4 Ekim 2024 Cuma

EMANET SES – BİRİNCİ BÖLÜM

Hattuşa’ya gelirken yanımda getirdiğim az sayıda eşyanın yanında kolilerin içinde kitaplar ve müzik CD’leri de vardı.

O CD’lerden birisi benim için çok değerliydi ve 1996 yılından bu yana nereye gitsem onları da götürüyor, saklıyor ve koruyorum.

O CD’de sadece müzik değil; bir kültür, bana çok yakın Alacahöyük ve oralı 13 yaşındaki Hatice Deklioğlu da saklıdır.

Hatırla Hattuşa, diyorum, bu CD albümle ilgili neler hatırlıyorsun?

-Hiçbir şeyi unutmadım ki.

CD albüm bana ulaştıktan itibaren albüm hakkında her gün farklı bilgiler edinerek 6 Temmuz 2020 gününe kadar geliyorum.

Artık bu kadar beklemek yeter, Alacahöyük’e git ve 13 yaşındaki Hatice Deklioğlu’nu bul, diyorum kendi kendime.

Karavana, beyaz deveye, Nikkal’e atlayıp düşüyorum Alacahöyük yoluna.

Ama önce CD albüm, Bela Bartok, Ahmed Adnan Saygun, Hamit Zübeyr Koşay ve 13 yaşındayken sesi fonograf kovanlarına kaydedilen Hatice Deklioğlu.

Ama ondan da öncesine gidelim.

EMANET SES

Ondan da öncesinde Emanet Çeyiz adlı olağanüstü güzel bir kitap çıkar karşımıza.

Mübadelede, Denizli-Honaz’dan giden Rum bir ailenin gelinlik çağda olan kızlarının dedesine emanet edilen çeyizinin yazar Kemal Yalçın tarafından sahiplerine ulaştırılması çabasıdır anlatılan.

Roman gerçek bir olaya, emanet-teslimata, dayanmaktadır.

Biz de sıkça tekrar ettiğimiz bir sözü yine tekrar ederek “Kim var imiş biz burada yoğ iken,” deyip etrafımıza baktığımızda Kemal Yalçın’ın bu eserini görürüz.

Bu roman adı bize de ilham olur, Biz de yazımızı “Emanet Ses” olarak yazmaya, gerçek kişilere ve olaylara dayanan hikâyeyi anlatmaya başlarız.

Hatırla Hattuşa, deyince Kemal Yalçın da dahil oluyor hatırladıklarıma.

Çeyiz veya somut başka bir şey emanet olur da, ses nasıl emanet olur acaba? Onu yazmaya çalışacağız.

Gevheri’den alınan güzel bir Alvar deyişi selamın da emanet edilebileceğini anlatır.

Emanet etmişsin geldi selamın

Gül yüzlü cananım aleyküm selam

Emanet edilen ses kimin sesidir, kimden emanet alınmıştır, kime teslim edilecektir, yazımızın özü budur.

MACARİSTAN’DA YAYINLANAN BİR CD ALBÜM

1996 yılı, Kasım ayı.

05 Kasım 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin kültür sanat köşesinde Feza Tansuğ imzalı bir yazı dikkatimi çekiyor.

Yazı dünyaca ünlü Macar Etnomüzikolog Bela Bartok’un Anadolu’da kaydetmiş olduğu Türk Halk Müziği derlemelerinin iki CD’den oluşan bir albümde yayınlandığından söz ediyor.

 

5 Kasım 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Feza Tansuğ yazısı

Bu kadar kısa bir bilgi-haber bile beni çok fazla heyecanlandırıyor.

Bela Bartok’u ve Türk ezgileri çalıp söyleyen Macar müzik gruplarını uzun zamandır biliyorum.

Bu CD albümü de mutlaka almalıyım. İyi, ama nasıl?

Türkiye’de kadın-erkek çok değerli âşıkların, ustaların, mevlithanların, gazelhanların saz ve ses eserlerinin bile hiç kaydedilmemiş olduğunu, kaydedilenlerin ise derli toplu bir şekilde yayınlanmamış olduğunu düşünürsek, bu CD’leri hangi müzik ithalatçısı firma alır da Türkiye’de satabilir ki?

Birkaç müzik şirketi dışında para getirmeyecek bu tür işlere kimse girmiyor. Devlet ise Kültür Bakanlığı olarak bu tür işlerden o kadar uzak ki. Büyük ve pahalı yapımlar hep popüler ve para getiren işler oluyor.

Avrupa’nın ulusal kütüphanelerinde veya özel koleksiyonlarda bulunan el yazması eserlerimiz gibi, daha ilk icadından itibaren fonografa ve daha sonraları taş plaklara kaydedilmiş olan değerli ses ve saz eserlerimizin peşine düşen var mı acaba?

Bunu başta Kültür Bakanlığının üstlenmesi ve yapması gerekir oysa.

Neyse, konumuz bu CD albüm ve ben bu albümü nasıl edinebilirim?

O yıllarda çalışmış olduğum firma Macaristan’dan fren parçaları ithal ediyor ve ben ithalattan sorumluyum.

Konuyu benimle muhatap olan ve yazışmalar yaptığım Macar meslektaşıma e-posta ile yazıyorum. Macaristan’da böyle bir CD’nin yayınlanmış olduğunu ve onu nasıl edinebileceğimi soruyorum.

Neredeyse dakikalar içinde gelen cevapta meslektaşımın CD’yi bulabileceğini söylemesi heyecanımı daha da artırıyor.

Çok geçmeden, bir haftadan bile kısa sürede beklediğim albüm geliyor.

Albüm ve kargo bedelini ödemek istiyorum karşı tarafa, asla kabul etmiyor.

Bunu iki türlü açıklayabiliyorum.

Birincisi, Macar meslektaşım için albüm ve kargo ücretinin pek dikkate alınacak kadar bir bedelinin olmayışı;

İkinci ve bana göre önemli bir neden ise, meslektaşımın bir Macar olarak dünya çapında kendi ulusal gururları olan Bela Bartok’un bu çalışmasının Türkiye gibi bir ülkeden ve sanayi sektöründe çalışan birisinden talep görüyor olmasıdır.

O dönemde bu albümü Türkiye’de benden başka talep edip yurtdışına sipariş eden oldu mu, bilemiyorum.

KÜLTÜR ÜLKESİ MACARİSTAN

Sosyalist sistemin 1991’de çökmesiyle COMECON da dağılmış, Macaristan o sistem içindeki ülkelerin en dip noktasına inmişti.

Albümün yayınlandığı 1995 Aralık ayında Macaristan hem yoksul, hem toparlanmaya çalışan bir ülkedir.

Böyle bir durumda ülkelerin ilk yapacakları şey, kamu harcamalarını kısmak olur.

Oysa Macaristan her şeyde tasarruf yapmış olsa bile, kültürel harcamalarda tasarrufa gitmiyor anlaşılan. Zira bu durumda, zamanında yapılamayan kültürel harcama ve yatırımlar ileride belki de hiç yapılamaz, düşüncesiyle elimdeki bu albümün CD olarak yayınlanması için tasarrufa gidilmiyor.

Bu ülke, henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, Milli Mücadele yıllarında mecliste alınan kararlarla, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelen sıkıntılı ve yoksul günlerde bile yurtdışına öğrenci göndermekten asla tasarruf etmiyordu.

Aynı şekilde, o dönemlerde yapılan abidevi ve sanatsal gücü çok yüksek binaların yapımından asla vazgeçilmiyordu.

CD albümü yayınlayan Macarların başka bir ulusal gururu Hungaroton şirketi 1995 yılında özelleştirilene kadar bir devlet kuruluşudur ve hem Macar hem de dünya müzik kültürüne, arşivine akıl almaz katkıları olmuştur ve bu görevi halen sürdürmektedir.

Bu şartlarda yayınlanan bir CD albüm Türkiye açısından büyük bir kazanımdır.

ALBÜM ELİME GEÇİNCE

Albüm elime geçer geçmez ilk yaptığım şey heyecanla ve zarar vermeden paketi açmak oluyor.

Kapakta Anadolu’da, Osmaniye’de bir at arabasının üzerinde çekilmiş iki adamın fotoğrafı dikkat çekiyor.

