçeği bize AKURGAL yorumunun doğruluğunu gösterir.

 EBERHARD ZANGGER – RİTA GAUTSCHY YORUMU

Arkeoloji bilimi klasik anlamından çıkalı çok uzun yıllar oldu aslında. Bugün arkeolojinin birçok alt disiplini bulunmaktadır. Bir kazının tek başına bir arkeolog tarafından yürütülmesi çok zordur artık.LuwianStudies Vakfı adına çalışmalar yürüten Eberhard ZANGGER bir Jeoarkeolog ve Rita GAUTSCHY ise bir Astroarkeologdur.

Arkeolojik Haber Dergisi’nde yayınlanan 19 Haziran 2019 tarihli bir makalede ZANGGER ve GAUTSCHY Yazılıkaya Hitit Panteonunda A ve B odasında kaya yüzeylerde sergilenen figürlerin aslında halen çalışmakta olan bir takvimi yansıttığını iddia etmektedirler.

“Hititler, Yazılıkaya Açıkhava Tapınağını önemli astronomik tarihleri şaşmaz doğrulukla gösteren bir açık hava takvimi ve saati gibi kullanmışlar. Ve aynı takvim bugün bile şaşmaksızın çalışıyor.

A Odasındaki rölyefler kameri ayların, günlerin ve yılların takibinde kullanılan bir takip sistemi içeriyor.”[14]

YALÇIN KÜÇÜK TEZLERİ

Hititler neden bu kadar hoşgörülüydü ve neden yendiği veya üzerine konduğu devletlerin dinlerini de yaşatıyor, onların kutsallarını kabul ediyordu? Bunun nedeni aslında uluslaşma/devletleşme sürecinde olan halklar için evrensel bir yasadır.

“Profesör Beaune, Jeanne’ nin (Jeanne D’ARC yazanın notu) bir sınır çocuğu olduğunu vurguluyor, en frontiere, se multiplientlesheretiquescommelessorcies, sınırlarda sapkınlık ve büyücüler çokturlar. Sınırlarda, uc’ larda, la marge, iğretilik vardır ve insanlar birbirine hoşgörüye mahkumdurlar, her itikat yaşayabiliyor ve her “peygamber” arkasında, kendisini sürdürebilecek kadar takipçisini bulabilmektedir. Uclar, iğretidirler ve ancak doğal koruyuculukları var. Uclarda eğrelti otları büyüyorlar.”[15]

Hattilerin ardılı olan Hititlerin bir Asur karumu ve aynı zamanda Hititlerin Anadolu’da kurdukları ilk kent olan Kayseri’ nin 24 km kuzeydoğusundaki Kültepe-Kaniş’ ten kalkıp Kayseri’ye 140 km uzaktaki “en uc” karuma, Kral Anitta’nın yakıp yıktıktan sonra yabani otlar/eğrelti otları ektiği Hattuşa’ ya gelmeleri ve burayı başkent olarak seçip uzun süre burada kalmaları Hititlerin hoşgörüye mahkum olduğunu gösteriyor olmalı.

Yalçın KÜÇÜK’ ten aktarmaya devam ediyoruz, “fethedenlerin fethedilişi” ara başlığı altında yazdıklarında ise Hitit panteonunda A odasının kuzey duvarında, ana sahnede adı geçen Teşup ile Hepat’ ın kızları Alanzu’ yu Alan-goa olarak görmek doğrusu yazılı olmayan kaya anlatımını güçlendiriyor ve beni de heyecanlandırıyor.

“Moğolların büyük-anası, Reşidettin “hepsinin ceddialası Alan-goa’dır” yollu yazıyor, Alangoya, babasız doğmuş çocuklara sahipti, saklamıyordu.”[16]

Ortada Alanzu-Alangoya arasında tesadüfi bir ses benzerliği yoksa Hitit panteonunun

en yüksek derecedeki tanrı ve tanrıçasının kızının adının Alanzu, Moğolların ceddialasının ise Alan-goa olması nasıl açıklanabilir?

Devlet bu tablo yapıldıktan sonra kısa sürede yıkılmasaydı belki de tabloda resmedilen Alanzu belki de gelecek Hitit kuşaklarının anası olacaktı.

Hititler, ellerindeki her biri üç savaşçı taşıyan üstün nitelikli savaş arabaları sayesinde Moğollardan daha hızlı, yıldırım hızıyla fethettikleri ülkelerin din, dil ve kültürleri tarafından aynı hızla fethedildiler.

Bin Tanrılı Halk olmak böyle bir şeydi. 

ON İKİ SAYISININ DİNSEL YORUMLARI

Panteonun gerek A odasındaki 12 tanrının, gerekse B odasında tanrının bir tören alayı dizilişi halinde resmedilmelerine bakarak astronomi ve kozmoloji dışında,12 sayılarından dini mesajlar çıkarmak, zorlama ile konuyu Hristiyanlık ve Aleviliğe getirmek yorum kabul etmeyecek derecede zayıftır. Buna benzer, kırklar-yediler-üçler-birler uzayıp giden bu sayılar Hurufiliğin, Cifrin konusu olabilir.

Kozmolojik olarak 12 sayısının ay takvimindeki ayları ifade ettiğini açıkça kabul edebiliriz.

Bundan başka, 12 havari, 12 imam, Kudüs’ün 12 kapısının bulunması, Grek mitolojisinde 12 tanrının bulunması, İsrail Oğulları’nın 12 kabileden oluşması, Yahudilerde dini yükümlülüğün başlangıç yaşının 12 olması hepsi en eski yazılı uygarlık olan Sümerlere dayanmaktadır.  

Ama yine de Hititlerde 12 sayısının geçtiği bir öyküden söz edelim.

“Diğer Bir Kamrusepa Öyküsü

Güneş Tanrısı ve Kamrusepa koyunları tarıyorlar. Onlar birbiri ile çekişti ve birbirini çileden çıkardı. Kamrusepa demir bir taht tesis etti ve onun üzerine demirden bir yün tarağı yerleştirdi. Onlar temiz dişi bir kuzuyu taradı. Onlar onu ovdu, onlar onu yıkadı, onlar onu silip kuruladı ve onlar onu bir ritüel kutlaması (ve) bir ölümlü için hazır bulundurdu. Ve onlar ölümlünün vücudunun on iki parçasını tedavi ediyor.”[17]

HASAN LATİF SARIYÜCE’NİN AKTARDIKLARI[18]

Yazılıkaya bugün bir panteon değildir. Anadolu’da ve Hattuşa’ da yaşayanlar da kendilerini Hititliyim, diye ifade etmiyor artık.

Ama başkent Hattuşa ve hemen yakın çevresinde tam da Yazılıkaya panteonunda kayalara resmedilen uzun külahlı tanrılara benzer insanların yaşadığı yakın tanıklıkla yazılıyor.

“Dinler değişti. Uluslar değişti. Diller değişti. Ne var ki insan hayatında gene de değişmeyen çok şeyler kaldı. Aygar Dağı’nın[19] yüksek belleri üstünde bir Sarıfatma Köyü vardı. Üç beş yıl öncesine kadar yol iz çıkmazdı. Geçmiş yüzyıllarda oradan nasıl olduysa bir atlı geçmiş. Sarıfatmalılar o günden sonra “Bunun burası Sarıfatma, bıldır[20] da geçti bir atlı” diye övünür olmuşlar. Çocukluğumda Sarıfatma’ dan evimize yaşlı bir kadıncağız gelip giderdi. Uzun, külah biçimindeki sivri başlığı, entarisi, Yazılıkaya kabartmalarında gördüğümüz Hitit başlıklarının, kıyafetlerinin aynısıydı.”[21]

C.W CERAM’IN GÖRDÜKLERİ

Öğretmen yazar Hasan Latif SARIYÜCE belki de hiçbir zaman buharlaşıp ortadan kalkmamış olan Hititlerin son soylarını gördü.

Tanrıların Vatanı Anadolu kitabının yazarı C.W. CERAM ise Yazılıkaya’ da gördüğü Boğazköy köylüsü karşısında hiç şaşırmaz.

“Kuzeyde çay yetiştirilir, güneybatıda pamuk ve turunçgiller. Adana’da bir köylü gördüm; Antikçağ’ dan kalma bir duvarı rüzgar siperi yapmış, küçük bahçesinde limon yetiştiriyordu.

Yazılıkaya’ da, Hititler’ in Boğazköy’ündeki bu kutsal yerinde bir bekçi vardır; tapınağın avlusunda tanrı kabartmalarının dibinde özenle yetiştirdiği acı soğanları toplar, karısına götürürdü.”[22]

PANTEONA SUİKAST VE YAZILAMAYANLAR

Yazılıkaya panteonu yaklaşık 3200 yıldır ayakta duruyor. Doğal şartların etkisiyle silinen birkaç küçük boyutlu hiyeroglif yazı dışında ana figürler, ana tema günümüze kadar olduğu gibi korunagelmiştir.

Ancak günün birinde birisi çıkar da bu Dünya Mirası yapıya suikast benzeri bir şey yapar da kaya üzerindeki rölyeflere zarar verirse “keşke dersiniz, C.W.CERAM’ ın gördüğü Boğazköylü o adam tapınağın bahçesinde acı soğan ekmeye devam mı etseydi?

Yazılıkaya’da 1976 yıllarında çalışmalara başlayan Fransız arkeoloğu Emilia MASSON, daha sonra araştırmalarını, “Yazılıkaya Panteonu” adı altında yayınlandı. Kitap yayınlandıktan sonra büyük ilgi gördü.

