29 Eylül 2022 Perşembe

KIRGIZİSTAN’DAN NE GELİR?

İnsanlar gittikleri yerlerden bir şeyler getirirler. Gidenlere ayrıca siparişler verilir, istekler yapılır.

Kırgızistan’a gidenlere ne sipariş verilir, onlardan ne istenir, derseniz, benim aklıma ilk önce artık orada da son yıllarını yaşayan doğal ve el emeği keçeden ürünler gelir. Doğal keçe yok artık, neredeyse hepsi Çin malı sentetik keçeden ürünler satışta.

Ben hem kendime hem de sipariş veya istek olup olmasın, sevdiklerime de alıp getiririm

Başka?

Başka diyeceğim aslında büyük bir dil göçüdür. Kırgız yurduna her gidişimde ve Büyük Kırgız Yazarı Aytmatov’u her okuyuşumda binlerce kilometre uzaklığa ve binlerce yıl geçen zamana rağmen Kırgız yurdundan göçüp gelen dilin Anadolu ağzında hala yaşadığına hayret ederim.

Yani ben Kırgızistan’a her gidişimde oradan yeni kelimeler, yeni isimler getiririm.

O halde Kırgızistan’dan ne gelir, diye sormadan önce “İstanbul’dan ne gelir?” diye sorarsanız, bunun cevabı zaten türküde saklıdır.

İstanbul'dan ayva gelir, nar gelir
Gömlek giymiş, omuzları dar gelir
Döndüm baktım sevdiceğim, yar gelir
Ellerinde deste deste gül gelir

Kaynak kişisi Avanoslu Selahattin olan bu Nevşehir türküsünün derleyeni Nida TÜFEKÇİ olarak görünür.

Orhan Veli durumu hemen değerlendirir ve Kazım Türküsü’ nde olduğu gibi bu türküye de adeta bir ekleme yapar.

GELİRLİ ŞİİR

İstanbul'dan ayva da gelir, nar gelir,
Döndüm baktım, bir edalı yar gelir
Gelir desen dar gelir
Günaşırı alacaklılar gelir.
Anam anam,
Dayanamam,
bu iş bana zor gelir.

Orhan VELİ

Kağızman’dan ne gelir, diye soracak olursak, neredeyse hepimiz biliriz bunu: nar

Başka bir Nida Tüfekçi derlemesinde Kağızman’a ısmarlanan narın artık gelmesi beklendiği söylenir. Lakin burada ısmarlanan “Nar mı nargile midir” pek bilinmez.

Muzaffer Sarısözen derlemesi bir İstanbul türküsü olan “Gemilerde Talim Var veya Recebim” türküsü Kırım ağzında hem çok farklı söylenir hem de sözler de farklıdır.

İSTANBUL AĞZI                            KIRIM AĞZI

Gemi gelir yanaşır                               Gemi gelir yanaşır

İçi dolu çamaşır                                  İçi dolu çamaşır                      

İstanbul’un kızları                               Bu ne kadar güzellik

Recep diye ağlaşır                              Bakan gözler kamaşır

Hani benim Recebim                           Gel benim Ercebim

Sarı lira vereceğim                              Gelmezsen öleceğim

Bu türkülerde içi dolu çamaşırla gemiler gelir, ama asıl gelmesi beklenen Recep veya Ereceb’dir.

…/…

Kırgızistan’dan Anadolu’ya olan dil göçünü Aytmatov’un eserlerini tarayarak, Kırgız yurduna yapmış olduğumuz gezilerde yaşadıklarımız ve duyduklarımızdan derlemeye çalıştık.

Ele aldığımız her bir Aytmatov eseri yayıncısı, tercüme edeni ve göçen dil örneklerinin geçtiği sayfalar ve ilgili cümleler ayrı ayrı belirtilmiştir. Göçen dil örneklerini günümüzde kullanılan şekliyle karşılaştırmalı olarak vermeye çalıştık.

Yaptığımız çözümlemelerde hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan gelen dil göçünün yanı sıra, değişime ve/veya dönüşüme uğramış, anlam genişlemesi veya daralması olan örnekler ayrı ayrı ele alınmıştır.

ESER ADI     :

DEVE GÖZÜ

BAYDAMTAL IRMAĞINDA

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

sakman

“Bir yıl önce liseyi bitirmiş; Anarhay’a, çobanlara yardım etmek için, sakman* olarak gelmişti.” s.23

*Koyun, keçi, inek sağıcı (Çevirenin notu)

Sakman kelimesi hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan dil göçüyle gelerek önce bir uğraş ve sonra da soyadı olarak kullanılmaya başlamıştır.

Örnek:

Vedat SAKMAN halen hayatta olan ünlü bir şarkıcı, şarkı yazarı, müzik yapımcısı ve gitaristtir.

ESER ADI     :

YILDIRIM SESLİ MANASÇI

ASKERİN OĞLU & BEYAZ YAĞMUR

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

çungarlar

“Tüm erkeklerin, en iyi atların, Isık-Göl’ün silah kuşanan tüm Kırgızlarının o gün saldırgan Çungar* ordularını karşılamak üzere uzaklarda, dağların ardında, üç günlük mesafedeki Talçuy Vadisi’nde olduğunu nereden bilecekti.” s.8

*Çungarlar, (Jungarlar, Cungarlar, Çongarlar ya da Congarlar olarak da bilinirler, kimi Batılı kaynaklarda ise Eleutlar olarak adlandırılırlar; sözcüğün Moğolca con/sol ve gar/el sözcüklerinden oluştuğu tahmin edilmektedir) Moğol ordusunun sol kanadını oluşturan, Oyrat Moğolları ya da Kalmuklar olarak da bilinen ve 13.-17. yüzyıllar arasında Orta Asya’da büyük hanlıklar ve imparatorluklar kurmuş Batı Moğol halkı. (Çevirenin notu)