Soldaki, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük etnomüzikologlarından Macar Bela Bartok, sağdaki ise bizim ve dünya müzik çevrelerinin Türk Beşleri olarak bildiği beş müzikoloğumuzdan birisi Ahmed Adnan Saygun’dur.

CD albüm tanıtım yazısında aşağıdaki İngilizce metin yer alır.

“The Turkish Ministry of Education asked two teachers of composition from the Ankara Concervatory to accompy us, to allow them to see how we went abut collection folk music in situ.”[1]

Tercümesi:

“Maarif Vekaleti bu derleme gezisine Ankara Devlet Konservatuvarında kompozisyon öğretmenleri olan Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses’in de halk müziği derlemesinin in situ halde nasıl yapıldığını görmeleri için onların da eşlik etmelerine izin vermemizi rica etti.”

 

Derlemeciler Toros Dağlarının eteklerinde, konar-göçer Yörük-Türkmen obalarının yayladan döndüğü kışlak yollarındalar. Yüzlerinden yapacakları işin kendinden emin tavırları okunuyor.

Tarih: 19 Kasım 1936

 

CD albümün kitapçık kapağından

 

Fotoğrafın orijinal hali, at arabasıyla (Emre Aracı kitabından)

Hemen albüm kitapçığını çıkarıyor ve kaydedilen seslere bakıyorum.

Gözlerime inanamıyorum.

Albümün birinci CD’sinde ilk üç parçanın seslendireni Hüyüklü.

Hüyük, bizim bugün Alacahöyük olarak bildiğimiz ve Atatürk’ün talimatlarıyla 1935 yılında kazılmaya başladığında ortaya çıkan Hatti-Hitit buluntularını dünyanın nefesini tutmuş şekilde izlediği yerin o zamanki adı.

Anadolu’da “Hüyük-Höyük-Üyük vb.” olarak bilinen çok sayıda yerleşim yeri olduğundan, bunların birbirine karıştırılmaması için önlerine veya arkalarına orayı tanımlayan veya tarif eden isimler takılmıştır.

Çorum-Alaca ilçesine bağlı Hüyük, Alaca-hüyük

Eskişehir’e bağlı Hüyük, Boz-üyük olmuştur.

CD Albüm Kitapçığı, sayfa 2-İlk üç kayıt Hüyüklü (Alacahhöyük) Hatice Deklioğlu’nun sesinden

İlk üç kayıt Hüyük’ten, şu bizim Alacahöyük’ten.

Sesi kaydedilen ise 13 yaşındaki, okuma yazması olmayan Hatice Deklioğlu’dur.

Kayıtların sırası aynı zamanda kayıt tarihlerinin de önceliğini belirtiyor.

Yani Hatice Deklioğlu kaydı 16 Kasım 1936 tarihinde yapılmış.

İnanamıyorum.

Hızlıca çeviriyorum albüm kitapçığının yapraklarını.

Daha da şaşırıyorum, zira Hatice Deklioğlu’nun sesinden tam 11 kayıt var.

Yani bu şu demek oluyor, diğer kayıtlara baktığımda ses kaydı en çok yapılan üçüncü kişidir Hüyüklü Hatice Deklioğlu.

İki CD’de toplam 85 kayıt var ve bunun 11 tanesi Hüyüklü (Alacahöyüklü) Hatice Deklioğlu’nun sesinden.

BELA BARTOK ÇORUM’A-HÜYÜK’E Mİ GELDİ?

Aklıma gelen ilk şey bu büyük müzik adamının Çorum’a Hüyük’e gelerek müzik derlemesi yapmış olduğudur.

Bu durum heyecanımı daha da artırıyor.

Bildiğim okumaları yeniden yapıyor ve ilave okumalara başlıyorum. Bela Bartok Çorum’a hiç geldi mi acaba?

Bela Bartok’un Anadolu’ya gelişini ve müzik derleme çalışmalarını okurken bulduklarım beni başka ve paralel okumalara götürüyor.

Sonda yazacağımı şimdi yazıyorum, Bela Bartok müzik derlemeleri için Çorum’a hiç gelmedi. Ama Bartok’un derleme programında Çorum da vardı fakat o sağlık sorunlarından dolayı Çorum’a gelemedi.

Ancak Feza Tansuğ’un yukarıdaki gazete haberine göre Bela Bartok’un Çorum ve Sivas’ta da derleme yapmış olduğu anlaşılıyor. Oysa böyle bir şey asla gerçekleşmemiştir. Feza Tansuğ gibi birisinin daha dikkatli ve en azından haberde adı geçen ve Türkçeye de çevrilmiş olan Bela Bartok kitabını-Küçük Asya’dan Türk Halk Musikisi- okuması gerekirdi.

Bu konuya, Çorum-Hüyük-Hatice Deklioğlu’na daha ileride geniş yer ayıracağız.

Paralel okumalar beni Alacahöyük’te 1935’te başlayan kazıların ertesi yılında 1936 yılında kazı başkanlığını devralan Hungarolog, ilk Kültür Bakanı sayabileceğimiz Maarif Vekaleti Asar-ı Atika ve Hars Dairesi Müdürü Hamit Zübeyr Koşay’a götürüyor.

Paralel okumalar beni Alacahöyük kazılarının bilinmeyen ve görülmeyen tarihine, daha ilk günden kazılara kazma vuran, bulunan eserleri bir namus emaneti, bir kutsal emanet gibi saklayan Alacahöyüklü (Hüyüklü) köylülere götürüyor.

EVDE İLK DİNLEME 

Eve varır varmaz ilk işim CD’leri baştan sona dinlemek oluyor.

Hatice Deklioğlu üçüncü kayıtta benim ve yöre insanının bir zamanlar hiç de yabancısı olmadığı, ama artık neredeyse bütün bölgenin müzik hafızasından silinmiş olan “Mavilim” türküsünü seslendiriyor.

Ne kadar duru ve çocuksu bir ses.

Sonra bir daha, bir daha dinliyorum sesleri.

Sonra sesler beni Toroslar’a götürüyor.

Adana’ya, Cebelibereket’e (Osmaniye), Karaisalı’ya, Seyhan’a, Kadirli’ye, Mersin’e götürüyor.

Ankara’da yapılan derlemeler var.

Bir de Sivas-Divriği’den.

Rahatsızlığı nedeniyle Ankara’ya bir adım yakın olan Çorum’a gelemeyen Bela Bartok Divrik’e nasıl gitmiş olabilir ki?

BEKLEMEDEKİ EMANET

Önce kısa bir kronoloji

-02 Kasım 1936, Bela Bartok’un müzik derlemleri için Anadolu’ya gelmesi,

-16 Kasım 1936, ilk ses kayıtları, ilk derlemeler,

-19 Kasım 1936, Toroslar’da derlemeler ve kayıtlar,

-Bela Bartok’un Anadolu derleme çalışmaları 1940 yılında Amerika’da Turkish Folk Music From Asia Minor adı altında kitap olarak yayınlanır.

-Bu yayını da içine alan kitap çalışması 1991 yılında Türkçeye çevrilir.

-Aralık 1995, tam 60 yıl sonra, derlemelerin BELA BARTOK-TÜRKISH FOLK MUSIC COLLECTION adı altında iki CD’lik tek bir albümde yayınlanması,

-Kasım 1996 CD albümün bana ulaşması,

Kronoloji devam ediyor, ama şimdilik bu kadar diyelim ve hikâyemize devam edelim.

CD albümün kitapçığını ilk okuduğumda gözüme takılan ve beni heyecanlandıran Hüyüklü Hatice Deklioğlu adı olsa da, ondan daha büyük heyecan ise elimde bu CD albüm ve bir taşınabilir CD çalar ile Alacahöyük’e gidip bu sesin sahibi olan Hatice Deklioğlu’nu bulup, ona 60 yıl önce kaydedilen sesini dinletme düşüncesi oluyor.

Ona, Hatice Hanım’a benim emanet olarak yıllarca taşıdığım sesini, kendi çocukluk sesini teslim etmek istiyorum.

Heyecanlanıyorum.

Bu sene geçti, seneye, bu sene de geçti, öbür seneye, diye diye Hattuşa’ya yerleşme vaktine kadar CD de benimle birlikte bugüne kadar dolaşıyor. Emanet hep bende.

Ama bir türlü gidip sesin sahibi Hatice Deklioğlu’na emanet sesi ulaştıramıyorum.