Ancak MASSON çalışmalarını tamamlayıp, Fransa’ya döndükten sonra Yazılıkaya’daki kabartma ve yazılar üzerinde bazı tahribatın oluştuğu öğrenildi ve tapınağı koruyan görevliler hakkında soruşturma açıldı.

Bu konu ile ilgili olarak 28 Aralık 1982 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan haber kupürü aşağıda verilmiştir.

Konu 1986 yılında çıkan Skylife Dergisi’nin 1986/03 sayısında aşağıdaki şekilde yer almıştır.

Olan olmuştur artık, ama konu ile ilgili olarak sadece bir müze koruma görevlisi suçlu bulunmuştur.

Ortada suçlu aramak başka bir şey, ama garip olan ne Türk ne de başka milletlerden arkeologlardan ciddi bir eleştiri gelmediği gibi, Yazılıkaya hakkında yazı yazan arkeolog, akademisyen, araştırmacı, gazeteci vb hiç kimsenin Hitit panteonundaki bu hasara, bu suikasta neden olan MASSON’ un adını vermemeleri, vermek istememeleridir.

“En ciddi eleştiriler Chicago Üniversitesi Profesörlerinden H.G.GÜTERBOCK’dan geldi. Prof. GÜTERBOCK[23], Masson’un çalışma metotlarını kınayarak, kaya eserlerinin uğramış olduğu hasarı, çektiği fotoğraflarla kanıtladı. Bu eleştiriyi Londra ve Oxford Üniversiteleri Hititoloji uzmanlarından Prof. O.Gurney ve Prof. J.D.Hawkins’in eleştirileri izledi.

Kasıtlı ve kasıtsız yapılmış olsa da, günümüzde insanlık tarihinin en eski eserlerinden olan ve Türkiye’nin önemli bir turistik merkezini oluşturan Yazılıkaya’nın Masson tarafından hasara uğratıldığı bilinmesine karşın, şimdiye kadar hiçbir onarım çaresine başvurulmadığı gibi, Masson’un bağlı olduğu Fransız Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nden de resmi bir açıklama istenmedi.

Ancak, 1 Mayıs 1985 tarihinde, dönemin Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, Türk Tarih Kurumu’na yazdığı bir mektupla konuyu gündeme getirmiş, bunu izleyen günlerde Türk Bilim Adamları ve arkeologları 25 Mayıs tarihli ve 17 imzayı içeren mektupları ile Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne başvurmuşlardı. Yazılıkaya halen Masson’un yol açtığı hasarlarla birlikte Boğazköy’de yalnızlığını yaşamaktadır.

Konu ile ilgili Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne başvuru mektubuna imza atan bilim adamlarından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden Doç.Dr.Ali DİNÇOL THA muhabirine yaptığı açıklamada şunları söyledi;

“Yazılıkaya’da kültür varlıklarımızdan birinin büyük zarara uğramış olması söz konusudur. Masson estampaj yapmak için kayalarda latex kullanarak, kaya üzerine yüzyılların oluşturduğu patina tabakasının sökülmesine ve bu tarihi yazıların yeniden hava koşullarının etkilerine açık hale gelmesine yol açmıştır. Latexle estampaj, bizim çok kullandığımız, ancak kapalı yerlerdeki çalışmalarda kullanılan bir yöntemdir. Böyle büyük bir hatanın yapılmaması gerekirdi. Bu konuda yetkililerin çok duyarlı davranması zorunludur. Bu kültür hâzinelerinin sorumsuzca davranışlara maruz kalmalarına göz yumulamaz. Yazılıkaya’dan ders alınarak, kültür hâzineleri dikkate alınmalıdır.”

Uzman Belkıs Dinçol da, Yazılıkaya’da büyük bir ihmal ve sorumsuzluk örneğinin yattığı, kaybolan ve zarara uğrayan kültür hâzinemiz için önlem alınmasının zorunlu olduğunu vurguladı.”

…/…

Aziz NESİN ise kendisini hep dünyanın en borçlu insanı hisseder. Ülkesine, halkına, insanlığa karşı hep borçlu hisseder kendisini. Onu hep mizah ustası olarak biliriz, ama bence onun en temel eserlerinin başında çocuklar için yazdığı, ama en çok da yetişkinlerin okuması gereken şu kitaplar gelir.

BU YURDU BİZE VERENLER

BORÇLU OLDUKLARIMIZ

Aziz NESİN 1959-60 yıllarında çalıştığı gazete adına YURT GEZİLERİ yapar. Gittiği her yerden yazılar gönderir gazeteye, öyle ki yurdun dört bir yanından insanlar Aziz NESİN’ in kendi yörelerine de uğramasını, sorunlarını dile getirmesini isterler.

Aziz NESİN’ in yolu 18 Kasım 1959 tarihinde Çorum-Boğazkale-Hattuşa’ ya düşer.

Hattuşa’ ya gelen Aziz NESİN Yazılıkaya’ya da uğrar. Aşağıdaki fotoğraf B odasında henüz tahrip olmamış 12 tanrı rölyefi önünde duran Aziz NESİN’ i ve yandaki fotoğraf ise tahribattan sonraki durumu gösteriyor.

Tahribattan önce B odası 12 tanrı önünde Aziz NESİN 

Latex ile tahribata uğramış B odası 12 tanrı rölyefi

Aslında Aziz NESİN gazete adına geliyor, ancak sorumlu, kendisini hep borçlu hissediyor ya, Yazılıkaya’da gördüklerini anlatmakla da kendisini borçlu görüyor ve sadece 48 km ötede yaşayan Çorumlu aydınların buraya neden gelmediklerine sitem ederek adeta onlar adına da kendini sorumlu görüyor..

“Tapınaklara giriyoruz. Birazcık duralım. Tapınaklara girmeden önce soyunma yerleri var. Burada soyunup arınılacak, ondan sonra tapınağa girilecek.

Biz her yerde ne kadar tarihsel yapıt varsa hiç durmadan yıkmışız, bozmuşuz. Kayalara oyulmuş, kabartma yapılmış Hitit tanrılarının da bilgisizliğin elinden çekmediği kalmamış. Koca Hitit tanrılarının burunları taşla vurula vurula ezilmiş, elleri koparılmış, yüzleri kazınmış. Bu zaman aşındırması değil, kara bilgisizliğin yok etmesi. Ama yine de bişeyler kalmış.”[24]

YAZANIN YAZILMAYANI

Bunca yazılan, yazılamayan, yorum ve tezden sonra kendi görüşlerime gelmek istiyorum.

Anadolu’yu geziyorum. Kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gidiyorum.

Bazen önümü bir köylü kesiyor, beni defineci veya araştırmacı sanarak.

Daha ilk cümleden sonra “abi şurada bir kaya var, üzerinde anlamadığımız yazılar ” diyor ve anlatmaya başlıyor.

Kayanın yanına gidiyoruz. Kayanın yüzeyine, her tarafına bakıyorum, ne bir yazı, işaret ne de bir sembol göremiyorum. Adam iddialı, abi nasıl göremiyorsun, bak işte şurada bir adam kafası, bu da eli, elinde bir mızrak.

Eeeee?

Abi anla işte mızrak doğuyu gösteriyor.

Bu ve buna benzer o kadar çok durumla karşılaşırsınız ki Anadolu’da, hepsi de define peşinde olan insanların fantezilerini süsleyen bu kayalar ve yazılardır, yani YAZILIKAYALAR.

…/…

Yazılıkaya henüz panteon olarak tasarlanmadan önce de tapınak işlevi görüyor muydu, bunu şimdilik bilemiyoruz. Yazılıkaya panteonundaki bütün kaya rölyefleri, bütün sahnelerin yapımına III. Hattuşili ve eşi Puduhepa döneminde, daha çok Puduhepa’ nın gayretleri ile başlanmıştır.

III. Hattuşili’ nin krallık yaptığı dönem MÖ 1275-1250 olarak düşünüldüğünde, Yazılıkaya panteonunun da yaklaşık MÖ 1250 yıllarında yapıldığını görürüz.

Panteonda ana sahnede Teşup ve Hepat olarak resmedilen iki figürün Ekrem AKURGAL’ ın da dediği gibi III. Hattuşili ve eşi Puduhepa olduğunu kolaylıkla anlarız.

Puduhepa’ nın arkasında duran ise, Şarumma’dır. Şarumma ise bu tabloda III. Hattuşili ve eşi Puduhepa’ nın oğulları IV. Tuthaliya’ dır.

III. Hattuşili öldükten sonra eşi Puduhepa devleti oğulları IV. Tuthaliya ile birlikte yönetmeye devam etmiştir.

IV. Tuthaliya’ nın krallık dönemi ise MÖ 1250-1220 tarihleri olarak belirlenir.

A odasında ana sahnenin karşısında tek başına ve odadaki en büyük figür olarak duran, elinin üzerindeki hiyerogliften de anlaşılan IV. Tuthaliya, yani III.Hattuşili ile Puduhepa’ nın oğullarıdır. Başka bir ifadeyle ana sahnede resmedilen ölümsüz Göğün Fırtına Tanrısı Teşup ile ölümsüz Arinna’nın Güneş Tanrısı Hepat’ ın oğullarıdır. 

A odasında IV. Tuthaliya rölyefi

Hititlerde bir kral ancak öldükten sonra tanrılaşır, tanrı katına yücelir. Oysa burada, A odasının kuzey duvarının yani tam buluşma sahnesinin karşısında güney duvarda tek başına resmedilen henüz hayatta olan büyük kral IV. Tuthaliya’ dır.

