8 Temmuz 2021 Perşembe

CEMİLE CEVHER ÇİÇEK



Pir Sultan Abdal'ım can göğe ağmaz

Hak'tan emr’olmazsa ırahmet yağmaz

Pir Sultan bir deyişinde böyle ifade eder aslında “tesadüf” dediğimiz, “vesile olan” şeyi, “ırahmeti” yağdıran şeyi.

CEMİLE CEVHER’E VESİLE OLANLAR

İLK VESİLE – CÜMBÜŞ CEMAL

Önce “cümbüş” ile başlarsak, Mustafa Kemal ile aynı tarihte doğan ve baba mesleği silah üreticiliğini sürdüren, Çanakkale Muharebeleri’ nde subay olarak görev yapan Zeynel Abidin Bey savaşın getirdiği vahşet ve dehşet ile “Böyle bir zulüm için daha fazla silah üretmem” diyerek silaha tövbe etmiş ve “anası efkar, babası neşe” olarak tanımlanan bu müzik aletini icat etmiştir.

Zeynel Abidin Bey’in iki oğlundan biri olan Cemal Bey alüminyum gövdenin yaydığı metalik fakat karakterli bir sese sahip olan bu müzik aletini 1930 yılında Mustafa Kemal’in huzurunda Marmara Köşkü’nde çalana kadar bu sıra dışı müzik aletinin adı bile yoktu henüz.

Mustafa Kemal Cemal Bey’den bu konseri dinledikten sonra adeta mest olur ve “Çok neşeli bir sesi var, çalındığı her yere neşe götürür” diyerek, alüminyum gövdeli bu müzik aletinin adının “cümbüş” olarak konmasını ister.

 


Zeynel Abidin Cümbüş Müzik Aletleri  Firması çalışanları ve firma logosu-1930’lu yıllar

 Cemile Cevher, 2006 yılında Hakan Şen ile yaptığı son röportajında kendisini şu şekilde anlatıyor: ”Çocuktum türkü söylerdim. Rahmetli babam elimden tuttu. Trabzon’da o zaman Cümbüş Cemal vardı, ona götürmüştü notası da var, talebe yetiştiriyor diye. Cümbüş Cemal “Bu fevkalade bir ses, ben bunu çalıştırayım, yetiştireyim” dedi babama. Ondan sonra eve geldik. Babam anneme “Cemile’yi Cümbüş Cemal’e götürdüm” deyince annem şaşırdı. “Sen kızı çengi mi yapacaksın?” Hani var ya düğünlere gider, şey çalar…

Cümbüş çalmaz küçük Cemile, ama bu olağanüstü müzik aletini dile getirip Mustafa Kemal’in huzurunda konser veren, bilinen adıyla “Cümbüş Cemal’den” adeta bir icazet alır.

Anne Maçka-Ziganoy Köyü’nden baba Sivaslı olup Batum’da evlenen bir çiftin çocuğu olarak 11 Ağustos 1926 yılında doğan Cemile, ablası Makbule Hanım ve eniştesi Mehmet Salih Bey’in ikiz çocuklarının eğitimlerine yardım amacıyla 1946 yılında İstanbul’a gelir.

Cemile Hanım’ın “Cümbüş Cemal” ile tanışması nasıl ki bir tesadüf değilse, Saadettin Kaynak ile tanışması da tesadüf olamaz.

Müzik Folkloru Araştırmacısı, müzikolog yazar ve İstanbul Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi Süleyman ŞENEL’ in 1 Mayıs 2011 yılında yayımlanan “İlla ki Cemile Cevher Söylesin” toplam 411 sayfadan oluşan kitabında Cemile Hanım’ın İstanbul’a gelişi ve müzik ile buluşmasını şu şekilde anlatır:

İKİNCİ VESİLE-SAADETTİN KAYNAK

“Ablası, eniştesi ve yeğenleri ile Cihangir’de bir apartmanda ikamet eden Cemile’nin hayatı, apartmanın kapıcısı Salim Efendinin Hafız Saadettin Kaynak’ı tanıması ile birden değişir. İnaner ailesi Cemile’nin musiki ile ilgilenmesini istememektedir. Buna karşılık evde, bahçede, sokakta ısrarla şarkı, türkü okuyan Cemile’ye mahalle sakinleri “Cihangirin Bülbülü” lakabını takmışlardır. Cihangir’in bülbülü sonunda eniştesi Salih Mehmet Ongan’ın “sahnelere çıkmaz sadece radyoda okursan sana izin veririm” demesinin ardından Saadettin Kaynak’ın görüşme çağrısına koşa koşa gider. Kaynak, kendisinden çekinmemesini ve birkaç eser okumasını ister; Cemile iki Türk sanat müziği eseri seslendirir.