Oysa CD albümün bana ulaşmasından, 2020 Temmuz ayına kadar sayısız kere Alacahöyük’e gittim.

Kendime çok kızıyorum. Hiçbir nedeni yok bu gecikmenin ve bu emaneti bekletmenin.

Hatırla Hattuşa, diyorum, bu emanet sesi sahibine teslim etmeye ne zaman gittik?

Hattuşa düşünmeden söylüyor, belli kızmış bana: 06 Temmuz 2020

06 Temmuz 2020 günü Nikkal’e atlayıp gideceğim Alacahöyük’e, Hatice Deklioğlu’na emanet sesini teslim etmeye, ama ondan önce söyleyeceklerimiz var.

BİR AYAĞI YERE BASMAYAN ARAŞTIRMALAR

Yabancı ülkelerde nasıldır, bilemiyorum, ama ülkemizde yapılan bilimsel araştırmalarda çoğu zaman ayakları yere basmayan bir veya birden fazla durumlar ortaya çıkar.

Bu durumda konunun ilgilileri, tez jürileri, kitapları yazanlar, bilgileri sunanlar eksik kalan ayaktan dolayı asla sorgulanmazlar.

Eksik olan öyle kalır. Onu okutanlar da eksik haliyle okutur ve sunar, onu okuyanlar da eksik haliyle, bir ayağı yere basmayan haliyle okur.

Aslında kimse okumaz, ezberler.

Ezber olunca sorgusuz sualsiz okuma anlaşılmalıdır.

Böyle olunca da o yere basmayan ayak hala veya uzun süreler ayakta kalır.

Sorulara cevap bulunamaz, tabi ki eğer soru soran-lar olursa.

Öyleyse sorularımızı sıralamaya başlayalım:

-Bela Bartok Anadolu’ya neden ve ne zaman geldi?

-Onu davet eden kim veya hangi kurumdu?

-Derlemede nasıl bir yol izlendi?

-Daha önce yapılan derlemeler nasıldı?

-Ankara’da ses kayıtları yapılan Hatice Deklioğlu, Emine Maksut ve Divrikli Ali kimdi?

-Hatice Deklioğlu’nun Hamit Zübeyr Koşay ile bağlantısı nedir?

-Türk Musikisi adına çok büyük umutlarla karşılanan Bela Bartok neden Türk vatandaşı yapılmadı?

-Macar Musikisi ile Alevi Musikisi arasında nasıl bir yakınlık bulunmaktadır?

-Okuma yazma bilmeyen Hatice Deklioğlu İngilizceyi nasıl öğrendi?

Bütün bu sorulara kısmen de olsa cevap verdikten sonra bizdeki emanet sesi sahibine teslim etmek üzere yola çıkabiliriz artık. Cevap verilmeyen soruları Alacahöyük’e varıp görüşmeler yaptıktan sonra vereceğiz.

SORULARA CEVAPLAR

Sorulara mümkün oldukça kısa cevaplar vermekle yetineceğiz, zira işin bu kısmı müzikologları ilgilendiriyor.

Ancak bize düşen, ayakları yere basmayan sorulara cevaplar arayabilmek olacak.

Bela Bartok Anadolu’ya neden ve ne zaman geldi?

Bela Bartok Anadolu’ya 2 Kasım 1936 tarihinde ve bir davet üzerine gelir.

Gelişinin amacı, Macar ve Türk halk ezgilerinin akrabalığını ispatlamaktır.

Onu davet eden kim veya hangi kurumdu?

Bela Bartok’un daveti 1935 Aralık ayında DTCF’de Hungaroloji bölümünde öğretim üyesi olan Profesör Lazslo Rasony tarafından şekillendirilir. Bartok ile Rasony arasındaki yazışmalar diplomatik değildir. Tavsiye niteliğindedir.

Bartok davete olumlu cevap verince resmi davet Ankara Halkevi Başkanı tarafından gönderilir.

Halkevi’nin arkasında ise daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi Hars Dairesi Müdürü ve daha sonra Türkiye’nin ilk milli kazıları olan Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazılarını yapan Hamit Zübeyr Koşay bulunmaktadır.

Davet mektubunu Remzi Oğuz Arık ve Hamit Zübeyr Koşay kaleme alırlar.

Zira Hamit Bey de Macaristan’da Hungaroloji eğitimi almış ve bölümü başarıyla bitirerek etnoloji doktorasıyla Türkiye’ye dönmüş bir bilim adamıdır.

Hamit Bey’in Bela Bartok’u daha onun Macaristan günlerinden duyup biliyor ve hatta onunla dost olduğundan eminiz.

“Bunların yanı sıra Bartok Türkiye’ye gelmeden epey önce Türkiye’deki yeni müzik hareketlerine ve bunlara bağlı gelişmelere ilişkin olarak çeşitli kanallardan birtakım bilgiler edinmişti. Bu kanallardan biri, zamanın (1925’lerin) Maarif Vekaleti Hars (=Kültür) Dairesi Müdürü Hamit Zübeyr Koşay’dır). Nitekim Hamit Zübeyr, kendisinin isteklendirmesi ve özendirmesiyle 1925’te Batı Anadolu’da yapılan bir saha araştırmasının sonunda 1926 yılında yayınlanan Yurdumuzun Nağmeleri adlı kitaba yazdığı ‘Başlangıç’ kısmında Bartok ile görüştüğünden ve Bartok’un Türk müzik adamlarına [=insanlarına] bulunduğu önerilerden söz eder (Ancak, bu görüşmenin yerini ve zamanını belirtmez.) [2]

Hamit Zübeyr sözü edilen kitabın Başlangıç kısmında önemli şeyler yazar.

“Başlangıç

Hayatının mühim bir kısmını halk musikisinin tedvinine (derlemesine, yn) hasreden Macar bestekârlardan Bela Bartok ile görüşürken kendisinden Türkiye’de musikinin terakki ve inkişafı için ne yapmak lazım geldiğini ve hangi yolları takip etmemiz icap edeceğini sorduğum zaman üstattan aynen şunları işitmiştim:

Bu hususta bir fikir dermeyan edebilmek için evvela Türkiye’nin musiki ile alakadar makamının fikrini bilmek icap eder.

1-Garb musikisinden tamamıyla ayrı kalmak yahut

2-Garb ile musikisi vesaitine müracaatla milli musikinin inkişafına çalışmak mı istiyorlar.”[3]

Sözü edilen “Yurdumuzun Nağmeleri” kitabının günümüz Türkçesine çeviri yazı olarak aktarılmasında hazırlayan olarak adı geçen Reyhan Altınay Hanım, bize göre çok önemli olan kitabın “Başlangıç” bölümünün Namık İsmail tarafından yazılmış olduğunu söyler.

Reyhan Hanımın tezine karşı yazmış olduğum ve kendisine göndermiş olduğum eposta metni de aşağıda çerçeve içindedir.

Merhaba Reyhan Hanım,

Benim adım Recep Babayiğit, size Hattuşa'dan yazıyorum.

Öncelikle Dostum Necdet Kurt'tan sizin vasıtanızla bana gelen çalışmanız için çok teşekkür ediyorum.

Bela Bartok'un 1936 yılında yapmış olduğu derleme ve bu derlemeden 60 yıl sonra Macaristan'da yayınlanan iki CD'lik bir albümün ilk üç kaydına ait sesin (13 yaşında Hüyüklü Hatice Deklioğlu) peşine düşünce bu çalışma da-Yurdumuzun Nağmeleri-çıktı karşıma.

Osmanlıcasının çeviri yazım olarak bulmak ne güzel.

Bir başka çalışma daha yapılmış, henüz ona ulaşamadım.

Müzisyen, müzikolog veya müzik araştırmacısı değilim.

Bu çalışmada benim yararlanmak istediğim bölüm Seyfettin Asaf-Sezai Asaf beylerin raporlarına yazılan "Başlangıç" bölümüydü.

Ancak, başlangıç bölümünü yazanın kim olduğu konusunda tam emin olamadım.

Başlangıç bölümünün altında yazanın adı yerine sadece Hars Müdürü yazmaktadır.

Sizin çalışmanızın II. Bölümünde ise o adı geçen Hars Müdürünün Namık İsmail olduğu yazmaktadır.

