5 Mayıs 2019 Pazar

“İNAN” Kİ HÜSEYİN

Münir Nûreddin Selçuk - Dök zülfünü meydâne gel 

Gününü hatırlamadığım 1974 Temmuz ayı.

Elazığ’ a bağlı Sivrice ilçesi sınırlarındaki Hazar Gölü kıyısında Kızılay’ın ülke genelinde yetiştirme yurtlarında barınan erkek öğrenciler için düzenlediği gençlik kampındayız.

Kampın yarısında Çorum’dan, yetiştirme yurdunun müdürü – geçen yıl aramızdan göçen Pazarören Köy Enstitüsü mezunu- Müdür Babamız  Abdullah KOÇAK’ tan kampa gelen bir telefonla ben ve bir arkadaşım askeri liseler sınav sonucuna göre askeri liseler için gerekli sağlık raporunu almak için Ankara’ya  Dış Kapı Askeri Hastanesi’ne doğru yola çıkıyoruz.

Sivrice ilçe merkezine kadar bizi kampın aracı bırakıyor.

Sivrice’den Elazığ otobüs terminaline geliyor ve ancak akşam geç saatlerde bulunan şu an hala faal olarak çalışan Murat Turizm’den Ankara biletlerimizi alıyoruz.

Hareket saati geldiğinde en arka beşlideki yerimize yerleşiyoruz.

Sağ yanımda otuzlarında, ince uzun, esmer ve yeni tıraş olmuş yüzü ile bir abi oturuyor.

Otobüs hareket ediyor.                                                                              

On dört yaşlarında iki oğlan çocuğunun başlarında kimsesi olmadan yola çıkmalarına biraz şaşıran yanımdaki abi bizimle sohbete başlıyor.

Aslında abinin amacı bizi yoklamak, evden kaçma gibi bir durum olup olmadığını anlamak istiyor.

Abi bize ısınmış artık, çok da sıcak davranıyor.

O yılların güçlü sosyalist rüzgarı küçük yaşımızda bizi de etkisi altına aldığından yanımdaki abinin devrimci bir abi olduğunu anlamam uzun sürmüyor.

Lakin gerçekler de var. Karnımızın acıkması gibi.

Yol için Ankara’ da bir haftalık sağlık muayeneleri için yanımıza aldığımız ve tamamını kampa gelene kadar Çorum’un ünlü kiremit ve tuğla fabrikalarında çalışarak kazandığımız ve biriktirdiğimiz birkaç liradan başka paramız yok.

Lakin gerçekler de var.

İlk molada otobüsten inmiyoruz.

Yanımdaki devrimci abi bizi çağırıyor. Yanına gidiyoruz ama yemek teklifini kibarca kabul etmiyoruz.

Temmuz ayındayız, ama gece molasında Anadolu bozkırında kısa kollu gömleklerimizle üşüyoruz.

İlk defa bu kadar uzun mesafeli bir otobüs yolculuğu yapıyor olmanın verdiği heyecan ve meraktan olsa gerek, gece vakti geçtiğimizi hiçbir yeri göremesem de, gözümü kırpmıyorum.

Uyanık halim yanımdaki devrimci abi ile sohbetimi artırıyor.

Elazığlı olduğunu söylüyor devrimci abi.

Ne iş yaptığını sormuyorum, hala da kimsenin ne iş yaptığını asla sormam.

O yıllardanmış demek ki.

Sabaha doğru ikinci molada gerçekler biraz daha kendisini hissettiriyor, karnımız çok acıktı.

Bu sefer devrimci abimiz ısrar ediyor ve bize yemek ısmarlamak istediğini söylüyor.

Halimizden mi anladı, aç olduğumuz çok mu belli mi oluyor, yoksa beni kendisine sempatizan mı buldu, bilemiyorum.

Devrimci abinin ısrarını bir şartla kabul ediyoruz.

-Yemek yiyin.

-Hayır, aç değiliz.

-O zaman karpuz yiyin, karpuz söyleyeceğim.

Bozkır gecesinin bu ayazında üstelik buz dolabından çıkmış karpuz yenir mi?

Yeniyor.

Gerçekler hala yerinde duruyor.

Açız.

Ama devrimci abiyi kırmak da olmaz.

Diğer yemeklerden daha ucuz olacağını ve devrimci abiyi daha az masrafa sokacağımızı düşünerek karpuzu kabul ediyoruz.

Tamam, diyoruz.

Karpuzdan ikişer parça yiyoruz.

Gerçekler derinleşiyor.

Soğuk karpuz, kısa kolla üşüyen benimizi Anadolu bozkırının ayazında daha da üşütüyor.

Ankara otobüs terminaline sabah erken saatlerde varıyoruz.

Devrimci abimiz adının Hüseyin İNAN olduğunu söylüyor.

…/…

Hep bir akademisyen olmak isterdim.

Mühendislik bilimleri değildi istediğim.

Benim istediğim etnoloji, etno-kültürler, sosyal antropoloji ve halk bilim alanlarında uğraşmaktı.

