1 Kasım 2023 Çarşamba

EMANETLER-1

EMANET AYAKKABI

İnsanların kendince çok değerli bildiği bir şeyi başkalarına, hiç tanımadıklarına, hatta çok yakından tanıdıklarına bile emanet etmeleri zordur.

Bazen değerli bir şeyi, birisine emanet bırakırsınız.

Bazen sevdiğiniz birisini bir başka sevdiğinize emanet bırakırsınız. Giderken de “Çocuğum, oğlum, kızım, annem, babam vb. uzatabilirsiniz” size emanet deriz.

…/…

Aşık Mahzuni Şerif askere giderken eşi Sovina/Suna’yı en yakın arkadaşına emanet eder belki de.

Ama bilen bilir hikayeyi, İtalyan asıllı Sovina Mahzuni’nin arkadaşıyla kaçar. Emanete hıyanet vardır.

…/…

Muharrem Usta bu dünyadan göçmeden önce sazını oğlu Neşet Ertaş Usta’ya emanet eder. “Sazımın emanetidir,” der ona.

Burada Muharrem Usta’nın emanet ettiği sadece ağaç ve telden ibaret bir saz değildir, Muharrem Usta’nın emaneti bin yüzyılların ötesinden gelen koskoca bir “Abdal Müziği” geleneğidir.

…/…

Ortalık yerde konuşulamayan ve adı hep “Emanet” olarak geçen şeyler vardır bir de.

Genellikle silahtır bunlar.

En büyük ve en değerli emaneti Nazım verir Arhaveli İsmail’e.

(…)

Arheveli İsmail
              kendi kendine sordu:
“Emanetimizle varabilecek miyiz?”
Kendine cevap verdi:
“Varmamış olmaz.”

Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona:
“Evlâdım İsmail,” dedi,
“hiç kimseye değil,” dedi,
                        “bu, sana emanettir.”

Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
                      “Şaban Reis,” deyip,
                      “emaneti yerine götürmeliyiz,” deyip
                                                  atladı takanın patalyasına,
                                                                                 açıldı.

“Allah büyük
  ama kayık küçük” demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
                                      bir sağnak daha,
                                      peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
                                                alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor:
Sıvastopol'a giden bir geminin
                                        sancak feneri.

Elleri kanayarak
                      çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
                ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet:
           bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
                                     ta Ankara'ya kadar gidip
                                     onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
                 ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
                                               aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
                                                         düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
                            ve simsiyah
                                            durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
                                            yıldı elleri,
                                            yüklendi küreklere,
                                            kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, “elham” okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
           eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...[1]

…/…

Burada emanet ayrı, söylenen söz ayrı değerde ve önemdedir.

Emanet bırakılan kişi, yani emaneti alan kişi çoğu zaman büyük sorumluluk altındadır. Emanete sahip çıkması gerekir. Emanete hıyanet edilmez sözünü şimdilerde pek duyamasak da hala ağırlığı olan bir sözdür kültürümüzde.

Bazen de çok değerli bir eşya, bir mal bir başkasına emanet edilir.

Böylesi emaneti alan kimse o eşyaya gözü gibi bakar ve onu en iyi şekilde korur.

Emaneti alırken de emaneti verene şu lafı söyler: “Aman emanetin bağrı yuka (yufka) olur, derler” sen hiç merak etme, nasıl teslim ettiysen öyle alırsın.

Emanetin bağrı gerçekten yuka/yufkadır, yeterince özen gösterip saklamazsan çabucak kırılır.

Uzakta birisine bir dostunuzla selam gönderirken de aslında o selam o dostunuza bir emanettir.

O dostunuz vefalı ve emanete saygılı birisi ise selam gönderdiğiniz kişiyle karşılaştığında lafa şöyle başlar “Önce falancanın üzerimdeki sana olan emanet selamını söylemiş olayım.”Selamı alan kişi de sonraki zamanda o selamı göndereni gördüğünde Gevheri’nin aşağıdaki deyişinde anlatmaya çalıştığı gibi “Emanet ettiğin selamın geldi, aldım,” der.

Burada derin bir anlam yüklü emanet sözü ise bize genç yaşta kaybettiğimiz Abuzer Karakoç’un icrasında bir Alvar deyişinde çıkar karşımıza. Deyiş Gevheri’den alınmadır.

Emanet etmişsin geldi selâmın
Sevgilü sultanım, aleyküm selâm.
Aldı tazim ile bu ben gülâmın
Ey şahı hubanım, aleyküm selâm.

Umarım efendim, mürüvvet senden
Uğrunda geçmişim can ile tenden
Demişsin gedama selam et benden
Sevgilü sultanım, aleyküm selâm.

Geçmeden boynuma aşkın kemendi
Nice bir ararsın bu derdi mendi
Kuluna selam etmiş, efendim kendi
Sevgilü sultanım, aleyküm selâm.

Lütfedip hatırım ele almışsın
Sana hasret olduğumu bilmişsin
İşittim merhamet kâni olmuşsun
Derdimin dermanı, aleyküm selâm.

Müyesser olur mu, rüyunu görmek
Acep olur mu ki, vaslına ermek
Gahi gahi böyle selâm göndermek
Keremdir sultanım, aleyküm selâm.

Hasta idim, beni getirdin cana
İhtiyaç kalmadı, gayri Lokmana
Selâmın şifadır, bu hasta cana
Sevgilü sultanım aleyküm selâm.

1991 BEYAZIT TEK ŞEKERLİ ÇINARALTI

O yıllarda Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası‘nda çalışıyorum. Bazı yaz günlerinde iş çıkışlarında Üsküdar’a kadar geliyor, karşıya geçiyor, Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nı geziyorum.

Sonra da “Tek Şekerli Çınaraltı’nda” üzerindeki uzun paltosuyla, parmaklarında türlü türlü ve çok sayıda gümüş yüzüklerle, saçları Kaf Dağı’nı dolaşacak kadar uzunlukta eski zaman ikonları gibi sürekli ayakta duran Hüseyin Avni Dede ile sohbet ediyorum.

