15 Haziran 2024 Cumartesi

GEMİLER VE SANAT

Sanat üretiminin gemilerle ne ilgisi var, diye bir soru sorulabilir.

Bir ilgisi yok gibi görünse de, bazı gemiler için yazılıp çizilenler, gemilerin taşıyıp getirdiği mültecilerin sanatsal üretimleri gibi olaylar düşünüldüğünde; burada gemilerin sadece bir nakil vasıtası olmakla kalmayıp aynı zamanda birer sanatsal kaynak da olabileceklerini farz ederiz.

Bedri Rahmi’nin ve Orhan Veli’nin Gülcemal Vapuru için yazmış oldukları şiirler, ayrı ayrı birer lezzettir. Yahya Kemal denince aklımıza “Sessiz Gemi” gelir, Atilla İlhan “Kaptan” değil midir?

Bir dönemin berber dükkanlarında daha girişte gözünüze çerçeveli bir gazete fotoğrafı çarpardı.

O fotoğraf Yavuz Zırhlısıydı.

Ondan önceki dönemde ise kuşkusuz Gülcemal fotoğrafları süslerdi berber dükkanlarının duvarlarını.

Ne Gülcemal ne de Yavuz Osmanlı-Türk yapımı değildir, ama onlarla birlikte yaşanmış olaylar, savaşlar, hikayeler, göçler, mübadele vb. o gemileri hiç silinmeyecek şekilde bizim tarihimize sokmuştur.

BİR GÜLCEMAL VARDI

Kavuşmaların sembolüdür daha çok Gülcemal.

Aydınlar, yazarlar, sanatçılar Gülcemal ile açılmışlardır Avrupa’ya ve Amerika’ya.. Onların hayatlarına dokunmuştur.

Balkan ve Birinci Dünya Savaşları’ndan sonra Batı Trakya’da kalan, Rusya’da kalan Türkler Gülcemal ile taşınmıştır Anadolu’ya.

Mübadele yıllarında Gülcemal iki yaka arasında gidip gelmiştir.

Bizim kuşağın Balkan göçmeni veya mübadil veya iş, askerlik, seferberlik vb. nedenlerle Karadeniz ve Doğu Anadolu’dan İstanbul’a gelen babaları veya dedelerinin hayatlarında mutlaka bir Gülcemal hatırası vardır.

İSTANBUL DESTANI[1]

İstanbul deyince aklıma bir martı gelir

Yarısı gümüş yarısı köpük

Yarısı balık yarısı kuş

İstanbul deyince aklıma bir masal gelir

Bir varmış bir yokmuş

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir

Anadolu’da toprak damlı bir evde

Gülcemal üstüne türküler söylenir

Süt akar cümle musluklardan

Direklerinde güller tomurcuklanır

Anadolu’da toprak damlı bir evde çocukluğum

Gülcemal’le gider İstanbul’a

Gülcemal’le gelir

(…)

Gemi Sultan V. Mehmed ya da Mehmed Reşad zamanında alındığı için gemiye padişahın annesi Gülcemal Kadınefendi’nin adı verilir.


Atatürk gemiyle yaptığı Yurt Gezilerinde Gülcemal’i kullanmıştır.

YAVUZ VE SEVDA

Karadeniz insanı her vasıtayla sevdasını anlatıyor. Yavuz ölüm saçan bir savaş gemisi olsa da sevda türkülerimize de girer. Kaynak kişisi Ferhat Özyakupoğlu olarak bilinen türküyü kim ve ne zaman yakmıştır, bilinmez.

YAVUZ GELİYOR YAVUZ (da)

DENİZİ YARA YARA
KIZ SENİ ALACAĞIM (da)
BAŞINA VURA VURA

GEMİM GELİYOR GEMİM (de)
VONA BURNUNDAN BERİ
KIZ ALLAHI SEVERSEN (de)
AT BAŞINDAN ÇEMBERİ

Yavuz sanatçıları, edebiyatçıları taşımamıştır, ama kendi hayali bile silinmiş olsa da resim sanatına, müzik sanatına konu olmuştur.

Oysa her iki gemi de müzeye dönüştürülebilirdi. Sonları o kadar hazin olmamalıydı. Her iki gemi de yakın tarihimizin en önemli olaylarına tanıklık ederken, sanata ve ülkeye hizmet eden çok değerli insanları taşımıştı yıllarca.

Evlerimizin, en çok da berber dükkanlarının ayrılmaz bir parçasıydı Yavuz

Bedri Rahmi Yurt Gezileri kapsamında gittiği ve iki hafta kaldığı İskilip’te yaptığı resimlerin yanında bir de içinden Yavuz geçen bir şiir yazar.

DEVLET VE MİLLETE DAİR[2]

Az gittim uz gittim

Dere tepe düz gittim

Güngörmüş ağaçlar,

Borcunu ödemiş tarlalardan geçtim.