İkinci eser bitmeden Saadettin Kaynak sorar; “Peki! Sen memleketinin türkülerini bilmiyor musun? Türkü! Türkü!”

Bunun üzerine Cemile hemen, Trabzon türkülerinden birisini seslendirir.

Dirvana vurdim uşti

Tuyi tarlaya duşti

Ben ne ettum gaynana

Oğlun peşume duşti

Kaynak aradığı sesi bulduğundan emindir. Danışmanlığını yaptığı Columbia Plak Firması ses rejisörü Bay Jak ile Cemile’yi tanıştırır ve plak anlaşması yaparlar. İnaner olan soyadı Saadettin Kaynak tarafından “Cevher” olarak değiştirilir. Saadettin Kaynak ile tanışan Cemile Cevher’ in sanat yaşantısı hızla ilerlemeye devam eder. Saadettin Bey’in eline verdiği bir mektup ile TRT İstanbul Radyosu Müzik Yayınları Müdürü bestekar Cevdet Çağla’nın yanına gider. Mektupta Cevher’ in radyoya kabulü rica edilmektedir. Radyo hayatı bu şekilde başlayan Cevher, Rizeli Hasan Sözeri ve “Karadeniz’den Sesler” Topluluğu, Maçkalı  Kemençeci Hasan Tunç ile solo programları, Necati Başaran ve “Şen Türküler Kümesi”, Sadi Yaver Ataman ve “Memleket Havaları Ses ve Tel (Saz) Birliği”, Nedim V(asıf) Otyam ve “Yurdun Her Köşesinden Deyişler ve Söyleyişler Topluluğu ve tabi ki Muzaffer Sarısözen “Yurttan Sesler Topluluğu” gibi birçok topluluğa kabul edilerek Karadeniz türkülerini icra eder. 1950 yılında Türkiye Radyo Kurumunda başlayan sanat hayatında, yıllarca halkın beğenisini kazanan Cevher, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) olarak 1 Mayıs 1964 yılında başlayan yeni yayıncılık döneminde, ekranlara en sık çıkan sanatçılardan biri olur. Beş yıl akitli, yirmi beş yıl kadrolu çalıştığı TRT mikrofonlarından kendi isteği ile emekli olur.”

Süleyman ŞENEL aktarmaya devam eder.

“Aktarıcılık sıfatıyla Hasan Sözeri ve Hasan Tunç’tan öğrenerek mikrofonlarda seslendirdiği 15 türkü de kayıtlara geçmiştir. Cevher’ in çeşitli halk sanatçılarından derlediği türkülerin sayısı ise; 26’dır. Cemile Hanım’ın çocukluğundan bu yana hafızasında tuttuğu türkülerin yanı sıra, radyo çalışmaları sırasında öğrendiği/derlediği türkülerin notalarını yazdığı dört adet türkü defterinde toplam 49 adet türküyü zamanımıza ulaştırmasıyla, halk müziğimize bu yönde de hizmette bulunmuş değerli sanatçılarımızdan olduğunu belirtmiştir.”

NAMAZI BOZDURAN SES: CEMİLE CEVHER

Gazeteci Ahmet ÖZDEMİR ise 27 Şubat 2019 tarihli köşe yazısında Yazar Ömer AŞAN’ ın ağzından Cemile CEVHER ÇİÇEK’ in şöyle anlatır:

 "O söylemeye başladığında babaannemin, kıldığı namazı yarım bırakıp, radyonun sesini yükselttiğine ve sonra yeniden namaza devam ettiğine tanık oldum. 'Ayna ayna ellere Ayna düştü göllere'...  Bilirsiniz, herhangi bir Müslüman kolay kolay namazı yarım bırakmaz...  Ancak sonraki yıllarda bu güzel türkülerin onun için değerli olduğunu öğrenmiştim. Haklıydı babaannem; çünkü Cemile Cevher' in o zaman kaseti, plağı yoktu. Dolayısıyla, aynanın bir daha yüzümüze tutulup tutulmayacağı belli değildi."

KISKANÇLIK

Zaman zaman kendisinin kıskanıldığından söz eder Cemile Cevher ÇİÇEK.

12 Aralık 2006 tarihinde kendisi ile yapılan son söyleşide Hakan ŞEN’ e aşağıdaki kıskançlık vakalarından söz eder.

Cemile Cevher ÇİÇEK o söyleşide şöyle anlatır başına gelen kıskançlıkları:

“Efendim tabi unuttular, eskiden kıskançlık çok vardı. Radyoda Karadeniz Türkülerinden Azeri parçalar okumaya geçince çok çekemeyenler oldu.