Şimdi bu durumda benim kendi çalışmamla - EMANET SES- ilgili olarak tespitlerim ise aşağıda sıralanmıştır:

1-27 Mayıs 2004 tarihinde Gazi Üniversitesi'nde yapılan  Türk-Macar Halk Müziğinin  Karşılaştırmalı Sempozyumda bildiri sunan Prof. Dr. Ali Uçkan, Yurdumuzun Nağmeleri çalışmasına atıfta bulunarak dönemin (1925'lerin) Hars Dairesi Müdürü'nün Hamit Zübeyr olduğundan söz eder.

(TÜRK-MACAR KÜLTÜR/MÜZİK İLİŞKİLERİNE VE TÜRK-MACAR KARŞILAŞTIRMALI HALK MÜZİĞİ ARAŞTIRMALARINA GENEL BİR BAKIŞ)

2-Bela Bartok'un derleme gezisinden döndükten 40 yıl sonra, 1976 yılında yayınlanan ve 1991 yılında Türkçeye çevrilen çalışması KÜÇÜK ASYA'DAN TÜRK HALK MUSİKİSİ adı altına Türkiye'de de yayınlanır.

Bela Bartok kitabının önsözünde "Türkiye müzeler müdürü Dr. Hamid Zübeyr'e" teşekkür eder.

Eğer sizin belirtmiş olduğunuz gibi Asaf Kardeşlerin çalışmasına başlangıç yazan Namık İsmail olsaydı, 1925 yılından da olsa Bela Bartok Asaf Kardeşlere de teşekkür ederdi.

Bela Bartok ne kitabın önsözünde ne de ilerleyen sayfalarda Asaf Kardeşlerden söz etmez.

(KÜÇÜK ASYA'DAN TÜRK HALK MUSİKİSİ-BELA BARTOK-PAN YAYINCILIK-1991)

3-Öte yandan Hamit Zübeyr (Koşay) Bey ile uzun yıllar yakın mesaide bulunmuş ve Hamit Zübeyr Bey'in vefatından sonra onun biyografisini yazmış olan Sadi Bayram yayınlamış olduğu çalışmasında konumuzla ilgili olarak aşağıdaki kısa biyografiyi kaleme alır.

"1925 yılında İstanbul'a döndü.

İstanbul Üniversitesi'ne girmeye çalıştı, kadro bulunmadığından giremedi, aynı  yıl 24.05.1925'de Maarif Vekaleti Kütüphaneler Müfettişi, üç ay sonra, 06.01.1926-17.05.1926 arasında Hars, Asar-ı Atika, Kütüphaneler Şube Müdürü (Bugünkü Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın çekirdeği) oldu." s.53

(İLK TÜRK HAFİRİ HAMİT ZÜBEYR KOŞAY'IN BELGELERLE BİYOGRAFİSİ-ÖNDER MATBAACILIK-2014)

4- Sizin çalışmanızda adı geçen Namık İsmail’in biyografisine baktığımda ise onun 1924 yılında Maarif Umum Müfettişliği görevine getirildiği, 1928 yılında ise Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü olduğu yazmaktadır.

Namık İsmail için atıfta bulunduğunuz Gönül Paçacı'nın çalışmasına henüz ulaşamadım.

Sonuç olarak kendi yapmış olduğum araştırma ve bulgulara göre Asaf Kardeşlerin kitabı YURDUMUZUN NAĞMELERİ'ne Başlangıç bölümünü yazanın Hamit Zübeyr (Koşay Bey olduğu kanaatine vardım.

Çalışmamı tamamladığımda izin verirseniz sizinle de paylaşmak isterim.

O çalışmamda saptamış olduğum bilgiler Hamit Zübeyr Koşay-Bela Bartok yakınlığını daha da görülür kılıyor.

Saygılarımla

Recep BABAYİĞİT

 

Okuma ve tarama yapmış olduğum derleme kaynaklarında Bela Bartok’un adı geçen kitabının önsözüne kendi yazmış olduğu bir teşekkür notundan ve Ahmet Adnan Saygun’un Bela Bartok araştırmaları için İngilizce olarak kaleme aldığı ve onun için imzaladığı kitaptan başka Hamit Zübeyr Koşay adı nedense hiç geçmez. Oysa aşağıdaki fotoğrafta Bela Bartok’un arkasında görünen Hamit Zübeyr Koşay’dır.

Şimdilik Hamit Bey’i aklımızda tutalım, biz Alacahöyük’e varınca yeniden karşımıza çıkar belki.

Derlemede nasıl bir yol izlendi?

Daha önce yapılan derleme nasıldı?

Türkiye’de daha önce de musiki derlemeleri yapılmıştır. Üstelik bunlardan birisi Hars Dairesi Müdürü Hamit Zübeyr Koşay’ın zamanında ve onun bilgisi dahilinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Hamit Bey’i bu yönüyle de Bela Bartok’a yakın buluyoruz.

Ancak bu derlemelerde ses kaydı olmadığı için birçok sorun yaşanır.

“Bu derlemeler üzerinde yeterince çalışılmadığı Bela Bartok tarafından ifade edilmektedir. Anadolu dışında yaşayan Türklerin ezgileri ise daha önceden oryantalistlerce, yabancı Türkolog ve müzikologlarca önemli bir ilgiyi hak etmiştir. Ses kayıt cihazlarının bu kültürel malzemenin yaşamasına ve üzerinde çalışılmasında inkar edilemez bir olanak sağladığı ortadadır.”[4]

 

Bela Bartok, ortada beyaz saçlı, solunda Hamit Zübeyr Koşay,

onun solunda Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, en solda

Ahmed Adnan Saygun

Oturan ise ünlü Tamburacı Osman Pehlivan

Melih Duygulu kitabından-Cumhuriyet ve Müzik-İş Bankası Kültür Yayınlar-2024

Dursun Ayan kitabından

Bu yazıdan anladığımız bir ses kayıt cihazı olmadan yapılan derlemeler spekülatif sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle ve daha önceki derlemelerde yaşanan bu tür sorunları yakın dostu ve derleme kurulunun başında Hars Dairesi Müdürü Hamit Zübeyr Koşay’dan da muhtemelen dinlemiş olan Bela Bartok, Türkiye’ye gelirken beraberinde ses kayıt cihazı olan fonograf aletini ve kayıt malzemesi olarak silindirik kovanlar getirir.

Nitekim İstanbul’a geldiğinde daha önceden yapılmış olan derlemelerin plaklara alınmış olan kayıtlarını dinleyen Bartok, derlemeleri yapıp ülkesine döndükten sonra 1937 yılında derlemelerle ilgili iki makale yayınlar. Bunlardan birisi Türkiye’deki Halk Ezgisi Derlemeleri (1937) başlığını taşır ve derlemenin ne olması ve olmaması, nasıl olması gerektiği konusunda çok temel bilgiler aktarır.

“Plakların çoğunda, yolu İstanbul’a düşen gezici musikicilerin malzemesi kullanılmıştı. Bunlar, sırf gezip dolaşan musikiciler olmaları yüzünden, yerel bir nitelik taşıyan halk musikisinin hiçbir zaman gerçek kaynakları sayılmazlar. Derlemedeki ikinci hata musikinin de, güftelerin de kayıt sırasında yazılmamış olmasıydı. Güftelerin yazıya geçirilmemesi ise onarılmaz bir eksiklikti, çünkü, Türkiye’yi ziyaretim sırasında gördüğüm gibi, kimi plaklardaki sözleri Türkler bile anlayamıyorlardı.”[5]

Bartok yukarıdaki yazısının son cümlesinde önemli bir dip not kullanır. Aktaralım:

“Güftenin yazılmaması epeyce şaşırttı beni. Yanımda bulunan Türkler, kendilerine bu eksiklikten söz ettiğimde, ‘Önemli değil, bu eksikliği ne zaman olsa giderebiliriz; biz Türk’üz, plaktaki güfteyi anlarız.’ diyerek beni ikna etmeye çalıştılar. Pekala, bunu birazdan görürüz, diye düşündüm içimden, sonra gramofona bir halk türküsü plağı koydum. Türklerden birinden güfteyi yazmasını rica ettim, ben de ezgiyi notaya geçirmeye başladım. Türk, plağı büyük bir dikkatle dinledi, ama güftenin kimi yerlerindeki kimi kelimeleri, hatta cümleleri çözemiyordu. ‘Görüyorsunuz ya, dedim, ‘derleyici güfteyi doğrudan doğruya icracının ağzından yazmazsa neler olabiliyor!’ Nerede olursa olsun bu işi bundan böyle ihmal etmemeleri için uyardım onları. Öğüdümü tutup tutmadıklarını bilemiyorum.” [6]

 

 Kovanı takılı fonograf cihazı

FONOGRAF:

Edison tarafından 1877 yılında icat edilen fonograf, ses dalgalarını mekanik olarak balmumu veya teneke bir silindire kazıyarak kaydedebilen ve bu kayıtları tekrar çalabilen ilk cihazdır. Bu işlem, bir hoparlör ve bir mikrofonun yardımıyla, ses dalgalarının silindir üzerine ince bir iğne yardımıyla iz olarak kazınması prensibine dayanır.