Kendisi makine-mekanik mühendisliği alanında çok değerli bir bilim adamı olmasına rağmen, Oğuz ATAY’ ın bence en güzel eseri BİR BİLİM ADAMININ ROMANI- MUSTAFA İNAN kitabını okuyana kadar Mustafa İNAN’ ın sosyal ve edebiyat konularında da en az mekanik konusu kadar meraklı ve bir bilim adamı titizliğinde olduğunu bilmiyordum.

Mustafa İNAN kitabını defalarca okumama rağmen hep aynı heyecan ve hep yeni keşfettiğim bir yanı ile karşılaşmak bendeki umudu tazeliyor.

“Ben babamı ileri yaşlarımda ve hep başkalarının anlatımları ile tanıdım,” diyor Mustafa İNAN’ ın oğlu.

Mustafa İNAN’ ın eşi unutulmaz ve ilk kadın arkeologlarımdan Jale İNAN’dır.

Bir yarı yıl tatili için Türkiye’ye gelen oğluna “sen üniversiteye git babanın dersine katıl” diyor.

Mustafa İNAN, İTÜ’ de Mekanik hocasıdır.

Babasının dersine giren oğlu bakın babasının dersini nasıl anlatıyor.

Dersin konusu zincir eğrisi idi. Ders başladıktan sonra kapı "gırç" ederek açıldı ve gecikmiş bir talebe içeri girdi. Arkadan bir daha, bir daha. Babamın yavaş yavaş tolerans sınırının zorlandığını ben anlıyordum. En sonunda "beyler, biz sizlerden önce derse geliyoruz, yoklama yapmıyoruz; gelmeye mecbur değilsiniz" diye tepkisini gösterirken, bunlardan bihaber birisi daha sınıfa girmeye yeltenirken, öğrenciler işaretlerle girmesini önlediler. Sonra da geç gelenin sınıfa girmemesini ihtar eden bir yazıyı kapıya astılar. Dersi hiç not kullanmadan, tahtayı hiç silmeden ve tam saatinde konuyu tamamlamış olarak bitirdiğini hatırlıyorum. Tüm öğrenciler ve ben adeta büyülenmiş gibiydik.    

Oğlu Hüseyin İNAN, Mustafa İNAN’ ın en sevdiği şarkının Mustafa Çavuş’un hisarbuselik makamındaki aşağıdaki şarkı olduğunu söyler babasını anlatırken.

Münir NURETTİN ne de güzel okur.



Dök zûlfünü meydâna gel
Sür atını ferzâna gel
Al daireni hengâma gel

Bülbül senin gülşen senin
Yâr yâr ammân ammân
Âşıkınım hayli zamân
Dîl muntazır teşrîfine gel ammân ammâ


…/…

Bizi Ankara’ ya getiren Murat Turizm otobüsünde yanımda oturan devrimci abinin adının Hüseyin İNAN olduğunu öyle hemen kabul etmek kolay olmuyor benim için.

Öyle ya, benim gibi yeni yetme devrimci sempatizanla göre bildiğimiz Hüseyin İNAN Deniz ve Yusuf yoldaşları ile bir Cumartesi günü, 06 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Ulucanlar Cezaevi avlusunda asılarak öldürülmüşlerdi.

İyi ama benimle gece boyu konuşan, aç olduğumuzu yüzümüze vurmadan ve bize sadece bir parça karpuz ısmarlayarak gönlümüzü çelen Elazığlı Hüseyin İNAN kimdi?

Kayseri Sarız’dandı Hüseyin İNAN.

Bir eşkıya türküsü vardır, sanki ona ağıttır.

Pınarbaşı’dır elimiz

Sarız’dan geçer yolumuz

Böyle zaman olmaz olsun

Çift gelir bizim ölümüz.

Denizlerin ölüsü çift değil, üç geldi, ama birisi Sarız’dandı.

…/…

Halk takvimi yılı Kasım ve Hızır ayları olmak üzere ikiye ayırır.

Altı Mayıs ile başlayıp, sekiz Kasım gününe kadar devam eden aylar halk takviminde “Hızır ayları” olarak bilinir.

Hepsi Anadolu’nun kadim ve yerel inançlarına dayanır, kimi zaman Hıdırellez, kimi zaman Aya Yorgi günü olur altı Mayıslar.

…/…

Üçü de İNAN- ın ki HÜSEYİN’ di.  


Paylaşmak güzeldir. 

1 Mayıs 2019 Çarşamba

DEĞİŞİK HİKAYELER-4


Bazı eski Türk filmlerinde kötü adamlardan birisi iyi adamlardan birisini öldüreceği zaman önce iyi adama diz çöktürür sonra da basar kurşunu ve ardından şu sözü söylerdi: Tebdili mekanda ferahlık vardır.

Ölen iyi adam tebdil-i mekan eyliyordu, dünyasını değiştiriyordu.

Kötü adamın arkadaşları “sen ne yaptın?” diye sorduklarında ise, “hiiiç adam tebdili mekan eyledi,” derdi.

Hava değişimi, diyoruz şimdi, eskiler ise hala “hava tebdili” diyor.

