18 Aralık 2020 Cuma

HAYAT AĞACININ SIRLARI - İsmail EMİL Anısına (*)

 03 Kasım, 2018 tarihinde Yurt Gezginleri ile Trilye’ de yapmış olduğumuz ZEYTİN TOPLAMA ŞENLİĞİ ile ilgili olarak aşağıda yazmış olduğum Gezi Raporunu 11 Aralık 2020 tarihinde kaybettiğimiz İsmail EMİL anısına yeniden yazma gereğini duyuyorum.

…/…

Lise yıllarıydı, doğrusu futbol fanatiği değildim, ama yurt içinde veya yurt dışında futbola emek verenleri takip eder, yakından tanımaya çalışırdım. Benim futbola   ilgisiz olduğumu düşünenler ağzımdan futbol emekçilerinin adını duydukça şaşırırlardı. Kimler miydi? Metin KURT, Küçük İsmail, Paul BREITNER, uzayıp giderdi.

1974-75 eğitim ve öğretim yılında Bursa’ da Işıklar Askeri Lisesi’nde okula başladığımda İSMAİL EMİL olarak bilinen, o yılların Küçük İsmail’inin Bursaspor forması altında estirdiği fırtına henüz dinmemişti.

Rasim KARALI, Sedat 3’lü, Küçük İsmailli efsane Bursaspor’ un maçlarına seyirci olarak gidemesek de Bursaspor tüm askeri lisenin gönlündeki takımdı.

…/…

Yıllar sonra, 20 Şubat 2002 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde Güngör URAS Hocamızın İsmail EMİL ile ilgili yazmış olduğu yazısını okuduğumda, “işte bir futbol emekçisine saygı ifadesi” demiştim. 

Aradan geçen 16 yıl sonra yollarımız Yurt Gezginleri ile birlikte İsmail EMİL ile kesiştiğinde o artık bizim İsmail Abimiz, Trilyeli dostumuz Ayhan SALMAN’ ın kayın biraderiydi.

Onu işyerinde ziyaret ettiğimizde, tezgahının arkasında, hakkında çıkan ve çerçevelenmiş olarak duvara asılı gazete haberlerinin önünde bize zeytinciliğe nasıl başladığını anlatırken aslında İsmail Abi’nin sadece bir futbol emekçisi değil, aynı zamanda bir “zeytin emekçisi” olduğunu da anlıyorduk.

İsmail Abi anlatıyor:

“O sene, Beşiktaş ile yapmış olduğumuz maçta Zekeriya’ dan (bir başka efsane futbolcu Beşiktaşlı Zekeriya ALP) aldığım darbe ile diz kapağım parçalandıktan sonra o günkü tıbbi imkanlar düşünüldüğünde bir daha kendimi toparlayamadım ve çok sevdiğim futbola erken veda etmek zorunda kaldım. Ne yapayım ne iş tutayım, nasıl para kazanayım, derken zeytincilik yapmaya karar verdim. Trilyeliyiz, bizim burada herkesin zeytinliği vardır, ama kimse zeytin veya zeytinyağı ticareti yapmaz, hasadını birliğe veya tüccara verir. Babama zeytincilik yapacağımı, buradan para kazanmak istediğimi söyleyince, babam dahil bütün çevrem benimle alay edercesine “yahu İsmail Trilye ufacık bir yer ve herkesin zeytinliği var, sen o zeytini kime satacaksın” diye söylendiler.

Olsun, dedim babama,  “bana bir fıçı zeytin ver, ben onu satarım”.

Babam bana o sene bir fıçı zeytin verdi ve ben o bir fıçı zeytini ancak bir senede satabildim. Ama yılmadım, pes etmedim. Sonunda işte gördüğünüz bu işyeri ortaya çıktı.

…/…

İnsanlar bazen adlarını ve/veya soyadlarını savaşlardan veya savaş aletlerinden alıyorlar.

Kim bilebilir ki;

-Ahmet Arif oğlunun adını neden “Filinta” koydu?

-İğneada’ ya gidip Limanköy’ e uğramazsanız eksik kalır. Limanköy’ de Hülya MARTİN Hanım’ ı tanımazsanız daha da eksik kalır. Dedeleri Hülya Hanım’ın soyadındaki “martin’i” hangi duygularla almıştır?

-Karslı bir dostumuz Latif MAVZER’ in dedeleri mavzerin ne olduğunu çok iyi biliyor olmalıydı.

-Kendisine “tabanca” soyadı alan aile bu isim ile ilgili olarak nasıl bir heyecan durumundaydı acaba?

-YANLIZLIĞIN IŞIKLARI DENİZ FENERLERİ Yurt Gezimizde Amasra’ da kaldığımız otelin sahibinin soyadı neden “Günter” idi? 

-İsmail Abi’nin dedelerinin “Emil” soyadını almalarının hikayesini Güngör URAS Hocamız aşağıdaki yazıda anlatıyor.

…/…

İsmail Abi hiç yılmadı, hırsına hiç yenilmedi. Sessiz ve efendiydi hep. İş ve hayat anlayışı, futbol oynama anlayışı da öyleydi.

11 Aralık 2020, Cuma günü sabahı onu genç denecek yaşta, 69 yaşında kaybettik.

Zeytin ölümsüzlük ağacıdır, hayat ağacıdır.

Zeytine hayat veren, zeytinciliği kendince yapan İsmail EMİL Abimiz de ölümsüzdür, hayat veriyor.

Ruhu şad olsun.

Küçük İsmail (EMİL), 

Kaleci Rasim, alt sol baştan dördüncü sol açık Küçük İsmail-Efsane Bursaspor takımı

…/…

GEZİ RAPORU

Yurt Gezilerimizde ağaç, orman, botanik, anıt ağaç hiç eksik olmadı.

Gidip kucakladık ulu ağaçları, niyaz ettik onlara.

Yine bir ağacın yanına gitmeyi, ona sarılmayı, onun meyvelerini toplamayı düşledik ve düş-tük Trilye yollarına 03 Kasım, Cumartesi sabahın erken saatlerinde.

Geçen sene Eylül ayında Çorum-Oğuzlar-Ağaç Çamı Köyü’nde CEVİZ TOPLAMA ŞENLİĞİ yaptık.

Bu sefer farklı bir bölgede farklı bir şenlik, TRİLYE’ de ZEYTİN TOPLAMA ŞENLİĞİ yapalım, dedik.

TANRILARIN AĞAÇLARI

Zeytin “hayat ağacıdır.”

Cennetteki ağaçlardan incir “ gerçek ağacı”, zeytin ise “hayat ağacıdır.”

Mitolojide ise her tanrının ve tanrıçanın kendi kutsal ağacı vardır.

Büyük Tanrı Zeus’un kutsal ağacı “meşe” ağacıdır.

Denizler Tanrısı Poseidon’ un kutsal ağacı “diş budak” ağacıdır.

Bilgelik tanrıçası Athena’ nın kutsal ağacı ise “zeytin” ağacıdır.

İNSANLARA EN YARARLI ŞEY NEDİR

Bilinen bir mitolojik öyküdür, şenliğimizde de anlattık bu öyküyü.

Poseidon ile Athena, Zeus’ un “dünyada insanlar için en yararlı olan şey nedir” sorusuna, farklı cevaplar verirler.

Poseidon elindeki o ünlü üç çatallı (trident) mızrağı yere saplayarak “at,” der. 

Athena ise elindeki mızrağı yere saplayarak “zeytin ağacıdır,” der.

Poseidon at demekle fetihlerden, savaşlardan, at ile gelip kurulan şehirlerden ve uygarlıklardan söz etmek ister, Athena ise zeytin ağacı ile barıştan yana olduğunu anlatmak ister.

Halk Athena’yı seçer ve Helen başkenti Atina bilgelik tanrıçası Athena’nın adı ile anılır olur o günden beri.

…/…

Antik çağın ünlü bir sözü vardır: Zeytin bütün ağaçların ilkidir.

Öyle midir, bilinmez, ama zeytinin hayat ağacı olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

Orta Doğu’nun Akdeniz coğrafyasında hayat bulan ve ilk defa Anadolu topraklarında evcilleştirilen zeytin ağacı, odunu, meyvesi, yaprağı, posası, çekirdeği, sabunu kısacası her şeyi değerlendirilen bir ağaçtır. Bütün bunların hepsinin hayat için gerekli olduğu bilinir.

…/…

Zeytin derken akla hemen zeytinyağı gelir. Zeytinyağı aydınlatma, yemek, beslenme, tedavi, şifa akla gelen her şey için kullanılır.

Zeytin yaprağı barışı temsil eder.

Nuh Tufan’ı sonrasında gemiden ayrılan güvercin gagasında zeytin dalı ile geri geldiğinde, tufanın sona erdiğini anlar insanlar.

Olimpiyatlarda birinci gelsin veya gelmesin bütün sporcuların, bütün atletlerin başlarına zeytin dalından çelenkler takılır. Maksat galip gelmek değil, barış ve dostluk içinde yarışmaktır ve herkes başına çelengi hak eder.

PEHLİVANLARIN VE EFELERİN KORUYUCU ZIRHI: ZEYTİNYAĞI

Yüz yıllardır süre gelen Kırkpınar YağlıGüreşleri’nde pehlivanlar zeytinyağı ile yağlanırlar.

Oysa zeytinyağından daha kaygan yağlar da vardır. Güreş olimpik sporların içinde bilinen en eski spor dalıdır ve birçok eski Helen vazosunda, mermerinde betimlenmiştir.

Ama muhtemelen eski Helen’den belki de Traklardan Osmanlı’ya geçen Kırkpınar güreşlerinde pehlivanlar zeytinyağı ile yağlanır. Çünkü zeytin ağacının kutsallığı sadece ağacın kendisini değil, onun meyvesini ve yağını da kutsal kılar.

Zeytinyağının koruyucu, kötülüklerden ve hastalıklardan koruyucu, çıplak bedene sürünce bedeni adeta iksirli bir “zırh” gibi kaplayacağına ve dışarıdan zarar gelmeyeceğine inanılırdı.

Egeli efeler ve zeybekler de kuşaklarının içinde her zaman bir tutam pamuk ve tütün ve biraz zeytinyağı taşırlardı, yaralanmalarda dağ başlarında en kolay tedavi bu malzemelerle yapılır ve yara sarılırdı.

ÇİLEHANEDE KIRK ZEYTİN

Pagan inanışlarından tek tanrılı dinlere geçişle birlikte aktarılan “çile çekme” ritüellerinde 40 gün çilehaneye kapanan derviş kırk gün süresince sadece “zeytin” yerdi. Nefis için günde sadece bir adet zeytin yer derviş, daha fazla değil. Kırk zeytinin kırkı birden dervişin önüne konur. Derviş her gün bir tane zeytin yiyerek, son zeytini yediğinde kırk günün dolduğunu, çilenin bittiğini anlar.

