2 Aralık 2020 Çarşamba

DERSİM’E YOLCULUK (İKİNCİ BÖLÜM)

 

UZUN İNCE BİR YOL

HATTUŞA – YOZGAT ARASI

20 Kasım, Cuma

Bu bölümün başlığını sık sık yapmış olduğumuz gibi bir ustadan alıyoruz, Aşık Veysel’den, onun ölümsüz eseri “Uzun İnce Bir Yoldayım” eserinden.

Sabah erken denecek bir saatte yola çıkıyoruz.

Ne zaman Hattuşa’ dan Yozgat’a gidecek olsak hep o kadim, Hititlerin Kuzey Kapadokya’ ya giderken kullanmış oldukları yolu kullanıyoruz.

Dört kilometre sonra Derbent Köyü ile birlikte Yozgat il sınırı başlıyor.

Hattuşa’ ya binlerce yıl bereket saçan, içme suyu sağlayan ve Hattuşa’daki iki ulu kayanın arasından (Büyük Kale ve Büyük Kaya), Kayalı Boğaz’dan akıp giden Budaközü Çayı işte bu köyün batı tarafındaki çam ormanlarından doğuyor.

Budaközü Çayı ovalara bereket saçarak bir zamanlar “Budaközü” diye ilçeye adını verdiği Sungurlu’ dan geçerek yine Sungurlu’ ya bağlı Kavşut Köyü’nde Kızılırmak’ ın en büyük kolu olan Delice Irmağı’ na kavuşuyor.

İnsan gözü kapalı Anadolu coğrafyasında dolaşmış olsa, duyduğu veya okuduğu coğrafi isimlerden hareketle orada nasıl bir coğrafya olduğunu hemen anlar.

Kavşut Köyü de öyle, iki suyun kavuşumu, kavuştuğu yer.

Derbent Köyü de öyle.

Anadolu halk ağzında “derbent” yerine “devrent” dense de, “derbent” kelimesinin anlamını bilirseniz, o adın o köye veya yöreye boş yere verilmemiş olduğunu anlarsınız.

Anadolu’ da önünde veya sonunda derbent veya devrent adı geçen o kadar çok köy, yer adı, kasaba, dağ vardır ki.

Kim unutur İznik’ e gidişlerimizde içinde durup ulu çınar altında çay içtiğimiz “Kız Derbent Köyü’nü?”

Geçit, kale, demektir “devrent.”

Feodal dönemde ve yakın tarihe kadar Osmanlı ayanlık, voyvodalık, beylikler yanında “derbentlikler” de dağıtmıştır bolca.

Sınırdaki bir derbent aynı zamanda karakoldur ve derbentliği alan kişi gelen geçen bütün kervanlardan, insanlardan payını alıyordur.

Ama ille de yüreğimizi “Devrent Deresi” türküsü yakar.

Bugün 1967 yılında yapılan sulama barajının suları altında kalan Denizli – Buldan ilçesi Derbent Köyü’nde geçen gerçek bir olay üzerine yakılan ağıt bizim de dilimize çokça dolanır.

DEVRENT DERESİ

Devrent deresine duman bürüdü.
Yedi deveyinen Musa yürüdü.
Musa’nın ciğeri mosmor oldu çürüdü.

Devrent dereleri dar geldi bana.
Vadesiz ölümler zor geldi bana.

Devrent deresinde cıvgınlar esti.
Elimi kolumu poyrazlar kesti.
Feleğin bizlere bu mudur kastı.

Ağlasın ağlasın anam ağlasın.
Tülü mayaları Dudu bağlasın.

Derleyen ve notaya alan: Nuri BALKAR

…/…

Derbent Köyü arkamızda kalıyor, bir sırta geliyoruz.

-Bak Dostum, bu şu anda üzerinden geçtiğimiz sırta yağan yağmur suyu sol tarafa akarsa Kırım Köyü dereleri boyunca akar, Alaca Çayı’na oradan Çekerek Irmağı’na ve oradan da Yeşilırmak’ a karışır.

Yağmur suyu sağ tarafa akarsa Bişek Köyü dereleri boyunca akar ve Killik Özü Deresi’ni de alarak Delice Irmağı’na oradan da Kızılırmak’a karışır.

Sırtı geçiyoruz.

Tam karşımızda Sungurlu dahil yörenin en yüksek noktası olan 1683 metre rakımlı KABAK TEPE duruyor.

70’li yılların başları Anadolu’ ya ve köylere ulusal şebekeden elektrik verilmeye başlandığı yıllardır.

Sungurlu Belediye teşkilatı 1866 yılında kurulmuş olmasına rağmen, evlere elektrik 1970’li yıllar da bile henüz düzenli olarak verilemiyordu.

Özellikle kış aylarında sık sık kesilen elektriklerin arıza nedeni çoğunlukla elektrik hatlarının kopmasından kaynaklanırdı.

Elektrik hatları ise en çok Kabak Tepe’den geçen hatlarda kopardı, zira siz bakmayın öyle 1683 metre rakıma, o yörede kış aylarında yolda kalmayan, esen fırtınayı bilemez, anlayamaz.

Bu nedenle benim kuşağım dahil, elektriğin Sungurlu’ ya gelmeye başladığı 70’li yıllardan itibaren herkes Kabak Tepe’yi iyi bilir.

İyi bilir derken, yeni yeni başlayan TV yayınlarında ilk yayınlanan dizilerin olmadık bir yerinde kesilen elektriğin nedeni mutlaka Kabak Tepe’ ye bağlanırdı ve Kabak Tepe benim kuşağım dahil, benden önceki kuşaklarda çok kötü bir üne sahipti.

…/…

Yozgat’ a kenar mahallelerin sokaklarından geçerek varıyoruz.

Tam meydandaki saat kulesi Sungurlu’ da bulunan saat kulesinin adeta ikizi, zira iki saat kulesini de yapan usta aynı ustadır, Şakir Usta.

Sungurlu Saat Kulesi 

Yozgat Saat Kulesi

Sungurlu Saat Kulesi 1891 yılında yapılmış olmasına karşılık, Yozgat Saat Kulesi 1908 yılında yapılmıştır.

Her şey bir yana, hep diyoruz ya, bizim için akılda kalan hikayelerdir diye, işte Yozgat Saat Kulesi için akılda kalıcı bir hikaye.

Saat kulesinin çanı tek parça ve tam 288 kilodur.