Ankara’da üç kişiden (Hatice Deklioğlu-Emine Muktat-Divrikli Ali)  yapılan derlemeler muhtemelen Hamit Zübeyr Koşay’ın evinde gerçekleşmiştir.

Daha sonra bu konuya, Ankara’da yapılan kayıtlara yeniden döneceğiz.

Ankara dışında yapılan kayıtlarda Bartok’un izlemiş olduğu yol ise kendi ağzından şöyle aktarılır:

“Başlangıçta düşündüğümüz gibi, en sonunda dördüncü gün yörüklerin yaşadığı yere gittik. İlkin, Adana’nın 80 kilometre doğusunda yer alan Osmaniye adlı büyükçe bir kasabaya uğradık. Osmaniye kasabası ile civardaki birkaç köyde oturanlar Ulaş aşiretine bağlıydılar. Bundan yetmiş yıl önce yerleşik düzene geçmek zorunda kalmışlar. Öğleden sonra saat 2’de Osmaniye’ye geldik. Saat 4’te bir evin avlusundaydık.

Belli etmesem de sevinçten içim içime sığmıyordu çünkü nihayet yerinde türkü derleme fırsatını elde etmiş, yine bir köy evine gelmiştim! Yetmiş yaşındaki ev sahibi Ali Bekir oğlu Bekir, bizi dostça karşıladı. İhtiyar adamcağız, biz daha avluya adım atar atmaz hiç çekinmeden oracıkta bir türkü koyuverdi. Eski bir savaş hikâyesiydi buKurt paşa çıktı Gozana/Akıl yetmez bu düzene…”

Kulaklarıma inanamıyordum. Bu eski bir Macar ezgisinin varyantına benziyordu! Sevinç içinde hiç vakit kaybetmeksizin Bekir’in türküsünü kaydettim. Tam iki kovana sığdı.”[7]

Daha önceki derlemeciler köylüleri ayaklarına çağırıp derleme yaparlarken Bartok köylülerin ayaklarına gider.

“Bu arada şunu da özellikle belirtmeli ki Türk etnomüzikologlar şehirlerde, civardaki şehirlerden yahut köylerden çağrılan köylülerle çalışmakla yetinmişler, Bartok ise köylerde, hatta konargöçerlerin bile uğradıkları yerlerde çalışmak için diretmişti.”[8]

CD albümün kitapçığında yerinde derleme için “In situ” terimi kullanılır.

Daha çok arkeolojide rastladığımız bu terim “Başka bir yerden taşınmadan kendi yerinde bulunmuş” anlamına gelir.

Bütün bu çalışmalar, Bartok’un konferansları, başarılı derlemeler, onun saygıyla karşılanması her şey güzel gider.

Derlemeler de bittikten sonra Bartok 29 Kasım tarihinde, yani gelişinden 26 gün sonra Türkiye’den ayrılarak ülkesine döner.

Türk Musikisi adına çok büyük umutlarla karşılanan Bela Bartok neden Türk vatandaşı yapılmadı?

Bela Bartok ülkesinde, yeniden Türkiye’ye döneceği, özgürce çalışabileceği ve sanatını icra edebileceği, geçimini temin edebileceği ve hatta Türk vatandaşlığına kabul edileceği umuduyla Türkiye’den Ahmed Adnan Saygun’dan haber bekler.

Ne yazık ki beklenen haber hiç gelmez.

Oysa yeni kurulan Cumhuriyet, Türklük-Türk Kültürü-Türk Arkeolojisi-Türk Dili vb. konularda o dönemde en çok Macaristan ve Macar kültürüne yakındı.

Ne oldu da Bartok’a beklediği ikinci davet gitmedi?

Bunun nedenini o dönemin Kemalist Kültür Politikalarında aramak gerekir.

Kemalist Rejim bir yandan Türk kimliği yaratmaya çalışırken ve sadece Macarları değil Hititleri ve Sümerleri de Türk sayarken öte yandan “Çağdaş muasır medeniyetin” kaynağının Batı Avrupa’da olduğuna inanmaktadır.

O dönem özellikle Almanya’da esen anti-semitik rüzgârlar ve uygulanan baskılardan kaçıp kurtulmak isteyen Yahudi, sosyalist, anti-nazi bilim insanları ve sanatçıları, başında Atatürk’ün olduğu Türkiye’de çalışmak için sıraya girerler adeta.

İşte tam da o yıllarda, 1935 yılında Atatürk’ün özel davetiyle Ankara’ya gelen dünyaca ünlü müzik adamı Paul Hindemith Ankara Devlet Konservatuarını kurar.

Oysa Bela Bartok sadece bir yüksek bürokrat tarafından davet edilmiştir.

Kuşkusuz bu davetten Atatürk’ün de haberi olmalıdır.

Ancak Atatürk bu çok önemli derlemeleri yapan, o zaman bile dünyanın sayılı etnomüzikoloğu olan Bela Bartok ile görüşmez. Hindemith’i batılı gören Atatürk, Bartok’u doğulu mu görüyordu acaba?

Dolasıyla Bartok ikinci kez davet almaz ve Atatürk’ün vefatını müteakip Macaristan’dan İsviçre’ye göçer.

Bartok, küskün ve kırgın olarak gittiği Amerika’da yoksul bir hayatı göğüslemek zorunda kalarak 1945 yılında kansere yenik düşmüştür.

Yani musiki alanında yapılacakların neredeyse tamamı genç kuşak diyebileceğimiz Türk Beşlerine kalmıştır zorunlu olarak.

“Diğer bir konu, o zamanlar Türk müzik politikasının belirlenmesinde Alman besteci Hindemith ile Macar besteci Bartok özelinde somutlaşan Alman ve Macar ekollerinden birinin tercihi meselesidir. Sonunda Alman ekolü benimsenir ve Hindemith, Türkiye’ye bu amaçla gelir. Bartok bu konuda, Hindemith’in de dostu olduğu için, bir tartışma ve rekabete girmez ve girilmesini de istemez.”[9]

Bartok henüz derlemeler yapmak için Türkiye’ye gelmeden önce, onu Ankara’ya davet eden Laszlo Rasoni’ye 1935 yılında yazmış olduğu mektupta Hindemeth ile aralarında rekabet vb. sorun olmadığına ilişkin şunları yazar:

“Hindemith’in bir musiki konservatuarı kurmak üzere Türk hükümetince yakın bir geçmişte Ankara’ya davet edildiğini biliyorum. Hindemith’le çok dostça ilişkilerim vardır, kendisine çok da saygı duyarım; bu bakımdan, onun işine karışmak istediğim anlamına gelebilecek en ufak bir sözden bile ne pahasına olursa olsun, sakınmamız gerekir. Ama böyle bir şey olması için ortada hiçbir neden yok; o konservatuarların kuruluşuyla ilgili tavsiyelerde bulunur, ben de sadece onun alanına girmeyen, halk ezgisi derlemeleri konusundaki tavsiyelerimi bildiririm.”[10]

Burada aslında söz konusu olan “Ekol seçimi” değildir, söz konusu olan batı-doğu bakışı ve tercihidir.

Server Tanilli 29 Eylül 1995 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazısında Bela Bartok’un ikinci kez Türkiye’ye gelmesini ve hatta Türk vatandaşı olmasına engel olan düşünceden söz eder.

“Bu arada Türkiye’ye gelmeyi de düşünmüş (ikinci kez yn.), ancak buradaki Almanya yanlısı müzikçilerin engellemesiyle karşılaşmıştır.”[11]

Geriye cevaplanması gereken dört soru kalıyor.

