19 Nisan 2023 Çarşamba

MESLEKİ AHENGİN MÜZİĞİ

 

Müzik eninde sonunda bir ses, bir ritmin ahengi değil midir?

En mükemmel ahengin doğada bulunduğunu keşfeden insanların bunu bir arada  uyumlu hale getirerek süreğen bir sanata, müzik sanatına dönüştürmesi için çok uzun yıllar geçti elbette.

Ama yazının ve notanın icadıyla doğadaki bu ahengi keşfeden insan bu ahenkten esinlenerek, onu yine kendi yaptığı müzik aletleriyle kopya ederek kendi müziğini geliştirdi. Gelişen müzik kolay ve doğru tekrar ve icra için bir sisteme, nota sistemine alındı.

Daha sonra toplumsal iş bölümüyle meslekler ortaya çıkmaya başladı. Her mesleğin icrası sırasında kendi mesleki ahengi oluşmaya başladı.

O mesleki ahenk müziğe dönüştü. Doğadaki seslerin kopya edilmesi bu sefer mesleki ahengin kopya edilmesine evrildi.

Bakırcıların bakıra şekil verirken, demircilerin demir döverken, balıkçıların ağ çekerken, din adamlarının, şamanların, dervişlerin dini ritüel sırasında çıkardıkları bütün sesler tekrarı olan bir ahenge dönüşerek müziği oluşturdu.

Pir Sultan turnanın sesini “Hazreti Şah’ın Avazı,” diye tarif eder.

Hem sesi hem de gökyüzüne döne döne çıkışı semahlara ahenk olmuştur.

Ya da gök gürleyip şimşek çakarken çıkan ses Kırgızistan bozkırında bir Manasçının Manas Destanı okurken sesi oldu. Aytmatov ise bunu “Yıldırım Sesli Manasçı” adı altında ölümsüzleştirir.

O mesleği icra edenlerin müzik adına ilk beslendikleri ses kendi mesleki ahenkleri oldu.

…/…

Eskiler çocuk isimlerini verirken çocuğun taşıdığı isimle, kişiliğinin benzer, aynı olmasına dikkat ederlerdi.
Bu şekilde kişiliğine oturan isim taşıma haline eskiler “İsmiyle müsemma,” derlerdi.
Bazı meslekler de öyledir.
Bazıları sanki doğuştan o mesleğin erbabıdır, bazıları ise o mesleğin bir reformcusu, bir devrimcisidir.
Eskiler bu tür meslek erbabına o mesleğin “Piri” derlerdi.

Bazı meslekler ise baba mesleği olmasına rağmen, çocukları bunun pek farkında olmasalar da o babanın soyundan gelen çocukların kişiliğinde, sanat hayatlarında çok belirleyici rol oynar.

Ayakkabıcı ustası olmak çok zor bir uğraştır. Mesele sadece bir deri parçasını saya haline getirip kalıba geçirmek değildir.
Ayağa giyilecek derinin şekillenmesi, renk uyumu, model yapımı ustanın elinde hayat bulur.
O nedenle ayakkabıcı denmez bu işin erbabına, yapılan işin adını taşır ustalar: Başmakçı, Yemenici, Çarıkçı

…/…

AYAKKABICI / BAŞMAKCI AHENGİ

Şöyle deriyi eline alıp zarif bir dokunuşla o deriden nasıl ve kime, kadın (zenne), çocuk (garson), erkek (merdane), kaç çift ayakkabı çıkacağını anlayan ustalardır bu işin ustaları.

Avuç içi kadar genişlikte dört ayaklı tahta bir tezgahın üzerine eğilerek iki büklüm çalışan usta, başmakçı, yemenici, tezgaha her eğilişinde tezgahın altında içinde mey dolu zuladaki toprak testisini de yoklardı arada.

Deriyi ve köseleyi yapıştırmak, tavlamak için kullandığı muştayı deriye her vuruşunda muştadan çıkan ses ustanın müzik hafızasında kalın seslere mi denk gelirdi?

Ustanın kösele taban çakmak için ağzına doldurduğu çok sayıda küçük ağaç çivinin hiç birini yutmadan ve ziyan etmeden, dilinin ucuyla ağzından birer birer alarak kösele tabana çakmasındaki ritmin ahengi ustanın kulağında yer eder.

Burada ağaç çiviyi ağıza almak onu ıslatmak ve köseleye rahat girişi sağlamak içindir.

Usta yanına kalfa olarak gelen kişinin tuttuğu deriyi muştalaması veya ağaç çivi çakışındaki çıkardığı seslerden o kalfanın ne kadar iyi olup olmadığını anlardı.

Usta burada, dükkanında kendini bir derviş, yanında çalışanları mürit, dükkanını da bir dergah gibi görürdü.

Ustanın yaratıcılığı tahta tezgahın altındaki mey dolu toprak testiyi her ağzına götürüşte mi ortaya çıkardı? Yoksa bir başına, bu dergah kabul ettiği dükkanda çile çeken dervişlerin erbainden sonra o huzura ermiş halleri gibi kendi imalatı, kendi yarattığı başmaklara, yemenilere bakarken kendinden geçmesinde miydi?

İstanbul’da Gedikpaşa yüzyıllardır ayakkabı imalatçılarının çekirdeğidir adeta.

Orada bu mesleği icra edenlere bırakın kız vermeyi, kiralık ev bile vermediklerinin yakın zamanlarından tanığı sayılırım.

Bu mesleği, ayakkabıcılığı icra edenlerin, dervişler misali hep bir esrime halinde olduğunu bilirdi halk ve İstanbul ahalisi. Bu yüzdendi belki de kız analarının kızlarını ayakkabıcılara vermek istememeleri.

Ne ilginçtir ki veya tesadüf müdür ki, ustayı serhoş eden, bir hoş eden o dar ve alçak tahta tezgahın altında içi mey dolu toprak testi zamanla tezgahların altından kaybolduğunda, ustayı başka bir şekilde ser-hoş eden sentetik yapıştırıcılar çıktı ortaya.

Ustalar bu sentetik yapıştırıcıdan yeteri kadar ser-hoş olamadan, ahalinin ve o kız annelerinin kanayan bir yarası haline gelen “Balici çocuklar” doldurdu karanlık ve yetim sokakları.

GOMİDAS

Gomidas’ın babası işin ehli, çekirdekten yetişme bir ayakkabıcıydı, yöre diliyle söylemek gerekirse, başmakçıydı.

Gomidas’ın ince ve narin elleri ve hep üşüyen, öksüz bedeni babasının mesleğini icra etmesine izin vermedi belki, ama babasının o ince eleklerden süzülmüş bakışı ile yapmış olduğu “Başmaklar” Gomidas’ın gözünden kaçmamış olmalı.

Müziğe yatkın bir anne babanın çocuğu olmak yetmez yirminci yüz yılı ve günümüzü müzikle doldurmak, günümüze aydınlık bir sabah bırakmak için.

“Takuhi, Gomidas’ı doğurduğunda daha on altı yaşında güzel ve yetenekli genç bir kadındı. Halı dokur, şarkı besteleyip söyler ve şiir yazardı. Sadık kocası Kevork, çekirdekten yetişme bir ayakkabıcıydı, müziksever ve iyi huylu bir adamdı. (…) Müzik, günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçasıydı.”[1].

Musikişinas ailede 17 yaşında hayatını kaybeden annenin müziğini besleyen başka bir şeyin varlığını daha öğreniyoruz: Halı dokuyucu

Halı dokunurken kullanılan aletlerin, dişdir, tarak, kirkit, makas vb çıkardığı seslerin ahengini en güzel Enver Gökçe yansıtır Kirtim Kirt[2] şiirinde.