Bu ağırlıkta bir çanı kuleye çıkaran ise Hamal Kör Musa’dır. Kör Musa bu mucize iş karşılığında 2 kırmızı lira kazanmıştır.

Yozgat’ ta kalamıyoruz.

Salgın var ve bizim her Yozgat gezimizde o Çapanoğlu Camisi yakınında bardak bardak salep içtiğimiz kahvehanede kapalı.

O zaman yola devam, salebi Yozgat’ ta içemediysek, benim de ilk duyduğumda çok şaşırdığım ve bir şey daha öğrendim dediğim, Türkiye’nin en iyi salebinin yetiştiği Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine doğru yol alıyoruz.

AKDAĞ SALEBİ – TOPRAĞIN BİR MUCİZESİ

Akdağmadenliler ilçelerine kısaca “Akdağ”, diyorlar.

Biz de öyle diyelim ve madem ki yolumuzu Akdağ’a doğru döndürüyoruz, bu yolculuğun, DERSİM’ E YOLCULUK’ un yol güzergahının da böylece kendiliğinden belirlendiğini söyleyelim.

HATTUŞA-YOZGAT-AKDAĞMADENİ-YILDIZELİ-SİVAS-HAFİK-ZARA-DİVRİĞİ-KEMALİYE-ÇEMİŞGEZEK-PERTEK

Akdağ’ a öğlene doğru varıyoruz.

Karnımız acıkıyor.

Yanımıza yolluk yiyecek bir şeyler almamıza rağmen, ille de bir Akdağ salebi içelim, diyoruz.

Fakat ironi midir, bilinmez, Türkiye’nin en iyi salebinin yetiştiği ilçede, Akdağ’da salep içecek hiçbir yer bulamıyoruz.

Tıpkı dünyanın en iyi çaylarının yetiştiği ve Anadolu’ya da oradan geldiği bilinen Gürcistan’ da çay içme kültürünün olmayışı gibi.

Neyse, umutsuzca araç içinde Akdağ sokaklarında gezinirken tam da artık ilçeden çıkmaya karar verdiğimizde yolun sağında açık mı kapalı mı olduğu belli olmayan bir pastane görüyorum: PETEK PASTENESİ

Selman araçta kalıyor. Ben gidip hızlıca pastaneye bakıyorum, açık.

Servis yapıp yapmadıklarını soruyorum.

Yapıyorlar.

Ve en can alıcı soru geliyor:

-Salep var mı?

-Var

-Ama Akdağ salebi?

-Var

-Ama bi on dakika beklemeniz, kazanı ısıtmam gerekir.

-Tamam

Hemen koşarak Selman’ a haber veriyorum.

Selman aracı az ileriye park ederek pastaneye giriyor.

Biz salebi beklerken, tezgaha tepsi tepsi sıralanmış kuru pastalara ve fırından taze çıkmış patatesli ve peynirli böreklere bakıyoruz.

Karnımızın acıkmış olduğunu fark ediyoruz.

…/…

-Merhaba Ayhan kardeşim.

-Merhaba Abi.

-Ben on gün kadar önce pastanenize gelip salep içip, sizinle sohbet eden iki kişiden biri olan Recep, hatırladınız mı beni?

-Hatırladım Abi.

-Nasılsınız?

Pastane sahibi ve işletmecisi Ayhan Bey’ in sesinde bir gariplik var, sanki iyi değil gibi.

-İdare eder Abi.

-Hayırdır, bir şey mi oldu?

-Evet Abi, on gündür yatıyorum, şükür iyiyim, ama bu corana virüsü beni de yakaladı.

Biz tam da on gün önce, yani pastacı Ayhan Bey’in virüse yakalandığı gün, onun pastanesinde en az bir saat kalıp, börek yiyip, çay ve salep içmiştik.

Ama o kadar tedbirliyiz ki.

Ben bile araçta seyahat ederken Selman’ın yanında değil, arkada çaprazında oturuyorum.

…/…

Salepler geliyor, dumanı üzerinde.

-Adınız neydi?

-Ayhan Abi.

-Ya Ayhan Ustam, koca Akdağ’ da açık bir pastane bulamadık salep içmeye.

-Abi pastane bulsanız da, kimse salep yapmaz ki benden başka.

-Nasıl ya, Akdağ’da kimse salep içmez mi?

-Yok Abi.

-Evlerde de mi içilmez?

-Yok Abi.

-Akdağ köylüleri salebi sadece toplayıp satar, bi ben yapıp satarım salebi Akdağ’da.

-Desene tam yerine gelmişiz.

-Evet Abi, öyle olmuş.

Yozgat’ a Yurt Gezginleri ile her gittiğimizde salep içiyoruz, sorduğumuzda içtiğimiz salebin Akdağ salebi olduğunu söylediklerinde ilk önce çok şaşırmıştık, zira biz salep denince akla ilk önce Kahramanmaraş gelir, diye bilirdik.

-Yozgat’ ta içtiğimiz salep de Akdağ salebiymiş ve gerçekten çok güzeldi.

-Abi bir yanlışlık olmalı.

-Neden?

-Abi Yozgat dahil bütün Türkiye’ ye Akdağ salebini ben veriyorum.

-Nasıl olur?

-Evet Abi, ben Yozgat’ ta kimseye Akdağ salebi vermiyorum.

-O zaman şimdi Akdağ salebini içer ve farkı anlarız.

…/…

Gerçekten de daha ilk yudumda Akdağ salebi her bakımdan kendini gösteriyor.

Anlıyorum ki, bize Yozgat’ ta Akdağ salebi diye ikram edilen salep Akdağ salebi değil.

…/…

-Peki bizim Yozgat’ ta içtiğimiz salep nerenin?

-Orasını bilemem Abi, ama Türkiye’ de salep işi Bucaklıların elindedir.

-Burdur – Bucak yani.

-Evet Abi.

-Nasıl olur, Bucak neresi Akdağ neresi?

…/…

Pastacı Ayhan Usta ile sohbet ilerledikçe sorular da geliyor aklıma.

Akdağ salebi toplanıp kurutulduktan sonra özel değirmenlerde çekilmek üzere Bucak’ a gönderiliyor.

Orada çekilen Akdağ salebi buraya geri geliyor ve buradan satışa veriliyor.

Akdağ salebinin kilosu şu an 1.250,00 TL.