Örnek:

Çungar kelimesi Anadolu’ya göçerken Çongar olarak değişime uğramıştır. Anadolu’da soyadı olarak (Yasemin ÇONGAR) kullanıldığı gibi, köy yerleşim adı (Kırıkkale- Delice ilçesi Çongar Köyü) olarak da kullanılmaktadır.

kesek

“Senin dağlarında, senin armağanlarınla yaşayıp otlaklarda ve çayırlıklarda hayvan güden altı-kesekli* Kırgız halkını koru.” s.15

*Altı kesek, Kırgızlar içindeki en büyük “urug’lardan (aile birliği) birisinin adıdır; kesek sözcüğünden kastedilenin bacak mafsalı olduğu tahmin edilmektedir; Orta Asya Türk halklarında asaletle ilgili deyimler Batı dünyasındaki ölçüt olan kandan (mavi kan/kırmızı kan) farklı olarak kemik üzerinden (ak kemik/kara kemik) türetilmiştir. (Çevirenin notu)

Kelime hiç değişim ve dönüşüme uğramadan, ancak anlam daralmasıyla Anadolu halk ağzında söylenmeye devam etmektedir.

Sözlükler kesek kelimesinin karşılığı olarak “Bel, çapa, traktör pulluğu veya kara sabanın topraktan kaldırdığı iri parça” olarak tanımlar.

urug

Çevirenin notunda geçen “Urug” (aile birliği) kelimesi ise değişime uğrayarak göç edip gelmiş ve “Üruğ” şeklinde soyadı olarak kullanılmaktadır.

Örnek:

19. Genel Kurmay Başkanı Necdet ÜRUĞ

apa

“’Apa*, kıymetlim benim, canım apam!’ diye haykırmaya gayret edecek, ama sesi çıkmayacaktı.” s.41

*Kırgızca “Anne” (Çevirenin notu)

Apa kelimesi dil göçünde değişime uğrarken anlam olarak aynen kalmıştır.

Biz Anadolu’da “Apa” kelimesini yerleşim yeri olarak da kullanıyoruz, soyadı olarak da.

Örnek:

APA BARAJI-Konya sınırları içinde ve bulmacalarda hep sorulan bir sulama barajıdır.

ASLANAPA-Kütahya iline bağlı bir ilçe merkezidir.

Prof. Dr. Oktay ASLANAPA- Türk ve İslam Sanatı Tarihi alanında söz sahibi bir akademisyendir.

ESER ADI     :

CENGİZ HAN’A KÜSEN BULUT

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

ulus

“O vakte değin Asya’nın büyük kısmı Cengiz Han’ın egemenliği altına geçmiş ve Cengiz Han, bu toprakları oğulları, torunları ve komutanları arasında uluslara* bölerek paylaştırmıştı.” s.33

*Orijinal Rusça metinde yazar tarafından ulus olarak yazılmış bu Moğol kökenli sözcük günümüz Türkçesinden biraz farklı olarak yaşanan yer, yurt, üzerinde egemenlik kurulmuş topraklar ya da devlet olarak anlaşılmalıdır. (Çevirenin notu)

Örnek:

-Bartın iline bağlı Ulus ilçesi

-Soyadı olarak kullanılan örnekler.

-Ankara’nın en bilinen ve ilk meclisin açıldığı yer olan Ulus semti adını meclisin açılışından sonra almış olmalıdır. Zira o zamana kadar Ulus kelimesi yerine, millet kelimesi kullanılıyordu ve “Ulus” mahallesinin adı da Taşhan idi.

Ulus’a Hakimiyet-i Milliye Heykeli dikildikten sonra mahallenin adı da Ulus olarak değiştirilir.

Mahallenin Türkler tarafından kullanılan en eski adı ise bölgede çok sayıda bulunan Roma eserlerinden dolayı olmalı ve adı “Belkıs” idi.

yasavul

“Ama Cengiz Han’ın maiyeti arasında en çok dikkat çekenler, korkusuz kezegullar ve yasavullar* değildi kesinlikle.” s.35

*Yasavul: Moğolca yasa kökünden türetilmiş, Moğol ve Türk devletlerinde yasaları kayıt altına alan ve icrasından sorumlu olan saray mensubu görevliye verilen isim. (Çevirenin notu)

Yasavul kelimesi de hiç değişime uğramadan göçüp gelen, ancak anlam genişlemesine uğrayan kelimelere bir örnektir.

Sözlük anlamı “Bekçi” olarak görünse de bu kelime Alevi-Bektaşi Erkanında farklı anlamlarda kullanılır.

“Kırklar Cem’inde İmam Muhammed Mehdi’nin hizmetine izafeten, cem ayininde bu görevi üstlenen ve cem evine giriş çıkışları düzenleyen, yardımcıları ile birlikte cemde bulunan canların ev ve mallarını koruyan kişi. Bakınız pervane.”

Pervane: Cem ayini sırasında dışarıda nöbet tutup dolaşan ve ‘Meydan’a’ yabancıların girmesini engelleyen gözcü kişi.”

yayık

“’Altun, insanların yakında ordunun Jayık* Nehri kıyılarına ulaşacağını konuştuklarını duymuş, doğru mu bu?’” s.66

*Jayık: Ural Dağları’ndan doğup Hazar Denizi’ne dökülen, bugünkü Kazakistan ve Rusya (Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti) topraklarından geçen Kazakça Jayık, Başkırca Yayık denilen ve bugün Ural adıyla bilinen nehir. (Çevirenin notu)

Anadolu’ya göçerken değişim ve anlam daralmasına uğrayan Jayık kelimesi, “Yayık” olarak söylenirken Türk-Altay mitolojisindeki anlamı neredeyse kaybolmuştur.