(…)

Manyetoyu çeviremez tavşan.

Devril başımdaki kader

Dökül dilimdeki yalan

Tutuş beynimdeki kibrit

Kirtim kirt

Kirtim de kirt

Kirtim de kirtim

Kirtim kirt"

Bir yandan demirciler

Demir döğe denge denk

Bir yandan boyacılar

Boya vurur renge renk

Bir yanda

Kurtuluş savaşçıları

Bir yanda esaret

(…)

Şair burada yanı sıra demirci, boyacı gibi diğer mesleklerin ahengini de yansıtır bize.

Ustanın, Gomidas’ın babası Kevork’un ve o öldükten sonra Gomidas’ı himayesine alan amcası Harutyun’un ayakkabıcı tezgahının altına sık sık uzandıklarını öğreniyoruz aynı kitaptan.

“Gomidas’ın hayatta kalan tek ebeveyninin alkolizmi ve sonrasındaki ölümü, yıllar sonra gerçekleşecek psikolojik trajedilere zemin hazırlamaya yardımcı oldu.”[3]

Gomidas’ın babasının da annesinin ölümünden sonra kendisini alkole verdiği yazar kitapta. Bu durum zaten var olan alkole yakınlığı azaltmaz aslında.  

Gomidas, Panos Terlemezyan tarafından yapılan resmi

Burada baba Kevork ve anne Takuhi’nin müziğe yatkınlıkları icra ettikleri mesleki ahengin bir ürünü müdür yoksa tam tersi, müziğe yatkınlıkları onların önüne bu meslekleri mi çıkarmıştır, şimdilik sorumuz budur.

HİSARLI AHMET

Hemşerisi Hisarlı Ahmet Gomidas’ın çağdaşı değildi, ama doğduğu topraklarda, Kütahya’da Gomidas diye birinin doğup 12 yaşına kadar yaşadığından mutlaka haberdardı.

Hisarlı Ahmet ile özdeş olan “Kütahya’nın Pınarları” türküsünde adı geçen ve bir zamanlar her köşe başında akan Kütahya Pınarları Hisarlı’nın sesinden ve mızrabından önce kendi su ahengiyle Kütahya “Gezeklerine de” yansımış olmalıdır.

Gomidas ve Hisarlı Ahmet aynı pınarların sularından içmiştir mutlaka.

Gomidas ve Hisarlı Ahmet aynı damardan beslenip, aynı nehre akıp, aynı denize kavuştular. Birisi Ermeni, diğeri Türk olarak aktılar ırmağa.
Gomidas gibi, Hisarlı Ahmet’in de babası ayakkabıcıydı, ince elekten geçirilmesi gereken bir meslek.

“Babası ise Kütahyalıların çağırmasıyla Musta Bey (Mustafa) kavaf: yani, yemenici ustaların yaptıkları ağaç çivili ve dikişli köylü işi yemenileri (ayakkabı) satan esnaf.”[4]

Hisarlı’nın ağabeyi Murat’ın oğlu Hüseyin de dede ve baba mesleği olan dikişli ve çivili olarak imal edilen bağlı veya makosen tabir edilen ayakkabı ustasıdır.

Yani mesleki ahenk ailede eksik olmuyor.

Hisarlı eline bağlamayı ilk kez aldıktan sonra etrafında meşk edecek insanların tamamı aralarında bir kunduracının da olduğu birer meslek erbabıdır. Onların mesleki ahenginden çıkan müziğin sesi de çarpar Hisarlı’nın kulağına.

“Türkü söyleyen, şarkı okuyan ya da herhangi bir müzik aleti çalan kişi ‘sanatçı’ sıfatı ile adlandırılıyor ve normal insani davranışları hemen hemen göz ardı ediliyor. ‘Dülgerlerin Hüseyin A’, ‘Arabacı İbrahim A’, Terzi Sadık A’, ‘Nuri Çavuş’, Şoför Aşık Ömer’, ‘Kunduracı Sadık’, ‘Camcı Veli’, ‘Paytoncu Fındık Hüseyin’ ve daha niceleri.”[5]

Gomidas aydınlık bir sabaha uyanmak için kalıplardan çıkması gerektiğini biliyordu.

Hisarlı Ahmet de öyle.

Vartabed yani kilise papazı Gomidas kilise müziğinin sahnelere de icra edileceğini gösterdiğinde, bunun bir aydınlanma çabası olduğunu biliyordu. 

Hisarlı Ahmet

“Gomidas Vartabed, bir plak kaydı için Armenag Şah-Muradyan’ın söylediği Ermenice halk ve kilise şarkılarına piyano ve orgda eşlik edecek, bazı muganniler bu durumu, Ruhani Meclis’e şikayet edecekler, Gomidas, Ermeni kilisesine ait şarkıları satışa çıkarmakla ve dini duyguları zedeleyecek ortamlarda çalınmalarına yol açmakla suçlanacaktı.”[6]

Hisarlı ise namazında niyazında birisidir. Müezzinlik sınavında ondan sazı-sözü bırakması istenir.

“Babam namazında, niyazında idi. Zaman zaman yakın camilerde ezan okur veya sala verirdi. Hatta bir ara müezzin olmak için sınava girdiğini, kazandığını ancak imtihan heyetinin ‘Ahmet A, artık sazı sözü bırak’ dediklerinde ‘Ben Allah’a sazımla sizden daha yakınım. Siz kendinize bakın’ diyerek kapıyı hızla çarptığını, kızarak ve üzülerek anlatırdı.”[7]

Her iki kunduracı oğlu da, Gomidas ve Hisarlı Ahmet, kalıplarından çıkmayı bildikleri için bize bugünlere kadar gelen bir miras bıraktılar.

YÜCEL PAŞMAKÇI

Yücel BAŞMAKÇI vardır, türkülerimizin usta icracısı ve derlemecisidir.

Soyadında taşıdığı kelimenin onun icrasında, onun türkü deryasında ona atasından gelen bir miras olduğunun farkındadır usta.

“Beş yüz sene önce Bursa’dan başlıyor hikayemiz. Dedem ayakkabı tamircisiymiş. Orada da Paşmakçı deniyormuş kendisine.

(…)

Paşmak türkülerdeki gibi ayakkabı demek. Mesela bir Azeri türkü vardır ‘Ayağına paşmak yaraşır’ diye. Sonra birtakım araştırmalara göre paşmakçı dini toplantılarda ayakkabıları bekleyen kişiye deniliyormuş.”[8]  

Yücel Paşmakçı

Hisarlı’dan ilk derlemeleri ve en çok derlemeyi Yücel Paşmakçı yapar.

“İlk derleme çalışmasını yapmak üzere 1964 yılında Kütahya’ya gittim. Hisarlı Ahmet’ten epey bir türkü derledim. Onların tamamına yakınını yazdım. Sonra Şarköy’de Selanik muhacirlerinden yaptığım derlemeler vardır. Bunların da çoğunu yazmışımdır.  İstanbul ve Ankara radyolarında çalışırken mahalli sanatçılar gelirdi bize. Onlara çok değer verirdik biz.”[9]

Mesleki ahenkte kesinti olmuyor, ayakkabı/başmak ahengi müziğe dönüşüyor, notaya alınıp ölümsüzleşiyor.