Bucak’ a Türkiye’nin her yerinden salep geldiğini, gelen bütün salebin orada harmanlandığını, ona göre bir fiyat belirlendiğini, aktar ve marketlerde satılan salebin Bucak’ta hazırlanan harmanlar olduğunu anlatan pastacı Ayhan Usta en çok da artık hepsi birer paragöz olan ve mevsiminden önce hasat ve kurutma kurallarına uymadan salep toplayan köylülerden çok şikayetçi olduğunu söylüyor.

Biz de kendimize Akdağ salebi alalım, diyoruz, ama bundan vazgeçiyoruz.

-Peki ustam, Akdağ salebini diğer saleplerden çıplak gözle nasıl ayırt edebiliriz?

Ayhan Usta sağ el baş ve işaret parmağı arasına bir zerre toz salep alıyor ve onu bir damla suda ıslatıyor.

Sonra bizi pastanenin camlı girişine götürüyor, bakın diyor.

Usta salepli elini havaya kaldırıp sanki havaya bir şey atıyormuş, gibi yapıyor.

-Şu an güneş yok, güneş vursaydı içeriye ben size Akdağ salebinin nasıl olduğunu gösterecektim.

-Nasıl?

-Salep eğer Akdağ salebi ise bu ısladığım ve havaya savurduğum salep yere düşerken bir örümcek ağının salgısı gibi sünerek, ipliksi bir şekilde düşer, ama şu an dükkanın içine yeteri kadar güneş ışığı gelmediğinden biz bu ipliksi durumu göremiyoruz.

Neler öğreniyoruz, neler?

Ayhan Usta bize Akdağ ile ilgili olarak Nida TÜFEKÇİ’ den de söz ediyor, biliyoruz, diyorum, onu kim bilmez.

Daha tam karşıda onun heykelini diktiler, diyor.

Biz de Ayhan Usta’ ya, Akdağ için bir de Kolsuz Agop’ tan söz etmeli, bilir misiniz Kolsuz Agop’ u ustam diye soruyoruz.

Bilmem Abi, diyor.

Ayhan Usta’ ya Kolsuz Agop’tan söz ediyoruz.


Akdağ-Ortaköy Salebi 

Yumrulu halde

Akdağ salebine doyuyoruz.

Böreklerin hakkını da vermek gerekir, yanımıza yolluk olarak da alıyoruz.

Pastaneden çıkarken Akdağ’ da Ermenilerden ve Rumlardan kalan sivil mimari örnekleri olup olmadığını soruyoruz Ayhan Usta’ ya.

Var Abi, diyor, hemen dükkanı çıkınca, sağa dönün, beton merdiveni çıkıp tekrar sağa dönün, birkaç yapı hemen karşınıza çıkacak.

Ayhan Usta ile vedalaşıyor ve bir daha Yozgat’ a gelişimizde önceden haber vermek kaydıyla salep içmeye mutlaka Akdağ’ a, Petek Pastanesi’ ne geleceğimizi söylüyoruz.

BİR BAKIŞTA AKDAĞ

Akdağ eski hapishane binası, şimdi İlçe Halk Kütüphanesi

Eski Ziraat Bankası binası

İstanbulluoğlu Kilise Cami-1907

Eski PTT binası

AKDAĞ’IN İNSAN HAZİNELERİ

KOLSUZ AGOP

NİDA TÜFEKÇİ

Eski sivil mimari örneklerini hızlıca bir gördükten sonra, şehrin tam ortasına kondurulan büyük usta Nida TÜFEKÇİ anıtını da görmeden gidemezdik.


Yozgat’ta bulunan anıt

Akdağmadeni’nde bulunan anıt

NİDA TÜFEKÇİ

Unutulmaz Yurt Gezilerimizden birini de büyük usta Nida TÜFEKÇİ anısına yapmıştık.

Sunumu yapan Zeynep HERKMEN arkadaşımız konuya çalışırken Nida Hoca’ya başlangıçta takındığı mesafeli tutumunu işin sonuna doğru değiştirdiğini söylerken, Nida TÜFEKÇİ’ yi bize çok güzel anlatmıştı.

Onu anlatacak ne bir söz ne de bir saz bulabilirsiniz.

O, söylenmesi, icrası ve saz ile çalınması çok farklı, çok kendine özgü tavrı olan Yozgat tavrını en iyi icra eden, en iyi çalan ve bizlere bir kültürel miras olarak bırakan kişidir.

Türk halk müziği bağlama ve ses sanatçısı, müzikolog (D. 1 Mart 1929, Akdağmadeni / Yozgat – Ö. 18 Eylül 1993, İstanbul). İlk ve ortaokulu Akdağmadeni, Yozgat ve Boğazlıyan’da okudu. 1950’de Ankara Maliye Okulunu bitirerek üç yıl kadar maliyeci olarak çalıştı. 1953’te açılan sınavla Ankara Radyosuna girerek Muzaffer Sarısözen’le birlikte “Yurttan Sesler” topluluğunda çalışmaya başladı. Yenimahalle Musiki Cemiyetinde ders verdi. 1959’da İstanbul Radyosuna geçti. 1962’de Neriman Altındağ Tüfekçi’yle birlikte “Yurttan Sesler Kadınlar Topluluğu’nu kurdu. İstanbul Radyosu Türk Sanat ve Halk Musikisi müdür yardımcılığına getirildi. 1971-76 yılları arasında Erzurum Radyosunda eğitmen ve denetçi olarak görev yaptı. TRT Müzik Dairesinin kuruluş çalışmalarına katılıp, bu dairenin başkan yardımcılığına atandı. Uzun yıllar TRT Denetleme ve Repertuar Kurulu Başkanlığı görevlerini sürdürdü. Derlediği türkülerden 1000 kadarının notasını yazarak halk müziği arşivlerine kazandırdı.

Nida Tüfekçi, 1976’da TRT’den ayrılarak Devlet Konservatuarı Türk Musikisi Bölümü kurucuları arasında yer aldı, öğretim üyeliği görevini üstlenerek birçok sanatçıya dersler verdi. TRT Ankara ve İstanbul radyolarında “Ozanlar ve Bölge Sanatçıları”, “Oyunlarımız Türkülerimiz”, “Türkülerin Dili”, “Halk Ozanları Geçiyor” gibi açıklamalı radyo programları hazırlayıp sundu.

