5 Temmuz 2020 Pazar

HİTİTLERİN YOL HAFIZASI


BİRİNCİ BÖLÜM
Çok uzun yıllar önce, MÖ 1650 yılında başkent Hattuşa kurulduğunda Hattuşa’ dan, başkentten başka bir yere gitmek isteyen Hattuşalı için başkentte yaşayan diğer insanlar veya subaylar veya muhafızlar veya rahipler o Hattuşalının neden ve nasıl değil de, nereden gideceğini, hangi yolu, hangi güzergahı kullanacağını sordular mı acaba?

Hattuşa’ dan başka bir yere gitmek isteyen bu Hattuşalı’ ya ilk zamanlar bu soru sorulmuş olabilir kuşkusuz.

Ama, sonraları, yani başkent ve Hitit İmparatorluğu devlet kurumları ile oturup yerleşmeye başladığında, yani devletin yönetimi, sınırları, şehirlerini ve site devletlerini birbirine bağlayan yollar, imparatorluğu Babil, Asur, Hurri, Mısır ve diğer devletlere bağlayan yollar da belirginleşince artık Hattuşa’dan ayrılmak isteyen o Hattuşalı’ ya bu soru “nereden gideceksin” sorusu sorulmamaya başlanmış olmalıdır.

Hititlerin, Hattuşalıların kullandığı o yollarda özel işaretler var mıydı, Romalıların kullandığı gibi mil taşları var mıydı, şimdilik bilmiyoruz, ama yol boylarında konaklama ve yeme içme yerleri vardı.

Coğrafya insana en kısa yolu, en kolay dağ geçidini, en dar akarsu geçidini er ya da geç öğretiyor.

Hititler de öğrendikleri bu yolları belki de kil tabletlere kaydettiler ve nesiller boyu birbirlerine aktardılar.

Hititlerin o hep acı ve zor tecrübelerle kaydettikleri yol hafızaları Hattuşa’ dan kaçış ile, MÖ 1200, belki de sonsuza kadar silindi.

Anadolu’ ya gelen başka milletler ve başka halklar kendi yol hafızalarına başka güzergahlar yerleştirdiler. Ama modern çağlar ne o hafızayı akılda tuttu ne de Hititlerin hafızalarında yer eden yol güzergahlarını incelemeyi, ele almayı düşündü.

Hep duyarız, ”yol eskiden buradan geçerdi, şuradan geçerdi,” diye. İşin içine fayda ve maliyet unsuru girince, teknoloji veya mühendislik adına binlerce yılın yol hafızaları da silinip gitti ve halen gitmeye devam etmektedir.

Teknoloji kendi adına bunun kültürel ve etnoğrafik sorgusunu, “yol eskiden neden buradan geçiyordu?”  yapamayabilir, ama devletler de zaten o nedenle kurulur ve devletin başka bir organı bunu sorar, sormalıdır.

Sorulmadığı ortada.

Çok nadir de olsa arkeologlar bunu soruyor, bazen kısa cevaplar alıyorlar, bazen üzerinde durmuyorlar.

Sadece günümüzün büyük ölçekli haritalarına bakarak Hititlerin veya başka milletlerin, başka halkların kullandığı yolları, güzergahları konumlandırmak  veya haritada işaretlemek tek başına yetmiyor.

O konumlandırılan güzergahlar, yollar günümüzde de halen kullanılıyorsa ve o güzergahta günümüzde bile yaşayanlar varsa, “hafıza” tamamen yitmemiş sayılır ve ilk yapılacak şey, o güzergahta yaşayan insanlarla temas kurmaktır.

Biz de bir yol hafımızı yoklayalım, dedik. Bakalım Hititlerin yol hafızasından bize neler miras kalmış?

HATTUŞA – ESKİYAPAR YOL HAFIZASI
Hattuşa’yı başkent olarak bir ucuna yerleştirirsek, bir ucunda Alacahöyük, diğer ucunda Şapinuva olan bir üçgen düşünüldüğünde, üçgenin tam ortası o dönemin diğer önemli bir Hitit yerleşimi bugünkü Çorum- Alaca ilçesi sınırları içinde kalan Eskiyapar Köyü’ dür.


Boğazköy- Hattuşa başlangıç alındığında üçgenin köşeleri ve ortası Hitit Yol Hafızaları için sadece bir başlangıcı oluşturuyor.


Hitit Yol Hafızası başlangıç noktası başkent Hattuşa ve mavi renkli yol bizim de güzergahımız.

Hattuşa’ dan Eskiyapar’a gitmek isteyen bir Hattuşalı veya bir ulak, bir atlı, en kısa ve su, konaklama, vb diğer bakımlardan en uygun yolu zamanla bulmuş ve Hattuşa’dan yaya olarak çıktıktan yarım saat sonra bu güzergahta yola koyulmuş ve şimdiki adı YÜKSEK YAYLA olan ve yine Çorum İli, Alaca İlçesine bağlı ilk köye doğru yoldadır artık. 