Kış günlerinde ise ancak hafta sonlarında görebiliyorum Dede’yi.

Bir gün Dede’nin kulağına eğilerek “Dede ben Sümerbank-Beykoz’da çalışıyorum, sana bir çift ayakkabı getirsem, giyer misin acaba, galiba 42 numara giyersin?” diye soruyorum.

Dede’nin gözlerindeki sevinci görebiliyorum, gayet olgun, sen de kim oluyorsun, demiyor.

“Gayet tabi ki giyerim,” diyor.

25 OCAK 2020 BEYAZIT TEK ŞEKERLİ ÇINARALTI 

YURT GEZGİNLERİ ESKİ İSTANBULLU AĞAÇLAR

ŞEHİR GEZİSİ BAŞLANGIÇ NOKTASI

Yazar Dostumuz Volkan Yalazay’ın ESKİ İSTANBULLU AĞAÇLAR-İstanbul’un Anıtsal Ağaçları kitabının rehberliğinde 25 ve 26 Ocak 2020 tarihlerinde iki gün üst üste ve iki ayrı grupla yapmış olduğumuz ESKİ İSTANBULLU AĞAÇLAR Şehir Gezimize kitabın “ÇINAR HAZRETLERİ” bölümünde uzun uzun anlatılan ve adı Beyazıt Camisinin yanındaki çınar ile anılan, çoğumuzun yakından tanıdığı bir zamanlar bu meydanda tezgah açan esnafın posta adresi olmuş olan TEK ŞEKERLİ ÇINAR ALTI ile başlıyoruz.

DEDE artık o canlı çınar altına seyrek geliyor.

Üç gün önce gittiğimde DEDE’yi göremeyince, sahafta çalışan Mehmet DUMAN kardeşim ilgileniyor ve DEDE’ye iletilmek üzere ona telefonumu bırakıyorum.

Doğrusu pek ümitli olmamakla birlikte 25 Ocak, Cumartesi için DEDE ile çınar altında

buluşmayı düşünüyorum.

DEDE bize kim bilir neler anlatacak?

Derken bir gün önceden Mehmet DUMAN kardeşim beni arıyor ve DEDE’in yanında olduğunu söylüyor.

DEDE’ye hürmetlerimi ileterek başlıyorum konuşmaya ve 25 Ocak, Cumartesi, sabah saat 08.30’da TEK ŞEKERLİ ÇINAR ALTI’nda buluşmak üzere sözleşiyoruz.

25 Ocak, Cumartesi, saat 08.30

Gezi için isim yazdıran ve mazereti olan birkaç arkadaşımız dışında sabahın ayazına

ve karanlığına rağmen, sıcak yataklarından kalkıp gelen 22 Yurt Gezgini ile buluşuyoruz TEK ŞEKERLİ ÇINAR ALTI’nda ve yanımızda çınarın onsuz adı telaffuz

edilmeyecek manevi koruyucusu Hüseyin AVNİ DEDE ile.


DEDE gruba kitaplarını imzalıyor.

Derken Mehmet DUMAN çay söylüyor herkese.

Çınardan ve Ahmet Hamdi’den söz ediyoruz.

Farsça olan çınar kelimesi dilimize öylesine yerleşmiş ki, “Çınar kelimesi” dışında

çınar için söylenecek başka her kelime bize farklı şeyler anlatıyor, farklı şeyleri işaret

ediyor sanki.

BİR ROMAN BİR EFE: KERİMOĞLU Yurt Gezimizde Muğla-Pisi’de bizi gezdiren KERİMOĞLU kitabının yazarı, dostumuz Hüseyin İlker Altınsoy Efe’nin çınarları göstererek her seferinde onlara “Kavak” demesiyle şaşırmalarımız bu şehir gezimizde son buluyor.

Volkan YALAZAY çınarın Anadolu’nun farklı yerlerinde halkın çınar için “Kavlak-

kavlağan-kavak” dediğini yazıyor.

O halde uzun kavak nedir, ona ne demeli?

Kırgızistan gezilerimizden biliyoruz ve gruba soruyorum.

Unutmamış kimse, Kırgızlar bizim bildiğimiz uzun kavak için “Gök dal” diyorlar.

DEDE bize bir şiirini okuyor ezberinden.

Biz de DEDE’ye armağan olsun, diye ona bir Diyarbakır türküsü okuyoruz.

Bahçada yeşil çınar

Boyun boyuma uyar

Ben seni gizli sevdim

Bilmedim alem duyar

DEDE çok mutlu oluyor.

Cezmi ERSÖZ’ ün TEK ŞEKERLİ ÇINAR ALTI için yazdıklarını Volkan YALAZAY’ın

aktarması ile okuyoruz.

Her gezimizde olduğu gibi, bu gezimizde de çam sakızı çoban armağanı bir

hediyemiz oluyor. Bir paket çifte kavrulmuş ALİ MUHİDDİN HACI BEKİR lokumu hediye ediyoruz DEDE’ye.

Afiyetle yesin.

O sırada yanımda getirmiş olduğum Volkan Yalazay kitabının ilgili sayfasını açarak Dede’ye imzalatıyorum.

EMANET AYAKKABI YERİNİ BULUYOR

Grup biraz uzaklaşıp ayrılıyor.

DEDE ile baş başa kalıyorum. Biraz mahcup, çokça utanarak, ona tam otuz yıl öncesinden verdiğim bir sözü artık yerine getirmek için elimde taşıdığım paketi Dede’ye vermeye hazırlanıyorum.

Aslında 30 yıldır bende bekleyen bir “Emanetini” veriyorum Dede’ye.

Bu paketin içinde ona 1991 yılında söz vermiş olduğum, ama bir türlü getirip veremediğim, 42 numara bir çift iskarpin var. Ama iskarpinler Sümerbank-Beykoz ürünü değil.

Olsun.

Dede sanki bu bir çift iskarpini benden 30 yıl önce almış da “Şimdilik sende emanet kalsın, sonra getirirsin” dercesine bana geri vermiş gibiydi.