KAZANCI / TENEKECİ – BAKIRCI / KALAYCI AHENGİ

Buradan diğer meslek gruplarına geçelim. Ülkemizde müziğe en yatkın meslek grubu belki de kazancı, bakırcı- kalaycı, demirci, tenekeci gibi metali döverek iş yapanlar olsa gerek.

Kazancı Bedih bakıra şekil vererek onu kazana çevirirken her bir kazan için bakıra kaç milyon ritmik vuruş yapmış olabilir acaba? Bu milyon kere aynı noktaya vuruş, müzik söz konusu olunca milyon kere aynı notaya basmak, gazel olunca milyon kere aynı gırtlağı titretmek olmalıdır Kazancı Bedih’in mesleki ahenginden gelen zenginlikte.

KAZANCI BEDİH

Ama Kazancı Bedih, Bedih Yoluk, “Kazancı” olmadan önce de ona mesleki ahengi kazandıran başka bir işte çalıştı uzun süre. Baba mesleği “Çulhacılıktı” Kazancı Bedih’in.

Çulhacılık bir tür dokuma işidir. Enver Gökçe halı dokuyanların mesleki ahengini “Kirtim kirt” diye adeta notaya alırken, Kazancı Bedih’in kulağına yerleşen ilk mesleki ahengin çulha dokuma tezgahının ritmik seslerinin ne olduğu biliyor muydu acaba?

Çulha dokuma tezgahından bakır tezgahına geçen Kazancı Bedih aslında mesleki ahengin müzikal makamları arasında da bir geçiş yapmış sayılır.

Kazancı Bedih

Kazancı Bedih mesleki ahengin zenginliğiyle ne kadar gönlü geniş olsa da yaptığı işin dejenere olması karşısında o kadar çaresizdi.

Üstelik ne devlet, ne başka kurumlar ona sağlığında sahip çıktılar. Katalitik soba ile ısınmak zorunda bırakılan bu çaresiz insan, eşi ile birlikte sobadan sızan gazdan zehirlenerek hayatlarını kaybettiler.

Bizim kuşaktan herkes Anadolu’da bütün şehirlerde bir bakırcılar çarşısı olduğunu hatırlar. Çocukluğumun Çorum’unda başıboş gezerken en çok da Bakırcılar Arastası’ndan geçmek isterdim. Arastadan her geçişte kulağıma gelen o her notadan çekiç sesi ve çekicin döğdüğü bakırdan gelen karşı ses beni büyülerdi.

Demirciler çarsısından da gelirdi o ses, çıkrıkçılar çarşısından da.

Bakırcılar tek tük de olsa, ama artık turistik amaçlı olarak bakırı dövmeye devam ediyorlar.

Demirciler Çarşısı, Yaşar Kemal’in romanına isim oluyor (Demirciler Çarşısı Cinayeti), demir ağır tonajlı preslerde dövülmeye başlayalı demirciler çarşısından da ses gelmiyor artık.

Çıkrıkçılar ise Ankara’nın bilinen en uzun yokuşu olarak geçmişin yorgunluğunu taşırken, ne bir çıkrık çalışıyor ne de hallaç var ortada.

Hisarlı ve Gomidas Kütahyalı ise, Kazancı Bedih ve ustası Tenekeci Mahmut da Urfalıdır, Kel Hamza, Mukim Tahir ve Bekçi Bakır da. Gazellerin, sazın, sözün en temiz, en saf, en aşk dolu olarak icra edildiği yerden, Urfa’dandırlar.

Kazancı asıl icrasını, zor gazelleri o kendine has ve taklit edilemez ses ve yorumuyla okuyarak gerçekleştir ve Urfa’nın o bir zamanlar ağır başlı, popüler kültüre yenilmemiş Sıra Geceleri’nde hep aranan gazelhan olur.

TENEKECİ MAHMUT

Bakırı kazana dönüştüren Kazancı Bedih ise, sıradan bir tenekeyi çeşitli alet edevat ve eşyaya dönüştüren de Tenekeci Mahmut’tur.

Neler yapılmazdı ki o yıllarda tenekeden?

İdare lambaları, huniler, güğümler, maşrapalar, sıvı kapları vb.

Tenekeye şekil vermek bakıra şekil vermekten daha zordur. Zira bakır hafızası olan bir malzemedir ve hatayı çabuk telafi edebilirsiniz. Çekiç darbelerine dayanıklıdır bakır, yumuşar, ama kopmaz. Ama teneke öyle değildir, bir vuruşta veya bir bükmede hata yaparsanız, o malzeme hurda veya gösterişsiz olur. Çok fazla çekiçlerseniz yırtılır.

Tenekeci Mahmut, Mahmut Güzelgöz bunu bilir. Tenekeyi bu aşkla alır eline.

Tesadüf müdür bilinmez, Tenekeci Mahmut da bir süre kunduracı Osman Usta’nın yanında çalıştı.

Ustası vefat edince Tenekeci Süleyman Usta’nın yanında uzun süre çalışan Tenekeci Mahmut, Urfa sıra gecelerinin bilinen en son temsilcilerindendir.

Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Koro Şefi Mehmet Özbek Kalan Müzik’ten çıkan Tenekeci Mahmut Güzelgöz CD’sinin tanıtım yazısında şunları söyler:

“Davudi sese sahip olmasına karşılık, ince seslerin çıkabileceği perdelere rahatlıkla çıkabilen bir ses genişliğine sahipti Mahmut Usta. Üst ve alt perdelerde sesinin gürlüğünü koruyabilir ve en kıvrak motifleri rahatlıkla geçerdi. Özellikle makam okurken sesinin üst sınırına geldiğini zannettiğimiz anda, sanki ilahi bir kudretle ezgiyi tizlere doğru genişletir, dinleyenleri hayrete düşürerek büyük heyecan uyandırırdı.”[10]

En üst perdeden en alta kadar aynı makamda kolaylıkla geçiş yapabilen Ustanın bu mucizevi haline onun mesleki ahengi ne kadar ve nasıl etki etmiş olabilir ki?

Bakır veya tenekeden bir kap yaparken boyun ve emzik kısmında daha hassas, müzik tabiriyle en tiz, gövde ve dip tarafında daha tok, müzik tabiriyle bas vuruşlar mesleki ahengin müziğin tınısına yansıması değil midir?

VE DİĞERLERİ

HAYRİ DEV

Unesco tarafından 2008 yılında Yaşayan İnsan Hazinesi olarak değerlendirilmiş olan Hayri Dev Çameli yaylalarında çobanlık yapan bir köylüydü.

Dağlarda, derin vadilerde çamların esintisi onun kulağına dolan yegane müzikal sesti.

Hayri Dev’e Yaşayan İnsan Hazinesi payesi kazandıran şey ise onun başka bir eşi benzeri olmayan ve adına “Çam Düdüğü” dediği müzik aletidir. Çobanlık yıllarında koca çamlarla hasbihal ederken ince sürgün çamlardan yapmış olduğu bu müzik aleti Koca Usta’nın dilinde bir sanata dönüşür.

Koca Usta Hayri Dev’in üflediği de aslında ormanın uğultusudur, ormanın ardıdır, bizim göremediğimiz.

Hayri Dev

FETHİYELİ RAMAZAN GÜNGÖR

Üç telli bağlamanın son temsilcisi Fethiyeli Ramazan Güngör günümüz şelpe ustalarının piri, onların feyz aldıkları usta olmasına rağmen ne adı anılır ne de bilinir.

Bir gün çatıdan düşüp ayakları sakat kalınca adı yörede Topal Ramazan olarak anılmaya başlar.