Bunun için o Hattuşalı önce bir süre Hititlerin çok bildikleri Kuzey Kapadokya, yani Yozgat yönüne, güneye doğru yürümeli, sonra yolun sol tarafında aniden yükselen bir dağ yoluna, doğu yönüne sapmalıdır. O gittikçe yükselen dağ yolu bir süre sonra bir platoya, bir yaylaya erişir. Burada yol Yüksek Yayla Köyü’ne kadar  uzun süre yayla düzlüğünde devam eder ve Yüksek Yayla Köyü’nden sonra inişe geçer.

Biz de beyaz bir deve ile, hemen “ne devesi ya” demeyin, karavan ile, eski kervanları oluşturan her bir deve gibi, karavan da aslında bir devedir, Nikkal ile, Hititlerin “ay tanrıçası” ile yola düşüyoruz hafızamızda hiçbir şey yokken.

KİCİK – GICIK – YÜKSEK YAYLA KÖYÜ
70’li yıllara kadar coğrafi adların değişmesinden sonra 12 Eylül programı çerçevesinde 80’li yıllarda yeni bir rüzgarla değiştirilen çok sayıda coğrafi addan birisi de Çorum- Alaca ilçesine bağlı GICIK Köyü olmuştur. Köyün şimdiki adından önceki resmi adı aslında Türkçede “küçük” anlamına gelen KİCİK veya KİÇİK-KUÇİK olmasına rağmen, halkın dilinde bu kelime “GICIK” olarak yer etmiştir.

Köyün yeni adı YÜKSEK YAYLA coğrafi olarak konuma uygundur, ne bir ironi vardır yeni isimde ne de anlaşılması gereken zor bir durum.

Yüksekyayla Köyü girişi

Coğrafi isimler değiştirilirken öyle şeyler de mi oldu, der gibisiniz?
Neler olmadı ki?

YÜKSEK YAYLA Köyü’ nün daha eski adı nedir, bilemiyoruz. Hititler buraya ne diyordu, bilemiyoruz.

Bildiğimiz Hititlerin yol hafızasında bu köyün de yer etmiş olmasıdır ve ben ne zaman bu köye doğru yürümeye niyetlenecek olsam, bana modern Hattuşalıların, Boğazkalelilerin dedikleri, “aman o taraflara gitme, kurt murt çıkar.”

On beş dakika sonra köye varıyorum. Köyün girişinde köy adının yazılı olduğu levhanın resmini çekiyorum.

Hem köyden kente göçün etkisiyle azalan nüfus hem de kalanların tarlada olmalarından dolayı köyde konuşacak kimseyi bulamıyorum.

Tam köyden çıkarken yolun ikiye ayrıldığını fark ediyorum.

Küçük Hırka Köyü’ne hangi yol gider, kime soracağım, kimseler yok ortada.

Ama köye girişte yolun sağında bir inşaat var ve 19 plakalı Scania marka kocaman bir TIR inşaat malzemesi indiriyor.

Varıp TIR’ ın başında duran kaptana selam veriyor ve Hitit hafızasındaki bir sonraki köy Küçük Hırka Köyü’ ne giden yolu soruyorum.

TIR kaptanı Erdal SÖZCÜ, sol tarafı takip et, diye yolu tarif ederken, “şu benim TIR’ ın da bir fotoğrafını çeksene,” diyor.

Kaptan Erdal SÖZCÜ ve küheylanı SCANIA

İyi, ama hiç kamyon arkası söz yok ki TIR’ın arkasında, diyorum.

Olsun abi, bak şöyle önden, ne güzel benim koçum, diyor kaptan Erdal sanki bir küheylan ile konuşur gibi.

Tamam, diyorum, kaptan sanki sırtını bir dosta dayar gibi, TIR’ın çekicisine, şoför jargonu ile söylemek gerekirse TIR’ın kafasına elini dayıyor ve kaptanı küheylanı ile birlikte çekiyorum. 

Kaptan mutlu oluyor. Nerelisin, diye soruyorum, Galeserliyim (Kalehisar), diyor. Şu Mahmudiye yakınındaki mi, diyorum.

Kaptan daha da mutlu oluyor, gözleri gülüyor, bu yüksek yaylada bir dosta rastlamış oluyor adeta, evet abi.

Abi o geldiğin yol nasıl, ben Sungurlu’ ya döneceğim, diye soruyor.

O yol kısa, ama TIR işlemez, yol hem dar hem de virajlarda TIR dönmez, girme o yola, diye kaptanı uyarıyorum. Oysa Hititlerin yol hafızasına göre hareket etmiş olsak, kaptan Erdal basar geçer o yolu.