Günlerden bir gün İskilip’e vardım

Turşusu ve körleri ile meşhur

Kenar kahvelerin birinde

Tepeden tırnağa muhabbetle donanmış

Bir Yavuz resmi gördüm taş basması

Dayanamadım bir çift laf eyledim ben de

Devlete ve millete dair:

Bize güzel gemiler alın methedelim

Bizi methedin size güzel gemiler alalım.

Şiir yazmakla kalmaz Bedri Rahmi, o kenar kahvelerin birinde gördüğü Yavuz’u kendi düşleriyle yorumlar ve Trabzonlu bir sanatçı olarak o sevda türküsüne, Yavuz Geliyor Yavuz, bir güzelleme yapar adeta ve kendi tablosuna da aynı adı verir.

Yavuz Geliyor Yavuz (Tual üzerine guaj, 115x145)

Yine kendisi anlatıyor Bedri Rahmi:

“1933’te Paris’te Tüilleri Sarayı’nda katıldığım bir sergideki resimlerimin katalogdaki isimleri şöyleydi:

1-     İznik çinilerine hayran ressam

2-     Yavuz, Gülcemal, Gülnihal”[3]

GEMİLERİN RESSAMI İVAN AİVAZOVSKY’DEN GEMİYLE GELEN ALEXİS GRİTCHENKO’YA

İVAN AİVAZOVSKY

1845 yılından başlayarak dört ayrı padişah döneminde İstanbul’a gelen, sarayda konuk edilen ve o günkü İstanbul’un belgesel tadında resimlerini yapan romantik Aivazosky Rus Donanması’nın baş ressamıdır.

Onun gemilere olan tutkusu donanmayla mı başlar, bilinmez, ama 1854-56 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı’nda Kırım’da bulunması tema seçimi için bir dönüm noktası olabilir.

Türkiye’nin çeşitli müzelerinde kırka yakın eseri bulunan Aivazovsky kendinden sonra gelen kuşaktan Alexis Gritchenko gibi ressamlara da hem sanatsal bir rota hem de güzergah çiziyordu aslında.

Haliç Körfezi

Ay Işığında Yolculuk

 

Sinop Baskını (30 Kasım 1853)

 ALEXİS GRİTCHENKO-RUS RESSAMLAR BİRLİĞİ MAYAK

Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin iç savaşı kazanmasıyla Menşeviklerin yanında yer alan ve Beyaz Ruslar olarak anılan 130.000 kişi işgal altındaki İstanbul’a sığındıklarında tarih Kasım 1920 idi.

İçlerinde kırk bin silahlı askerle birlikte işgal altındaki İstanbul’a sığınanların arasında,

müzisyenler, ressamlar, yazarlar, bale sanatçıları vd. vardı.

Rus, Gürcü, Kazak, Leh, Ukrayna kökenli olup da ortak dil Rusçayı konuşan ressamlar “Rus Ressamlar Birliği” Mayak’ı kurdular.

İşgal ve yokluk-sefalet yıllarında bile hayata küsmeyip, pes etmeyip, yılmayıp sanat yapan bu ressamlardan Alexis Gritchenko daha sonraki yıllarda oldukça öne çıkmış ve Türk Resmini de etkilemiştir.

Gritchenko bir gemi ressamı/sanatçısı değildi, ancak “Gemi ile” gelmişti ve sanatını devam ettirme şansı bulmuştu.

Gritchenko’nun adının bu kadar çok geçmesi ve onun günümüze kadar olan etkisi Çallı İbrahim ile tanışıklık ve dostluğundan olmalıdır. Çallı, Gritchenko’yu o yokluk ve sefalet döneminde aylarca evinde misafir eder.

Zira, nasıl ki Dostoyevski Rus yazının kaynağını tanımlarken “Biz hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” diyorsa, Türk Resmi söz konusu olduğunda Bedri Rahmi de Çallı İbrahim için “Bugün Türk resminde isim yapmış ressamların onda sekizi Çallı öğrencisidir”[4] tespitini yapmıştır. Buna kendisi de dahildir.

Gritchenko gemi ile geldiği İstanbul’da 1919-1921 yıllarında, iki yıl kaldı, ama adeta büyülendi ve büyüleyici sözler söyledi İstanbul için:

“Böylece doğrusunu söylemek gerekirse Çargrad’dan (İstanbul, yn) sonra Antik Yunan’a duyduğum hayranlığa karşın Miken, Girit ve Yunanistan’ın tüm kutsal dar sokaklarını resmettiğim tablolarımın ve suluboyalarımın tarihsel değeri %80 düştü. Neden? Nedeni Osmanlı başkentinin romantizmi mi?”[5]

Bedri Rahmi Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1938-1943 yılları arasında düzenlemiş olduğu Yurt Gezileri kapsamında 1942 yılında Çorum’a, oradan da İskilip’e gider.

İstanbul’da iki yılını geçiren ve tüm geleceğini etkileyen Gritchenko gibi, Bedri Rahmi de iki haftasını geçirdiği İskilip izlerini bütün sanat yaşamına taşır.  