Kendisinin kıskanıldığını iddia eden Cemile Hanım başka bir kıskançlık vakasından daha söz eder:

“Müzik yaparken bir zorluk görmedim, ama emekli olurken İstanbul Radyosu maaşımı düşük gösterdi ve beni düşük maaşla emekli ettiler. O zamanlar kıskançlık var tabi, bir de duyuyorum ki benimle beraber emekli olanlar duymuşlar bu durumları, gitmişler İstanbul Radyosu’nu mahkemeye vermişler. Bitmiş, kazanmış o sözde arkadaşlarımız. Bana da haber verin yahu değil mi, ben de geleyim hakkımı koruyayım.” 

Oysa kıskanan olsa da seveni daha çoktur Cemile Cevher ÇİÇEK’ in.

Süleyman ŞENEL onu sevenlerin ağzından büyük bir bölüm ayırır aynı eserinde.

“Cemile Cevher’ in Dilinden Hatıralar”,  yakından tanıyan ve aynı sanat ortamını paylaştıkları Adnan Ataman, Neriman Altındağ Tüfekçi, Ali Ekber Çiçek, Yücel Paşmakçı, Prof. Dr. Can Etili ve Kamil Sönmez gibi sanatçıların Cemile Hanım ile ilgili hatıralarını anlattıkları “Sanatçı Dostları Cemile Cevher’ i Anlatıyor” alt başlıkları bulunmaktadır.

ANILARDA KALANLAR

Cemile Hanım her ne kadar kıskanıldığını söylese de bağlama kursu sahibi Cemal YILMAZ şunları yazar Cemile Cevher ile ilgili anılarında:

“1963 yılında Ali Ekber Çiçek ile evli iken Taksim İstiklal Caddesi üzerinde olan Rumeli Han’da dershaneleri vardı. O yılda Cemile Cevher ’in, Ali Ekber Çiçek’ in ve o dershanede bize nota dersi veren Hıdır Şahin’in öğrencisi oldum. Cemile Cevher' in öğrencisi olmak onurunu yaşadım.”

Aşağıdaki el yazısı Cemile Cevher ÇİÇEK’ ten bulabildiğimiz tek el yazısıdır.

 

YENİ BİR VESİLE

ALİ EKBER ÇİÇEK VE HAYDAR HAYDAR

Cemile Hanım “İnaner” soyadını Saadettin KAYNAK’ ın önerisiyle değiştirdiğinde daha sonra kendisi ile bütünleşmiş “bir soyadı daha alacağını nereden bilebilirdi ki?

Cemile CEVHER öldüğü tarih 26 Şubat 2010 tarihine kadar ustalarımızdan Ali Ekber ÇİÇEK’ in “ÇİÇEK” soyadını taşır.

Babasının Sivaslı Hüseyin GENCOĞLU olduğunu söyler Cemile Cevher.

Hüseyin GENCOĞLU daha sonra soyadını değiştir. Babasının soyadını neden değiştirdiği konusunda bir şey söylemez bize Cemile Cevher.

Ancak Hüseyin GENCOĞLU’ nun Zaralı ve Alevi olduğunu, kızı Cemile’nin kulağına hoş gelen sadadan, müziğe yatkınlığından ve onu küçük yaşta alıp Cümbüş Cemal’ e götürme hoşgörüsünden çıkarabiliyoruz.

Baba Hüseyin belki de bu konuyu aile içinde hiç dile getirmedi, ama Cemile Hanım Alevi halk müziğinin köşe taşlarından olan Ali Ekber ÇİÇEK ile evlenmesini şöyle anlatır Hakan ŞEN’ in yaptığı son söyleşide:

“Benim bir sıkıntım olmadı. İstanbul’ a geldikten sonra Ali Ekber ÇİÇEK ile evlendim. Kendisi Aleviymiş. Bizim bir akraba vardı “seni Alevi’ye vereceğim, Ali Ekber’e vereceğim” diyordu. Neyse sözünü yerine getirdi. Ali Ekber’le evlendik. Sekiz sene evli kaldık, fakat yürümedi. Yürümemesinin sebeplerinden biri de çocuğumuzun olmamasıydı.”   

Cemile Cevher’ i Ali Ekber ÇİÇEK ile tanıştıran akrabası hem Ali Ekber ÇİÇEK’ in hem de Cemile Cevher’ in baba tarafından Alevi olduğunu çok iyi biliyor olmalıdır.