O zaman ya IV. Tuthaliya Hitit yasalarını ve dinini hiçe sayıyor ve kendini tanrı katına yüceltiyor veya burada bir sorun var demektir.

Hitit devletinin MÖ 1190’ lara doğru yıkılmış olduğu ve Hattuşa’ nın terk edilmiş olduğunu düşünürsek, yıkılış ile IV. Tuthaliya iktidarı arasında sadece 20 veya 30 yıl var demektir.

IV. Tuthaliya’ dan sonra yıkılışa kadar sadece iki kral daha gelir devletin başına.

Bu durumda IV.Tuthaliya’ nın çöküşü görmüş olması, yıkılışı görmüş olması ve önlemeye çalıştığını, ama önleyemeyeceğini düşünmek zorundayız.

İktidarının hemen ilk yıllarında başlayan şehir devletlerin saldırıları, uzun yıllar süren kuraklığa bağlı kıtlık,Truva’ nın düşmesi, Arzawa’ nın elden çıkması, kral sülalesi arasındaki acımasız taht kavgaları ve nihayet Tarhutaşa şehir devleti kralı Kurunta ile yapılan ve birçok tavizleri içeren anlaşma[25] IV. Tuthaliya döneminden başlayarak çöküşün,yıkılışın, terk edilişin hızla gelmekte olduğunu göstermektedir.

IV.Tuthaliya’ nın yapmak istediği son hamle, devleti ve halkı görkemli ve etkileyici bir mimari atmosfer altında, Yazılıkaya gibi bir açık hava tapınağında toplayarak devlet büyükleri ve şehir devleti yöneticileri üzerinde etki uyandırmak, etnik ve/veya dine bağlı birliği sağlamak ve son çare olarak da her çöken ulusun yaptığı gibi hep tanrılardan yardım dilemek. Bu son hamle bütün çökmekte olan büyük devletlerin, krallıklarının, koskoca imparatorlukların da yaptıkları değil midir? İşte Roma, işte Doğu Roma, işte Rusya ve Osmanlı.

Bunun içinTuthaliya sağlığında kendini tanrı katına yükselterek bütün tanrısal ve idari yetkileri kendi üzerinde toplayıp tanrılara, baş tanrılara başkentin en önemli ve güzel, en etkileyici ve en gizemli yerini ayırır, Yazılıkaya.

Hattuşa-Yazılıkaya bize miras kaldı.

Bize miras Yazılıkaya ve Hattuşa hala konuşuyor, yazılı olsa da olmasa da.

Bize düşen görev bu mirasa sahip çıkmaktır.

Hattuşa üzerinden doğan güneşe ve aya bakarak karşılayın hayatı.



[1] Hep borç alıyoruz, hep borç ödüyoruz. Yazı başlıklarımı hep ödünç alıyorum. Bu başlığı da Dostoyevski’den, onun YERALTINDAN NOTLAR romanının başlığından ödünç alıyorum.

[2] CARL FAULMANN-YAZI KİTABI-İŞBANKASI KÜLTÜR YAYINLARI-ÇEVİREN: ITIR ARDA

[3] Arkeoloji literatüründe kazılan yerin adı literatüre ilk girdiği adı ile anılır ve yayınlar ona göre yapılır. Hattuşa ilk kazılmaya başlandığında ören yerinin bulunduğu köyün adı Boğazköy olduğu için Hattuşa kazıları Boğazköy kazıları olarak bilinir. Boğazköy’ün şimdiki adı Boğazkale olup, Çorum’a bağlı bir ilçedir.

[4] Bu anıt Eskişehir’e bağlı Han ilçesi’ nin Yazılıkaya Köyü sınırları içinde bulunan ve Midas Anıtı diye bilinenanıttır ve anıtın bulunduğu ve kazıların yapıldığı yer literatürde Midas Kenti/Midas City kazıları olarak geçer.

[5] C.W.CERAM-Tanrıların Vatanı Anadolu-Çeviren: Esat Mermi ERENDOR-Remzi Kitabevi

[6]Tavium, Yozgat merkeze bağlı bugünkü Büyük Nefes Köyü sınırları içinde antik kent.

[7] PTERIA-Bugün Yozgat-Sorgun-Şah Muratlı Köyü sınırları içinde kalan ve Kerkenes Harabeleri olarak da bilinen ören yeri.

[8]C.W.CERAM

[9]Meltem Doğan Alparslan-Hitit İnanç Sistemi-Tarih Öncesinden Demir Çağı’na Anadolu’nun Arkeoloji Atlası-2011/01

[10]Arinna bugünkü Alacahöyük olarak tahmin edilen Hatti yerleşimi.

[11] Ekrem AKURGAL-Anadolu Uygarlıkları-Net Yayınları

[12]AKURGAL

[13] AKURGAL

[14] Arkeolojik Haber-19 Haziran 2019

[15] Yalçın KÜÇÜK-ATAMANOĞLU FATİH-Mızrak Yayınları

[16] KÜÇÜK

[17] Güngör  KARAUĞUZ-HİTİT MİTOLOJİSİ-Çizgi Yayınevi

[18]1929 doğumlu öğretmen yazar, Çorum milletvekili, Hattuşa’ ya sadece 8 km uzaklıkta Evci Köyü doğumlu.

[19]Aygar Dağı 1629 metrelik Nöbeti Baba Zirvesi ile Hattuşa-Sungurlu dahil bölgenin en yüksek dağıdır.

[20] Geçen yıl

[21] Hasan Latif SARIYÜCE-AYGAR DAĞI MEKTUPLAR-Yaba Yayınları

[22] C.W.CERAM

[23]Hattuşa kazılarında yer alan ilk filolog.

[24] Aziz NESİN-YURT GEZİLERİ GEZİ YAZILARI-Nesin Vakfı Yayınları

[25]Hattuşa kazılarında bulunan bu anlaşmanın yazılı olduğu bronz tabletin aslı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

8 Ocak 2021 Cuma

DERSİM’E YOLCULUK (YEDİNCİ BÖLÜM)

23 Kasım 2020, Pazartesi

Eğin’e son kez Kırkgöz’den bakıyoruz. Aşağıda suyu iyice azalmış Fırat. Solda dik yamaçta Eğin şehri, hemen arkasında bir kale duvarı gibi Hotar. Suyun karşı yakasında Venk Köyü ve oradan aştın mıydı Lick, bugünkü İliç.

Bir sonraki yolculuğumuzun konusuna dahil olan Lick-İliç şimdilerde altın madeni işletenlerin talanı altında, coğrafyası darmadağın olmuş halde. Ya altını ayrıştırmada madende kullanılan siyanürün Fırat’a inmesi?

Bir sonraki yolculuğumuzda Eğin’den İliç’e suyun öte yakasından başlayan gabanlardan aşıp gideceğiz. İliç’ ten Armıdan’ a varacağız. Armıdan’ da Hagop MINTZURI karşılayacak bizi. Ama MINTZURI’ den önce Zimeralı Diego karşılıyor bizi bu yolculukta.


ZİMERALI DİEGO İLE KARŞILAŞMA

Armıdan’ a varmadan, Divriği’den çıkıp Eğin’ e Taş Yolu üzerinden giderken Gümüşçeşme Köyü’ ne - Narver’ e varmadan yolda bizi Zimeralı (Erm. Zımara) Diego karşılıyor.

Daha doğrusu yolda Diego ile karşılaşıyoruz.

Zımara’ da Diego’dan dolayı çok fazla tanıdığımız olmasına rağmen biz de Rahip Karekin’ in yaptığı gibi Zımara Köyü’ ne girmiyoruz.

(…)

Çekirgenin cır cır sesi tüm ovayı doldurmuştu. Küme küme tavuklar biçilmiş tarlaların içinde dolaşıyorlar. Güneş ışınlarını topluyorlar. Pek çok Ermeninin ve iyi dostun bulunduğu Zımara’ya gidemiyorum. İşte, kalabalık zeytin ve meyve ağaçlarıyla dolu Pinga’ nın ağaçlıklı bölgesine giriyoruz.

(…)

Palu-Harput – II. Cilt Raporlar

…/…

Zımara’ ya gitmek isterseniz Divriği-İliç karayolunda Penga’ ya gelmeden sola dönmeniz gerekir.

Yolun solunda Zımara veya Zimera Köy levhası göremezsiniz.

Sizin göreceğiniz Altıntaş Köy levhasıdır, yani Diego’nun köyü olan Altıntaş, yani Rahip Karakin’ in “gidemiyorum” dediği köy.

Rahip Karakin Zımara’ ya gidemese de İliç yönünde, Lick yönünde bir beş km daha giderek Karasu’ yun ( Fırat’ ın) kenarında kurulu, daha korunaklı ve daha güzel, içinde zeytinliklerin bile olduğu bir köye Pinga(Pingen, Pingyan, Pinkyan) Köyü’ ne varıyorsunuz.

İliç-Lick yönünde karayolundan bir beş km daha giderseniz Karasu kenarında, Fırat kenarında Pinga veya Pingan Köyü’ nü göremezsiniz.

Sizin göreceğiniz köyün adı levhanın üzerinde yazdığı gibi Adatepe Köyü’dür.

Ama İnşaat Mühendisleri Odası’ nın 50. YILDA 50 ESER çalışmasına bakarsanız

SİVAS-ERZURUM DEMİRYOLU ile ilgili çok kısa ama çarpıcı bilgiler bulabilirsiniz.