Gritchenko’nun İstanbul için kullandığı şu çarpıcı sözün belki de aynısını Bedri Rahmi İskilip’i görünce kullanmıştır. Bu kadar tesadüf veya benzerlik olabilir mi?

Sanatçı sezgisiyle ve bakışıyla olur.

Gritchenko “Bu ülkede her şey ressamlar için yaratılmış” der.[6]

Bedri Rahmi ise Dost Dost adlı deneme kitabında İskilip için benzer şeyleri söyler.

“Memleketimizde resim sanatının boy atıp gelişebilmesi için sarf edilen gayretlerden ressamlarımızı en çok sevindireni, partimizin (CHP, yn) tertiplediği yurt gezileri olmuştur. Partimizin altı yıldır muntazaman tertiplediği yurt gezilerinden benim hisseme de Çorum düşmüştü. Çorum’da ve kasabalarında üç ay dolaştım. Osmancık’tan başka bütün kasabaları gördüm. Gezdiğim kasabalar arasında bilhassa İskilib’e hayran oldum. Ressamlar için İskilib’ten daha zengin bir memleket tasavvur edemiyorum.” [7]

Gritchenko İstanbul’dan ayrıldıktan sonra ona sanat hayatında bambaşka bir kapı açan İstanbul’un gerçek sahiplerine selam eder:

“(…) Acılarımı dindirip mutluluğumu paylaşan Konstantinapolisli dostlarımın hepsine derin minnet duygularımı ifade ediyorum. Hamallara ve dervişlere, çocuklara ve gizemli kızlara selam olsun…”[8]

Gritchenko’nun selamına benzer bir selam da İskilip için Bedri Rahmi’den gelir, halay çekenlere, han avlularına, saz çalan aşıklara selam eder.

Dr. Ayşenur Güler’in aşağıda verdiği bilginin gerçek olduğunu düşündüğümü belirtmeliyim. Yoksa o Yurt Gezileri yapılamazdı.

“Bugün Gritchenko’nun günlüğünün bir nüshası Anıtkabir’de, Atatürk’ün kitapları arasında bulunmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Gritchenko’nun anılarını okumuş olması muhtemeldir.”[9]

Gemi ile geldi Gritchenko.

Mayak ise kurdukları birliğin adıydı.

Mayak Rusçada “Deniz feneri” demektir.

Gemilere değil sadece, yönünü bulmaya çalışan insanlara yol gösterir deniz fenerleri.

Kaldığı iki yılda Türk resmine adeta bir Deniz Feneri olup, yön gösterdi Gritchenko.

Kahvehanedeki Üç Türk (Şubat 1921, 39x35, kağıt üzerine guaş ve karakalem)
Mevleviler (Tarihsiz, 59-5x74 Kontraplak üzerine yağlıboya)

İstanbul (Mart 1921, 40x35 mukavva üzerine guşa ve karakalem)




BANDIRMA VAPURU’NDAN SAHNE SANATINA GEÇİŞ

Gritchenko Kasım 1919 tarihinde İstanbul’a ayak bastığında Mustafa Kemal ve karargahı, erkanı 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmıştı çoktan.

Bandırma Vapuru önce gemide misafir olarak yolculuk yapan Sinop Valisini indirir Sinop’ta.

Mustafa Kemal “Biz de inelim” burada ve Samsun’a kara yoluyla gidelim, der.

Ancak Sinoplular Samsun yolunun çok çetin olduğunu, en erken bir haftada varabileceklerini söylerler ve vapur Samsun’a devam eder.

Yani aslında Gemiler ve Sanat için yol devam eder.

Erkanın kurmay başkanı Kurtuluş’tan sonra İzmir Valisi olacak olan Manastırlı Kurmay Albay Kazım’dı.

Manastırlı Kazım İzmir Valisi olduğunda tuğgeneral rütbesindeydi.

Miralay Kazım 27 Mart 1926 tarihinde vali tayin edilir, 16 Haziran 1926 tarihinde ise İzmir Suikastını açığa çıkarır.

Buraya kadar rutin bir tarihten söz ederiz.

Bundan sonra işin içine Muammer Ruşen Bey ve Vali Paşanın kızı Şükran Hanımın aşkları girer.

Muammer Ruşen Bey, yani Soyadı Kanunu’ndan sonraki adıyla Muammer Karaca, tiyatronun altın çocuğu İzmir’de bir turnedeyken Şükran Hanımla aşk yaşarlar. İmkansız aşk gibidir, ama Şükran Hanım her şeyi geride bırakarak Muammer Ruşen ile kaçar.

Nasıl mı?

İşin içinde yine bir gemi vardır, hem de Gülcemal.

O zamanlar İzmir’de rıhtım olmadığı için aşıklar İzmir’den kalkan Gülcemal Vapuru’ na sandalla binerek doğruca İstanbul’a varırlar.