Ayrılmalarının bir sebebi de çocuklarının olmamasıydı, derken çoğu kaynak bunu tek sebep olarak gösterir. Oysa Cemile Cevher bunun başka sebeplerden bir sebep olduğunu ifade eder. Başka sebepler nedir, bilemiyoruz.

Radyo ve sanat çevrelerinden gelen baskı mıydı? Evdeki yaşayış kültürü mü?

Ancak, Cemile Hanım’ı müzik ile tanıştıran Sivaslı Baba Hüseyin ise, Ali Ekber ÇİÇEK’ i de sanatsal anlamda müzik ile tanıştıran halasıydı.

Cemile Cevher evli olduğu süre içinde Ali Ekber ÇİÇEK ile sanatsal açıdan birbirlerini beslerler.

Öyle ki, Karadeniz sesine ve havalarına hakim olan Cemile Cevher ÇİÇEK yaptığı 45’lik plağın adını HAYDAR HAYDAR koyacak kadar kendini hem Ali Ekber ÇİÇEK’ e hem de Alevi müziğine yakın hisseder.

Bununla da yetinmez, Ali Ekber ÇİÇEK derlemelerini notaya alır.

Bununla da yetinmez Cemile Hanım, oturup bir de ortak bir plak yapar, düet yapar Ali Ekber ÇİÇEK ile: AL ALMA GÖNÜL ALMA

KISKANAN VAR MI?

Azeri Türküler söylediği için kendisini kıskandıklarını söyleyen Cemile CEVHER yanına bir de Alevi nefesleri ve deyişleri için şekillenmiş sesiyle eşi Ali Ekber ÇİÇEK’ i alır ve bir Azeri Türküye plak yaparlar. Kıskanan var mı acaba, sanmam.

 

                                            Al alma gönül alma plak kapağı


Haydar Haydar 45’lik plak kapağı

SON SÖZ

Cümbüş ile başladık, cümbüş ile bitirelim.

“Kurucumuz olan Zeynel Abidin Bey, 20. yüzyılın başında ”Cümbüş” aletini icat etmiştir. Doğu müziğinin udu ile batının banjosunun sentezi denebilecek bu enstrüman, her tür müzik ile çalınacak niteliktedir.”

Burada sanatsal anlamda, müzik anlamında güzel bir doğu/batı sentezinden söz edilir.

Cemile Cevher Hanım’ın Ali Ekber ÇİÇEK ile kısa da olsa evlilikleri bir sanatsal sentez yaratmıştır.

Cemile Cevher ÇİÇEK en çok kemençe ustası Maçkalı Hasan ile düet yapmıştır.

Gümüşhane’den doğan Harşit Çayı Trabzon boyunca, oradan Giresun’a ve oradan Ordu – Gürgentepe’ye kadar koca bir Çepni Kültürü’nün izlerini taşır.

Çepniler Anadolu’ya giriş yapan Oğuz Boylarının en büyüğüdür ve Gümüşhane – Kürtün – Güvenç Abdal Ocağı merkezli Alevi kültürünü taşırlar.

Temel müzik aletleri ise tıpkı Anadolu Alevilerinde bağlama olduğu gibi, aslında bir “aşık müzik aleti” kemençedir.  

Cemile Hanım kemençede bulduğu aşık ezgilerini daha sonra Ali Ekber ÇİÇEK’ de bulmuş olmalıdır.

Bu sentezin özü bir başka anlamda bağlama/kemençe sentezidir.

İkisinin de ruhu şad olsun

 


 

 

25 Haziran 2021 Cuma

II. MÜRŞİLİ’NİN VEBA DUASI VEYA HATTUŞA’DA AŞKIN “T” HALİ

 Yazının icadını Sümerlerle başlatırsak eğer, şiirin başlangıcını da Hititlerle başlatabilir miyiz?

Ya da ilk şiiri kim yazdı? Ne yazdı? Taşa veya ağaç gövdelerine veya Çatalhöyük’te evlerin duvarlarına bırakılan işaretler, resimler, damgalar şiirin temeli sayılabilir miydi?

Olağandışı bir hal, harika bir doğa manzarası, savaş ve kıran, bir ülkeyi bile yok edebilecek büyüklükte salgınlar ve kırımlar yoğun bir duygulanımla şiire, romana, tiyatroya, sinemaya, güzel sanata dönüşür.

Şiir burada sözün en yoğun, bir o kadar da en tasarruflu halidir ve bir kelimeyle, bir söz dizimi ile çok şey anlatır okuyana.