Türk-Altay mitolojisinde “Jayık-Yayık” Irmak Tanrısıdır.

Göğün üçüncü katında oturur ve 17 ırmağın kavuştuğu yerde yaşar. Irmaklara, rüzgarlara ve sulara hükmeder. Şimşek onun kamçısıdır.

“İnsanları kötülükten, fenalıktan korumak ve hayat vermek için Tanrı Ülgen tarafından gönderilmiş göksel bir tanrıdır.”

Soyadı olarak da kullanılıyor.

ESER ADI     :

BEYAZ GEMİ

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

aksakal

“Hoş, Momun’un hiç de saygıdeğer aksakal* görünüşü yoktu.” s.18

*Kırgızca: İhtiyar adam (Çevirenin notu)

2017 yılında yapmış olduğumuz Kırgızistan Yurt Gezisinde ve o geziden sonra yaptığımız tüm Yurt Gezilerinde en çok kullandığımız kelimedir.

Gezi sonunda son söz hep aksakallara verilir. Kadim Aksakalımız hep Hilmi TAKAZ olup eşi, Ayşenur Ecemizdir.

Bilge kişidir Aksakal. Çözümsüz konuları tarafları bir araya getirerek çözer, barışı sağlar.

Örnek:

Hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan dil göçüyle birlikte gelmiştir.

Soyadı olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bir de Bandırma-İzmir tren hattında AKSAKAL Tren istasyonu ve aynı isimle köy yerleşim yeri bulunmaktadır.

cılga

“Eyer’in, Kurt’un, Tank’ın yanından, ırmak kıyısından, böğürtlenlerin arasındaki cılgadan*, Seydamet’in otunu biçip cascavlak bıraktığı uzun tarla şeridinden aynı hızla seğirtti.” s.24

*Patika (Çevirenin notu)

Hiçbir değişim, dönüşüm ve anlam kaybına uğramadan dil göçüyle gelmiştir.

Anadolu halk ağzında yaygın olarak kullanılan kelime türkülerimize de girmiştir.

Ay akşamdan aş da gel yaylalar yaylalar

Cılga yola düş de gel dılo dılo yaylalar

 

taka

“’At, Ata. Taka. At. Ata. Taka*.’” s.140

*At.Baba.Nal (Çevirenin notu)

İlkokula yeni başlayan öğrencilerin okumaya geçmeden önce tekrarladıkları ses ve söz dizimleridir.

Biz de “At Ali At” diziminde olduğu gibi.

Burada anlam değişimine uğrayan tek kelime “Taka” kelimesidir.

Örnek:

Yazıda Karadeniz bölgesinde kullanılan bir tür deniz ulaşım ve taşıma aracı taka’dan söz edilmez. Taka kelimesi burada “Nal” anlamına gelir ve soyadı olarak “Taka”, nal anlamında kullanılmaktadır.

ESER ADI     :

ELVEDA GÜLSARI

YAYINEVİ     :

ÖTÜKEN

TÜRKÇESİ   :

REFİK ÖZDEK

yorga

“Arabayı çeken taypalma yorga* Gülsarı da çok yaşlı ve bitkindi.” s.7

*Taypalma yorga: Yorga atlar yorgalama biçimlerine göre ‘yol yorga’, ‘kiytin yorga’, ‘şaldır yorga’, ‘sapkın yorga’, ‘su yorga’ ve ‘taypalma yorga’… gibi adlar alırlar. ‘Su yorga’ ve ‘taypalma yorga’ dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır. ‘Taypalma yorga’ ve ‘Su yorga’ dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala giden yarış atlarını geçen, güzel yürüyüşlü, hızlı, binicisini hiç sarsmayan, su gibi akıp giden, uzun mesafe koşusunda eşsiz bir at cinsidir. (Çevirenin notu)

Dil göçüyle gelen kelimelerden birisi de “Yorga” kelimesidir ve yukarıda açıklandığı gibi atın bir yürüyüş şeklidir. Ancak nedense bu kelime yerine Farsça “Rahvan” kelimesi kullanılır. Bu bilinçli bir kullanım mıdır, bilinmez.

Farsça “Rahvan” kelimesi de aslında rah/yol ve ban-van/tutan demektir ve iki kelime yol tutan anlamındadır.

Burada ‘ban’ kelimesi Türkçe’de –van olarak da okunabilir, Bahçı-van kelimesinde olduğu gibi.

Bir de dilimize giren bir söz vardır: Atın iyisi rahvan, adamın iyisi pehlivan

Köy yerleşim yeri ve soyadı olarak kullanılmaktadır.

Yorga atların Kırgızların uçan at efsanesi Tulpar’ın soyundan geldiğine inanılır.

Örnek:

“Babam köy imamlığı yapardı. Köy imamlarının imamlık süreleri harmandan harmana olmak üzere bir yıl olarak hesaplanırdı. Köylü ve imam durumdan memnunsa imamlık süresi uzardı.

Babam köylerde bir yıldan fazla imamlık yapmamış hiç. Çocukluk yıllarımdan dinlediklerimden aklımda kalan bir “Yorgalı” lafı hep ilgimi çeker ve nedense bu kelime bana hep gizemli gelirdi.

Bilmezdim yorgalı kelimesinin ne anlama geldiğini.