Ancak Vali Paşa’nın da nüfuzu ve gücü sınırsızdır ve Şükran Hanım polis nezaretinden alınarak İzmir’e aileye teslim edilir.

Vali Paşa kızını affeder.

Muammer Bey ile Şükran Hanım’ın iki kızından birisi olan Tunca Turna Hanımın anlatımından kuzeni Doğan Dirik, Vali Paşanın torunu aktarıyor:

“Artık annem, (Şükran Hanım, yn) sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsünü unutmuş, babasının ne kadar üzülmüş olabileceğini ve onun yüzüne nasıl bakacağını düşünüyormuş. İzmir’e geldiklerinde hava kararmış. Valikonağı’na geldiklerinde annem bir de bakmış ki konak donanmış, ışılar içinde, dedem (Vali Paşa, yn) kapıda bekliyor, sanki annem seyahatten geliyormuş gibi kollarını açmış ‘Hoş geldin kızım’ diye sarılmış ve tabii bu jestle annem büsbütün kahrolmuş.”[10]

Fakat hayat devam ediyorsa, aşk da bitmemiş demektir.

Aradan fazla zaman geçmez, Şükran Hanım bu sefer kendisi tek başına kaçar Muammer Ruşen Bey’e, Muammmer Karaca’ya, İstanbul’a.

Kısa bir süre de olsa Şükran Hanım isminin değiştirilerek yazılması şartıyla Muammer Ruşen Bey ile turnelere bile gider. Zira Muammer Bey turneye gittiğinde Şükran Hanım bir başına İstanbul’da kalamaz.

“Annem (Şükran Hanım, yn) isminin değiştirilmesi kaydıyla kabul etmiş. Onlar da (Turne, yn) kabul etmişler ama her gidecekleri yere önceden adam gönderip ‘Valinin kaçan kızı sahnede’ diye anons ediyorlar, böylece büyük hasılat elde ediyorlarmış. Annem de çok başarılı olmuş. (Annem şöyle anlatıyor: ‘Çarşaflı olarak yüzüm görünmeden sahneye çıkıp çok ufak bir rol yapıyordum, ama salon alkıştan inliyordu, ben de kendi kendime ‘Oyunda bu kadar alkışlanacak ne var’ diyordum’)”[11]

Sonra mı?

Sonra Vali Paşa bütün bunlardan çok etkileniyor ve askerlikten istifa ediyor. 30 Ağustos 1928 tarihinde korgeneralliğe terfi ettirilir ve askerlikten emekliye ayrılır.

Aşıklar hayatlarına devam ederler, evlenirler, Tunca ve Tuna adlı iki kızları olur.

Ancak Vali Paşa kızını ve damadını asla affetmez. Zira Vali Paşa Muammer Ruşen Bey’in adam gibi bir işte çalışmasını istemektedir.

Şükran Hanım babası vali paşanın ve Mustafa Kemal’in çevresinden Afet Hanıma ulaşır.

Konu İsmet Paşa, Fahrettin (Altay) Paşa ve Mustafa Kemal’in hazır bulundukları Florya Deniz Köşkü’nde bir öğle yemeğinde Vali Paşaya, Kazım (Dirik’) aktarılır ve ondan çocukları affetmesi istenir.

Sonra?

Sonra Vali Paşa o zamanın Şeker Fabrikaları Genel Müdürü Kazım Taşkent’ten bir ricada bulunulur.

Kazım Taşkent mi?

Daha sonra Yapı Kredi’nin kurucusudur.

İsviçre’de bir kayak tatilinde genç yaşta hayatını kaybeden oğlu Doğan anısına Doğan Kardeş Dergisi’ni çıkarır.

Sakallı Celal’in Makedonya’dan öğrencisidir ve Kazım Taşkent Sakallı Celal’i ölene dek himaye eder, ona Doğan Apartmanı’nda bir daire tahsis eder.

İsim benzerliği midir, nedir, bilinmez, ama Muammer Ruşen Bey, Turhal Şeker Fabrikası Müdürü Muammer Tuğsavul tarafından idare amiri olarak Turhal’da  işe alınır.

Turhallı olanlar, Turhal’dan bir yıldız geçtiğini bilirler mi acaba?

Aşk bitmez belki, ama evlilikleri biter, geride iki kız, Tunca ve Tuna kalır.

Sonra mı?

Muammer Ruşen Bey, Muammer Karaca olur.

Sonra mı?

Muammer Karaca 16 yıl boyunca ve tam 3000 kez kendi yazıp oynadığı ve adeta onunla özdeş ve ondan sonra gelen birçok tiyatro ve sinema sanatçısının da canlandırdığı ve hayat verdiği Cibali Karakolu’nu oynar.

Bandırma Vapuru erkanı Kurmay Başkanı Manastırlı Kurmay Albay Kazım o gemide olmasaydı, Muammer Karaca “Cibali Karakolu” oyununu yazıp, oynamayacak mıydı acaba?