Deha ile delilik arasındaki gidiş gelişler, sanat ile yaratma arasındaki ilişkiler gibidir. Ağır bir hastalık, bir doğa olayı, halüsinasyonlar, yüksek ateş sırasında söylenenler şairlere, kahinlere, peygamberlere atfedilir hep.

EDEBİYATIN BAŞLANGICI

“Mürsilis kendi bünyesine karşı da savaşmak zorunda kalıyor. Vücutça pek sağlam biri değildir. Ayrıca, konuşma zorluğu da çekmektedir. Hayatında dinin kendisi için çok derin nitelikte bir sorun haline geldiği anlaşılıyor. Kişiliğinin bu yanını öğrenmemizi sağlayan –veba duası- yazılı metinler var; bu metinleri edebiyatın başlangıcı olarak kabul etmemiz gerekir…”[1]   

Hititlerle ilgili TANRILARIN VATANI ANADOLU kitabının yazarı C.W.CERAM, MÖ 1334-1306 tarihleri arasında Hitit Kralı olan II. Mürşili için bunları yazıyor.

“Hayatının bir bölümünde bir konuşma bozukluğu ile yaşamak zorunda kalan II. Mürşili’ nin konuşma bozukluğu Hitit tabletlerinde aşağıdaki şekilde ifade edilir: Ben korktum ve ağzımdaki kelimeler azaldı ve kelime(ler) dudaklarımdan biraz az sayıda döküldü….ve ağzım beni tamamıyla terk etti (kelimesi kelimesine: ağızım bana yana gitti).”[2]

Metin ALPARSLAN doktora tezinin ilerleyen bölümünde II. Mürşili’nin konuşma bozukluğuna neden olan olayı aktarır Hititçe metinlerinden.

“(Güneşim) Murşili, Büyük Kral (şöyle) (der): Ben (eskiden) Kunnu’nun harabesine (yürüdüm.) (Burada) bir fırtına çıktı ve Fırtına Tanrısı [(korkunç) (bir şekilde) göğü (inletti.) Ben korktum, ağ[(zımdaki) kelime(ler) [(azaldı) ve kelime(ler) biraz [(nadir) yukarı çıktı (dudaklarımdan döküldü). Bahsedilen olayı ben u[(nu)]ttum (onunla ilgilenmedim). Ardından yıllar g[(eçti)kten sonra ilgili olay geldi (ve) bana rüyamda görünmeye b[(aşlad). Ve rüya içinde tanrının eli bana ulaştı (dokundu) ve ağızım beni (tamamıyla) terk etti.”[3]

II. Mürşili sonraki krallık döneminde tarihin bildiği ilk şiirsel metni, “Veba Duasını” yazar.

II. Mürşili’ ye bu şiirsel metni yazdıran onda uzun süren bir konuşma bozukluğuna neden olan bir “doğa olayı, fırtınalı bir gece, şiddetli gök gürültüsü, yıldırım çarpması mıydı,” yoksa yaşadığı bir travma mıydı? Gün dönümlerinde Hattuşa coğrafyasında bulunursanız, II. Mürşili’ nin karşılaştığı kadar olmasa da insanı ürküten doğa olaylarıyla karşılaşabilirsiniz.

Sonuç ve sebep yer değiştirse ne değişir, ortada edebiyatın başlangıç metni sayılabilecek şiirsel bir metin durmaktadır.

“Bunları (Tevrat’ın yüksek şiir gücünü gösteren bölümü) “Hiob Kitabı”*) ile karşılaştırabiliriz; soyut ölçüler içinde bu karşılaştırma belki doğru olmaz, ama acılar içinde kıvranarak bütün içtenliğiyle dua eden insanı gözümüzün önüne getirirsek, böylesine bir karşılaştırma hiç de uyarsız görünmeyecektir. Her şey bir yana “Mürsilis’in veba duası” insan ruhunu saran bir anlatım gücüne sahiptir.”[4]  

II. Mürşili’ de konuşma bozukluğunun nedenini az çok tahmin edebilsek de ona edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bu şiirsel metni yazdıran neden neydi?

“Hititler’de insanlara bulaşan tüm hastalıkların, tanrılar tarafından gönderildiğine inanılmaktaydı. Dolayısıyla başta kral olmak üzere, insanların tanrılara karşı işlenen hatalarından kaynaklanmaktadır. Ülkeye zarar verme yönünden en çok korkulan hastalık da “salgın hastalıklar”dı. Yukarıda da açıklandığı gibi Hititler’de bu hastalık türüne genel olarak “henkan-/hinkan” adı verilmekteydi. Diğer hastalıklarında olduğu gibi, salgın hastalıkları iyileştirmek için de dinsel yollar seçilirdi. Bu yollardan biri ise, dualardı.”[5]

Hastalığın, salgının, burada vebanın “tanrılar tarafından” gönderildiğine inanıldığını okuyoruz, bunun nedeni de “tanrılara karşı işlenen hatalar” oluyor.