Bunun için neden zeytin seçilmiştir acaba?

Antik Helen’ de bir şair şunu söyler: ”Her gün en az on adet zeytin tanesi yemeyen birisi, yaşadığını sanmasın.”

Zeytindeki besin değeri midir dervişi her gün ayakta tutan, yoksa henüz sırrını bilmediğimiz kutsallığı mı?

…/…

Her insanın, her canlının ve dahi cansız varlıkların ve nesnelerin hepsinin bir sırrı vardır.

Şu mermerin sırrı, bir heykele dönüşmesi midir sadece?

Şu kilin sırrı bir aşk mektubunu mu anlatır sadece tablet olduğunda?

Ya şu akarsu, nereye akar hiç durmadan ve yorulmadan? Nedir bunun sırrı?

Zeytin ağacının da, hayat ağacının da sırları olduğuna inanıyoruz ve zeytin ağacı bize acaba hangi sırlarını verecek, diye düşüyoruz Trilye’ deki zeytinliklerin yoluna.

Geçen sene 06-07 Mayıs tarihlerinde yapmış olduğumuz KARACABEY LONGOZU Yurt Gezimizde olduğu gibi, bize yine dostumuz Ayhan SALMAN mihmandarlık yapacak. Ayhan SALMAN dostumuz bize mihmandarlık yapmakla kalmayıp, zeytin toplayacağımız zeytinliği de bulacaktı.

03 Kasım, 2018

Cumartesi

Sabah erken saatlerde düşüyoruz yola, iki araç. Arabalı vapur ile geçiyoruz Eskihisar-Topçular arasını. Sabah erken saatlerde daha insanlar uykusundayken alınan Gürcü çörekleri çıkıyor ortaya, çayla yeniyor.

Yalova – Gemlik – Kurşunlu üzerinden varıyoruz Trilye’ ye.

İki dostumuz daha bekliyor bizi, Bursa’dan Naci Abimiz ve Songül Hocamız.

TRİLYE KAHVALTISI

Trilye’ de kahvaltı nasıl olur, bilemiyoruz, ama biz ne zaman Trilye’ ye gitsek, hep aynı lokantada yapıyoruz kahvaltıyı, işkembe, mercimek ve paça çorbaları ile.

Aynı lokanta, yine Ayhan SALMAN dostumuzdan referanslı ve lezzetli çorbaları ile bizi ağırlıyor.

Hava güzel ve cadde üzerine yan yana konulan masalara oturuyoruz, hepimizin yüzündeki aydınlık bakışlar hemen seziliyor.

Trilye sabahında caddeye sıralanan masalarda çorba içilir



DÜNDAR’ IN ZEYTİNLİĞİNDE DİŞ BUDAK AĞACI


Çorbalar içiliyor.

Yola düşmemiz gerekir.

Zeytini dalında toplanacak halde bekletmek olmaz. Birazdan güneş tepeye çıkacak, sıcakta zeytin toplamak zor olur.

Öğle yemeği için kumanya alalım mı, diye soruyorum dostumuz Ayhan SALMAN’ a, hayır, diyor. Öğle yemeği için size sürprizimiz olacak.

Tamam, diyorum.

İki araç peş peşe Trilye dışına, Eşkel yoluna düşüyor, zeytin toplayacağımız zeytinliğe geliyoruz.

Zeytinlikte bizi Ayhan SALMAN’ ın yeğeni, zeytinliğin sahibi Dündar karşılıyor kasalı küçük traktörü ile. Yürümek istemeyenler veya traktör kasasında seyahat etmek isteyenler Dündar’ın traktörünün kasasına biniyorlar. Diğerleri traktör yolunun izinden yürüyoruz Dündar’ın zeytinliğine.

Kimilerimiz zeytinliğe doğru yola koyulduk… 

Kimilerimiz traktör kasasına dolduk 

Dündar’ın zeytinliğine varıyoruz. Ayhan Dostumuz önce bize zeytinlerin nasıl toplanacağını anlatıyor. Dündar ise öncelikle ağaçların dibine yere düşen zeytinleri toplamamızı istiyor. Hep birlikte başlıyoruz ağaçların dibine düşen zeytinleri toplamaya. 

Dündar’ın zeytinliğine varıyoruz. Ayhan Dostumuz önce bize zeytinlerin nasıl toplanacağını anlatıyor. Dündar ise öncelikle ağaçların dibine yere düşen zeytinleri toplamamızı istiyor. Hep birlikte başlıyoruz ağaçların dibine düşen zeytinleri toplamaya.


Ayhan bir komutan gibi anlatıyor, Hasan da bir kurmay başkanı gibi tam yanında, haydi zeytine


Zeytin toplamaya başlamadan önce insanlık için en yararlı şeyin ne olduğunu anlatan Poseion ile Athena arasındaki yarışmadan söz ediyorum ve Poseidon’ un kutsal ağacı olan “diş budak” ağacından yapılma elimdeki bastonu toprağa saplıyorum.

Diş budak ağacından yapılma baston bugün zeytin toplama işi bitene kadar toprağa saplı olarak kalıyor.

Poseidon’un kutsal ağacı diş budak ağacından yapılma baston

Sonra zeytin için yapılan ilaçlamada zeytin üzerinde kalan kimyasallardan ellerimiz tahriş olmasın diye ellerimize geçiriyoruz lastik eldivenleri.

Herkesin elinde lastik eldivenler hazırız

ZEYTİN TOPLANIR – TÜRKÜSÜ SÖYLENİR

KAHVESİ DE YAPILIR

Zeytin toplama başlıyor.

Öyle keyifli ve gayretliyiz ki.

Oturduğumuz yerden de toplarız 

Daha şimdiden dolmuş kovalar

Mola veriyoruz. Türkümüz hazır. Ellerimize aldığımız kağıtlardan okuyoruz bu güzel Kilis türküsünü, içten ve keyifle.

Zeytin Yaprağı Yeşil

Zeytin yaprağı yeşil (aman bir yar elinden) 
Altında kahve pişir (yandım bir yar elinden) 
Beni sana vermezler (aman bir yar elinden)
Aklın başına devşir (oy nerelere gidem elinden

Aman bir yar elinden yar eli yar elinden
Koy beni sallanayım da aman da bir yar elinden 
Zülüfünün telinden ov nerelere gidem elinden 
Aman bir yar elinden yar eli yar elinden

Yar bahçeye girdin mi (aman bir yar elinden)
Sevdiğini gördün mü (yandım bir yar elinden)
Sevdiğini görünce (aman bir yar elinden) 
Saçlarını ördün mü (oy nerelere gidem elinden)

Aman bir yar elinden yar eli yar elinden
Koy beni sallanayım da aman da bir var elinden 
Zülüfünün telinden ov nerelere gidem elinden 
Aman bir yar elinden yar eli yar elinden

Bir daha okuyoruz, bir daha bu güzel Kilis türküsünü



Sonra kahveler yapılıyor. Türkü de nasıl anlatılıyorsa, biz de öyle yapıyoruz, bir zeytin ağacının altında.

Zeytin yaprağı yeşil / altında kahve pişir

Kahve pişer de fala bakılmaz mı, kahve fincanı, fincan altı olmasa ne gam?


Kahveler içiliyor, fallar bakılıyor, tekrar başlıyoruz zeytin toplamaya.


Hangi zeytin tanesi ne sırlar taşıyor, kim bilebilir ki? Yeşilin sırrı ne siyahın ne?


Öğlen yemek vakti geliyor. Ne yiyeceğimizi hala bilmiyoruz. Ayhan Dostumuzun sürpriz diye sözünü ettiğini bekliyoruz merakla.

Önce traktör kasası boşaltılıyor. Sonra traktör ile gelen sofra bezleri traktör kasasına güzelce seriliyor. Ayhan Dostumuzun yeğeni, zeytinliğin sahibi Dündar güleç yüzü ile çıkınından çıkardıklarını sofraya koyuyor. Sofraya konulan her şey iyi çalışmamızdan dolayı bize ödül oluyor adeta.

İki çeşit yeşil, üç çeşit siyah zeytin konuyor sofraya Dündar’ın kendisinin hazırladığı sofralık zeytinler bunlar. Saf yeni sıkım, altın sarısı zeytinyağı dökülüyor tabaklara.

Zeytinleri ne ile yiyeceğiz? Zeytinyağına ne ile banacağız?

Ekmekle.

Ekmek de özel, “haşhaşlı lokum”, başka ne var?

Başka zeytinyağına atılan kekik, pul biber ve tuz var.

Başka? Geriye birbirinden lezzetli bu ürünleri yemek için birbirimizin üzerinden kol uzatarak zeytini yemek, zeytinyağına banmak kalıyor.

Hayat ağacı kendi sırlarından biraz da olsa veriyor bize traktör kasası soframızda

 

Bütün zeytinler, yeniyor, tabaklardaki bütün zeytinyağı sıyırılıyor

Biraz moladan sonra, yeniden başlıyoruz zeytin toplamaya. Öyle ki herkes kendi ağacı ile dost olmuş, sırdaş olmuş, onun başından ayrılmıyor, moladan sonra da aynı ağacın başına gidiyor.

Zeytin ağaçlarının üst dallarında kalan zeytinlere ulaşamadığımız için toplayamıyoruz. Dündar tedbirli gelmiş. Çuvalların içine koyup getirdiği, bizimkilerin içinde ne olduğunu bilmeden traktör kasasında üzerinde oturdukları, molalarda üzerinde uyudukları büyük örtüleri çıkarıyor çuvallardan ve hiç boşluk kalmayacak şekilde zeytin ağaçlarının altına seriyor. Sonra beline taktığı 17 kiloluk titreşim makinesi ile zeytin ağacını dallarına dokunarak titreştiriyor ve üst dallarda kalan zeytinler ağacın altındaki örtüye dökülüyor

Önce örtüler yayılıyor, sonra dallar titretiliyor

Öğleden sonra geç vakte kadar zeytin topluyoruz. Saat dörde geliyor. Birazdan hava kararmaya başlayacak. Daha toplanan zeytinleri sepetlere doldurma, sepetleri bir araya toplama ve toplanan sepetleri traktöre taşıyıp, kasalara koyma işi var. Her şey imece ile yapılıyor. 

HASAT DÖNÜŞÜ

Herkes canla başla ve keyifle topladı zeytini.

Türküler söylendi.

Kahveler yapıldı zeytin ağacının altında ve içildi.

Zeytinlik sahibi Dündar içten gelerek çok iyi bir iş çıkardığımızı, doğrusu bizden bu kadar temiz ve verimli iş beklemediğini, memnun olduğunu söylüyor.