Marangozdur Topal Ramazan. Daha kimler mi marangozdur? Hazreti Adem marangozların piri olarak kabul edilir?

Herkesin eline bir parça odun ve alet verilmez. En gizli yerleri en açıkta, en açıkta olması gereken yerleri ise en gizlide ve maharetle yapabilmektir marangozluk sanatı.

Topal Ramazan marangozlukta kazandığı o has ve hassas işçiliği daha sonra bağlama ailesinden her türden müzik aleti, ama en çok da kendisiyle özdeş “Üç telli bağlama” yaparak sürdürmüş ve hayatını böyle kazanmıştır.


BİZE KALAN MİRAS

Yücel Paşmakçı dışında bu yazıda sözünü ettiklerimiz bu dünyadan çekip gittiler.

Giderken bize çok büyük bir hazine ve derinliği ölçülemez bir ses bıraktılar.

Bu toprakların yetiştirdiği Hampartsum LİMONCİYAN olmasaydı ve o güzelim Dede Efendi şarkılarını zamanında “Khaz” adı verilen Ermeni nota sistemi ile notaya almamış olsaydı, belki de bize hiçbir Dede Efendi eseri miras kalmayacaktı.

Gomidas kendi mirasını anne ve babasından almış olsa da asıl mirası onun öncüsü LİMONCİYAN’ dan almıştır.

Gomidas sadece bize değil, bütün dünyaya sayıları binlerle ifade edilebilen Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Farsça, Arapça derleme ezgiler bıraktı.

Hisarlı Ahmet de kendi mirasını ayakkabıcı, başmakçı babasından almış olsa da, onun asıl devraldığı miras hemşerisi Gomidas’ tan aldığı mirastır.

Bugün icra edilen birçok Ege – Kütahya türküsü onun imzasını taşır, onun sesinde akar ummana, ama kimse bilmez Hisarlı’yı. Bilenler de adını zikretmez icralarda.

Kütahya’nın Pınarları

A İstanbul Sen Bir Han Mısın?

Yağmur Yağar Her Dereler Sel Alır

Elif Dedim Be Dedim

Ve daha nice rafine türküdür bize kalan.

Kazancı Bedih’in kendi adını taşıyan torunu Bedih’e bıraktığı en büyük miras bizim için de miras sayılır.

"Torunum Bedih, Dersine iyi çalış. İşine, kârına dikkat et. Benim gönlüm Allah ve müzik aşkına açık oldu. Tez evlendiğim için gönül gözümü, çocuklarımın anasına açtım. Bir kuru kaya parçası gibi oldu gönlüm. Aşkları, en güzel aşkları gazel söylerken, cümbüş çalarken yaşadım. Torunum, sana tavsiye etmiyorum. Sen kır çiçekleri aç, şakşako (gelincik) gibi ol." [11]

Kazancı Bedih’in okumuş olduğu şiirleri ve gazelleri hangi müzik dağarımıza sığdırabiliriz?

“Türkiye'nin ilk Sosyalist Şairi Nezihe Hanım'ın "Mecnun İsen Sana Leyla mı Bulunmaz’ (gibi) Nezihe Hanım'ın zorlu yaşantısını anlattığı şiirlerini de okumuştur. Özellikle ‘Mecnun İsen Sana Leyla mı Bulunmaz’, ‘Sabret Gönül Eyyamı Sefa’ eserlerini de okumuştur. Fuzuli'nin ‘Öyle Ser-Mestim ki İdrâk Etmezem Dünyâ Nedir’, Şair Rıf'at'tan ‘Tükendi Nakti Ömrüm’ , Geç Gelen Şöhret: Züğürt Ağa ve Eşkıya. 1996 yılında Türk sinemasının yükseliş filmlerinden olan Eşkıya filminde okuduğu ve Urfalı divan şairi Lütfi'ye ait ‘Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım." [12]

Topal Ramazan üç telli bağlamadan çıkabilecek her türlü tınıyı, Hayri Dev Çam Düdüğü ile ormanlarının ardındaki sesi, Urfalı Kel Hamza (Hamza Şenses) “Kışlalar Doldu Bugün” Beşiri hoyratını, Mukim Tahir (Tahir Oturan) “Kapuyu Çalan Kimdir” türküsünü gönülleri hoş bir şekilde bize miras bıraktılar.

Mirasın ne olduğu, nereye kadar uzandığı, neleri ve kimleri kucakladığı konusunda yine Kazancı Bedih’e dönerek yazar İsmail Güleç’in yazısı ile yazımızı sonlandıralım.

“Fuzuli, Şem’i, Kazancı Bedih ve Muzaffer Ozak Nerede Buluşur?

Sabah sabah bir arkadaşımız Kazancı Bedih’in okuduğu

Ben beni bilmem neyim dünya nedir ukba nedir

Söyleyen kim söyleten kim aşk nedir sevda nedir

Sözleriyle başlayan türküyü paylaştı. Birkaç kez dinledikten sonra durup düşündüm. Urfalı Kazancı Bedih’in söylediği türkü, Konyalı bir saz şairi olan Şem’i’ nin Bağdat Hileli Fuzuli’nin bir gazeline yazdığı bir divani idi. Genellikle halk müziği sanatçıları tarafından okunan bu türkü aynı zamanda Cerrahi Asitanesi postnişinlerinden Muzaffer Ozak Efendi tarafından da İstanbul’da Fatih Karagümrük’te 20 Nisan 1982 tarihindeki zikir meclisinde okunmuştu.

Düşünün, 16. asırda, Bağdat yakınlarındaki bir kasabada Klasik Türk Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden biri kabul edilen Fuzuli bir gazel yazıyor. 19. asırda Konya’da yaşamış bir saz şairi, bir aşık oturup bu gazele bir nazire yazıyor. 20. yüzyılda Urfa’da bilge bir halk sanatçısı sıra gecelerinde bu divaniyi okuyor. Aynı asırda İstanbul’un göbeğinde bir tekkede de aynı şiir bu sefer bir şeyh efendi tarafından zikir esnasında okunuyor.

(…)

Kazancı Bedih’i anlamak demek koca bir kültür ve medeniyeti inşa eden dili anlamak demektir. Dolayısıyla Kazancı Bedih sadece Kazancı Bedih değildir.

Kazancı Bedih’i dinleyip anlamayan nesle nasıl aşina olacağız, bilmiyorum.”[13]

Buradan bizim payımıza düşen aralarında yüzyıllar olan üç ayrı Usta’nın edebi ve musiki mirasıdır.

SONUÇ

Mesleki ahengin müziğin yaratılmasında önemi, etkisi ve kaynağı nedir bilemeyiz.

İkisinin arasında bir nedensellik bağı olup olmadığını da kesin olarak söyleyemeyiz.

Ama söylemeye çalıştığımız şey mesleki ahengin o mesleği icra edenlerin müzikal dünyasında önemli ve doğal bir kaynak oluşturuyor olmasıdır. Müzisyen kendi mesleki ahenginden besleniyor. Sonunda, icra edilen müzik mi yoksa meslek mi, hangisi zirveye çıkıyor, hangisi bastırılıyor ve hatta bazen Usta’nın dünyasından terk ediliyor, onu da bilemiyoruz.

Bize güzel tınıları bırakan, bizi musiki mirasına ortak eden ustaların ruhu şad olsun.