Belki, ama Turhal Şeker Fabrikası’nda çalışan Muammer Karaca Ankara garında Muhsin Ertuğrul’ a rastlamasaydı, tiyatrodan ve oyunculuktan tamamen uzaklaşırdı belki de.

“Babamın tek kusuru(!) artist olması ya, kendisine derhal Kazım Taşkent vasıtasıyla Turhal Şeker Fabrikası’nda bir görev veriliyor ve biz Turhal’ a taşınıyoruz. Orada bir sene mutlu bir şekilde yaşıyoruz. Sonra, iş için babam Ankara’ya gönderiliyor. Ankara garında Muhsin Ertuğrul Bey ile karşılaşıyor. Muhsin Bey, ‘Muammer senin buralarda ne işin var? Benimle İstanbul’a gel’ deyince hemen peşine takılıp İstanbul’a dönüyor. Anneme de telgraf çekip ‘Ben tiyatroya döndüm, çocukları al gel’ diyor. Tabii babam (bu sefer yalnız babam) tekrar aforoz ediliyor. Böylece fırtınalı hayatları devam ediyor.

Onların aşkı, sonradan başkaları ile evlendikleri halde ölene kadar devam etti. Annem, (Şükran Hanım, yn)  ‘Tekrar dünyaya gelsem aynı hataları yapardım, ben bu güzellikleri yaşadım’ derdi.”[12]

Soldan: Arif Oruç, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Şükran Hanım, Muammer Karaca

  






Muammer Karaca


Vali Paşa-Kazım Dirik

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU)

(Bu bölüm için önerilen dinleme: Yavuz Geliyor Yavuz-Kalan Müzik Kurtuluş ve Cephe Türküleri / İzleme: Cibali Karakolu-Hulki Saner)

 

 

 



[1] Dol Karabakır Dol-Bütün Şiirleri-Atilla İlhan-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-2015-Onaltıncı Basım-s.239

[2] B.Rahmi, age,s.77

[3] Bedri Rahmi Eyüboğlu-T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı-2011 Birinci Baskı, s.453

[4] İstanbul Anıları-Alexis Gritchenko-Vehbi Koç Vakfı-2020 Birinci Baskı, s.202-203

[5] İstanbul Yıllar-Alexis Gritchenko-Vehbi Koç Vakfı-2020 Birinci Baskı-s.54 (Dr. Vita Susak)

[6] A. Gritchenko, age,s.46

[7] Bedri Rahmi Eyüboğlu, age, s.49

[8] A. Gritchenko, age, s.202(Dr. Ayşenur Güler)

[9] A. Gritchenko, age, s. 201

[10] Atatürk’ün izinde Vali Paşa Kazım Dirik-Bandırma Vapuru’ndan Halkın Kalbine-Kazım Doğan Dirik-Gürer Yayınları-2008 Birinci Baskı, s.385

[11] K.Doğan Dirik, age, s.386

[12] K. Doğan Dirik, age, s.389





12 Mayıs 2024 Pazar

BU BİR TESADÜF MÜ - II (DİYAR DİYAR GEZMİŞ BİR KARTVELİ)

Yurt Gezilerimizde sık sık dile getiriyoruz: Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir.

Ancak, 11 Aralık 2018 tarihinden bu yana “Tesadüflerle” ilgili hiçbir şey yazmamışız.

Daha dün, 18 Nisan 2024 günü, yani Halk Takvimi’ne göre “Avrul Beş” günü, tam da halkımızın deyişine uyacak şekilde Tokat depremlerinin art arda gelmesini neye bağlamak gerekiyor acaba?

Öyle ya halkımız Avrul Beş için “Kork Avrul’un beşinden, öküzü ayırır eşinden” dememiş miydi?

Havaların iyiden iyiye ısındığı batıdan bakınca, 18 Nisan’dan korkacak ne olabilir ki, diyebilirsiniz.

Ancak coğrafyada tesadüfler yoktur, olmuyor.

Her sene 23 Nisan Haftası’nda, birkaç gün önce veya sonrasında mutlaka Hattuşa’da olurduk. Her seferinde Göğün Fırtına Tanrısı Teşub bize mesaj gönderirdi adeta: Hoş geldiniz

Kar yağar, fırtına eser, ayaz olur, tedbirsiz gelenler iyiden iyiye üşürdü.

Halkımızın “Öküzü ayırır eşinden” dediği vakalar da yaşanmıştır bu coğrafyada. Zira sabah güneşine aldanarak öküzünü, danasını, ineğini dağa otlamaya çıkaran çoban havanın birden değişmesiyle başlayan tipi ve fırtınada ne yapacağını şaşırır.

Şaşıran sadece çoban değildir. Öküz de şaşırır, eşini bulamaz, belki de halk deyişinde anlatılmak istendiği gibi, tipide, fırtınada donar ölür.

Tokat Depremleri Hattuşa’dan da hissedildi.

Hava aniden soğudu, söndürülen sobalar yeniden ateşlendi.