O halde tanrılara karşı işlenen hatalar neydi? II. Mürşili koca Hitit Ülkesi’ni kırıp geçiren salgının, vebanın nedeni olarak tanrılara karşı işlenen suçu veya suçları biliyor muydu?

Tıpkı Tevrat’ta geçen Hiob-Eyüp Kitabı’nda yazıldığı gibi, Eyüp de çocuklarının tanrılara karşı bir günah işlediğini ve şeytanın ona vereceği her türlü cezaya razı olduğunu göstermek ister.

II. Mürşili ise Hitit Ülkesi’ ni bir uçtan bir uca kırıp geçiren vebanın son bulması için “günahlarına” karşı büyük tanrıya dua eder. Dua şiirsel bir metin gibidir.

Bütün dinlerdeki dualar bir ritm, bir okunuş ritmi ile yazılır. Bunun halk kültüründeki karşılığı ise “ağıtlardır.”

Huşu içinde dua eden birisinin ağıt söylediğini sanırız. Mersiyeler, Kerbela anmalarında söylenenler, Budist ve Hindu tapınaklarında okunanlar, Altaylarda yaşayan şamanların seslenişleri, Tevrat’taki Ağıtlar Kitabı şiirsel metinlerin ağıt ile söylenmesi gibidir.

Anadolu insanının doğal felaketler, kıranlar, ölümler, depremler, hastalıklar, savaşlar nedeniyle kayıplarına söyledikleri de kökleri çok uzaklardan günümüze kadar gelen ağıtlar değil midir?   

II. Mürşili de vebanın babası 1. Şuppiluliuma’ nın işlediği günahların sonucu olarak tanrılar tarafından gönderildiğine inanmaktadır. 

“II. Murşili’nin 1. Veba Dua’sından öğrendiğimize göre, Şuppiluliuma önceleri kardeşi Tuthaliya’ ya sadakat yemini etmiş, fakat daha sonra bu yemini bozarak tahtı zorla ele geçirmiştir.”[6]

Neydi ve nasıl bir duygulanımla yazılmıştı edebiyatın başlangıcı sayılabilecek, insan ruhunu saran bir anlatım gücüne sahip o şiirsel metin? II. Mürşili’ nin aşağıdaki Veba Duası’ndaki şiirsel akış günümüze kadar eksilmeden gelmiştir.

 Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, benim efendim,

Ve ey siz, benim efendim olan bütün tanrılar!

Doğrudur,

İnsan günah işler.

Benim babam da günah işledi.

Hatti’nin fırtına tanrısının, benim efendimin sözünü dinlemedi.

Ama ben, ben hiç günah işlemedim.

Doğrudur,

Babanın günahı oğluna da geçer,

Bana da babamın günahı geçti.

Şu an Hatti’nin fırtına tanrısına, benim efendime

Ve efendim olan bütün tanrılara iletirim ki,

Doğrudur, biz bunu yaptık.

Ve şimdi ben, babamın günahını doğruladığıma göre,

Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, EY BENİM SAHİBİM,

Ve ey benim sahibim olan bütün tanrılar

Niyetleriniz artık değişsin!

Artık benim için de yeniden dostça şeyler düşünün!

Ve artık vebayı Hatti ülkesinden kovun!

Ey tanrılar, siz ki benim sahibimsiniz,

Eğer Tudhaliyas’ın kan öcünü almak istiyorsanız,

Bilin ki,

Tudhaliyas’ı öldürenler,

Döktükleri kanın kefaretini ödediler,

Ve Hatti ülkesi dökülen bu kan yüzünden yok olacak duruma geldi,

Böylece Hatti ülkesi de kefaretini ödemiş olmadı mı?

Eğer bu kefareti ödemek sırası bana gelmişse,

Ben de şimdi bütün ailemi bu günahtan

Ve bu kefaretten kurtarmak istiyorum.

Ve siz ey tanrılar, sizler ki benim efendimsiniz,

Artık öfkeniz yatışsın.

Ey tanrılar, benim sahibim olan tanrılar,

Artık bana karşı yine eskisi gibi iyilikler düşünün.

Dileğim huzurunuza varmaktır,

Huzurunuzda dua ettiğim için beni,

Kötü hiçbir şey yapmadığım için dinlemelisiniz

Bir zamanlar yanlış yola sapanlardan

Kötü işler yapanlardan

Hiç kimse kalmadı artık.