Aşkı-ı muhabbetle,

Hattuşa, 17 Nisan, 2023

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Deliliğin Arkeolojisi Gomidas Bir Ermeni İkonunun Portresi-Rita Soulahian Kuyumjian-Çeviri: Aysu Oğuz-Bir Zamanlar Yayıncılık-2010 Birinci Baskı, s.24

[2] Enver Gökçe- Yaşamı ve Bütün Şiirleri-Belge Uluslararası Yayıncılık-1981-Birinci Baskı

[3] Kuyumjian, age, s29

[4] Hisarlı Ailesi “Mustafa Hisarlı ile Hisarlı Ahmet ve Kütahya Türküleri”-Uğur Türkmen-Kütahya Belediyesi Kültür Yayınları-2013-s.31

[5] Türkmen, age, s.316

[6] Kalbim O Viran Evlere Benzer Gomidas Vartabed’in Müzik Mirası-Melissa Bilal-Burcu Yıldız-Bir Zamanlar Yayıncılık-2019 Birinci Baskı-s.179

[7] Türkmen, age, s.48

[8] Aydınlık TV Emine Sağlam Akfırat söyleşi-03.05.2020

[9] Türk Müziği Portalı söyleşi-12.06.2006

[10] Tenekeci Mahmut Güzelgöz Arşiv Serisi-Kalan Müzik Yapım-CD-1997

[11] Oggito-İbrahim Tekpınar-24.06.2017

[12] Tekpınar, age

[13] Fikriyat-Nisan 10, 2023-İsmail Güleç

27 Mart 2023 Pazartesi

VARTOLULAR

Güllü Erol
Güneş Abla
Ve diğer Vartolular anısına

Çorum Yetiştirme Yurdu’nda en küçüğümüz yedi, en büyüğümüz 18 yaşında hepimiz çocuktuk.

Kimin hangi ilçeden hatta o ilçenin hangi köyünden geldiğini bilirdik.

Kız kardeşlerimiz, ablalarımız da vardı, erkek kardeşlerimiz, abilerimiz de.

 Yakın köylüler birbirlerini geldikleri köyün adını başına koyarak çağırırdı: Üç Köylü, Asarkavaklı, Aşdavullu gibi.

 Çoğumuz, kızlar ve erkekler, Çorum’un ilçelerine bağlı farklı köylerdendik.

Sanki bazılarımız daha farklı yerdenmiş veya sanki kendisi de köylü değilmiş gibi, diğerini çağırırken “Köylü” diye çağırırdı.

İlkokuldan sonra ortaokulda başarılı olamayıp okuyamayan erkek çocuklar bir işe verilirdi.

Onlara genel olarak “İşçiler” derdik. Kız çocuklar okumasalar bile işe verilmezlerdi.

Biz öğrenciler, işe gitmeyenler, okul, etüt, spor gibi etkinliklerde ve akşam koğuşlarda bütün gün bir arada olurduk.

Herkes herkesin anasını, babasını, hikayesini, köyünü de bilirdi.

VARTOLULAR

 Ama yedi yaşımın çocukluğunda kulağıma her gün farklı ve daha önce hiç duymadığım bir kelime, bir ses çarpardı: Vartolular.

Onların ne köyü vardı ne köy isimleri söylenirdi.

Onların hakkında pek bir şey bilen yoktu.

Kızlı erkekli Vartolular genellikle bir arada dururlar, bir arada gezerlerdi.

Vartolu olmayanların söylediği o “Vartolular” sesi kulağıma her çarptığında merakım daha da artardı.

Öğretmenlerimiz, sıhhiyemiz Şuayip Abi, berberimiz Hıdır Abi, gece bekçimiz Süleyman ve bakıcı annelerimiz de bir konu açıldığında onlara öyle seslenirdi: Vartolu-Vartolular

Merakımı yenemeyip onlardan birisine veya onlardan, Vartolu olmayanlardan birisine soramazdım. Vartolu kim, neden onlara Vartolu diyorsunuz? İsimleri yok mu?

Çorum’da Varto diye bir yer mi var? Varsa adı neden bizim köylerimizi gibi değil?

Ayrı duruşları, dillerindeki farklılıkları, Çorum’un bozkırına uyan soluk benizli biz Çorumlu çocukların tenlerinden farklı esmere çalan tenleri, arada bir daha önce hiç duymadığım tutturdukları türküleri merakla dinlerdim.

Hele bazı Yurt Gecelerinde Vartolu kızların Vartolu erkeklerle yan yana veya kızlar ve erkekler ayrı halaya durduklarında sergiledikleri oyun, figürler, halaya eşlik eden ve anlamakta zorlandığım türküleri büyülerdi beni.

İsimleri de bizim Çorum yöresinde yaygın isimlere benzemiyordu.

Güneş Abla vardı, hepimizin, Vartoluların da çoğunun ablasıydı.

Güneş, diye isim mi olurdu? Çok hoşuma giderdi Güneş adı.

Avni Abi vardı, bizim buralarda pek duymadığım bir isim.

Mesela Avni Abi neden hızlı hızlı konuşur, hep bir şeyden kaçar gibi neden hızlı hareket ederdi? 

Kumriye biz yaşlarda olsa gerek, Güneş Ablanın kız kardeşiydi. O çocuk halimde anlamını bilemesem de, “Küçük güvercin” demektir. Güvercin kadar narin ve güzeldi gerçekten de.

Biz de buralarda “Kumru” deriz güvercine.

Pınar Yılmaz, Sabriye Ablanın küçük kız kardeşiydi. İspanyol paça ve ütülü pantolonunun paçaları yurdun ana giriş merdivenlerine değmesin diye, iki elinin parmak uçlarıyla iki pantolon paçasını yukarı doğru çeker, hep uzun Rapunsel saçlarıyla hanım hanım yürürdü

Vartolu Güllü dışında Güllü adında başka bir kız kardeşimiz yoktu.

İki Lütfiye vardı. İkisini ayırt etmek kolaydı. İkisini de isim ve soy isim birlikte söylerdik. Büyük olanı Lütfiye Çeteci, küçük olanı Vartolu Lütfiye Polat.

Soy isimleri de farklı gelirdi bana, anlayamaz, anlam veremez, ama merak içinde kalır, söyledikçe hoşuma giderdi. Andık, Zeynep’in soyadıydı.

DESTANCILAR

Okumaya ve etrafı gözleyen meraklı halimle bir gün Çorum’da kurulan pazar yerinde dolaşırken sağ elinde bir mikrofon, boynunda kumaştan askısıyla göğsüne kadar asılı olan Schaub-Lorenz teyp, omuzuna çapraz asılı “Lufthansa” yazılı mavi renkli suni deriden yapılma el çantasına doldurulmuş kağıtlarla karşı taraftan bana doğru gelen adamı fark ettiğimde adamın bu haline bir anlam verememiştim.

Yaz sıcağında üzerindeki beyaz gömleğin yakasını göğsüne kadar açmış, yaka yeriyle ensesinin arasına beyaz bir mendil koymuş, ter içindeki bu adam da kimdi?

Sağ elindeki mikrofonla arada bir şeyler konuşuyor, sonra da boynunda taşıdığı teybin bir tuşuna basıyor, teypten çıkan yanık sesli bir erkek fonda müzik olmadan bir ağıt söylüyor, pazara gelen kalabalık bir yandan alışverişine devam ediyor, gelip gidiyor, bir yandan da kulağını bu sese vererek ağıtı dinliyordu.

Bu adam pazarda öteberi, meyve sebze satanlardan farklı bir şey mi satıyordu acaba? Öyle olsa alın, gelin alın, diye çığırtkanlık yapardı. Adam sadece sağ elindeki mikrofonla arada bir şeyler konuşuyor, sonra teybin tuşuna basıyor pazara gelenlere bir ağıt dinletiyor, sonra da insanlar adama para uzatıyor ve adam da o Lufthansa yazan çantasından tek bir yaprak kağıt çıkararak insanlara veriyordu.

