8 Temmuz 2024 Pazartesi

GEMİLER VE SANAT II


Gemiler bazen de anonim eserlerin yaratılmasına vesile olurlar. Yani aslında o anonim dediğimiz eseri gemiler kendileri yaratırlar.

O nedenle belki de, öyle kaynağı bilinmeyen her esere “Anonim” deyip geçmemek gerekiyor.

İşte gemiler, işte trenler, işte kağnılar ne çok eser yaratmışlardır cansız varlıklar oldukları halde.

Her dönemin dillere dolanan müzik eserleri, şarkıları, türküleri, tangoları vb. vardır.

Bazı eserlerin ise dönemi olmuyor.

Anonim olduğu için herkes tarafından söylenen eserler gibi, her dönem söylenip, dinlenebiliyorlar.

Söz konusu gemiler olunca, aklımıza birçok türkü, şarkı vb. müzik eseri gelir.

Ama birisi var ki, hala dillerdedir ve söylendiği yere göre farklı forma bürünür.

GEMİLERDE TALİM, KIRIM’DA SEVDA VAR

Gemilerde Talim Var, diğer adıyla Recebim, türküsünün kaynak kişisi İnebolulu Sarı Recep olarak gösterilir.

Tıpkı Katibim şarkısında veya Hey Onbeşli türküsünde veya diğer başka türkü ve/veya şarkılarda olduğu gibi halk türkülerinin ve şarkıların farklı söz varyantları olduğu gibi, farklı formları ve ritimleri de olabiliyor.

Sarı Recep’in kaynak kişi olarak gösterildiği “Gemilerde Talim Var” Türküsü 9/8 usülde çalınırken, Kırım’dan gelen ses bir ağıt gibidir.

Kırım’dan gelen sesin usülü de söz varyantı da farklıdır.

Bir sevda türküsüdür, ama derin bir sevda.

Türkü Kırım’a mı gitti yoksa Kırım’dan mı Anadolu’ya geldi, bunun cevabını etno-müzikologlar verebilir ancak.

Neticede her iki varyantın leitmotivi de “Gemidir.”

SARI RECEP (GÜRAY) Varyantı

GEMİLERDE TALİM VAR
BAHRİYELİ YARİM VAR
O DA GİTTİ SEFERE
NE TALİHSİZ BAŞIM VAR

Bağlantı:

HANİ BENİM RECEB'İM RECEB'İM
SARI LİRA VERECEĞİM
ALMAZSA KARAKOLA GİDECEĞİM

GEMİ GELİR YANAŞIR
İÇİ DOLU ÇAMAŞIR
İSTANBUL'UN KIZLARI
RECEP DİYE AĞLAŞIR

Bağlantı

MAVİ GİYME TANIRLAR
SENİ YOLCU SANIRLAR
GEÇME KAPIM ÖNÜNDEN
SENİ BENDEN ALIRLAR

Bağlantı

KIRIM VARYANTI

Gemi gelir, yanaşır,
İçi dolu çamaşır.
Bu ne kadar güzellik,
Bakan gözler kamaşır.
 
Gel, benim Erecebim, Erecebim.
Gelmezsen öleceğim.
Kara (y)üzüm salkımı, salkımı,
Yar, sen aldın aklımı.
 
Gemi gelir yalıdan,
Direkleri karadan.
İki yar bir sevilmez,
Men çıkayım aradan.
 
Gel, benim Erecebim, Erecebim.
Gelmezsen öleceğim.
Kara (y)üzüm salkımı, salkımı,
Yar, sen aldın aklımı.
 
Gemi gelir, yan gelir
Uzaklardan yar gelir.
Seve seve ayrılmak,
Bu yaşlıkta dar gelir.

Gel, benim Erecebim, Erecebim.
Gelmezsen öleceğim.
Kara (y)üzüm salkımı, salkımı,
Yar, sen aldın aklımı.

İnebolu varyantının kaynak kişisi TRT repertuarına çok sayıda Kastamonu türküsü kazandırmış olan Sarı Recep (Güray) olarak görünürken, Kırım varyantı anonim olarak görünür.

 

Recep Güray – Sarı Recep

Şu soruyu sormadan edemiyoruz:

İnebolu varyantının kaynak kişisi Sarı Recep türküde kendisini mi anlatıyor acaba?

Zira kısa bir kaynak taramasında İnebolulu Sarı Recep’in de çok yakışıklı, üstelik sazı ve sözü dinlenen birisi olduğunu öğrenebiliyoruz.

Ama şurası var ki türkü İnebolu kaynaklıdır ve İnebolu kendi adıyla anılan teknelerin, Denk Kayığı, yapıldığı, denizcilerin yetiştiği bir liman kentidir. Bu türküye kaynaklık etmesinde yine gemi motifi belirleyicidir.

Kırım varyantı dışında ise Vikikaynak’tan alınan aşağıdaki yazı ve ekindeki diğer varyant ve formlar bu türkünün ne kadar zengin bir coğrafi yelpazede çalınıp söylendiğini gösteriyor.

Bunun nedeni ise insanlar gibi, müziğin de geziyor olmasıdır. Bu gezi için yegane vasıta gemiden başka bir şey değildi elbette. Farklı coğrafya, farklı dil, farklı kültür kendi söz varyantını, usülünü ve formunu yaratıyor.

Gemilerde Talim Var
Eser sahibi bilinmiyor

Türkünün giriş müziği Hicaz Zeybek (İzmir Zeybeği) (Για να ξέρεις αλανιάρη olarak Ρόζα Εσκενάζυ tarafından söylenmiştir.) adlı türkünün müziği ile birebir benzerlik gösterir. Çemberim Dalda Kaldı türküsünün müziği ile benzerlik gösterir. Sulhiye Kuşkaya - Gemi Gidiyor Gemi olarak farklı sözlerle söylenmiştir. Odeon kayıtlarında bu eser mevcuttur. Bu türkü benzer sözlerle Şinanay olarak Marika Papagika söylenmiştir. Müzik farklıdır. Benzer bir müzik de Καλλιοπάκι adlı türküdür. Αμαλία Βάκα tarafından söylenmiştir.Suya İner Tavşanlar (Aydın) çeşitlemesi vardır. 

(Not: Tıklanarak Youtube üzerinden izlenebilir) 

 Sinanai- Canto by MARIKA PAPAAGIKA (in Tu rkish)

 ΚΑΛΛΙΟΠΑΚΙ - ΡΙΤΑ ΑΜΠΑΤΖΗ (ΤΟΥΝΤΑΣ)

 Ali Fuat Aydın - Για να ξέρεις αλανιάρη

 Καλλιοπάκι ( Πάλι, Μεθυσμένος Είμαι ) - Βάκα Αμαλία

 GEMİLERDE TALİM VAR - AHMET KELGİNLİ

 Sulhiye Kuşkaya - Gemi Gidiyor Gemi (Taş Plak Arşivi)

 Ρόζα Εσκενάζυ -Για να ξέρεις αλανιάρη

 ΑΠΟ ΤΑ ΓΛΥΚΑ ΣΟΥ ΜΑΤΙΑ (ΟΛΜΑΖ) Γιασεμή Σαραγούδα

 Seha Okuş - Çemberim Dalda Kaldı

 Ali Fuat Aydın - Hicaz Zeybek (İzmir Zeybeği)

 KARANFİL YALAKLARI

MELİH CEVDET’İN RÜYA ŞİİRİ

Türk Şiirinin ustalarından Melih Cevdet “Rüya” şiirini yazana kadar yakın tarihimizin en büyük deniz faciası olan Refah Gemisi Faciası’nı belki de çoğu aydınımız, sanatçımız, yazarımız, şairimiz bilmiyordu.

Refah Gemisi Faciası bir şair yaratmamıştır, ama o faciada şehit olan Güverte Yüzbaşı Nejat Anday, şair Melih Cevdet Anday’ın büyük ağabeyidir.

Rüya şiirine geçmeden önce Refah Gemisi Faciasından söz edelim biraz.

23 Haziran 1941 tarihinde akşam saatlerine doğru Mersin Limanı’ndan hareket eden Refah Gemisi’nde bulunan askeri personelin amacı belliydi.

“İngiltere’de inşa edilmiş olan 4 denizaltı gemisi tesellüm etmek ve oradan vatana getirmek üzere Dz. Yb. Zeki Işın (1346)’ın başkanlığında 19 subay, 63 erbaş ve 68 erin, 20 Haziran 1941 Cuma akşamı Ankara’dan hareketle Mersin’e ve oradan Mısır ve Cenubi Afrika tarikile (yoluyla, yn) İngiltere’ye azimet (varış, yn) edeceklerini saygılarımla arz ederim.”[1]

Arz ederim, diye Başvekalet’e (Başbakanlığa) yazı yazan dönemin Milli Müdafaa Vekili (Milli Savunma Bakanı) Saffet Arıkan’dır.

Teslim alınması gereken Reis sınıfı dört denizaltının isimleri ise şunlardı:

Burak Reis

Murat Reis

Uluç Ali Reis

Oruç Reis

Denizaltıları teslim almaya gidecek olan yukarıdaki askeri personele Mersin Limanı’ndan diğer askeri personel de katılır.

20 askeri öğrenci

(Asteğmen olarak Hava Harp Okulu’ndan mezun olup ancak o zamanki uygulamaya göre halen askeri öğrenci statüsünde)

1 havacı subay

28 sivil gemi personeli

1 İngiliz subayı

Toplam 200 kişi ile gemi 23 Haziran 1941 tarihinde Mersin Limanı’ndan kalkışa hazırdır.