Dede’ye paketi veriyor ve 1991 yılında aramızda geçen o konuşmadan söz ediyorum.

Çok duygulanıyor Dede.

Bizi koruyan Dede mi, çınar mı? 25 Ocak, 2020

EMANET KİTAP

Pandemi sonrası Dede’ye sık sık uğruyorum.

Dede bana bir keresinde “Hani bana kitap imzalatmıştın, o kitaptan arıyorum, bulamıyorum,” diyor.

“Ben sana bulurum, Dede,” diyorum.

Dede kulağıma eğiliyor ve usulca “ Ayakkabı işine dönmesin, ben bir 30 yıl daha bekleyemem” deyince ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum.

İlk emanetin bu kadar geç teslim edilmesinden dolayı zaten çok utanıyordum, unutulmamış o hikaye yeniden karşıma çıkınca yine utanıyorum.

Dede iyi niyetli, alınmıyorum.

Sevindiğim şey ise Dede’nin bunca yıl sonra emaneti unutmamış olması oluyor.

Kitabın yayıncısı benim de üyesi bulunduğun Ankara merkezli KIRSAL ÇEVRE VE ORMANCILIK SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ’nin Genel Kurulu’na gittiğimde son kalan kitabı almış oluyorum.

Kitap artık bende çok kıymetli bir emanet gibi, hiç zarar ziyan görmeden sahibine ulaşmalı.

Bu sene, Nisan ayında kitabı, emaneti Dede’ye teslim ediyorum.

25 Ocak, 2020 tarihinden bu yana üzerimden koca bir 30 yılın yükü kalkmış oluyor.

MEKANIN SESİ-HÜSEYİN AVNİ DEDE

12 Ekim, 2023 tarihinde İBB tarafından düzenlenen Mekanın Sesi etkinliğinin konuğu bu kez Hüseyin Avni Dede oluyor.

Etkinlik saat 18.00’de başlayacak.

Öncesinde Dede ile sohbet ediyorum ayaküstü.

Onu ilk defa üzerinde o uzun paltosu olmadan, renkli ve üstelik bir ceket ile görüyorum.

Bu anı kaçırmamalıyım. Dede ile bir fotoğraf çektiriyorum.

Bu fotoğraf da benden sonrakilere emanet kalır belki de.

 



 Dede kendi hikayesini anlatıyor çınarın altında.

Konu Tek Şekerli Çınaraltı adresine geliyor.

O zamanlar Anadolu’dan İstanbul’a gelen, Çınaraltı’nda tezgah açarak hayatlarını kazanmaya çalışan insanların çoğunun belirli bir adresi bile yoktu. Çoğu Süleymaniye’nin metruk evlerinde kalıyordu belki de.

Ancak onlar memleketleriyle bağlarını koparmamışlar, oraya mektup, para, paket vb. gönderiyorlar, memleketten de onlara geliyordu.

İstanbul’dan göndermek kolay da, memleketten gelecek mektup, paket vb. için hangi adresi verecekler ki bu yersiz, yurtsuz ve adressiz insanlar?

Çözüm yine o Çınar Hazretleri’nden geliyor.

Dede anlatıyor, “1988 yılında buraya, çınarın gövdesine bir levha çaktılar. Levhada buranın adresinin PK. 34450 Çınaraltı-Beyazıt olduğu yazıyordu. Memleketten gelen mektuplar, paketler buraya, Çınaraltı’na geliyor ve buradan dağılıyordu.”

 

Dede şiirlerini okuyor

PK 34450 sol üstte çınara çakılı

Dede hayatından önemli kesitleri bir film şeridi gibi anlatmaya devam ediyor.

 -İlk şiir kitabını 1964 çıkarıyor, adı Japon İkizleri,

-1973’te Şairler Üzülmesin,

-1968 yılına kadar bu meydanda kurulan bitpazarında yer parası 25 Kuruş,

-O vakitler tam karşımızdaki İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü halka açıktı, halk buraya her gün gelir, gezer, piknik yapardı,

-Altında durduğumuz bu çınarın yaşı aslın 540, ama gövde çürüdüğü ve oyulduğu için yeni ölçülen yaşı 375 çıkıyor,

-Şu an İBB’nin yeniden açtığı Küllük çay ocağı yeşillikler içindeydi ve bu nedenle eski fotoğraflarda görünmez,

-Küllük ellilerde yıkılır,

-Meydanda Haydar Bey Havuzu diye bilinen bir havuz vardı,

-Küllük’ün yanında ise Emin Mahir Bey Lokantası vardı,

Dede eski para koleksiyonu da yaptığını ve bu işe ilk defa ne zaman başladığını anlatıyor.

“Çocuktum, bir gün çınar altında bozuk para satan birisiyle karşılaştım. Paraların ışıltısı beni büyülemiş olmalı, paraları adamdan almak istedim.

Adam paralar için 10.00 TL istedi, bende ise son param, 2,50 TL var.

Adama söyledim.

Adam razı oldu. Bozuk paraları alıp eve gittim.

Sonradan öğrendim, paraların Yunan ve Romen paraları olduğunu ve hiçbir değerinin olmadığını.

Paraların ışıltısına kapılmıştım.”

Dede daha fazlasını ve İstanbul’a, Beyazıt-Çınaraltı’na yolu düşen herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği anıları ŞAİRLER ÜZÜLMESİN & YAĞMA YOK şiir külliyatında yayınlıyor.[2]

Dede aşağıdaki Tek Şekerli Çınaraltı şiirini okuyor etkinlik sona ermeden.

Çok da içten okuyor.

Sanki bize de bir mesaj verir gibi, yalnızlık geçen dizede.

“Bilirim bir ölüm suskunluğudur yalnızlığımız”

Yine aynı kitapta “Son Çare” adlı şiirinde ise ayağında papuçlarının, üzerinde paltosunun olmadığını anlatarak başlar dizelere.