Sonra köyün ortasındaki pınarın başında duran evin arka duvarına köyden askere giden gençler tarafından oluşturulan duvar yazılarının resmini çekiyorum. 

Yüksekyayla Köyü’nden askere gidenlerin duvar yazıları

Hitit yol hafızasında yer eden güzergahtaki bir sonraki köye doğru yola devam ediyorum.
Köyün çıkışında bodur meşeliklerden oluşan bir koruluğa sokulmuş farklı tonda bir yeşil rengi ile nohut tarlası ve yeni yeni sararmaya başlamış arpa tarlaları göz okşayan bir uyum sergiliyorlar.
Arkalarda uzanan dağ sırası ise, Beşkız’ın Dağları olarak da bilinen Beşkız Köyü Dağları.
Yüksekyayla Köyü çıkışında yeşilden sarıya uyumlu geçiş

Bir sonraki köy: KÜÇÜK HIRKA KÖYÜ
KÜÇÜK HIRKA KÖYÜ YA DA CANI SAĞ OLASICANIN RAMAZAN

Muhabbetle

2 Temmuz 2020 Perşembe

HACER - SENG - TAŞ (Erol TAŞ anısına)



Bazı isimler kutsal kitaplardan alınır.  Bu sadece doğu toplumlarında görülmez. Batılı toplumlar da, eskiden daha sık olmakla beraber, isimleri kutsal kitaplardan, aziz veya azizelerden almaya devam ederler. Bu yazımızda amacımız isimlerin kutsal kitaplarla veya dinlerle bağlantısını araştırmak olmayacak.

Anlam olarak birbirinin aynı, ancak farklı dillerden, ARAPÇA-FARSÇA-TÜRKÇE, olan HACER-SENG ve TAŞ kelimeleri ile bir sohbet edeceğiz.

HACER
Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’ de “hacer” kelimesi hiç geçmezken Tevrat’ ta “Hacer” isimli Mısırlı bir kadının Hazreti İbrahim’ in cariyesi olduğundan söz edilir ve bu Mısırlı Hacer kurban sahnesinde Hazreti İbrahim’ in oğlu İsmail’in annesidir.
İbranice “hagar” , Grekçe “agar” , Arapça “acer” olarak bilinmesi sadece İbranice yazılışın diğer dillerdeki okunuşlarından kaynaklanır.
İslam kültüründe Hacer adından ziyade “hacer-ül esved” adı daha çok yaygınlık kazanmıştır.
Kabe’ de hac sırasında tavafın başlama noktası, bir işareti olarak bilinen ve Kabe’nin güneydoğu tarafında metal bir çerçeve içine alınan taşın adıdır “hacer-ül esved.” 
Türkçesi ile söylersek, “kara taş” hacca gitsin, gitmesin İslam aleminin zihninde en çok yer eden bir maddedir.
Hacer-ül Esved ve onun dışında var olduğuna inanılan ona benzer meteorik kara taşlar da Kabe’ye konmadan önce başka yerlerde, büyük ve ıssız çöllerde bir işaret olarak mı kullanılıyordu?
Romalılar mil taşlarını Arap yarımadasında kullanılan bu meteorik işaret taşlarını, kara taşları örnek alınarak mı koymaya başladılar?
İbranice kelime karşılığına baktığımızda “kaçma, kaçış” olarak karşımıza çıkan hacer, asıl veya zihinde kalıcı anlamını Hacer-ül Esved ile bulur ve karşımıza “taş” olarak çıkar.
Kız çocuklarına neden “hacer” adı verilir, bu başka bir konudur.
Artık pek söylenmese de pek kullanılmasa da pek yazılmasa da “hacer” kelimesi bir zamanlar günlük konuşmada önemli bir şeyin sonucunu açıklarken kullanılıyordu.
İkinci Meşrutiyet’e kadar okullaşma daha ziyade medrese eğitimi ile sürdürülürken her kurumun kendi iç mantığı olduğu gibi, medreselerin de bir iç mantığı vardı.
Reşat Nuri GÜNTEKİN ölümsüz eseri “Yeşil Gece’de” daha önce medrese eğitimi almış, sonra muallim mektebinde okumuş ve muallim olmuş, şimdi ise Anadolu’ da bir iptida (ilkokul) okulunda başmuallim olan Şahin Hoca’ ya aşağıdaki sözü söyletir bu medrese mantığını açıklayan.
Şahin Efendi latife olmak üzere:
“Bizim medrese mantığında bir kaide vardır: Bir şey ya hacerdir ya lahacer derler.. Ya taş, ya taşın gayri… O şey hacerse lahecer, lahacerse hacer olamaz. İkisi ortası yoktur, dedi.
Burada Arapça “la” olumsuzluk edatıdır.
Kelime-i şahadet “lailahe” derken,  “yoktur Allah…” diye başlar ve Allah’tan gayri ilah yoktur ki… diye, devam eder.
Yine Allah’ın tanımlarından birisi de onun lamekân, mekansız, yeri yurdu olmayan, her yerde bulunabilen olmasıdır.
İstiklal Marşı da bir olumsuz emir ile başlar “korkma” , diye, benzer Arapça söz dizimi mantığı ile.
Korkma ki, sönmez bu şafaklarda…
SENG
Ama ta Selçuklu’ dan bu yana, en çok da Mevlana etkisiyle, Farsça hep bir aheng, hep bir aruz, hep bir şiir dili olmuştur.
Farsça “seng” kelimesi anlam olarak hiçbir romantizmi, lirizmi, estetiği çağrıştırmasa da tıpkı “hacer” kelimesi gibi “taş” anlamını taşısa da 18. yüzyıl divan şairi Nedim’ in İstanbul Kasidesi’ nde adeta “taş gediğine oturur,” canlanır taş.
Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yektâdır iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır
 