Sivas-Erzurum hattı, Türkiye inşaat mühendisliği tarihinde, öyküsü anlatıldığı zaman değerini bulan eserlerden birisidir. Proje, alçak gönüllülüğü, içinde taşıdığı bilgi ve teknik zenginliğini bir bütünlük içinde yansıtmayı başarmıştır. Sivas-Erzurum Demiryolu Hattının en önemli özelliği, ilk defa Türk yatırımcı, Türk mühendis, Türk formen gibi, tamamen ulusal zenginlikten oluşan bir yelpazeyle gerçekleştirilen proje olmasıdır.

Yer: Sivas-Erzurum hattı

Tarih: 1933-1937

 İşveren: Devlet Demiryolları

Statik Tasarım: Bilgiye Ulaşılamamıştır

Mimari Tasarım: Bilgiye Ulaşılamamıştır

Yapım: Emanet Usulü (çoklu yapımcı)

Müşavir: Nuri Demirağ, Abdurrahman Naci Demirağ

Bedel: 80 Milyon TL (Malatya iltisakı ile birlikte)

…/…

İşte gün gelip de bir Doğu Ekspresi Treni ile Kars’a giderseniz veya Kars’ tan gelirseniz, gidiş yönünde sizi ve tüm Eğinlileri Eğin’ e bağlayan Bağıştaş İstasyonu’ndan önce, geliş yönünde ise Bağıştaş İstasyonu’ndan sonra  gelen ve üzerinde PİNGAN yazılı istasyonu görürsünüz.

Gidiş yönünde sizi asıl sarmalayan ise bu hattı, bu alçakgönüllü büyük projeyi hayata geçirip tamamlayanın bu yolculuğumuzda daha önce de karşımıza çıkan Divriğili kardeşler Nuri ve Naci DEMİRAĞ kardeşlerin olmasıdır.

İstasyonda gördüğünüz PİNGAN levhası sizi şaşırtır, ne demektir bu PİNGAN acaba? Sizi asıl şaşırtan Karasu boyunca uzanan dar vadinin içinden geçtiği kayaları delip demiryolunu Karasu boyunca götürmektir.

Sizi asıl şaşırtan o tünellerden geçtikten sonra PİNGAN-Adatepe Köyü’ ne varmaktır.

Pingan’ a varmadan Karasu boyuPingan-Adatepe Tren İstasyonu

Ama sizi asıl şaşırtan Zımara’ da kalmayıp Pingan’ da kalan Rahip KARAKİN’ in Pingan’ ı anlatışıdır.

(…)

Çok ısrar ettiklerinden birkaç gün daha kalmaya razı oldum. Ancak görev beni çağırıyordu. Penga’ nın bulunduğu mevkii oldukça sağlam. Kayalıklar arasında tıpkı bir kale gibi. her tarafta dar ve derin geçitler bulunuyor. Koca Fırat bile sıkışarak, dolanarak yoluna devam etmek zorunda kalıyor. Köprü karşı ovayı köye bağlıyor. Ancak her gece kapılar kapatılıyor. Eğer düşman tehlikesi varsa köprü kaldırılıyor, böylece ırmağı geçmek imkansız hale geliyor. Pengalılar çeşitli boylarda silahlara sahip. Evlerinin bir duvarında kutsal kitaplar, iki duvarda silahlar, diğer duvarda da yiyecekler asılı duruyor. Nadide atlara ve maharetli binicilere sahipler. Irmakta, dağlarda taşlarda çok hızlı hareket edebiliyorlar.

Ovacık ya da diğer adıyla Dersim Kürtleri bu taraflardaki Ermeni ve Türk köylülerinden haraç alıyor, soyuyor, öldürüyorlar vs. Pengalılar ise cesaretleri sayesinde özgür yaşamakla kalmıyor bu Kürtleri korkutuyorlar da. Ovacıklılar henüz Penga’ya ayak basabilmişler değil.

(…)

Biz Gümüşçeşme Köyü’ ne doğru yol alıyoruz. Taş Yolu izleyerek Eğin’ e varacağız.

Divriği’den kiraladığımız ticari takside ben, Hüseyin ve taksi sürücüsü Zeynel Kaptan var.

Yolda bizi Zımaralı-Altıntaşlı Diego karşılıyor.

Beş yüz metre kadar önümüzde, yolun sağında,sırtında orta büyüklükte bir sırt çantası, başında orta büyüklükte bir Meksika şapkası, adımlarından genç olduğunu tahmin ettiğim birisi yürüyor. Bu ıssız dağ başında kim yürüyerek dolaşır buraları?

Rahip KARAKİN bile yanına onca at ve muhafız alarak dolaşmıştı buraları. 

İflah olmaz bir doğa yürüyüşçüsüdür, diye düşünüyorum. İyi ama buralarda onu cezbedecek nasıl bir rota, nasıl bir güzergah var ki bu genç adam buralarda tek başına yürüsün?

Yolunu kaybeden birisi mi acaba? Sanmam. Bu teknoloji çağında kaybolmanız olanaksız.

Yolda tek başına yürüyen birisinin kim olduğunu, neden yürüdüğünü sormak olmaz, ihtiyacı varsa onu da alıp araca yola devam edersiniz.

Ben de öyle yapmayı düşünüyorum.

-Zeynel Kaptan şu adamı alalım, yanına yanaşınca dur da bir konuşalım.

-Tamam Abi.

Meksika şapkalı genç adama yaklaşıyoruz. Genç adamın Latin Amerikalı olduğu sadece kafasındaki Meksika şapkasından değil, her halinden belli oluyor. Hiç tereddütsüz ve başlangıç İspanyolcası ile selam veriyorum.

-Buenos dias. Como Estas? (iyi günler, nasılsın?)

Daha ilk İspanyolca kelimelerin karşılık bulacağından emindim ve hemen beklediğim karşılık geliyor ve karşımdaki genç adam bir Latin Amerikalı muzipliği ve sıcaklığı içinde hiç susmadan ve elbette bol el ve kol hareketi ve mimikle bana İspanyolca bir şeyler anlatmaya çalışıyor.

Oysa benim konuşabileceğim İspanyolca ancak o iki kelimeyle sınırlıydı.

Konuşmanın gerisini İngilizce olarak sürdürüyoruz. Diego’yu taksiye alıyor, Zeynel Kaptan’ın yanına oturtuyoruz.

Diego biz sormadan başlıyor anlatmaya.

-Şu Türkler çok komik ya, bir kelime İspanyolca veya İngilizce bilmeden, adımın ne olduğunu duyduktan sonra bana durmadan söyledikleri şey sadece “Hello Maradona, Diego Maradona.” 

Bu satırları yazarken Diego Maradona’nın da göçüp gitmiş olduğunu bilmek ne büyük acı.

-Nerelisin?

-Arjantinli.

Diego Arjantinli olduğunu söyleyince, tamam diyorum, anlıyorum insanların bu genç adamın peşine Maradona diye düşmelerinin nedenini.

-Diego hayırdır, trekking mi yapıyorsun, ne işin var bu yollarda?

-Hayır, Eğin’ e gidiyorum.

-Eğin’e motorlu araçla gidebileceğin başka yollar da var, neden o yolu kullanmıyorsun?

-Evet, ama bu yol çok kestirme?

-Nasıl yani nereden geliyorsun ki?

-Altıntaş Köyü’nden.

Altıntaş adının telaffuz edilmesi atom hızıyla kaptanımız Zeynel’in kulağına çarpıyor. Zeynel Kaptan taksinin direksiyonunu bırakıyor ve arkaya bana dönüyor.

-Abi ne olur söyle ona bizi oraya götürsün.

Önce anlayamıyorum Zeynel Kaptan’ın neden bu kadar çarpıldığını ve Diego’nun bizi neden Altıntaş Köyü’ne götürmesini istemesini.

-Diego Altıntaş Köyü’nde ne var? Orada ziyaret edilmesi, görülmesi gereken bir şey mi var?

-Hayır, orası, o köy benim atalarımın, dedelerimin köyüdür, orayı ziyaret ettim ve geri dönüyorum.

Bunları duyunca neredeyse kanım çekiliyor. Üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman sonra, dedelerinin zamanında adı ZIMARA olan ve 1. Yüzyıldan beri varlığı bilinen, şimdiki adı ALTINTAŞ olan köyden dönen, soyadını bilmediğim Arjantinli genç adam Diego nasıl bir manzara ile karşılaştı acaba o köyde?

Kaptan Zeynel Divriği ve civar köylerini bildiği gibi, İliç köylerini de biliyor. Kaptan Zeynel’ in bildiği bir şey daha var ki bütün define ve altın arayıcıları gibi ZIMARA Köyü’ nün eski bir Ermeni Köyü olduğu.

Zeynel Kaptan gibi diğer define ve altın arayıcılarının ise altınları hep o Ermeni ve Rum köylerinde arıyorlar ve Ermeni ve Rumların o köylerden giderken bir yerlere mutlaka altın gömü sakladıklarından emin haldeler.

Zeynel Kaptan Diego’ nun dedelerinin köyüne, Altıntaş’a boş yere gitmiş olmayacağını düşünerek varsa bir altın gömü durumu, hemen işe başlayabileceklerini söylüyor.

Bu söylenenleri Diego’ ya çevirmiyorum, ama o anlıyor zaten.