Ayağımda papuçlarım;

Üzerimde paltom yoksa,

Bir eskiciye satmışımdır,

Dede’ye 1991 yılında söz vermiş olduğum o bir çift ayakkabının da eskiciye satılacağını bilseydim, “Emaneti” çok daha önceden getirirdim Dede’ye.

Zira bilirim ki şairler boş yere satmazlar ayaklarındaki papuçlarını, üzerlerindeki paltolarını.

Kimsede emanetiniz kalmasın, size emanet edilen bir şey varsa ona sahip çıkın. Ölüm suskunluğunda yalnız olsanız bile, bir gün gelir o emanetin sahibi her şeyi hatırlar.

Aşk-ı muhabbetle,

 



TAVSİYE DİLEN DİNLEME:

ABUZER KARAKOÇ-ALVAR DEYİŞLERİ-EMANET ETMİŞSİN

 


[1] Bütün Şiirleri-Nazım Hikmet-Yapı Kredi Yayınları-2017 Ondördüncü Baskı-Üçüncü Bap s.559-566

[2] Şairler Üzülmesin & Yağma Yok-Hüseyin Avni Dede-Bayraktar Matbaası-2009-Beşinci Baskı

5 Ekim 2023 Perşembe

HELALLİK

Filizkıran Fırtınası, dedim.

Ama Halk Bilim ile ilgilenenlerden de ilgilenen olmadı.

Kim daha çok öne çıkarsa, kim sesini yükseltirse, o mu haklı olan hep acaba?

Akşama doğru şiddetlenen fırtınada filizler kırılmış olmalı.

Ya kırılan onca insan?

Yaşamak bu kadar işte, bir fırtına esiyor ve kırılıyorsun.

Veya fırtına seni deryaya karıyor.

Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı

O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı

Dersim’e Yolculuk yazıldı, ama aklımda hep Şemdinli var, Naw Çiya, Dağlar Arası var. Muzaffer Erdost veteriner hekim yedek subay olarak 1959’da oralara tayin olmamış olsa, günlük tutmamış, fotoğraflar çekmemiş olsa, bize ne kalırdı oralardan, Şemdinli’den? Sonra İlhan’ı yitirince karanlık bir cunta sabahında, onun da adını adına alarak bize yeni ufuklar açıyordu. Muzaffer Erdost bize yarım kalmış bir hazine bıraktı, hazine haritasını kendisi yaptı, bize o haritanın peşine düşüp Şemdinli’ye gitmek kaldı.

 …/…

 Gidin, Şemdinli var, diyordu.

Yasaklarmış, gitmekmiş, gitmemekmiş, sonunda hep ölüm var.

Ama hep yolda olmak da var.

Ölüm de yol değil mi? Veysel “uzun ince bir yol” derken ölümü mü tasvir ediyordu acaba?

 …/…

 Yaz ayları gelip okullar kapandığında Çorum Yetiştirme Yurdu’nda barınan öğrenciler günlerini boş geçirmezlerdi. Her birimiz bir esnafın yanına çırak olarak girip çalışırdık.

Ben o senenin yazında, iki ortaklı bir soba imalathanesinde işe girmiştim. İlkokul beşinci sınıfa geçmiştim. Ortaklar bir ay sonra “Biz Merzifon’dan bir iş aldık, bir ay sonra geleceğiz, imalathane sana emanet, buradaki fırınlı soba kapaklarının deliklerini biz gelene kadar delmiş olursun,” dediler ve dükkanın bir anahtarını da bana verip çekip gittiler.

Soba kapakları dedikleri tam 5.000 adet alüminyum döküm malzemeden ve fırınlı sobalar için yapılmış kapaklardı. Kapağın geldiği bir sövesi var. Önce sövenin altında ve üstünde birer delik deliyorsun sütunlu matkapta, sonra kapağın altında ve üstünde. Bu altta ve üstteki ikişer delik birbirine denk gelince boydan boya çelik telden bir mil geçiriyorsun, sonra kapak söveden düşmesin diye, milin iki ucunu kıvırıyorsun, kapak çalışıyor. Kapağın bu çalışan halini sobaya ustalar tutturacak.

 İlk delikler deliniyor. Boyumun kısalığından dolayı hem tezgahın üzerindeki sütunlu matkaba yetişmem ve gücümü matkaba vermem çok zor oluyor hem de sadece sağ koluma yük verdiğim için kolumda ve belimde ağrılarım başlıyor. Ayaklarımın altına tahta bir takoz alarak sütunlu matkabı daha kolay kullanmaya başladım. Bir hafta sonra artık bedenimde ağrı hissetmiyordum, hamlığım gitmiş, işe alışmıştım. Ustalar gelmeden ben o 5.000 adet alüminyum fırınlı soba kapağını ve sövesini delerek, takım yapıp hazırlamıştım. Doğrusu bu duruma ustalar da şaşırmışlardı.

Merzifon’dan aldıkları parayı gözümün önünde bölüşürlerken, bana da biraz para verdiklerini hatırlıyorum. Hakkını helal et, dediler ustalar parayı elime sayarlarken.

…/…

Cemal Usta’nın bir ustası vardı. Cemal Usta’nın soba imalathanesinin anahtarının birisi yedek olarak hep ustasında, Bekir Usta’da bulunurdu.Cemal Usta karanlık bir Sungurlu akşamında, karanlık köşelerde alçakça bir pusuyla kurşunlara kurban gitti.

Cemal Usta’nın ustası Bekir Usta, Cemal Usta’nın ölümünden birkaç gün sonra kendinde bulunan anahtarla Cemal Usta’nın dükkanını açtı desturla. Tezgaha baktı Bekir Usta. Yarım kalmış işler gördü tezgahın üzerinde. Bunlar Cemal Usta’nın yarım bıraktığı, elinde olan işlerdi. Bekir Usta işe koyuldu, Ya Hak, diyerek. Kim bilir, dedi Bekir Usta, belki de bu işlerin parasını peşin almıştır Cemalim. Hak geçmesin, tamamlayayım, sahibi gelirse veririm, diye geçirdi içinden.