Ancak gemiye daha binmeden geminin 200 kişiyi barındırabilecek imkan ve kabiliyete sahip olmadığı anlaşılmaktadır.

Fakat emir vardır. Gemi hareket edecek.

Refah’ın durumu böyle bir görev için her bakımdan içler acısıdır.

“O esnada Ankara’ya telefon etmek için postanede bulunan kafile personelinden Üstçavuş Osman Ülay, Liman Reisi Zihni Koçak’ın yanındakilere, ‘Atina sefirini aldırmak için Ankara vapuru hazırlanırken buna mukabil 200 kişi böyle bir şileple gönderiliyor’ dediğine tanık oluyordu.”[2]

Bu laf belki bir dedikodu gibi gelebilir. Yaşananlara ve görülenlere bakalım.

“Gemideki tuvaletler yetersiz olduğundan gemiye getirilen Raif Akça ve Hüseyin Altıntaş isimli iki marangozun (Keresteyi İsmail Yusuf’tan almışlardı) tahtadan dört hela yapması, geminin demir aldığı son ana kadar sürdü.”[3]

Artık herkes gemidedir. Yatma planı yapılır. En güzide deniz ve hava subaylarına, er ve erbaşlara reva görülen şey içimizi sızlatır.

“Sıra kafilenin yerleşmesine geldiğinde yatak, battaniye ve yastıklar dağıtıldı. Kamaralar yetersizdi. Subayların bir kısmı kamaralara yerleşirken diğerleri yataklarını açık köprü üstüne serdi. Havacı asteğmenler, erbaşlar ve bir kısım er güverteye ve ambar kapaklarının üstüne dağıtıldı. Yer bulamayan altmış kadar er ise Üsteğmen Fazıl Kartal’ın kontrolünde köprü üstünün hemen altında bulunan asma kömürlüğe yerleştirildi. Önce kömürler süpürüldü, sonra hasırlar serildi.” [4]

Sorunlar sadece bunlar mı?

“Güverte Yüzbaşı Muhittin Darga ise gemiyi açıkta demirde yatarken (demirliyken, yn) görür. Gemiye çıkıldığındaki manzarayı ise ‘Son derece cesaret kırıcı’ olarak tanımlar.”[5]

Bütün her şey bilindiği halde gemiye hareket emri verilir.

Gemi Mersin Limanı’ndan 17.30 gibi demir alır.

Saat 23.01’de gemi büyük bir patlamayla iskele tarafından yara alır ve o yana yatar. Patlamaya kimliği ve milliyeti halen belirlenmeyen bir denizaltıdan atılan torpil neden olur.

Bir can pazarı başlar.

Normal koşullarda göze görülmeyen sorunlar, böylesi olağanüstü durumlarda hemen gün yüzüne çıkar.

Refah Gemisinin imkanları ve eksiklikleri tahliye ve kurtarma için elverişli değildir.

TELSİZ:

“Komodor bu kargaşa yaşanırken infilaktan on dakika sonra ‘Telsizci yok mu?’ diye bağırdığında kıç tarafından ilk gelen, Telsiz Başçavuş Nevzat Durukan oldu. İnfilakla beraber geminin bütün elektrik sitemi çöktüğünden telsiz cihazı çalıştırılamıyor, dolayısıyla yardım çağrısı ‘SOS’ kodu da verilemiyordu.”[6]

“(…) Telsiz Başçavuş Reşat Kip’in gemide olmamasına rağmen imdat işareti verebileceğini söylemesi üzerine Yüzbaşı Nevzat Erül ile telsiz kamarasına gidilmiş, ancak telsiz anteninin kopmuş ve kamaranın suyla dolu olması nedeniyle başarılı olunamamıştı. Geminin telsizcisi Mevlüt bile kendisini denize atmıştı.” [7]

FİLİKALAR:

“Elde kalan tek filika, rüşvet güverte iskele tarafta bulunan filikaydı. İndirme tertibatı noksandı.”[8]

Geminin kaptanı eski deniz subayı İzzet Kaptan gemisini terk etmez ve filikaya binenlere son anda harita ve bir pusula verir.

“Filikayla gemiden uzaklaşırken Milli Mücadele’nin ‘Enosis Kahramanı’ İzzet Kaptan hala köprü üstündeydi. Israrla yapılan, ‘Sen de gel’ çağrılarına son sözü şu oldu:

‘Allah muininiz (yardımcınız) olsun. Ben burada kalacağım… Başkalarının günahını benim çekmem mukadderdir (yazgı). Haydi, yolunuz açık olsun.”[9]

Kıbrıs daha yakın olmasına rağmen lodosun etkisiyle kuzeye doğru akıntıyla giden  filikada bir yandan nöbetleşe kürek çeken bir yandan da döşeme tahtalarından filikaya dolan suyu şapkalarıyla sürekli boşaltmaya çalışan 28 kişi ertesi gün Adana-Karataş Deniz Feneri açıklarına kadar geldiklerinde güçleri tükenmiştir artık.

Dört kişi de gemiden kopan ahşap kapaktan sal yapmıştır. Onları arama kurtarma gemileri bulmuştur.

Sonuçta 32 kişi faciadan kurtulurken, 168 hayatını kaybetmiştir.

Cemal Süreya babasının ölümü üzerine bir şiir yazar ve şiir bir soruyla başlar:

Sizin hiç babanız öldü mü?

Cevabı yine kendisi verir şair:

Benim bir kere öldü kör oldum.

Şair Melih Cevdet ise Refah Gemisi Faciasında şehit olan ağabeyi Nejat için bir şiir yazar.

Melih Cevdet soru sormaz, olanı ve gördüklerini anlatır. Anlattığı rüya değildir aslında, ama şiirin adı “Rüya’dır.” 

Rüya[10]

Bir rüya gördüm gündüz uykusunda
İncecikten bir kar yağıyordu
Sabahat’ im hasta yatağında doğrulmuş
Bir aydınlığa bakıyordu
İncecikten bir kar yağıyordu
Bahriyeli ağabeyimi düşünüp
Erzincan'da annem ağlıyordu.

Kar yağıyordu.

Melih Cevdet belki de çok daha erkenden sormuştur benzer bir soruyu Cemal Süreya henüz daha çocukken.

Sizin hiç ağabeyiniz öldü mü?

Ve yine kendisi vermiş olmalı cevabını:

Rüyamda gördüm, annem ağlıyordu

Melih Cevdet ağlar ağabeyine, 08 Aralık 1993 tarihinde hayatını kaybeden Abidin Dino için de ağlar ve “İkinci kez ağladım” der.

“Yüzbaşı Nejat Anday, şilebin batmaya başlaması üzerine Yarbay Zeki Bey’le denize atlamışlar ve batan gemilerin oluşturduğu girdabı da düşünerek şilepten uzaklaşmaya çalışmışlardı. Ancak bir süre sonra şilebin tekrar kendini toparlayarak düzeltmesi üzerine geri dönmeye başladılarsa da, Yarbay Zeki Bey ‘Nejat ben dayanamıyorum’ dedikten sonra kendini salar. Yüzbaşı Nejat ne kadar uğraşsa da suda kaybolan Yarbaya, bir daha ulaşamaz. Yüzbaşı Nejat Bey ise her ne kadar şilebe geri çıktıysa da yine de şehit olacaktı.”[11]

Bu manzara Yüzbaşı Nejat Anday’ın faciada görülen son durumunu anlatır.

Denizaltılar mı? Onlar da sonuçta bir gemi değil mi?

Hazır oldukları söylenen ve teslim almaya gitmeleri için emir verilen denizaltılar ne yazık ki henüz hazır değildir.

Onca can boşuna mı Akdeniz’de kaybolmuştu?

Oruç Reis Denizaltı Gemisi:

09 Mayıs 1942 tarihinde İskenderun’da teslim edildi.

Murat Reis Denizaltı Gemisi:

25 Mayıs 1942 tarihinde İskenderun’da teslim edildi.

Burak Reis Denizaltı Gemisi:

22 Şubat 1946 tarihinde Gölcük’te teslim edildi.

İngilizler savaş sonuna kadar bu denizaltıyı kullandılar.

Uluç Ali Reis Denizaltı Gemisi:

İngilizler bu denizaltıyı da teslim etmediler.

Denizaltı 18 Nisan 1943 günü, Almanlara ait U.123 no’lu denizaltısı tarafından Afrika’nın batı sahili açıklarında batırıldı.

Denizaltı teslim alınsaydı, kaptanı Güverte Yüzbaşı Nejat Anday olacaktı, o göreve atanmıştı.

Batmış olsa da denizaltının ilk komutanı Güverte Yüzbaşı Nejat Anday’dı.

Yüzbaşı Nejat Anday’ın ölümü kardeşi şair Melih Cevdet’e rüya gibi gelir.

Melih Cevdet’in şairliği ise amcadan gelir, şair ruhlu amcanın kendisine soyadı olarak “Anday’ı ” almasının ardında şairce bir tutku yatar.

Sunay Akın 30 Aralık 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Pazar ekinde aşağıdaki yazıyı yayınlar.

“Paris’e giden Kadir Raşit Paşa, oralarda bir şiir yazdı mı, bilinmez ama İspanya sınırına yakın bir yerde bulunan bir Fransız köyünü öylesine çok sever ki, soyadı kanunu çıktığında, o köyün adını alır soyadı olarak. Çocuk doktoru Kadir Raşit Paşa’nın yeğeni Melih Cevdet de, o köyün adını şiir kitaplarının kapağına taşır: “Anday”.  