Nedim İstanbul şehrini adeta paha biçilmez bir mücevhere benzetirken, tek bir taşına bile koca Acem mülkünü feda eder. Ama yine de başta “şehir” kelimesi olmak üzere, kasidede bolca Farsça kelime ve tamlama kullanmaktan kendini alamaz.
TAŞ
Türkçe “taş” kelimesi ise daha ilk duyduğumuzdan itibaren bize ne kadar katı, ne kadar soğuk bir çağrışım yapar ve başka hiçbir düş kuramayız.
Oysa bir Ordu türküsünde sazlara atılan taş oğlandan annesine bir isteği ifade eder.
 Bir taş attım sazlara
Gitti vurdu kazlara
Anne beni evlendir
İstediğim kızlarla
Veya hangimiz eşlik etmeyiz içinde bolca taş geçen Hacı TAŞAN’ ın o güzelim Keskin türküsüne
Değirmene taş koydum
Taş dönmüyor dönmüyor
Bir yastığa baş koydum
Taze gelin arabadan inmiyor

Değirmenin bendine
Taş dönmüyor dönmüyor
Döner kendi kendine
Taze gelin arabadan inmiyor
İnsan o nedenli mi sever, kalenin başındaki taş olacak kadar?
Eğer kalenin içinde insanın sevdiği oturuyorsa, İmranlılı aşık için sevdiğini her gün ve her an görebilmenin en kolay ve güzel yolu “kalenin başında bir taş” olmaktan geçiyor olmalıdır.
Kalenin başında taş ben olaydım
Ela göz üstüne kaş ben olaydım
Bacısı güzele gardaş olaydım
Bize Türk Sineması’ ndan unutulmaz bir karakter söyle, dediklerinde çoğumuzun aklına hep “Erol TAŞ gelmez mi?  
Çemberlitaş, Dikilitaş, Beşiktaş, Kabataş, Nişantaşı vb derken, her biri şehrin farklı bir yerine dağılmış, ama çoğumuzun her gün önünden geçmemize rağmen fark etmediği “İstanbul’ un Taşlarına”, nişan taşları, menzil taşları, dikili taşlar, sadaka taşları, mil taşları, köşe taşları, mola taşları, binek taşları, mezar taşları, çeşme taşı, kitabe taşı, vb sayısız taşa dokunurken taştaki o soğukluğu, o katılığı hiç düşünmeyiz, hiç görmeyiz, hiç fark etmeyiz bile.
O taşlara bizden önce dokunmuş olan ustalar, sanatçılar o taşlardaki bütün soğukluğu, bütün donukluğu ve katılığı almışlar ve yerine hayal gücünü, zarafeti, estetiği koymuşlardır.
Taş ve taştan türetilen Türkçe soy isimler neden en çok alınıp kullanılan soy isimlerdendir?
Hacer de olsa, seng de olsa bu toprakların kültüründe yer edemeyen ve taş anlamını taşıyan bu kelimeler tarih öncesi dönemden bu yana Anadolu’ da yaşayan halkların kültür ve inançlarının en büyük sembolü olmuştur.
Büyük ve ulu taşlar her dönem önünde saygı ile eğilen, yüz sürülen, niyaz edilen, dua edilen, adaklar adanan taşlar olurken, nadir bulunan taşlar yontularak totemler ve tanrılar yaratılmış, gittikçe rafine hale gelen bir estetik bakış ise taşı takıya ve evlerin zemininde kullanılan mozaiğe dönüştürmüştür.
Taşın bu topraklardaki belki de en zarif hali mavi, yeşil, kimi zaman sarı, kırmızı ve turkuaz renklerde sırlı veya sırsız olarak yapılan, evlerin ve sarayların mutfaklarını ve yeme içme kaplarını, ibadet yerlerini bir oya gibi süsleyen esasında birer taş diyebileceğimiz çinilerde kendini gösterir.
Muhabbetle,

GECE İNİLTİSİ


Yarımay vaktiydi.