Eskiden askerlik hizmeti erler için yirmi uzun aydı ve askerlik hizmetine gelen erler o kadar uzun sürecek askerlik süresince bir yolunu bulup hava değişimi almaya çalışırlardı. Hava değişimi ise torpiller bir yana, öyle kolay verilmezdi.

Ya bir ameliyat olacaksın veya bir bulaşıcı hastalık veya çürüğe ayrılacaksın.

Ameliyat olmak için sıraya giren erler vardı benimle birlikte askerlik yapan.

Urfalı bir delikanlı yüzündeki yanık izini düzelttirmek için askeri hastaneye yattığında aslında aklında olan sadece ve sadece üç aylık hava değişimi izni idi.

Zavallı delikanlı yüzündeki sargılar açıldığında görünüşü eski halinden daha kötüydü.

…/…

Oysa “hava tebdili veya hava değişimi” sadece askerlik görevini yapanlara değil, en çok da veremlilere verilirdi. Veremlilerin en çok rahat edecekleri, onlara havası değişik, temiz ve ferah gelen yerler sanatoryumlardı.

Heybeli Sanatoryumu kimlere mekan olmamıştır ki hava tebdili için? İnönü, Rıfat ILGAZ,  Devrekli şair Rüştü ONUR kimler, kimler?

Ya Keçiören Sanatoryumu?

Şimdi ikisi de yok.

Yaylalar hep tebdili hava içindi eskiden, bakmayın şimdi yeme içme, turizm ve kirlenme olduğuna.

…/…

50’li yıllarda TRT radyolarında en çok istek alan türkülerden birisi Muharrem ERTAŞ Usta’nın sesinden KAZIMIM Türküsü ise diğeri de Hacı TAŞAN Usta’nın sesinden ANKARA’DA YEDİM TAZE MEYVEYİ Türküsü idi.

O yıllar hala yokluk ve kıtlık yıllarıdır.

Bazen hava tebdili yerine, hava değişimi yerine veremli bir genç kızın hayatında hiç yemediği “taze bir meyve” onun için her şeyin değişmesi anlamına gelmez miydi?

Hacı Emmi çok yaman söyler.

Üstelik veremli genç kızımız taze meyveyi de yediği halde, doktoru onu son çare “tebdili hava” için hava değişimi için köyüne yollamıştır.

Angara’da yedim taze meyvayı
Boşa çığnamışım yalan dünyayı
Keskin’den de sildirmeyin künyayı
Söyleyin anama anam ağlasın
Babamın oğlu var beni neylesin.

Trene bindim de tren salladı
Zalım doktor ciğerimi elledi
İyi olursun diye köye yolladı
Söyleyin anama anam ağlasın
Anamın oğlu var beni neylesin

…/…

Eskiden devlet memurları, en çok da öğretmenler ve subaylar ilk atamalarında istemedikleri bir yeri çekerlerse, hemen o anda kuraya tabi olan yanındaki birisini bularak tayin yerini değiştirebiliyordu ve bu çok sık yapılan bir şeydi.

Yapılan bu tayin yeri değişikliğine dilimize Farsça’ dan geçmiş olan “becayiş” denirdi.

Çoğu öğretmen ve subay ise becayişin uğursuz olduğuna inanır ve böyle bir şeye asla girişmez ve çektiği tayin yeri kurasına razı olurdu.

Hatırlarım.

Becayiş ile tayin yerini değiştiren bir subay ağabeyimin gittiği görev yerinde önce eşini, sonra çocuklarını kaybettiğini, hayata küstüğünü.

…/…

Benim yaşadığım kültürel coğrafyada ise “değişik” diye bir evlenme biçimi vardır.

Erkek kardeşi olan bir genç kızın evlenmek istediği erkeğin de bir kız kardeşi varsa, o zaman kızlardan birisi bir erkeğe, diğeri diğer erkeğe varırdı.

Bu evlenme şekline “değişik olma” denirdi.

Evlenen kızlardan birisi diğeri için “değişik” olurdu veya gelinlerden birisi diğerini “o benim değişiğim” diye çağırırdı.

Köyde herkes o kadınları örneğin Ayşe’nin değişiği, Fadime’nin değişiği, diye bilirdi.

Bunun için kız kardeşleri olan erkeklerin de önceden anlaşmaları gerekirdi.

Böyle evlilikler pek de uğursuz sayılmazdı, ama çok yaygın da değildi, zira bu tür “değişik olma” işi daha çok yoksul ailelerin yaptığı bir şeydi.

Mehmet Dayım eşi Lütfiye ile evlendiğinde, kendi kız kardeşini yani benim Sultan Teyzemi de Lütfiye Yengemin erkek kardeşi ile evlendirmiş.

Yani Mehmet Dayımın eşi Lütfiye Yengem ile Sultan Teyzem “değişik.”

Zavallı Lütfiye yengem çok genç yaşta dünyasını değiştirdiğinde veya filmdeki o kötü adamların demesiyle tebdili dünya eylediğinde geride üç oğlan bir kız kalmıştı.

Ya Sultan Teyzem?

Yeni öğrendim.

Zeynep Teyzeme sordum.