Hiçbir şey boşlukta durmuyor, her şey bir yeri dolduruyor.

Şairlik amcadan mı geliyor, bilinmez, ama ölüm insanı şair yapmıyor, sızlatıyor.

 


Uluç Ali Reis Denizaltı Gemisi Kaptanı 
Şehit Deniz Güverte Yüzbaşı Nejat Anday


KORE’YE GİDEN SAVAŞ GEMİSİNDE DOĞAN KALİPSO KRALI

İnsanlık tarihinde olduğu gibi kişilerin de kendi hayatlarında “Yıldızın Parladığı Anlar” vardır. Bunu en güzel anlatan ise Stefan Zweig’dır.

Onun “Yıldızın Parladığı Anlar” adlı eseri her zaman bir başucu kitabıdır.

Kore Savaşı’nda yıldızı parlayan, başka bir deyişle savaşa giden ilk gemide doğan “Kalipso Kralı” kimdi?

Kalipso Kralı, deyince, hemen tahmin edileceği gibi, Metin Ersoy, aklınıza gelecek ve doğrudur.

Biz Metin Ersoy’un hikayesine sonra döneceğiz.

Önce Kore Savaşı’na gidenlerden, yaşanan sorunlardan, Refah Gemisi Faciası kadar olmasa da traji-komik durumlardan söz edeceğiz.

Bu arada, Kore Savaşı’nda yıldızı parlayan sadece Metin Ersoy değildi.

Klasik Batı Müziği alanında ilk Türk kadın bestecimiz sayılan Nazife Aral’ın (Nazife Güran) daha önce parlayan yıldızı Kore Savaşı’nda ışıltılı hale gelmiştir diyebiliriz.

Nazife Aral Hanımı da anlatacağız.

Bütün yıldızlar savaşa doğru, savaşta ve gemide parlıyor.

Mecliste görüşmelere açılmadan sadece 11 Aralık 1950 tarihinde oylanarak onaylanan hükümet görüşüne istinaden Kore Savaşı’na tugay düzeyinde bir birlikle katılma kararı alınır.

YOLA ÇIKMA

İskenderun’da son hazırlıklarını tamamlayan Kore Türk Silahlı Kuvvetleri BM’in kendilerine tahsis ettiği 5 adet gemi ile partiler halinde Türkiye’yi terk ettiler. Tahsis edilen gemilerden 3 tanesi yolcular, 2 tanesi de yük içindi.”[12]

YOLCULUĞUN TRAJİ-KOMİK HALLERİ

Hazırlıklar ne askeri, ne kültürel, ne gemi yolculuğu, ne yemek ve lojistik gibi çoğu bakımdan tam değildir. Ama yine geç kalınmışçasına gemilere kalkış emri verilir.

Adı kendisiyle özdeş hale gelmiş olan Kalipso Kralı Metin Ersoy’un o unutulmaz şarkısı “Vakit Yok Gemi Kalkıyor” sanki Kore’ye, savaşa doğru kalkan bu gemiler için söylenmiş gibidir.

Oysa bu şarkı savaştan çok sonra, 70’li yıllarda ortaya çıkar.

ASKERİ EĞİTİM VE KADRO EKSİKLİĞİ

Birlikler farklı birliklerden ve gönüllü olarak teşkil edildiği için bir arada eğitim ve koordinasyon sorunları yaşanmıştır.

İlk giden Türk Tugayında Alay Komutanı olarak görev yapan Piyade Albay Celal Dora’dan aktarıyor Adnan Üzmez:

“Celal Dora’nın anılarında aktardığı düşüncelerinde gerçek anlamını buluyordu: ”Dış memleketlere gönderilen spor takımları dahi günlerce evvel kampa alınmakta ve rakipleri karşısında başarılı olmaları için sıkı bir eğitime tabi tutulmaktadır. Bu takımlar aslında uzun bir zamandır birlikte çalışmış ,anlaşmış ve birbirlerinin kabiliyetlerini tanımış ve özetle aslında yetişmiş olmalarına rağmen gene de haftalarca egzersiz yaptırılarak güvenilir bir hale getirildikten sonra gönderilmektedir…. İşte Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore’ de destanlar yazarak kazandığı zaferler bunun için önemlidir.” [13]

Eksikler sadece erbaş ve er kadrolarında değil, komuta kadrolarında da hissedilir.

“Celal Dora, bu noktada aksaklığın sadece erbaş ve er kadrolarında değil komuta kadrolarının da (subay ve astsubay) öngörülen süre içerisinde tamamlanamamış olmasından da kaynaklandığını, bunun da bir takım disiplin zafiyetlerine ve hazırlıkların güçlükle ilerlemesine neden olduğunu belirtiyor.”[14]

Siyaset Bilimci Cüneyt Akalın ise Amerikan Yardım Heyeti Başkanı General Mac Bride’tan aktarır.

“Cüneyt Akalın iki ay öncesine kadar Türkiye’de bulunan Amerikan Yardım Heyeti Başkanı General Mac Bride’ın resmi tespitlerine göre Türkiye’nin harp sahasında savaşmaya hazır bir tek birliği yokken, nasıl bir tugay gönderilme kararının alındığına dikkat çekerek olayı düşündürücü diye yorumlamaktadır.”[15]

Kadrolar bir şekilde tamamlanır, ancak Kore’de savaşacak birlikler Amerikan silahları kullanacaklardır. Fakat birlikler ne Amerikan silahı görmüş ne de o silahlarla atış eğitimi yapmışlardır. Albay Dora buna da çözüm bulur ve seyir sırasında erlere denize doğru atış eğitimi yaptırır.

“Dora, bununla birlikte Amerikalıların yeni getirdikleri silah ve teçhizatı Tugayın ağırlıklarına dahil edilerek deniz yolculuğu boyunca askerlerin büyük bir bölümünün bir nebze de olsa eğitim almasına ve atış yapmasına imkan sağlamıştı.”[16]

Denizde seyir halindeyken atış eğitimleri için bulunan hedefler de aslında traji-komikti

“Harekete bir hafta kala Almanya’dan getirtilen Amerikan M-1 Piyade tüfeği ve diğer silahlar üç gemiye paylaştırılarak yüklenmişti. Mermi herkese yetecek kadar boldu. Kızıldeniz geçilip açık denizlere çıkıldığında gemi güvertesinden denize doğru intibak atışlarına başlandı.  Ancak denizde hedef bulmak sorunu vardı. Bu sorun tüketilen yiyeceklerin ambalaj sandıkları ile çözüldü. Bunlar denize atılarak hedef olarak kullanıldı. Hem gemi hem de hedefler hareketli olduğundan isabet zor oluyor, ayrıca isabet olup olmadığı, kimin vuruş yapıp yapmadığı belli olmuyordu. Yine de boş denize atmaktan iyi idi. Bu atışlar ve silah eğitimleri Kore sularına girene kadar devam etti.”[17]

İNGİLİZCE DİL SORUNU

Subay ve astsubay kadrolarının çoğunda İngilizce dil sorunu vardı. İngilizce bilen çok azdı. Erler ise hiç bilmiyordu ve bu nedenle küçük ve basit sorunların çözümü bile saatlerce uzayabiliyordu.

Yabancı dil bilen çok az sayıda yedek subay da Kore’ye gönderilmişti, ancak onlar sadece Tugay Karargahında hizmet ediyordu.

İşte onlardan birisi de sonradan, Kalipso Kralı olarak tanıyacağımız Metin Ersoy’du.

YEME-İÇME-TUVALET SORUNU

Gemiler adeta yüzen birer kışlaydı. Ancak Türk ve Müslüman askerlerin yeme-içme ve temizlik, tuvalet alışkanlıkları hiç dikkate alınmamıştı.

Tuvalet sorunu bir şekilde çözülür, ancak erler yeteri kadar ekmek olmadığı için yemekten aç kalkmaktadırlar.

“Yemekler iyi idi. Ancak Amerikan usulü haşlama olarak yapıldığından Türk damak zevkine uymuyordu. En önemlisi de verilen ekmek miktarının az olmasıydı. Bir santimetre kalınlığında iki dilim ekmek yetmiyordu. Erlerimiz birkaç lokmada ekmeği bitiriyor yemekle de karınları doymuyordu. Ekmek miktarının artırılması için Gemi Komutanına müracaat edilmişse de un miktarı Amerikan ihtiyaçlarına göre hesaplandığından yolculuk boyunca bir sonuç alınamadı. Ekmeğin azlığı patatesle giderilmeye çalışıldı. Duşlar ve tuvaletler de Amerikan usulü olarak yapıldığından ara bölmeler yoktu. Başlangıçta erler bu durumu çok yadırgadılar. Klozeti kullanmayı beceremediler. Klozetin üstüne çıkanlar, matara ile temizlenenler oldu. Daha sonra subay ve astsubayların verdikleri derslerle bu sorunlar giderildi. Personelin hemen hepsi uzun deniz yolculuğu yapmamıştı. Deniz tutması nedeniyle rahatsız olanlar çoğunluktaydı. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu geçilirken çok sıcak günler yaşandı. Ilıman iklime alışan erlerimiz bir yandan deniz tutması bir yandan da cehennemi andıran sıcak nedeniyle yattıkları yerden kalkamaz hale geldiler. Yemeden içmeden kesildiler. Deniz tutması nedeni ile her tarafı kirlenen gemi sık sık yıkanmak zorunda kaldı.”[18]

Kore’ye farklı tarihlerde dört tugay gider ve her biri bir öncekini değiştirir.