Çeşitli halk müziği araştırmalarına ve değişik ansiklopedilere katkıda bulunan Tüfekçi'ye Folklor Araştırma Kurumu tarafından 1985 İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülü, Kültür Bakanlığı tarafından 1991 yılında Devlet Sanatçısı ödülü verildi. UNESCO’nun hazırladığı Dünya Müziği Tarihi adlı kitabın “Türk Halk Müziği” bölümünü yazdı. Eşi Neriman Tüfekçi’yle birlikte derlediği “Memleket Türküleri” adlı kitap 1963’te yayımlandı. 18 Eylül 1993 günü İstanbul'da öldü ve orada toprağa verildi.

KOLSUZ AGOP


Daha yaşarken çok az kimse “efsane” olur.

Onlardan birisi de kuşkusuz bütün dünyanın tanıdığı, bildiği KOLSUZ AGOP’ du.

1937 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Ermeni Kırımı yetimi olan Yozgat'ın

Akdağmadeni ilçesinden Kirkor Bey, annesi Yozgat’ın İğdere Köyü’nden Makruhi Hanım'dır. Ailesi 1938 yılında İstanbul'a göç edip Samatya semtine yerleşti.

Ailenin ilk çocuğu olan AgopKotoğyan, eğitimine SahakyanNunyan Ermeni İlkokulu'nda başladı. 1952'de ilkokulu bitirdikten sonra bir gümüş atölyesinde çalışırken makineye elini kaptırdı ve kangrene çevirince doktorlar kolunu omuz hizasından kesmek zorunda kaldı. Bu kazadan sonra hayatta kalmayı başardı ve Bezciyan Ermeni Ortaokulu'nda eğitime geri döndü. Lise öğrenimini Getronagan Ermeni Lisesi'nde tamamladı.

Lise yıllarında futbolla ilgilendi. Mahalli bir futbol takımı olan Samatya Gençler Kulübü kadrosunda yer aldı. Futbola üniversitede de devam etti.

1957'de girdiği İstanbul Tıp Fakültesi'nden 1963'te birincilikle mezun oldu.Kadro bulunmaması nedeniyle 1963-1964 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğinde gönüllü olarak çalıştı.

1964'te Cerrahpaşa Hastanesi'nin Deri Hastalıkları ve Frengi Kürsüsü’ nün ilk asistanı olarak kadroya alındı. 1967'de "DermatitisHerpetiformis" adlı uzmanlık teziyle deri ve zührevi hastalıklar uzmanı oldu. 1969'da üniversite tarafından Almanya'ya gönderildi. Dört ayda Almanca öğrendi ve Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji Kliniği'nde çalışmaya başladı. Bu klinikteki çalışmalarında malignmelanomların klinik ve histopatolojik incelemelerine ağırlık verdi. Aynı üniversitenin alerji ve histoloji bölümlerinde de çalıştı. Kliniklerde gösterdiği başarıdan dolayı, Alman Üniversite Kurulu'nun talebiyle okulda kalma süresi bir yıl daha uzatıldı. 1972'de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne döndü.

Yurda döndükten sonra 1973'te doçent, 1979'da "Akne Vulgaris Vakalarında İmmunolojik Araştırmalar" adlı teziyle profesör unvanını aldı. Almanca'dan sonra kendi çabasıyla, Fransızca ve İngilizce öğrendi. 2004'te emekli oluncaya kadar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde akademisyenlik yaptı. Cilt hastalıklarıyla ilgili iki kitap ve uluslararası dergilerde üç yüzden fazla makale yayınladı. Dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar verdi. Çeşitli ülkelerden gelen teklifleri şu sözlerle reddetti: "Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında kalmak, hatta vatan uğruna ölmeyi göze almak demektir."

2017 yılına kadar özel muayenehanesinde çalışmaya devam etti. Tedavi gördüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 13 Şubat 2018'de öldü.


…/…

Akdağmadeni’nden ayrılıp, Yıldızeli’ne doğru yola çıkıyoruz.

-Selman gözüm, henüz Yozgat topraklarındayız. Bu toprakları çıkmadan bir Yozgat türküsü açsan, mesela Nida TÜFEKÇİ’ nin derlediği ZİYA’NIN AĞIDI türküsünü.

-Tamam, olur.

-Ama türkü Bayram Bilge TOKEL’ den olsun, o da Yozgatlıdır ve bence Yozgat türkülerini en iyi icra eden kişidir.

-Tamam

Türküye konu olan ağıt gerçekte yaşanmış bir olaydan alınmıştır ve ağıdı yakan kadın Yozgat merkez Karacalar Köyü’nden Fikriye Hanım’ dır.

Başka bir blog yazımızın konu başlığı

‘’ FİKRİ(YE)MİN İNCE GÜLÜ ‘’

olacak, ama önce tamamlanması gereken ziyaretleri yapmam gerekiyor.

Fikriyeleri yazacağız, yüreğimiz dayanabilirse.

-Selman gözüm, Bayram Bilge TOKEL 30 yıl aradan sonra bin bir güçlükle ikna edilerek yurda, bu topraklara geri dönen ustaların ustası Neşet ERTAŞ’ ın geri gelmesinde en büyük payı olan kişidir.

-Haa, şu belgesellerde, anılarında “Bayram Gardaş” diye sözünü ettiği kişi mi bu Bayram Bilge TOKEL?

-Evet, tam da öyle.

Henüz Yozgat topraklarındayken bir Yozgat türküsü dinliyoruz Bayram Bilge TOKEL’ den:

ZİYA’NIN AĞIDI

Yozgat yaylasında bir garip kuşum
Elveda sizlere akrabam eşim
Doymadım dünyaya on sekiz yaşım
Onun için açık gider gözlerim

At üstünde kuşlar gibi dönen yar
Kendi gidip ahbapları kalan yar

Yüküm kervan yüklü savran gidiyor
Sürmedim sefayı devran gidiyor
Ziya'm ciridine kurban gidiyor
Onun için kapanmıyor gözlerim


(devam edecek)


28 Kasım 2020 Cumartesi

DERSİM’E YOLCULUK (BİRİNCİ BÖLÜM)

 18 Kasım, Çarşamba

-Nasılsın dostum?

-İyiyim vallahi, sen nasılsın?

-Ben de iyiyim.

-Bir hafta izin aldım, yarın yola çıkıyorum.

-Nereye?

-Valla Dersim’e doğru ağır ağır gideceğim.

-Keşke bende seninle gelsem.

-Gel, çok iyi olur.