Yanlış anlama olmasın, yaptığımız işin karşılığında Dündar’dan para almak değil, tam tersine ona yardım etmek, zeytinin soframıza kadar gelen uzun öyküsünün sadece bir kısmına katılmaktı amacımız.

Dündar hiç tartıya vurmadan yaklaşık 350 kg zeytin topladığımızı tahmin ediyor.
Bütün köylüler gibi, zeytin üreticisinin de perişan olduğunu, kendisinden sonra çocuklarının bu işi yapmayacaklarını, zeytin ağaçlarının hepsinin ya söküleceğini veya yaban kalacağını söylüyor, ne acı bir durum.

Hasat sonunda dönüşe geçiyoruz.

Kasa kasa zeytin topladık, yaklaşık 350 kilo

Keyifle geldik, keyifle dönüyoruz
HASAT SONRASI

Zeytini toplamak işin belki de en kolay yanı.
Daha geriye o kadar çok iş var ki.
Zeytinler tane büyüklüğüne göre ayrılacak. Mahzenlere konacak.
Yağı sıkılacak.

Kimimiz traktörle, kimimiz yürüyerek araçların olduğu yere geliyor ve Trilye’ ye dönüyoruz. Dündar’ a bizi bahçesine aldığı için teşekkür ediyoruz.

Trilye’ ye geldiğimizde Ayhan Dostumuz bizi bir mahzene götürüyor.
Geniş bir ahşap kapıdan geçerek, zemini taş döşeli, genişçe avlusu olan, bir eve giriyoruz. Sürekli dönen bir elek bandı zeytini tane büyüklüğüne göre ayırıyor.
Bozuk ve ıskarta taneler elek başında oturanlarca ayrılıyor, onlar yağ olarak sıkılacak.


Elek bant sürekli ve gürültülü bir şekilde dönüyor 

EMİL SOYADI – VEFANIN BÖYLESİ

Zeytinlerin tane olarak elenmesinden sonra Ayhan Dostumuz, zeytinin nasıl sıkıldığını yerinde görmek için, bizi minik bir yağ fabrikası modelinde yapılmış yağhaneye, Bursaspor’ un efsane futbolcularından ve EMİL ZEYTİNCİLİĞİN sahibi İsmail EMİL’ e götürüyor. 

Gerisini başka bir efsane, Ayşe Hanım Teyze’nin ağzından ekonomi ile ilgili olarak günlük radyo konuşmalarında gülümseyerek dinlediğimiz Güngör URAS Hoca’nın Milliyet’ teki köşesinden okuyalım.

Tirilyeli ‘Emil İsmail’

20 Şubat 2002 

Türkiye zeytin memleketi… İyi de bu memlekette iyi bir zeytinyağı ve de iyi bir zeytin var mi? Zeytinyağında şimdilerde “iyilik” arayışı başladı. Ama geliniz görünüz ki sofralık zeytinler yenilecek gibi değil. “Abicim bu memlekette zeytinin en kralı Tirilye’ de olur. Zeytin alacaksan Tirilye’ ye gideceksin” dediler. Düştük yola, vardık Tirilye’ ye. Belediye Başkanı Hüseyin Kara anlattı. “Tirilye zeytini


ufak çekirdeği, ince kabuğu ve lezzetli eti ile Osmanlı döneminde de aranan zeytinmiş. Kurtuluş Savaşı sonrası “mübadelede” Rumlar göç ederken Tirilye aşılarını birlikte götürmüşler. Ama bu aşılar ile Yunanistan’da ve adalarda yetiştirilen zeytin Tirilye zeytini tadı vermemiş. Şimdilerde de Türkiye’nin farklı yörelerindeki ağaçlara Tirilye aşısı yapılırmış. Ama kalite tutmazmış. Çünkü Tirilye zeytinini farklı yapan bölgenin toprağı, suyu ve kliması imiş. Bu zeytini nereden satın alabileceğimizi sorduk.

Üretici mevsim başı zeytini Marmara Birlik Kooperatifi’ne satarmış. “Şehir içinde ‘Ercan Abi’ ile ‘İsmail Abi’yi arayın” dediler. Ercan Kara’nın deniz kıyısında “Savarona Balık Lokantası” var. Lokantanın önünde zeytin ve sızma zeytinyağı satarmış. Bu yılın ürünü zeytinleri tükenmiş. Özel şişelerde “üzerinde üç papaz resmi bulunan Tirilye” markalı sızma yağ satıyor. (0244 – 563 26 08). Renkli, sevimli, konuşkan bir Tirilyeli. (Hem de iyi bir Milliyet okuyucusu…) “İsmet Abi’nin dükkanı, dördüncü çınarın altındadır” dediler. 

Tertemiz, şirin çarşının sonundaki dükkanı bulduk. Bir eski binanın altında tertemiz, mis gibi yağ kokan bir dükkan.  Arka bölmede 50 ton kapasiteli 12 beton salamura havuzu var.

Ismail Bursaspor’un eski santrforlarından. Mübadelede dede İsmail “Serezöden gelmiş. Baba Kazim da zeytin işi yaparmış. Elli yıllık bir dükkan. İsmail bin ağaçlık kendi zeytinliklerinden topladıkları zeytinleri salamuraya basıyor. Kendi döküntüleri ve komşu mallarını da yağhanede sıktırıp şişelerde satıyor. İsmail’in soyadı “Emil”… Emil Zola’nınki gibi “Emil”… Bu Fransız adını soyadı olarak almalarının ilginç hikayesi var. Amca Ragıp Milli Mücadele’de yaralı olarak Fransızlarca esir alınmış. Hastanede bir Fransız hemşirenin bakımı ile ölümden kurtulmuş İsminin “Emilyano” olduğunu öğrendiği bu Fransız hemşire herhalde aklından çıkmamış ki, Soyadı Kanunu ile aileye soyadı seçerken “Emil” olsun demiş. Emil İsmail’in sattığı zeytinlerin, yağın ve zeytin sabununun tümü kendi üretimi. Sele, salamura ve kırma yeşil zeytin satıyor. Selenin yağlısı kutularda, tuzlu kurusu dökme. Kırmanın mevsimi geçmiş. Şimdilerde sadece çizme yeşil var. Zeytinlerin kilosu 3 milyon lira. (0224 – 563 20 44) Tirilye’deki zeytincilerin bir özelliği sadece Tirilye’de satış yapmaları. Sipariş almıyorlar. Halbuki (dükkanına gitmeden, yüzünü görmeden) dost olduğum Ayvalık’taki zeytinci İsmet Önder, telefon ile sipariş alıyor, posta ile hem zeytin hem yağ gönderiyor. Demek ki, Tirilye’nin nefis sofralık zeytinlerini yemeye niyetli olanlar Mudanya üzerinden 10 kilometrelik yolu göze alarak Tirilye’ye kadar uzanacak. Hem şehri  gezecek, hem balık yiyecek, hem de zeytinini, yağını alarak evine dönecek. Biraz pahalı ve yorucu alışveriş ama… Eeee zeytin seven buna da katlanır.

Tevfik Güngör URAS

TAZE SIKIM YAĞ – HAYAT AĞACININ ŞEREFİNE

Ayhan Dostumuz gibi, biz de İsmail EMİL’ e İsmail Abi, diyoruz ve İsmail Abi bize soyadı öyküsünü bir daha anlatıyor ve alışverişten önce yörede başka benzeri olmayan küçük yağhane modelini gezdiriyor. Yağhane harıl harıl çalışıyor. Etrafı cam ile kaplı ve zemin tertemiz.

İsmail Abi anlatıyor Emiliano’ yu

Yağ sızıyor zeytinden sıcacık  

İsmail Abi bizi yağhaneye alıyor ve anlatıyor ve gösteriyor. İnce bir elekten yağ sızarak akıyor. İsmail Abi’ nin kızı Ayşe hemen bize birer tane küçük plastik kap veriyor ve isteyenler taze sıkılmış sıcak yağdan içiyorlar. Neredeyse hepimiz ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyoruz. Yağın kokusu ve tadı çok güzel. 

Hayat ağacının şerefine
…/…

İsmail Abi’den zeytin ve zeytin ürünleri, yağ, sabun alıyoruz.
Artık yorgunuz. Hava karardı ve otelimize dönüyoruz.
Bursa’dan gelen Naci Abimizi ve Songül Hocamızı uğurluyor ve akşam saat 19.30’da yemekte buluşmak üzere ayrılıyoruz.

04 Kasım, 2018
Pazar

TRİLYE SOKAKLARI VE SUZİ

Sabah erken kalkarak günü iyi değerlendirmek istiyoruz. Bugün Trilye sokaklarını gezeceğiz. Mihmandarımız yine Dostumuz Arkeolog-Sanat Tarihçisi eski müze müdürü Ayhan SALMAN.

Kahvaltı sonrası Ayhan Dostumuz bizi otelden alıyor ve Suzi de hazır olunca başlıyoruz Trilye’ nin sessiz ve serin sokaklarını arşınlamaya. Ayhan Dostumuz her sokakta ve her evin önünde ayrı bir öykü anlatıyor ve her köşede ayrı bir kilise gösteriyor. Küçücük Trilye mübadele sonrası bütün canlılığını yitirmiş olsa da, saklı tarihi birçok şeye ışık tutuyor.


Renkler gibi, evler de yenik düşmüş kimsesizliğe

Suzimiz var bir de, Trilye sokaklarında gezen bütün gruplara eşlik ediyor. Ağzında hep bir çöp, yaprak, pet şişe, boş sigara paketi sanki insanlara bir şeyler anlatmak istiyor, atmayın bunları, der gibi.




Yedinci yüz yıldan kalma ve çan kulesinin yerine minare yapılarak 16. yüzyılda adı Fatih Camisi olarak değiştirilerek camiye dönüştürülen HAGIOS STEPHANOS  Bizans Kilisesi mimari olarak sapasağlam ayakta.



ÇAM BURNU – İLK DENİZ FENERİ

Ayhan Dostumuz Trilyeli balıkçıların ve denizcilerin fırtınada ve kötü havalarda gece karanlığında sığınabilecekleri korunaklı Gemlik Körfezi’ne girebilmeleri için Trilye Çam Burnu’ nu dönmeleri gerektiğini, ancak o zamanlar bugün deniz fenerleri gibi fenerler olmadığı için Çam Burnu’nda yakılan yüksek ateşlerle denizcilere ve balıkçılara işaret verilerek onların körfeze yönlendirildiğini söylüyor.

Biz de Trilye’nin dik yokuşlarını tırmanarak, dar sokaklarından geçerek Çam Burnu’na geliyoruz. Karşı kıyılar Armutlu Yarımadası.