Üçüncü tugayın komutan yardımcısı Albay Nuri Pamir şehit olduğundan onun yerine Tugay Komutan Yardımcısı olarak Kore’ye Kurmay Albay Cemal Madanoğlu tayin edilir.

Madanoğlu gemide yaşananlara ilave yapar:

“Erleri gemide yaşantıya alıştırmak kolay olmadı. Zorluk daha ayakyolunda başlıyordu. Ayakyolları geniş, onar on beşer kişilik. Yola çıkmadan önce Seferihisar’da erlere bu işin nasıl görüleceğini öğretmiştik.

(…)

Sabah kahvaltı saat 6’da başlıyor. Kahvaltı edilen yer küçük bir yerdi. Giren er self-servis lokantalarda olduğu gibi kahvaltı tepsisini alıyor. Yüksek masalar var. Ayakta yiyor. Çıkarken de kabını kacağını bulaşık bidonuna bırakıyor. Sonra meyvelerini alıp dışarıda yiyor.

İlk gün sabah kahvaltısına girdiler. Son er, kahvaltısını bitirip çıkarken öğle oldu.

Ama üçüncü, dördüncü gün alıştılar.”[19]

Madanoğlu tuvalet sorununa da el atar.

“Gemi yönetimi, bunlar Türk’tür, görenekleri başkadır(*) diye klozetlerin arasına naylon perdeler koydurmuş. Başa çıkamayınca perdeleri söktürdüm; kapılara nöbetçi diktim:

-Kimse meyve artıklarını klozete atmayacak; işini gördüğü yeri pis bırakan, suyu çekmeyen, çöp atanı gördüm mü yapacağımı bilirim.

Ama iş istediğim gibi yürümüyor.

Yolculuğun üçüncü günü olmuş, erler yataklarında sigara içip örtüleri yakıyorlar takımları berbat ediyorlar, kirletiyorlar yangın tehlikesi doğuyor.”

(*) Bizimkiler daha ilk günü ayakyollarını tıkadılar. Meyve artıklarını denize atacaklarına klozete atıyorlar.[20] 

Tıpkı Kars’ı hiç görmediği halde Paris’te Kars için şiirler yazmış olan Cemal Süreya gibi, hayatında Kore’yi hiç görmediği ve Kore Gemisi’nde bulunmadığı halde büyük bir duyarlılıkla ve sanatla Kore Savaşı’nı anlatan, Sabahattin Ali’nin Ankara Konservatuarı’ndan öğrencisi Fahri Erdinç’in yazdıkları gelir gözümüzün önüne.

“Sabah oldu. Oldu, ama askeri kaldırabilirsen kaldır. Koğuşlar, kamaralar, koridorlar, merdivenler kusmuk içinde. Elini ağzına yetiştiremeyen, nerede bulunuyorsa orada boşaltmış. Bastığın yer kayıyor. Kimi geceleyin daha “Kültürlü” davranmış, hemen miğferini kapmış, onun içine kusmuş. Ortalık ağarırken, ayıp örtmek için, miğferini lumbuzlardan çıkaran çıkarana. Memetler kusmukları denize döküyorlar. Döküyorlar, ama rüzgar da dökülen emaneti aldığı gibi geminin karnına yapıştırıyor. Şöyle uzağına geçip de gemiye bir bakabilsen, baştanbaşa sıvanmış, saksağan yumurtası gibi her yanı alaca bulaca.”[21]

Gemi Kızıldeniz’den geçerken bir emir yayınlanır gemide. Güvertede yatılabilecek. Yalnız denize düşme olursa, bunun sorumluluğu Türk Komutanlığına ait olacak.

“O gece, imam (görevli tabur imamı, yn) hem üst güverteyi, hem alt güverteyi dolaştı. Gözlerinin gördüğü yere, filikaların altlarına ve içlerine varıncaya kadar, don-gömlek veya gömleksiz serilip yatan askerlere öğütler verdi:

‘Çişiniz gelirse denize çövdürmek yok! Bu denizin bir adı da Kabe Denizi’dir. Valla çarpılırsınız. Bu bir. Uçkurlarınızın birer ucunu birbirinize bağlayın.  Bu iki. Geminin yalpası çok. Eğer denize düşerseniz, şehit-mehit olmaz, gitseniz gitseniz eşek cennetine gidersiniz. Bu üç…Allah rahatlık versin!’”[22]

KORE’DE CEPHE GERİSİNDE YAŞANAN SORUNLAR

Cephe gerisinde de sorunlar yaşanır.

Özellikle Türk askeri araç sürücüleri kural tanımaz bir şekilde araç kullanmaktadırlar.

Öyle ki araç kazalarında hayatlarını kaybeden Türk askerlerin sayısı savaşta yaşanan toplam kaybın %10’unu bulur.

“Bir diğer sorun da Türk şoförlerinin durumu idi. O yıllarda yurdumuzdaki motorlu araç sayısı az olduğundan şoför miktarı da azdı. Bu nedenle Kore’ye giden şoförlerin çoğu askeri ehliyetli ve acemi idi. O günlerde Tokyo’da yayınlanan Star adlı ordu gazetesi Türk Şoförleri için aynen şunları yazıyordu. ”Türk Şoförleri Kore ye ayak bastıkları andan itibaren, Korelileri ve BM mensuplarını korku ve heyecana düşürmüşlerdir. Türk Şoförleri trafik kurallarına kesinlikle uymaz. Yolun daima ortasını takip eder. Geriden gelip korna çalarak yol isteyenlere asla yol vermez. Yollarda yazılı hız sınırına bağlı kalmaz ve aracını her türlü yolda son sürat kullanmaktan zevk alır. Bu nedenle sık sık kazaya neden oldukları için üzerinde ayyıldız işareti olan aracı gören herkes ya durmalı ya da yol vermelidir”.

Celal Dora anılarında Türk Şoförlerinin bu yetersizlikleri yüzünden toplam zayiatımızın %10 unun araç kazalarından dolayı verildiğini ifade eder. Turgut Sunalp de Türk Şoförlerin eğitimsizliğine dikkat çekerek şu bilgileri vermektedir: ”Askeri Polis kontrol noktalarında gösterilmesi zorunlu geçiş belgesinin, Türk Şoförü için ‘ME TURK’ ibaresi olduğu Kore’de meşhur olmuştur. Şoför bu sözü söyleyince askeri polis dilini bilmeyen birisi ile bir hiç için dakikalarca münakaşa edip trafiği aksatmaktansa ‘GEÇ!’ işaretini vermeyi her zaman tercih etmiştir.”[23]

Cephe gerisinde sadece bunlar yaşanmaz. Türk askerinin Kore’de gördüğü yoksulluk ve fuhuş ahlaki çöküntü yaratıp komutanlar tarafında fark edilse de bu pek dile getirilmez.

“Em. Alb. Fevzi Tüzüner, kendisi ile yüz yüze yaptığım görüşmede bu konuya dikkat çekip “Aç insan inançlarını yer “Sözünü söylemiş ve ilave etmişti. “Kore’ye gittiğimizde açlık ve sefalet içinde bir halk bizi karşılamıştı. Kore yaşlılarının aksi iddialarına rağmen fuhşun Kore’de yaygınlaştığına ben şahit oldum.” Aynı değerlendirmede bulunan Abdi İpekçi Dünyanın Dört Bucağından adlı eserinde Kore bölümünde yalnız Başkent Soeul’de polis kayıtlarına giren 30.000 fahişenin varlığından söz eder. Güventürk’ün tespiti ise daha ilginçtir. ”Bir zamanlar çok terbiyeli ve namuslu olduğu söylenen Kore’de bu şimdi hayal artık. Küçücük çocuklar etrafımızı sarıyor, elleri ile işaretler yaparak birinci kalite kadın diyor. Sizi davet ediyorlar. Kim? diye sorma bu daha acıdır. Çünkü götürmek istediği kadın ya anası ya da ablasıdır. Baltacıoğlu da Kore görevi sırasında mevzilerine kadar yaklaşan bir Koreli kadına rastladıklarını, kadının tercüman aracılığı ile verdiği ifadesinde ilginç bir yaklaşımla: ”Para istemiyorum. Sadece burada kalıp karnımı doyuracağım. Buna karşılık bir gecede 30 kişi benimle beraber olabilir.” Şeklinde konuştuğu yönünde bilgi vermektedir.”[24]

Benzer tespiti Madanoğlu da yapar ve anılarında anlatır:

“Her yanda savaşın sosyal ve moral yıkıntıları izleniyor. Fuhuş almış yürümüş. Kimi yerde yolların yakınındaki tümseklerin üstüne çıkmış çocuklar bağıra çağıra ablalarını satıyorlar.

-İki dolar iki dolar 16 yaşında ablam iki dolar…” [25]

Bu koşullar altında Kore’ye sevk edilen birliklerimiz ve erlerimiz İskenderun Limanı’ndan bando-mızıkayla uğurlanır.

Bando çeşitli marşların yanında KORE MARŞI’nı da çalar.

GEMİLER VE SANAT - KLASİK BATI MÜZİĞİNDE İLK KADIN BESTECİMİZ

Metin Ersoy henüz Kalipso Kralı değilken ve sadece yabancı dil bildiği için Birinci Kore Türk Tugay Karargahında askerliğini yedek subay olarak taparken, Klasik Batı Müziği alanında ilk kadın bestecimiz Nazife Aral’ın bestelemiş olduğu Kore Marşı çalınır Ankara’da Tren Garında. Trenler İskenderun’a asker kafileleri taşırlar.

Sonrası mı?