Zavallı Sultan Teyzem, gencecik yaşında daha ilk çocuğunu doğururken muhtemelen doğum anomalisinden hayatını kaybediyor.

Bebek mi?

O da hiç yaşamamış.

…/…

Değişim değil asıl mesele, asıl mesele değiştirmek, umutla aşk ile.

Aşk illaki

15 Nisan 2019 Pazartesi

EĞİN’ E YOLCULUK *

“Hani nerede?” diye telaşla ortalarda dolaşan kadın Ankara Garı’nın 1. Peronunda bir sağa bir sola umutsuz gözlerle bakıyor.

Orta yaşın üzerinde, hafifçe kilolu, başındaki yazmasının altından alnına düşmüş boyasız perçemi yüzündeki hüzün kadını hemen ele veriyordu.

Kadının yanından ayrılmayan ve otuzlu yaşlarında olduğunu gösteren diğer kadının aynı telaşla olmasa da “anne gel artık gidelim” demesiyle onun “hani nerede,” diyen kadının kızı olduğunu anlıyorum.

Tren garları ne kadar çok insanın gönderdi de geri dönmediler kim bilir?

Kim bilir kaç kişi kavuşma umuduyla gelen trenleri beklediler günlerce, aylarca?

“Bu kadın her hafta aynı ve saatte gelir,” diyor, başımı kaldırdığımda göz göze geldiğim kırmızı kasketi ile bir yol memuru.

Oysa ben her zaman Atilla İLHAN’ ı, Kaptan’ ı hatırlarım garlara her gelişimde.

BELÂ ÇİÇEĞİ

alsancak garı'na devrildiler
gece garın saati belâ çiçeği
hiçbir şeyin farkında değildiler
kalleş bir titreme aldı erkeği
elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler
çantasını karısı taşıyordu

hiç kimse tanımıyordu kimdiler
gece garın saati belâ çiçeği
üçüncü mevki bir vagona bindiler
anlaşıldı erkeğin gideceği
bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler
bir türlü karısına bakamıyordu

ayaküstü birer bafra içtiler
gece garın saati belâ çiçeği
şimdiden bir yalnızlık içindeydiler
karanlık gelmişi geleceği
birdenbire sapsarı kesildiler
vagonlar usul usul kımıldıyordu

…/…

Saat henüz 13.00.

Doğu Ekspresi saat 18.00 kalkacak.

Yağmur hiç durmadan yağıyor ve hava oldukça soğuk.

Ankara’ da öğrenciliğimden aşina gri bir hava var.

Gar binasının tarihini ve mimarisini bilmek o soğuk ve gri Ankara havasında insanı bir parça ısıtıyor.

1892’ de Ankara’ya gelen tren için şimdiki muhteşem gar binasının yapılması 1937 yılını bulur.

Şekip AKALIN’ın yaptığı bu güzel binanın yerinde bulunan “Direksiyon Binası” şimdi Gar Müzesi.

İnsanların hafızası olduğu kadar, binaların da hafızası vardır.

Direksiyon Binası gün gelip de bir ülkenin kurtuluşu için önemli adımların atılacağı, askeri planların yapılacağı, kurtuluşu örgütleyen Mustafa Kemal için Ziraat Mektebi’ nden sonra uzun süre ikamet ettiği bir yer olduğunu çok iyi hatırlıyordur.

…/…

Yağmur ve soğuğa aldırmadan Ankara’nın Harbiye ve üniversite öğrencilik yıllarından ezberimdeki yollarına düşüyorum.

Resim Heykel Müzesi’ ne gitmeyeli kaç yıl oldu acaba?

Ya hemen yanında, aynı hizada, adeta komşu bina gibi duran ve son ziyaretimden bu yana önünden kim bilir kaç bin kere geçtiğim Etnoğrafya Müzesi hafızasını bir yoklasa benim kendisini en son ziyaretimi hatırlar mı acaba?

Doğrusu bunu ben de bilmiyorum.

Bunu bilebilmek için binalarla konuşmak, sohbet etmek gerekir.

Antik şehirlerle de…

Hasan HÜSEYİN Sagalassos’ a, Azime Hanım’ ın peşinden gelip antik kentle sohbete başladığında kendiliğinden dökülüvermişti o destan şiir AĞLASUN AY ŞAFAĞI.

Arif HİKMET KOYUNOĞLU bilemezdi yaptığı binanın modern müzecilik anlamında Türkiye’ nin ilk müzesi olacağını.

Bilemezdi aynı binanın 21 Kasım 1938 tarihinden 10 Kasım 1953 tarihine kadar Atatürk’ ün naaşı için bir ANIT KABİR olacağını.

İtalyan heykeltıraş CONANICA daha sağlığında ve 1927 yılında yaptığı Atatürk heykelinin ülkenin en güzel heykellerinden birisinin olacağını bilemezdi.

…/…

Ama şimdiki adı İstiklal olan kadim Romanyot Musevilerin bir zamanlar Ankara’nın bu en güzel mahallesinde yaşadığını ne bir Ankaralı bilir ne de bu Musevi Mahallesi – İstiklal Mahallesi’ nde ayakta kalmaya çalışan Sinegog ve o hüzün barındıran Musevi evleri.