Bizim de işaretimiz var: gülümsemek

Oğlan adın İsmail


EŞKEL ÜZERİNDEN KARACABEY LONGOZU

Trilye’den ayrılıp, dün zeytin topladığımız zeytinliklerin de bulunduğu bölgeden geçerek Eşkel sahiline iniyor ve sahil boyu giderek Çapraz Deresi’ nin, Arap Çiftliği Gölü’nün kenarından Bayramdere’ ye oradan da Karacabey Longozu’ na varıyoruz.

Daha önce gitmiş olduğumuz Acarlar ve İğne Ada longozları dışında üçüncü ve en sakin ve temiz başka bir longoza geliyoruz, KARACABEY LONGOZU

Doğrudan longoz seyir kulesine gidiyoruz araçlarımızla.Bugün Kasım ayında doğanlar var onlar için çam sakızı, çoban armağanı hediyelerimiz olacak.
Ayrıca pek sık rastlamadığımız bir şekilde, tam da bugün Hasan SAYIL’ ın doğum günü, özel olarak kutlamamız gerekiyor.

Hasan için Trilye’ de pasta yaptırmıştık, buraya kadar getiriyoruz.

Önce Kasım doğumlular, İffet Hanım ve Fatma KORCAN Hanım alıyorlar kitaplarını.
İffet Hanım ilk kez bizimle bir geziye katıldığını ve çok mutlu olduğunu söylüyor.

İlk gezisinde kitap alması ise onu duygulandırıyor.




Sonra Hasan alıyor hediyesini.

Bizi yıllardır dere tepe, dağ deniz gezdiren, uzakları yakın eden, her gezi dönüşünde bizi sevdiklerimize kavuşturan kaptanlarımız, bizden birileri, dostlarımız SALİM ve MAHMUT’ u da unutmuyoruz bu sefer ve onlara ayrı ayrı ev hediyeleri armağan ediyoruz.

Kaptanlarımız, onlara ne hediye versek azdır

Kuleden balınca önümüzdeki göl Dalyan Gölü’dür.

Kulede kalmak isteyenleri güzel longoz manzaraları ile baş başa bırakıyor ve Dalyan Gölü’ nün sonuna kadar araçla gidiyor ve orada araçtan inerek, geriye kuleye kadar yürüyüş yapmak istiyoruz.

Kuleden Karacabey Longozu – önde Dalyan Gölü
Dalyan Gölü gümüş rengine dönecek birazdan

Sol tarafımıza Marmara Denizi, sağ taraf Dalyan Gölü

Ama bir de aracımız kuma saplanmasaydı.
Geçen sene olduğu gibi, yine aynı yerde saplanıp kalıyoruz kuma.

Bu güzel havada, bu güzel coğrafyada doyasıya yürümeyi, buraları artık yurt edinmiş, pelikanları görmek için Arap Çiftliği Gölü’ ne ve deltaya gitmeyi başka bir sonbahara bırakıyoruz.

Haydi itelim aracı, diyoruz, ama itmenin yararı yok.

Tarih tekerrür ediyor, geçen sene kuma saplandığımız aynı yer

Yürümek isteyenler yürüyerek kuleye varıyorlar. Birkaç kişi aracın başında bekliyoruz.

Hasan tank üzerinde bir komutan (Çöl Tilkisi General Rommel) gibi, yoldan tesadüfen çevirdiği bir iş makinesi ile bitiyor yanımızda.

Helal sana
Aracımız saplandığı kumdan çıkarılıyor ve hep beraber kuleye varıyoruz.
Kulede kalanlar biz gelene kadar kumanyaları hazırlamışlar.
Neşemizden bir şey kaybetmeden yemeğimizi yiyor, Poseidon adına şarabımızı içiyor ve eve dönüş için yola çıkıyoruz.

Keyfimiz yine yerinde, ne gam?

SON SÖZ YERİNE

Yunus ipucu veriyor belki de yüzyılların ötesinden.

Dervişlik baştadır, taçta değildir

Bir ağacın, hayat ağacının sırlarını öğrenmeye geldik, ama aslında hayatın bütün sırları insanın kendindedir. Başka yerde, başka birinde sır aramak nafiledir.
Yunus burada “dervişlik” derken aslında bir “sırdan” söz etmekte, “başta” derken de yürekte demek istemektedir.

Gidin sırlarınızı sahildeki kumlara yazın, müsveddesi olmayan, yazınca kolaylıkla silinebilen, dalgalardan başka kimselerin görüp okuyamayacağı kumlara.

TEŞEKKÜR

-Trilyeli dostumuz, Trilye mihmandarımız arkeolog ve sanat tarihçisi, emekli müze müdürü Ayhan SALMAN’ a,

-Zeytin bahçesini bize açan Ayhan SALMAN’ ın yeğeni DÜNDAR’ a,

-Soyadları EMİL’ i bir vefa borcu olarak nesilden nesile taşıyan İsmail EMİL ve ailesine,

-Hayat ağacına,

-Onun zeytinine, yağına, sabununa,

-Poseidon ve Athena’ ya,

-Trilye’ ye ve onun halen yaşayan güzelliklerine,

-Göz alabildiğine uzanan zeytinliklere,

-Trilye sokaklarında ağzında bir çınar yaprağı ile bizi hiç yalnız bırakmayan SUZİ‘ ye,

-Eşkel ve Eğerce sahillerine,

-Dalyan Gölü’ ne ve Karacabey Longozu’ na,

-“Zeytin yaprağı yeşil” türküsüne,

-Zeytin ağacının altında kahve pişirenlere,

-Kasım ayında doğan İFFET HANIM, FATMA KORCAN HANIM ve 04 Kasım’ da doğum günü için pasta kesilen HASAN SAYIL’ a,

-Ta İngiltere’ den ayağının tozu ile gelip, bize katılan Hüseyin AK’a,

-Kasamız Zerrin AKBAYTUAN’ a,

-Her zaman görünmez işlere el atan ve İsmail EMİL Abimizin vefatını bize bildiren Ümran KALAFAT’ a,

Hep yanımızda, hep vefakar ve hep cefakar kaptanlarımız MAHMUT ve SALİM’ e 

İçtenlikle çok teşekkür ediyorum.


Muhabbetle,

(*) Sevgili Dostlar,

 Zeytin Toplama Şenliğimizin Gezi Raporu HAYAT AĞACININ SIRLARI adı ile yayınlanmıştı.

İlk defa olmak üzere, yazılan bir rapor yeniden gözden geçirildi, ilaveler yapıldı ve rapor 11 Aralık 2020, Cuma günü yitirdiğimiz  İsmail EMİL anısına yeniden yazıldı.

Hep borçluyuz, hep borçlu olduklarımız var.

Borcumuz borçtur, 


































13 Aralık 2020 Pazar

DERSİM’E YOLCULUK (DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

Bugün az zamana çok şey sığdırmak zorundayız ve erken kalkarak, erken kahvaltı yapıyor ve otelden erken ayrılıyoruz.

Önce Ulu Cami ve Darüşşifa’ yı, Şifahane’ yi görmeye gidiyoruz.

Vaktimiz olsa kaleye çıkıp Çaltı Vadisi’ne bakmayı düşünüyoruz, ama vaktimiz yok.

Ulu Cami ve Darüşşifa restorasyonu uzadıkça uzuyor. Batı cephesi duvarları neredeyse yarıya kadar sökülüp indirilmiş. Geçen sene geldiğimizde Ulucami’nin Kuzey ve Batı Kapıları ile Darüşşifa’ nın Taç Kapıları açıkça görülebiliyorken, bu sene sadece Kuzey Taç Kapısı görülebiliyor, diğer iki kapının büyük bir kısmı iskelelerle askıya alınmış ve hiçbir şey görünmüyor.

Böyle olunca dışarıdan da olsa bir şey göremeden, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan, Doğan Kuban Hoca’nın yerinde bir tarifle “Divriği Mucizesi” dediği Ulu Cami ve Darüşşifa’ dan erken ayrılıyoruz.

Aklımızda;

-Mengücekoğulları

-Behramşahlar

-Ahlatlı Taş Ustası Ahmet ve Tiflisli Taş Ustaları ve Mimar Hürrem Şah

-Çaltı Vadisi – Kız Köprüsü

-Urartu Kalesi ( Kes Doğan Kalesi)

-Pavlikanlar

-Doğan Kuban

Bir Usta Eseri Doğan Kuban’dan


Hürrem Şah’ın Cennet Kapısı

Kuzey Taç Kapı detayı 

Kuzey Taç Kapı detayı 

Darüşşifa Taç Kapısı                       

Batı Taç Kapı                                 
Darüşşifa Taç Kapısı



Bir bilgenin kaleminden

Sadece birkaç detay fotoğrafı vermekle yetineceğimiz bu mucize eser için Doğan KUBAN Hocamız Ulu Cami’nin Kuzey Taç Kapısı için “Eserin Mimarı Hürrem Şah’ın Cennet Kapısı” der ve bu eserin dünyada eşi olmadığını, Türkiye’nin en büyük eseri olduğunu söyler.

Yeniden, daha donanımlı ve başka bir gözle gelmeyi düşünüyoruz.

Bu başlıkların hepsi ayrı bir konu ve ayrı bir bilinmezlik taşıyor.

Bugün hava kararmadan Eğin’de olmalıyız. Çok sınırlı vakti olan birisi size Divriği’ de mutlaka görülmesi gereken yer neresidir diye sorsa, ben mutlaka “Tuğut Köyü” derdim.

Biz de o tavsiyeye uyuyor ve mutlaka Tuğut’ a gitmemiz gerekir, diyor, düşüyoruz Arapgir yoluna.

Benim dördüncü, Selman’ın ilk gelişi Tuğut Köyü’ne.

Ben bu köye her gelişimde adeta büyüleniyorum, her seferinde sanki ilk defa geliyorum hissine kapılıyorum. 

Arapgir yolu aslında Malatya yolu, biraz daha gitsek sağımızda kalan adına türküler yakılan, Yama Dağı’nı göreceğiz.

Masmavi gökyüzüne büyük bir fırça darbesiyle beyaz tülden dokunuşlar yapılmış gibi.

Divriği demek, biraz da Halk Ozanı Ali KIZILTUĞ demektir.

Ali KIZILTUĞ demek, biraz da başta Yama Dağı olmak üzere dağın tam eteğinde kurulu köyü Mursal’ dan, çocukluğunu yaşadığı dağlardan alacağı olduğunu avaz avaz bağıran bir halk ozanı demektir.

Ali KIZILTUĞ kim bilir nasıl bir sefil, nasıl bir yoksul, nasıl zor bir hayat yaşadı oralarda, ozan yaşayamadıklarını hesaplayarak “benim o yerlerden alacağım var” diyor acı ve dertle dolu olarak ve uzun yıllar sonra köyüne, dağına, eline yaşayamadıklarını geri almaya gidiyor. Ne zor, bir o kadar ne kadar haklı ve öfke dolu.

Bu türkünün dokunmayacağı birisi olabilir mi?