Bozkır alabildiğine sessiz, sadece çok uzaklardan rüzgarın etkisiyle gidip gelen köpek havlamaları duyuluyor.


Her gün olduğu gibi, vakit gece yarısını geçtikten sonra sessizce evden çıkıyorum. Sessizce, çünkü benim evden çıktığımı duyan yavru köpekler ve anneleri Kybele vakit ne olursa olsun, hava durumu ne olursa olsun peşime takılıp benimle birlikte Hattuşa sokaklarında yürüyüşe çıkıyorlar.

Yavrulardan ikisi Kybele’nin öz evlatları, birisi Zorbaş, biri Rüzgar ve diğer yavru ise Laika.

Laika beni Hattuşa çöplüğünde buldu. Onu alıp eve getirdiğimde bir gece Kybele’nin tam 9 yavru doğurup iki hafta kaldığı, sonra terk ettiği yuvada tuttum. Böylelikle Kybele’nin kendi kokusu ve yavrularının kokusu da Laika’ ya sinmiş olduğundan Kybele Laika’yı kendi yavrusu sanıyor.

Bir de Helis vardı, onu çok daha zor şartlarda bulup hayata döndürdüm, ama onu benden izinsiz ve habersiz alıp götürdüler, kimin götürdüğünü bilmiyorum.

Kybele de gitmişti eşi Zeus ile birlikte.

Dağda mal sürüsü olan bir köylü gelip benden izinle ve Hattuşa’nın köpek dostu çocuklarının yardımıyla bir gün Zeus ve Kybele’yi alıp dağa malların bekçisi olarak götürdüler.

Yarımay batıyor.

Yarımay batıyor
Ama dün Kybele geri geldi. Kybele kendisi mi geldi, yoksa onu alan köylü ondan yararlanamayacağını anlayınca getirip bıraktı mı, bilmiyorum. Köylüyü görürsem soracağım.

Kybele gelirken yanında bir de genç bir erkek arkadaş getirmiş. Araları iyi, ama genç erkek bizim yavrulara hırlıyor, Laika’ yı ise ısırıyor.

Evden sessizce çıkmam mümkün değil, çünkü evin dış kapısı demir kapı ve kapıyı açarken de kapatırken de mutlaka metal bir çarpma sesi çıkıyor.

Bazen tam “ tamam bu sefer hepsi uyuyor, beni fark etmediler,”  diye yolda yürürken birden arkamda ürkütücü bir gölgenin bitiverdiğini fark ediyorum ve dönüp baktığımda ise önde Kybele olmak üzere diğer üç yavru da peşine düşmüş arkam sıra yürüyor oluyorlar. Yani ne yapsam, gece yürüyüşlerine tek başıma çıkamıyorum.

Yarımay battı.

Ortalık tamamen karardı. Birbirinden hayli uzak mesafede olan sokak lambalarının sarıya yakın kehribar rengi ışıkları sadece bulunduğu yeri aydınlatıyor. Bu durumdan kim şikayetçi olabilir ki?

Ben asla olmam.

Yarımay Hattuşa’nın kuzeybatı tarafındaki tepelerin ardından battı.

Kehribar rengi ışıkları ile sokakları aydınlatmaya çalışan ölgün lambalar dışında ne binalardan, ne çoğu Hititlerden bu yana mimarisi hiç değişmeyen evlerden başka gökyüzünün sihrini, uhrevi yalnızlığını bozacak cüretkar ve hoyrat ışık kaynağı görünmüyor.

Evci Köyü’ ne doğru kırlara yürüyorum. O taraf Hattuşa’nın batı ve kuzey ufku ve güneş her akşam bu ufuktan batıyor.

Her akşam gün batımında gökyüzünde eşsiz bir şölen izliyorsun.


 
Bazen tanrılar kaşlarını çatmış oluyor, bazen Titanlar zavallı masum Eroslara ateş yağdırıyor. Bazen bütün galaksi yangın yerine dönmüş oluyor ve gökyüzü kızıla bürünüyor.
Hattuşa göğündeki Eros

Hattuşa göğündeki Titan

Titan Eros’a saldırıyor

Tanrlar kaşlarını çatıyor bazen de
Tam belirgin olmayan Küçükayı Takım Yıldızı şimdi tamamen belirgin hale geldi. Başım yukarıda, gözüm yıldızlarda yürüyorum. Ne karşıdan, ne ardımdan gelen bir insan veya motorlu araç var.