Yorga neydi, bir bilebilsem, -lı ekini ekleyerek kelimenin anlamını çözerdim. Ama bilmiyordum.

Yorgalı Köyü babamın imamlık yapmış olduğu köylerden biriydi.

Acaba orada olan ve –lı eki alan “Yorga” neydi?

Hep merak ettim.

Sonra öğrendim. Elveda Gülsarı’ yı okuyunca öğrendim.

Gülsarı dünyanın en iyi yorgasıydı.

Sonra yorganın bizde ve binicilikte atın rahvan yürüyüşüne karşılık geldiğini öğrendim.

Demek ki “Yorgalı” Köyü’nde yorga at yetiştiren insanlar vardı. Ne muazzam bir dönemdi kim bilir o yorga atların olduğu dönem. Anladım, Yorga-lı ne demek.

Babamdan ve ilçem Sungurlu’daki insanlardan bir başka söz daha duyardım içinde “Yorgalı” geçen. Yorgalı Halil adı kulağıma en çok çarpan kelimelerdendi veya kulağım bu kelimeye karşı çok daha açıktı ve konuşmalarda geçtiğinde hiç kaçırmazdım.

Kimdi bu Yorgalı Halil? Henüz tam bilgilerine ulaşamadım.

Ama bir de Türk Halk Müziğinin ustalarından Kastamonulu “Yorgansız Hakkı çavuş” vardır.

Yorga ve Yorga-n kelimeleri göçüp gelen kelimelerdi.

Yorgansız Hakkı Çavuş’un en bilinen türküsü “Ali’im Gitme Pazara” türküsüdür.

uran

“Yarışçılar uran* salıp, atlarını dörtnala sürüyor, uçuyorlardı.” s.55

*Uran: Aynı dava uğrunda, aynı bayrak altında toplanmak ve savaşmak için milli parola. Genellikle boyların ya da eski, ünlü bir batırın (batur, yn) adı söylenerek çağılır. Boyların ayrı ayrı uranları da vardır. Oniki Kazak boyunun ortak uranı ‘Abak’tır. Uran salmak ya da uran çağırmak, günümüzde daha çok kökpar, buzkaşı oyunlarında, at yarışlarında, vb. spor gösterilerinde yaygın olarak devam etmektedir. (Çevirenin notu)

Örnek:

İstanbul’un sanat hayatında Uran Sanat Galerisi önemli yer tutar.

Kelime soyadı olarak da kullanılmaktadır.

Çora

“Çora’nın* kendisini razı edeceğini biliyordu. Bu defa da Çora’nın dediği olacaktı.” s.118

*Çora Kırgızların ulusal destanı Manas Destanı’nda Manas’ın hep yanında bulunan 40 yiğidinin her birinin adıdır. Yiğit demektir.(Yazarın notu)

Kimi yerde ses değişimine uğramış olsa da anlamını yitirmemiştir.

Örnek:

Soyadı olarak kullanılır.

Karşılığı “Yiğit” kelimesi hem ad hem de soy ad olarak kullanılır.

Çora kelimesi ses değişimiyle “Şora” olarak söylendiğinde bizim Ayşegül Şora Dostumuzun soyadı olarak çıkar karşımıza.

cidav

“Altın sarısı donu, güçlü cıdavı,* yuvarlak sağrısı, kalkık burnu ve kapkara parlak gözleriyle, öbür atların arasında bir bakışta fark ediliyordu.” s.119

*Cıdav veya cidav karşılığı Türkçe sözlükte ‘Omuz başı, hayvanlarda ve insanlarda kürek kemiğinin üstü’ olarak geçer.”

Örnek:

Artık pek yaygın olmayan bu kelime bir zamanlar Toroslarda, Adana ve Kozan taraflarında Yörük Türkmen boylarında kullanılırdı. Öyle ki kelime yörede Cin Yusufoğlu adına yakılan eşkıya türküsünde geçer ve omuzundan yaralı Cin Yusufoğlu bir yandan at sürerken bir yandan da yaralı omzunu dikmektedir.

Karşıki tarlaya ekin ekerdim
Sağ elimle cidavımı dikerdim
Nice vezirlere ipin takardım
Al atın üstünde bulunamadım

Nurettin Rençber bu eşkıya türküsünü kendi yorumuyla ve bestesiyle çok güzel söyler.

arman

“Armanı* (gerçekleştirmek istediği ülküsü) büyüktü, çoktu, ama bunların pek çoğunu başaramamıştı.” s.188

*Sözlük karşılığı “İstek, özlem, ülkü” demektir. (Yazarın notu)

Örnek:

Bilinen ve çok kullanılan bir soyadıdır. Ayşe Arman

zor

“’İyi kadın kötü erkeği zor* (güçlü) kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar, demiş atalarımız.’” s.221

Örnek:

*Zor kelimesinin sözlük karşılığı “Güçlü” olarak çıkar karşımıza.

Buradan hareketle karşımıza çıkan “Zor-lu” soyadı oldukça yaygındır.

ESER ADI     :

GÜN OLUR ASRA BEDEL

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

MEHMET ÖZGÜL

özek

“Bu yerlerde, demiryolunun iki yanında Sarı Özek* bozkırı, sarı kumlu geniş bozkırların bomboş orta bölgesi (özeği) uzanıyordu.” s.19

Yazar cümlede aslında “Özek” kelimesinin tanımını yapmıştır. İlave olarak “Bomboş orta bölge” de diyebiliriz. (Yazarın notu)

Hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan, anlamını da yitirmeden göçüp gelen bu kelime tam da bozkırda doğan bir bilim insanının soyadı olmuştur.