Eşinden ayrılan öküz olmadı kuşkusuz, zira bırakın öküzü, kıra bayıra sürecek ne büyük ne de küçükbaş hayvan kalmadı artık bu coğrafyada.

Ama halkımızın sözü hala geçerlidir: Kork Avrul’un beşinden, öküzü ayırır eşinden.

Öyleyse Avrul Beş tarihi, tesadüf mü?

…/…

2014 yılında Gebze’ye taşındığımda akşamları çarşıya giderdim. Hem bir şeyler yemek, hem de alış veriş için gidilen o günlerin bir akşamında yolum ara sokakların birinde bulunan bir kafeye düşüyor.

Sonradan Yurt Gezginleri ile de defalarca gitmiş olduğumuz Gürcü Kafe’nin sıcaklığı daha dışarıdan ilk girişte sizi sarmalıyor.

Yiyecek bir şeyler söylemek için menüye bakıyorum. Menü Türkçe ve Gürcüce hazırlanmış.

Siparişimi veriyorum.

O arada kafeye giren üç genç, kuru fasulye-pilav soruyorlar. 

Siparişi alan kişinin gelen gençlere söyledikleri dikkatimi çekiyor ve kafenin işine ciddiyetle bağlı olduğunu anlıyorum.

Siparişi alan kişi kafede kuru fasulye-pilavın olmadığını, sadece Gürcü yemekleri yapıp servis ettiklerini söylüyor. Gençler biraz da üzgün, yemek yemeden kafeden çıkıyorlar.

Gençlerin yemek yememiş, aç kalmış olmalarına üzülüyorum.

Ama bu durumun bir geleneği yaşatmak ve işinden ödün vermemek adına büyük bir çaba olduğunu fark ediyorum, mutlu oluyorum.

Oysa kafe sahibi menüye bildiğimiz en az üç çorba çeşidi, yanına kuru fasulye-pilav, salata vb. koyarak satışını ve müşterisini artırabilirdi.

Saygı duyuyor ve yemeğimi daha bir tat alarak yiyorum.

…/…

Siparişimi alan kişi daha yemeğimi bitirmeden izin alarak masama oturmak istiyor.

Elbette, diyorum, buyurun.

Siparişi alan kişi adının Uğur olduğunu ve kafenin sahibi ve işletmecisi olduğunu söyleyince Uğur Bey’e daha bir saygıyla yaklaşıyorum.

Uğur Bey bir hayli kalabalık Gürcü nüfusa sahip Gebze’de böyle bir hizmeti sunmasının asıl amacının kaybolmakta olan Gürcü Mutfağının farklı lezzetlerini yaşatmak olduğunu söylüyor.

Benim bu kafeyi nasıl bulduğumu, nereden duyduğumu soran sorulardan sonra en can alıcı soruyu soruyor Uğur Bey: Gürcü müsünüz?

Hayır, diyorum, Gürcü değilim.

Gürcü olmadığımı söylüyorum, ancak Gürcü yazılı kültürü açısından Türkiye’de çok önemli bir işlevi yerine getiren ve yayınına son verene kadar “Çveneburi Dergisi’ne” abone olduğumu söyleyince merakı daha da artan Uğur Bey’i Gürcü olmadığıma bir türlü ikna edemiyorum.

Gerisi geliyor, Ahmet Özkan Melaşvili, diyorum.

Fahrettin Çiloğlu, diyorum.

Sonra İlia Çavçavadze, diyorum.

Sohbet derinleşerek samimi bir hale dönüşüyor.

…/…

Harbiye ve üniversite öğrencilik yıllarımdan biriktirdiğim bazı gazete küpürlerinin yanında okuyup da atmaya kıyamadığım dergileri saklamam hep bir yer sorunu olmuştur.

Kimi zaman atmaya, aralarından temizlik yapmaya kıyamadıklarım olsa da koşulların zorlamasıyla attıklarım da oluyordu.

Geçen ay kızımın evinde bulunan kitaplığımı düzenlerken bulduğum gazete küpürlerini yeniden elden geçiriyorum.

Bazılarını ne zaman, neden ve neye dayanarak kesip sakladığımı bilemiyorum, hatırlayamıyorum.

Ancak elime aldıklarımı yeniden okuyorum.

İlhan Başgöz Hocanın Aşık İhsani için yazdıklarını gözlerim dolarak yeniden okuyorum.

…/…

Gürcü Kafe’ye sonraki gidişlerimde artık yemeklerden sonra kafede canlı icra edilen Gürcü müzikleri dinliyorum.

Kafeye gelen Gürcü müzisyenler müzik yapıyorlar.

Artık Uğur Bey yerine, Uğur demeye başladığım Dostumla farklı şeyler de paylaşıyoruz.

Derken Perihan Maden

Derken Beşir Fuad konuşuluyor.

Gürcüler ve Gürcü kültürüyle ilgili olarak elime geçen yayınları, haberleri, bilgileri Uğur Dostumla paylaşıyorum. Geçen sene Kasım ayında yayımlanan önemli bir fotoğraf külliyatından bulduğum aşağıdaki fotoğrafı paylaşıyorum.