Sinegogun hafızasını zorlamak istemiyorum.

Etnoğrafya Müzesi’ nden, çıkarak İtfaiye Meydan’ına iniyorum.

Opera binasının karşısında duran İller Bankası’nın o güzelim mimarisi ile merkez binasının yerine Ankara Kalesi’nin siluetini kapatacak dev boyutlarda bir cami yapılmış.

İtfaiye Meydanı yağmura rağmen hala canlı.

Bit Pazarı hala müşterilerini ağırlıyor.

Şengül Hamamı’ nı bulursam, Sinegog’ u bulacağımı, ama bunun için önce Kumrucu Sokağı bulmam gerektiğini kim söylüyor bana?

Mart ayından kalan BAŞKENTLERDEN PAYİTAHTA gezimizden birisi mi?

Sinegog kapalı.

Ama mahalle terk edilen evleri ile, daracık sokakları ile sanki bir şeyleri anlatıyor hala.

…/…

“Yok, hani, nerede?” diyor orta yaş üzerindeki kadın.

Kızı olduğunu tahmin ettiğim kadındaki telaş azalmış.

…/…



Musevi Evleri hüzün kaplı

…/…

Osman Nuri Safranbolu’ dan kalkıp Ankara’ ya geldiğinde  Eyüp Sabri TUNCER henüz hayatta değildi.

Osman NURİ o meşhur “beyaz lokumunu” yaptığında o beyaz lokumu en çok sevenlerden birisinin Nazım HİKMET olacağını bilemezdi.

Eyüp SABRİ ise 1963 yılında Ankara üzerinde Ulus’ ta hava çarpışarak düşen uçaklardan dolayı 120 kişinin öldüğünü, ortalığın ana baba gününe döndüğünü, ama yaklaşan Ramazan Bayramı’ndan dolayı kolonya almaya gelenlerin oluşturduğu kuyruğun 500 metreyi bulduğunu, buna rağmen sıramı kaybederim diye, kimsenin kuyruktan çıkıp olay yerine gitmediğini bilseydi bu hafıza    Ankara’ nın hafızası mı olurdu?

Ya Anafartalar Çarşısı’ndaki o seramik hazinesini hangi bina daha fazla hafızasında tutabilir ki?

Yarım kilo beyaz lokum alıyorum.

Eyüp SABRİ hala kapalı.

…/…

Ankara veya Şekip Bey’ in garındayım.

Yeni yapılan gardan söz etmek istemiyorum, zira bu yeni garda hafıza olacağına inanmıyorum.


Saat 17.00, daha hareket saatine bir saat var, ama Doğu Ekspresi 1 no’lu perona yanaşıyor.

Telaş içindeki kadın ortalarda görünmüyor.

Hareket saatine bir saat var, ama yataklı vagonuma geçip, gelen giden yolcuları izliyorum.

…/…

Saat 18.15 ve hareket ediyoruz.

Yataklı vagonda odamda bir ben varım.

Kapım açık.

Elmadağ’ a gelmeden Erzurum aksanı ile konuşan şık giyimli yaşlı bir amca açık oda kapımdan başını uzatıp “Sprechen Sie deutsch?”  (Almanca biliyor musun?) diye soruyor.

“Ja” (evet) diyorum.

Şık giyimli yaşlı amca Erzurum aksanı Almancası ile bana odada katlı halde bulunan yatakların nasıl açılması ve kurulması gerektiğini anlatıyor.

…/…

Uyandığımda güneşin doğmuş olduğunu fark ediyorum.

Anadolu bozkırından geçiyoruz.

Öyle huzur verici ki.

Daha Çetinkaya istasyonuna gelmemişiz anlaşılan.

Çetinkaya İstasyonu adını efsane Ali ÇETİNKAYA’ dan alır.

Birazdan ÇETİNKAYA İstasyonu görünüyor ve artık DİVRİĞİ sonrası ise DİVRİĞİ – BAĞIŞTAŞ arası ÇALTI SUYU KANYONU.

Divriği Çaltı Suyu kıyısında kurulmuş eski bir başkent olmasının yanında belki de hafızasını en çok yitiren bir PAVLİKAN yerleşimi.

Divriği’yi geçiyoruz, ama Doğu Roma baskısı, Ortodoks baskılar altında zulüm gören ve Paulusçu diye bilinen Anadolu’nun bu IŞIK insanlarını günümüz Anadolu Alevilerine bağlayan yol nereden geçiyor acaba?

Divriği ve Nuri DEMİRAĞ - BAŞKENTLERDEN PAYİTAHTA projemizin içinde olduğu için beni büyüleyen Çaltı Suyu’na dönüyorum.

…/…

Başımı aniden trenin gidiş yönünde sola çeviriyorum.

ÇÜREK mi yazıyordu köy levhasında?

CÜREK Mİ?

Cüneyt ARKIN’ ın gerçek adını hangi Cüneyt ARKIN filmi oynatan sinemanın hafızası hatırlar?