Örnek:

Ünlü ceza hukuku profesörü Çetin Özek Çorumludur, bozkır çocuğudur ve bomboş orta bölgedendir. Onun ataları yaşadıkları coğrafyayı kendine soyadı olarak seçmiştir.

atan

“Boranlı Karanar, idaresi son derece güç olmakla birlikte eşi az bulunur bir deveydi; Yedigey onu gençken iğdiş etmemiş, sonra da hep böyle atan* olarak kullanmıştı.” s.27

*Damızlık erkek deve. (Çevirenin notu)

Örnek:

Devecilik, develerle taşımacılık, kervancılık yüz yıl geride kaldı, ama yüzyıllarca tüm Asya’da sürüp gitti. Bu iş ve meslek unutulmuş olsa da deve ve devecilikle ilgili kelimeler, terimler, tanımlar, isimler hala günlük hayatımızın içindedir.

Atan, Maya, Tülü vb. kelimeler hep o dönemdendir, hala kullanılır, ama tarihi bilinmez.

En yaygın olarak kullanılan ise “Atan” kelimesidir. Kelime ünlü Atan Kardeşlere soyadı olmuştur.

İrfan ve Adil Atan Kardeşler hem milli takımda hem de Kırkpınar’da boy gösteren ünlü pehlivanlardır. Aslen Abhazların Atanba ailesinden olan kardeşlerin ataları aile adını doğrudan almak yerine, pehlivanlıklarına uyan ve anlamı da olan “Atan” soyadını almışlardır.

Dönemin ünlü pehlivanları Mustafa Dağıstanlı ve Gazanfer Bilge gibi Atan Kardeşler de otobüs işletmeciliğine soyunmuşlar ve bu işi uzun süre devam ettirmişlerdir.

kazanak

“Kazma makinesi isteğiniz derinlikte çukur kazınca kalanını kendiniz tamamlarsınız, sapmayı* da kol gücüyle açarsınız.” s.121

*Kırgızcası “Kazanak” olarak belirtilmiştir. (Çevirenin notu)

Örnek:

Türkler İslamiyet’e geçene kadar ölülerini nasıl gömüyorlardı? Burada konumuz bu değil. Ama Eski Türkler de mezar kazıyorlardı. Günümüz Müslüman mezarlarında, özellikle kırsalda kazılan mezar çukurlarında ölünün yüzü kıbleye gelecek şekilde çukurun içine bir girinti yapılarak yer açılır. Halk dilinde buna “Sapma, sapıtma vb.” denir. Ölü bu girintiye yerleştirilir ve ölünün üzerine doğrudan toprak gelmesin, diye girintinin önü kerpiç, tuğla, kalas vb malzemeyle kapatılır.

Kazanak kelimesi soyadı olarak da çıkar karşımıza.

agay

“’Agay*, demek oluyor ki Almanlara tutsak düştünüz siz’’” s.146

*Öğretmen (Çevirenin notu)

Örnek:

Kelime göçüp gelirken çok az değişikliğe uğramıştır ve “Akay” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Akay soyadı oldukça yaygındır,  Müşerref Akay.

Ankaralı olanlar veya orada yaşayanlar bilir, Akay Yokuşu eski Ankara’da her sürücünün ve yayanın rahatlıkla çıkabileceği bir yokuş değildi.

akın

“Ey türkünün büyük ustası Raymalı Ağa, bütün emelim senin gibi yüce bir akın* olmaktı.” s.362

*Halk ozanı (Çevirenin notu)

Akın kelimesi de hiçbir değişim ve dönüşüme uğramadan göçüp gelen dile örnektir.

Ancak asıl anlamı genişlemiş, “Atak, hücum” anlamları, “Akın-cı” anlamı ortaya çıkmıştır.

Örnek:

Hem isim hem de soy isim olarak çıkar karşımıza.

Akın Akbaygil, bankacılık yanında İznik seramiklerine katkısıyla bilinir.

Bizi yıllardır Anadolu yollarında gezdiren Salim Kaptan’ın soyadı “Akın” olarak çıkar karşımıza, halk ozanı demektir.

basmaç

“Ta 1920’lerde Türkistan illerine gelmiş, oradaki basmaçlarla* bir hayli kapışmış, …” s.407

Orta Asya’da Fergana Vadisi’nde başlayan Korbaşı Hareketi Sovyetler tarafından, ev, yurt basan, baskın yapan anlamında  “Basmacı-lar” hareketi olarak tanımlanır. Enver Paşa bu harekete liderlik yaparak Kızıl Ordu’ya karşı girdiği savaşta 04 Ağustos 1922 tarihinde bugünkü Tacikistan topraklarında hayatını kaybeder.

Örnek:

Basma kelimesi biz de yaygın olarak bir tür pamuklu kumaş için kullanılır.

Basmaç kelimesi ise hiçbir değişiklik olmadan, özellikle Afyonkarahisar yöresinde bulgur ve etin iyice dövülmesiyle elde edilen hamurunun yassı hale getirilip soba üzerinde kebap gibi pişirilmesiyle yapılan bir çeşit köfteye verilen isimdir.

ESER ADI     :

DİŞİ KURDUN RÜYALARI

YAYINEVİ     :

KETEBE

TÜRKÇESİ   :

FATMA ARIKAN-SERDAR ARIKAN

“Kumlar nemi emdiğinden ve ıslanan takırlar* yumuşayarak sertliklerini kaybettiklerinden nihayet uzayda olduğu gibi sanki sonsuzmuş gibi gelen müthiş bir sessizlik çöktü ortalığa…” s.35

*Çöller ve yarı kurak bölgelerde, yağışlı mevsimde sığ ve tuzlu bir göl ya da bataklık durumuna gelen, kapalı, dibi tuzlu tortularla kaplı çukur. (Çevirenin notu)

Örnek:

Soyadı olarak hiç değişmeden çıkar karşımıza.