Kim bilir, dedi bir daha, aslında Cemal işini teslim etmeden parasını almazdı, ama belki de bu işleri, bu yarım kalan işleri ona verenler, aynı paraya bu işleri başka bir ustaya veremezlerdi, pahalı gelirdi.

Bekir Usta haklıydı, o nedenle bu yarım kalan işleri almıştı Cemal Usta, kimseden bir şey talep etmez, kimseye bir fiyat vermezdi.

Bekir Usta Cemal Usta’dan yarım kalan işleri tamamlamaya koyuldu.  

…/…

Öğlene doğru yaşlı, beli bükülmüş bir kadıncağız geldi Cemal Usta’nın soba imalathanesine. Bekir Usta gelen kadıncağızı kapıda karşıladı. “Benim burada bir küreğim varıdı, Cemal Usta’ya ısmarıç ısmarlamıştım, nic’oldu acaba?” dedi kadıncağız. Bekir Usta hiç konuşmadan gidip tezgahta yarım kalan köz küreğine baktı. Yaşlı kadıncağızın ısmarladığı kürek, sobadan köz almak, sobaya kömür atmak için kullanılan kürekti, köz küreği.

“Anacığım, az biraz işi var küreğin, biraz şurada oturup bekleyebilir misin?”

Bekir Usta yaşlı kadının oturması için altına kovalı sobalar için yapılmış, sac bir kovayı ters çevirerek verdi. Kadıncağız sac kovanın üzerine güçlükle eğilip oturabildi. Elindeki baston da olmasa, kadıncağız düşebilirdi.

…/…

Yaşlı kadın beklerken Bekir Usta Cemal Usta’dan bu yedek anahtarı neden aldığının, anlamını ve önemini daha iyice kavrıyordu artık.

Bunu aslında Cemal Usta söylemiş ve ısrar etmişti Bekir Usta’ya, “Usta al şu yedek anahtarı sende kalsın. Ne olur, ne olmaz. Ölür gideriz bir yerde, bir köşede aniden. İşler yarım kalır. Haklısın, kimseden peşin para almıyorum, ama bana gelenler, bana iş yaptırmaya, tamire gelenler hep garip gureba, yaşlı, yoksul ve kimsesizler. Beni nereden duyar, bilip gelirler bilemiyorum. Hiç birisini de geri çeviremiyorum.

Onlardan peşin para almak şöyle dursun, işleri yarım kalırsa benden başka kime giderler şuncağız basit işler için bile? Onların işleri yarım kalmasın, yapıp verirsin. Onlar sipariş verdiklerinde bile hakları geçmiş olur aslında bana.”

…/…

Bekir Usta bütün bu konuşmaları hatırladı ve Cemal Usta’dan yarım kalan işleri tamamlamaya koyuldu. Önce, az önce gelen yaşlı kadıncağızın köz küreğini tamamladı ve kadının eline verdi. Yaşlı kadın çıkarken köz küreğinin parasını vermeyi unuttu. Bekir Usta yaşlı kadıncağıza dönüp de bir şey demedi, diyemedi.

Düşündü Bekir Usta. Cemal de olsa bu durumda bir şey diyemezdi, diye geçirdi içinden. Bekir Usta çırak olarak yanına girip sobacı ustası olan Cemal Usta’nın yerine yaşlı kadına o köz küreğini helal etti.

Tezgahtaki yarım kalan işleri tamamlamak artık daha kolay geldi Bekir Usta’nın gözüne.

Yarım kalan işin de helalliği vardı demek ki.

Birisine, dostunuza, yoldaşınıza, sevdiğinize evinizin, işyerinizin yedek anahtarını verebiliyor musunuz? Birisine yedek anahtar vermek, sırlarını da vermek demek değil midir?

Yazılması yarım kalmış yazılarınız, hikayeleriniz, romanlarınız, anılarınız da olabilir, sır gibi saklamanıza gerek yok. Siz gidince onları tamamlayacak olan bir akıl, bir yürek, bir kalem yoldaşınız olsun. Gün olur onlar da tamamlanır belki. Bunun çok örnekleri olduğunu biliyoruz.

Hiçbir şey yarım kalmasın.

Peşi sıra gelir helalliği…

Cemal Usta ile hep yarım kalan sohbetlerimizi düşünüyorum, onların helalliği nic’olacak?

SİLAHLA VURULAN SOBACI CEMAL, HAYATINI KAYBETTİ

Sungurlu’da Sobacılar Arastasında ‘Sobacı Cemal’ olarak bilinen Cemal Barun, dün akşam silahla vurularak hayatını kaybetti. Alınan bilgiye göre, Cemal Barun akşam saatlerinde Altunoğlu Cami yanında evine gittiği sırada kimliği belirsiz kişiler tarafından silahla vuruldu. Ağır yaralanan Cemal Barun, Sungurlu Devlet Hastanesine kaldırıldı. Barun, burada yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. (Mayıs 2021)

 

Ne güzel bir insandı, sohbetlerimin dervişi Sobacı Cemal Usta


 

 


3 Temmuz 2023 Pazartesi

ÇARPA ÇARPA DOĞAN KELİMELER

 Öğrenme süreci karmaşık bir süreçtir.

Öğreten ile öğrenci, eskilerin demesiyle “Öğrenici” arasındaki ilişki ta bebeklikten başlar.

Kurumsal öğrenme, diyeceğimiz “Mektepli”, talep eden, “Talebe” ile belleten, “Belletmen”, arasında kolay gibi görülen aslında hem zor hem de karmaşık bir süreçte oluşur.

Mektep dışı öğrenenler, Nazım’ın demesiyle “Topraktan öğrenip, kitapsız bilen” köylüler birşeyi doğru bilirler, ama ne bildiklerini bilemezler.

Bir türküde geçer “Genç ömrümü çürüttün göğsüme vura vura,” diye.

Göğse vura vura da bir öğretme/öğrenme süreci midir?

İşte, okulda, ailede, kışlada başına vurula vurula öğrenen de var, başa vura vura öğreten de.