FAHRETTİN CÜREKLİBATUR

Hep CÜRET, derdik küçükken, çünkü CÜREK olamaz, anlamsız derdik kendi kendimize.

Kırgızca bize o coğrafyada konuşulan Türkçe’ de ve Tatarca’ da "y" harflerinin   "c"  olarak okunması gerektiği öğretmişti.

Cüneyt ARKIN Eskişehirli bir Tatar değil mi?

Gördüğüm köy levhası ÇÜREK değil, CÜREK. CÜREK de değil, aslı YÜREK.

CÜREK ise MTA’nın genç yaşında oralarda, Divriği’ de bulduğu demir madeni yataklarının işletilmesi için kurulan bir madenci kenti.

Kozlu gibi.

CÜREK ülkenin kısa zamanda neler yaptığını anlatıyor bize.

Seksenlerin başında terk edilen CÜREK hafızasını yoklasa bize neler anlatırdı kim bilir?

Belki de en çok birisi vagonlarla demir cevheri taşımak için yapılmış olan, diğeri kara yolu ulaşımı için yapılmış ve 45 derece açı ile yan yana yapılmış iki taş kemerli köprüyü mü anlatırdı?




 Yoksa Divriğililerin CÜREK için “orası PARİS” dediklerini mi?



Saat 08.30, Bağıştaş İstasyonu’ndayım.

Karasu istasyonun hemen önünden akıyor.

Çaltı Suyu ile Karasu Eğin’ e varmadan kavuşacaklar.

Çaltı Suyu’ nun demir cevheri rengindeki bulanık suyu Karasu’ nun berrak rengine karışacak ve Eğin’ den Keban’ a (ahh orası da GABAN / KABAN değil mi?)  varmadan Murat Suyu ile birleşerek ortaya koca bir FIRAT Nehri’ni çıkaracaklar.

…/…


Eğin’ e neden geldim,  hafızamı yokluyorum.

Gurbete en çok çıkanların, en içli GURBET türküleri yakan ve gurbet türkülerini  en iyi söyleyenlerin Eğinliler olduğunu bildiğimden midir?

İnsanlar gurbete ve yola neden düşerler?

…/

Kadın hala birinci peronun önünde sağa sola bakıyor, nerede kaldı, diyor.

Kırmızı renkli kasketi ile yol memuru elindeki ışıklı işareti kaldırıyor, yeşil tarafını makiniste doğru çeviriyor ve lokomotife yol veriyor.

Aklımda bir tek ihtimal kalıyor, beyaz vagon, Mustafa Kemal’ in Yurt Gezileri için hazırlanmış olan ve şimdi gar binasında sergilenen beyaz vagon.

Kadın hep beyaz vagonun önündeydi…

09-10 Nisan 2019


(*) Başlık sık sık yaptığım gibi büyük insanlardan ödünç aldığım bir başlık. Büyük PUŞKİN’ den ERZURUM’A YOLCULUK



   


10 Nisan 2019 Çarşamba

KİM VAR İMİŞ BİZ BURADA YOĞ İKEN* - 1 Yusuf Ziya Bahadınlı




Anam beni severken öpücüğe boğar, bakar bakar “köşek gözlüm yavrum benim, köşek gözlüm” derdi.

“Anamım bana neden “köşek gözlüm” dediğini bilirdim. Köşek; deve yavrusuydu, yeni doğduğunda gözlerine bakmaya doyum olmazdı: Işıklı bir karalığı vardı, insanlara bir şeyler söyler gibiydi; derin, berrak ve hüzünlüydü.” 1)



…/…

Çok öncelerden yapmamız gereken bir ziyareti ancak bugün yapabiliyoruz.

Ziyaret ettiğimiz kişi ülkenin aydınlık yüzlü bir insanı, yaşayan bir hazine Yusuf ZİYA BAHADINLI.

Ortaokul yıllarımdan kitaplarını bildiğim ve “acaba şu BAHADIN da neresi,” diye hep merak ettiğim, lise yıllarımda siyasi mücadelesini öğrendiğim Yusuf ZİYA BAHADINLI, annesinin ona seslendiği gibi “köşek gözlü” Ziya Bey açıyor kapsını bize.

Doksan üç yaşında beden ve akıl olarak dimdik ayakta duran Ziya Bey asansörsüz bir binanın beşinci katından binanın dış kapısına inerek bize kapıyı açıyor ve bizimle o kadar merdiveni çıkarak bizi Saray Burnu manzaralı evine buyur ediyor.

Tanışmalar, tedirgin kısa sohbetlerden sonra sımsıcak bir aydınlık insan çıkıyor ortaya.

Kendini anlatmayı sevmiyor.

“Bize anlatmak istediğiniz bir anınız var mı?” diye soruyoruz.

-        Hepsi kitabımda, ben ne isem oyum, diyor.

TİP sürecinden konuya girelim diyoruz, “ben ne isem oyum,” diyor.

Ne meclisin içinde yediği ölesiye dayaktan ne de Çorum’ da bin kişinin linç girişiminden söz ederken yüzünde ve o köşek gözünde en ufak bir kırgınlık, dargınlık, kin ve nefret seziliyor.