Adam sabit bir yerde durmuyor, pazar yerinde sürekli geziyor ve artık bıkkınlık veren tekrarıyla hiç durmadan mikrofona bir şeyler söylüyor, teybin tuşuna basıyor, Lufthansa çantasından bir yaprak kağıt çıkararak isteyene para karşılığında veriyor.

Destancının Lufthansa Çantası 
Schaub-Lorenz Teyp

GEDİZ DEPREMİ

O kan ter içinde kalmış, ama ütülü ve kısa kollu beyaz gömleği, arkaya doğru taranmış, kır düşmüş saçlarıyla da dikkat çeken adamın yanına yaklaşarak, ama hiç konuşmadan 10 kuruş vererek bir yaprak kağıt da ben aldım. Kurşun harflerle dizgisi yapılmış bir matbaadan çıktığı belli olan kağıt, arkası ve önü tamamen dolu, dörtlüklerden oluşan bir şiir gibi duruyordu. Hemen ilk dörtlüğe hızlıca bir göz atıp okudum. Adamın teybinden çıkan o yanık sesli adam da aynı dörtlüğü okuyordu.

Destan, deniyormuş bu kağıtta yazanlara. Adama da destancı. Ağıtı kendisi mi okuyor, başka birisinin sesi mi bilemem ki o çocuk halimle.

Destanın tamamını okuyorum. Bir depremi, bir felaketi anlatıyor.

Gediz, diye bir yerden söz ediyor. Evsiz kalanlardan, yetim ve öksüz kalan bebeklerden, ölenlerden söz ediyor.

Gediz Depremi, 28 Mart 1970.

Destanda bu tarih de yazıyor.

İlk defa, bu pazarda, alıp okuduğum destanla fark ediyorum depremin ne olduğunu.

Sonra daha gerilere gittikçe Erzincan Depremini, daha yakına geldikçe içinde bulunduğum, yaşadığım Gölcük Depremini.

VARTO DEPREMİ – KAF KAF

19 Ağustos 1966 tarihinde, saat 12.22’ de, 6.9 büyüklüğünde, 30 saniye süren bir deprem olur Varto’da.

Resmi kayıtlara göre 2.394 kişi hayatını kaybeder.

Başrollerinde Tunç Okan ve Gülsüm Kamu’nun oynadığı, Remzi Jöntürk’ün yönettiği YAŞAMAK HARAM OLDU filmi depremden hemen sonra, 1966 yılında çekilmiştir.

Filmin son çeyrek saati Varto ve deprem görüntüleri gelir gözümüzün önüne.

Varto ile ilgili ilk sahne aşağıdaki Varto’ya giriş sahnesidir. İlçeye girmeden sağdaki levhada ilçe nüfusunun

2.820 olduğu görülür. Ölenlerin sayısı ise 2.394. Varto neredeyse tamamen yok olmuştur.

Yaşamak Haram Oldu filminin bir karesi

Depremden 66 yıl sonra kendisi de Vartolu olan yönetmen Hasan Dağ’ın 2022 yılında çekmiş olduğu belgesel film ile yaptığı saha çalışmasında, yaşlıların deprem anını yaşarken bir yandan kaçtıklarını, bir yandan da “Kaf kaf” diye bağırdıklarını tespit eder ve filmin adını da Kaf Kaf koyar.

Hasan Dağ kendisiyle yapılan bir söyleşide Kaf Kaf kelimesinin “ Mezopotamik iki kelime olduğunu, kötülüğü def edip iyiliği çağırma anlamları olduğunu,” söyler.

Hasan Dağ Kaf Kaf kelimesinin günümüzde kullanılan şeklinin “Bismillah Bismillah” olduğuna vurgu yapar.

Öyle midir? Bilemiyorum. Yaşlılar Kaf Kaf diye bağırmış olabilir, ama ben kelimenin anlamının yönetmenin dediği gibi olduğuna doğrusu katılmıyorum. Yapmış olduğum araştırmalarda buna benzer bir şey bulamadım. Etimolojik olarak ise yörede yaşamış ve halen yaşayan Ermenice, Zazaca, Kırmançi, Arapça ve Türkçe dillerine baktım. Kaf Kaf karşılığını bulamadım.

Hep yanlış yaptığımızı yine yapıyoruz. Ermenice “Gül Nahiyesi”[1] anlamına gelen Varto aslında bir bölgenin adıdır, ilçe merkezinin değil. Tıpkı Tunceli’nin Dersim olmayacağı gibi. Dersim de bir bölge adıdır.

İlçe halkı ise yaşadıkları yere Gım Gım, diyor.

Yönetmen Hasan Dağ Kaf Kaf kelimesinin karşılığının yukarıdaki anlamını nereden bulmuş doğrusu merak ediyorum. Sadece ilgi uyandıran, ama anlamı bilinmeyen, gizemli bir kelime mi filmin adı?

Ama bilinen bir şey var ki Kur’an’da yazılı 50. Sure ve surenin başlangıç harfinin okunuşuyla “Kaf” olarak geçer.

Toplam 45 ayet olan surenin 44. Ayet’ inin mealinde “O gün, yer kendilerinden yarılır, onlar süratle koşarlar: işte o bir haşirdir (toplayan ses yn) ki, ancak bize kolaydır.

Bakınız: İbrahim suresi: 48”[2]

Burada haşir, toplayan ses anlamına geliyor.

İbrahim Suresi 48. Ayet ise: “O gün yeryüzü, başka yeryüzüne çevrilir. Gökler de başkalaşırlar. Ve hepsi (bütün insanlar) o tek ve her şeye üstün olan Allah’ın huzurunda toplanacaklar” mealindedir.

Ayette hem yer yarılmasından hem de “Toplanmadan” söz edilir.

Yer yarılması depremden başka ne olabilir?

Toplanın çağrısı ise günümüzde deprem karşısında yapmamız gereken en önemli davranıştır. Şehirlerin, iş yerlerinin belirlenen alanlarında tehlike, yangın, deprem vb durumlarda toplanma alanları ne için yapılır?

O halde Varto depremi sırasında “Kaf Kaf” diye kaçan Vartolu yaşlılar aslında hem depremi haber verip, “Yer yarıldı,” diyorlar, hem de “Toplanın” tehlikesiz bir yere toplanın çağrısında bulunuyor olmalıydılar. Yaşlılar sadece Kaf Kaf diye bağırarak hem Kur’andaki sureye atıfta bulunarak kelime tasarrufu yapıyor ve çağrıya vurgu yapıyor olmalılar, tıpkı günümüzde S.O.S. çağrısı gibi.

Bölge Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde ve depremselliği çok yüksek bir yerdir. Yönetmenin yaşlılar dediği insanlar 1939 Erzincan ve ardından 1946 Varto-Hınıs Depremini yaşamış ve deprem anında kaçmayı ve bir yerde toplanmayı tecrübe etmiş insanlardı.

MEZARLAR

Savaşlar, volkan patlaması, depremler, seller, tayfunlar, maden kazaları vb bütün büyük felaketlerde ölenlerin mezarlarının çoğunun yeri bilinmez, bulunmaz, yoktur hatta.

1939 Erzincan, 1966 Varto ve 2023 Kahramanmaraş depremlerinde hayatlarını kaybedenlerin de çoğunun mezarı belli değildir.