Ayrıca, kurumuş, çatlamış yerler, nesneler için biz de aynı tarifi yaparız “Takır takır kurumuş” deriz.

BOZ-ÜY PARÇALARI

TÖR

Moğolca Tör-e kelimesi neredeyse bütün Türk soylu dillerde aynı anlamda kullanılır. Boz-üylere-Kırgız Yurtlarına girişte kapının tam karşısına gelen ve aile büyüğünün,aksakalların,hakanın oturduğu yer,makamdır. Diğerleri ona göre oturur. Tör-e kelimesi buradan gelir.

Gerek "Tör" gerekse "Töre" kelimesi ad ve/veya soyad olarak kullanılır.

Vedat Nedim Tör

Teslim Töre

Gökhan Töre

ÜK

Boz-üyün tündüğünü gövdeye bağlayan hafif ve sağlam ağaçtan uzun sırıklardır. Türkiye Türkçesinde ses değişimine uğrar ve "Ok" olarak kullanılır.

Hem "Ük" hem de "Ok" olarak kullanılır.

Orkun Ük

Hilmi Ok

BİR ANI

Yine bir Kırgız Yurdu gezisindeyiz. Kırgız rehberimiz yaylada bize güneşte kurutulmuş yuvarlak şeyler verdi ve biz buna “Kurut” diyoruz, dedi.

O gezide Selman AK Dostum da vardı.

Selman Tuncelilidir ve Zazadır.

Kurut kelimesini duyunca çok şaşırdı. “Biz de buna “Kurut” diyoruz, dedi rehbere.

Şaşırtıcı olan “Kurut” kelimesinin binlerce kilometrelik göçü olmakla birlikte Dersim’in Zazaca konuşulan bir bölgesinde de aynı adla kullanılıyor ve aynı şeyi, kurutulmuş yoğurt, ifade ediyor olmasıdır.

Yoğurt uzun süre saklanamaz. Ama misket büyüklüğünde topak topak yapar ve güneşte kurutursanız, tamamen kuruyan yoğurdun içinde bakteri üremez ve bozulmadan uzun süre dayanır. Yaylada veya kışın hayvanlar sütten kesildiğinde o kurutlar ıslatılır ve ekmeğin yanında katık olarak yenir.

SONUÇ:

İnsanlar binlerce, on binlerce yıldır bir yerden bir yere göçüyorlar. Göçtükleri topraklardan getirdikleri maddi kültür unsurları zamanla teknolojiye yenik düşüyor ve artık kullanılmaz hale geliyor. Oysa beraberinde getirdikleri, onlarla birlikte göçen dil asla terk edilmiyor. İsim, soy isim olarak karşımıza çıkıyor. Bunları taşıyan insanlar taşıdıkları kelimelerin anlamlarını bilmeseler bile meraklılar için çok büyük ipuçları veriyor. Bazen tek bir kelime koca bir keşif için bir başlangıç olabiliyor.

İstanbul’dan ayva gelir, nar gelir. Kağızman’dan da.

Gemi dolu çamaşır da.

Ama Kırgızistan ne gelir, sorusuna aradığım cevapları sıralamaya çalıştım.

Bitmedi, bitmez de. Kolay değil, zahmetli bir iş.

Bunu yine başka bir Kırgız atasözü söylüyor: Camansız cahşı olmaz.  Yani, “Yamansız yahşi olmaz.”

Yani zahmetsiz güzellik olmaz.

Muhabbetle,

 


                         Nurettin Rençber'in Eşkiyalık Türküleri albümünden Cin Yusufoğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

21 Ağustos 2022 Pazar

KÖSTEKLİ GÜMÜŞ SAAT-KÜLT KİTAP-KIRMIZI BOYALI AHŞAP KUTU-KAYIŞDAĞI KAMPÜSÜ-KÖPEK-KUDUZ-KIRGIZİSTAN VE AZ KALSIN…

Bazı renkler, bazı sayılar, bazı çiçekler, bazı hayvanlar peşinizi bırakmazlar, siz nereye gitseniz orada sizi karşılar veya siz de orada onlara rastlarsınız.

Bazı roman ve film kahramanları da öyledir, gölgeler gibi sizi takip ederler, gerçek veya sanal dünyada hep peşinizde olurlar. Sizi rahatsız edip etmemeleri söz konusu değildir, ama peşiniz sıra gelirler.

Belki de biz onları peşimiz sıra getiririz gittiğimiz yerlere.

Anılar da öyledir. Üstüne üstüne gelir insanın.

Bütün bunları anlatamaz, açıklayamazsınız ve onların hepsinin ortak adı “Kabus” olur.

Kabuslarım yok, olmadı da. Ama “K” ile başlayan hurufatın ne diye peşimde dönüp durduğunu hiç anlayamam, bir hayra yoramam.

İlk Arif IRGAÇ Üstadımızın romanı “Kervankıran’da” karşılaştım “K” hurufatıyla. Sonra sevgili dostumuz Jale BAYAV ile takip etti beni bu hurufat. İşin içinde bir şey mi var, anlayamıyorum.

Kabus mu? Hayır, “K” hurufatı hiçbir zaman kabusum olmadı. Ama bu yazımın da konusu oldu.

Yazalım o halde.

KÖSTEKLİ SAAT

1850’li yıllardan gümüş bir cep saatiydi. Halkın “Köstekli Saat” dediği cep saatlerinden.