…/…

Karacaoğlan’ın bir güzel şiiri vardır, çağlar ötesinden gelir ve yaşanana ve yaşanmakta olan her günümüzü damgasını vurur: Kim var imiş biz burada yoğ iken

…/…

Bu toprakların aydını, sanatçısı, şairi, yazarı, film yapımcısı, sosyalist siyasetçileri      (diğer siyasetler burada söz konusu değil), akademisyenleri komplekse varan bir güven ile belki, belki de Karacaoğlan’ın o evrensel sözünü hiç bilmediklerinden veya o söze aldırış etmediklerinden, bu ülke de hatta bazen de bu dünyada, bazı şeyleri ve hatta bazen de birçok şeyi ilk defa kendilerinin yazdığını, kendilerinin yaptığını, kendilerinin söylediğini, kendilerinin başlattığını, söyler veya  iddia ederler.

…/…

(…)
buna benzer bir şeyler söylemiştim
milat yok
demiştim, milat yer almayacak hayatımızda. 2)
(…)

…/…

Yukarıda saydığımız “bu toprakların” insanları yaptıkları işlerin miladını kendileri ile başlatırlar hep, nedense. Her şey onlarla başlamıştır sanki.

Dayak yemenin de bu topraklarda bir tür övünç meselesi haline geldiği, bir miladı olduğu bilinir.

En çok sözü edilen ve tarihe geçen dayak olayı, 1965 seçimlerinden sonra meclise giren 15 TİP (Türkiye İşçi Partisi) milletvekilinden birisi olan Çetin ALTAN’ ın mecliste yediği dayaktır.

Oysa mecliste ilk dayağı yiyen Yozgat milletvekili Yusuf ZİYA BAHADINLI’ dır, öldüresiye dövülür.

(…)

Nereden, nasıl çıkıp geldiğini anlamadığım biri de beni tekmeleyeme başlamıştı. Tanımıştım; nasıl tanımazdım, yine çevresine toprak saçıyordu! Bir gün önce annesiyle babasını görmüştüm. Meclis’ e Milletvekili oğullarını görmeye gelmiş olmalılardı, Ankara’nın bir köyündendiler. Giyinişleri, duruşları, davranışları, bilinen köylü ezikliğini sergiliyordu.

Kavga bittiğinde gözüm ona takıldı:

“Bunlar vuruyor, kendi açılarından belki de haklı olabilirler! Peki, sen neden tekmeledin” dediğimde: “Neden vurmayacakmışım” dedi, “Ben milletvekili değil miyim?” 3)

(…)

Bu dayak bile Çetin ALTAN adına yazılır, Yozgat’ ın Sorgun ilçesinin Bahadın Köyü’nden çıkan TİP milletvekili Yusuf ZİYA BAHADINLI sadece gülümser bu olaya sorduğumuzda.

…/…

68 kuşağının genç devrimci önderleri kendilerinden önceki kuşaktan, sosyalist olmayan, devrimci olmayan, ama “ihtilalci” olan Süvari Binbaşı Fethi GÜRCAN’ ın hayatını bilselerdi Ünye ve Nurhaklar ve Kızıldere nasıl olurdu?

78 kuşağı devrimcileri 68 kuşağı devrimcilerinin hayatlarını anlatan ve en fazla ve ne yazık 1000 adet ve sadece tek baskı yapan kitapların kaç kişi tarafından okunduğunu biliyorlar mı?

Her iki kuşak da “kendilerinden önce birilerinin buralarda olduğunu” bilmiyor mu acaba?

Köy Enstitülü öğretmen yazarlarımızdan hep Fakir BAYKURT, hep Mahmut MAKAL, hep Talip APAYDIN bilinir, hatırlanır.

Yusuf Ziya BAHADINLI da var idi ve hala var bu hayatta, şimdinin hikayecileri hikaye yazmayı neden ödül alma şartlı refleksine bağlarlar, hiç mi bir şey anlatmaz BAHADINLI?

…/…

-        Ziya Bey, biliyorsunuz Alper TAŞ bu yerel seçimlerde CHP Beyoğlu Belediye Başkan adayıydı.

-        Evet

-        Seçim kampanyası sırasında hiç size uğradı mı?

-        Hayır

Alper TAŞ’ ın yaşayan en yaşlı ve tek sosyalist milletvekili olan Yusuf Ziya BAHADINLI ile en azından seçim kampanyası sırasında neden görüşmediğini anlamak zor.

CHP ve Alper TAŞ’ ın kendilerinden önce de, Fatih MAÇOĞLU’ nun TKP adına girdiği seçimlerden önce de “kim var imiş biz burada yoğ iken” demeleri halinde karşılarına belki de ilk çıkacak kitap Yusuf ZİYA BAHADINLI’ nın bir seçim sürecinin nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatan ve çok çok gerilere giden “GÜLLÜCE’ Yİ SEL ALDI” kitabı oldurdu.