Sonrasında Nazife Hanım da Kore’ye gider, Türk askerini ve birlikleri orada da ziyaret eder.

Neden olmasın ki?

Marilyn Monroe Amerikalılar için cepheye geliyorsa, Nazife Aral Hanım da gelebilir.

Ancak, Nazife Hanım Türk askerine “Kulaklara Kore kadar yabancı” o Kore Marşı yerine keşke başka bir marş veya türkü bestelemiş olsaydı.

Arada moral izni için Japonya’ya gönderilen Türk subayları cepheye yeniden dönüyorlar. Bir Japonya dönüşünde Madanoğlu anlatıyor:

“Kore’ye döndüğümde kış iyice bastırmıştı. O yılların ünlü yıldızı Marilyn Monroe gelmiş. Birlik birlik dolaşıyor. Hangi birliğe giderse çevredeki birliğin erleri oraya üşüşüyorlar.

Bize yakın bir birlikteki gösterisine ben de gittim. Holivut yıldızlarının savaştaki Amerikan askerlerine moral vermesi için böyle geziler düzenleniyor. Hava soğuk mu soğuk. Ama kurulan sahnenin sağına soluna birer özel kamyon yanaşmış; bu kamyonlardan sahneye geniş körüklü borular uzatılmış; sıcak hava veriliyor.

Moral subayı, onların kadrolarında bir de moral subayı var, yağmur yağabileceğini düşünmemiş, hava serpiştiriyor. Marilyn Monroe de anlaşılan içerlemiş, üstü açık sahneye çıkmıyor.

Erler bağırıp çağırıyorlar. Birlik komutanı sahnenin üstüne bir çadır bezi gerdirmeye çalışıyor. Marilyn’le gelen ekipteki öteki aktörler askeri oyalamaya çalışıyorlar; ama yuhalanınca kaçıyorlar.”[26]

Nazife Aral Hanım’ın bestelemiş olduğu Kore Marşı’nın müziğine ne hikmetse hiçbir yerde ulaşamıyorsunuz.

Bunun birkaç nedeni olabilir,

-Bestenin ısmarlama ve yetersiz bir eser olması,

-Güftenin, alayı sebepsizce lağvedilen ve Türkiye’de muhalefetin yanında olduğu imajı verilen Albay Celal Dora’ya ait olması,

-Güftenin çok başarısız olması,

-Güftede geçen Moskof kelimesinin 60’lı yıllarda Türk-Sovyet yakınlaşmasında handikap olması,

-Kore’ye giden askerin çoğunluğunun Anadolu’dan gelen erler olduğu düşünüldüğünde bestenin ve dolayısıyla marşın Kore’ye gidecek olan diğer üç değiştirme tugayının uğurlanışlarında bir daha seslendirilmemiş olmasıdır.

Fahri Erdinç kendi yazar sezgisi ve ironisiyle teşhisi tam olarak doğru koyar aslında.

“Bandoların gümgümü arasında, ne gidenin ne dediği anlaşılıyordu, ne de uğurlayanın. Bazı vagonlardan “Kore Marşı” duyuluyordu. Kulaklara Kore kadar yabancı olan bu marşı, bir Hariciyeci’nin kızı Nazife hanıma ısmarlama yazdırılan bu marşı Mehmetçikler veresiye söylüyorlardı. Çoğu vagonlardan duyulan marş bambaşkaydı. Bu marş “Yaslı gittim…” diye başlıyordu. Gardaki yaslı ana babalar işte bu marşın ne dediğini anlıyorlardı.

Yaslı gittim şen geldim…”[27]

Nazife Hanım, Kore Marşı bestesi pek tutulmamış olsa da 1959 yılında eşinin tayini dolasıyla gitmiş olduğu Diyarbakır’da Diyarbakır Flarmoni Derneği’ni kurar ve hayatı boyunca 1000 kadar beste yapar.

Sonrası mı?

Sonrası: BESTEKAR SOKAK

Ankara’da doğup büyüyenler de dahil olmak üzere, Ankara’da yaşayanların da adının veriliş nedenini bilmedikleri veya merak etmedikleri Kavaklıdere’deki Bestekar Sokak Nazife Hanım’a saygının bir ifadesidir. 

KORE MARŞI

Milletle, devletle birdir oy’umuz,

Cihanla savaştı şanlı soyumuz.

Güney’e, kuzey’e, doğu, batı’ya

Kore’ye uzandı sınır boyumuz.

Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet,

Savaşmak Türklüğün canına minnet.

Eskiden türkümüz “Alo Yemen” di,

Bugün de Kore’ye attık kemendi.

Türklüğün verdiği şanlı kararı

Moskoftan gayri, cihan, beyendi.

Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet,

Savaşmak Türklüğün canına minnet.

Hürriyet uğruna, savaş yoluna

Yardımı reddetmek Türklüğe zillet.

Not: Şiiri Celal Dora yazmış, Nazife S. Aral bestelemiştir.[28] 

Birinci Tugay ile Kore’de bulunan Nazife Aral Hanım-Yzb. Kamil Celkan’ın Albümünden

GEMİLER VE SANAT Kalipso Kralı Metin Ersoy’u Kore’ye giden ilk tugayın karargahında buluyor.

Mete Yurtsever’in 22 Eylül 2021 tarihinde yazmış olduğu kendisine ait blog yazısından aktaralım.

Bu gemide ah ben de olsaydım…

Geç kalacaksın hiç yok zaman
Düşünme sakın olma pişman
Yalnız kalamaz hiçbir yaratık
Vakit yok gemi kalkıyor artık

Bu gemide ah ben de olsaydım
Açık denizlere yol alsaydım
Vız gelirdi her şey inan bana
Yeter ki ben sana varsaydım

Metin Ersoy (1934-2017) bu sözlerle başlayan 45’liği 1970 yılında çıkarmış, yani benim doğduğum yıl. Bu şarkının hikayesi ise Kore Savaşı’na kadar gidiyor. O tarihte askerliğini tercüman olarak yapan teğmen (yedek subay, yn) Metin Ersoy, Kore cephesine gönderiliyor. Bir ay süren gemi yolculuğunda ve sonrasında Amerikalıların onu Harry Belafonte’ye benzetmeleriyle kalipsoya merak salıyor, dansını öğreniyor ve epey malzeme topluyor. Türkiye’ye döndüğünde Türk pop müziğinin mimarlarından İlham Gencer’in dikkatini çekiyor ve onun kendisine verdiği isimle “Kalipso Kralı” 70’lere ve Türk pop müzik tarihine damgasını vuruyor.

VAKİT YOK GEMİ KALKIYOR ARTIK

Bu yazıya, GEMİLER VE SANAT, ilham olan konu 19 Mayıs’ta oluştu.

Bandırma Vapuru ve o vapurda bulunan Manastırlı Kurmay Albay Kazım (Dirik) ve onun kızı Şükran ile kaçan Türk Tiyatrosu’nun altın çocuğu Muammer Karaca’yı anlatarak başladık.

Kore Türk Tugayı’nda yedek subay tercüman olarak gemiyle Kore’ye giden Metin Ersoy ile bitirdik.

Biz bitirdik, ama Metin Ersoy “Ben de birkaç cümle bir şey söyleyebilir miyim?” diyor.

Anlatmaya başlıyor, söyledikleri çok çarpıcı şeyler

“Tabii Kore’den önce bizi askeri terimler için Seferihisar’da bir ay ayrı ayrı eğitime aldılar. (…) Dağın tepesinde, İngilizce askeri terimler öğreniyoruz. Başımızda bir subay var sadece. O zamanlar generaller bile İngilizce’nin “i” sini bilmiyordu.

Kimse tuvalete bile gidemezdi orada biz olmadan başlarında.”[29]

Bu söz biraz ağır olsa da çok çarpıcı ve hiç tekzip gelmediğine göre, gerçekliği doğru olmalıdır. Zira Metin Ersoy anlatırken kendisini de eleştiriyor, anlatmaya devam ediyor.

“5000 kişilik tugayda 28 kişilik tercüman teğmen kadrosu vardı. En kötüleri bendim.”[30]

Metin Ersoy sadece dil sorununu değil, gemide yaşanan sorunları da anlatır.

“Hava öyle sıcaktı ki size bunu sözcüklerle ve kağıtla anlatmam mümkün değil. Yanıyorduk resmen. Kızıldeniz’deydik. Bir tek çaremiz vardı; duş yapmak. Herkes kan ter içinde duşlara hücum etmeye başladı. Fakat sonrası çok daha büyük bir facia oldu. Meğer deniz suyunu duş depolarına koymuşlar! Duştan her çıkan, kısa bir süre sonra sahiden yanmaya başladı. Su gitti tuz kaldı tenimizde.”[31]

Metin Ersoy yine de güzel şeylerden söz eder, “Kore benim için üniversite tahsiliydi aslında.”[32] demeyi de ihmal etmez.

Vatan, namus, şehitlik vb. sözleriyle Kore’ye gönderilen ve şehit olan Mehmetçiklerin bile sahipsiz bırakıldığını sanatçı duyarlığıyla anlatır Metin Ersoy.

“İki askerimiz vardı bir gün, iki şehit… Mayına basmıştı biri. Şehitliğe gidip şehitlerimizi son yolculuklarına uğurlamak gerekiyordu. (…) İndik şehre. Şehitliğe gitmemiz lazım. İmam ne dese beğenirsiniz? ‘Cenazeleri garda bırakalım,’ diyor bana. ‘O neden?’ diye sordum, anlamadım amacını. ‘PX’ e gidelim,’ dedi. Post Exchange, çarşısına...’