-Ama bu salgından korkuyorum.

-Haklısın, bizim iş yerinden dün birlikte akşam yürüyüşü yapmış olduğum kişi de yakalanmış virüse, ben de korkuyorum.

-Ben gelmeyeyim o zaman.

-Valla ben yarın sabah yola çıkacağım, Ankara’ ya gelene kadar kararını verirsen, oradan sana uğrar, seni de alırım.

-Tamam dostum.

19 Kasım, Perşembe

Küresel bir virüs salgını ile baş etmek çok zor.

Bütün her şeyin kısıtlandığını bilmek ve görmek, ama buna rağmen dışarıya bakmak ve o ıssız dağlara bakıp, bakıp iç geçirmek o kadar zor ki.

Hattuşa’ da olmak bir ayrıcalık aslında, çıkıp kendini kırlara ve dağlara atıp sabahtan akşama kadar o kadim başkentin sokaklarında, kent surları boyunca, vadilerinde yürüyüş yapabiliyor, arada koyun ve büyükbaş mal sürülerinin çobanları ile uzaktan da olsa sohbet edebiliyorsun.

Hem kendime yeni bir seyahat güzergahı belirlemek hem de uzun süredir görmediğim Selman dostumu görebilmek için onunla yoldaşlık etmeyi düşünüyorum.

Ama bir yandan da çekinmiyor değilim. Selman’ın bana veya benim ona ne bulaştıracağımızı bilemiyoruz.

Selman ile bugüne kadar birlikte çok yoldaşlık ettim, ikimiz çok farklı coğrafyalarda bulunduk, ama bu sefer oraya, defalarca gitmiş olmama rağmen, onun coğrafyasına ve onunla gitmek beni fazlasıyla çekiyor.

Erken sayılabilecek bir saatte yatıyorum.

Sabah Selman aradığında kararımı ona bildireceğim.

-Günaydın dostum.

-Günaydın, yola çıktın mı?

-Evet, şu anda Kastamonu Pınarbaşı’na doğru gidiyorum.

Ben Selman’ ı Ankara’ ya varmıştır ve oradan geçer, devam eder, diye beklerken onun Safranbolu üzerinden Kastamonu-Pınarbaşı’na doğru gitmesine şaşırıyorum.

-Ne işin var oralarda, Ankara üzerinden gelmiyor musun?

-Hayır, nasıl olsa vaktim bol, gezerek ve Amasya üzerinden gideceğim.

-Ne güzel.

-Sen geliyor musun?

Erken yatmanın ve uykumu almanın verdiği bir rahatlık mıdır, bilmem, ben de Selman ile yola devam etmeye karar veriyorum.

-Evet, ben de geliyorum, ama senin şimdi rotanı güneye çevirmen gerekir.

-Buradan Hattuşa ne kadar sürer?

-Kastamonu-Çankırı-Orta-Eldivan-Kızılırmak üzerinden gelirsen, 4 veya 5 saat sürer.

-Tamam, geliyorum, akşama oradayım.

-Tamam, bekliyorum.

-Evde yemeğin var mı?

-Var.

-Ne var?

-Tarhana çorbası ve bulgur pilavı.

-Soğan da var mı, yoksa alıp geleyim?

-Var, soğan da var.

-İyi o zaman, soğan varsa başka bir şeye gerek yok.

…/…

Bu yazının başlığını DERSİM SEYAHATİ koysam belki de daha anlamlı olurdu. Ama hep diyoruz, bizden önce bu topraklarda yaşamış ve göçmüş insanlar bize ve tüm insanlığa zaten her şeyi bırakmışlar.

Yani şöyle sorduğumuzda “kim var imiş biz burada yoğ iken?” o zaman aradığımız cevapların çoğunu bulabiliyoruz.

Yani kimsenin yeni bir şey bulduğu, keşfettiği yok.

Biz de bunun farkındayız ve bu toprakları ve bu topraklarda yaşanmışlıkları hep bu bilinçle geziyor, hep bu bilinçle özümsemeye çalışıyoruz.

Bizim yapmaya çalıştığımız geçmişte kalanları bugünün insanına yeniden hatırlatmak ve aradaki kopan bağları birbirine ulamaya çalışmak oluyor.

Yoksa tam 132 yıl önce yazılanları görmezden gelemezdik.

132 yıl önce, 1888 yılında, YERİTSYAN ANTRANİK adında bir insan düşüyor yola ve tam yedi yıl boyunca, 1895 yılına kadar, bizim Selman ile yapacağımız Dersim Seyahati’ ni yapmış ve bize aktarmış oluyor.

Yani, “kim var imiş biz burada yoğ iken?” diye tekrar sorarsak, kısaca ANTRANİK, varmış diyebiliyoruz. Yıllar önce aldığımda elimden hiç düşürmeden okuduğum bu seyahatname şimdi beni, adımlarımı nereye kadar götürecekti?

Bu eşsiz seyahatname bize ışık oluyor ve bu nedenle yolculuğumuzun, gezimizin ve elbette yazımızın da adı “DERSİM’ E YOLCULUK” oluyor.


1888 ve 1895 yıllarında Dersim'i bir baştan bir başa dolaşan Antranik'in (Yeritsyan) 1900'de Tiflis'te Ermenice olarak yayınlanan kitabı ilk kez Türkçede.

Doğal konumundan iklimine, sularından bitki örtüsüne, hayvanlarına, kuşlarına, madenlerine ve kaplıcalarına değin bütün bir Dersim coğrafyasını gözler önüne seren Antranik, yüz yıl öncesinin Dersim yaşantısını da ayrıntılarıyla, köy köy hane sayısı ve nüfus istatistikleri de vererek aktarıyor. Yalçın dağlar ve sık ormanlarla çevrili haşin bir doğa ile iç içe yaşayan Dersimlinin duygu dünyası ve yaşam mücadelesi, halk tarihçilerinin ve seyitlerin ağzından, yazarın gözlemleri eşliğinde sunuluyor. Aşiret yaşamı, aşiretler arası ilişkiler, Ermeni Mirakyan aşireti ve Kızılbaşlar hakkında önemli bilgilerin yer aldığı kitap, Dersim-Osmanlı ilişkisi, merkezi otoriteye karşı tutum ve 19. yüzyılda Dersim'e yönelik askeri harekatlar ve sonuçlarının yer aldığı son bölümüyle tarihe de tanıklık ediyor.