Çürüksulu Ali Paşa*) ve bir grup Laz[1] stüdyodalar

…/…

Derken kızımın kitaplığında saklamış olduğum gazete küpürlerini okuyup tasnif etmeye başlıyorum.

Karşıma çıkan bir küpür ilk okumamda olduğu gibi beni aynı şekilde heyecanlandırıyor.

16.08.1994 tarihli Özgür Ülke Gazetesi’nden

Küpürdeki yazıyı yeniden ve yeniden okuyorum.

Yıl 1994.

Ne ben Uğur Dostumu tanıyorum, ne de Gebze’de bulundum.

Ama Çveneburi Dergisi’ni takip ediyorum.

Gürcü ve Gürcistan kelimesi Farsçadır. Gürcüler kendilerini yazıda geçtiği gibi Gürcü anlamında “Kartveli” olarak tanımlar. Yazıyı okudukça diyar diyar gezen bu Kartvelinin, Gürcünün kim olduğunu, bu kadar işi nasıl yapmış olduğunu anlamaya çalışıyorum, merak ediyorum.

Yazının ilk cümlesinde adının Dursun olduğu yazılı olan kişinin “Kuzey Doğu sınırında şirin bir köyde doğmuş” olduğu yazıyor. Burası sakın bizim Yurt Gezginleri ile geçen sene gitmiş olduğumuz Artvin-Şavşat-Bazgiret (Maden) Köyü olmasın?

İyi, ama bir insan ömrüne bu kadar çok şeyi nasıl sığdırabilir ki? Özet olarak anlatılan bütün bu hikayelerin gerçekliği nedir?

Yazıda adı geçen yerler ve olaylar hep belleğimde.

İşte 20 Kur’a Askerlerinin yol çalışmaları. Tarihimizde 20 Kur’a Nafia Askerleri olarak geçen olay, halk arasında “Amele Taburları” diye adlandırılan ve genellikle Ermeni, Rum ve Yahudi Türk vatandaşlarının yeniden askere alınmasıdır.

Sonra her Ankara Yurt Gezimizde gidip içinden geçerek bir zamanlar bataklık olan halini anlatmış olduğumuz Gençlik Parkı.

Çivril’den söz ediyor Dursun Dede. O zamanki Çivril, Işıklı Göl ve Büyük Menderes’in taşkınlarından oluşan bataklık ve buna bağlı olarak bir türlü bitmeyen sıtma salgını.

Yarın (20 Nisan 2024) Meandros Gezisi için kızımla yola çıktıktan sonra 21 Nisan tarihinde Ceyhun Atuf Kansu’yu ve son sözleri ona ilham olan öğretmen Şefik Sınığ’ı anmak ve mezarını ziyaret etmek için Çivril’de olacağız.

…/…

Uğur Dostumun ilgisini çekecek bilgi, haber, gazete küpürü vb. kendisine göndermeye devam ettiğim için yukarıdaki Dursun Dede yazısını da WhatsApp üzerinden ona gönderiyorum.

Dakika bile geçmeden Uğur Dostumdan bir cevap geliyor.

Dursun dedemi anlatıyor :)

Bu cevapta geçen “Dedem” lafının öylesine söylenmiş bir laf olacağını düşünüyorum.

Zira insanların köylerde veya akraba ve tanıdık çevredeki yaşlı erkeklerin çoğuna “Dede” diye hitap ettiklerini biliyorum. Ardından soruyorum:

Gerçekten mi?

Evet :)

İnanılmaz bir hayat, diye yazıyorum.

Uğur Dostum devam ediyor:

Evet

Nerden nereye:)

Yazıda geçen Dursun Dede’nin Uğur Dostumun gerçekten dedesi, babasının babası olduğunu öğreniyorum.

Sadece, tanımadığım Kartveli-Gürcü birisinin hayatını anlatan bir gazete yazısını ilgisini çeker düşüncesiyle tanıdığım Gürcü bir dostuma gönderiyorum, o da bana yazıda adı geçen Kartveli-Gürcü dedenin kendi dedesi Dursun dedesi olduğunu söylüyor.

Hem yazıda adı geçen Dursun dedenin başından geçenlere hem de onun Dostum Uğur’un dedesi olduğuna inanamıyorum.

Uğur Dostuma bu yazıyı okuyup okumadığını, böyle bir yazıdan haberinin olup olmadığını soruyorum.

Hayır, diyor.

Pekala, bu bir tesadüf müydü?

Uğur’a yazının şimdilik bende emanet olarak durduğunu uygun bir zamanda emanetin gerçek sahibi olan kendisine teslim edileceğini yazıyorum.

…/…

21 Nisan, Pazar günü Çivril sabahında Çivril mezarlığına gidiyoruz.

Dursun Dede de 1940 yılında Çivril’deydi.