…/…

12 Eylül sonrası yapılan yerel seçimlerde sosyalist partilerin- ÖDP- ilk başkanlık kazandığı yerin HOPA olduğu bilinir.

Biraz da zorlama ile hani derler ya, teşbihte hata olmaz, “ite kaka”, HOPA’ da bir sosyalist belediye başkanlığı kazanıldığında, o kimselerin bilmediği, bilenlerin ise burun kıvırdığı Yozgat’ ın Sorgun İlçesinin BAHADIN Beldesi’ nin Hopa’dan çok daha önce ve 12 Eylül sonrası ilk sosyalist belediye başkanını çıkardığını kaç kişi bilir?

Karacaoğlan ne güzel demiş?

Ama belki de bir tür hastalık, küçük burjuva hastalığı, her şeyi kendimizle başlatmak, bütün miladı kendimizle başlatmak.

…/…

Ziya Bey bizim saat 11.00’ de geleceğimizi anlayarak, kalkıp bize çay yapmış.

En gencimizin kim olduğunu sorarak, saat 11.00’den beri kaynayan çay servisinin yapılmasını istiyor.

İmzalatmak için kitaplarını getirmiştik yanımızda.

Bize çalışma odasından paketler içinde olan, raflarda duran kitaplarını almamızı söylüyor.

Hepimiz üçer beşer alıyoruz kitaplarından ve hepimize, orada bulunmayan yakınlarımızın adına da hiç yorulmadan imzalıyor kitapları Yusuf ZİYA BAHADINLI o yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi ile.

Belki de en çok bizim Laz Kazım ULUTAŞ duygulanıyor, GÜLLÜCELİ KAZIM kitabını imzalattıktan sonra.

Ümran KALAFAT eksik olmasın, Ziya Bey’ in eski bir siyah beyaz portre fotoğrafını bulup bastırmış ve saydam bir cam çerçeve içine yerleştirmiş.

Fotoğrafın arkasına bir karton koymuş.

Fotoğrafı Yusuf ZİYA BAHADINLI’ ya hediye ediyoruz.

Çok duygulanıyor.

Fotoğrafın arkasındaki kartona hepimiz adımızı yazarak imzalıyoruz “Beyoğlu buluşması 05 Nisan 2019” notunu düşerek.

Meclise HDP çatısı altında girerek TİP’ e geçen iki Barış ATAY ve Erkan BAŞ’ ın  TİP’ e geçmelerinden önce veya sonra yaşayan en eski TİP’ li ve vekil oln Yusuf ZİYA BAHADINLI’ yı ziyaret edip etmediklerini sormaya dilimiz varmıyor.

Kalkıyoruz, veda vakti.

Yine gelin, hep gelin, diyor Ziya Bey.

Ama yine de son bir soru sormadan alamıyor Hasan SAYIL kendini.

Biraz da mahcup soruyor Hasan SAYIL:

“Erdal ÖZ hiç ziyaretinize geldi mi?”

Yanıt kısa ve net: Hayır

…/…

Erdal ÖZ, Denizlerin arkadaşıdır.

Dilim varmıyor, ama GÜLÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM kitabını neden yazdı?

Erdal ÖZ Can Yayınlarının kurucusu ve sahibiydi.

Artık hayatta değil.

Can Yayınları ile Yusuf ZİYA BAHADINLI’ nın evi aynı sokakta ve apartman kapıları birbirine sadece ve sadece 10 metre uzaklıkta.

Erdal ÖZ’ ün kim var imiş biz burada yoğ iken, dediğini hiç duyan var mı?

…/…

Çorumlu olduğumu söylüyorum.

O köşek gözlerinde tatlı bir kıvılcım çakıyor.

“İlk gördüğüm Çorumluyu dövecektim, kendime söz vermiştim,” diyor. Kafatasında oluşan çukurluğu bize gösteriyor ve bunu Çorumluların yaptığını söylüyor.

“Arkadaşlar tutsun beni, doyasıya dövün, boynum kıldan incedir,” diyorum.

(…)

O ise bilerek, düşünerek yapıyordu: yüzlerce kişi peşimizdeydi, vuruyordu, sövüyordu, taşlıyordu…

“Birlikte yürüyelim ağabey!”

Atılan taşlara, sövgüye, vurmaya ve belki de olası ölüme birlikte yürümek istiyordu. 4)

(…)

Çorum’ da 1000 kişinin linç girişimi karşısında yine bir başka Çorumlu giriyor Yusuf ZİYA BAHADINLI’ nın koluna birlikte yürümek için.

Bu topraklarda BİRLİKTE YÜRÜYENLER de vardı kimseler buralarda yoğ iken.

Birlikte yürüyeceğiniz, belki de olası ölüme birlikte yürüyeceğiniz, sevdanız olsun.

Aşk illaki

(*)

Kim var imiş biz burada yoğ iken

Karac'oğlan der ki, bakın geline
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş, biz burada yoğ iken


1)  Ben Kim İsem Oyum, Yusuf Ziya BAHADINLI
2) Kötü Şiirler, İsmet ÖZEL
3) Meclis’in İçinde Vurdular Beni, Yusuf Ziya BAHADINLI
4) Ben Kim İsem Oyum