Kitapta, yazarın notlarının yanı sıra, Türkçe baskıya özel olarak hazırlanmış editoryal açıklamalar, yerleşim yerlerinin eski ve yeni adlarının karşılaştırmalı bir listesi ve alfabetik bir dizin de yer alıyor.

…/…

-Neredesin Selman?

-Tam Orta’ dayım.

-Helal olsun sana.

Orta, Çankırı’ ya bağlı bir ilçe merkezi ve coğrafi konum olarak adeta Anadolu’nun tam ortasına geliyor.

Ama Orta ilçesi Selman’ da bambaşka çağrışımlar yapıyor.

Yıllar önce yapmış olduğumuz uzun, yorucu ve bir o kadar da güçlüklerle dolu Hattuşa Yurt Gezimizde otobüsümüzde ayakta yolculuk etmek zorunda kalanları ardımızdan gelen İbrahim KATIRCI kaptanın kullandığı minibüse aktarmak için gece vakti Dört Divan’ da durmuş ve 10 arkadaşımızı minibüse aktarmıştık.

Gecenin bir vakti Orta Anadolu yollarını bilmeyen İbrahim Kaptan’ın fırtına gibi eserek Anadolu’yu adeta tam ortadan ikiye bölerek Orta üzerinden geçip gelmesi uzun süre dillerden düşmemişti.

O gece yolculuğunda İbrahim Kaptan ile yolculuk yapanlardan 10 kişiden birisi Selman ve Hasan SAYIL idi.

Hasan arada gözünü açıp “neredeyiz” diye sorduğunda, aldığı cevap hep “ortadayız” oluyordu mutlaka.

O orta işte bu Orta, yani Selman’ın Hattuşa’ ya, bana doğru gelmek için geçip geldiği Orta, Çankırı’nın ilçesi olan ortadır.

Akşam hava karardıktan sonra saat yedi gibi Selman Hattuşa’ ya geliyor.

Akşam yemeği birlikte yeniyor.

Ertesi gün, DERSİM’ E YOLCULUK planlanıyor.

Erken yatmamız gerekiyor, erken kalkacağız.

Ne kadar erken yatsak da, tedirgin halimiz devam ediyor, virüsten ne kadar uzaktayız acaba?

(devam edecek)

UZUN İNCE BİR YOL

HATTUŞA – YOZGAT ARASI

2 Eylül 2020 Çarşamba

CINCIK (Altıncı Bölüm)

 Bir Hasan Dağı Zirve Çıkış Öyküsü

Ruhi SU Anısına

Göllü Dağ bize bir yol göstermiş oluyor, Kömürcü Köylüleri bize bir şeyler öğretmiş oluyor.

Kimin öğrenen, kimin öğreten olduğunu bilmediğimiz bu dünyada, belki bir daha gelemeyiz, belki birisi ile takas ederiz, belki de Hasan Dağı yolunda hayat kurtarır, diye yanımıza irili ufaklı “cıncık“ parçaları alıyoruz.

Köylülerle veda ederken, zaman baskısına karşı koyamıyoruz, ama yeniden ve daha kalabalık gelmeye söz veriyoruz.

Artık Kömürcü Köy’ e ve Göllü Dağ’ a veda etme zamanı.

Köylüleri o yoksul ve susuz  halleri ile baş başa bırakarak aracımıza binerek köyden ayrılıyoruz.

Binlerce yıl öncesinin Hitit insanları gözümün önüne geliyor. İşte şimdi diyorum, tam köyden çıkarken bizi çevirip, çantalarımızı arayacaklar, cıncık kaçırıp kaçırmadığımız kontrol edecekler.

Köyden uzaklaşıyoruz.

Çok geçmeden, bende bir tutku olan dağ geçitlerinden aşıp gitme hevesi az sonra 1.689  metrelik Sekkin Geçidi’ ne  varınca yeniden canlanıyor. Yıllar önce sadece merakımdan bu yollara geldiğimi, bu geçitten geçerek Güzelyurt’ a, Gelveri’ ye geldiğimi hatırlıyorum.

Geçitten geçerek, Ilısu – Ihlara üzerinden Ihlara  Vadisi’ nin kuzeyinde son köy olan Selime Köyü’ne varmaya çalışıyoruz.

Bir yandan acıkmamız, bir yandan Hasan Dağı kamp alanına vaktinde varma telaşımız var.

Köylerin içinden geçerek gidiyoruz. Yönümüz doğru, ama Selman gördüğü  köylülere yol sormayı muhabbet  sayıyor. Yol kenarından yürüyen orta yaşlı, tombulca bir köylü kadını durdurup Ilısu Köyü’ nü soracak oluyor.

-Teyze Ilısu’ ya nasıl gideriz?

-Ey,

 

diyor, köylü kadın yüksek ve beklenmedik bir heybetle

 

Selman bu nereden ve nasıl çıktığı belli olmayan nida karşısında ürküp korkuyor.

Doğru yoldayız.

…/…

Ilısu Köyü’ ne vardığımızda ta 1991 yılında bu köye bizim Burhan Eliş ile oto stop yaparak geldiğimizi  hatırlıyorum. Derme çatma çantalarımız, kırık dökük ayakkabılarımız ile yola çıktığımızda bahar ayları idi ve Hasan Dağı kar altında bir gelin gibi süzülüyordu.

Bir Ramazan günü ve iftara yakındı. Güzelyurt’ tan Ihlara’ ya gidecektik. El kaldırdığımız kamyoncu bizi aldı. 

-Nereye?

-Ihlara’ya. 

-Ne var Ihlara‘ da sizi Ilısu’ ya götüreyim, orada ılıca var, bir güzel yıkanırsınız.

-Tamam.

Kamyoncu ne derse, kabul etmek zorundayız. On beş dakikalık bir yolculuktan sonra Ilısu Köyü’ nün girişine geliyoruz. Kamyoncu bizi burada indiriyor.

-Deyha, Ilıca‘ nın girişi solda. Oraya girer bi güzel yaykanırsınız.

-Çok teşekkür ederiz.

Tam iftar vakti.

Önü açık, kapısız, mağara girişini andıran bir girişten giriyoruz. İftara geç kalmış 

ya da yaşlı bunlar diye, sıraları sona kalmış abdest almakta olan bir iki ihtiyar dışında ılıcada kimse yok. İhtiyarlara selam veriyoruz.