Çay taşları hep yuvarlaktır.

Çayın içinden geçen akarsuyun binlerce yıl sürükleyip getirdiği taşlar bir birine çarpa çarpa yuvarlaklaşır. Aslında taş bir öğrenme süreci yaşar.

Eskiden Anadolu’nun bütün sokakları çay taşları döşeliydi, öyle Arnavut kaldırımı, diye tabir edilen granit taş döşeli değildi.

O çay taşları çayın hafızasını da taşırdı sokaklara. Son hepsi söküldü. Granit taş döşendi. O da söküldü, beton veya asfalt serildi. Hafıza gitti.

…/…

Hayat bazılarını sağa sola çarpa çarpa yoğurur, çarpan “Felektir”, çarpılan kim peki?

Neşet Ertaş gibi bir ustanın feyz aldığı ve eline baktığı, genç yaşta yitirdiğimiz Çekiç Ali sesi ve sözü kendisine ait olan türküsünde “Al da beni taştan taşa çal güzel” derken aslında sevdiğine kendini teslim eder öğrenme sürecinde. Taştan taşa vurulmayı bile kabul eder.

“Sarı yazma yakışmaz mı güzele

Sarardı gül benzim döndü gazele

Ben gidiyom, sen yârini tazele

Al da beni taştan taşa çal güzel”

İlk okumaya başladığımızda öğretmenlerimiz harf-hece-kelime derken cümlelere geçeriz.

Ama mektep medrese eğitimi olmayan, ama okuma-yazmaya hevesi olan anne babalar eve gelen mektepli çocuğundan okuma-yazma öğrenmeye çalışır.

Biraz yol alır, zorlandığı veya yapamadığı yerde “Hecelerini birbirine çatamıyorum” der. Aslında sesleri birbirine çarpmak değil midir anlatılmak, yapılmak istenen.

…/…

Ana dilde söylenen kelimeler de dahil olmak üzere, ana dile ödünç olarak veya tercüme yoluyla giren kelimeler de hem halk ağzında hem de okur-yazar, aydın kesimde adeta “Çarpıla çarpıla” bambaşka, hatta hiç anlaşılmaz bir hal alır.

Öyle ki kelimenin aslının çarpılıp burkulan o çarpılmış kelime olduğu düşünülür, iddia edilir.

“İmrahor” büyük kentler başta olmak üzere, çok sayıda semte, mahalleye, köye ad olarak konmuştur.

Baştan sona çarpıla çarpıla doğan bu kelimenin aslının “Emir-i Ahur” olduğunu bilen çok az kişi vardır.

Siz bu kelimeyi “İmrahor” yerine “İmrahur” yazarsanız, birisi sizi doğrusunun “İmrahor” olduğu konusunda uyarır. Oysa doğrusu o da değildir.

Emir-i Ahur, halk ağzında bozularak önce “Mirahor” daha sonra ise “İmrahor” olmuştur. Emir-i Ahur ise atın ve süvari sınıfının çok değerli olduğu uzun zaman diliminde ahırlardan sorumlu bey, Ahırların Beyi, anlamına gelir ki çok saygın bir makamdır.

…/…

MUSTAFA İNAN’A ÇARPAN KELİMELER

Çarpılarak doğan kelimeler o kadar çoktur ki.

Oğuz Atay o ince ve zarif kaleminden süzülerek bize gelen, bana göre Atay’ın en güzel eseri sayılan, BİR BİLİM ADAMININ ROMANI-MUSTAFA İNAN romanında Mustafa İnan’ın mekanik profesörlüğü yanında başka çok önemli özelliklerini de ortaya koyar.

Mustafa İnan bazı şairlerin yaparken eline yüzüne bulaştırdıkları gibi kelimelerle oynamaz, ama kelimeleri bir cerrah titizliğinde deşer.

Oğuz Atay yazıyor, “Dil konusu gelince Mustafa Hoca’nın ilgisi hemen artıyor. Bu meseleyle az uğraşmamış, defterler doldurmuş. İşte küçük bir deftere Türkçe’deki beş yüze yakın kelimenin nereden geldiğini yazmış:”[1]

Mustafa İnan Hoca sıralıyor, üstelik o zamanlar bilgisayar, ansiklopediler, arama motorları vb henüz yokken nasıl da bulmuş bu kadar çok sayıda kelimeyi?

“’Piyango’ da İstanbul’da yaşayan bir İtalyan’dı: Beyoğlu’nda talih oyunlarının imtiyazını ‘bianco’ adlı bir dükkan sahibi almıştı.”[2]

Halk Etimolojisi diye dilbilimde bir disiplin vardır.

Kelimelerin çarpılmadan, burulmadan önceki haline varabilmek için şimdikini halini ele alır.

Mustafa Hoca bu kez “Patiskaya” el atar.

“Fransız dokumacı Baptiste de Türkiye’ye gelinceye kadar ‘patiska’ olmuş.”[3]

Devam edelim biraz daha.

“’Arapça ‘Hudut’ kelimesini beğenmemişiz, sınır demişiz, halbuki ‘sinoros’ hudut taşı demek Yunanca.

Peki ‘omuz’ da mı yabancı? Evet, ‘omos’ aynı anlama geliyor.

Irgat deriz, ırgatlık kelimesini türetmişiz, Mustafa Hoca bu kelimenin de Yunanca ‘rrgatis’ten’ geldiğini yazar.”[4]

Buna benzer o kadar çok kelimeyi deşer ki Mustafa İnan, yaptığı işin ne olduğunu bakın nasıl anlatır.

DİL VE MATEMATİK

“’Dil ve matematik’ adlı makalesinde Mustafa Hoca, dilin asıl çetin tarafı olan anlam sorununda matematik metodların henüz kullanılmadığını açıklamıştı; fakat ‘stil analizi’ üzerinde durulduğunu da belirtiyordu. (…) Matematik kurallara göre meydana getirilen yapma bir dil, yaşayan dillere göre çok az heceliydi; ama ‘üslup’ meselesi yüzünden, bu hece çokluğu bir israf değildi:”[5]

…/…

OSMAN NURİ ERGİN’E ÇARPANLAR

Mustafa İnan kelimeleri deşerken, anısına bir İstanbul Şehir Gezisi düzenlemiş olduğumuz Osman Nuri Ergin’e çarpan kelimeler nelerdi acaba?