(…)

Post Exchange’i şöyle anlatayım size, ticaret yapıyorlardı orada. Sigara alıyorsun mesela PX’te 3 liraysa dışarıda 6 lira. (…) Karaborsa merkezi. İmam ticaret yapacak, bana şehitleri garda bırakalım sonra gelir alırız diye utanmadan teklif sunuyor. O karaborsayı orada herkes yaptı, generalinden subayına kadar.”[33]

Erlerin neden mayına bastıklarına gelince trajik olduğu kadar mitolojik de sanki.

Metin Ersoy erlere gündüz mayınlı bölgeyi gösterir ve geçecekleri koridoru da söyler, mayına dokunursanız patlar ve ölürsünüz, der.

Ama gece olunca işler değişir.

“Ama gece olunca karanlık çağırıyordu onları. Mayın tarlasının bir yanından bir şarkı sesi… İnce, tatlı, davetkar bir kadın sesi… Düşünebiliyor musunuz, Kore’de, uzak bir ülkeden gelmiş askerin gecesine bir kadın sokuluyor. Gecenin ağzı gibi bir şeydi o kadının imgesi. Şakşi diyordu bizimkiler ona, yani ‘Seksi’… Bütün Kore’nin bildiği bir şarkıyı söylüyor Şakşi, geceleri oraya gelir. İstediği şey ise askerleri tavlamak…

(…)

Belki cehalet dersiniz adına belki erkeklik. Ama oluyor işte. (…) Sizi en çok ortalık sütliman iken yutar savaşın karanlığı. O kadına ulaşmanın yolunu arayanlar için en büyük engel, çevirdiğimiz o mayın tarlasının etrafından dolanıp yanına gitmenin eziyetiydi.(…) Ne yaptı biliyor musunuz o askerlerden biri, silahını bıraktı, ‘Ortadan geçer giderim ben,’ dedi. Şakşi’ye gidecek… Sonrası tabii tahmin edilen son.”[34]

Askeri Şakşi değil sanki Sirenler çağırır mitolojinin derinliklerinden.

“Siren’ler (Seirenler): İlk olarak Homeros, onları denizle ilişkili göstermiştir. Homeros’a göre Seiren’ler, ‘Büyüler yakınlarına gelen bütün insanları/bilmeden kim yaklaşırsa onların yanına ve dinlerse onları/yandı demektir o kişi, çünkü dönemez bir daha evine’. Seiren’ler denilen bu denizkızlarının ezgisine doyum olmaz. Öyle bir ezgi ki, dayanılmaz bir çekişle çağırır insanı; öyle bir ezgi ki, ölüme doğrudur bütün çağrısı.”[35]

Yazımda adları geçenlerin hiçbiri bugün artık hayatta değiller.

Ruhları şad olsun.

Yönetmenliğini Metin Erksan’ın yapmış olduğu ve Kore Savaşı’ndan, Nato’ya üye olmamızdan, hemen sonra 1960 yılında çekilen “Gecelerin Ötesi” filminde oynayan yedi umutsuz gençten ikisi olan Metin Ersoy ve Suphi Kaner’ in hayallerinde hep kaçak veya parayla bir gemiye atlayıp Amerika’ya gitmek vardır.

Gençler o gemiye asla binemediler, Metin Erksan bindirmemiş olmalıdır.

Gemiler kalkmış olsa da sanat gemide de devam ediyor, geride kalan sadece limanlar oluyor.

Hattuşa, 29 Mayıs 2024

(Bu bölüm için dinleme: Recebim-Aliye Yakubova / İzleme: Gecelerin Ötesi-Metin Erksan)









[1] İkinci Dünya Savaşı’nda Batırılan Bir Türk Gemisi Refah Şilebi-Rahmi Akbaş-Atatürk Araştırma Merkezi-2014 Birinci Baskı, s.15

[2] Refah ve Atılay Faciaları-Bora Serdar-Cumhuriyet Kitapları-2023 Birinci Baskı, s.166

[3] Bora Serdar, age, s.168

[4] Bora Serdar, age, s.173

[5] Rahmi Akbaş, age, s.27

[6] Bora Serdar, age, s.178

[7] Bora Serdar, age, s.179

[8] Bora Serdar, age, s.182

[9] Bora Serdar, age, s.183

[10] Sözcükler “Toplu Şiirler”-Melih Cevdet Anday-Everest Yayınları-2008 İkinci Baskı

[11] Rahmi Akbaş, age, s.33

[12] Adnan Üzmez-İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Gelişen Olayların Işığında Kore Savaşı ve Türkiye-İÜ Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Ana Bilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi-2006

[13] Adnan Üzmez, age

[14] Adnan Üzmez, age

[15] Adnan Üzmez, age

[16] Adnan Üzmez, age

[17] Adnan Üzmez, age

[18] Adnan Üzmez, age

[19] Madanoğlu Anılar 1911-1953- Cemal Madanoğlu-Evrim Yayınevi-1982-Birinci Bası-s.348

[20] C. Madanoğlu, age, s.349

[21] Kore Nire-Fahri Erdinç-Yordam Kitap-2014 Birinci Basım- s.160

[22] Fahri Erdinç, age, s.163

[23] Adnan Üzmez, age

[24] Adnan Üzmez, age

[25] C. Madanoğlu, age, s.355

[26] C. Madanoğlu, age, s.377-78

[27] Fahri Erdinç, age, s.148

[28] Kore Gazisi Kilisli Yüzbaşı Kamil Celkan’ın Hayatı ve Kahramanlıkları (1950-1951)-Dr. Ali Denizli- Pelikan Yayıncılık-2015 Birinci Baskı, s.76

[29] Kalipso Kralı Metin Ersoy Vakit Yok Gemi Kalkıyor Artık-Kaan Koç-Ayşe Şenyer-Alfa Basım Yayım-2018 Birinci Baskı, s.62

[30] K.Koç-A.Şenyer, age,s.62

[31] K.Koç-A.Şenyer, age,s.65

[32] K.Koç-A.Şenyer, age, s.69

[33] K.Koç-A.Şenyer, age, s.75

[34] K.Koç-A.Şenyer, age, s.77

[35] Mitoloji ve İkonografi-Doç.Dr. Bedrettin Cömert-HÜ Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Yayınları-Mayıs 1980-Birinci Baskı- s.37 

15 Haziran 2024 Cumartesi

GEMİLER VE SANAT

Sanat üretiminin gemilerle ne ilgisi var, diye bir soru sorulabilir.

Bir ilgisi yok gibi görünse de, bazı gemiler için yazılıp çizilenler, gemilerin taşıyıp getirdiği mültecilerin sanatsal üretimleri gibi olaylar düşünüldüğünde; burada gemilerin sadece bir nakil vasıtası olmakla kalmayıp aynı zamanda birer sanatsal kaynak da olabileceklerini farz ederiz.

Bedri Rahmi’nin ve Orhan Veli’nin Gülcemal Vapuru için yazmış oldukları şiirler, ayrı ayrı birer lezzettir. Yahya Kemal denince aklımıza “Sessiz Gemi” gelir, Atilla İlhan “Kaptan” değil midir?

Bir dönemin berber dükkanlarında daha girişte gözünüze çerçeveli bir gazete fotoğrafı çarpardı.

O fotoğraf Yavuz Zırhlısıydı.

Ondan önceki dönemde ise kuşkusuz Gülcemal fotoğrafları süslerdi berber dükkanlarının duvarlarını.

Ne Gülcemal ne de Yavuz Osmanlı-Türk yapımı değildir, ama onlarla birlikte yaşanmış olaylar, savaşlar, hikayeler, göçler, mübadele vb. o gemileri hiç silinmeyecek şekilde bizim tarihimize sokmuştur.

BİR GÜLCEMAL VARDI

Kavuşmaların sembolüdür daha çok Gülcemal.

Aydınlar, yazarlar, sanatçılar Gülcemal ile açılmışlardır Avrupa’ya ve Amerika’ya.. Onların hayatlarına dokunmuştur.

Balkan ve Birinci Dünya Savaşları’ndan sonra Batı Trakya’da kalan, Rusya’da kalan Türkler Gülcemal ile taşınmıştır Anadolu’ya.

Mübadele yıllarında Gülcemal iki yaka arasında gidip gelmiştir.

Bizim kuşağın Balkan göçmeni veya mübadil veya iş, askerlik, seferberlik vb. nedenlerle Karadeniz ve Doğu Anadolu’dan İstanbul’a gelen babaları veya dedelerinin hayatlarında mutlaka bir Gülcemal hatırası vardır.

İSTANBUL DESTANI[1]

İstanbul deyince aklıma bir martı gelir

Yarısı gümüş yarısı köpük

Yarısı balık yarısı kuş

İstanbul deyince aklıma bir masal gelir

Bir varmış bir yokmuş

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir

Anadolu’da toprak damlı bir evde

Gülcemal üstüne türküler söylenir

Süt akar cümle musluklardan

Direklerinde güller tomurcuklanır

Anadolu’da toprak damlı bir evde çocukluğum

Gülcemal’le gider İstanbul’a

Gülcemal’le gelir

(…)

Gemi Sultan V. Mehmed ya da Mehmed Reşad zamanında alındığı için gemiye padişahın annesi Gülcemal Kadınefendi’nin adı verilir.


Atatürk gemiyle yaptığı Yurt Gezilerinde Gülcemal’i kullanmıştır.