Zira Diego bir gün kafasına koyup bir tarım çiftliğinde çalıştığı Eğin’ den ayrılıp 45 km yürüyerek dedelerinin köyü Altıntaş’a – Zımara’ya yürürken kapkaranlık Taş Yolu’ndan çıkıp Gümüşçeşme Köyü’ nü de geçtikten sonra bizim de gelirken gördüğümüz açık maden işletmelerinin önünden geçerken maden işletmesinin nizamiyesindekilerin Diego’yu çevirdiklerini ve nereye gittiğini öğrendiklerinde “Diego işte bütün iş makineleri emrinde” dediklerini anlatıyor yine o hızlı konuşması el kol hareketler ve mimikleri ve esmer yüzünde hiç eksilmeyen gülümsemesiyle.

Hem bizim taksici Zeynel Kaptan’ ı hem de açık maden işletmesinin nizamiyesindekileri atom hızıyla çarpan o şey, o sihirli kelime içinde altın olan Diego’nun köyü ALTINTAŞ Köyü idi.

İyi ama Diego buraya, Eğin’e nasıl ve nereden gelmişti? Arjantinli birinin kökleri Anadolu Ermenilerine dayanan dedelerini araması nasıl bir şeydi?

Taş Yola girene kadar Diego’ ya soruyorum, çoğu zaman o anlatıyor sormadan.

Diego üniversiteyi İspanya’ da bitirmiş ve Perma Kültür okumuş.

O yaz Diego Perma Kültür seminerleri için Gürcistan’ a gitmiş. Dönüşte Ardahan üzerinden Eğin’ e gelmiş ve bir haftadır barınma ve yemek ihtiyacının karşılandığı Eğin’deki bir tarım çiftliğinde çalışıyormuş.

Tamam, anlıyorum. Ama Eğin’den kalkarak yürüye yürüye ve üstelik kimi yerleri zifiri karanlık olan Taş Yolu geçerek 45 km o yolu nasıl bitirip de Altıntaş’ a, dedelerinin köyü Zımara’ ya vardın?

Vardığında neler hissetin?

Hangi taşa verdin de bağrını ağladın veya oturduğun taş bir zamanlar dedenin o yağız atlara binmek için kullandığı binek taşı mıydı?

Diego vardığı dedelerinin köyünde çok iyi karşılanır, dedelerinin yaşadığı ev hala ayaktadır ve içinde aile yaşamaktadır, gösterirler.

Artık Taş Yolu’ndayız. Aracımızın farları yandı. Ben ve yoldaşım Hüseyin Taş Yolu ilk defa geçeceğiz.

Arada durup kaya tünelin sol tarafına, Fırat’tan tarafa olan açıklıklara yanaşıp Fırat’a ve derin vadiye bakıyoruz.

Sonra yola devam ediyoruz.

Yol bazen tek araçlık geçitlere izin verecek hale geliyor ve dikkat etmezsen beş yüz metre sola Fırat’a uçarsın.

Ama bütün bu yol koşulları bizim Zeynel Kaptan için ne kadar önemli ki?

Önüne ve soluna bakmadan geriye bana dönen Zeynel Kaptan “abi ne olursun söyle” diyor, altın varsa işine bakalım.

Diego da Zeynel Kaptan’ın içinde altın lafı geçen konuşmalarına ve gözlerinin kamaşmalarına, bütün tehlikesine rağmen yolu hiçe sayıp direksiyonu bırakıp bana geriye dönmesine aldırmıyor, o da gülüyor.

Zeynel Kaptan da Diego’nun konuşmalarında ne zaman altın geçse gözleri kamaşıyor, ağzı sulanıp salyaları akıyor ve karikatürize edilmiş o Türk filmlerinin sahnelerini aratmayacak şekilde “altıınnnnnnaltınnnnnnnnnn” demeye başlıyor.

 Diego’nun dedelerin 1915 deportasyonu sonucu Suriye’ ye, Der-i Zor çöllerine gönderiliyor. Hayatta kalan dede Mondros Mütarekesi’nden sonra köyüne dönüyor.

Köyünde fazla kalmayan dede o dönemdeki Anadolu Ermenilerinin çoğunun yapmış olduğu gibi Latin Amerika ülkelerine oradan da ABD ve Kanada’ ya göçüyorlar.

Diego’nun dedesi Arjantin’ e yerleşiyor.

İlk defa geçtiğim bu Taş Yol’ da arada Zeynel Kaptan’a farları kapatmasını söylediğimde tünelin içinin mutlak karanlığa büründüğünü fark edip ürperiyordum. Diego’ya sormadan edemedim.

-Diogo sen bu dokuz km karanlık tüneli nasıl geçtin? El fenerin var mıydı?

-Hayır, el fenerim yoktu. Cep telefonunun ışığı ile geçtim.

-İyi ama cep telefonunun pili hemen biter ve karanlıkta kalırsın.

-Evet, öyle oldu, cep telefonun ışığı hemen bitti ve karanlıkta kaldım.

-Yola nasıl devam ettin, bu zifiri karanlıkta yolunu nasıl bulup tünelden çıkabildin?

-Ellerimin içi ile tünelin duvarlarına dokundum, bir mim sanatçısı gibi avuç içlerimle taş duvara dokuna dokuna çıkışı buldum.

 Doğrusu anlamak zor, ama saatlerce taşa dokunmak adına bir o kadar da deneysel bir yürüyüş. Ne diyebilirdim ki, “çok aptalca” demek işin en kolayı ve en salakça olan tepkilerden birisi.

İnsan bir zamanlar atalarının yaşadığı yere gidiyorsa bunu bir konunun izini sürerek de yapabilir, uzun bir karanlık tünelin taşlarına avuç içleri dokunarak da.

 -Diego ile karşılaşmamdan beş yıl sonra Eğin’ e gelerek benim de onun çalışmış olduğu o tarım çiftliğinde çalışmış olmam,

-Diego ile karşılaşmamı bunca yıl bekleyip ilk defa kaleme aldığım günlerde onun adının kendi ülkesinde adeta bir ulusal kahraman gibi görülen Diego Maradona anısına verilmiş olduğunu ve Maradona’nın ise bu karşılaşmanın yazıldığı tarihlerde hayatını kaybetmiş olduğunu bilmem,

Bir tesadüf olabilir miydi?

Zımara-Zimera-Altıntaş Köyü – Diego’nun Köyü

Papaz Karakin gibi biz de Zımara Köyü’nde kalmıyoruz, ama beş yıl önceden benim yolumu Zımaralı Diego kesişiyor.

SUYUN ÖTE YAKASI

Artık suyun öte yakasına geçmek ve Dersim’ e, Pertek’e Selman’ın annesinin ve ablasının yaşadığı ilçe merkezine varmak için yola çıkıyoruz.

Dedik ya biz de Moltke’nin kullandığı yolu kullanıyoruz, yani Çemişkezek yolunu.

Yönümüz güney. Sonra doğuya döneceğiz. Kıvrım kıvrım yolun sağ tarafına dağın yamaçlarına yaslanan koyaklara zar zor sığmış nasıl kurulduğu belirsiz, insanı hayrete düşürecek kadar ıssız köylerin önünden geçiyoruz.

İşte ilk köy, Ergü-Argu Köyü.

Ergü Köyü aşağıda Fırat, bıraksan kendini uçarsın Fırat’a


Sonra Kozlupınar-Hapanos (Erm. Hapeğnots) ve sonra Yeşilyurt-Ekrek-(Erm. Akrag-yeşil çiftlik)

Moltke’ nin haritalarda daha adı geçmemiş, ama önemli bir kasaba diye mektubuna yazdığı Çemişkezek’e varmak için yönümüzü doğuya dönmek ve Yeşilyurt Köyü’nden sonra Fırat’ı geçmek zorundayız.

Fırat’ı geçeceğimiz köprünün bulunduğu yerde ulaşım bir zamanlar keleklerle, sallarla yakın zamana kadar, Keban Barajının su tutmasına kadar 1957 yılında yapılan Başpınar Köprüsü üzerinden sağlanıyordu.

1957 yılında yapılan Başpınar Köprüsü


Keban Barajı 1973 yılında açılıp, 1974 su tutmaya başlayınca Başpınar Köprüsü 1974 yılında su altında kaldı.

Bu durumda suyun öte yakasında bulunan Kemaliye köylerinin ilçe ile irtibatları birden bire kesildi.

Çözümü yine kendisi bulan halk ilkel feribotlarla ulaşımı sağlamaya çalıştı. Ancak Fırat’ın getirdiği mil ve su seviyesinin zaman zaman çok düşmesi feribot ile ulaşımda da aksamalara bunun sonucunda da ulaşılamayan köylerde sayısız sorunlara yol açtı.

Aslında Fırat üzerindeki Başpınar Köprüsü’nün sular altında kalacağı ve yeni köprüyü barajı yapan DSİ’ nin yapacağı belli iken, bu iş yılan hikayesine dönmüş ve romanlara ve filmlere de konu olan “köprü/köprüsüzlük” hikayesi derken dönemin başbakanı Bülent ECEVİT ve dönemin Erzincan Valisi Recep YAZICIOĞLU’ nun girişimleriyle bizim de üzerinden suyun öte yakasına geçtiğimiz bugünkü köprü açılmış oldu. 