Hepsi öldü çünkü.

Ama babamın günahı bana bulaştığı için,

Yalnızca bunun için

Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim,

Sizlere Ülkem için,

Ülkemi vebadan kurtarmanız için

Kefaret kurbanları sunuyorum,

Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim,

Ruhumdan bu korkuları alın benim.[7]

HATTUŞA’DA AŞKIN “T” HALİ

Sarıçiçek Dağları’ndan doğarak, Yazır Köyü’nün içinden geçip gelen Yazır Deresi Hattuşa’ ya hayat veren Budaközü Çayı’ndan sonra Hattuşa’nın içinden geçen ve suyu hiç eksilmeyen ikinci bir akarsudur.

Yazır Deresi zaman zaman sel felaketlerine, taşkınlara neden olan sular taşır.

Öyle ki Yazır Deresi’nden karşıya, harman yerine, 1906 yılından beri kazılan Hattuşa kazı alanına ulaşmak bile büyük sorun olur taşkın ve sel zamanlarında.

Hititler, Hattuşalılar böyle durumlarda, sel ve taşkın anlarında, Yazır Deresi’ni nasıl geçiyorlardı, bilemiyoruz, ama onların ardılları olarak Hattuşa’da yaşayan Boğazkaleliler’in böyle durumlarda Yazır Deresi’ni “Kör Omo’ nun” kılavuzluğunda geçtiğini söylesek, kimse inanmaz bize.

Asıl adı Ömer olan Boğazkalelilerin “Omo’su” doğuştan iki gözü de kör olan bir köylüdür.

Yazır Deresi bir gün yine taştığında ve üzerindeki derme çatma tahta köprü sele gittiğinde, çok şükür ki kimse hayatını kaybetmez, ama köprüden geriye sadece bir tek kiriş kalası kalır. Kimse o kalasın üzerine çıkarak karşıya geçmeye cesaret edemez.

Kör Omo düşer Boğazkalelilerin önüne ve bastonuyla kiriş kalası yoklayarak el ele tutuşmuş köylüleri derenin karşısına geçirir.

 

Yazır Deresi üzerindeki köprü, selden önceki hali-1958

Boğazkaleliler bu sel felaketini neye yorarlar bilemeyiz? Tanrıya karşı bir hata mı yapılmıştır, kim bilir ki?

Neyse ki can ve mal kaybı olmaz ve belki de Tanrı Kör Omo vasıtasıyla Boğazkale’ye bir yardım eli uzatır.

AŞKIN SAHASI

Şair öyle söyler, “aşk iki kişiliktir”*) der. İki kişinin olan sahaya, aşkın sahasına girilmez. Günahı çoktur. Cinayete varan sonuçları çıkar, görülmüştür.

II. Mürşili’den bu yana şiir yazılır.

En güzel şiiri kimin yazdığını bilemeyiz. Ama başta da söyledik, taşa, toprağa, ağaca, kayaya bırakılan bir iz, bir işaret, bir damga bazen sayfalar dolusu şiirden, ciltler dolusu aşk öykülerinden daha etkili, daha çarpıcı olabilmektedir.

HATTUŞALI ŞAİRİN GÖRÜNMEZ ELİ

Yazır Deresi ıslah edilir. DSİ dereyi U şeklinde beton bir kanal içine alır. Dere üzerindeki ahşap kirişli köprü kaldırılır, yerine betonarme ve iki yanı korkuluklu bir köprü yapılır.

Korkuluğun Hattuşa ören yerine doğru gidiş yönünde sol tarafına bir uyarı levhası asar DSİ.

Levhanın zemini klasik DSİ yeşilidir. Üzerindeki beyaz yazıda

“T’AŞKIN SAHASINA GİRMEK YASAKTIR” yazılıdır.

Hattuşalı, kim bilir belki de Hattili görünmez bir el yazının sol köşe başındaki tek bir harfi, “T” harfini, bükerek kapatıp adeta sayfalar dolusu aşk şiirlerine kafa tutan bir şiirin başlangıcını yazmış olur, Şair Ataol BEHRAMOĞLU’ nun “Aşk İki Kişiliktir” şiirine nazire yaparcasına.

Levhanın sol köşesinin bir traktörün kasasının çarpmasıyla büküldüğünü düşünmeyin, levhayı yakından incelerseniz, bunu görünmez bir elin, o şair elin yaptığını anlarsınız.

İki binli yılların başında bir Hattuşa gezisindeyiz. Yanımdaki üç arkadaşımdan birisi de Özlem GÜVENÇ arkadaşımdır.