-Yaykanın burada, su sıcak, iyi gelir

İhtiyarlar da ılıcayı terk ediyorlar. Burhan ile yalnız kalıyoruz. Yıkanacağız. Ama ne soyunacak yer var, ne de böyle bir imkanı önceden bilerek yanımıza şort almışız.

Ama hiç yıkanmadan da bu ılıcadan ta, Hititler‘ den bu yana, ta Roma’ dan bu yana akan ve insanlara şifa veren bu ılıcaya girmeden gitmek olur mu?

Gözümüz karanlığa alışınca fark ediyorum. Sıcak su yer altından kaynamıyor, kayanın yüzeyinden kendine bir çatlak bulmuş olan su, adeta çeşmeden akan bir su gibi, kavis yaparak mağaranın taş zeminine düşüyor şarıl şarıl. Zeminde ne bir havuz var, ne de suyun gideri. Akan su, mağaranın eğimli zemininden  dışarıya, bahçelere  akıyor.

Soyunuyoruz.

Daha da soyunuyoruz.

Daha da.

Üstümüzde hiçbir şey kalmıyor.

Burhan gazeteci. Elinde dia pozitif çeken fotoğraf makinesi var.

Basıyor denklanşöre.

Ankara‘ ya dönüyoruz.

Burhan akşam dia pozitifleri getirip gösteriyor.

Ilısu‘ da çıplak, daha da çıplak halim var.

İlk karede yakalamış beni Burhan kalçalarımdan, arsızca!

“Cıncık” gibi.

 

…/…

Yolumuz az kaldı, ama acıktık diyenler, gizliden telaş edenler var.

Merak etmeyin, diyorum.

Ramazandan dolayı gideceğimiz yerde açık yer bulup yemek yiyebileceğimize inanmayanlar var.

Merak etmeyin, diyorum. Şimdi Çatlak Pansiyon’ u Beytullah’ ı ararım.

Beytullah’ ı arıyorum. Telefonu yanıt vermiyor. Pansiyonu arıyorum. Telefonu açan kişiye kendimi tanıtıp, Beytullah’ a not bırakıyorum. 

Biraz sonra Beytullah arıyor beni. Sesi çok sıcak geliyor.

-Buyur abi. 

-Beytullah biz beş kişi geliyoruz, yemek var mı?

-Ne demek abi.

Beytullah’ tan en kısa yol tarifi de alarak, Ihlara’ ya kadar gelmiş oluyoruz.

Ihlara’ dan ötesi bana ait, on dakika içinde vadi içinden akan Melendiz Çayı’ nın kenarında kurulu, Yaprak Hisar Köyü’ nün çıkışındaki Çatlak Restoran’ a varıyoruz.

Eski bir dostu görmüş gibi, Beytullah ile kucaklaşıyoruz.

Yemekler yeniyor, çaylar içiliyor.

Akşam yanaşıyor. Vaktinde kalkmalıyız.

Hasan Dağı çıkışları için son kamp yeri olan Helva Dere Köyü’ ne doğru yola çıkıyoruz.

Bütün kumanya hazırlıklarımızı Derin Kuyu’ da yapmış olduğumuzdan, fazla oyalanmadan kamp yerine varıyor ve hemen çadırları kuruyoruz.

Sütle kavrulmuş kabak çekirdeği, baş lezzetimiz.

Biraz sonra, Ürgüp’ ten aldığımız beyaz Turasan Şarabı çıkıyor ortaya.

Fazla değil, sadece bir şişe ve kağıt bardaklara dolan şarabın rengi, batan güneşin kızıl rengini içine alıyor.

Doktor Mehmet Abi, Hasan Dağı ile ilgili, içinde Hasan  Dağı geçen türkü, şiir, deyim, açıklama vb şeyleri sıralıyor. Ruhi SU’ nun “Hasan Dağı“  şiirinden başka Hasan  Dağı ile ilgili  bir şey bilmezdim, şimdi iki yeni şey daha öğrendim, diyor.

Diğer ikisinden  birisi:

  • Kıçındaki dona bakmadan Hasan Dağı’ na oduna gider.

Diğeri ise bu dağın Hasan adı ile hiç ilgisinin olmadığıdır. Arapça sessiz harflerle söylendiğinde “hsn” olan ve “taş, kaya“ anlamına gelen bu kelime, burada karşımıza Hasan, diye çıkar.  

Tıpkı, Erzurum’ da Hasan Kala, Batman’ da Hasankeyf gibi, buralarda geçen Hasan kelimelerinin de bir özel isim olan Hasan ile hiç ilgisi yoktur.

Doktor Mehmet  Abi’ nin öğrenme şerefine, Bayburtlu Zihni’ den bir deyiş söylüyorum.

 

Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş

Sakiler meclisten çekmiş ayağı

…/…

Mehmet Abi bize henüz “İbradı’ yı“ anlatmadı. İzin almadım anlatmak için. Ona bıraktım ve merakla bekledim.

…/…

Bu deyişten sonra gece 03.30‘ da kalmak üzere çadırlarımıza çekiliyoruz.

…/…

Sabah ezanı okunmadan çadırlardan çıkıyoruz. Dağdan inişte vakit kaybı olmasın ve çevrede yayılan inekler çadırlara basmasın diye çadırları hemen toparlayıp, araca koyuyoruz.

Günün doğuşunu Hasan Dağı’na çıkarken karşılıyoruz.

Derin vadiler iniyor çıkıyor, taşlık, kayalık yerlerden geçiyoruz. İki kere çıktığım bu dağ belki de volkanların en güzeli, en delisi.

Çıkış bitmesin, zirveye asla varmayayım istiyorum.

Doktor Mehmet Abi, itiraz etse de ısrarlarımız üzerine baretini takıyor. Yine itiraz etse de bir eline baton alıyor ve Selman ile Bülent’ in arasında yavaş, ama güvenli adımlarla çıkışını sürdürüyor.

Sütle kavrulmuş çekirdeğin hikmeti olsa gerek, dur durak bilmeden gruptan çok önde hiç durmadan çıkıyorum.

Mehmet Abi benim için “bu adam hep mi böyledir,“ dermiş. Bülent, bana inişte doping testi için idrar vermem gerektiğini söylüyor.

Nihayet zirve görünüyor.

Mehmet Abi, bırakmıyor.

Nasıl bıraksın?