Recep Yazıcıoğlu Köprüsü açılana kadar

Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü

Biz de Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü’nün üzerinden geçiyoruz. Moltke suyun öte yakasına nasıl geçti, bilemiyoruz. Ancak baraj yapılmadan önceki Başpınar Köprüsü’ne bakarsak Fırat’ın eski yatağının, eski Başpınar Köprüsü altında kalan yatağın çok dar, baraj yapıldıktan sonra ise çok geniş olduğunu görüyoruz. Bu çok geniş yatağın iki yakasını modern bir köprü ile birleştirmek hem pahalı ve teknik bir konu hem de zaman alan bir inşaat sürecidir. Köprünün finansmanı için devletin kaynak ayırmadığını da düşünürsek o günkü koşullarda köprü yatağının sağ tarafının doldurulması ve ayağın dolgu üzerine konmuş olması birçok sorunu çözmüş gibi görünüyor.

Köprünün başına geldiğinizde ne Dersim/Tunceli ne Çemişkezek yön levhası görüyorsunuz. Gördüğünüz sadece BAŞPINAR levhasıdır. Öyle Başpınar Köyü’nün hemen şurada olduğunu düşünüyorsanız, yanılırsınız.

Nihayet köprüden suyun öte yakasına geçiyoruz.

Güneşin ışıkları artık yatay konuma gelmeye başladı. Biz köprüden sonra doğuya, kuzey doğuya doğru yükselerek yol almaya başladıkça altımızda kalan Fırat güneşin ışıkları ile “gümüşten bir gerdanlık” gibi görünmeye, akmaya başlıyor.

Daha Eğin’e, daha Tuğut’ a gelip de köylerdeki ve ilçelerdeki mimariyi görüp şaşıran Selman Dersim’ e veya coğrafi olarak konuşacak olursak Batı Dersim’in köylerine girince “işte bizim buraların evleri de böyle” ne mimari var ne estetik ve karakter, demeye başlıyor.

Gerçekten de evler hem taş örgü, hem ahşap işçiliği hem de konumları itibarıyla ne Divriği-Tuğut ne de Eğin ve köylerinin evlerine hiç benzemiyor.

Eğin-Apçağa Köyü evleri gibi bizi büyüleyen evlerin olduğu köylerden geçmiyorsak da altımızda, sağımızda Keban’ a doğru akan Fırat’ın- Karasu’ yun ikindi güneşinin ışıkları ile gümüşi renge dönmesi bizi büyülüyordu.

Uzakta Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü 

Suyu çekilmiş Fırat    

Coştuğunda derin ve kanlı akan Fırat’ı, adına “zalım Fırat” diye türküler yakılan Fırat’ı bu halde görmek ne acı. Suyun çekildiği yerlerde balçık üzerinde geceleri yaban hayvanları dolaşıyor anlaşılan. Görenlerin farklı anlamlar çıkarabilecekleri bu soyut çizimler o yaban hayvanlarının ayak izlerinden başka bir şey değil. 

Fırat havzasında balçık üzerinde yaban hayvanlarının çizdikleri

ÇEMİŞKEZEK’ E DOĞRU

Biz Başpınar Köprüsü- Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü üzerinden geçip giderken  Rahip Karakin Çemişkezek’ e bakalım nasıl gidiyor? O da bizim gibi Eğin’den, Toybelen Köyü’nden, Gamırgap’ tan çıkıyor yola.

(…)

Temmuz 15: Gamırgap’tan (Kemaliye-Toybelen Köyü blogger notu) yola çıktık. Yolcu etmeye gelen kalabalık bir grup var. Çocuklar şarkı söylüyorlar. Bağların başına geldiğimizde “hoşça kalın” dedik ve “güle güle” cevabıyla kayaları tırmanmaya başladık. Arapgir yolu on saat kadar sürüyor, ancak tehlikelerle dolu. Bu sebeple polisin yanı sıra Gamırgap’tan üç silahlı Ermeni de beraberimizde geldiler. Dağın diğer tarafından aşağı inerken Gamırgap Çeşmesi’nin yakınında bir grup atlı gördük. Silahlarla tozu dumana katıyorlardı. Eğin’den güle güle demeye gelen dostlardı. Saygı ve sevgiyle kucaklaştık. Erzincan ordusundan Maraşlı bir kolbaşı ve bir asker geldi. Bizim polis Emin Ağa oldukça medeni biriydi. İyi de Ermenice konuşuyordu. Fırat bizden ayrılmadan akıp gidiyor. Ormanlık köylerden geçiyoruz. Hapanos (Hapeğanots) (Kozlupınar-blogger notu) Vadisi’nde suyun kıyısında, zeytinliklerin gölgesinde yemeğe oturduk. Bulunduğumuz yer eğlenceli idi. Yukarıda bulunan köy, kayalıkların arasından görünüyor. Bu köyün halkı da Türkleşmiş Ermenilerden oluşuyor. Yola koyulduk. Her taraf vadi ve geçitlerle dolu. Irmak Çemişkezek ile Eğin sınırını ayırıyor. Ötede, dağın eteklerinden suyun kıyısına kadar bağlar yayılmış. Katırcı ile Emin Ağa bu vadilerde gerçekleşen soygun ve cinayetleri anlatıyorlar. Bir kayık gördük. Çemişkezek’ e gidip gelenlere hizmet veriyor. Kızıl Kaldırım denilen (kan rengi toprak) yer bu vadinin içinde. Biraz ötede Arnavut Hanı var. Han sağlam ama Kürt korkusundan boş kalmış. Ara sıra Fırat’ın karşı kıyısındaki kayalıklardan silah sesleri duyuyoruz. Zor ve kayalık bir dağ ve Bohtan Deresi denilen vadiden geçiyoruz. Yüksekçe tepede harap bir karakol ve kurumuş bir çeşme var. Ötede beride ağaç kütükleri, kendiliğinden yetişmiş otlar görüyoruz. Derin sessizlik insana korku veriyor. İşte birkaç keçinin sesini duyuyoruz. Mutlu çoban gönül rahatlığıyla bir ağacın gölgesine uzanmış kavalını çalıyor.

(…)

Rahip Karakin bizim geçtiğimiz yerin biraz yukarısından geçiyor suyun öte yakasına. Biz de Kozlupınar Köyü’ den geçiyoruz, ama ne bu yakada ne de öte yakada ne zeytinlikler ne de bağlar görebiliyoruz. Bunun tek nedeni insansızlık olamaz elbette. Bunun en büyük nedeni ekonomik ömrü iyi hesap edilmeyen, toprak erozyonu ile hiç mücadele yapılmadan suların önüne set çekilmesi ile fiziki ve klimatik coğrafyanın değişmesidir.

Başpınar Köyü girişine vardığımızda yol kontrolü için durduruluyoruz. Kimliklerimize bakılıyor. Papaz Karakin’ in sözünü ettiği Arnavut Hanı’nı ve karakol binasını biz de göremiyoruz.

Ama gözümüze çarpan bu restore edilmiş uzun binanın yöre konut mimarisine uymadığından bu binanın Papaz Karakin’ in sözünü ettiği terk edilmiş Arnavut Hanı olabileceğini düşünüyoruz. 1947 tarihli aşağıdaki siyah beyaz fotoğrafa bakarsanız bina önünde askerleri ve bir sıra halinde okula girmekte olan öğrencileri görürsünüz. Bu bina ve Arnavut Hanı ile ilgili kesin bilgiler bulamasam da bir zamanlar han olan ve boş duran bu binanın sonraki yıllarda ve Cumhuriyet’ in ilk yıllarında bir bölümünün karakol, bir bölümünün ise ilkokul olarak kullanılmış olduğunu düşünüyorum.

Bu bina şu an sadece Başpınar İlköğretim Okulu binası olarak kullanılmaktadır.   

1947 Karakol ve İlkokul aynı binada 

Arnavut Hanı, şimdi Başpınar İlköğretim Okulu

Başpınar Köyü sokaklarından geçerken yeni ve modern karakol binası da hemen sağımızda dikkatimizi çekiyor.

Bir zamanlarlar, 1943’e kadar, Çemişkezek’ e bağlı bir nahiye olan Başpınar Köyü (Baş Vartenik – Vartenik) halen önemli bir yol üzerinde olmasına rağmen eski canlılığını yitirmiş ve Kemaliye’ ye bağlı bir köy durumundadır.

Munzurların Eğin’ den bakınca da görülen bir zirvesi olan Ziyaret Tepe Başpınar Köyü’nün neredeyse hemen arkası gibi duruyor. İnsan kısa bir mola vererek bir koşu Ziyaret Tepe’ye çıkmak istiyor.

Ama daha yolumuz var gidecek.

Çemişkezek’e doğru yol alıyoruz. Yol kimi yerde daralıyor ve sert virajlarla derin uçurumlara dönüyor. Sağımızda kalan Fırat bir süre sonra gözden kayboluyor.

Artık yüksek bir yayladayız. Rahip Karakin’ in de söz ettiği gibi bu derin sessizlik sizi ürkütüyor. Arada gördüğümüz köylerde bölge mimarisine tamamen yabancı modern olmasına özen gösterilmiş renkli yapılar görüyoruz. Selman bu yapıların sahiplerinin Almancılar olduğunu söylüyor. İnsan nasıl tepki vereceğini bilemiyor. İhtiyaç için yapılıyorsa tamam, ama gösteriş için yapılıyorsa bu sadece israf ve o güzelim doğaya kötü bir dokunuş, adeta bir Rönesans tablosuna zifte bandırılmış bir yağlı boya fırçası ile dokunuş gibi.