Selman’dan günün ilk türküsünü istiyorum, “Ali KIZILTUĞ’ dan BENİM O KÖYLERDEN ALACAĞIM VAR.” 

BENİM O KÖYLERDEN ALACAĞIM VAR

Varıp gideceğim gine baba yurduna

Benim o ellerde çok alacağım var

Benim o köyümden çok alacağım var

Orada tutuldum yar gönül derdine gidem


Benim o yurtlarda çok alacağım var

Benim o dağlarda çok alacağım var

Ayağıma diken batar ağlardım

Kayış yoktu bele sicim bağlardım 

Bulanık suyuydum deli çağlardım 


Benim o köylerden çok alacağım var

Benim o ellerden çok alacağım var

Köyün sığırını babam yayardı

Yedi gardaş aldığıyınan doyardı

Odaya girdik miydi dayım guvardı

Benim ellerden çok alacağım var

Benim o Mursal’ dan çok alacağım var 

Benim o dağlarda alacağım var

Orada görmedik baharı yazı

Orada görmedik ördeği kazı

Fakir diye vermediler sevdiğim kızı

Benim o ellerde çok alacağım var

Benim o köyümde çok alacağım var

Kızıltuğ’ um dönüş oldu geriye

Şimdi bakıyorum da gardaş nerden neriye

Çekeceğim kafayı basacağım mermiye


Benim Yama dağlarında alacağım var

Benim o ellerde çok alacağım var

Gökyüzüne atılan beyaz tülden fırçalar- Divriği kırsalı

Karşıda sağımızda Demirli Dağı

T’ĞUD MU - TUĞUT MU – AĞILCIK MI – ÇİĞDEMLİ Mİ?

ÇİFTE KÖPRÜLERDEN GEÇMEK

Bir köyün, bir dağın, bir ırmağın, kısacası bir coğrafi yerin adı kaç kere değişir? Kim değiştirir, neden değiştirir?

Kim yazar kim bozar, diyesi geliyor insanın.

Son ve şimdiki adı Çiğdemli olan Tuğut Köyü’ne varıyoruz. Bizi Çiğdemli köy levhası karşılıyor, ama köyün bilinen en eski adının Karaağaçlı anlamına gelen Ermenice T’ğud kelimesinden Tuğut’ a, oradan Ağılcık’ a ve sonunda Çiğdemli’ ye bu kadar kısa sürede dönüştüğünü bilmek içimizi burkuyor.

Köye her gelişimizde yaptığımız gibi bu sefer de köy meydanına varıp aracımızı park ediyoruz.

Köy meydanında duran taş evin arka duvarına sırtını dayamış bir köylü onu ayakta dinleyen başka bir köylü ile sohbet ediyor.

Araçtan çıkıp köylülere selam veriyoruz. Adının Ahmet ve yaşının 67 olduğunu öğrendiğimiz ayaktaki köylü sorgular tonda bizim nereden geldiğimizi, ne için geldiğimizi soruyor.

Anlıyoruz, aslında bize “birini mi aradınız?” demek istiyor.

Oysa köyleri, Tuğut o kadar gündemde olan bir köy ve köye o kadar çok gelen giden var ki köylünün bize bu soruyu sormaması gerekir diye düşünüyoruz. 

Köylünün ikinci sorusu, diğer bütün köylülerin yaptığı gibi, “nerelisin?” oluyor.

Biz söylüyoruz nereli olduğumuzu, söylerken buralı Tuğutlu olmadığını anladığımız Ahmet Abi’ye soruyoruz:

-Sen nerelisin?

-Buralıyım, yaşım 67.

Ahmet Abi’yi oturduğu kalasın üzerinden dinleyen, sırtı taş evin arka duvarına yaslı diğer köylü söze giriyor:

-Neden yalan söylüyorsun, anneyin kim olduğunu doğruca söylesene.

Belli ki oturan köylü ile Ahmet Abi arasında bizce malum, ama kendilerince gizli bir çekişme var ve Ahmet Abi nedense Tuğutlu sayılmıyor.

Ahmet Abi’yi ve kalasın üzerinde oturan köylüyü kendi çekişmeleri ile baş başa bırakıp köyün daracık taş döşeli yollarından çifte köprülere doğru yokuş aşağı iniyoruz.

Daracık sokakların her köşesinde karşımıza çıkan birbirinden güzel ve eşsiz mimari tarzdaki evler bizi yolumuzdan alıkoyuyor, olsun.

Yıkılıp yerine tuğladan yapılan tek tük evlerin dışında köyün bütün evlerinin “sal taşından” yapılmış olduğunu görüyoruz.

Sal taşının ocağının ise köyün içinde, köyün kurulduğu yerde olduğunu, hatta taş ocağının üzerine bile evlerin yapılmış olduğunu fark ediyoruz.

Çifte köprülere giderken köyün bir zamanlar çok kalabalık olduğunu yine bir zamanların bütün köylerde bulunan ve yaşları 40 ve üzerinde olan bütün köylülerin çok iyi bildikleri YSE – kuruluş amacı köylere YOL – SU – ELEKTRİK götürmek olan kurumun- yaptırmış olduğu, kimi hala akan ve hepsinin alınlığında YSE – 1969 yazan çeşmelerle karşılaşıyoruz.

Bugün YSE adını ve görevini kimse bilmese de köyün akan çeşmeleri bize YSE ruhunun hala yaşadığını gösteriyor.

ÇİFTE KÖPRÜLER

Biz ÇİFTE KÖPRÜLERİN sadece Artvin-Arhavi- Mençune Çayı üzerine kurulu eşsiz bir köprü olduğunu bilirdik. Geçen seneki Yurt Gezimizde TUĞUT ÇİFTE KÖPRÜLERİNİ görünce Kazım ULUTAŞ’ a hemen takılmıştım, “Kazım bir de dersin ki ÇİFTE KÖPRÜLER sadece Arhavi’ de var, bak buradakiler ne?”

Gerçekten de Tuğut Köyü’ndeki çifte köprüleri görünce çok şaşırmıştık.

Anadolu’nun ücra bir köyünde küçük de olsa iki tane tek kemerli taş köprünün yan yana yapılmasının amacı ne olabilirdi?

O zaman da kendimize göre yorumlamıştık, “demek ki köyden gelip geçen öyle bir yaya ve atlı trafiği var ki, bu trafik zaman zaman sıkışıyor ve çifte köprü gidiş ve geliş için yapılmış olmalı.”

Arhavi-Mençune Çayı üzerinde Çifte Köprüler 18. Yy

Tuğut Köyü Çifte Köprüler

Köye girdiğimizde ne AĞILCIK ne de ÇİĞDEM görebiliyoruz. Ama çifte köprülerin başında hala ayakta duran KARAAĞAÇLAR köyün adını saklı tutuyorlar sanki.

Köprülerden geçerek taş döşeli yolun üzerinden yürüdükçe ayaklarımızın altında ezilen sararıp dökülmüş yaprakların hışırtıları ile bir yarım saat yürüyoruz, yönümüz SARIÇİÇEK YAYLASI.

Anlıyoruz artık, bu köyün bir zamanlar Erzincan’ı Sarıçiçek Yaylası üzerinden Malatya’ ya bağlayan yol üzerinde kurulu bir köy olduğunu.

Günümüzde de öyle değil mi, yol boyu kurulan köyler, kasabalar ticaretin getirdiği, yolun getirdiği kazançla çok zengin olurlar.

Bunca gelen giden Tuğut’ tan geçerken konaklar, yemek yer, atına ve kendine ihtiyaç görür, gittiği yere bir şeyler alır, bunların hepsi Tuğut’ a para bırakmak demektir.

Bunun karşılığı Tuğut’ un bu ihtiyaca göre imar edilmesi demektir.

Bu konak tarzı evlerin, bu her köşe başındaki pınarların, bu taş döşeli yolların, bu tek kemerli volkanik kara taştan yapılmış köprülerin hikmeti bu olmalıdır.

Bunca zenginliğe varan varlıkla akıp giden paranın İstanbullar’ da, Tuna Boylarında gemiler çalıştırmaya akıtılmış olduğunu, payitahtta oturan beylerin paşaların konaklarının başköşelerini, duvarlarını süsleyen kınalı koç gibi halılara akıtılarak paraya para katıldığını bilmek bugünkü Tuğut’ a baktığımızda bize acı veriyor.

Tuğut Çifte Köprüler’ de bizi karşılayan karaağaçlar


  

Köyü gezerken rastladığımız köylülerle virüsten dolayı uzaktan selamlaşıyoruz.

Gezdikçe yeni yeni şeyler görüyoruz.

Belinde ve sırtında birer çanta, elinde bir uzun çubuk, saçları siyah ve iki sıra belikli kırklarında bir kadın ve hemen onun ardından gelen altmışlarında bir kadın karşımıza çıkıyorlar.

Kadınlara selam veriyoruz. Çantalı kadına ilk bakışta onun bu köye yerleşmiş bir yabancı veya İstanbullu olduğunu düşünüyoruz. 

-Heidi gibi olmuşsunuz, bu köylü müsünüz?

Kadın gülümsüyor, ama utangaç bir tavırla:

-Evet, buralıyız, o da annem.

-Hayırdır böyle yürüyüşe mi çıktınız?

-Yo hayır, şu evin altında koyun kuzu var da kapılarını açıp onları suya götüreceğiz.

Heidi’nin şu ev dediği bizim daha önceki gelişlerimizde fark ettiğimiz ve duvarındaki kitabeden Ermeni bir vatandaşa ait olduğunu öğrendiğimiz çok özgün bir mimari yapısı olan sal taşından yapılmış üç katlı bir konak.

İnsanın içi cız ediyor. Bir yanda eşsiz bir mimari ve hangi ustanın yaptığı belli olmayan bir ev, en az yüz yıl önce terk edilmiş olan bir anıtsal yapı, diğer yanda değerini bilmeden kendi haline terk edilmiş ve alt katında koyunların tutulduğu bir yapı.

Ama en azından böyle de olsa bina korunmuş oluyor, yakılıp yıkılan, yerinde temel taşları bile kalmayan Ermeni, Rum, Yahudi, birçok halka ait dini ve sivil mimari örneklerini düşündükçe hiç olmazsa bu durum bile bizi bir parça teselli ediyor.

Lazerle örülmüş köşe taşları  Statik bu olsa gerek 


Sal taşı ocağı köyün içinde

Evlerin yapımında kullanılan sal taşları öylesine ustalıklı ve kusursuz kesilmiş ve birbiri üstüne ve köşelere öylesine ustalıklı konmuş ki, uzaklardan bakınca köşelerin sanki lazer ile kesilmiş olduğunu düşünüyorsunuz
.
İşte bu köylerde sıkça karşılaştığımız bir sokak çözümlemesi daha: Yol Geçti
Köyün kalabalık nüfusundan dolayı ev yeri sorunu olunca evler sırt sırta yapılıyor ve arada sokaktan sokağa, üst mahalleye geçişler yerden tasarruf yapmak için “yol geçti” dedikleri aralıklarla sağlanıyor.