Beni saate çeken şey onun gümüş olması değildi elbette. Beni saate çeken şey onun 1850’li yıllardan kalması ve hala çalışıyor olmasıydı.

Kösteği yoktu.

Bir gümüş köstek ona çok yakışırdı.

Gümüş cep saatini aldıktan sonra ona bir de gümüş köstek aldım.

Gümüş köstekli cep saati, 1850’lerden

Saat saat de, köstek de ne oluyor?

Başka anlamlarının yanında, Selatin camilerinin ağır ve kanatlı avlu kapıları kilitlendikten sonra emniyet olarak sağlam kalması için kanatların her ikisine de arkalarından vurulan ağır ve döğme demirdir köstek.

Anadolu’nun bazı yerlerinde, Eğin’de eski konaklarda avlu kapıları kilidin arkasından köstek vurulmadan hala kapatılmaz.

 

 Süleymaniye kapısı kösteği 3

 Süleymaniye kapısı kösteği 4

                                         

                               Cedid Valide Camisi-Üsküdar kapı kösteği, sağ ve sol kanatlar

KİTAP

Köstekli saat ile kitabın ne ilgisi var, demeyin veya onları bir araya getiren nedir, diye sormayın.

Bunun cevabını ben veremem. Bunun cevabını Ahmet Hamdi TANPINAR verir o kült eseri SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ romanında. 


 KIRMIZI KUTU

Yine “K” ve yazmaya devam edelim.

Köstekli saat, kitap ve kırmızı kutu nasıl bir kombinasyonla bir araya gelecekler? 

Köstekli saat alındı.

Tanpınar’ın daha önce ve defalarca okunmuş olan “Kitabı” “Kitaplık” rafından indirildi.

Tahtakale’den “Kitap” formunda ham tahtadan bir kutu alındı.

Kırmızı akrilik boya ile boyandı. 

Kitap formunda kırmızı akrilik boyalı kutu

KAYIŞDAĞI KAMPÜSÜ

29 Haziran 2022, Çarşamba günü “Kızımın” mezuniyet töreni için Yeditepe Üniversitesi “Kayışdağı Kampüsü’ne” gittim.

Tören bitti.

Kızım Ülke’ye bir mezuniyet hediyesi vereceğim.

Bu hediyenin ne olduğunu söylemem gerekiyor mu artık?

Gümüş köstekli gümüş bir cep saati, değil mi?

Evet, doğru, ama bütün bunlar, yani gümüş köstek, gümüş saat ve isterseniz daha sayalım, yukarıda anlattığımız kitap ve kırmızı akrilik boyalı kutu asla sadece kendi hallerinde birer nesne değillerdir.

Onların da hem ayrı ayrı hem de bir araya geldiklerinde kendi ruhlarının olduğunu fark etmeniz gerekiyor.

Nasıl mı?

Bu bir “Kolektif çalışma” ürünüdür.

KOLEKTİF ÇALIŞMA

Gümüş saat alındı. Ona gümüş bir köstek takıldı. Saat artık bir “Gümüş köstekli” cep saattir.

Tahtakale’den kitap formunda ham tahtadan bir kutu alındı ve kutunun içi, dışı her yeri kırmızı akrilik boyayla boyandı.

Tanpınar’ın SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kitabı kitaplığın rafından indirildi.

Neşter keskinliğinde ve inceliğinde bir maket bıçağı alındı.

Tanpınar’ın kitabı rastgele ve orta yerinden açıldı.

Gümüş köstekli saat kitabın açılan orta yerine kondu ve aldığı şekil çizilerek bir şablon hazırlandı.

Hazırlanan şablon neşter keskinliğinde ve inceliğinde bir maket bıçağıyla bir cerrah titizliğinde oyuldu.

Oyulan yere gümüş köstekli saat yerleştirildi.

Bu oyuk kitabın bundan sonraki hayatında gümüş köstekli bir cep saatine yurt ve yuva olacaktır. Gümüş köstekli cep saati ise iki günde bir kurulmak için yerinden çıkacak, dış dünyaya bakacak, diğer kitaplarla sohbet edecek ve sonra geri yuvasına dönecek. 

Neşter keskinliğinde ve inceliğinde maket bıçağı

Bir cerrah titizliğinde orta yerinden oyulan kitabın içine yerleştirilen köstekli gümüş saat kitapla birlikte kırmızı akrilik boya ile boyanmış kitap formundaki ahşap kutuya yerleştirildi.

Kitap yerleştiği kutudan oynamasın, yerinden düşmesin diye arka kapağı kutunun zeminine yapıştırıldı.

Kitabın oyulmuş ve direnç olarak zayıflamış olan sayfaları zamanla aşınıp yırtılmasın diye birbirlerine yapıştırıldı.

Kırmızı akrilik boyalı kutu içinde bulunan kitabın arasına yerleştirilen gümüş köstekli cep saati kırmızı bir karton ambalaj içinde kızım Ülke’ye mezuniyet hediyesi olarak verildi.

Kızıma hediyeyi öylece, “Al sana bir hediye” deyip veremezdim..

Kısaca da olsa ona hediyenin şeklini, hazırlanışını, hikayesini anlatmam gerekiyordu.

Anlattım.

Ülke çok mutlu oldu. Mutluluğu şaşkınlığına karıştı.

Köstekli gümüş saatin, kitabın, kutunun kolektif çalışması bir hediyeye dönüşmüştü. Hepimiz ve herkes mutluyduk.

Ülke’nin şaşkınlığı

Kırmızı kutu içine yerleşen Tanpınar kitabı

 

Orta yerinden oyulmuş Tanpınar kitabına yerleşen gümüş köstekli cep saati

KURT KÖPEĞİ

Mezuniyet töreni bitti.