YAVUZ VE SEVDA

Karadeniz insanı her vasıtayla sevdasını anlatıyor. Yavuz ölüm saçan bir savaş gemisi olsa da sevda türkülerimize de girer. Kaynak kişisi Ferhat Özyakupoğlu olarak bilinen türküyü kim ve ne zaman yakmıştır, bilinmez.

YAVUZ GELİYOR YAVUZ (da)

DENİZİ YARA YARA
KIZ SENİ ALACAĞIM (da)
BAŞINA VURA VURA

GEMİM GELİYOR GEMİM (de)
VONA BURNUNDAN BERİ
KIZ ALLAHI SEVERSEN (de)
AT BAŞINDAN ÇEMBERİ

Yavuz sanatçıları, edebiyatçıları taşımamıştır, ama kendi hayali bile silinmiş olsa da resim sanatına, müzik sanatına konu olmuştur.

Oysa her iki gemi de müzeye dönüştürülebilirdi. Sonları o kadar hazin olmamalıydı. Her iki gemi de yakın tarihimizin en önemli olaylarına tanıklık ederken, sanata ve ülkeye hizmet eden çok değerli insanları taşımıştı yıllarca.

Evlerimizin, en çok da berber dükkanlarının ayrılmaz bir parçasıydı Yavuz

Bedri Rahmi Yurt Gezileri kapsamında gittiği ve iki hafta kaldığı İskilip’te yaptığı resimlerin yanında bir de içinden Yavuz geçen bir şiir yazar.

DEVLET VE MİLLETE DAİR[2]

Az gittim uz gittim

Dere tepe düz gittim

Güngörmüş ağaçlar,

Borcunu ödemiş tarlalardan geçtim.

Günlerden bir gün İskilip’e vardım

Turşusu ve körleri ile meşhur

Kenar kahvelerin birinde

Tepeden tırnağa muhabbetle donanmış

Bir Yavuz resmi gördüm taş basması

Dayanamadım bir çift laf eyledim ben de

Devlete ve millete dair:

Bize güzel gemiler alın methedelim

Bizi methedin size güzel gemiler alalım.

Şiir yazmakla kalmaz Bedri Rahmi, o kenar kahvelerin birinde gördüğü Yavuz’u kendi düşleriyle yorumlar ve Trabzonlu bir sanatçı olarak o sevda türküsüne, Yavuz Geliyor Yavuz, bir güzelleme yapar adeta ve kendi tablosuna da aynı adı verir.

Yavuz Geliyor Yavuz (Tual üzerine guaj, 115x145)

Yine kendisi anlatıyor Bedri Rahmi:

“1933’te Paris’te Tüilleri Sarayı’nda katıldığım bir sergideki resimlerimin katalogdaki isimleri şöyleydi:

1-     İznik çinilerine hayran ressam

2-     Yavuz, Gülcemal, Gülnihal”[3]

GEMİLERİN RESSAMI İVAN AİVAZOVSKY’DEN GEMİYLE GELEN ALEXİS GRİTCHENKO’YA

İVAN AİVAZOVSKY

1845 yılından başlayarak dört ayrı padişah döneminde İstanbul’a gelen, sarayda konuk edilen ve o günkü İstanbul’un belgesel tadında resimlerini yapan romantik Aivazosky Rus Donanması’nın baş ressamıdır.

Onun gemilere olan tutkusu donanmayla mı başlar, bilinmez, ama 1854-56 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı’nda Kırım’da bulunması tema seçimi için bir dönüm noktası olabilir.

Türkiye’nin çeşitli müzelerinde kırka yakın eseri bulunan Aivazovsky kendinden sonra gelen kuşaktan Alexis Gritchenko gibi ressamlara da hem sanatsal bir rota hem de güzergah çiziyordu aslında.

Haliç Körfezi

Ay Işığında Yolculuk

 

Sinop Baskını (30 Kasım 1853)

 ALEXİS GRİTCHENKO-RUS RESSAMLAR BİRLİĞİ MAYAK

Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin iç savaşı kazanmasıyla Menşeviklerin yanında yer alan ve Beyaz Ruslar olarak anılan 130.000 kişi işgal altındaki İstanbul’a sığındıklarında tarih Kasım 1920 idi.

İçlerinde kırk bin silahlı askerle birlikte işgal altındaki İstanbul’a sığınanların arasında,

müzisyenler, ressamlar, yazarlar, bale sanatçıları vd. vardı.

Rus, Gürcü, Kazak, Leh, Ukrayna kökenli olup da ortak dil Rusçayı konuşan ressamlar “Rus Ressamlar Birliği” Mayak’ı kurdular.

İşgal ve yokluk-sefalet yıllarında bile hayata küsmeyip, pes etmeyip, yılmayıp sanat yapan bu ressamlardan Alexis Gritchenko daha sonraki yıllarda oldukça öne çıkmış ve Türk Resmini de etkilemiştir.

Gritchenko bir gemi ressamı/sanatçısı değildi, ancak “Gemi ile” gelmişti ve sanatını devam ettirme şansı bulmuştu.

Gritchenko’nun adının bu kadar çok geçmesi ve onun günümüze kadar olan etkisi Çallı İbrahim ile tanışıklık ve dostluğundan olmalıdır. Çallı, Gritchenko’yu o yokluk ve sefalet döneminde aylarca evinde misafir eder.

Zira, nasıl ki Dostoyevski Rus yazının kaynağını tanımlarken “Biz hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” diyorsa, Türk Resmi söz konusu olduğunda Bedri Rahmi de Çallı İbrahim için “Bugün Türk resminde isim yapmış ressamların onda sekizi Çallı öğrencisidir”[4] tespitini yapmıştır. Buna kendisi de dahildir.

Gritchenko gemi ile geldiği İstanbul’da 1919-1921 yıllarında, iki yıl kaldı, ama adeta büyülendi ve büyüleyici sözler söyledi İstanbul için:

“Böylece doğrusunu söylemek gerekirse Çargrad’dan (İstanbul, yn) sonra Antik Yunan’a duyduğum hayranlığa karşın Miken, Girit ve Yunanistan’ın tüm kutsal dar sokaklarını resmettiğim tablolarımın ve suluboyalarımın tarihsel değeri %80 düştü. Neden? Nedeni Osmanlı başkentinin romantizmi mi?”[5]

Bedri Rahmi Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1938-1943 yılları arasında düzenlemiş olduğu Yurt Gezileri kapsamında 1942 yılında Çorum’a, oradan da İskilip’e gider.

İstanbul’da iki yılını geçiren ve tüm geleceğini etkileyen Gritchenko gibi, Bedri Rahmi de iki haftasını geçirdiği İskilip izlerini bütün sanat yaşamına taşır.  

Gritchenko’nun İstanbul için kullandığı şu çarpıcı sözün belki de aynısını Bedri Rahmi İskilip’i görünce kullanmıştır. Bu kadar tesadüf veya benzerlik olabilir mi?

Sanatçı sezgisiyle ve bakışıyla olur.

Gritchenko “Bu ülkede her şey ressamlar için yaratılmış” der.[6]

Bedri Rahmi ise Dost Dost adlı deneme kitabında İskilip için benzer şeyleri söyler.

“Memleketimizde resim sanatının boy atıp gelişebilmesi için sarf edilen gayretlerden ressamlarımızı en çok sevindireni, partimizin (CHP, yn) tertiplediği yurt gezileri olmuştur. Partimizin altı yıldır muntazaman tertiplediği yurt gezilerinden benim hisseme de Çorum düşmüştü. Çorum’da ve kasabalarında üç ay dolaştım. Osmancık’tan başka bütün kasabaları gördüm. Gezdiğim kasabalar arasında bilhassa İskilib’e hayran oldum. Ressamlar için İskilib’ten daha zengin bir memleket tasavvur edemiyorum.” [7]

Gritchenko İstanbul’dan ayrıldıktan sonra ona sanat hayatında bambaşka bir kapı açan İstanbul’un gerçek sahiplerine selam eder:

“(…) Acılarımı dindirip mutluluğumu paylaşan Konstantinapolisli dostlarımın hepsine derin minnet duygularımı ifade ediyorum. Hamallara ve dervişlere, çocuklara ve gizemli kızlara selam olsun…”[8]

Gritchenko’nun selamına benzer bir selam da İskilip için Bedri Rahmi’den gelir, halay çekenlere, han avlularına, saz çalan aşıklara selam eder.

Dr. Ayşenur Güler’in aşağıda verdiği bilginin gerçek olduğunu düşündüğümü belirtmeliyim. Yoksa o Yurt Gezileri yapılamazdı.

“Bugün Gritchenko’nun günlüğünün bir nüshası Anıtkabir’de, Atatürk’ün kitapları arasında bulunmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Gritchenko’nun anılarını okumuş olması muhtemeldir.”[9]

Gemi ile geldi Gritchenko.

Mayak ise kurdukları birliğin adıydı.

Mayak Rusçada “Deniz feneri” demektir.

Gemilere değil sadece, yönünü bulmaya çalışan insanlara yol gösterir deniz fenerleri.

Kaldığı iki yılda Türk resmine adeta bir Deniz Feneri olup, yön gösterdi Gritchenko.

Kahvehanedeki Üç Türk (Şubat 1921, 39x35, kağıt üzerine guaş ve karakalem)
Mevleviler (Tarihsiz, 59-5x74 Kontraplak üzerine yağlıboya)

İstanbul (Mart 1921, 40x35 mukavva üzerine guşa ve karakalem)




BANDIRMA VAPURU’NDAN SAHNE SANATINA GEÇİŞ

Gritchenko Kasım 1919 tarihinde İstanbul’a ayak bastığında Mustafa Kemal ve karargahı, erkanı 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmıştı çoktan.