Bizim sevgili Dostumuz Arif Irgaç’ ın Rus işgali altındaki Trabzon’dan kaçarak Şebinkarahisar- Alişar Köyü’ne gelirken “Kaça kaç” yolunda bütün yakınlarını kaybeden dokuz yaşındaki dedesinin yedi yaşındaki erkek kardeşi Arif’i devlet himayesine alır. Dedesinin kardeşinin adını taşıyan Arif Irgaç Dostumuzun devletin himayesinde okuyup öğretmen olan ve 1939’da görev yaptığı Erzincan’da depremde hayatını kaybeden Arif Dedesinin de mezarı yoktur.

Bazen mezarları bulunur, Samsun- Çarşamba-Göğceli Camisi Mezarlığı
 
 Bazen mezarı olsa da adı yoktur.

Varto’da ölenlerin mezarları 1966
          

Kahramanmaraş Depremlerinde ölenlerin mezarları 2023

ZİYARETLER

İran ziyaretinden dönen Beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Varto’yu depremden bir ay sonra ziyaret eder. 1973 yılında Cumhurbaşkanlığı görev süresi dolan Cevdet Sunay’ın aynı yıl, 1966 yılında benim ve küçük kız kardeşim Şerife’nin de devlet koruması altında bulunduğumuz Konya Çocuk Yuvası’nı ziyareti o günden bu yana hatırımdadır.

Yakın zamanlara kadar Cevdet Sunay’ın Konya Çocuk Yuvası’nı neden ziyaret ettiğini hiç anlayamazdım.

Ziyaretin amacı, Varto’da hayatlarını kaybeden anne ve babaların yetim veya öksüz veya hem yetim hem öksüz kalan 0-6 yaş arasındaki çocuklarının devlet koruması altında çocuk yuvalarına verilen çocukların durumunu Konya örneğinde görmekti.

GÖÇLER

Depremlerden sonra hep kitlesel göçler olur deprem bölgelerinden.

Varto Depremi’nden sonra ilk gelen yabancı yardım ekipleri arasında Almanlar da vardı.

Almanya deprem bölgesine çok büyük yardım malzemesi getirmiş ve arama kurtarma çalışmalarına da katılmıştı.

Yetmedi. Almanya Türkiye ile 31 Ekim 1961 tarihinde karşılıklı olarak imzaladığı  “Türk İşgücü Anlaşması” çerçevesinde Vartolu depremzedelerden isteyenlere öncelik tanıyarak onları da işgücü olarak Almanya’ya götürdü.

Aynı Almanya Kahramanmaraş Depremleri sonrasında “Aile Birleşmesi” için Almanya’ya gidiş vize sırası bekleyenlerden depremzedelere öncelik verdi.

Vartolular göç yolunda

Göçlerin en çok olduğu yerlerden birisi de İzmir’di.

Bugün İzmir’de, Çiğli, Harmandalı’nda yaşayan çok sayıda Vartolu bulundukları mahallelerde adı “Gım Gım” olan işletmelere, kasap, kahvehane, cafe vb sahiptirler. Gım Gım ise Varto ilçe merkezinin Zazaca adından başka bir şey değildir.

VARTOLULAR YENİDEN

Dilleri farklı gibi, tenleri farklı, halayları farklı, isimleri farklı, depremin yıkıcı etkisiyle korku içinde kaçıp gelen ve bizim “Vartolular” dediğimiz o çocukların deprem sonrasında devletin yurdun dört bir yanındaki Çocuk Yuvalarına ve Yetiştirme Yurtlarına dağıttıklarından bizim Çorum Yetiştirme Yurdu’na gelenler olduğunu ancak pazar yerindeki destancıdan aldığım ve Gediz Depremi için yakılan ağıtı okuduktan sonra anlayabiliyordum. Bizim yurda toplam 11 erkek, 12 de kızın gelmiş olduğunu Avni Abi’den öğreniyorum.

Vartolu kardeşlerimiz, ablalarımız kendileri göç etmediler, ama doğdukları topraklardan Çorum’a gelerek birer göçmen oldular.

Sonra kız veya erkek yaşları 18’i dolduranlar Yetiştirme Yurdundan ayrıldılar.

Bazıları yaşları dolmadığı halde aileleri tarafından aranıp, bulunup yurttan alındılar.

Bazıları ortaokuldan sonra yatılı okulları kazanarak oralara gittiler bir daha yurtla irtibatları kalmadı.

Yaşları ileri, yedi yaşından büyük olarak Yetiştirme Yurdu’na verilen Vartolu abilerimiz ve ablalarımız hemen 18 yaşlarına geldikleri için onlarla geçirdiğim zamanın anısı çok azdır bende.

Yıllar sonra öğreniyordum, Güllü Erol ve Güneş Ablanın daha ömürlerinin baharında bu dünyadan göçüp gittiklerini.

 Lütfiye Polat anlatıyor: (1959 doğumlu)

 “Deprem anını çok iyi hatırlıyorum. Varto merkezdeki evimiz yıkıldı. Ben, küçük kardeşim ve sekiz aylık hamile annem göçük altında kaldık.

Babam beni göçük altından çıkardı.

Annem ve küçük kardeşim ilk anda ölmüşler, onları kurtaramadı babam.

Devlet bizi Çorum Yetiştirme Yurdu’na vermiş.

Varto’dan hiç kopmadım. Kardeşimin birisi hala orada yaşar. Babam 90 küsür yaşında yakınlarda vefat etti.

Çoğu Vartolu gibi ben de İzmir’de yaşıyorum.”

Lütfiye Polat ortaokulu bitirdikten sonra Sivas Sağlık Koleji’ni kazandı. Hemşire oldu. Bu meslekten emeklidir.

Güllü Erol – Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar

Ortaokul yıllarındaydık. Yurtta yaş akranlığı değil, sınıf akranlığı vardır. Aynı sınıfa gidenler yaşları birbirlerinden büyük veya küçük olsalar da hep aynı akrandır.

Tıpkı askerlikteki devrelerde olduğu gibidir.

Güllü Erol da bizimle sınıf akranıydı. O başka şubedeydi, ama aynı sınıftaydık.

Devlet okullarına gider, barınma, ders çalışma, etüt için akşamları yurda gelirdik.

Bir akşam etüdünde Güllü Erol’un sesinden ilk defa duyduğum o radyo türküsünü bir daha aynı güzellikte ve hüzünde asla duyamadım.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özlerim

Hem annemi hem babamı

Ben köyümü özlerim.

Karanlık ve aşağılık güçlerce katledilen Ümit Kaftancıoğlu’nun Edirne yöresinden derlediği ve Nida Tüfekçi’nin notaya aldığı bu türkü aslında tam da o yıllarda radyolarda söylenir olmuştu. Ama ben ilk defa Güllü Erol’un sesinden dinlemiştim bu türküyü.

Türkünün hemen başında geçen “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” sözü ne de yaman bir çelişki gibidir. Varto’da depremde hayatlarını kaybedenlerin evleri “Yüksek yüksek tepelerde” olmadığı için yıkıldı büyük ihtimalle.

Avni Bulut Abi anlatıyor:

“Ben depreme bizim köyün mezrasında bulunan evimizde yakalandım. Bizim köyün adı Köprücük Köyü, eski adı Kasıman’dır. Yıkanmış arpaları sermiş kurutuyorduk. Kargalar arpaya gelmesin, diye ben de elimde bir sopayla boş gazyağı tenekesine vurarak ses çıkarıyor, kargaları kaçırıyordum.