Selman’a sormadım, ama bizim grup, Yurt Gezginleri biliyordu bunları, bu aralıklara Urfa’ da ve Mardin’de ne dendiğini.

Köy bir Alevi köyü olmasına rağmen, ticaret amacıyla kervanlarla, katarlarla gelenlerin ibadetleri için köyde bir de cami bulunmaktaydı. Eski cami şimdi yıkılmak üzere virane haldedir.
Köy meydanına, aracımıza dönerken toprak setin üzerinde, bahçede duran daha önce hiç görmediğim bir tarım aleti dikkatimi çekiyor.

Bizim bildiğimiz, halk ağzında patoz denilen, batözlere benziyor.
İyi ama bunun kasnağı incecik ve kasnağa geçen kayış da çok ince bunu hangi traktör çalıştırır ki?

Tarım aletinin üzerinde bir de yarısı dolu yağ şişesi duruyor, belli ki bu alet arada yağlanıyor.


Ot Kıyma Makinesi

Eski konaktan çıkan Heidi’nin koyun ve kuzuları

Köye geldiğimizde bizi sorgular tarzda karşılayan 67 yaşında olduğunu söyleyen Ahmet Abi’ye soruyorum, şurada bir tarım aleti var, nedir acaba, daha önce hiç görmedim.

Ahmet Abi geliyor ve bakıyor, ben de anlamadım, bu aleti ilk defa görüyorum, diyor.

Ahmet Abi ile sırtını duvara yaslayıp sohbet eden diğer köylü haklı galiba, Ahmet Abi bu köyden değil, köyünde apaçık yerde duran tarım aletini bile ilk defa gördüğünü söylüyor.

Seslerimizi duyan yaşlı bir teyze bu aletin ot kıyma makinesi olduğunu söylüyor.

O sırada evden dışarı çıkan, yaşlı teyzenin oğlu olduğunu düşündüğüm genç adam da teyzeyi teyit ediyor.

-İyi ama bu kasnak çok küçük, nasıl çalışıyordu, nasıl bir traktör vardı?
-Doğru, ama o kasnağı çeviren elektrik motorudur.
-Yani?
-Yani onun bir kablosu ve fişi vardır ve kablo fişe takılıp alet çalıştırılır.
-Evlerdeki şebeke elektriği yani.
-Evet

Diyoruz ya, hep öğreniyoruz, herkesten öğreniyoruz.

Tuğut’ tan aklımızda kalan o kadar çok şey var ki, hiçbirini aklımızda tutamayacağız kuşkusuz, ama Anadolu’da böyle bir köy olduğunu, hala ayakta durmaya çalıştığını bilmek, görmek bile bizi mutlu ediyor.

Tuğut’ tan aklımızda kalanları ve zihnimize kazıdığımız kareleri hızlıca geçiyoruz.

Tuğut’ta Yol Geçti Urfa’ da Kabaltı-(Kubbe Altı) 
Mardin’ de Abbara

Sokaklar ve köşeler inişlerde törpüleniyor

Pınarlar hala akıyor

Tuğut’ dan ayrılıyoruz, ama benim aklımda hala soru işaretleri var. Buraya her gelişimde başka şeyler görüp öğreniyorum. Gördüklerime, duyduklarıma, bağlantılara, kimsenin dikkat etmediği sıradan objelere şaşırıyorum.

T’ĞUD MU - TUĞUT MU – TAĞUT MU?
Bir önceki yazı başlığında 

T’ĞUT MU-TUĞUT MU-AĞILCIK MI- ÇİĞDEMLİ Mİ, diye sorarken bu kez Ağılcık ve Çiğdemli köy isimlerini çıkararak onların yerine TAĞUT kelimesini ekliyoruz.

Sorumuz şu:

Köyün en eski adı olan TUĞUT kelimesi “Karaağaçlı” anlamına gelen Ermenice T’ĞUD kelimesinden geliyorsa, acaba bu Ermenice kelime nereden geliyor?

Köyün bu Ermenice kelimeden de önce, T’ĞUD kelimesinden de önce bir adı var mıydı acaba?
Bize göre vardı ve bu kelime yani T’ĞUD kelimesi Arapça TAĞUT kelimesinden bozma bir kelimeydi.

O halde TAĞUT ne demek diye sormadan önce, geçtiğimiz yıllarda İŞİD’ in Türkiye için söylemiş olduğu bir sıfat, bir yakıştırmayı hatırlıyorum: TAĞUT, yani şeytan.

TAĞUT sadece şeytan mı demektir?

Ferit DEVELİOĞLU’ nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügati “tağut” için şunları yazıyor:
Kayıptan haber veren, büyücü, şeytan, İslam’dan önce Mekke’deki Lut ve Uzza putları.

Bölgeye, yani Divriği’ ye, Ermeniler gelmezden önce yaygın ve egemen olan Pavlikanlar’ ın inancına göre Pavlusculuk diğer tek tanrılı dinlere göre, bu arada Bizans’a göre de, heretik, şeytan ile özdeş “sapkın” bir dindi ve Pavlikanlar sapkındı, şeytandı.

Dokuzuncu yüz yılda Divriği merkez olmak üzere Bizans’ın Ortodoks baskı, zulüm ve kıyımına direnen Pavlikanlar bir ara toparlanıp Batı Anadolu’ ya, Ege’ ye kadar Bizans’ ı geriletebilmiş ve Bizans Pavlikanlar’ a karşı Araplarla işbirliği yaparak onları bölgeden Balkanlar’a , oradan Fransa’ya sürmüş, kalanların çoğunu yok etmiştir.

Sapkınlıkla ve şeytani olmakla eş tutulan Pavlikanlar’ ın tanrı inancına bakacak olursak karşımıza ilginç bir durum çıkıyor.

Pavlilakanlar’ a göre bir iyi bir de kötü tanrı vardır. 

İyi tanrı gelecekteki dünyanın tanrısıdır ve kötü tanrı ise bu dünyanın yaratıcısı ve yöneticisidir.

Tağut kelimesinde saklı olan “büyücü” anlamı ise Türklerin “şamanlıkla” bölgeye getirdikleri ve yansıttıklarından başka bir şey olabilir mi?

Kültürel kaynağı Eğin midir, Divriği midir, emin olamayacağımız, araştırmaya değer,  ilginç ve sıra dışı figürler içeren “kapı tokmaklarına” bu gidişimde yeniden ve TUĞUT – TAĞUT karşılaştırması ışığında bakıyorum ve gördüklerime şaşırıyorum.

Kanatlı kapı ve figürler

Kanatlı kapısıyla konak

Solda kanatlı kapı, sağda ise kapının takılı olduğu konak görülüyor.

Soldaki kapı, bizim “çatal kapı” dediğimiz, iki kanatlı ve her iki kanadında da kadınlar ve erkeklerin çaldığı tokmakların vurduğu iki ayrı metal figür bulunuyor.

Metal figürlere dikkatle bakıldığında bunların öncelikle bir şamana, giderek bir gizleme olduğunu var sayarsak, bir şeytana benzediğini görüyoruz.

Bu kapı tokmaklarını bugün veya daha önce takan köylü bunların anlamını elbette bilmiyordu, onlar bu kapı tokmaklarını figürlerinden ve yaygın olarak kullanılıyor olduklarından almışlardı.


Bangkok Tapınak detayı

Kaya resminde bir şaman
Tuğut Köyü’nde Ermenilerden önce yaşayan ve egemen inanca göre “tağut, sapkın” olan, şeytanla bir olan insanlar mı vardı, bir topluluk, bir grup mu vardı?

Veya Tuğut Köyü’nde tağut için bir tapınak, bir sunak mı vardı?

Kanatlı kapının sol tarafında demir kabaralarla kapıya çakılarak yapılan yuvarlak ve saplı bir aynanın içindeki, bize göre, Ermeni Haçı neyi anlatıyor acaba?
Bu evin bir Ermeni’ye ait olduğunu mu? Hiçbir sır bu kadar açık ifade edilmez.

Şeytan ile mücadele bütün semavi dinlerde yer almaktadır.
Şeytanın gazabından korunmak için haç çıkarmak bilinen en yaygın ritüeldir.
Kapıdaki ayna üzerinde görülen haç, o eve girmeden önce şeytanın o evden çekip gitmesi veya ortada görülmemesini sağlamak için yapılmış olabilir.
O eve giren kimse her seferinde elinde bir haç ile dolaşmayacağına göre, evin girişine asılan haç figürü o evi ve ev halkını şeytandan korumaya yetecektir.
Kanatlı kapının üzerindeki mermerden işlemeli iki adet açıklık mı?
Kötü ruhlar, şeytan oradan çıksın diye.

Peki haç figürü neden aynanın içine yerleştirilmiştir?
Burada da bir sır saklıdır?

Bunu yapan veya yaptıran ev sahibi burada şunu demek istemiştir:

“Ben yüzüme ne zaman bir ayna tutsam onda kutsal haçı, Baba-Oğul ve Kutsal Ruhu görüyorum.”  Şamanların giysilerindeki, başlıklarındaki ayna neyi ifade eder? Timur’un veya Orta Asya Türklerinin göğüs zırhları neden ayna gibi yansıtıcıdır?

Benim çocukluğumdan hatırladığım bebek feslerindeki ayna neyi anlatır?
Bu kadar mı?

İstanbul’un Taşları-Anadolu Yakası Şehir Gezimizde gidip gördük Merdiven Köy Şahkulu Bektaşi Dergahı’nı.

Dergah II.Mahmut tarafından diğer bütün Bektaşi dergahları gibi kapatıldığında postta oturan Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’ nın yazmış olduğu nefes tam da Tuğut Köyü’nde gördüğümüz o ayna içindeki haçın anlattığını anlatır.

Bektaşiler için çok önemli bu nefeste aynayı yüzüne tutan her Can’ın aynada kendini değil, Ali’yi gördüğü anlatılır.   

Aynayı tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar kıldım ben özüme
Ali göründü gözüme

Adem baba Havva ile
Hem alleme'l-esma ile
Çarh-ı felek sema ile
Ali göründü gözüme

Hazret-i Nuh neciyullah
Hem İbrahim halîlullah
Sînâ'daki kelîmullah
Ali göründü gözüme

İsâ-i rûhullah odur
İki alemde şah odur
Cümlemize penah odur
Ali göründü gözüme

Ali evvel Ali ahir
Ali batın Ali zahir
Ali tayyip Ali tahir
Ali göründü gözüme

Ali candır ali canan
Ali dindir ali iman
Ali rahim ali rahman
Ali göründü gözüme

Hilmî gedâ, hilmî kemter
Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar
Ali göründü gözüme

Köyün bir Alevi köyü olması açıklanabilir bir durumdur. Topraklarını terk etmeyen, kıyımdan kurtulan Pavlikanların inanç yakınlığı, kültürel yakınlık ile Alevi toplumların içinde eridiklerini düşünebiliriz.