FINDIK MI FUNDUK MU PONDİKİ Mİ?

Anadolu’da bazı yer adları anlamlıdır.

Ama örneğin, o yörede hiç fındık yetişmediği halde adında “Fındık” olan köylerin bulunması çok ilginçtir. Buna karşılık fındığın bol olduğu Karadeniz Bölgesi’nde adında fındık geçen kaç yer vardır acaba? O kadar az ki.

İyi ama Orta Anadolu’da bir köyün adı neden “Fındıklı” olur ki?

Sorunun cevabı için Osman Nuri Ergin’e kulak verelim.

“Artukoğulları zamanında (1112) Ahlat’tan Bitlis’e doğru yapılan büyük yolun üzerinde köprüler ve köprülerin başlarında Funduk (Han)lar yapıldı ki Bitlis altındaki funduk 300 yolcuyu, hayvanlarını ve bu nisbette tüccar mallarını içine alacak bir durumda idi.”[6]

“Arap memleketlerinde hatta Anadolu Selçukluları’nda Venedikli tacirlerin içinde ticaret yaptıkları hanlara ‘Funduk’ dedikleri görülmektedir.”[7]

Buradan Anadolu köylerinin adında geçenin aslında fındık değil, “Funduk” yani han olduğunu anlıyoruz. Bu kelimenin Fas’ta ve Kafkasya’da da aynı anlamda kullanıyor olduğunu yine Osman Nuri Ergin’den öğreniyoruz.

Halkımız funduk yerine, fındık diyor, anlamı var.

Yoksa halkımız fare anlamına gelen Rumca “Pondiki” kelimesini fındık kelimesi ile mi süslüyor?

Eğer öyle ise, köyün adı Fareli Köy olmalı ki, bu ancak masalda olur, bunu süslemek gerekir ve köyün adı rahatlıkla Fındıklı’ya dönüşebilir.

Osman Nuri Ergin de tıpkı Mustafa İnan gibi kelimelerin üzerini açar.

BEKAR MI Bİ-KAR MI?

Osman Nuri Ergin’e kulak verelim.

“Türkçe’de kullanıldığı gibi evlenmemiş kimse demek değildir. Yine bu tabirin Arapça’da evlenmemiş kız manasına gelen bikr ile halini ifade eden bekaret kelimesi ile de asla bir ilgisi yoktur. Kelime Farsça’dır ve dilde nefy edatı olan ‘bi’ ile iş, kazanç manasına gelen ‘kar’ kelimesinden mürekkep bikar’dır. İşsiz, güçsüz manasına gelir. Bunu biz bekar şeklinde kullanmaktayız.”[8]

…/…

MAHMUT MAKAL’IN ÇARPILDIKLARI

Köy Enstitülü Kuşağı’nın öğretmen yazarlarından Mahmut Makal ilk görev yeri olan bir köy okulunda göreve başladığında çocukları okula kaydetmek ister. Ancak bu iş öyle kolay olmaz. Zira çocukların bazılarının ismi hem aynıdır, hem de hiç anlamı olmayacak kadar belirsizdir. Mahmut Makal büyük bir bilmecenin başındadır.

Çünkü asıl adı, gerçek adı olan neredeyse kimse yoktur koca köyde.

“Asıl adıyla anılan, on kişiyi geçmez köyde. Daha çok takma adlarıyla anılır insanlar. Böyle anıla anıla da, adı unutulur. Sorulduğu zaman, asıl adını bilmeyenler var. Hele yeni yetişenler, köyün yaşlılarını yalnız takma adlarıyla tanımıştır, ne bilsin adını.

(…)

Bu işin asıl güçlüğü, çocukları okula yazarken ortaya çıkıyor. Hele ilk yıl, yeni geldiğimde afallayıp kalmıştım. Takmadan başka, bazılarının adları da kısaltılmış olarak ya da değişik biçimde söyleniyor:

‘Adın ne?’ diye soruyorum çocuğa.

‘Hassik!’ diyor.

Ailesine soruyorum. Onlar da aynı karşılığı veriyorlar.

‘Hassik mi yazalım şimdi?’

‘Dedesinin adını koydular, efendim. Hassik Ağa’nın torunu.’

Sonradan araştırınca öğrendim ki, köyde ne kadar Hassik varsa, Hasan Hüseyin’in bozulmuş biçimiymiş. Hasan Hüseyin diye yalnız defterde yazılı, köylü Hassik’i, adının doğrusu sanıyor.”[9]

…/…

Acaba bütün bunlar, çarpılarak doğan yeni kelimeler halkın “Kelime tasarrufundan mı?” kaynaklanıyor.

Hasan Hüseyin nasıl Hassik olur yoksa?

Veya Taht El Kal, neden Tahtakale olmasın ki? Kale altı demektir, tıpkı taht el bahr kelimesinin denizaltı olduğu gibi.

Mustafa İnan da dilde tasarruftan söz eder, bugün yazı diline iyice yerleşmiş olan ve artık tasarruf diyemeyeceğimiz örnekleri görmeden çok önce.

Bkz-bakınız

Slm-selamlar

Tşk-teşekkür

Mustafa İnan dilde tasarrufu adeta safraları atmaya benzetir. Haksız da değildir.

DİLDE TASARRUF SAFRALARI ATMAK MIDIR?