Evimiz derme çatma bir evdi. Üstteki hatılı tutan iki ağaç direk vardı. Ağaç direğin birisi yıkılınca hatıl da yıkıldı ve ev üzerimize göçtü. Bilincim yerindeydi. Ellerimle toprağı itekleyerek göçük altından kendim çıktım. Gidiyordum, bir ses duydum.

Baktım kız kardeşim Suzan sesleniyor ‘Abi ben de buradayım.’ Döndüm onu da göçükten çıkardım.

Ben Çorum Yetiştirme Yurdu’na geldiğimde 12 yaşındaydım. 1954 doğumluyum.

Depremde anne veya babamı kaybetmedim. Babam ben altı aylık bebekken yüksek ateşten, annem de doğuma bağlı komplikasyondan ölmüşler. Annemi hatırlıyorum.

Bize amcam bakıyordu.

Depremde yetim ve öksüz kalan çocukları devlet yuva ve yurtlara yerleştirmeye başlayınca, benim gibi deprem öncesinden yetim ve öksüz kalanlar da yerleştirildi.

Ben ve erkek kardeşim Yusuf Bulut Çorum Yetiştirme Yurdu’na verilirken, kız kardeşimiz Suzan Kayseri Yetiştirme Yurdu’na verilmiş.

Sonra beni 1971 yılında Muş Yetiştirme Yurdu’na gönderdiler, orada ortaokul ve liseyi bitirdim ve 18 yaşını doldurunca yurttan ayrıldım.”

Cevdet Sunay’ın ziyaretini hatırlamayan Avni Abi’ye depremden hiç unutamadığı bir anı soruyorum.

Depremde değil, ama depremden sonrası bir anım var, diyor Avni Abi.

“Uçaklardan yardım malzemesi atıyorlardı. Bir uçak gördüm, tam üzerimden uçuyordu. Uçağa el salladım. Koştum koştum uçağın peşinden. Uçaktan bir şey sarkıyordu dışarı.

Sonra onu attılar. Gidip baktım. Üç tane somun ekmek. Daha önce hiç öyle ekmek görmemişim. Amcama götürdüm. Yarısını o aldı, ben sana Varto’dan yine alırım, dedi.”

Avni Abinin anlatımından devletin çocukları yuva ve yurtlara verirken kardeşleri ayırmamış olduğunu ve mümkünse aynı köylü olan çocukları bir arada tuttuğunu öğreniyorum. Çorum Yetiştirme Yurdu’nda da durum öyleydi.

Kardeşler

Sabriye – Hanım – Yılmaz Pınar

Avni – Yusuf Bulut

Süleyman – Kazım İncesu

Güneş – Kumriye Çelik

Hasan – İsmail Şahin

SON VARTOLU

Kızım Ülke ile bir Tiflis gezisindeyiz. Önceden yer ayırtmış olduğumuz evi arıyoruz. Eski Tiflis mahallelerinden birinde, yola bakan bir yerde evi buluyoruz. Anahtarı nerede, bizi karşılayacak ev sahibi nerede, kimseyi göremiyoruz.

Derken yolun öbür tarafındaki küçük bir bakkaldan esmer yüzlü, karalar içinde yüzünde zoraki gülümsemeyle bir kadın geliyor yanımıza.

İngilizce konuşarak bize evin anahtarını veriyor, “Ev sahibi anahtarı bana bıraktı, sizin geleceğinizi biliyorduk, ama o İngilizce bilmediği için size ben yardımcı olacağım,” diyor.

Son günümüze kadar bize yardımcı olan bu kadının bakkal dükkanına girip bir şeyler aldık. Son gün ise valizlerimizi dükkanına emanet bırakmak istiyoruz. Dükkan kaldırımdan üç basamakla aşağı inilen, karanlık, içeride sürekli ampül yanan, havasız, penceresiz bir yer. Raflarda votka,bira ve sigara dışında doğru dürüst bir şey yok. Ne kazanıyor bu kadın acaba? Üstelik neredeyse 24 saat açık.

Gittiğimizde havalar soğumuştu.

Kadının dükkanda bir ısıtıcısı bile yoktu.

İngilizceyi nereden öğrendiğini soruyorum kadına. “Ben İngilizce öğretmeniyim, diye cevap veriyor.

-Yüzünüz çok hüzünlü ve Gürcü yüzüne benzemiyor.

-Evet, ben Ermeniyim.

-Nere Ermenisi?

-Türkiye.

-Türkiye’de neresi?

-Varto. Atalarım Varto’dan gelmişler 1915’ten sonra.

Dilim tutuluyordu. Hüzün çöküyor. Ağlamak istiyorum. Yapamıyorum kızımın yanında.

Varto’ya ata topraklarınıza gitmek isterseniz işte benim adım ve telefonum, ne zaman ararsanız, sizi alır götürürüm, diyorum kadına.

“Ama burayı bırakamam, kızım tıp tahsili yapıyor, eşim yok, kızımın okul masrafını karşılamak için dükkanı hiç kapatmamam gerekiyor,” diyor kadın.

2019 senesiydi. Vartoluları en son1974 yılında yurtta görmüştüm.

Tiflis’te yaşayan, yüzü hüzün dolu bu Ermeni kadın gördüğüm son Vartoluydu.

SON SÖZ

Varto Depremi’nden sonra yurt içinden ve yurt dışından giysi yardımları da gelir süt tozu yardımları da.

Vartoluların hayatlarında hiç görmedikleri bir giysi de çıkar yardımların içinden: sutyen ve hiç bilmedikleri bir toz: süt tozu

Usta şairimiz Cemal Süreya Varto Depremi’ni anlatır bir sutyen ve süt tozu sentezinde acıları harmanlayarak.

Güneş Ablanın, Güllü Erol’un ve depremlerde kaybettiklerimizin hepsinin ruhları şad olsun.

Anılarını ve fotoğraflarını benimle paylaştıkları için Lütfiye Polat kardeşime, Avni Bulut Abime, irtibatı sağlayan Gülsehan Akpınar kardeşime şükranlarımı sunuyorum.

Afyon Garındaki[3]

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni,
Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

Eşiklere oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

 

Recep Babayiğit

Hattuşa, 17 Mart, Cuma 2023

 

Güneş Çelik Abla, solda    

Soldaki Kumriye Çelik, Güneş Ablanın kız kardeşi  

Ortada, saçında kurdela olan Güllü Erol

Varto Depremi’nden sonra Çorum Yetiştirme Yurdu’na gönderilen 11 Vartolu’dan onu.  Avni Abi 11 Vartoluyla yurtta Varto Spor takımı kurduklarını da anlatıyor.

 Avni Bulut Abi, o yıllarda ortaokul öğrencilerinin kasket takması zorunluydu 

Solda Güllü Erol- sağda Lütfiye Polat

Yurdun terzisi Saide annenin kız çocukları için dikmiş olduğu bir örnek elbise. Arka plandaki daha küçük kızların üzerinde de aynı elbise görülüyor. Erkekler için de Yaşar Ustamız dikerdi hep bir örnek gömlekleri.

 


[1] Adını Unutan Ülke Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü-Sevan Nişanyan-Everest Yayınlar-2010-Birnci Baskı, s.249

[2] Hak Dini Kur’an Dili Meali Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır-Hazırlayanlar: Selahattin Kaya-Dr. Cahid Baltacı-Kerim Aytekin

[3] Güz Bitigi-Cemal Süreya-Can Yayınları-2020-Dördüncü Baskı-s,28