Bunca insan, onun ideali için ona bir an’ı yaşatmak için, içine cıncığı da alarak onca yolu gelmiş. Bizi bir kenara bıraksa bile Mehmet Abi, o çocukluğunda her sabah ve her akşam kalın taş duvarlı eski Rum evininin pencereleri ne der Mehmet Abi’ ye?

Neden geri döndün, demez mi?

Hani her gün ve her akşam, sevda ile bakardın o dağa, neden yenildin, demez mi?

Ya Ruhi SU, beni hiç anlamadın demek ki, o şiiri nasıl yazdığımı anlaman için o dağa çıkmalıydın, demez mi?

Yükseldikçe, daha önceki çıkışlarımda fark etmemiş olduğum ovaya yayılmış olan irili ufaklı parazit volkanları görüyoruz.

Hep öğreniyoruz.

Zirveye çok az kaldı.

Elleri koynunda, saçları Heidi’ nin saçlarının renginde, iki sıra belikle örülü, taşın üstünde hareketsizce duran bir kadın “merhaba,“ diyor.

Yabancı sanıyorum kadını uzaktan, aferin, diyorum içimden, tek başına buralara  gelmiş.

Merhabasına, merhaba, diyorum.

-Benden başka, 21 kişi daha var.

Şaşırıyorum.

-Ne zaman hareket ettiniz, biz sizi  görmedik

-Gece saat 01.00’ de ve az önce çıktık zirveye

Şaşırmam üzülmeye bırakıyor kendini, zira Hasan Dağı  gibi  bir etkinlik için hiçbir  grubun gece 01.00’ de kalkıp yola, dağa çıkması doğru değil.

Ardından Kuvvet Hoca, sonra da Selman, Mehmet Abi ve Bülent geliyorlar.

En mutlu olan Mehmet  Abi.

İşte, diyor, işte altmış yılın rüyası, işte kışın gelin başı, yazın yiğit başı gibi salınıp süzülen Hasan  Dağı, eğiliyorum önünde.

Zirve defterini yazma işini Mehmet Abi’ ye bırakıyoruz.

Benim nerede, kiminle olduğum bu dünyada hiç ama hiç önemli değil. Bu dünyada kaydımın bile  olması boşuna.

Ama zirve defteri yazılmalı.

Mehmet Abi zirve defterini yazıyor. Okumuyorum. Büyü bozulmasın.


Düşünceler Mehmet Abi’ ye kalsın.

Selman, izin alarak defterin sayfasını okuyor ve resimliyor.

…/…

Hızlı şekilde inişe geçiyoruz.

Kamp yerine, varmadan, Selman hızlanıyor. Göllü  Dağ inişinde benim koştuğum gibi, bu sefer Selman koşuyor. Kamp yerindeki araca bir an önce varıp, onu alıp getirecek ve bizi kamp yerine kadar yürümekten kurtaracak, bizi yoldan alacak.

Selman koşar da Bülent koşamaz mı?

Mehmet Abi de koşmasa bile, dağı aşmanın verdiği, “bir dileğim vardı, kabul oldu’ nun” verdiği mutlulukla bir çırpıda iniyor yola, Selman’ ı beklemeye.

Helva Dere içinden geçerken, gürül gürül akan pınardan içiyoruz kana kana.

Hep yaptığımız gibi, yerel ekonomiye katkıyı ihmal etmiyoruz. Yol kenarına sergi açan köylü bir kadından bolca ak kiraz alıyoruz.

İniş tamamlanıyor.

Yeniden Selime yolundayız.

Ziga Kaplıcaları var yol üzerinde. Girip yıkanmak istiyoruz, daha doğrusu tozdan topraktan arınmak.

Girmek için bir hayli ter döktükten sonra, yıkanmak için de bir o kadar ter döküyoruz, hiç olmayan veya yarısı kırık plastik hamam tasları ile.

Olsun, şikayet etmiyoruz.

Aklanıp, paklanmasak da temizleniyoruz.

Yine Çatlak Restoran.

Yine güzel  yemekler.

Yine Beytullah’ a veda.

Yine geç kalmışız gibi tatlı telaşlar.

Nevşehir Kapadokya Hava Limanı’ na varıyoruz.

Selman uyarıyor, “cıncıkları kargoya verin, uçağa almazlar.”

Kiraladığımız aracı boşaltıyoruz.

“Yangında ilk kurtarılacak eşyaya” yapılan muamele gibi, herkes önce “cıncığını” sağlama alıyor.

Her şey, her an, sorunsuz ve noksansız, pürüzsüz akıp gidiyor, cıncık gibi.

İstanbul’ a varıyoruz.

Bandın başında çantalarımızı bekliyoruz.

Bant bir tur dönüyor. Burnuma ekşi bir koku geliyor. Aldırmıyorum.

Selman bizden ayrılıp gidiyor.

Kuvvet Hoca da çantasını alıyor, Bülent, Kuvvet  Hoca ve ben Mehmet Abi’ nin park halindeki aracına doğru gidiyoruz.

Çantanın bir ucundan ben tutuyorum.

-Hocam, çantadan şarap kokusu  geliyor.

-Ben bir koku alamıyorum.

Mehmet Abi de bir koku alamıyor.

-Ha, evet şimdi ben de aldım kokuyu.

Araca binmeden, Kuvvet Hoca çantasını yokluyor. İki şişe beyaz Turasan Şarabı’ndan birisi kırılmış.

Hoca, kırılan şişenin camlarını çantadan dışarı çıkarıp atıyor.

Şişeyi kıran şey “cıncık mıydı” acaba?

…/…

Yumru Kaya dinlenme tesislerine geldiğimizde, oto yoldan çıkmadan beni bırakıyorlar.

Mehmet Abi, kabullenemiyor, beni ta evimin kapısına kadar bırakmadığına üzülüyor.

Hayır, diyorum, iki dakikada eve giderim, siz devam edin.

Araçtan iniyorum.

Yağmur hızlanmış, ıslatıyor. Islanıyorum.

Islandıkça aklıma gelenleri sayıyorum birer birer

Ömer KÖSE, Cılat Ömer

Sadık KARAARSLAN

Ömer AYNA

Musa ACAR

Eski Ekin Köyü

Nadire EKER

Burhan ELİŞ

Göllü Dağ

Kömürcü Köy

Aşıklı Höyük

Çatlak Restoran

Hasan Dağı

Mehmet Abiiiiiiiiiiiii

Obsidyen

Cın cın cın cın cın cın cın cın cın 

Cıncık