‘Bu ilgi çekici noktayı bir misalle canlandırmak kabildir: Deniz teknelerine ‘safra’ adı verilen yükler konulur. İlk bakışta bunlar lüzumsuz taşınan ağırlıklar gibi gelirse de, rolleri teknenin devrilme emniyetini artırmaktır. Dilde de fazla hece malzemesi tıpkı teknede safranın oynadığı hizmeti görür, kelimenin rahat bir şekilde anlaşılmasını sağlar. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, haberleşme tekniğinde, eğer sinyal sistemi kulak yerine göze hitap ederse, safrayı azaltarak bir kanaldan daha kısa zamanda daha çok haber göndermek kabildir.”[10]

…/…

Aziz Nesin dilde tasarruf yerine “Lakonik Konuşma” der buna Yurt Gezileri kitabında Zile’yi anlatırken.

“Sezar Mısır’dadır. Mısır’dan kalkar Anadolu’ya gelir. Sezar ordusuyla Parnas ordusu Zile’de çarpışırlar. Savaş beş gün sürer. Sezar bu zafer sevincini üç kelimelik bir mektupla bir dostuna bildirir: ‘Veni, vidi, vici…’

‘Mana murat olundukta’ veni, vidi, vici’nin Türkçesi ‘geldim, gördüm, yendim’ demektir. Uzun söze ne gerekir? İşte Sezar ciltlerle kitapta yazılabilecek olayları üç sözcükle özetliyor: Geldim, gördüm, yendim.

‘Asker kısa konuşur’ dedikleri işte budur. Eski Yunanlı ve Romalı askerlerin bu kısa sözle çok şey anlatmalarına ‘lakonizm’ derler. Osmanlıcada buna ‘i’ caz’ denirdi. Fransızcası ‘laconique’dir. Eski Yunanistan’ın Lakonya halkı çokaz söyleyerek çok şey anlattıklarından, bu terim onlardan kalmış.”[11]   

Aziz Nesin’in sözünü ettiği lakonik konuşma aslında Anadolu köylerinde de çok yaygındır.

Mahmut Makal’ın yukarıdaki Hassik örneği çok çarpıcıdır.

Başka örnekler de vardır kuşkusuz, çarpıcı ve çarpa çarpa yeni kelimelerin doğmasına neden olan.

ÖRNEKLER- HALK ETİMOLOJİSİ

CANINI KİM ALSIN?

Müslüman halkımız “Allah” kelimesi yerine “Tanrı” kelimesini pek kullanmaz.

Ancak iş bir bedduaya gelince halkımız “Allah canını alsın” yerine daha çok “Taaanı canını alsın ilahe” der.

Buradaki Taaanı, Tanrı, yani Gök Tanrı, Gök Tengri’den başkası olabilir mi göçlerle bu topraklara kadar getirdiğimiz ve hala kullandığımız.

CHAUSSEE – ŞOSE – SUSA

Anadolu MÖ 71 yılında Persler tarafından işgal edildiğinde Pers Kralı Büyük Darius Lidya Başkenti Sard’tan başlayarak Basra Körfezi’ne yakın Şuşa/Susa şehrine kadar uzanan ünlü Kral Yolunu yaptırmıştı.

Halkımız aslı Fransızca “Chaussee” olan ve şose olarak okunan kelimeyi “Susa” olarak bilir ve belleğinde bu vardır.

Oysa bugün halkımız ne İran’daki Şuşa şehrini bilir, ne Darius ve Kral Yolunu ne de şosenin Fransızcasını.

Ama uzun süre Pers işgalinde kalan Anadolu halklarının dilinde ve belleğinde yer eden bu ünlü yolun İran’a-Susa’ya gittiği biliniyor ve kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa o zaman Anadolu’nun bugünkü halklarının da şose yerine susa demeleri hem halk etimolojisi hem de coğrafya belleği açısından çok önemlidir.

KABA ARDIÇ – GABARDIÇ

Türkülerimizden çok şey öğreniriz. Kaba ardıç, ses/söz tasarrufuyla “Gabardıç” olur.

GARDROP – GAR DOLABI

Aslı garderobe, giysi dolabı olan Fransızca bu kelime nasıl oluyor da “Gar Dolabı’na” dönüşüyor?

Çocukluğumda ekonomik nedenlerde buzdolabı alamayanlar için “Neden onlar da gar dolabı almıyorlar acaba” diye sorardım kendi kendime.

Halkımız hala “gar dolabı” der. Sakıncası yok.

PASAPORT – PAŞAPORT

“Pasaporta ısınmamış içimiz/budur katlimize sebep suçumuz,” der ya Ahmed Arif Otuzüç Kurşun’da, acaba ısınamadığımız sadece pasaportun kağıt olarak kendisi mi, yoksa söylenişi de buna dahil mi?

Halkın büyük bir çoğunluğu aslı İtalyanca olan pasaport yerine hala “Paşaport” derken, bu belgenin paşalara layık bir belge olduğunu mu öğrendi bir yerlerden acaba ve hala değiştirmiyor söylenişini.

…/…

Örnekleri çoğaltmak mümkün elbette.

Kelimelerin aydın veya okuma-yazma seviyesi düşük halkın ağzında nasıl çarpıldığını, sonuçta ortaya çıkan kelimenin aslında aslına hiç yabancılaşmadan beraberinde bir hikayeyi, bir söz tasarrufunu, bir coğrafi belleği taşıdığını kimsenin başına vurmadan anlatmaya çalıştık.

Öğreneceklerimiz, paylaştıklarımızdan daha fazla her zaman,

Muhabbetle,

Hattuşa, 22 Haziran, 2023


[1] Oğuz Atay-Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan-İletişim Yayınları-2016-46. Baskı, s.166

[2] Atay, age, s.166

[3] Atay, age, s. 166

[4] Atay, age, s.168

[5] Atay, age, s.168-169

[6] Osman Nuri Ergin-Türkiye’de Hanlar, Kervansaraylar, Oteller ve Çeşitli Barınma Yerleri-Marmara Belediyeler Birliği-2013-Birinci Baskı-s.39

[7] Ergin, age, s.75

[8] Ergin,age, s.115

[9] Mahmut Makal-Bizim Köy-Literatür Yayınları-2017-21. Basım, s.66-67

[10] Atay, age, s.169

[11] Aziz Nesin-Yurt Gezileri Gezi Yazıları-Nesin Yayınevi-1.Baskı, s.329