Bir başıma ben ve köpek dostlarım yürüyoruz.

Geriye döndüğümde takımın tamamlanmış olduğunu görüyorum. Kybele’ nin yeni genç erkek arkadaşı da en arkadan geliyor ve benim kendisine baktığımı fark edince hemen on metre geriye kaçıyor. Çünkü o yavrulara hırladığında ben de onu tehdit ettim birkaç kere.

Arada Kybele’nin nefes nefese kalarak çıkardığı soluk alma sesini duyuyorum. Beni çok özlemiş olmalı bu ayrı kaldığımız zamanda, hep yanımda olmak, hep üzerime atılmak istiyor, izin vermiyorum.

Uzaktan geldiğini düşündüğün bir inilti duyuyorum.

Kybele’den geldiğini düşünüyorum.

Kybele’ ye soruyorum, “neyin var kızım?”

Kybele’den ses yok, o hala nefes nefese beni izliyor.

İnilti kesilmiyor.

İnleyen kim, bir çocuk iniltisine benziyor.

Endişeleniyorum.

Yarımay battı, sokak karanlık ve kehribar rengi ışığıyla ilk sokak lambası Evci Köyü yolundaki pınarın başında.

Oraya daha elli metre var.

Karanlık sokakta yıldızların altında yürümek masalsı bir duygudan öte Hitit tanrıları ile sohbet etmek gibi bir şey.

İnilti gittikçe artıyor.

İniltinin Kybele’den gelmediğine emin oluyorum.

Ama Kybele de benim gibi telaşlı ve sanki iniltinin kendi cinsinden, başka bir köpekten geldiğini anlamış gibi, o andan itibaren önüme atılıyor ve önden gitmeye başlıyor.

Pınara yaklaştım. Endişeliyim.

Kehribar rengi ışığı ile sokak lambası pınar başını aydınlatıyor.

Pınara on metre kala, kehribar rengi ışığın da etkisiyle gözüme olduğun daha iri görünen bir köpeği fark ediyorum.

Ama iniltinin kaynağı kim?

Pınarın başına daha da yaklaşıyorum ve kehribar rengi ışık kaynağı ile sokak lambası tam da iniltinin kaynağını aydınlatıyor.

Bir köpek, tanıyamıyorum.

Işık kaynağının tam altına vardığımda o kehribar rengin etkisi ile gözüme olduğundan da iri görünen köpeğin aslında yavru bir köpek olduğunu ve kafasını boynunun tamamını da içine alacak şekilde gövdesine kadar bir pet şişeye sokmuş olduğunu ve kafasını bu pet şişeden kurtaramadığını, o dar şişenin içinde ağzını da açamadığı için inilti halinde ses çıkardığını fark ediyorum.

Telaşım daha da artıyor.

O kızgınlıkla yavru da olsa bir köpeğin öyle bir cendereden kurtulduktan sonra bana saldırma ihtimalini hiç düşünmeden ta gövdesine kadar geçen pet şişeyi köpeğin kafasından ani bir hızla çekiyorum.

O kehribar rengi ışık kaynağı ile gözüme olduğundan da iri görünen o köpeğin aslında bizim yavru köpeklerden Kybele’nin öz evlatlarından birisi, Zorbaş, olduğunu fark ediyorum.

Zorbaş çok atak bir yavru, diğer yavrularla birlikte ona da mama verdiğim halde o önce diğerlerinin önündeki mamayı yiyor, sonra kendisininkini.

Yani zorba bir köpek ve ona Zorbaş adını uygun gördüm, karabaş gibi.

Zorbaş’ a gülüyorum, kurtulduğuna ise seviniyorum.

Benden sonra sevinme sırası Kybele’ye geliyor.

O iniltinin kendi yavrusundan gelmiş olduğunu anlamış olmalı ki, yavrunun kurtulduğuna seviniyor ve hemen Zorbaş’ı yalamaya başlıyor.  
 
Köylülerin araçlarını yıkamak veya su tankerlerine pınarın oluğundan su doldurmak için ağız kısmını kesip kova gibi kullandıkları 5 litrelik bir pet şişe ne kadar masum gibi görünse de zavallı ve muzip, ama meraklı bir köpeğin son nefesini verdiği bir şey olabilirdi.

Her gece yarısı yürüyüşe çıkıyorum, ama dün gece o vakitte, ne öncesinde ne de sonrasında, yavru köpeğin Zorbaş’ın iniltilerine yetişmeme neden olan neydi acaba, kurulu vakitler mi?

Herkes mutlu.

Köpeklerin hepsi peşimdeler, ürkek ürkek on metre peşimizden gelen yeni genç erkek de.

Fazla gitmiyoruz.

Dönüyoruz.

Dönemiyoruz aslında.