Aşağılarda gördüğümüz büyük bir davar sürüsü bize artık Çemişkezek’ e yaklaştığımızı gösteriyor. Zira ne köylerde insan var ne de bu kadar sürüye sahip olacak kadar varlıklı insanlar.

Gördüğümüz sürü de bize Rahip Karakin’ i hatırlatıyor. Sürünün başındaki çobanın mutlu olup olmadığını hiç bilemiyoruz. Ama Rahip Karakin’ in duyduğu o güzel kaval sesini hiç duyamıyoruz, ne de havada bir kuş sesini, keklik sesini. Ne kaval çalmayı bilen bir çoban var ne de artık uçan bir kuş.

Suyun öte yakasına geçerken Fırat’ın yatağında balçık üzerinde yaban hayvanlarının yapmış olduğu tabloya benzer bir canlı tablo çıkıyor karşımıza büyük davar sürüsünü gördüğümüzde.

Birbiri ardına dizilmiş halde giden koyunlar yukarıdan bakınca sanki toprağa saçılmış iri inci tanelerinden yapılma birer tespih gibi görünüyor.

İri inci taneli birer tespih gibi davar sürüsü


NİHAYET ÇEMİŞKEZEK

Çemişkezek’ e varmadan beton bir köprünün üzerinden geçiyoruz. Bizim aradığımız ise Taar – Tağar - Tahar – Tahir Köprüsü. Üzerinden geçtiğimiz köprünün altından akan su ta Ovacık ta Hozat taraflarından doğan ve Ali Boğazı’ndan gelerek Çemişkezek’in önünden geçen Tahir Çayı az ileride Keban Barajı havzasına karışıyor.

Bir zamanlar Karasu’ ya- Fırat’a karışan Tahir Çayı üzerindeki köprüyü görmek için bir yerde duruyor ve karşıdan gelen birisine Taar Köprüsü’nü soruyoruz.

Aldığımız tarife ve coğrafi konumumuza göre olması gereken yere, köprüye doğru gidiyoruz.

Rahip Karakin zeytinliklerin gölgesinde yemeğini yedi, kim bilir neler yedi, bilmiyoruz, ana biz hala Eğin’de yediğimiz Bahçeli Osman’ın kahvaltısıyla duruyoruz.

Yanımızda Apçağa’ dan aldığımız iki tane boylu ekmek ve ta Hattuşa’ dan beri yolluk olarak yanımızda taşıdığımız peynir ve meyveler var.

Salgına rağmen daracık Çemişkezek ana caddesi hayli kalabalık. Bugün buranın pazarı mı acaba, bilemiyoruz. Ama ne Divriği’de ne de Eğin’de gördüğümüz mimariden eserler var buralarda.

Oysa burası da Yukarı Fırat Havzası’nda bir bölge. Kültürel olarak Eğin’den hiç de uzak değil. Başımızı kaldırıp sol tarafa baktığımızda ilçenin en yüksek noktasında TOKİ’nin dev inşaat şantiyesini görüyoruz. O evlerde kimlerin oturacağını sormuyoruz, o evleri yöre mimari kültürüne göre neden yapmazlar?

Hem içinden geçerken gördüğümüz yol boyu ve sokak aralarındaki evler hem de TOKİ’nin yapmakta olduğu evler bu ilçeyi, Çemizkezek’i öylesine sevimsiz bir hale getirmiş ki.

Rahip Karakin Çemişkezekli Ermeni ruhani önderlerin Çemişkezek’te oturduklarını yazarken, Çemişkezek kaymakamının Gaban-Maden’de (bugünkü Keban blogger notu) oturduğunu aktarıyor.

Eğer Çemişkezek 1878 yılında da bu haldeyse, kaymakam Keban’ da oturmakta haklıdır, diyesim geliyor.

Oysa bölgede bir zamanlar çıkan madenler nasıl ki Eğin’de o eşsiz mimariyi ve kültürü yaratmışsa, burada da bir şeyler görebilmeyi umuyoruz.

Bu ümitle karşımıza çıkan tek güzel ve eşsiz mimari örnek tek kemerli taş köprü Taar-Tağar Köprüsü oluyor.

Nerelisin diye sorduklarında siz “Çemişkezekliyim” diye cevap veriyorsanız, karşınızdaki insan sizin söylediğinizi ilk anda anlamaz. Anlayan da şöyle bir gülümser. İlk defa duyan ise sizin onunla dalga geçtiğinizi sanır, öyle sanmasa bile Türkiye’de öyle bir yerin bulunduğuna inanmaz.

Çemişkezek şanssızdır bu anlamda.

Hiç yapmayız, ama biz de bir kere yapalım ve Çemişkezek adının nereden geldiğini soralım kendi kendimize.

Oysa Gürdal AKSOY Çemişkezek adının içinde saklı olan Ermenice Çimiş-gaza-ka kelimesinin anlamının “Çimiş hazinesinin yeri” olduğundan söz ediyor.

Çimiş veya bilinen adıyla 1. Ionnes ÇİMİSKES kim ola ki?

Sözü edilen hazinen sahibi olsa olsa bu zat olabilir, bu da 969 – 976 yılları arasında Doğu Roma – Bizans İmparatorluğu yapmış olan Ermeni asıllı 1. Ionnes ÇİMİSKES’ ten başkası değildir.

Ancak buradan bu imparatorun adının Çemişkezek’ten almış olduğu anlaşılmasın, tam tersine Çemişkezek adını bu imparatordan almıştır.

Doğu Roma öncesi dönemde, Roma ve Helenistik dönemde ise Çemişkezek adını HIEROPOLİS – KUTSAL KENT olarak görmekteyiz.

Bugün Tağar Çayı’nın sağ tarafında dik bir yamaca kalkerli kayalara oyulmuş, haklın “İN DELİKLERİ” dediği tarih öncesi ve pagan döneme tarihlenen yerleşim ve ibadet yerleri belki de Çemişkezek’in bir zamanlar KUTSAL KENT olma özelliğini yansıtıyordu.

Ancak, Gürdal AKSOY’ a*) yeniden kulak verecek olursak, Çimiski adının Urartu dilindeki TUMISKİ kelimesinden, oraya da Hititçe’ den geçtiğinden söz eder.

Yani TUMISKI adı TU-MUŞKİ kelimesinden hareketle MUŞKİLERE bağlanmaktadır.

Muşkilerin kimi kaynaklarda Frigler, kimi kaynaklarda Proto-Ermeniler olduğu söylenmektir. Geç Hitit kaynaklarında geçen Muşki veya Tumiski kelimesindeki –ki eki Ermenice çoğul ekidir.

Bu durumda Muşki kelimesinin Tu-muşki olarak okunuşu MUŞKİLER şeklinde olmaktadır. Yani Çemişkezek, Muşkilerin kurduğu veya onların merkezi olan bir yer.

*) DERSİM ALEVİLİK, ERMENİLİK,KÜRTLÜK-Gürdal AKSOY

İn Delikleri

Rahip KARAKİN Çemişkezek’e gelişinde bizim de hayran kaldığımız, karşısında saatlerce oturmak istediğimiz TağarSuyu’na ve onun üzerindeki Tağar Köprüsü’ne bakmış olmalı.

(…)

Kuzeye ve doğuya doğru epeyce uzun, çıplak tepelerin altında yer alan ve Tağar Su’ yunun dar ve derin vadisi üzerinden kireçtaşı kayalıkları ile yüz yüze bakan küçük kasaba Geç Roma dönemi ve muhtemelen daha da öncesine dek geriye gider. Kasabanın rolü özellikle yerel bir Pazar olmasıydı.

Bu bölgenin ana nehri Hozat Suyu’ dur. Nehir, vadisinin epeyce karanlık (kasvetli) bölümünde yer alan Hozat kasabasının çok uzağından doğmaz, fakat ardından kaynaklar tarafından sulanan yabani ağaçlar, açık araziler ve bostanlar ile taranmış yemyeşil kuzey yamaçların altından akar. 

(…)

Hozat Suyu olarak geçen akarsu haritalarla Tahar Çayı olarak geçerken, bu akarsu Ovacık ve Hozat taraflarından gelen Ali Boğazı’ndan doğar.

Tam da bizim gördüğümüz karışık ve kalabalık durumu anlatıyor Papaz KARAKİN, demek bunun nedeni Çemişkezek’ in önemli bir Pazar yeri olmasıdır.

Ne bir işaret ne bir levha var o güzelim köprüyü gösteren, ama Tağar Çayı boyunca giderek yukarıdan aşağıya çaya bakarak köprünün nerede olacağını az çok tahmin edebiliyorsunuz.

Nitekim az gidip Tağar Köprüsü’nü buluyoruz. İşte köprümüz, işte kimi abartılı kaynaklarda Anadolu’nun Mostar Köprüsü karşımızda duruyor.

Aracımızı köprüyü gören bir yere bırakıp aşağı doğru yürüyoruz.

TAĞAR-TAAR-TAHAR KÖPRÜSÜ

Hangisini söylerseniz söyleyin, hepsi “temiz” anlamına gelen Arapça “tahir” kelimesinden gelir.

Tahir kelimesi de taharet kelimesinden gelir.

Bizim yörelerde turşu, pekmez, su, sirke vb sıvı konulan büyükçe toprak küplere “taar-tağar” denilirdi. Pek anlam veremezdim.

Taar kelimesinin de tağar-tahir “temiz” kelimesinin sadece okunuş şekli olduğunu öğrendiğimde aslında o sözü edilen toprak küplere sadece temiz sıvılar konduğu için adının taar-tağar olarak söylendiğini keşfediyordum. Ne güzel, hep öğrenmek.