Bu dört soruyu cevaplayabilmek ve emanet sesi sahibine teslim edebilmek için 6 Temmuz 2020 sabahında artık Hüyük’te-Alacahöyük’teyim.

(Devam edecek)



[1] CD Albüm Tanıtım Yazısı-Jozsef Biriny Curator of Musical Instruments Ethnographical Museum- 05.12.1995-24-25

[2] Prof. Dr. Ali Uçkan-Türk-Macar Halk Müziğinin Karşılaştırmalı Araştırması Sempozyumu-27 Mayıs 2004-Türk-Macar Kültür/Müzik İlişkilerine ve Türk-Macar Karşılaştırmalı Halk Müziği Araştırmalarına Genel Bakış

[3] Yurdumuzun Nağmeleri-Seyfettin Asaf-Sezai Asaf-Çeviriyazım: F.Reyhan Altınay-1926-Memleket Matbaası-s.41

[4] Bela Bartok’un Türk Halk Müziği Derlemeleri Üzerine Çalışmalar-Dursun Ayan-Kitabevi Yayınları-2021 İkinci Baskı, s.37

[5] Küçük Asya’dan Türk Halk Musikisi-Bela Bartok-Çeviri: Bülent Aksoy-Pan Yayıncılık-1991 Ekim Birinci Baskı-s.238

[6] Bartok, age, s.238

[7] Anadolu’da Bartok’un İzinde-Janos Sipos-Çeviri:Sanat Deliorman-Pan Yayıncılık-2009 Birinci Baskı, s.19

[8] Janos Sipos, age, s.32

[9] Dursun Ayan, age, s.3

[10] Bartok, age, s.254

[11] Server Tanilli, 29 Eylül 1995 tarihli Cumhuriyet Gazetesi-BİR BAKIMA-Bartok, Ruhi Su, Sümeyra

7 Eylül 2024 Cumartesi

ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE YA DA BİR TESADÜFLER MANZUMESİ

Serap Serper Hanımla Sohbet

Yayınlanan ilk iki kitabımdan sonra yakında yayınlanacak üçüncü kitap için kitaplarımın editörü Yurt Gezgini Dostumuz Serap Serper Hanımı evinde ziyaret ediyorum.

Serap Hanım üçüncü kitabın okumasını bitirmeye çalışıyor.

Sohbet sırasında söz üçüncü kitapta ve blog yazılarımda adı geçen Esat Adil Müstecaplıoğlu’na geliyor.

-Biliyor musunuz Recep Bey, Esat Adil Bey babamın köyü Müstecap Köyü’ndendir.

-Gerçekten mi?

-Babam Balıkesir-Balya ilçesi Müstecap Köyü’ndendir ve Esat Adil Beylerle uzaktan akrabadır.

Böyle bir söz beni hem şaşırtıyor hem de heyecanlandırıyor.

Kitaplarımı okuyanların kendileriyle kitaplarda adı geçen yerler ve şahıslarla bağlantılar kurmaları aslında kitapların yazılış amacına ulaştığını gösteriyor benim için.

Kitaplardan ve blog yazılardan kime ne pay düşüyorsa, bu benim için bahtiyarlık oluyor.

 Serap Hanımla sohbetimiz bu kadarla kalmıyor.

-1974 yılında Tekirdağ Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdiğimde 19 yaşındaydım ve ilk atamam      Çorum-Ortaköy ilçesi Karahacip Köyü ilkokuluydu.

-Nasıl olur ya? O köyün arazisinde yıllar sonra Hititler için çok önemli bir yerleşim, Hattuşa’dan  sonra ikinci başkent Şapinuva bulundu ve hala heyecanla kazılıyor.

Biz de gitmiştik oraya HATTUŞA VERSUS ŞAPİNUVA Yurt Gezimizde.

Ören yeri bekçisi hep Karahacip Köyü’ndendir.

-Ben o köyde çok az kaldım, ancak yine sizin yazılarınızda okuduğum bilgiler beni de çok     şaşırtıyordu.

-Mesela?

-1974 yılında babam, annem ve ben bir gün köyden gelerek Çorum’da bulunan Yetiştirme          Yurdu’nun müdürü Abdullah Koçak’ın ailesiyle kaldığı lojmanda üç gün misafir olmuştuk.

-Nasıl olur, o lojman küçücüktür, Abdullah Beyin zaten eşi dışında iki oğlu ve bir kızı vardı,         kendileri bile zor sığıyorlardı o lojmana, siz nasıl üç gün kalabildiniz?

Bunları biliyorum, zira müdür bey bayramlarda bizi, yetiştirme yurdunda barınan çocukları bayramlaşmak için evine kabul ederdi.

Ben de o yıllarda Çorum Yetiştirme Yurdu’ndaydım ve o senenin yazında Bursa’da bulunan Işıklar Askeri Lisesi’ni kazanarak Bursa’ya gitmiştim.

Demek ki Serap Hanımla yollarımız ilk defa daha o yıllarda, 1974 yılında kesişmiş.

Tesadüf olabilir mi?

-Hatta Abdullah Beyin subay bir oğlu vardı, beni onun yanına verip, Çorum’u gezdirmesini     söylediler ve birlikte Çorum’u gezdik, ama oğlanla hiç göz göze gelmedik neredeyse.

Çorum-Ortaköy-Karahacip Köyü-1974

 -Evet, o bizim Kenan abimizdi, nasıl beyefendi birisidir.

Sonra ne oldu, köyde ne kadar kaldınız?

-İki ay kaldım o köyde ÖSS’ye girmiştim, kayıtların son gününe kadar bekledim ve son gün     karar vererek gidip Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü’ne kaydolarak yeniden öğrenciliğe     başladım.

Karahacip Köyü İlkokulu 

 

Baba, Serap Hanım ve arkadaşı Feriha

Benim aklımda hala Serap Hanımın, anne, baba ve kendisiyle üç kişi nasıl o küçücük lojmanda kalabildikleri var.

Ziyaretten ayrılıp, akşam evime gittiğimde Serap Hanım arıyor. Annesiyle konuşmuş ve durumu ona da anlatarak sormuş.

Serap Hanımın annesi Mahmure Hanım 90 yaşında ve hafızası hala pırıl pırıl anlaşılan.

-Akşam anneme sordum, o beni dinledi ve durumu açıklığa kavuşturdu.

-Neymiş durum?

-O ziyarette ben yokmuşum, sadece annem ve babam varmış. Ben daha sonra ve tek başıma  gitmişim Abdullah Koçak beylerin yetiştirme yurdundaki lojmanına.

-Şimdi oldu işte.

Anne Mahmure Hanım, köyün öğrencileri ve Serap Hanım

Ama yine de aklıma takılan ve sormaya çekindiğim sorular var.

Serap Hanımın babası Şevki Bey, namı diğer Başağa,  jandarma astsubayı ve Çorum-Alaca ilçesinde jandarma karakol komutanlığı yapıyor.

Başağa Şevki Bey ile o sıralarda henüz Çorum Yetiştirme Yurdu’na çalışmayan, ancak ilkokul öğretmeni olan Pazarören Köy Enstitüsü mezunu Çorum merkez ilçe Harzadın Köyü’nden Abdullah Koçak nereden tanışıyorlar, yolları nerede kesişmiş olmalı?

Serap Hanıma bunu da soruyorum, bilmediğini söylüyor.

Akşam olunca anne Mahmure Hanımdan gelen bilgiler bu soruma da kısmen bir cevap oluyor. Serap Hanım, annesinden aktarıyor:

-27 Mayıs (1960) olunca sıkıyönetim ve ev aramaları var. Bir gün babam ve ekibi ev araması     için Abdullah Koçak Beyin evine giriyorlar.

Babam eve önden giriyor ve o sırada sıkıyönetimce sakıncalı olan bir şeyin üzerini örterek arkadan gelen ekibin o sakıncalı şeyi görüp bulmasına engel oluyor.

Aslında bu durum Abdullah beyi bir sıkıntıdan kurtarmış oluyor.

Böylece ayrıntılarını fazla bilmediğim bir dostluk başlıyor aralarında. 

Okulun bir odası iki öğretmen için lojman olarak kullanılır,
temizlik, boya badana, elde mala sıva

Baba, Başağa Şevki Bey hayatta değil, zorlu sağlık sorunlarına teslim olarak genç sayılacak yaşta hayatını kaybetmiş.