Özlem GÜVENÇ

Yıllar sonra, geçen sene,2020 senesinde, Boğazkale Belediyesi Yazır Deresi’nin üzerindeki bu köprünün korkuluklarını yeniden elden geçirdi, kanalı temizledi.

Her gün sabah yürüyüşü için Hattuşa ören yerine giderken gülümseyerek okuduğum o “kült” sözün bulunduğu levhanın köprü korkuluğundan sökülmüş ve korkuluğun boyanmış olduğunu fark ettim.

Hemen sağa sola, kanala baktım.

Bir Hitit buluntusu kadar kıymetli olmasa da bu kült sözün üzerinde bulunan o DSİ yeşili boyalı levhayı bulmam gerekiyordu. Ne aradığımı ve neden aradığımı kimseye fark ettirmeden levhanın peşine düştüm.

Bulamadım.

Son çare olarak belediyenin garajında atıl durumda olan malzemelerin bulunduğu yere bakmak geldi aklıma.

Belediye Çavuşu Şükrü ÖZEL’ i buldum. Levhadan söz ettim. Anlamadı, ama bizim hurdalığa bir bak, dedi.

Umutsuzca hurdalığa gittim. Şükrü Çavuş eksik olmasın, ben hurdalığa gitmeden oradaki görevliye talimat vermiş ve görevli de levhayı bulmuş, beni bekliyor.

İşte o kült sözün yazılı olduğu levha orada, masanın üzerinde duruyor.

Nasıl mutlu oldum, anlatamam, sanki dünyanın en güzel aşk şiirinin yazılı olduğu çok eski el yazması bir şiir kitabına sahip olmuştum. Kitabı elime almıştım.

Hemen eve gittim. Levhayı evin girişine, duvara astım.

Gün gelir belki de levhanın sol köşesini bükerek derin bir şiire imza atan bu görünmez elin sahibi telif hakkı talep eder gibi, gelip levhayı benden ister ve levha gerçek şairine kavuşur.

 

Kült söz duruyor, şairi henüz ortaya çıkmadı  

Belki de o şair çıkar gelir ve adını levhanın sağ alt köşesine yazar veya imzasını atar.

Edebiyatın, şiirin başlangıç sözlerini “Veba Duası” olarak söyleyen II. Mürşili’ den bu yana çok zaman geçti.

Ancak aşk nerede olursa olsun, Hattuşa’da dahi olsa, hala yakıcı, hala ayakta ve hala iki kişilikti.

Muhabbetle,

 *)Aşk İki Kişiliktir

Değişir yönü rüzgarın

Solar ansızın yapraklar;

Şaşırır yolunu denizde gemi

Boşuna bir liman arar;

Gülüşü bir yabancının

Çalmıştır senden sevdiğini;

İçinde biriken zehir

Sadece kendini öldürecektir;

Ölümdür yaşanan tek başına,

Aşk, iki kişiliktir.

Bir anı bile kalmamıştır

Geceler boyu sevişmelerden

Binlerce yıl uzaktadır

Binlerce kez dokunduğun ten;

Yazabileceğin şiirler

Çoktan yazılıp bitmiştir;

Ölümdür yaşanan tek başına.

Aşk, iki kişiliktir

Avutmaz olur artık

Seni bildiğin şarkılar;

Boşanır keder zincirlerinden

Sular tersin tersin akar;

Bir hançer gibi çeksen de sevgini

Onu ancak öldürmeye yarar:

Uçarı kuşu sevdanın

Alıp başını gitmiştir;

Ölümdür yaşanan tek başına.

Aşk, iki kişiliktir.

Yitik bir ezgisin sadece

Tüketilmiş ve düşmüş gözden;

Düşlerinde bir çocuk hıçkırır

Gece camlara sürtünürken;

Çünkü hiç bir kelebek

Tek başına yaşamaz sevdasını,

Severken hiç bir böcek

Hiç bir kuş yalnız değildir;

Ölümdür yaşanan tek başına,

Aşk, iki kişiliktir.

Ataol Behramoğlu

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] TANRILARIN VATANI ANADOLU-C.W.CERAM-TÜRKÇESİ: ESAT NERMİ ERENDOR-REMZİ KİTABEVİ

[2] METİN ALPARSLAN-II. MÜRŞİLİ VE DÖNEMİ-YAYINLANMAMIŞ DOKTORA TEZİ

[3] ALPARSLAN, AGE

[4] CERAM, AGE

*) Hiob-Eyüp (blogger notu)

[5] ALPARSLAN, AGE

[6] ALPARSLAN, AGE

[7] CERAM, s.111-112, AGE