Saat 14.00.

Kayışdağı Kampüsü’nden ayrıldım. Yürüyerek Kayışdağı Caddesi’nin bana göre sol tarafındaki kaldırımından aşağıya iniyorum.

Kaldırımın evlerden yana olan sol tarafını kullanıyorum. Elindeki uzun ip tasmasıyla irice bir kurt köpeğini gezdiren ve karşımdan, ama kaldırımın sağ tarafından gelen adamı son anda fark ettiğimde adamın uzun ip tasmasından kurtulan irice kurt köpeğinin sağ tarafımdan üzerime atıldığını gördüğümde her şey çok geçti artık.

İlk tepkilerim hayvana “Hoşt” demekti, ama arka ayakları üzerine dikilerek sağ kolumu tam da dirseğimden ısıran köpeğin boyu boyuma geliyordu.

Köpek kaşla göz arasında bana neden saldırdı?

Neden dirseğimi ısırdı?

Acaba köpek bir eğitim köpeği miydi ve benimle eğitime katıldığını mı hisseti ve o nedenle dirseğimi ısırdı?

Köpeğin üst çenesi sağ kol dirseğimin üstüne, alt çenesi de dirseğimin alt tarafına gelecek şekilde saldırIya uğramıştım.

Ama köpek ısırdığı dirseğimi tepki vermemle birlikte kısa sürede bıraktı. Tepki vermeseydim köpeğin o güçlü çeneleri dirsek kemiklerini kırabilir, kolumdaki  damarları parçalayabilir, beni yere düşürerek üzerime çıkabilirdi.

Köpeğin sahibi köpeğini geri çekti.

Tepkim artık köpeğin sahibineydi. Hem kızgınlığımdan hem de canımın acısından bağırıp çağırırken köpeğin sahibi adam “Bi şey yok bi şey yok” demez mi?

Tepkim üzerine adam hemen köpeğiyle birlikte ortadan kayboldu.

Canım acıyor. Kolum kanıyor.

Damarların durumu iyi, ama ısırık izlerinden kan akıyor. Tam dirsek kemiğine gelen yer ödemden olacak yumurta kadar şişmiş.

Hastaneye gittim.

Hemen yarama pansuman yaptılar. Dirsekte kırık olma ihtimaline karşı röntgen filmi çekildi, kırık veya çıkık yok.

KUDUZ

Köpeği bilmiyorum, sahibini tanımıyorum. Kuduz ihtimaline karşı ilk doz aşımı acil servisinde oluyorum.

Doktor geriye daha üç doz aşı olmam gerektiğini söylüyor.

Görevli hemşire ilk aşı dahil aşı tarihlerini bir aşı kartına yazıyor ve kartı bana veriyor.

İkinci doz aşıya gitmeden önce kolumun neredeyse tamamının anormal derecede morardığını gördüm. Endişelendim. Aşıya gittiğimde klinikte görevli hekime kolumdaki morluğu gösterdim. Hekim bunun normal olduğunu ve 18 gün içinde hiçbir morluk kalmayacağını söyledi.

Aşı kartına bakıyorum, son, yani dördüncü aşı tarihi 09-17 Temmuz tarihleri arasında Yurt Gezginleriyle yapacağımız Kırgızistan gezisi içine geliyor.

Kırgızistan gezisine kadar diğer iki aşıyı hastanenin kuduz kliniğinde oluyorum.

Geriye son doz aşı kalıyor.

Moraran ve diş izleriyle sağ kol


VE AZ KALSIN…

Üçüncü doz aşıdan sonra kuduz kliniğindeki hemşireye ve hekime son doz aşı tarihine gelen tarihte yurt dışında olacağımı söylüyorum.

Hemşire üçüncü doz kuduz aşısıyla son doz aşı arasında 18 günlük bir süre olduğunu, endişe etmeden yurt dışına gidip gelebileceğimi, söylüyor.

Rahatlıyorum.

Kırgızistan dönüşü, 18 Temmuz tarihinde dördüncü ve son doz kuduz aşısını da olarak rahatlıyorum. Aşı kartımda önceden yazılmış tarih, 18 Temmuz olarak düzeltiliyor.

Kolumdaki morluk gerçekten de tamamen kayboldu.

Az kalsın,

Sağ kolum dirseğinden kırılacaktı,

Kolumdaki damarlar parçalanacaktı,

Kuduz olacaktım,

Kırgızistan’a gidemeyecektim.

Sevindiğim tek şey ise, bütün bunların mezuniyet töreninden sonra olmuş olmasıydı.

Yoksa az kalsın o kırmızı akrilik boyalı ahşap kutu içindeki kitabın orta yerine yerleştirlen gümüş köstekli cep saatini kızıma hediye olarak veremeyecektim.

Beni asıl üzecek olan da bu olurdu.

Neyse ki gümüş köstekli cep saati, kitap, kırmızı kutu hepsi bir kolektif çalışma ürünü olarak kızım Ülke’nin kitaplığında yerini buldular ve huzur içinde Tanpınar’la sohbet ediyorlar. O kült kitap orta yerinden açılsın ve gümüş köstekli cep saati bir kere daha görünsün diye Tanpınar arada saatin kaç olduğunu soruyordur eminim

Bu kadar “K” hurufatının yaşanmış bu hikayede bir araya gelmesi tesadüf değildi elbette, ama bunun bir hikmeti olsa gerek.

Bu üçüncü “K” hurufatı oluyor. Peşimi ne zaman bırakacak bilemiyorum. Üçü de ayrı bir hikaye olarak yazıldı.

Muhabbetle,