Bandırma Vapuru önce gemide misafir olarak yolculuk yapan Sinop Valisini indirir Sinop’ta.

Mustafa Kemal “Biz de inelim” burada ve Samsun’a kara yoluyla gidelim, der.

Ancak Sinoplular Samsun yolunun çok çetin olduğunu, en erken bir haftada varabileceklerini söylerler ve vapur Samsun’a devam eder.

Yani aslında Gemiler ve Sanat için yol devam eder.

Erkanın kurmay başkanı Kurtuluş’tan sonra İzmir Valisi olacak olan Manastırlı Kurmay Albay Kazım’dı.

Manastırlı Kazım İzmir Valisi olduğunda tuğgeneral rütbesindeydi.

Miralay Kazım 27 Mart 1926 tarihinde vali tayin edilir, 16 Haziran 1926 tarihinde ise İzmir Suikastını açığa çıkarır.

Buraya kadar rutin bir tarihten söz ederiz.

Bundan sonra işin içine Muammer Ruşen Bey ve Vali Paşanın kızı Şükran Hanımın aşkları girer.

Muammer Ruşen Bey, yani Soyadı Kanunu’ndan sonraki adıyla Muammer Karaca, tiyatronun altın çocuğu İzmir’de bir turnedeyken Şükran Hanımla aşk yaşarlar. İmkansız aşk gibidir, ama Şükran Hanım her şeyi geride bırakarak Muammer Ruşen ile kaçar.

Nasıl mı?

İşin içinde yine bir gemi vardır, hem de Gülcemal.

O zamanlar İzmir’de rıhtım olmadığı için aşıklar İzmir’den kalkan Gülcemal Vapuru’ na sandalla binerek doğruca İstanbul’a varırlar.

Ancak Vali Paşa’nın da nüfuzu ve gücü sınırsızdır ve Şükran Hanım polis nezaretinden alınarak İzmir’e aileye teslim edilir.

Vali Paşa kızını affeder.

Muammer Bey ile Şükran Hanım’ın iki kızından birisi olan Tunca Turna Hanımın anlatımından kuzeni Doğan Dirik, Vali Paşanın torunu aktarıyor:

“Artık annem, (Şükran Hanım, yn) sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsünü unutmuş, babasının ne kadar üzülmüş olabileceğini ve onun yüzüne nasıl bakacağını düşünüyormuş. İzmir’e geldiklerinde hava kararmış. Valikonağı’na geldiklerinde annem bir de bakmış ki konak donanmış, ışılar içinde, dedem (Vali Paşa, yn) kapıda bekliyor, sanki annem seyahatten geliyormuş gibi kollarını açmış ‘Hoş geldin kızım’ diye sarılmış ve tabii bu jestle annem büsbütün kahrolmuş.”[10]

Fakat hayat devam ediyorsa, aşk da bitmemiş demektir.

Aradan fazla zaman geçmez, Şükran Hanım bu sefer kendisi tek başına kaçar Muammer Ruşen Bey’e, Muammmer Karaca’ya, İstanbul’a.

Kısa bir süre de olsa Şükran Hanım isminin değiştirilerek yazılması şartıyla Muammer Ruşen Bey ile turnelere bile gider. Zira Muammer Bey turneye gittiğinde Şükran Hanım bir başına İstanbul’da kalamaz.

“Annem (Şükran Hanım, yn) isminin değiştirilmesi kaydıyla kabul etmiş. Onlar da (Turne, yn) kabul etmişler ama her gidecekleri yere önceden adam gönderip ‘Valinin kaçan kızı sahnede’ diye anons ediyorlar, böylece büyük hasılat elde ediyorlarmış. Annem de çok başarılı olmuş. (Annem şöyle anlatıyor: ‘Çarşaflı olarak yüzüm görünmeden sahneye çıkıp çok ufak bir rol yapıyordum, ama salon alkıştan inliyordu, ben de kendi kendime ‘Oyunda bu kadar alkışlanacak ne var’ diyordum’)”[11]

Sonra mı?

Sonra Vali Paşa bütün bunlardan çok etkileniyor ve askerlikten istifa ediyor. 30 Ağustos 1928 tarihinde korgeneralliğe terfi ettirilir ve askerlikten emekliye ayrılır.

Aşıklar hayatlarına devam ederler, evlenirler, Tunca ve Tuna adlı iki kızları olur.

Ancak Vali Paşa kızını ve damadını asla affetmez. Zira Vali Paşa Muammer Ruşen Bey’in adam gibi bir işte çalışmasını istemektedir.

Şükran Hanım babası vali paşanın ve Mustafa Kemal’in çevresinden Afet Hanıma ulaşır.

Konu İsmet Paşa, Fahrettin (Altay) Paşa ve Mustafa Kemal’in hazır bulundukları Florya Deniz Köşkü’nde bir öğle yemeğinde Vali Paşaya, Kazım (Dirik’) aktarılır ve ondan çocukları affetmesi istenir.

Sonra?

Sonra Vali Paşa o zamanın Şeker Fabrikaları Genel Müdürü Kazım Taşkent’ten bir ricada bulunulur.

Kazım Taşkent mi?

Daha sonra Yapı Kredi’nin kurucusudur.

İsviçre’de bir kayak tatilinde genç yaşta hayatını kaybeden oğlu Doğan anısına Doğan Kardeş Dergisi’ni çıkarır.

Sakallı Celal’in Makedonya’dan öğrencisidir ve Kazım Taşkent Sakallı Celal’i ölene dek himaye eder, ona Doğan Apartmanı’nda bir daire tahsis eder.

İsim benzerliği midir, nedir, bilinmez, ama Muammer Ruşen Bey, Turhal Şeker Fabrikası Müdürü Muammer Tuğsavul tarafından idare amiri olarak Turhal’da  işe alınır.

Turhallı olanlar, Turhal’dan bir yıldız geçtiğini bilirler mi acaba?

Aşk bitmez belki, ama evlilikleri biter, geride iki kız, Tunca ve Tuna kalır.

Sonra mı?

Muammer Ruşen Bey, Muammer Karaca olur.

Sonra mı?

Muammer Karaca 16 yıl boyunca ve tam 3000 kez kendi yazıp oynadığı ve adeta onunla özdeş ve ondan sonra gelen birçok tiyatro ve sinema sanatçısının da canlandırdığı ve hayat verdiği Cibali Karakolu’nu oynar.

Bandırma Vapuru erkanı Kurmay Başkanı Manastırlı Kurmay Albay Kazım o gemide olmasaydı, Muammer Karaca “Cibali Karakolu” oyununu yazıp, oynamayacak mıydı acaba?

Belki, ama Turhal Şeker Fabrikası’nda çalışan Muammer Karaca Ankara garında Muhsin Ertuğrul’ a rastlamasaydı, tiyatrodan ve oyunculuktan tamamen uzaklaşırdı belki de.

“Babamın tek kusuru(!) artist olması ya, kendisine derhal Kazım Taşkent vasıtasıyla Turhal Şeker Fabrikası’nda bir görev veriliyor ve biz Turhal’ a taşınıyoruz. Orada bir sene mutlu bir şekilde yaşıyoruz. Sonra, iş için babam Ankara’ya gönderiliyor. Ankara garında Muhsin Ertuğrul Bey ile karşılaşıyor. Muhsin Bey, ‘Muammer senin buralarda ne işin var? Benimle İstanbul’a gel’ deyince hemen peşine takılıp İstanbul’a dönüyor. Anneme de telgraf çekip ‘Ben tiyatroya döndüm, çocukları al gel’ diyor. Tabii babam (bu sefer yalnız babam) tekrar aforoz ediliyor. Böylece fırtınalı hayatları devam ediyor.

Onların aşkı, sonradan başkaları ile evlendikleri halde ölene kadar devam etti. Annem, (Şükran Hanım, yn)  ‘Tekrar dünyaya gelsem aynı hataları yapardım, ben bu güzellikleri yaşadım’ derdi.”[12]

Soldan: Arif Oruç, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Şükran Hanım, Muammer Karaca

  






Muammer Karaca


Vali Paşa-Kazım Dirik

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU)

(Bu bölüm için önerilen dinleme: Yavuz Geliyor Yavuz-Kalan Müzik Kurtuluş ve Cephe Türküleri / İzleme: Cibali Karakolu-Hulki Saner)

 

 

 



[1] Dol Karabakır Dol-Bütün Şiirleri-Atilla İlhan-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-2015-Onaltıncı Basım-s.239

[2] B.Rahmi, age,s.77

[3] Bedri Rahmi Eyüboğlu-T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı-2011 Birinci Baskı, s.453

[4] İstanbul Anıları-Alexis Gritchenko-Vehbi Koç Vakfı-2020 Birinci Baskı, s.202-203

[5] İstanbul Yıllar-Alexis Gritchenko-Vehbi Koç Vakfı-2020 Birinci Baskı-s.54 (Dr. Vita Susak)

[6] A. Gritchenko, age,s.46

[7] Bedri Rahmi Eyüboğlu, age, s.49

[8] A. Gritchenko, age, s.202(Dr. Ayşenur Güler)

[9] A. Gritchenko, age, s. 201

[10] Atatürk’ün izinde Vali Paşa Kazım Dirik-Bandırma Vapuru’ndan Halkın Kalbine-Kazım Doğan Dirik-Gürer Yayınları-2008 Birinci Baskı, s.385

[11] K.Doğan Dirik, age, s.386

[12] K. Doğan Dirik, age, s.389