Başımı gökyüzüne tekrar kaldırdığımda beni uzayın derinliklerine çeken bir şeyle karşılaşıyorum.

Güneybatı - kuzeydoğu ekseninde Hitit tanrılarına sunulan bir armağan gibi saman yolu.


Muhabbetle

14 Haziran 2020 Pazar

İRONİK TARİHLER - 1



Sözlükler Yunanca kökenli  “ironi” kelimesinin kökeninin “eiro” , söyletmek kelimesinden geldiğini söylese de, Eski Yunanca’ da bu sözün karşılığı “eironia”, bilmezden gelme, ikiyüzlülük etme, asıl maksadını gizleme olarak gösterir.

Tarih öncesi dönem için bir şey konuşamayız.                                                                                        
Ama tarihin başlangıcından itibaren bir ulus için, bir kişi için, bir inanç için belirli aynı tarihin başka uluslar, başka kişiler, başka inançlar için çok farklı bir anlama geldiğini, bunun ironik olarak tam da “bilmezden gelme” gibi bir durumu yansıttığını biliriz.

Tarihin farkında değilseniz, bunu fark etmek, fark etseniz bile bu ironiyi yakalamanız çok zor olur.

İroni bazen de çok derinlerde saklıdır, bazen tarihi yapanlar saklar bu ironiyi, bazen de tarih ironik bir şekilde tecelli eder.

21 MAYIS 1864

BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ

Bu yazımızda ele alacağımız ironik tarihlerin ilki 21 MAYIS olacak.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’ın Osmanlı Devleti’nden kopması, 1783’te de Ruslar tarafından işgal edilmesi artık çanların Çerkesler için çalması anlamına da geliyordu.

21 Mayıs 1864’te Çarlık Rusya karşısında Kafkasya’daki son direniş de kırılınca, Osmanlı topraklarına doğru deniz yolu ile olan büyük Çerkes Sürgünü başlamış oldu.

Rus tarihçi Berje sürgünden bir kesiti şöyle anlatıyor.

“Novorosisk Körfezi’nde toplanmış on yedi bin dağlının bende bıraktığı korkunç izlenimi hiç unutamayacağım. Yılın bu sert zamanında neredeyse tamamen gıdasız kalan, tifüs ve çiçek salgını ile kırılan bu halkın hali içler acısıdır. Gökyüzünün altında çıplak arazide yırtık elbiselerinin içinde katılaşmış cesediyle yatan genç Çerkes kadının ve biri can çekişen diğeri annesini göğsünden süt emmeye çalışan çocukların manzarası hangi kalbi sızlatmaz?”

ŞİŞ NANİ – NİNNİ YAVRUM

Sürgün başlar, Karadeniz’ de soğuk, fırtına, açlık, susuzluk ve hastalıkla mücadele ederek Osmanlı topraklarına ayak basmayı düşünen bir Çerkes kadın açlıktan dolayı sütü olmadığı için bebeğini emziremez ve bebek ölür.  Anne bebeğin öldüğünü bildiği halde onu Karadeniz’ e vermek istemez ve anne bebek sanki uyuyor gibi yavrusuna ninni söylemeye devam eder.

Şiş naniy, şiş naniy

Söz: Bagrat Şınkuba                                    
Müzik: Anonim
şiş naniy, şiş naniy                           
wıçüa sarpıs wa naniy
rıyünı yıqam wabiy waniy
amşıneykua wamamiy
zıguı ştıtswa açükurpakua
wa wırtsıswa wırımamiy
apşa wnırdoyt apra şlakua
aymçüçüa yığba wıgaramiy
şiş naniy, şiş naniy,
wıçüa sarpıs wa naniy
rıyünı yıqam wabiy waniy
amşıneykua wamamiy
apşa wınızdoz ğuğualafüa
rıtüla xuçı rımnaxırts
amşın satsaaz wıgualarşüa
amhacırkua rılağrıdz
şiş naniy, şiş naniy,
wıçüa sarpıs wa naniy.
rıyünı yıqam wabiy waniy
amşıneykua wamamiy
Çeviri: Mahinur Tuna
ninni yavrum ninni.
uyu yavrum ninni,
evlerinde değilsin annenle babanın,
karadeniz’ in koynundasın.
kabaran dalgalar,
seni sallayıp duruyor.
rüzgar estiriyor ağarmış yelkenler ,
soyguncunun gemisi beşiğinde.
ninni yavrum, ninni,
uyu yavrum ninni,
evlerinde değilsin annenle babanın,
karadeniz’ in koynundasın.
esince kuvvetli rüzgar,
ufacık ülkelerini almak için,
denizi nasıl tuzladığını hatırla,
sürgünlerin gözyaşının.
ninni yavrum, ninni,
uyu yavrum ninni,
evlerinde değilsin annenle babanın,
karadeniz’in koynundasın.
DÜNYA SÜT GÜNÜ
21 MAYIS 1956
21 MAYIS 1991
Bir tarafta beslenemediği için, aç kaldığı için sütü olmayan anne bebeğini emziremediğinden bebeği ölürken, bebek için hayati bir sıvı olan anne sütü, sonuçta SÜT, diğer tarafta ironik bir şekilde 21 Mayıs günü 1956 yılında Uluslararası Sütçülük Federasyonu tarafından (IDF) DÜNYA SÜT GÜNÜ olarak ilan edilir.