Tağar Köprüsü’nün altından akan Tağar Çayı’nı görseniz “temiz” demezsiniz, yetersiz kalır bu kelime, billur, kristal berraklığında cennet suyu, dersiniz. 

Hiç kirlenmeden ve gürül gürül akıyor Tağar Çayı o güzelim ve hala dimdik ayakta duran Tağar Köprüsü’ nün altından

Tağar Çayı üzerinde Tağar Köprüsü 19. Yy başı (1807-1808)


Köprüyü yaptıran Yusuf Ziya Paşa, ama köprüye adını veren Hacı Tahar (Tahir) Bey.

Papaz KARAKİN Hacı Tahir Bey’ e misafir oluyor.

(…)

Şehrin sokakları ve çarşısı karmakarışık olmasına karşın düzenli binalar da yok değildi. Yapılar içinde en biçimli ve gösterişlisi Hacı Tahar (Tahir) Beyi’in eviydi. Beyler içinde en medenisi ve kıdemlisi kendisiydi.

(…)

Karnımız acıktı. Yemek yiyecek en uygun yer Tağar Köprüsü’nün kesme taş döşeli zemini. Araç trafiği yok. Altımızdan billur gibi bir su akıyor.

Tağar Köprüsü’nün kesme taş döşeli zeminine oturuyor ve azığımızda ne varsa çıkarıyoruz. Eğin’ de Bahçeli Osman’dan ayrılmadan doldurmuş olduğumuz termos hala sıcak, yani çayımız da var.

Yemeğimize hayvan dostlarımızı da ortak ediyoruz. Birlikte yiyoruz olanı, ne varsa.

Sofrada herkese yer açmalı insan, tüm mahlukata

Köprünün öte yakasında, öte ayağının sağ tarafında etrafı tel örgü ile çevrilmiş bir yapı görüyoruz. Önce belediyeye ait bir sosyal tesis sanıyoruz. Sonra buranın Tağar Çayı’ndan bir kanala alınarak getirilen ve yükseklik farkı yaratılarak elektrik elde edilen şu anda atıl ve çalışmaz halde bulunan çok eski bir elektrik santrali olabileceğini düşünüyoruz.

Nitekim biz yemeğimizi yedikten sonra tesisten güvenlik görevlisi olduğu anlaşılan genç bir adam geliyor ve bize elektrik tesisi ile bilgi veriyor. Derken gelen genç adamın Selman’ın köyüne yakın bir köyden olduğu ortaya çıkıyor ve bir sohbete dalıyorlar.

İnsanlar gidip görmedikleri, okumadıkları, dinlemedikleri eserler için çokça fantezi kurarlar veya popüler kültürün etkisiyle yapılan yakıştırmalara inanırlar.

Hayatında Mostar Köprüsü’nü hiç görmemiş birisi Tağar Köprüsü’ ne kolaylıkla Anadolu’nun Mostar’ ı diyebilir?

Hayatında hiç Kafka okumamış birisi bilmem kim yazara (HAT) nasıl Doğunun Kafka’sı diyebilir?

Hayatında bir kere bile Ümmü Gülsüm dinlememiş birisi bilmem kim için neden Türkiye’nin Ümmü Gülsüm’ü diyebiliyor?

Desinler, biz de sıkıcı ve akılda hiç kalmayan teknik bilgiler vererek işi daha da sevimsiz hale getirmeyelim.

Tağar Köprüsü’ ne yeniden, ama bu gelişimizde Tağar Çayı’nda yüzmek için gelmek istiyoruz.

Çemişkezek’ten ayrılma vakti, bu akşam son durağımız Pertek ve Selman’ın annesi ve ablası bizi bekliyorlar.

PERTEK’E DOĞRU

Dersim’ i bir bölge, kimi zaman bir vilayet, kimi zaman bir sancak olarak düşündüğümüzde veya tersinden, Dersim’i salt Tunceli karşılığı olarak düşünmediğimizde aslında çoktandır Dersim’deyiz.

Öyle hiç Doğu Dersim-Batı Dersim ayrımı yapmadan Dersim’in bugünkü coğrafyasının ve bir zamanların vilayet taksimatının kapladığı yerleri düşünürsek Eğin de dahil olmak üzere biz zaten Dersim’deyiz.

Doğudan başlayarak sayacak olursak Dersim nerelermiş:

Mazgirt-Kiğı-Çarsancak-Nazimiye-Pülümür-Tercan

Batıya geçince;

Hozat-Çemişkezek-Ovacık-Kemah-Erzincan merkez ilçe-Eğin-Karaçay-Arapgir-Keban- Pertek

Böyle bir ayrım, böyle bir idari taksimat içinde Dersim neresidir, diye soracak olursanız, yıllar boyu bölgenin, Dersim’in yönetim merkezi hep Hozat olmuştur.

Yıllar yılı bir o vilayete bir bu vilayete bağlanan Dersim adı 1935 yılında çıkarılan Tunceli yasası ile bir şehir olarak idari taksimat içinde yer alır.

Bugünkü Tunceli’nin bulunduğu yer uzun yıllar adı “Kalan” olan küçük ve köhne bir kasabayken, Hozat idare merkezi 1946 da Kalan’a taşınır ve orası Tunceli il merkezi haline gelir.

Tercanlı, Kemahlı veya Erzincanlı dostlarınızdan duyarsınız, örneğin, Tercanlıyım, ama Dersim’den gelmeyiz, diye.

Aslında geldikleri yer yok, zaten Tercan Dersim vilayeti, coğrafyası sınırları içinde bir yer.

Politik angajmana girmeksizin, işe sadece kültürel ve beşeri coğrafya açısından bakarsak, Tuncelililerin kendilerine Dersimliyim demesi veya Tunceli Belediyesi’nin adının Dersim Belediyesi olarak yazılması veya zikredilmesi bu anlamda hatalıdır.

Çünkü tarihsel ve kültürel ve fiziki coğrafya olarak Tunceli tek başına hiçbir zaman Dersim olmadı.

Bu durum Koçgiri, Trakya, Teke Kozak, Dinekvb siyasi ve kültürel coğrafya içinde yaşayanlar için de geçerlidir. 

…/…

Akşam olmak üzere.

Çemişkezek’ten sonra Fırat havzasının coğrafi düzlüğü kendini gösteriyor ve havzanın etrafında ekili verimli alanlar göze çarpıyor.

Eğin’den bu yana kıvrım kıvrım dağlar, çatal dilli bir yılan gibi uzayıp giden vadiler, sessizliğinden ürktüğünüz koyakların içine saklanmış köyler  gerilerde kalıyor.

Rakım bir hayli düşüyor ve kısmen biz dağ ovası üzerinde ilerliyoruz.

Sağımızda kalan Keban Baraj Havzası akşam güneşinin son ışıklarını çekiyor içine keyifle.

Keban Baraj Havzası- Pertek yakınları

Pertek’ e varıyoruz, Tunceli yoluna giden şehir merkezine dönüyor Selman’ın annesinin ve ablasının oturduğu, benim de geçen sene karlı kış günlerinde kaldığım evin olduğu mahalleye gidiyoruz.

Ana yoldan şehir merkezine dönerken Harput’ tan Pertek’ e gelen akşamın son feribotunu görüyoruz. Kim bilir kimleri kavuşturmaya, kim bilir kimleri ayırmaya geliyor bu saatte bu feribot.

Ama benim düşlerimde ise ne bir feribot, ne bir baraj ve ne de bir baraj havzası, benim düşlerimde ta Erzurum’dan bu yana çoğala çoğala kavuşa kavuşa coşup gelen Karasu-Çaltı-Tağar Çayı, Eski Pertek’ e gelişimizde ise Munzur Çayı-Murat Suyu-Peri Suyu ve hepsinin akıp gürlemesi yatıyor.

Bunlar aydınlatıyor düşlerimi.

Bu anlamda bütün bu düşleri yaşayan, onlara şahit olan Rahip KARAKİN’ i kıskanmadan edemiyorum.

Bundan sonraki bölümlerde bu cennet suları anlatmaya çalışacağım.

Sağımızdaki bu yapay su, bu yapay göl öylesine soğuk ki. Kim bilir dibinde ne kültürler, nasıl bir kayıp miras, ne lezzette üzüm bağları ve kapağı açılmamış ne lezzette şarap küpleri öyle kendi hallerinde yatıyorlar üzerlerini örten o 47 yıllık balçıklı ve kirli anılarla.

Harput’tan Pertek’e gelen akşamın son feribotu

Nihayet eve varıyoruz. Yola çıkışımızı sadece Abla biliyor, anne bilmiyor. Selman heyecanlanmasın diye yola çıkışını annesine söylemiyor, iyi de yapıyor.

Karnımız tok, ama yine de abla yemeği, yenmez mi?

Hasretle kucaklaşmalar, sıcak bakışlar, Selman’ın ve annesinin her biri bir muamma benzeri esprileri ve annenin giderek açılan şekilde komediye varan hikaye anlatışları geceyi uzatıyor.

Yarın sadece Dersim Alevilerinin değil bütün Türkiye Alevilerinin kültü, kutsalı haline gelmiş bir ziyarete, Düzgün Baba ziyaretine gideceğiz.

Hazırlıklarımız tamam.

Geceyi yakın ediyorum.

 (devam edecek)

DÜZGÜN BABA ZİYARETİ