“Denizli-Çivril’de havası kötü koşullarda üç ay bir taş ocağında çalıştığını (görev yaptığını, yn) birçok askerin hastalanarak yatağa düştüğünü belirten Dursun Dede, gruptan sağlam kalan 50 kişi ile çalışırken teftişe gelen bir sivil müfettişin İstanbul’dan doktor getirttiğini söylüyor. Dursun Dede, doktorların zehirli sıtma dediği hastalık nedeniyle 18 kişinin öldüğünü belirtiyor.”[2]

Yıllar sonra Dursun Dede ile kızımla benim aynı yerde, Çivril’de bulunmamız tesadüf mü?

…/…

1949 yılı Ekim ayında ise, yani Dursun Dede’den 9 yıl sonra Isparta-Gönen Köy Enstitüsü mezunu, (Bugün Dinar’a bağlı) Sütlaç Köyü’nde ilkokul öğretmenliği yapan Şefik Sınığ üzerine duvar yıkılması sonucunda hayatını kaybediyor ve Çivril Mezarlığı’na defnediliyor.

Şefik Sınığ’ın ölüm döşeğinde söylediği son sözleri çocukların sağlığı için kendini adayan Çocuk Doktoru Şair Ceyhun Atuf Kansu’nun 1950 yılında yazmış olduğu ölümsüz bir şiirine ilham oluyor.

Şefik öğretmen de Ceyhun Atuf Kansu da çocuklara adamışlardı kendilerini.

Bu bir tesadüf mü?

…/…

Çivril Mezarlığı bir höyük üzerine kurulmuş. Çivril Ovası’na, Işıklı Gölü’ne ve başı hep dumanlı Akdağ’a bakıyor.

Mezarlıkta kısa bir arayıştan sonra Şefik Sınığ öğretmenin mezarını buluyoruz.

Mezar artık bir anıt mezar gibi ve bunu da Ceyhun Atuf Kansu’nun oğlu gazeteci yazar Işık Kansu yaptırmış.

Mezar taşında yazılanları, şairin şiirini okuyoruz, duygulanıyoruz.

 

Ceyhun Atuf Kansu’nun Şiiri

Köy Öğretmeni Şefik Sınığ’ın Mezar Taşı 

…/…

Dursun Dede Çivril’deki sıtmadan ölümler üzerine Gebze’ye gönderildiklerini anlatıyor yazıda.

Dursun Dede’den tam 65 yıl sonra, 2014 yılında ben geliyorum Gebze’ye.

Bu bir tesadüf mü?

…/…

Gazete küpürünü beyaz bir kartona yapıştırarak arka fon oluşturuyorum.

Sonra da yazıyı o haliyle çerçeveletiyorum.

Önceden kararlaştırdığımız bir günde Uğur Dostum ile buluşmak üzere Gebze’ye, Gürcü Kafe’ye gidiyorum.

Uzun aradan sonra, 2018’den bu yana görüşmediğim Uğur Dostumla yeniden buluşup kucaklaşıyorum.

Yemekler ve içecekler yine Gürcü mutfağından ve yine lezzetli.

Yeme içme ve sohbetten sonra çerçeve içindeki yazıyı, emaneti gerçek sahibine teslim ediyorum.

Dursun Dede artık torununun yanı başında duruyor.

Uğur Dostum Dursun Dede hakkında başka şeyler de anlatıyor. Zamanın çok ilerisinde bir kişilik, bir köy bilgesi Dursun Dede.

1994 otuz yıldır sakladığım gazetenin baskı tarihi.

2014 yirmi yıl sonra Gebze’de yaşamaya başlıyorum.

2024 gazete küpürü arşivimden arşivimden çıkarak gerçek sahibi, Dursun Dede’nin torunu Uğur Zuboğlu’na teslim ediliyor.

Bunların hepsi tesadüf mü?

Yazı sahibine, toruna teslim ediliyor.

…/…

Kuzey Doğu sınırında şirin bir köyden olduğunu öğrendiğimiz Dursun Dede’nin köyünün Yurt Gezginleri ile 2023 Haziran ayında gitmiş olduğumuz Bazgiret (Maden) Köyü olduğunu biliyoruz artık.

Bu bir tesadüf mü?

O köyde Dursun Dede’nin dokunduğu ağaçlara dokunmak, yürüdüğü ormanda yürümek, geçtiği köprülerden geçmek, içtiği sulardan içmek bizim için büyük bir bahtiyarlıktı.

…/…

Şair “Aşk tesadüfleri sever” der, hayat ise aşkı.

Aşk illa ki…


*) Çürüksu: Deniz Fenerleri Yurt Gezimizde altın postu almaya gittiğimiz Gürcistan-Kobuleti şehrinin Osmanlı dönemindeki adı.



[1] Aile Arşivinden Sebah&Joaillier Fotoğrafhanesi-Fabrizio Casaretto-Türkiye İş Bankası Yayınları-2023 Birinci Baskı-s.328

[2] 16.08.1994 tarihli Özgür Ülke Gazetesi