Başağa Şevki Bey hayatta olsaydı ona soracağımız ilk soru, o yıllarda kalan cezasını çekmek için İmralı Adası’na, Yarı Açık Cezaevi’ne gitmek üzere bir günlüğüne Bursa Cezaevi’nde misafir edilen Yılmaz Güney olurdu.

Ne Yılmaz Güney ne de Başağa Şevki Bey hayattalar.

Sorular hala geçerli, ama cevapları başka bir zamana bırakıyoruz, karşımıza nasıl cevaplar çıkacak bilemiyoruz, aynı heyecanla bekleyeceğiz.

Lakin, Yılmaz Güney’in kalan cezasını çekmek üzere gittiği İmralı Yarı Açık Cezaevi denince aklımıza hemen Esat Adil Müstecaplıoğlu geliyor.

Esat Adil’in de içinde bulunduğu kuşağı “Eski Tüfekler” olarak çağırabilir miyiz?

Çağırabilirsek, yazımızın başlığına ulaşmış oluruz. Karşımıza yine tesadüfler çıkar, asla tesadüf olduklarını kabul etmediğimiz.

Esat Adil çıkış noktamız veya kesişme noktamız olursa, peşinden kimler gelir acaba?

Nazım Hikmet-Sabahattin Ali-Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk-Müşküleli İsmail Başaran-Ressam Babalan-Yılmaz Güney ilk sıraları alırlar.

Öyleyse biz de onların izinden giderek yazımızın başlığına dönelim yeniden:

ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE

Serap Hanım “Emanet Balta” blog yazımı okuduğunu, yazıda adı geçen Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun babasının köyünden ve uzaktan akraba olduğunu söyleyince bu da mı tesadüf demekten kendimi alamıyorum.

Yılmaz Güney, İmralı öncesi Bursa Cezaevi’nde Başağa-Şefik Beyin misafiri,
yanında duran Serap Hanımın erkek kardeşi Eralp

Buradan hareketle bir Yurt Gezisi düşü kuruyorum, adına ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE, demek istiyorum.

Ama önce Esat Adil ile yolları kesişen ve onların hayatta kalan yakınlarıyla görüşmeler yapmam gerekiyor.

Ama ondan da önce “Eski Tüfek’in” ne olduğunu, daha doğrusu ne olmadığına bakalım.

“İkinci nedenle Can Yücel’i hatırlıyorum. Can Yücel bende hep bir zeka patlaması etkisi yapar, çarpar. Can Yücel’i, daha doğrusu bu volkanik zekanın Can Yücel’e karşı direnişini düşündükçe, içimi derin bir hüzün kaplar. Enver Gökçe ile ilgili şiirini önce Cumhuriyet’te, sonra Yazko Edebiyat’ta yayınladı. Sonu şu:

Yeu diye seslendi Güler

Bir adam geçti önümüzden. Tam bir eski tüfek

               Bu kadar olur ama!

Gittim açtım,

Karşımda bizim Enver! (*)

Eğer Can bu şiirini daha önce yazmış olsaydı, herhalde Enver Gökçe’nin dostları cenazesinde göğüslerine Enver Gökçe’nin fotoğrafı yerine Can Yücel’in şirini takabilirdi. Enver Gökçe, bende hep, çilesiyle avunan bir “eski tüfek” izlenimi bıraktı.

Ne demek eski tüfek? Ne demek “tam bir eski tüfek”? Ne olmadığını söyleyebilirim. Önce şöyle: Bacaklarında balerin elbisesi ağırlığında Amerikan blue jean’ı, sırtında heybesi, bir yüzü beline kadar uzanan yağlı saçlarıyla, diğeri kalın bir sigara dumanıyla örtülü, tırnaklarının ucu siyah genç ve “solcu” kızlarımız eski tüfek sayılmazlar. Ya da bacaklarında soba borusu türünden bir kadife pantolon, sırtında yelek ile hırka ortası bir giysi, ayağında Bodrum sandalı, saçları kaşlarına sürekli teğet duran, müzikte Ali İzzet, edebiyatta Fakir Baykurt, bilimde Mustafa Akdağ, politikada İzmir İktisat Kongresi’ni yaşayan genç ve “devrimci” erkeklerimiz ne kadar eskiseler ve ne kadar tüfek sevseler yine de “eski tüfek” olamazlar.

“Eski tüfek” temizdir; eski tüfek önemli ve evrensel günlerde çok daha temizdir. Eski fakat temiz ve ütülü lacivert takım elbisesini giyer, göğüs cebine kırmızı bir mendil yerleştirir; evinde veya kentin meydanında yalnız veya kalabalıklarla gününü kutlar. Eski tüfek kampanyalara çok özen gösterir. Mutlaka uyar.”[1]

(*) Can Yücel, Enver Gökçe’ye, Yazko Edebiyat, Şubat 1982, Sayı 16, s.34

Bursa Kapalı Cezaevi-1974, Başağa-Şevki Bey tam ortada.
Bu karede kaç “Eski Tüfek” var acaba?

…/…

Serap Hanımla sohbetimizden çıkıyorum yola. Eski Tüfeklerin yaşayan, hayatta olan yakınlarını bulmalıyım.

Buldukça bir çember oluşturup, o çemberi de içine alan bir ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE Yurt Gezisi planlamalıyız.

Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk’un Oğlu Senayi Kavuk’la Yapılan Görüşme

İşe hemen 2022 yılında yapmış olduğumuz bir Yurt Gezisinde bizi Müşküle’de ağırlayan köyün efsane muhtarı Eski Tüfek Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk’un oğlu Senayi Kavuk Dostumu aramakla başlıyorum.

Projeden söz ediyorum.

Çınarlı Köyün Muhtarı Fevzi Kavuk,
tam da Yalçın Küçük’ün Eski Tüfek tanımına uyan haliyle

Senayi Dostum benim kadar heyecanlanıyor.

Müşküle’de sadece Fevzi Kavuk yoktu.

Müşküle’de Bursa Cezaevi’nde birlikte mapus yattığı Nazım’ı “Şair Baba” olarak anan İsmail Başaran da vardı. İsmail Başaran şiiri Nazım’dan öğrenir. Şiir yazar.

Müşküle’de sadece Fevzi Kavuk ve İsmail Başaran yoktu, Nazım Hikmet ve Şeyh Bedreddin de vardı.

Müşküle-Dede Çınarı-2022



 Fevzi Kavuk’un mezarına karanfiller bırakıyoruz.

Ressam İbrahim Balaban’ın Oğlu Hasan Nazım Balaban’la Yapılan Görüşme

Ressam Balaban da Bursa Cezaevi’nde kaldığı sürece Nazım’ın yetiştirdiği bir ustadır. Ustalığı dünyaları aşar, geride çok sayıda eserler ve acılı, anlatmakla bitmez bir hayat bırakır. Bir de oğullarından Hasan Nazım’ı.

Hasan Nazım elektronik mühendisidir, ama genlerindeki resim sevdasına karşı koyamaz ve resmi seçer, başarıyla devam ettirir.

Ona doğrudan ulaşamadım, Fevzi Kavuk’un oğlu Senayi Kavuk Dostum konuyu ona aktardığında, varım, demiş Hasan Nazım da. Var olsun.

Balaban atölyesinde şövale başında

Bir gün yolum Balaban’ın köyü Seçköy’e düştüğünde onun anıt mezarını bulup önünde saygıyla eğiliyorum. Bir gün gelip de Balaban’ı Eski Tüfeklerin İzinde bulacağım aklıma gelir miydi?

 

Bursa Cezaevi-solda Orhan Kemal-Nazım-sağda Balaban

Balaban’ın bir eseri

Eski Tüfeklerin izini sürmeye devam ediyorum.

İzini sürdüğüm eski tüfekler ne ilk ne de son oluyor. Burada gözetmeye çalıştığım husus hepsinin de yollarının bir yerde kesişmiş ve aynı kuşağın insanları olmalarının yanı sıra yaşadıkları coğrafyanın bir ve aynı bölgede bulunması oluyor.

Müşküle’den başlayacak bir iz sürme bizi Seçköy’e çıkarıyor.