Türkiye ise DÜNYA SÜT GÜNÜ’ nü 1991 tarihinden itibaren her yıl 21 Mayıs’ ta anar.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) bu günü 1 Haziran olarak ansa da Çerkes sürgünlerine kucak açan bu topraklarda ironi devam eder ve Türkiye adeta ironi kelimesinin tanımına uygun olarak, “bilmezden gelerek” DÜNYA SÜT GÜNÜ’ nü 21 MAYIS olarak anmaya devam eder.

21 MAYIS 1963   
                                           
TALAT AYDEMİR

İhtilalci olmak, devrimci olmak her şey bir yana, yürekli olmayı gerektirir.

Kazanırsan her şeyi, bütün devlet aygıtını, eğitimi, takvimi, hatta haftanın günlerini bile değiştirebilirsin. Kaybetsen de bazı şeyler sonraki kuşaklara miras kalabilir.

1789 Fransız ihtilalcileri kiliseye karşı nefretlerinden dolayı haftanın bir günü olan Pazar gününü takvimden çıkarıp haftayı on gün yapmıştır.

Roma’ dan beri bilinen haftanın günlerini ise 30’ar günlük aylarda, daha çoğu çiçek adları olmak üzere 360 günü bitki adları ile değiştirmiştir.

1789 Fransız ihtilalcileri kaybettiler, ama dünyaya halen kabul gören evrensel bir miras bıraktılar:

ÖZGÜRLÜK – EŞİTLİK – KARDEŞLİK

Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat AYDEMİR ilkini 22 Şubat 1962 tarihinde deneyip de başarısız olunca ikinci ihtilal girişimini neden 21 Mayıs 1963 tarihinde yapar?

Tarih tesadüflerle yapılmaz ve yazılmaz.

Bir Çerkes boyu Vubıhların Yebjin ailesinden olan Talat AYDEMİR 21 Mayıs’ ta başarılı olsaydı 1789 Fransız ihtilalcilerin yaptığını yapar, Türk tarihini Çerkes tarihi ile mi başlatırdı?

Veya Türkiye’ de kullanılan takvim, askerlik, devlet aygıtı, kültür Çerkeslerde olduğu gibi mi şekillenirdi?

Bu soruları sormak da yersiz kuşkusuz, zira tarih olasılıklarla hareket etmez ve yazılmaz.

Ama,Talat AYDEMİR başarılı olsaydı, kuşkusuz Çerkes adı öne çıkardı.

Çerkeslerin bu topraklar için ne için ve nasıl seve seve kan döktüklerini anlatan bir ironi olurdu belki de ihtilalin başarısı.

“Ah Çerkesler ah! Ne oluyorsa bunlara, daha iki kelime Türkçe bilmiyorlar, ama vatanı sanki bunlar kurtaracak! Elli senede zapt ettiler koca Devlet-i Osman’ ı. Hangi hududa, hangi cepheye gitsen kabus gibi bunlar karşına çıkardı! diye söylenmişti Bosnalı.”

Talat AYDEMİR idam sehpasına giderken hafızasında ne vardı acaba?

Kim bilir belki de “Şiş Naniy” ninnisiyle gitti idama, zira o 21 Mayıs 1864’ ü biliyordu.
Tarih hep ironilerle doludur.

Talat AYDEMİR son bir ironi örneği sunar bize doğum tarihi ile o 1917 doğumlu bir ihtilal çocuğudur.

Sosyalist Devrim yılında doğmuştur Talat AYDEMİR. İroni devam eder,  AYDEMİR’ in idam sehpasına yürüdüğü tarih ise 1964 yılıdır, yani 1864 Çerkes Sürgünü’ nden tam 100 yıl sonra.

Talat AYDEMİR ihtilalde başarılı olsaydı Çerkes adı ile anılacaktı, başarısız oldu, ölümü ile de anılmak istedi belki de, 100 yılı bulan Çerkes Sürgünü anısına bir idam.

Bütün bu tarihlerin farkında mıydık yoksa “bilmezden mi geliyorduk?”

Bütün bunlar deterministik bir ironi mi?  Yoksa Talat AYDEMİR içinde 100 yıllık bir “ironiyi mi” saklıyordu?

Muhabbetle,