Köydeki cami ise bugün harabe halde ve neredeyse yıkılmak üzeredir.
Bütün inanç sistemleri, ta “Bin Tanrılı Hititlerden” bu yana, tapınaklarını, ibadethanelerini, sunaklarını o yörede kendilerinden önce gelen halkların tapınak, ibadethane, sunakları üzerine yapmışlardır.

Bunda şaşılacak bir durum yoktur.

Yeni inanç sahibi halk, eski inanç sahini halkın inacını da içinde taşır ve zamanla onu içinde eritir ve onunla benzeş olur. Böyle olunca kendinden öncekilerin tapınaklarına, ibadethanelerine sahip çıkar. 

Anadolu bunun yüzlerce örneği ile doludur. Örneğin bir Poseidon tapınağı kiliseye dönüştürülürken, kilise de camiye dönüştürülebiliyor. 
Tuğut Köyü Camisi’ nin de ilk yapıldığı yerinde ne vardı? Temel kazılarından neler çıktı, bilemiyoruz.

Ama çok büyük ihtimalle Tuğut Köyü Camisi’nin temelinde de öncelik sırasına göre, Pagan Tapınağı, Pavlikanlar’a ait bir yapı, bir Ermeni kilisesi ve son olarak bir cami çıkmış olma ihtimali yüksektir.


Harabe halde Tuğut Camisinin içi, yapılış tarihi bir ipucu sanki


Sonuç olarak kimse “şeytan” anlamına gelen “tağut” adını kendi köyüne alarak ve bilerek hedefte ve istenmeyen olmak istemez.
Yapılacak en akıllıca şey bu kelimeye ve sese en benzer başka bir kelime bulmaktır ve bu da “tuğut” olarak çıkar karşımıza.

O halde Arapça “tağut” kelimesi buralarda nasıl köy adı, yerleşim adı olabiliyor?
Çünkü Araplar Anadolu’ ya Türklerden ve Ermenilerden çok da önce gelmişlerdi ve gittikleri, girdikleri, işgal ettikleri her yere Arapça isimler vermişlerdi.
Bu kadar mı?

Son olmayacak bir ek daha:

Yine o Yurt Gezimizde gitmiş olduğumuz Divriği Maltepe Köyü civarında bulunan ilginç jeolojik oluşumun adı”Şeytan Şehri Kayalıkları (köylülerin deyişiyle ise “biz burayı hep şeytan şehri biliriz, şeytan kalaylıkları yeni çıktı) diye geçer ve Divriği şimdi o yöreye yerli ve yabancı ziyaretçi bekliyor. Bir köy hemen yanı başındaki bir oluşuma neden “şeytan şehri” der?

Bir ek daha:
Köylerindeki o jeolojik alana “Şeytan Şehri” diyen Maltepeli köylüler acaba köylerinin eski adının anlamını biliyor muydu?
Maltepe Köyü’nün eski adı “Hurnevil” idi ve Ermenice bir kelimedir. Ermenice’ye ise muhtemelen koskoca Bizans’ın resmi dili Grekçe’den geçmiş olmalıdır ve yazışmalarda XRNAVİL veya XRNAVUL olarak geçmektedir.

XRNAVİL veya XRNAVUL ise bize KARNAVAL kelimesine ulaşmak için yeterli görülmektedir, “Latince carne, “et” ve vale “veda”) Latince “ete veda” yani 40 günlük perhizi anlatan günleri işaret etmektedir.
Yakınında bir “Şeytan Şehri” olan Maltepe Köyü’nde acaba pagan dönemlerinde başka türlü bir karnaval, şenlik mi yapılıyordu?

Başka ve şimdilik son, ama asla son olmayacağını düşündüğüm bir ek daha:
Araplar IX. Yüzyılda bölgeye geldiklerinde Divriği için “Tephrike” dediler.
Bir nedeni olmalıydı. Çünkü bölgeyi hem savunma hem de inanç merkezi olarak donatan PAVLİKANLAR o dönemde Bizans ve müttefiki Araplar için “ ayrılıkçıydılar.”

Ayrılık kelimesi mi?
Bize yabancı değil aslında, dilimize Arapça “tephrike’den” bozulmuş olarak geçen “tefrika” kelimesinden gelmektedir.
Yine Ferit DEVELİOĞLU’dan yardım alıyoruz.
TEFRİKA: (Arapça isim fark’dan) 1.ayrılma, ayrılık 2. Bozuşma (bkz. Nifak) 3.gazete veya dergilerde kısım kısım çıkarılan uzun yazı.

Burada geçen “bozuşma”-nifak kelimesi de bağlantılar açısından işimizi kolaylaştırırken, sorularımızın bitmeyeceğini gösteriyor.

Bu bir tesadüf olabilir mi?
Biz hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını inanıyoruz.

Tuğut Köyü sırlarını kendi içinde saklamaya devam ediyor.
Aklımızda bir sürü cevapsız soru ile Tuğut Köyü’nden ayrılıyoruz.

Bugün akşam hava kararmadan Eğin’e varmamız gerekiyor.

Geldiğimiz yoldan Divriği’ ye dönüyoruz.
Yama Dağları’na, Ozan Ali Kızıltuğ’ a borçlu olan köylere, yaylalara, dağlara veda ediyoruz.

Selman’dan son bir istek parçası koymasını istiyorum, yine Ozan Ali KIZILTUĞ’dan, ama bu sefer Cem ADRİAN yorumuyla:

SEN GEL DİYORSUN (ÖF ÖF)

Bu sitem dolu türküye mi yanarsın, Cem ADRİAN’ ın yorumuna mu büyülenirsin, yoksa Cem ADRİAN’ın bu türküyü ozanın huzurunda söylemesine beş gün kala bu büyük kaynağın da feleğin gadrine uğramasına mı, Ozan Ali KIZILTUĞ’un Hakka yürümesine mi? 

Cem ADRIAN ustası Ali KIZILTUĞ’ un vefatı üzerine şu mesajı yayınlıyor twitter hesabından:

"Huzurunda türkünü söyleyecektim"

73 yaşında hayatını kaybeden Ali Kızıltuğ'un ölüm haberini alan Cem Adrian, Instagram hesabından fotoğraf paylaştı.

Adrian fotoğrafın altına şunları yazdı:

"Büyük bir tesadüf sonucu tanıştım sözü, müziği ile. Öyle sevdim, öyle içten söyledim ki türküsü... 5 gün daha hayata tutunabilse idi onun için düzenlenen saygı gecesinde, huzurunda söyleyecektim 'öf öf'ü... Büyük usta Ali Kızıltuğ... Hayata bıraktığı onurlu iz hiç unutulmayacaktır."

SEN GEL DİYORSUN (ÖF ÖF)
Aramıza girmiş
Dağlar, denizler
Gelemem diyorum öf öf
Sen gel diyorsun

Kar yağmış yollara
Örtülmüş izler
Örtülmüş izler
Bulamam diyorum öf öf
Sen bul diyorsun
Sen bul diyorsun
Sanma bu sevgimiz

Sence yaygara
Ne dertler bıraktın öf öf
Hep sıra sıra
Sen yoksun ya böyle
Issız Ankara
Sensiz Ankara
Duramam diyorum öf öf
Sen dur diyorsun
Sen dur diyorsun

Kızıltuğ'um baharı mı, yazı mı?
Hangi kalem yazmış öf öf
Benim yazımı
Dert ortağım olan
Dertli sazımı
Dertli sazımı
Çalamam diyorum öf öf
Sen çal diyorsun
Sen çal diyorsun

Yazık ki bu güzelim türküyü de Ali KIZILTUĞ dışında herkese yazıyorlar. Bu kadar haksızlık, bu kadar kadir kıymet bilmezlik, bu kadar vefasızlık olur mu?

Selman bir tuşa basıyor ve içimiz dağlanarak dinliyoruz, hele “ıssız Ankara, sensiz Ankara” dedikçe gözlerim doluyor.

Usta’ya söz veriyoruz, bölgeye bir sonraki gelişimiz önce Mursal’ dan başlayacak, önce seni ziyaret edeceğiz, senin türkülerini söyleyip Yama Dağları’ na sesleneceğiz “Ali KIZILTUĞ’ a borcunu ödedin mi koca dağ?”  

DERSİM’E YOLCULUĞUN dördüncü bölümünü yazıyorum, bitirmek üzereyim.
Bugün 13 Aralık, bu bölümün, dördüncü bölümün bugün yayınlanıyor olması bir tesadüf mü?
Yani Usta Ozan Ali KIZILTUĞ’ un ölüm yıldönümünde.

Bu bir tesadüf olabilir mi?

Divriği’ ye varıyoruz, yol için bir şeyler alıp, ILIÇ-ERZİNCAN yoluna çıkıyoruz.

TAŞ YOLU ÜZERİ EĞİN 

Günümüzde Eğin’ e ulaşmanın birçok yolu var. Ama daha yakın zamanlara kadar Eğinlilerin Fırat dedikleri, Karasu Vadisi’ ne öyle kar yağardı ki, yollar aylarca kapalı kalır, dağlar geçit vermezdi.

Unu bulguru, azalan, tükenen Eğinliler ve Eğin köylükleri tarım bakımından daha varlıklı ve zengin olan komşu ilçelere, köylere giderdi aç kalmamak için.
Oralara un bulgur vb almaya gittiklerinde yanlarında para yerine takas olarak dut kurusu, pekmez, vb götürürdü, ama yine de aldanır, horlanırlardı.

Şair Enver GÖKÇE ne güzel anlatır Meri Kekliğim şiirinde kışın zor koşullarının getirdiği bu yoksulluğu ve çaresizliği, “bir godik arpa için Sivas ellerinden geri çevrildiğini.”

 MERİ KEKLİĞİM

Bir
Elde
Çatal
Bir
Elde
Dehre
Dalar
Dikenlerin
Kengerlerin
Peşinde
Kaderimmiş
Söğerim
Oy 
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğim
 
Dut
Kurusu
Süpürge
Tohumu
Yediğimiz
Ve
Bir
Godik
Arpa
İçin
Sivas
Kapılarından
Geri
Çevrildiğimiz
Günleri
Defledik
Meri Kekliğim
Yeter
Çektiğim
Yol
Parası
Veremedim
Diye
Şu
Dağları
Bana
Açtırdılar
Şu
Yolları
Bana
Hacizlere
Gitti
Suna
Gibi
Keçim
İneğim
Meri
Kekliğim
Kore
Dağlarında
Tabakam
Kaldı
Mapus
Damlarında
Özgürlüğüm
Hey
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğin.
       