Oradan Bursa’ya, artık yerinde bulunmayan, bütün karşı koymalara rağmen yıkılan Bursa Cezaevi’ne gidiyoruz.

İmralı artık yasaklı bölge, orası Eski Tüfeklerin hepsiyle ortak geçmişi saklayan bir yer. Orayı bir yeryüzü ütopyası haline getiren Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun adası. 

 

Ressam İbrahim Balaban’ın Seçköy’deki Anıt Mezarı


Balaban’ın oğlu, Hasan Nazım’ın bir çalışması

Eski Tüfeklerin izinden gitmeye devam ediyorum.

Serap Hanımla sohbetimizin başında onun bana hatırlattığı, babası Başağa Şevki Beyin akrabası Müstecap Köylü Esat Adil Müstecaplıoğlu yeniden karşıma çıkıyor.

Esat Adil Bey’in hayatta olan yakınlarına ulaşmam gerekiyor. Serap Hanım hemen babasının köyü Müstecap’ın facebook sayfasında aramalar yapıyor.

Karşısına çıkan ilk isim Gülşen Müstecaplıoğlu oluyor.

Gülşen Hanım İzmit’ten katılıyor facebook’a.

O zaman, diyor Serap Hanım, bizim Müzeyyen bu hanımı mutlaka tanıyordur.

Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Gelini Gülşen Müstecaplıoğlu İle Yapılan Görüşme

Serap Hanım Müzeyyen Hanıma yazıyor ve kısa sürede gelen cevap ikimizi de heyecanlandırıyor.

Müzeyyen Hanım bana Gülşen Hanımın telefonunu veriyor.

O akşam kızımda, İzmit’teyim.

Gülşen Hanım’a bir whatsapp mesajı gönderiyorum. Ertesi gün görüşmek için yer ve saat belirliyoruz.

Gülşen Hanımla bir kafede buluşup konuyu görüşüyoruz. Heyecanlı.

Eşi, Esat Adil beyin oğlu, Adil Müstecaplıoğlu yıllarca İzmit’te-Seka’da çalışmış ve İzmit’in sevilen bir yüzü.

Adil Bey geçen sene, 2023’te vefat etmiş.

Gülşen Hanım da öğretmen ve emekli olmasına rağmen çok faal.

Bütün görüşmelerden sonra planlanan Yurt Gezisinin adını koyalım, diyorum.

ESKİ TÜFEKLERİN İZİNDE başlığı geliyor aklıma.

Bu gezi bu konuda bizim için de Türkiye’de bir ilk gezi olacak muhtemelen.

Sonrasında devamını yapacağız. Aynı kuşaktan ve aynı coğrafyadan Eski Tüfekleri bir araya getirerek gezilerimize devam etmeyi düşünüyoruz.

Müstecap Köylü Esat Adil Müstecaplıoğlu

Yaptıkları ve gerçekleştirdiklerine göre belki de en az bilinen, tanınan, neredeyse unutulan bir Eski Tüfektir Esat Adil.

Esat Adil Müstecaplıoğlu (1904, BalyaBalıkesir - 1958, İstanbul)

Hukukçu ve siyasetçi, 1946'da çok partili yaşama geçildiğinde kurulan Türkiye Sosyalist Partisinin kurucusu.

Kurtuluş savaşında Balıkesir Lisesinde öğrenciyken Vasıf Çınar’ın çıkarmakta olduğu İzmir’e Doğru gazetesinde yazılar yazdı. Kurtuluştan sonra yükseköğrenimini Ankara Hukuk Mektebinde tamamladı, doktorasını Belçika’da yaptı. Yurda dönüşünde Balıkesir’e yerleşip Savaş adlı günlük gazeteyi yayımladı. Halkevi Başkanlığı yaptı. Adalet Bakanlığında görev alarak Yargıtay başsavcı yardımcılığı, Türkiye’nin ilk açık cezaevi olan İmralı Cezaevi kuruculuğu ve müdürlüğü (1942) ve cezaevleri müfettişliği görevlerinde bulundu.

Çok erken denebilecek bir yaşta aramızdan ayrılır Esat Adil Bey.

Ölümünün ardından bazı sorular çıkar ortaya. Esat Adil’in Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden sonra müdahil avukat olmasından dolayı öldürüldüğü iddiaları vardır. Bir yol kesişmesi vardır yine. Aslında Esat Adil’in yolu Sabahattin Ali ile o hayattayken de kesişir.

…/…

Çemberin son halkası olarak Vedat Nedim Tör’ün hayatta kalan yakınlarına ulaşmak kalıyor. Vedat Nedim Bey, Esat Adil Beyin ütopyasını en iyi şekilde anlatan bir oyun yazmıştır: İmralı’nın İnsanları

Vedat Nedim Tör de aramızda olacak.

…/…

Sonra bir gün Serap Hanım babasının köyünden Müstecap Köylü emekli öğretmen, Ekrem Dinkçi’den söz ediyor.

Hemen Ekrem Bey ile temasa geçiyorum. Ekrem Bey beni ve projemizi dinledikçe heyecanlanıyor. Sonunda “Benim yıllardır yapmak istediklerimi siz yapıyorsunuz, çok heyecanlandım,” diyor.

Ekrem Bey, Esat Adil adını duyunca kendisinde çok özel bir fotoğraf bulunduğunu söyleyince bu sefer ben heyecanlanıyorum ve fotoğrafı benimle paylaşmasını rica ediyorum.

Elbette, diyor Ekrem Bey ve o fotoğrafı bana gönderiyor. Fotoğraf bu yazının son eksik halkasını da tamamlamış oluyor böylelikle.

Bursa Cezaevi’nde Nazım’ı ziyaret. 
Soldan sağa: Nazım Hikmet-Esat Adil Müstecaplıoğlu-Abidin Dino

 …/…

Eski Tüfeklerin İzinde Yurt Gezisi serimiz devam edecek.

Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir, derken, bir şeyi daha göz ardı edemiyorum.

Esat Adil Bey, hukuk doktorası için Belçika’ya gider.

Bu yazıyı kaleme almaya başladığım günde ise kızım Ülke yüksek lisans için Belçika’ya gidiyordu.

Esat Adil Bey, tam da tarif edilen bir Eski Tüfek haliyle

Belçika yolcusu Ülke   
 İşte bir kesişme noktası daha.

 

İmralı’da Esat Adil Beyin ütopyası gerçekleşiyor

…/…

Bazı köyler vardır, orada bulunan bir damar geçmiş ve gelecek nice insanı beslemiştir.

Yozgat-Sorgun-Bahadın Köyü böyle bir damara sahiptir.

İzmir-Urla-Bademler Köyü de öyledir.

Çorum-Sungurlu-Gökçam Köyü de.

Balıkesir-Balya-Müstecap Köyü de öyledir.

Yetmez, köyün erkekleri çok yakışıklıdır.

Esat Adil örnektir buna.

Serap Hanımın babası Başağa Şevki Bey de. Serap Hanımın anlatması gerekir.

…/…

Yağmur Atsız’ın o bilinen şiirinden başlarsak, çözülen bir ip yumağı gibi, akıp gidiyor günlerimiz.

Hep ve çok gerilerde kalıyoruz.

Kaybettiklerimizi hızla, günler ve saatler içinde unutuyoruz.

Kaybettiklerimizi unuttuğumuz kadar yaşamaya başladık neredeyse.

Unutmayalım istiyoruz.

Yurt Gezilerimizi bunun için, unutmamak için yapıyoruz.

Yazılarımızı bunun için yazıyoruz.

Bu yazımızda adı geçen eski tüfeklerin hiçbirisi hayatta değildir artık.

Onların çocuklarına ve gelinlerine ulaşarak böyle bir yazı çıktı ortaya.

Bu yazıdan hareketle bir gezi için onay ve görüş alarak böyle bir projeyi yapmaya başlıyoruz.

Amacımız Eski Tüfekleri unutturmamak, yaşatmaya çalışmak, anılarını saklamak, saygıyla anmak, bizden sonrakilere bilgi ve belge aktarmak.

Böyle bir anımsamadan bir öykü çıkmasını sağlayan Serap Serper Hanıma çok teşekkür ediyorum.

Gidenlerin ruhları şad olsun.

 Recep Babayiğit

 



[1] Bilim ve Edebiyat -Yalçın Küçük- Tekin Yayınevi-1985 Birinci Baskı-s.171-172