Şu koca Anadolu’ da bu nedenle belki de gurbete en çok insan gönderen Eğin ve köylükleri olmuştur.
Çıkış yolu bulabilmek için çareler aranırken dağların o sert, o tunçtan yapılmış gibi sert kayaların, Torosların son kuzey uzantıları olan Mercan Dağları’nın delinmesi konuşulur, zamanla hikaye edilir.

Ve ilk kazma vurulur o tunçtan kayalara, ilk balyoz, ilk çivi çakılır, ilk yiğitler sarkıtılır sepetlerin içinde uçurumlu kayalardan aşağıya, vur babam vur dağı delelim, bir tünelle, bir geçitle Divrik’ e varalım, evde çoluk çok aç, hayvanlar aç. Yaşlılar hasta.

Eğinli yazar Lütfi ÖZGÜNAYDIN oturup yazar Eğinlilerin tam 140 yıl önce başlayan bu dağı taşı delerek yol açma, kurtulma hülyasını TAŞ YOLU Eğin Öykülerinde.



Eğin demek bir yerde Enver GÖKÇE demekse, bir yerde Ali DEMİRSOY demektir.
Eğin demek bir yerde Karasu/Fırat demekse, bir yerde Taş Yolu demektir.
Eğin demek bir yerde dut cenneti demekse, bir yerde insan eliyle yapılmış “gabanlar” demektir.

Ilıç yolundayız.
Çaltı Çayı bir sağımızda bir solumuzda kalıyor.
Az sonra Kemaliye-Taş Yolu ayrımına varacağız. Selman’ı insanı gererken bir o kadar da hayran bırakan yoldan geçirmek istiyorum.
Ama Taş Yolu’ un açık olup olmadığını bilmiyorum. Bendeki en son bilgi Taş Yolu’nda aşırı yağmur nedeniyle yolun Fırat’a kaymasından dolayı yolun uzun süredir kapalı olmasıydı.

Hemen Eğinli dostumuz Güven’i arayıp Taş Yolu’n son durumunu soruyorum.

Güven o Taş Yolu kendi kamyonu ile bin bir macera atlatarak geçen tek usta şofördür. Eğin ve çevresi, dağları, vadileri, yaylaları, suları, her bir taşı, her bir geyiği, yaban keçisi, kekliği Güven’ in hafızasındadır. 

Güven’den gelen güven verici bilgiye dayanarak hiç tereddüt etmeden Taş Yolu’ndan gitmeye karar veriyorum. 

-Tamam Selman, Taş Yolu üzerinden gidiyoruz.
Selman heyecanlandı mı, meraklandı mı bilemiyorum, ama yönümüzü Taş Yolu’ na çevirdik bile.
Taş Yolu yön levhası sanki bir devlet kara yolu levhası gibi mavi zemin üzerine beyaz yazı ile yazılmış.
Ama hiçbir uyarı yok.

Taş Yola giremeyecek araçlar veya girecek araçların eni, boyu, yüksekliği vb hiç belirtilmemiş.
Güven dostumuzdan dinlemiştim yine bir Taş Yolu hikayesini. Günün birinde bir TIR şoförünün hiçbir uyarı görmediği için ve yolu kısaltacağını düşündüğünden, o da bizim gibi Taş Yolu’na giriyor ve bir noktada hareketsiz kalıyor. Zira Taş Yolu bazı yerlerde 90 derece dönüyor, bazı yerlerde sadece 1,70 metre genişliğe düşüyor. Koskoca TIR’ ın o yolda ilerlemesi, manevra yapması nasıl mümkün olur.
Neyse durumu haber alan Eğinliler TIR’ ı Taş Yolu’ndan geri geri çıkarmak için topyekun seferber oluyorlar ve soğuk terler döken şoförü ve TIR’ını Taş Yolu’ndan kurtarıyorlar.
 
Bizim öyle bir maceraya girecek halimiz yok elbette, hem aracımız da küçük, Taş Yolu’ndan rahatlıkla geçer. Hem bu mevsimde bu yolu kaç kişi kullanır, salgından dolayı gezi grupları da gelmiyor.

Taş Yolu girişine kadar Çaltı Köyü bölgesinden geçiyor ve yol üzerinde demir yolu kenarında demir cevheri zenginleştirme tesislerini görüyoruz.

Buradan geçerken hiçbir yön levhası göremiyoruz, yanılırsanız sağa dönerek Çaltı Köyü’ne gidebilirsiniz. Benim daha önce birkaç kere bu yolu geçmişliğim olduğu için, biliyorum ve sola dönüyoruz, yola devam ediyoruz.

Taş Yolu’na girmeden önceki son köy olan, eski adı Navril, Gümüş Çeşme Köyü’nün önünden geçerken bir pınara ve pınarın önüne çakılmış bir tahta levha üzerine yazılı yazıya takılıyor gözlerimiz.
Bu levhayı çakan kişi bu işi yazın, kurak zamanda yapmış olmalı, her geçen dutu sulamış olmalı ki, dut fazla sudan çürümüş. Ama yapan güzel bir iş yapmış, Allah rızası için istemiş.

Gümüş Çeşme Köyü bizi böyle uğurluyor

Taş Tolu Girişi
Çok kısa bir yol gittikten sonra Taş Yolu girişine varıyoruz. Toplam 9 kilometrelik bir taş tünel. Elektrik aydınlatması yok. Fırat tarafına açılan doğal kaya açıklığı aydınlatma sağlıyor. Ama yine de bazı yerlerde zifiri karanlık ortaya çıkıyor, en ufak bir ışık sızıntısı bile gelmiyor dışarıdan.

Yaklaşık 140 yıl önce başlayan bu sevdalı düş, Taş Yolu, ara ara kesintilere uğramış olsa da dönemin başbakanı Bülent ECEVİT ve Erzincan Valisi Recep YAZICIOĞLU’ nun kişisel gayret ve destekleri ile 03 Ağustos 2002’ de kesintisiz insan ve araç trafiğine açılır.

Biz de aynı yola giriyoruz ve kuzey güney yönünde Fırat’ın akış istikametinde ağır ağır ilerliyoruz.
Selman için çok özel bir durum, ilk defa böyle bir yerden geçiyor. Solumuzda akan Fırat’ın suyu hayli azalmış, ama yine de o derin uçurumlara bakmak yürek istiyor.

Arada aracımızın farını söndürüyoruz, zifiri karanlık insanı ürpertiyor.

Arada Fırat tarafına kayalara açılan aydınlıklara gidiyor, boşluktan Fırat’a, vadiye, Karanlık Kanyon’a bakıyor, nehre taş fırlatıyoruz.

Sonra tekrar devam ediyoruz yolumuza.

Amacımız bir an önce Eğin’ e varıp aracımızı Güven’ in Fırat kenarındaki kafesinin otoparkına bırakıp Taş Yola yürüyerek gelmek ve Taş Yol içinde en az iki saat yürümek. Güven’ i görmek eski bir dostu görmek gibi oluyor. Eşi Ömür Hanım da kafede ne sıcak karşılıyorlar bizi. Hemen hızlı bir şekilde tost yapılıyor, çaylar geliyor ve yürüyüş öncesi açlığımızı bastırıyoruz. 

Sanki bir anakonda yuvasında ilerliyoruz


Arada Karanlık Kanyon’ a bakıyoruz

Akşam oluyor, hava kararmak üzere. 

Şirzi Köprüsü’nden başlayarak Taş Yolu’na doğru yürüyoruz. Sandık Köyü ayrımını geçerken sol tarafta bugün bile sapasağlam ayakta kalan Ermeni katır yolunu gösteriyorum Selman’a. Eğin’ e giden eski yol buradan geliyordu, Fırat kenarındaki rıhtımı da gösteriyorum, gelen köylüler bu rıhtımda sala/keleğe biniyor ve Eğin’e o şekilde gidiyorlardı.

Sonra devam ediyoruz. 

Eğinlilerin “Tuğla Deresi” dedikleri iki kaya arasına geliyoruz. Sanki iki sevdalı kaya ayrılmışlar kavuşmayı bekliyorlar.

Tuğla Kaya geçidi


Taş Yolu içinde en az iki saat yürüyor sonra aynı yoldan geri dönüyoruz.

Bazı yerler mutlak karanlık sağlıyor ve el feneri kullanmamız gerekiyor.

Mutlak karanlıkta yürürken bir Eğin türküsü söylüyoruz, bizim için artık çok bilinen bir türkü: Horoz
Ben birinci, Selman ikinci ses oluyor ve türküyü sonuna kadar söylüyoruz.

Taş Yolu’n Fırat’a bakan duvarında aydınlık için yapılan açıklık

Bir ayrımdasın, Taş Yolu’nda olsan bile
…/…

Akşam Bahçeli Pansiyon’ da kalacağız.

Gelmeden Osman dostumuzu, Eğinliler’ in demesiyle “ Bahçeli Osman’ı” aramıştım.
“Bilmem ki” demişti, “aslında kapalıyız.”

-Hanım beyin kanaması geçiren kardeşine bakıyor, yalnızım, ben de size kahvaltı veremem.

 -Yahu Osman kardeş, kahvaltıyı dert etme, biz dışarıdan bir şeyler alır getiririz.
-Tamam o zaman.

Akşam hava karardıktan sonra giriyoruz Eğin’ e.

Önce akşam yemeği, “badişli” çorbası içiliyor. Sonra Lökhane’ ye çıkılıyor ve lök tatlısının tadına bakılıyor. Sokaklar karanlık. Kadı Gölü Suyu çok az da olsa akıyor. Küçük Dere’ ye doğru gidiyor oradan karanlık sokakların arasından geçerek taş döşeli merdivenlerden şehir merkezine aracımızı park ettiğimiz yere iniyoruz.

Karanlık hali bile insanı büyüleyen bir kent Eğin. Bu kenti kim veya kimler ve nasıl planlamışlar öyle? Her tarafından, her çehresinden ayrı güzel ve gizemli.

Aracımıza binip Bahçeli Osman’ın eşi ile birlikte işlettiği “Bahçe Mahallesi’ndeki, Bahçeli Pansiyon’a” varıyoruz.

Bahçeli Osman da bizi çok sıcak karşılıyor. Bize pansiyona geleceğimiz saati soran Bahçeli Osman sobayı yakmış, içerisi sıcak.

Salgından dolayı ayrı odalarda kalıyoruz Selman’la.
Yarın çok yorulacağız, dinç kalkmamız gerekiyor.

(devam edecek)

EĞİN GABANLARI
ŞABAN KARDEŞ
DİLLİ VADİ KAYA RESİMLERİ